19.5 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 774

Er Yemini

Allahûekber!

Dediler çık otağdan, cenk sırası senindir

Düşmesin dilinden lâ havle, elbet Allah Kerim’dir

Emrolunduğun şey sefer, zafer senin değildir

Bugün başlamayan bu kavga, bugün bitecek değil

Etme sakın şikayet, isyan bir tür kibirdir

Yiğit biter mi sandın, sadece Allah birdir

Toprağa düşen alev, cengaver filizidir

Bugün başlamayan bu kavga, bugün bitecek değil

Zikrimizin nedeni, inandığımız fikirdir

Fikrimizin güç kaynağı, yaptığımız zikirdir

Bu orduda olmaz rütbe, her neferimiz erdir

Bugün başlamayan bu kavga, bugün bitecek değil

Yoldaşını satanın, akıbeti cehennemdir

Çıktığımız bu yolun, başı sonu kederdir

Dönersek!, kanımız da, Aşina’ya helâldir

Bugün başlamayan bu kavga, bugün bitecek değil

ALLAHÛEKBER!

 

 

Son Durum Nedir?

0

Herkes Türkiye de yaşam şartları çok zor diyor. Geçinemiyoruz çığlıkları her Tv kanalında halk tarafından dile getiriliyor. İşsizlik başını aldı gidiyor. Haksızlık, adaletsizlik, yandaşı kayırmak had safhada. İç ve dış politikalar oldukça kötü deniyor. Milli Eğitim dibe vurmuş konuşuluyor. Bunca komutan, general, gazeteci haksız yere içeri tıkıldı ,adamların gazete ve iş yerlerine  çöküldü. Bu nasıl hukukun üstünlüğü ilkesi? Caddelerin kenarları, camilerin önleri dilenciden geçilmiyor. Yetmedi milyonlarca Suriyeli de gelmiş, evlerin zillerini çalıp, para ve yardım istiyorlar.

*

Şimdi Türkiye ABD nin ağzına bakarak, Erdoğan politikaları gereği Suriye Savaşı bataklığına batmış durumunda. Rusya uçağının düşürülmesi Türkmenlerin daha da çok katledilmesine sebep oldu,oluyor .Rusya ile Türkiye karşılıklı yaptırımlarla ,her iki ülkede çok ekonomik kayıplarla karşı karşıya. Ülkemizi her halükarda zor günler bekliyor. İktidarda 14 yıla yakındır akp var. Şimdi tek başına iktidar .Akpnin kanalları ve akpliler , ortamın çok iyi olduğunu,bolluk içinde ,sorunsuz yaşadığımızı söylüyorlar.

*

Geçenlerde görev yaptığım eski bir beldeye gittim, bir tanıdık, ülkemize Erdoğanla birlikte gökten sağnak ,sağnak bereketler yağdığını söylüyor. Ayakkabısına baktım ,yırtıktı.Ceketinin yakasında da kalıplaşmış kir vardı,çünkü ceket oldukça eskimişti.Ben içimden gülüyorum,aklımdan ufuk darlığı ve cehalet işte böyle bir şey diyorum. Gerekli cevabı veriyorum ancak nafile, Erdoğan cenazede dua okudu, camide Kur’an okudu en Müslüman o diyor. Diyor ve yukarıdakiler dünyanın en zenginleri sınıfına girerken , onu savunan,14 yıldır oy verene, malı götürme sırası gelmediğinden ,ağzı açlıktan kokuyor.

*

En çok savunulan ,bu hükümet yol yaptı. tamam da elbette yapacak,görevleri değil mi? Ben mi yapmam lazım yolları ? Ancak aklıma şu soru geliyor ; İş bulamayan adam, yