19.5 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 773

Duyan Olmadı

0

 

Yediler  içtiler  götürdüler  de ,
Bu  millet  kılını  kıpırdatmadı.
Çaldılar, çırptılar, bölüştüler de ,
Bu  halk  uyuştu  da  uyanamadı.
*

Yıllardır  kol  kola  paralellerle ,
Adaleti boğdular, kimse  tınmadı.
Hainleri  baş  tacı, hep  yaptılar  da ,
İktidara  kimse  toz  kondurmadı.
*

Sınırım  yol  geçen  hanı  oldu  da ,
Aklı  selim  bunu  umursamadı.
Her  gün   şehitlerim  bak  omuzlarda ,
Bu  millet  ayağa  bile  kalkmadı.
*

Kişilik  ve  şeref  her  gün  yerlerde ,
Hırsızı, arsızı  halk  alkışladı.
Türk’ün  düşmanları  hep  yukarılarda ,
Adaleti  kimse  savunamadı.
*

Ben  bir  ülkü  gülü  fırtınalarda ,
Yakardım, yalvardım  gören  olmadı.
Ben  firari  aşık  tozlu  yollarda ,
Sesime   ses  verip, Duyan   Olmadı.

 

 

 

Öğretmenin Statüsü

“İsmet BERKAN’ın kaleme aldığı 25.11.2015 tarihli Hürriyet Gazetesi’ndeki köşe yazısında;“aralarında Türkiye’nin de olduğu, 21 ülkede yapılan anketlerdeki “Öğretmenin Statüsü Endeksi”nde; Türkiye, öğretmenlerine layık gördüğü manevi statü açısından, en yüksek değeri veren üçüncü ülke olarak çıkmış. Birinci, Çin, ikinci Yunanistan. Sonuncular İsrail ve Brezilya.

Aynı rapora göre,Türkiye’de öğretmenlerin yıllık ortalama kazancı 25 bin 378 dolar, Singapur’da 45 bin 755 dolar.

Türkiye’de, bir öğretmenin başlangıç maaşı ile alabileceği maksimum maaş arasındaki fark, yüzde 50 kadar. Türkiye’de bir öğretmenin bu maksimum maaşa ulaşabilmesi için 25-35 yıl çalışması gerekiyor.

Buna karşılık çoğu Avrupa ülkesinde maksimum maaş, ilk maaşın 80-90 fazlasına denk geliyor. Buna ulaşabilmek için 15-18 yıl çalışmak yeterli oluyor.” Denilmektedir.

Mehmet Y.Yılmaz, aynı tarihli Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın,  “24 Kasım Öğretmenler Günü” nedeniyle yapmış olduğu konuşmasında; “Öğretmenlik sadece ücreti için, imkânları için yapılacak bir meslek kesinlikle değildir. Bu mesleği gönülden sevmeyen, kendisini bu işe adamayan hiç kimse, gerçek manada bir öğretmen olamaz.” Dediğini yazmaktadır.

 

Öğretmenler Günü nedeni ile 81 ilden gelen öğretmenlere “meslektaşlarım” diye hitap eden Başbakan Sayın Ahmet Davutoğlu, ise, öğretmenlere atama müjdesi vererek,“Birçok öğretmen adayımızı mutlu edecek haberi sizlerle paylaşmak istiyorum. Ocak ayında emekli olacak öğretmenlerimizin de durumlarını göz önüne alarak 15 bin yeni kadro ilan edeceğiz. 15 bin yeni öğretmen atamasını ocak ayında yapacağız” demiştir.

 

Gerek Sayın Cumhurbaşkanı, gerekse Sayın Başbakan,”öğretmenler günü nedeniyle” yapmış oldukları konuşmalarında, öğretmenliğin; “erdemine, kıymetine, önemine” vurgular yapmışlardır.

 

Yukarıdaki araştırma ve benzer bir çok tespit, öğretmenlerimizin aldıkları maaş ile ancak hayatlarını sürdürebildiklerini ortaya koymaktadır.

 

Öğretmenlerimizin; “araştırma, kendilerini geliştirme, tatil yapma, çalışma ortamlarında beslenme, ulaşım, konut edinme, çocuklarına kreşimkânı sunulması,  çocuklarının sağlık ve okuma sorunları, çalışma şartları vb.” birçok sorunları bulunmaktadır.

 

Bir ülkede eğitimin kalitesi, öğretmenin kalitesiyle yakından ilgilidir. Öğretmenlik cazip meslek haline getirildiğinde, eğitim öğretime de elbette kalite gelecektir.

 

Yıllarca, meclis araştırma komisyonlarının “öğretmenler hakkında düzenlediği raporlar” tamamlandıktan sonra, tozlu raflara terkedilerek, hayal kırıklıklarına ve güvensizliğe neden olmuştur.

 

Başbakanımızın iyimserliği, samimiyeti ve pozitif söylemleri umut vericidir. Yeni kurulan hükümetten,öğretmenlik mesleği ve öğretmenler somut adımlar beklemektedir.

 

Sanırım artık zamanıdır.

 

 

Sevgiyle kalın…

 

 

Sana Seni Yazmak

Gözlerine özlemimi özledim

Bu gece de ellerim kayıyor o gülümsediğin kareye

Tekrar seni bana gülerken görmek için Yaradana bir kez daha ellerimi açıyorum

Tıpkı sen ellerimi tut diye avucumu sana açtığım gibi

Nasıl bitti onca güzel hayaller – hatıralar

Komşunun kızı Fatma’yı everdiler geçen gece; bunlar da halden anlamıyor canım

Gerçi gidişinin ardından hiç evden dışarıya çıkmadım; yaşıyor mu, öldü mü? Merak eden de yok zaten

Gittiğinden beri evin içi kâğıtlarla doldu

Seni anlatıyorum sensiz satırlarıma

Titrek ellerimle gene sana yazıyorum seni

Biliyorum haberin olmayacak bu satırlardan ama dolduracağım bu kocaman defteri

Emin geldi demin, bakkalın çırağı; zile bastı, açtım kapıyı.

Abi dedi, ekmek istemiştin; Emin ekmek değil istediğim, Onu istiyorum diyorum

Ürkek gözlerle bana bakıyor Emin

O da anlamadı nedir derdim, kederim

Şimdi ise sokakta ki parkelerde gözlerim

Bu parkeler kadar büyük sana olan özlemim, sevgim

Dönersin diye bekliyorum buralarda

Belki gelirsin diye seni anlatıyorum manolyalarımıza

Seni yine acayip özledim

Satırlarıma bakma, özlemime onlar bile yetişemez ama

Harfler bile anlamadı, nedir;

Nedir bu derdim, kederim..

 

 

Türkosfer / Türkofon Milletler Topluluğu-XVII

0

Atmosferimizde küçük Türk toplulukları var. Bunların çok küçük olanlarını Kayıp Türkler diğerlerini ise Küçük Topluluklar başlığı altında sıralıyoruz:

 

106 – KAYIP TÜRKLER (Devamı): Soyları tükenmeye durmuş ve sayıları binin / yüzün altında olanlarla devam ediyoruz.

  • İNKERİLER / İNGRİANLAR – İzhorian veya Oy olarak da anılan Fin asıllı – Ural dilli

İnkerileri Macar Turancılığı, www.hunmagyar.org adlı site vasıtasıyla kapsama alanına almış ve akademik çalışmalarla ayrıntılandırmış. Kuzey Finlandiya (Korland) ve Letonya’da sayıları birkaç yüze kadar düşmüş, soyları tükenmeye durmuştur.

  • ENETLER – Yine Macar Turancıları, Rusların meşhur “Halkların Kırmızı Kitabı”nda

Yenisey Samoyedleri diye geçen Enetleri (Enets) Sibirya’daki Taymir Otonom Bölgesi’nde 200 kişi olarak sayar. Ve bunların da ancak yarıya yakını kendi dilini bilmektedir.  Büyük çoğunluk Ruslaşmıştır.

  • DUKHALAR – Kuzey Moğolistan’da Sayan Dağlarındaki taygalarda ren geyiği

çobanlığıyla yaşayan Şamanist Türkler. Tuva kökenli Dukhaların çoğu Moğollaşmıştır, aslını ve dilini bilenlerin sayısı ise 400 ila 500 arasındadır.

  • OROGENLER – Tunguzların Oroçlarla akraba bir kolu; Çin’de İç Moğolistan’da yaşarlar.

Sayıları 20-25 kişi olup dilleriyle birlikte yok olmak üzereler.

  • SARTULLAR – Tarihte tüccarlığıyla meşhur Sart’ların devamı olup Moğolistan’ın

Zavkan İlinde yaşarlar. Buryatlarla karışa karışa benliklerini yitiriyorlar, böylelikle Karahanlı devirlerinden kalma eski Sartça da yavaş yavaş fonksiyonunu yitirmiş oluyor.

  • YUĞLAR – Yuğ Adamlar da denir. Sibirya’da Yenisey’e yakın Turukhan Nehri

civarında yaşarlar. 15-20 kişinin konuşabildiği Yuğca ile birlikte soyları ha tükendi ha tükenecek.

107 – KÜÇÜK TOPLULUKLAR: Türkler boy hayatının kadim mensuplarıdır. Çoğu zaman bu boy düzeni kavimsel ayrılığı da beraberinde getirmiştir. Bazen bu ayrılıklar millet mensubiyetlerini bile şaşırtacak düzeydedir:

 

  • AĞAÇERİLER – Tarihî Türk boylarından olup Kafkasya’daki Acara Bölgesi’ne isim vermişlerdir. İran’ın güneyindeki Fars Eyaleti’nde Hamse Türklerini oluşturan diğer boylarla beraber yaşamaktadırlar.
  • AHVAHLAR – Akvaklar da denir. Avar Hanlığı’nın bakiyeleri olarak Kuzeybatı Dağistan’da yaşarlar. Sayıları 7 bin civarındadır.
  • ARAPLAR – Kazakistan, Özbekistan ve Tacikistan’da hacılık, hocalık ve mollalık yapan Türkler. Kendilerin Arap sayıyor ve illaki seyyidlikle, şeriflikle ehl-i beytle bağlantılı olduklarını ispatlamaya çalışıyorlar. Tipik Türk; sayıları 20-30 bin civarında.
  • AYMAKLAR / OYMAKLAR – Afganistan’da; Farah, Herat, Gur ve Badis gibi şehirlerde yaşayan eski bir Türk topluluğudur. Bazı kaynaklar sayılarını milyonla ifade eder.
  • AYNULAR – Çoğunlukla Japonya’nın kuzeyinde ve Rusya’nın en doğusundaki adalarda (Hokkaido, Kuril, Sakhalin ve Kamçatka) yaşarlar. Niviklerle akraba olan Şamanist Aynuların sayısı 200 bin kadardır.
  • BAHARLULAR – İran’daki Hamse Türklerinden olup Fars Eyaleti’nde yaşarlar. Sayıları 40-50 bin civarındadır.
  • BARABALAR – Güney Sibirya’da İrtiş ile Om Irmağı arasındaki Barabin bozkırında yaşarlar. Sayıları 10 bin civarındadır.
  • BARGALAR – Türk-Moğol karışımı olup Mançurya’ya sürülen topluluklardan. Sayıları 3 binin üzerindedir.
  • BARLASLAR – Cengiz Han’ın ve Emir Timur’un boyudur. Moğolistan’da yaşarlar.
  • BELTİRLER – Abakan Türkleri de denir. Sagaylarla birlikte yaşarlar. Sayıları 15 bine yakındır.
  • BOÇAGÇİLER / BIÇAKÇILAR – İran’a özgü bir Türk topluluğu; sayıları 4 bin civarında olup Kirman Eyaleti’nde (Sırcan, Rafsancan) yaşamaktadırlar.
  • BO(Ğ)ABANLAR – Doğu Türkistan’ın Kansu Eyaletinde yaşayan Müslüman Türk topluluklarındandırlar.
  • BOTLIKLAR – Buyhalcılar olarak da bilinirler ve Dağistan Avarlarının bir koludurlar. Sayıları 5 bin civarındadır.
  • BUDUGLAR – Azerbaycan Guba’da kendilerine ad olan köyde yaşarlar. Tipik Türk ismi ama farklı bir şiveleri var. sayıları ise 15 bin civarında..
  • ÇAKARLAR (CHAKHARLAR) – Türk-Moğol karşımı bir boy. Çin’in İç Moğolistan bölgesinde yaşarlar. Halha yada Khalkha diye bir dil konuşurlar. Sayıları 350 bindir ve Lamaisttirler.
  • ÇALALAR – Astrahan Eyaletinde yaşayan Hazarların devamı 10 bin civarındaki Musevî Türk.
  • ÇALKANLAR / ÇALKANDULAR – Altay Cumhuriyeti’nin kuzey kesimlerinde yaşarlar, Lebedlerin iki kolundan biridirler. Sayıları birkaç bin kadardır. Çalkanca denilen ayrı bir şive konuşurlar.
  • ÇARDOVLULAR / ÇARDAVARLULAR – İran’ın batısındaki Mukri bölgesi Türklerindendirler ve adları dört davullu / dört davarlı manasındadır.
  • ÇULIMLAR – Güney Sibirya’da Çulım Irmağı havalisinde (Tomsk Eyaleti) yaşarlar. Çat Türkleri yada Meletsk Tatarları olarak da anılır.
  • DARHADLAR – Moğolistan’ın Hövisgöl yöresinde yaşayan ve 20 binlik bir nüfusa sahip Türk topluluğu.
  • DELİKANLULAR – İran’da yaşayan ve Türkçe konuşan bir halk.

 


Eski Türklerde cenaze merasimine verilen ad

Bazı kaynaklar: www.ozturkler.com, www.orkun.com, www.turktarih.net, tr.wikipedia.org..

Sergen Çirkin (Yok Olan Altay Dilleri – Türk Yurdu Dergisi, sayı 311)

Çoğunluğu Botlık İlçesinde

 

 

T.C. Anayasası ve Değiştirme İstekleri

Başlangıç İLkeleri

Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;

Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedi varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;

Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;

Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;

Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;

Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;

FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere, TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.

I. Devletin şekli

MADDE 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

II. Cumhuriyetin nitelikleri

MADDE 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

III. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti

MADDE 3- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.

IV. Değiştirilemeyecek hükümler

MADDE 4- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

I.Türk vatandaşlığı

MADDE 66- Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür. Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir. Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz. Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.

Yukarıdaki Anayasal ifadelerden kim, neden rahatsız oluyor?

Bu ifadelerin, bu ülkenin en az yüzde 85’i tarafından rahatsızlık olarak görülmemesi gerekirken, bu ülkeyi yönetme iddiasında bulunanlar, onlara muhalefet ettiği iddiasında bulunanlar, mecliste yemin edenler arasında bu ifadelerden rahatsızlık duymaları ne anlama gelir?

Eğer mesele, küçük bir azınlığın isteklerini yerine getirmek ise, büyük bir çoğunluk bir süre sonra, yani, ne kaybedildiği fark edildiğinde bu ülke ne hale gelir?

Demokrasi getirmek yutturmacası, yıllardan beri gözümüze sokulmaya çalışılıyor ve bir türlü de gelmiyor. Halbuki, Siyasî Partiler ve Seçim Kanunları değiştirilerek demokrasi çok daha kolay gelir.

Sadece, dünya egemen güçlerine söz vererek, günü kurtarma anlayışının bedelini Türk Milleti olarak ağır ödemek zorunda kalacağız, maalesef.

Ne yapmak gerektiğini Türk Milleti’nin takdirine bırakıyorum.

 

 

Bilmediğimiz Gerçekler Var!

Ben komplo teorilerini sevmem. Ama biraz okumaya meraklı olunca, önünüze komplo teorisimi yoksa gerçekleri ihtiva ediyormu diye, sorguladığınız ve anlayamadığınız şeyler gelir. Bu seferde öyle oldu ama hiç yapmadığım bir şeyi yaparak bu kez sizinle bunu paylaşayım istedim.

Gazeteci – televizyoncu Gürkan Hacır‘ın yeni bir kitabı çıkmış. Adı “Masal”, alt başlığı ise “Onlar Anlattı Biz İnandık” ve “Tarihin Gerçekleriyle Yüzleşmeye Hazırmısın?”

Bunun “İlginç Bir Kasabamız: İbradı” diye bir bölümü var. Bunu okuduktan sonra, bunu okuyun diye takipçilerime tweet attım ve Gürkan Hacır’da beni takip etmeye başladı. Hala ediyormu, bilmiyorum…

Hacır, bu bölümde, Antalya’nın dağlık bölgelerinden biri olan İbradı ilçesinden bahsediyor. Ve 1990’da ilçe olan İbradı’ya halen 4 köyün bağlı olduğunu ve nüfusunun 13 bin olduğunu anlatıyor.

Bölümün girişi ise şöyle “Öncelikle bizim genlerimizde İbranilere yatkınlık vardır desem fazla abartmış mı olurum acaba? Sanmam… Çok içli dışlı olduk ibrani asıllılarla… Ticarette, sanatta, siyasette hayatın her alanında onlarla beraber olduk. İçiçe yaşadık. Ama bazı izah edilemeyen birlikteliklerimizde vardı”

Ve devamla “… bakın size ” yetenekliler kasabamızdan (İbradı’lıyı kast ediyor) bahsedeceğim” diye anlatıyor.

İbradı isminin İbraniden geldiği söyleniyormuş. Başka yorumlarda var ama yazarın bağlantı yapmak istediği nokta bu!

Gürkan Hacır; Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde “taşlık ve çalılık olduğu için ulaşamadım” dediği bu dağlık bölgeden, toplum hayatımızın bir çok tanınmış simasının çıkışını biraz manidar bulmuş.

Kimler mi var bu İbradı’dan çıkanlar arasında? Halit Nazmi Keşmir (Maliye Bakanı 1946), Prof. Dr. Tarık Minkari (Halil Bezmen’in ailesi Minkarilerle akraba), halen kimin katlettiği meçhul olan meşhur Prof. Dr. Muammer Aksoy’da İbradı doğumlu. Babası Numan Aksoy, amcası Prof. Dr. Muzaffer Aksoy (Tıp), diğer amcalarıda Kayseri Valiliği yapmış Halit Aksoy, Hakkı Süha Okay (CHP’nin bir dönem önemli ismi), Mekki Keskin ve Ziya Keskin (Konya Milletvekilleri), Suphi Okay Tekel Genel Müdürü, Saim Okay Yozgat Valiliği, Prof. Dr. Osman Sipahioğlu İslam Hukukçusu, Prof. Dr. Ali Himmet Beki, Hazım Türegün Danıştay Başkanı, torun Türegünlerden olan Ayşe Türegün bir vakit Nobel ödüllü Orhan Pamuk’un eski eşi, eski başbakan Sadi Irmak’ın annesi İbradılı Kadı Abdurrahman Paşa’nın torunu, meşhur Kasım Gülek’de İbralı’dan evli ve kızı DSP Milletvekiliği yapmış olan Tayyibe Gülek’in anneside İbradılı…

ANAP döneminin önemli ismi Ali Bozer, başbakan yardımcılığı ve bakanlık yaptı. Kardeşi Prof. Dr. Yüksel Bozer’de Hacettepe Üniversitesi rektörüydü. Babaları Mustafa Fevzi ise Yargıtay Başkanı, ANAP’ın meşhur Bayındırlık Bakanı Sefa Giray, Kamil Tayşi (Diyarbakır), Asım Eren (Niğde), Ahmet Esen ve Ali Esen (Bilecik), Reşit, Turgut ve Yusuf Ziya (Kayseri) milletvekili olarak TBMM’de bulunmuşlar.

Ünlü halk bilimcisi Pertev Naili Boratav, dolayısı ile ünlü iktisatçımız Korkut Boratav ve hali hazırda CNN Türk’ün yöneticisi Ferhat Boratav’da İbradılı…

Mayoları ile ünlü meşhur Zeki Başeskioğlu’da… Dahası da var!

Yoruldunuz ve başınız döndü değilmi? Banane bunlardan diyebilirsiniz ve ben de öyle dedim kitabı okuyup bir kenara koydum.

Ancak 01.Aralık.2015 Salı günlü Hürriyet Gazetesi’nde “Dev Mirasa 54 Talip” başlıklı haberi görüncüye kadar!

Bu haberde İbradılı Kadı Abdurrahman Paşa’nın mirasçılarından bahsediliyordu. Akp’li genel başkan yardımcısı Nükhet Hotar, Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı CHP’li Yılmaz Büyükerşen ve sanatçı Gülriz Sururi gibi…

Unutmuyorum TESEV’ci Can Paker, anı kitabında babasının Yılmaz Büyükerşen için kız istemeye gittiğini anlatıyordu. Kim bu Paker? Gazeteci Mehmet Barlas’ın karısı Canan Paker’in kardeşi… Pakerler ve Barlaslar kökleri, kökenleri konusunu kendileri açıklasınlar, bizde öğreniriz!

Söylemek istediğim şu; Türkiye’de özellikle Türklerden gizlenen ve saklanan bazı gerçekler var. Ve gizlenen gerçeklerin,Türk Milletine faydası yok ve olmayacakta! Öyleyse bunları hepimizin bilmesinde fayda var.

Bir de “Tat” meselesi var. Nedir bu “Tat” derseniz, Kafkasya’da ve özellikle Dağıstan’da yaşayan ama Müslüman olmayan bir kavim derim. Hatta yaşayan bir dostumuz, rahmetli Ebufeyz Elçibey‘e bu “Tat” meselesini sorduğunda “Onlar dağ yahudisidir” cevabını almıştır. İsrail’in son dönemde “Tat”lara karşı izlediği politikada son derecede anlamlıdır.

Değişik kaynaklar, Türkiye’de 200.000 civarında “Tat” yaşadığını belirtmektedir. Ben daha da ileri giderek bu “Tat”ların, Türkiye’nin yönetimde etkisi nedir diye sizlere sorayım ve cevaplarınızı da beklediğimi ifade edeyim. Çünkü bu konu, gerçeklerin saklandığı ve Türkler açısından son derece can alıcı ve can sıkıcı bir konudur!

Ne yazık ki; Anadolu coğrafyasında bin yılı aşkın bir süredir hüküm süren Türk devletleri, birlikte yaşadığı kavimleri kazanmak adına,“menfaat birliği” yaratarak, vaziyeti idare etme stratejisi izlemiştir. Bu günümüzde de sürmektedir. Ben bir Türk olarak, enayi yerine konmama sebebiyet veren bu “menfaati bölüşme yoluyla bir arada yaşama stratejisi”nin, hep aleyhime sonuçlar ortaya çıkarması nedeni ile yanlış olduğuna inanıyorum.

Önümüzde gelişen siyaset, sanat, kültürel, ekonomik olaylarada komplo teorilerini sevmesemde, bizden saklanan gerçeklerin varlığı nedeni ile temkinli yaklaşıyorum.

Size de bunu tavsiye ederim. İnşallah her şeyin şeffaflaştığı ve Türk Milletinin gerçek hakimiyetini kurduğu günleri hep birlikte görürüz…

 

 

Prof. Dr. Sayın Erdal Kerey ile sohbet

Oğuz Çetinoğlu: Verimli bir ekonomi için, vasıflı işgücünün vazgeçilemez bir unsur olduğu biliniyor. Vasıflı işgücü için 50 – 60 yıl önce ‘usta’ yönetiminde, -tabir yerinde ise- ‘tezgâh eğitimi’ yeterli idi. Günümüzde ise ‘meslekî eğitim‘ veya ‘meslekî teknik eğitim‘ zaruretinden söz ediliyor.

Röportajımıza; ‘meslek‘, ‘meslekî eğitim‘ ve ‘meslekî teknik eğitim‘ kavramlarının tarifi ile başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Erdal Kerey: Türk Dil Kurumuna göre meslek;Belli bir eğitim ile kazanılan sistemli bilgi ve becerilere dayalı, insanlara mal üretmek, hizmet vermek ve karşılığında para kazanmak için yapılan, kuralları belirlenmiş iş…’ olarak târif edilmiştir.

Meslekî eğitim (Meslekî eğitim ve öğretim veya Meslekî ve Teknik eğitim), ‘Belirli bir konuda ticaretle veya meslekle ilgili işlere, kişileri hazırlamak için genellikle akademik olmayan, çoğu zaman geleneksel özellikler gösteren eğitim‘dir. Öğrencilere eğitimini gördüğü meslekle ilgili bilgi, beceriler kazandırılır ve o işle ilgili usuller, metotlar öğretilir.

Çetinoğlu: Meslek eğitimi veya meslekî teknik eğitim görmüş eleman açısından Türkiye’de durum nedir?

Prof. Kerey: Ülkemizdeki sanayiciler özellikle son 20 yıldır kalifiye eleman veya piyasa tâbiri ile usta sıkıntısı çekmektedir. Bir başka ifâde ile ülkemizde meslek eğitimi veya meslekî teknik eğitim görmüş eleman açığı vardır.

Çetinoğlu: Okullar mı yetersiz?

Prof. Kerey: Ülkemizde 600 civarında meslek yüksekokulu ve 1000 civarında meslek lisesi bulunmaktadır. Ülkemizdeki problem hem meslek yüksek okullarından hem meslek liselerinden mezun olan teknik elemanların sanayi ve hizmet sektöründe değil de, başka işlerde çalışmaları veya yüksek öğrenime devam etme gayreti içerisinde olmalarıdır.

Çetinoğlu: Türkiye’de vasıflı eleman ihtiyacı nasıl karşılanıyor?

Prof. Kerey: Kalifiye elemanlar, örgün ve yaygın eğitim olmak üzere iki kanaldan eğitilmektedir. Örgün mesleki teknik eğitim; orta öğretim seviyesinde üç ile beş yıllık eğitim süreli bütün meslek liseleri (Anadolu Teknik Lise, Anadolu Meslek Lisesi, Ticaret Meslek Lisesi, Denizcilik Teknik Lisesi v.b.) ile mesleki eğitim merkezleri tarafından gerçekleştirilmektedir. Ticaret odaları, valilikler, belediyeler, halk eğitim merkezleri, meslek odaları, vakıflar, dernekler, özel şirketlerin kurduğu firma içi eğitim merkezlerinde de her seviyede meslekî teknik eğitim verilebilmektedir. Ayrıca sanayi sitelerinde kurulması mecburî olan çıraklık eğitim merkezleri de bu konuda Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak hizmet vermektedir.

Örgün mesleki eğitim öğrenci tercihlerine bağlı olarak lise eğitimi ile başlamakta yüksek öğretim ile devam etmektedir. Yükseköğretim de ara eleman tanımındaki iş gücü arzı meslek yüksekokulları tarafından karşılanmaktadır. İstihdamda ekonomik talebin beklentilerine doğru şekilde cevap verebilen bir ‘meslekî eğitim‘ altyapısının kurulmasında alınan eğitime bağlı olarak sahip olunan belge ve kazanılan meslek ilişkisinin doğru kurulmuş olması önemlidir. Alınan eğitimler sonrasında sahip olunan ‘belge’nin (diploma, sertifika v.b.)  istihdam imkânı oluşturmada etkisi olmadığında, bu durum, eğitiminin iktisadî talebe uygun hazırlanıp hazırlanmadığının tartışmasını da beraberinde getirmektedir. Bu sebeple eğitim kurumlarının hazırlamış oldukları eğitim programlarının belirli standartlarda oluşması, günün değişen şartlarına, teknolojik gelişmelere cevap verebilen bir içerik taşıması diğer bir deyimle sürekli güncellenmesi gerekmektedir. Bu sebeple eğitim kurumlarının ilgili sektörler ile sürekli iş birliği içerisinde olması şarttır. Sektörle kurulacak iş birliği öğretim elemanları açısından da sektörel bilgi birikimlerinin artmasına imkân sağlayacaktır. Yıl içinde ve yaz dönemlerinde işletmelerde yapılan stajlar da öğrencilere doğru planlandığı takdirde çok büyük katkıda bulunacaktır.

Çetinoğlu: Usta çırak ilişkisi ile yetişmiş vasıflı eleman ihtiyacındaki duruma da bakabilir miyiz?

Prof. Kerey: Ülkemizde son yirmi yılda özellikle sanayi ve hizmet sektörü yeterince iyi beceriler edinmiş ve iş disiplini olan teknik eleman/usta bulamamaktan yakınmaktadırlar. Yükseköğrenim ve orta öğretim seviyesinde meslek kazandıran okullardaki beceri eğitiminin yetersizliği yirmi yıldır devam ettirilen katsayı uygulamasına bağlanamaz.

Çetinoğlu: Çözüm nasıl bulunacak?

Prof. Kerey: Kalifiye eleman probleminin kendi meslek liselerine veya meslekî-teknik eğitim merkezlerini kurarak halletmeye çalışan sanayicinin köklü çözüm önerileri şunlardır:

-Bölgelere göre sanayi envanteri çıkarılmalı, meslek liseleri bu envantere göre açılıp, iller arasındaki dağılımı buna göre yapılmalıdır.

-Meslek liselerinde Türkiye’nin büyüme dinamikleri esas alınarak sanayinin ihtiyaçlarına yönelik eleman yetiştirilmesine ağırlık verilmelidir.

-Meslek lisesi mezunlarını uluslararası pazarda rekabet edebilecek sertifikalar verilmelidir. Tabii bunu yaparken bu liselerin milletlerarası standartlara uygunluğunu gerçekleştirilmelidir.

Çetinoğlu: Vasıflı elemanlar milletlerarası projelerde iş bulabiliyorlar mı?

Prof. Kerey: Meslekî Yeterlilikler Kurumu (MYK) kuruluşunun temel görevi AB ile uyumlu ‘millî meslekî yeterlilik sistemini kurmak ve işletmektir. Kurum bu görevlerini Millî Eğitim Bakanlığı, Yükseköğretim Kurulu, işçi, işveren meslek kuruluşları ve diğer ilgili kurumlarla işbirliği yaparak yerine getirmektedir.

MYK’nın temel görevleri bağlamında, meslek standartlarının belirlenmesi öncelik arz etmektedir. MYK’nın en önemli görevlerinden biri, Türk iş gücünün meslekî yeterliliklerinin milletlerarası seviyede tanınmasını sağlamaktır. Dolaysıyla verilen sertifikaların kalite teminatının sağlanması gerekmektedir. Bu da Avrupa Akreditasyon Birliği bünyesindeki çok taraflı tanıma anlaşmasına taraf olan akreditasyon kuruluşları aracılığıyla sağlanacaktır.

Son yıllarda özellikle yurt dışında aldığı inşaat projelerine yoğunlaşan TEKFEN İnşaat’ın insan kaynaklarından alınan bilgiye göre işe alınanların % 90’nı yurtdışı projelerinde istihdam edilmektedir. Dolayısıyla işsiz kalifiye elemanlarının mesleki eğitimden geçirilmesi ve belli sertifikaların alınması şarttır. Türkiye de ihtiyacı kadar eğitimli eleman bulamayan şirket tercihini Hindistan, Endonezya ve Filipinler uyruklu teknisyenlerden karşılamaktadır.

Çetinoğlu: Meslekî eğitimde sanayi-eğitim kurumu-devlet iş birliği konusundaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Kerey: Meslek Yüksek Okulları (MYO) bünyesindeki bölümler ile hitap ettiği sektörler üniversitelerde buluşmalıdır.

Sektördeki profesyonellerin ihtiyaç duyduğu eğitimler üniversite-sanayi ortamında gerçekleştirilmelidir.

Sektörlerin kendi istediği nitelikteki iş gücünün meslekî eğitim veren kuruluşlarda kendisinin yetiştirmesine imkân tanınmalıdır.

MYO ve meslek liselerindeki eğiticilerin yarıyıl ve yaz tatillerinde sektördeki gelişme ve değişmeleri tâkip etmeleri maksadıyla işletmelerde eğitim almaları sağlanmalıdır.

Nitelikli iş gücünün sektör talebine göre yetiştirilmesi ve sürekli geliştirilmesi için mesleki eğitim veren kurumlarda sektör temsilcilerinden oluşan sektör danışma kurulları oluşmalıdır.

Staj ve bunun gibi iş yerinde beceri kazandırma faaliyetlerinde öğrencilerin sigorta ve maaş ücretleri Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmelere (KOBİ) yük getirmektedir. Hukukî düzenleme ile bunun gibi giderler iyileştirilmeli ve devlet tarafından ödenmelidir.

Okulların doğrudan ekonomik değer üreterek eğitimin finansmanında katkıda bulunmaları sağlanmalıdır.

Mesleki eğitimin içinde yabancı dil eğitimine ağırlık verilerek iş gücünün milletlerarası dolaşımına imkân sağlayacak uygulamalar yaygınlaştırılmalıdır.

Meslekî ve teknik eğitimini, dar gelirli öğrencilerin tercih ettiği kurumlar olarak gören bakış açısının değiştirilmesi ve meslekî eğitime itibar kazandırılması gerekmektedir.

Çetinoğlu: Meslekî eğitim alanında donanım, kemiyet ve keyfiyet itibâriyle öğretim kadrosu ve öğrencilerin tercihleri açısından, dünya ölçülerine göre Türkiye ne durumdadır?

Prof. Kerey: Türkiye de ortaöğretim içerisinde meslek liselerinin payı % 35 tir. Gelişmiş ülkelerde ise %70’lere yakındır.

Meslek liselerinde mezun olan öğrenci sayısı 600.000’e yakındır, ancak bunların % 7’si istihdam edilmektedir. Ayrıca istihdam edilen öğrencilerin % 43’ü kendi alanlarında değildir. Ancak bu rakamlar İmam Hatip Okullarının sayısı artmasıyla gerçek anlamdan farklıdırlar. Teorik olarak İmam Hatip Okulları meslek okulu olarak sayılsalar da uygulamada durum farklıdır.

Meslekî eğitim ile öğrencilerin kabiliyetleri arasında uyum problemi yaşanmaktadır. Meslek lisesi öğrencileri arasında işsizlik oranı yüksek olması ve iş sahibi olanların ve kendi mesleklerinde istihdam edilmemeleri en önemli sebebi bu uyumsuzluktur. İkinci problem ise eğitim müfredatının piyasa ihtiyaçlarını karşılayacak bir nitelik taşımıyor olmasıdır.

YÖK’ün yaptırdığı istatistikte MYO’ları % 85’i ilçelerde ve beldelerde, %10-15’i il merkezlerindedir. Diğer bir deyimle MYO’ların önemli bir kısmı bu öğrencileri istihdam etme kabiliyeti olmayan sanayileşmemiş bölgelerde açılmış olmasıdır.

MYO’ların yürüttüğü programlar yerel ihtiyaçları karşılamaktan ziyade birbirini takip eden, birbirini tekrar eden programlardan oluşmasıdır.

Örgün Eğitimden bağımsız İŞKUR’un 2002 yılından beri ihale yolu ile mesleki eğitim programları gerçekleştirdiğini biliyoruz. Başlangıçta istihdam garantili olmayan bu programların şekli ve muhtevâsı değiştirilerek istihdam garantili hale getirilince bu potansiyel %4-5’ler den % 40-45’lere kadar yükselmiştir. Ancak bu zorlama meslekî eğitim programlarının yapılamamasına ya da düşmesine sebep olmuştur.

Çetinoğlu: Meslekî eğitimde usta-çırak ilişkisinin yeri ve rolü nedir?

Prof. Kerey: 19. yüzyıldan itibaren esnaf merkezli meslekî eğitimin yanında, seri üretim merkezli belli işler için eğitimler verilmeye başlandı. Günümüzde işgücü piyasası daha özel hâle gelmesine rağmen, meslekî eğitimler kamu eğitiminin bir parçası olarak ortaöğretim seviyesinde çıraklık sistemiyle ilişkili olarak çoğunlukla devlet tarafından verilir. 19. yüzyıldan önce hatta 20. yüzyılın başlarında Osmanlı’daki Ahilik geleneği çerçevesinde usta-çırak ilişkisi son derece önemli  idi. Hatta atasözlerimize ‘eti senin, kemiği benim‘ deyimi çıraklar için kullanılmıştır. Bâzı mesleklerde bu durum halen gereklidir.

Çetinoğlu: Meslekî eğitim hangi yaşlarda başlamalı?

Prof. Kerey: Atasözlerimizde de belirtildiği gibi ‘Ağaç yaşken eğilir‘ cümlesindeki gibi, kanunlar gereği 4+4’ten sonra başlamalıdır.

Çetinoğlu: Ülkemizdeki mevzuata göre meslek liselerinden mezun olanların, mezun oldukları alanda mühendislik fakültelerine girme imkânları var mı?

Prof. Kerey: Uzun yıllardan beri meslek liselerinden mezun olanlar kendi alanlarında önce imtihansız geçişle meslek yüksek okullarına, daha sonra dikey geçiş imtihanına girerek mühendislik fakültelerine girmekteler.

Çetinoğlu: Yatırım şartlarının ağırlığı sebebiyle vakıf üniversiteleri, sosyal alanda eğitim veren fakülte veya bölüm açmayı tercih ediyorlar. Bu durum, üniversite seviyesinde yetişmiş meslekî teknik eleman ihtiyacının karşılanmasından engel teşkil ediyor mu?

Prof. Kerey: Evet, teşkil etmektedir. Bir derslik bir de power point sunum için projeksiyon cihazı sosyal alanlar için yeterlidir. Uygulama gerektiren teknik alanlar için laboratuvar kurmak, hele hele bunları 3-5 yılda bir güncellemek ekonomik açıdan maliyetlidir.

Çetinoğlu: Ülkemizde hangi alanda ne kadar teknik eleman ihtiyacı olduğu belirlenmiş midir?

Prof. Kerey: Böyle bir istatistikle karşılaşmadım.

Çetinoğlu: İşverenlerin meslekî teknik eğitim almış personele yaklaşımları nasıldır? Gözlemlerinize göre onlar mı tercih ediliyor yoksa usta-çırak ilişkisiyle yetişenler mi?

Prof. Kerey: Gözlemlerime göre işverenler meslekî teknik eğitim almış personeli tercih etmektedirler.

Çetinoğlu: Ülkemizde meslekî teknik eğitim verilemeyen alan var mı?

Prof. Kerey: Bildiğim kadarıyla tarım sektöründe meslekî teknik eğitim verilmemektedir.

Çetinoğlu: Meslekî teknik eğitimde yığılmalar ve açıklar sebebiyle doldurulamayan kontenjan var mı?

Prof. Kerey: Var.

Çetinoğlu: Sebebi nedir?

Prof. Kerey: Meslekî teknik eğitiminde doldurulamayan kontenjanlar okulun açıldığı bölgenin istihdam şartları dikkate alınmadan açılan bölümlerden kaynaklanmaktadır.

Çetinoğlu: Meslek okullarında öğrencilerin genel kültür açısından zayıf kaldıkları görüşüne katılıyor musunuz?

Prof. Kerey: Evet, katılıyorum.

Çetinoğlu: Muhterem Hocam, sizinle Türkiye’nin kalkınma ile yakından alakalı, çok mühim bir meselesini konuştuk. Verdiğiniz doyurucu ve ufuk açıcı cevaplar için çok teşekkür ederim. Sorularla sınırlı kaldığınız için ve zaman darlığı sebebiyle temas etmek imkânı bulamadığınız veya ‘teferruat‘ olarak kabul ettiğiniz için yer vermediğiniz hususlarla alakalı olarak detaylı bilgilere sâhip olmak isteyenlere tavsiye edebileceğiniz kaynaklar var mı?

Prof. Kerey: Elbette var. Şunları tavsiye edebilirim.

 

1- GÜNAY, D. 2010, MYO’larının iş dünyasına entegrasyonu ve istihdam politikalarına katkısı sempozyumu.15 Mayıs 2010. Açılış konuşmaları, s. 14-19. Okan Üniversitesi, İstanbul.

2-KOBAN, E. 2010,Uygulamalı Meslekî Eğitim ve Beykoz Lojistik MYO’da Endüstriye Dayalı Öğrenme. Akademi Beykoz, Beykoz Lojistik MYO yayını, s.88-89.

3-KALİFİYE ELEMAN “ARA”MAKLA BULUNMAZ. 2010. Mesleki Eğitim Dergisi. S.28-33. Bahçeşehir Üniversitesi.

4-DİNÇER, Ö. 2010, MYO’larının İş Dünyasına Entegrasyonu ve İstihdam Politikalarına Katkısı Sempozyumu. 15 Mayıs 2010. Açılış Konuşmaları, s 19-25.Okan Üniversitesi, İstanbul.

Prof. Dr. İLYAS ERDAL KEREY:

5.1.1949 İstanbul doğumludur. İlk, orta, lise öğrenimini İstanbul’da tamamladıktan sonra, 1966 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeoloji Lisans bölümüne kayıt oldu.  1971 yılında bu bölümden mezun olduktan sonra 1 yıl kadar aynı Üniversitede asistanlık yaptı.

1972 yılında Mâden Tetkik Arama (MTA) Enstitüsü Jeoloji Şubesi Jeolojik Haritalar servisinde göreve başladı. Bu arada İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde lisansüstü çalışmasını tamamlayarak Jeoloji Yüksek Mühendisi unvanını almıştır.  MTA  Enstitüsünde 1976 yılına kadar Batı ve Orta Toroslar Projesinde kamp şefi olarak Fransız Jeologlarla birlikte görev yaptı.

1976 yılında Millî Eğitim Bakanlığı kanalı ile 1416 sayılı kanun gereğince İngiltere’ye gönderildi. Dil öğrenimimi Oxford’da tamamladıktan sonra 1976 – 1978 yılları arasında Keele Üniversitesinde tezli master (MSc), yine aynı Üniversitede 1978 – 1982 yılları arasında doktorasını (PhD) bitirdi.

1982 yılında yurda dönerek Kırklareli Meslek Yüksek Okulu’nda göreve başladı. 1983 yılında mecburî hizmetinin YÖK’e devredilmesi üzerine Fırat Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümüne tâyin edildi. 1984 yılında Yardımcı Doçent, 1988 yılında Doçent ve Şubat 1994 yılında Abant İzzet Baysal Üniversitesinde Profesör olarak Gerede Meslek Yüksekokulu’nda Müdürlük görevine başladı. 1997 yılında İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü’ne tâyin edildi. İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesinde 1999 yılında Vekil Dekan, 2001 yılında Fakülte Sekreteri, 2002-2004 yıllarında Dekan Yardımcılığı, 2004-2006 yılları arasında İstanbul Üniversitesinde Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu Müdürlüğü görevinde bulundu.

2006 Yılında emekliliğini isteyip,  2006-2008 yılları arasında Beykent Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü görevlerinde bulundu. 2008-2010 Yılları arasında Gelişim Meslek Yüksekokulu Müdürlüğü, 2011 yılında Gelişim Üniversitesi Kurucu Rektör görevine tâyin edildi. 2012 Yılından beri İstanbul Kavram Meslek Yüksekokulu Yönetim Kurulunda yer almaktadır.

Millî ve milletlerarası hakemli dergilerde yüze yakın yayını bulunmaktadır. Otuza yakın milletlerarası konferanslarda bildirisi sunmuştur.  Tezlerini yönettiği master ve doktora öğrencilerinden ikisi profesör olup devlet üniversitelerinde görev yapmaktadır.

Prof. Dr. İlyas Erdal Kerey, Evli ve iki çocuk babasıdır.

 

 

 

Vakıf Medeniyeti

0

 

 

Nahl Sûresi 90. Âyet’te Allah (Subhanehu ve Teâlâ) şöyle buyuruyor: ‘Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.’

 

İslamiyet’te ilk vakıf müessesesi, Cenab-ı Allah’ın bu emrine uyularak Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sav) Efendimiz tarafından Hicretin 32. ayında, Medine’de kurulmuştur. Efendimiz, kendisine ait olan ve ‘Fedek Hurmalığı‘ diye bilinen araziyi, ‘Müslümanlığı koruma‘ maksadına tahsis etmiştir. Böylece vakıf kurmak ‘sünnet‘ hâline geldi.

 

Âl-i İmran Sûresi 91. Âyet nâzil olduktan sonra Müslümanlar arasında vakıf kurma faaliyetleri yaygınlaştı. Âyette meâlen: ‘Sevdiğiniz malınızdan başkalarına vermedikçe, ahret sevabına nâil olamazsınız‘ buyurulmaktadır.

Titiz bir araştırmacı olan, İsmet Binark’ın kısa adı ile ‘Vakıf Medeniyati’ isimli eserinden Türklerin, İslamiyet öncesinde vakıf müessesesini bildiklerini öğreniyoruz:

 

‘Uygurlar, M.Ö. 1. yüzyıldan M.S. 13. yüzyıla kadar ayrı ayrı devletler kurarak yaşamış olan bir Türk kavmidir. Karahoçu, Bişbalığ, Turfan ve Karaşar gibi şehirler kurarak, kültür ve medeniyet bakımından tarihte çağdaş devletlere örnek olan bu Türk kavmi, resim sanatında çok ilerideydi. O dönemde yapılan fresklerde râhipler, vâkıflar, müzisyenler tasvir edilmektedir. Yapılan kazılarda elde edilen kültür malzemeleri arasında, çoğunluğu dinî olan, edebî, iktisadî, tıbbî ve idarî metinler, vakfiye, vasiyetnâme ve imtiyaz verilmesi gibi vesikalar bulunmuştur. Şarkî Türkistan’daki kazılarda ele geçen Uygur vakfiyeleri, bu bölgeye İslamiyet’in girmediği bir döneme aittir. O devirde Uygurlar, Buda inancına mensuptu ve Uygur harflerini kullanıyorlardı.  Uygurcada eski Budist anlayışına dayanan ve 11. yüzyılda kullanılan  ‘muyan ‘ kelimesinin; ‘sevap, hayır ve hasenat‘ mânâsında kullanıldığı bilinmektedir. Yollarda yolcuların su içmeleri için yapılan çeşmelere de ‘muyanlık ‘ deniliyordu.’

 

İsmet Binark eserinde, Uygur Türklerinin vakıf vesikalarının hemen hepsinde, vakfı icap et tiren sebebin ne olduğunun kaydedildiğini belirtiyor ve Buda dinindeki Uygur Türklerine âit vakıflar üzerinde araştırmalar yapan Prof. Dr. W. Ruben’in görüşlerini naklediyor: ‘Budistlere lûtufta bulunan krallar tarafından arzu ile verilen küçük vakıflarla, eski mukaddes mâbedler yaptırıldığı görülüyor. Bu binaların tâmiri de münferit vakıflar tarafından yapılıyordu.’ Sayın Binark, bu bilgiler ışığında oluşan kanaatlerini şöyle açıklıyor: ‘Türkler İslamiyet’ten çok önce iyilik, dayanışma ve yardım müessesesi olan vakıf teşkilatına sâhiptiler. Vakıf fikri, çok eski tarihî devirlerde onların içtimaî hayatları içerisinde yer bulmuştu.’

 

Yine İsmet Binark’ın ‘Vakıf Medeniyeti’ isimli eserinden öğrendiğimize göre; ‘Karahanlı hükümdarlarından İbrâhim Tamgaç Han’ın 1066 yılında Semerkant’ta yaptırdığı külliyeye gelir sağlamak üzere tesis ettiği vakıfların vakfiyeleri, İslamî dönem Türk tarihinin bilinen ilk vakfiye örneklerindendir.’

 

Türk kültür ve medeniyetinde vakıf müesseseleri, İslamiyetle yoğrularak Selçuklular döneminde gelişmiş, Osmanlılar döneminde zirveye çıkmıştır.

 

Vakıflar, özel hukuk kuruluşları olmakla birlikte, gösterdiği gelişmelerle idarî bir hüviyet kazanmış, devlet-millet bütünleşmesine ait kuruluşlar olarak devlet teşkilatı arasındaki yerini almıştır. Bu hüviyetle, meşru işler olmak kaydıyla vakıflar her konuda faaliyette bulunabilirler. Başlangıçta; ibâdethâneler, mektep ve medreseler, imarethâneler, kervansaraylar, misâfirhâneler, çeşmeler, fakirhâneler, kütüphâneler ve hastâneler inşa etmek korumak ve yaşatmak maksadıyla vakıflar kuruluyordu. Daha sonra vakıfların faaliyet sahâsı genişledi. Eğitim, kültür, edebiyat, mûsıkî ve benzeri sahâlarda faaliyet göstermek, belli bir bölgenin yahut belli bir meslek grubunun iktisadî ve sosyal imkânlarının geliştirilmesi maksadıyla vakıflar kuruldu.

 

Vakıflarla ilgili olarak günümüzde tatbik edilmekte olan mevzuat, 1926 yılında kabul edilen medenî kanunla tanzim edildi. 13.07.1967 tarih, 903 sayılı kanunla vatandaşların vakıf kurmaları teşvik fedildi, kolaylıklar sağlandı.

 

İsmet Binark, uzun ve derin bir çalışmanın mahsulü olan eserinde; vakıf kurucularında aranan şartları, vakfın kuruluş şekilleri, vakıf çeşitleri, vakfiye, vakıf yönetimi gibi, vakıflarla, kültürümüz ve medeniyetimizle alakalı her türlü bilgiyi veriyor. Daha sonra sonra yabancı gözü ile Osmanlı vakıflarını anlatıyor ve ‘dünden bugünlere ve yarınlara söyleyeceklerimiz‘ başlığı altında, ‘Türk milletine bildiri‘ mâhiyetinde vakıflarla ilgini kanaatlerini açıklıyor. Eser, yalnızca 92-99 sayfalar arasında yer alan bu bölüm için bile okunmaya değer. Şanlı tarihimizle, tevâzu ile asâletin ideal karışımı olan, kibirden uzak ve fakat vakur tavırlarımızla dosta güven veren, düşmanda caydırıcılık düşüncesini uyandıran Türk olarak bulunduğumuz coğrafyadaki varlığımızı devam ettirebilmemiz, ancak bu bildirideki şartların harfiyen îfa edilmesiyle mümkün olabilecektir. Her satırı mısra-ı berceste olan bu bölümün sâdece son paragrafını sunuyorum:

 

‘Türk aydını, millî kimliğine ve millî kültürüne sâhip çıkarak, zengin ve sağlıklı bir fikir muhtevâsı ve çağdaş ölçülerle, her türlü taassuptan arınmış olarak, yeni bir açılış ve diriliş döneminin hamlelerini yapmak mes’ûliyetindedir. Bu mes’ûliyet, bizi biz yapan millî ve mânevî değerlerimizle, müştereklerimizle şahsiyetini bütünlemiş Türk aydınının vazgeçilmez ortak hedefi ve gayesi olmalıdır.’

 

Müslüman Türk kültüründe; başlattığı hayır hasenat işlerini, kurduğu vakıf vasıtasıyla, ebedî âleme göç ettikten sonra da devam ettirenlerin sevap defterinin dâima açık olduğuna inanılır. Yazdığı eserlerle ve öğütleriyle hayırlı işler yapan vakıflar kurulmasını teşvik edenlerin sevap defterlerinin açık kalacağında şüphe yoktur.

 

16 X 23,5 santim ölçülerinde birinci hamur kâğıda basılı ve resimli 135 sayfalık eser, 2015 yılında kültür hayatımıza kazandırıldı.

 

ZÂHİR YAYINLARI:

Atatürk Caddesi, Âdile Nâşit Sokağı Nu: 8/A Sahrayıcedit, Kadıköy, İstanbul. Telefon: 0.216-357 20 90

e-posta: bilgi@kadem.org internet: www.kadem.org

 

 

İSMET BİNARK

Kütüphaneci, arşiv uzmanı ve araştırmacı yazar İsmet Binark, 1941 yılında İstanbul Fâtih İlçesi’nde, Hırka-i Şerif semtinde doğmuştur. İlk ve ortaokulu İstanbul’da okumuş, liseyi Ankara’da Gazi Lisesi’nde bitirmiştir. Yüksek tahsilini Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nde tamamlamıştır.

Askerlik görevini takiben, 1967 yılında Millî Kütüphane’de memuriyet hayâtına başlamış; sırasıyla Şef, Müdür Yardımcısı, Müdür ve Başuzmanlık görevlerinde bulunmuştur.

İngiltere, Finlandiya ve Fransa’da kütüphanecilik ve arşivcilik eğitimi görmüştür.

1975 yılında Başbakanlık bünyesinde Cumhuriyet Arşivi’nin kurulmasına öncülük etmiş, Daire Başkanı, Genel Müdür Yardımcısı ve Genel Müdür olarak görev yapmıştır.

Cumhuriyet Türkiyesi’nden gelecek kuşaklara sâhip olmakla gurur duyacakları Cumhuriyet Arşivi’nin kurulması, Osmanlı Arşivi’ndeki tasnif çalışmalarının hızlandırılması ve tasnifi tamamlanan arşiv fonlarının kataloglarının yayınlanması, Osmanlı arşiv belgelerinin restorasyonlarının sağlanması konusunda büyük hizmetleri olmuştur.

Genel müdürlüğü döneminde, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün seri hâlinde yayınlanan kitaplarıyla, Ermeniler’in asılsız soykırım iddialarının târih önünde çürütülmesine öncülük etmiştir.

Aynı dönemde, Osmanlı Arşivi’ndeki Türk dünyâsı ve Türk varlığı ile ilgili arşiv belgelerinin; Osmanlı fermanlarının, Mühimme ve Tapu Tahrir Defterlerinin tıpkıbasımları ve transkripsiyonlu metinleri ile Osmanlı Arşivi kataloglarının neşri sağlanmış; çeşitli ülkelerin arşivlerinde bulunan Osmanlı arşiv belgelerinin örnekleri Devlet Arşivimize kazandırılmıştır.

Modern arşivcilik, Türk arşivcilik târihi ile ilgili olarak, çok sayıda telif ve tercüme eseri, Türk arşivciliğine ve kültür hayâtımıza kazandırmıştır.

1930’lu yıllarda Bulgaristan’a kilo ile satılan Osmanlı arşiv belgelerinin örneklerinin Devlet Arşivimize geri getirilmesi ve kataloglarının yayınlanması, Genel Müdürlüğü döneminde gerçekleştirmiş olduğu çok önemli hizmetlerdendir.

Arşivcilik eğitiminin Türkiye’de ilk defa üniversite seviyesinde başlatılmasına da öncülük etmiş; Ankara, Hacettepe ve Gazi üniversitelerinde uzun süre arşivcilik dersleri vermiş, arşivci yetiştirmiştir.

1961 yılında, mütefekkir ve mutasavvıf yazar, Hakk dostlarından Sâmiha Ayverdi’yi tanıma bahtiyarlığına erişmiş, el öpüp mânevi terbiye halkasına girmiştir. Fikrî ve mânevi şahsiyetinin şekillenmesinde Sâmiha Ayverdi’nin çok büyük rolü olmuştur. Kabiliyeti ve nasibi ölçüsünde, O’nun yolunda hizmet etmeğe çalışmaktadır.

1964 yılında yazı hayatına girmiş; kütüphanecilik, Türk kitapçılık târihi ve sanatları, Türk arşivcilik târihi ve modern arşivcilik, kültür târihimiz, Ermeni meselesi, yakın dönem Türk parlamento târihi, biyografi ve bibliyografya konularında 60’a yakın telif eseri yayımlanmıştır. Bu konularda 200’e yakın inceleme yazısı, millî ve milletlerarası kongrelere sunulmuş tebliği bulunmaktadır. Kitap ve makale olmak üzere, bâzı araştırmaları yabancı dillere de tercüme edilmiştir.

Türk Kütüphaneciler Derneği, Türk Ocakları Merkez Heyeti ve Ankara Aydınlar Ocağı’nda görev yapmıştır.

Türk kültür ve fikir hayâtına yaptığı hizmetlerden dolayı, Türk Ocakları Genel Merkezi, Ankara ve İstanbul Aydınlar Ocağı, Avrasya Bir Vakfı, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul Fetih Cemiyeti, Kubbealtı Kültür ve Sanat Akademisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı, Irak Türkmen Cephesi, Türkiye Yazarlar Birliği, Altay Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı ve Hacettepe Üniversitesi Arşivcilik Bölümü başta olmak üzere çeşitli kurum ve kuruluşlarca ödüle lâyık görülmüştür.

 

Kitap olarak basılmış bâzı eserleri:

*Ziya Gökalp Bibliyografyası:(*) Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları. Ankara 1971, *Fârâbî Bibliyografyası:(*) Kültür Müsteşarlığı Yayınları.  Ankara 1973, *Mevlâna Bibliyografyası 1 ve 2:(*) Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Ankara 1973-1974, *Eski Kitapçılık Sanatlarımız: Ankara 1975, *Erzurumlu İbrahim Hakkı Bibliyografyası:(*) Kültür Bakanlığı Yayınları. Ankara 1977, *Arşiv ve Arşivcilik Bibliyografyası: Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi Dairesi Başkanlığı Yayını. Ankara 1979, *Arşiv ve Arşivcilik Bilgileri: Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi Dairesi Başkanlığı Yayını. Ankara 1980, *World Bibliography of Translantions of the Meanings of the Holy Qufan. Printedtranslations 1515-1980:(*) İstanbul 1986, *Ekrem Hakkı Ayverdi Bibliyografyası: Kubbealtı Neşriyatı. İstanbul 1999, *Sâmiha Ayverdi Bibliyografyası: Kubbealtı Neşriyatı. İstanbul 1999, *Asılsız Ermeni İddiaları ve Ermenilerin Türklere Yaptıkları Mezâlim: Ankara Ticaret Odası Yayını. Ankara 2001, *Sâmiha Ayverdi’nin Mektupları: Kubbealtı Neşriyatı. İstanbul, 2002, *Türk Parlamento Tarihi: TBMM Vakfı. Ankara 2004, *Dost Kapısı – Ezel ve Ebed Arasında / Ken’an (Rıfâî) Büyükaksoy: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Neşriyatı. İstanbul 2005, *Bir Ihlâs Abidesi İlhan Ayverdi: Altay Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı Yayınları. Ankara 2006, *Bay Efendi: Altay Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı Yayınları. Ankara 2007, *Sâmiha Ayverdi’nin Fikir ve Gönül Dünyâsından Seçmeler: Altay Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı Yayınları. Ankara 2009, *Mutasavvıf ve Mütefekkir Yazar Sâmiha Ayverdi’nin Târihimiz ile İlgili Tesbit ve Tahlilleri: Türk Kadınları Kültür Derneği Genel Merkezi Yayını. Ankara 2012, *Gönül Dünyâmızı Aydınlatanlar: Nefes Yayınlan. İstanbul, 2012, *Tasavvuf ve Temel Kavramları: Türk Kadınları Kültür Derneği Genel Merkezi Yayını. Ankara 2013, *Mutasavvıf ve Mütefekkir Yazar Sâmiha Ayverdi’nin Kültürümüz Konusundaki Görüşleri: Türk Kadınları Kültür Derneği Genel Merkezi Yayını. Ankara 2013, *Mutasavvıf ve Mütefekkir Yazar Sâmiha Ayverdi’nin Tasavvuf Anlayışı:  Türk Kadınları Kültür Derneği Genel Merkezi Yayını Ankara 2013, *Küreselleşmenin Din ve Toplum Yapısı Üzerindeki Etkileri: Zâhir Yayınları. İstanbul 2015, *Kültür ve Din / Dinin Toplum Bütünleşmesindeki Yeri: Zâhir Yayınları. İstanbul, 2015.

 

[(*) işaretliler, müşterek çalışmadır.]

 

KUŞBAKIŞI:

İSLAM TOPLUM TASAVVURU:

Kitabın yazarı Ergün Yıldırım eserinde; ‘İslâm toplum tasavvuru nedir?’, ‘Bu toplum tasavvuru modernleşme ile beraber nasıl bir varlığa yönelir?’ ve ‘Buna ilişkin sosyolojik görüşler nelerdir?’ gibi soruların cevabını veriyor. Yazar bu kitabında sosyolojinin moderniteye sunduğu temel toplum teorilerini analiz ederek bunların İslâm toplum teorisi ile olan bağlarını araştırmaktadır. Bunu yaparken hareket noktası ise 4 isim ve düşünceleri vardır: Said Halim Paşa, Filibeli Ahmet Hilmi, Mehmed Âkif Ersoy, Bediüzzaman Said Nursi’dir.

13,5 X 21 santim ölçülerinde 236 sayfalık kitap, Eylül 2015’te yayınlandı.

İZ YAYINCILIK:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/2 Cağaloğlu 34110 Eminönü, İstanbul. Telefon: 0.212-520 72 10

Belgegeçer: 0.212-511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //  www.iz.com.tr

YAZ ELMASI:

Şâir, fikir adamı ve yazar Ahmet Mâhir Pekşen sesleniyor: ‘Ey bakmasını bilen göz sahibi! Yaz Elması’nın içini bu satırların içinden görebilirsin. Etrafımdaki sesleri dinliyorum. Huzur veren ibibik, ağustos böceği gibi seslerin yanında korkuya sebep olan çıtırtıları da duyuyorum. Fakat net çıtırtılar yok artık. Sanki çıtırtıların kaynağı uzaklaştı, beni geçti ve gitti. Kendi kendime teselli mi veriyorum bilmiyorum. Korkunun bir bölümünü omuzlarımdan indirmenin ferahlığıyla bakıyorum aya. Işık demetleri yüzümü öpüyor sanki. Ne mutlu bana; ben yüzünü ayın öptüğü çocuğum.

(Ark Suyunda Ay Dansı hikâyesinden)

Ahmet Mâhir Pekşen’in hikâye kitabı, 12 X 19,5 santim ölçülerinde 218 sayfa olarak 2008 yılında yayınlandı.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

TÜRK DEVLET GELENEĞİ:

Prof. Dr. Aydın Taneri eserinde çağımızdaki Türk devletlerinin geçmişten gelen geleneklerine bağlılıkla geleceğine daha sağlam adımlarla ilerleyebileceğini, geleneklerine bağlı bir devletin karşılaştığı problemlerde problem çözme konusunda çok yerinde ve doğru refleksler gösterebileceğini vurguluyor. Geçmişten gelen tecrübelerin izlerini taşıyan geleneklerin, önümüzü aydınlatan kuvvetli bir ışık olduğunu belirtiyor.

16,5 X 24 santim ölçülerinde, 400 sayfalık kitap, Eylül 2015’te yayınlandı.

BİLGE KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK

Nuruosmaniye Caddesi Nu: 3 Kardeşler Han Kat: 1 Cağaloğlu 34110 İstanbul. Telefon: 0.212- 520 72 53 Belgegeçer: 0.212-511 47 74 e-Posta: bilge@bilgeyayincilik.com //  www.bilgeyayincilik.com

KISA KISA…

 

1- FÂZIL AHMET AYKAÇ: Ali Şükrü Çoruk. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

2- OSMANLI KÜLTÜR TARİHİNİN BİLİNMEYENLERİ: Prof. Dr. İsmail E. Erünsal. Timaş Yayınları.

3- BİR KÖPRÜNÜN HİKÂYESİ: Cevdet Akçalı. Makaleler. Cinius Yayınları.

4- ATEŞ ÇEMBERİNDE AZERBAYCAN: Okan Yeşilot. Yeditepe Yayınevi.

5- KARAGÖZ ve HACİVAT SÖYLEŞMELERİ: Ünver Oral. Bilgecan Yayınları.

 

 

Sorumluluk Her Bir Türk’ün Üzerindedir !

Son Osmanlı padişahı Sultan Vahdettin, İstanbul’dan bir daha geri dönmemek üzere ayrıldıktan sonra yaptığı ilk açıklamada, dikkat çekici bir nokta daha doğrusu bir itiraf vardır.

“Eğer benim bir hatam varsa, o da din ve devletin bu derece tahrip edilip değiştirileceğine ve (bazı şahıslar müstesna) bütün vekiller, alimler, akiller ve devlet adamları tarafından ses çıkarılmayacağına ve bazı alçak menfaatler karşılığında gizli ve açık bir şekilde buna yardım edeceklerine ihtimal vermememdendir. Ben devletin hayat ve mematına herkesten ziyade ilgili olan milletimin münevverlerinin (aydınlarının) vatani ve vicdani görevlerini bu derece kötüye kullanmayacakları hakkında hüsn-ü zannıma ait olan hatamı kabul ediyorum” diyor…

Ancak bu öyle büyük bir hatadır ki; koskoca devlet yıkılıyor ve milyonlarca kilometrekare toprak kaybediliyor. Bugün Suriye Türkmenleri bile bu hatanın bedelini ödüyor.

O halde, bir Türk olarak; mazlum ve mağdur Türk Milletinin tekrar yeni hatalara muhatap olmasına engel olmak zorunluluğumuz ve görevimiz vardır. Bu nedenle vazifemi yaparken herhangi bir çekince tanımam, en ufak bir korkuya kapılmam mümkün ve muhtemel değildir.

Çünkü biz, Türk’e düşman olanların: “Biz artık bir imparatorluğuz ve harekete geçtiğimizde kendi gerçekliğimizi yaratırız. Sizler tüm mantığınızı kullanarak bu gerçekliği incelerken biz yeniden harekete geçer, daha yeni bazı gerçeklikler oluştururuz, siz bunu da incelersiniz ve işler bu şekilde sürüp gider. Biz tarihin aktörleriyiz… Siz ise biz her ne yapıyorsak onları incelemekle yetineceksiniz!” stratejisini çok iyi biliyor ve sizlerinde öğrenmesini diliyoruz…

Bu sebeple Türk’e, tekrar tekrar hata yaptırmak ve geçmişte olduğu gibi bir kez daha onun geleceğini karartmak isteyenlerede “Fermanlar Padişahlarınsa Türkiye’nin Her Karışıda Bizimdir” diyerek anlayacakları dilden bir mesaj vermek istiyorum..

Anladınız mı?

 

 

‘Ya O, Ya Bu’dan ‘Hem O, Hem Bu’ya Geçiş Prototipleri

İnsan mantığı bazen fıtrat zannedilebiliyor. Hâlbuki değişkendir, doğa yasası değildir.

Bir şeyin ya var ya da yok sayılması, ya iyi ya da kötü sayılması, ya güzel ya da çirkin sayılması 23,5 asırlık bir gelenektir ve ‘ya hep, ya hiç‘çi Aristo mantığıdır.

Hem meşhur hem meçhul yazar-düşünürlerimizden Alev Alatlı, eserleriyle ülkemizde ‘ya o, ya bu‘ mantığı yerine ‘hem o, hem bu‘ mantığının tanınmasına öncülük etti.

Saçaklı Mantık veyahut Gri Mantık denilen bu yaklaşım hayatın siyah-beyaz’dan ibaret olmadığının ispatı üzeredir. Ve en çok da tıp ve teknolojik gelişmelerde kullanılmaktadır.

Kuantum fizikçisi Erwin Schrödinger‘in bir deneyinden ismini alan “Schrödinger’in Kedisi” adlı 2 ciltlik Alatlı kitabı aslında çağdaş Türk düşüncesinde bir devrimdir.

Küresel muhalif Alev Hanım‘ın son yıllarda İktidar’dan nemalanarak ilkeli çizgisini bozmasını ‘hem-hem‘ mantığıyla anlayabiliyor ve kendisini ‘ya-ya‘ ayrımına tabi tutmuyoruz.

Biz de 2002‘den beri Kocaeli‘de faaliyet gösteren Selçuklu Düşünce Kulübü‘müzle bu tip konuları çok tartıştık. Geçtiğimiz günlerde organize ettiğimiz Nihat Genç Konferansı‘ndaki takdimli gerekçeyi ise ortak çıkış yolu bulma denemeleri bâbında paylaşmak isteriz:

Toplumsal mutluluğumuzun ve ülke bütünlüğümüzün bu topraklardaki değerlerin tümünü bireylerin şahsında ortaklaştırmaktan geçtiğini düşünüyoruz. Bunu teorik olarak Alev Alatlı’nın 4 ciltlik Or’da Kimse Var mı? Serisi ve özellikle de Şrödinger’in Kedisi (Kâbus – Rüya) kitaplarında görebilirsiniz.

Alatlı, özet olarak ilkel bir komünizm üzre saf İslâm ve milliyetçiliği kararak savunur. Zira bu akımların çatışması bizi muttasıl patinaj vaziyetinde tutuyor.

Sol & Sağ, Laik & Dindar, Osmanlıcı & Cumhuriyetçi, Fenerli & Cimbomlu… Herkes ya birini benimsiyor ve diğerlerini dışlıyor, ötekileştiriyor ya da tersi oluyor. Oysa bunların hepsi bizim, bizi biz yapan ortak değerler.

Bir insan hem Türk milliyetçisi, hem Müslüman hem de sosyal adaletçi ve demokrat olabilir diye düşünmek istiyoruz. Bunlardan biri üzerimizde daha baskın olabilir ama bu diğerlerine de dost olmamayı gerektirmez.

Sendikacılık yıllarımızda da bunu uygulamaya çalıştık. Zira mutsuzluk ve anlaşmazlığımızın temelinde bu rekabetçilik var.

Bunun pratik hayatta karşılığı Nihat Genç gibi gözüküyor. Hem Cumhuriyet’in temel kazanımlarına bağlı, hem yerli ve millî, hem manevî değerlere aşırı hürmetkâr, hem sosyal demokrat ve antikapitalist, hem paylaşımcı, hem birleştirici..

Toplumsal olarak bu modelde kucaklaşmaya ihtiyacımız var. Bireyler bunu içselleştirdiğinde bu kez ‘fikrin ne, projen var mı?’ diye sorarak iş ve emek üretmeye başlayacağız.

Yani birbirimizin paçasını bırakmış olacağız. Hani Cehennem’de Türklerin kuyusunun başında zebani yokmuş ya; her çıkmaya çalışanın paçasını zaten aşağıdakilerden biri çekiyormuş ya; artık biz de başımıza nöbetçi istiyoruz.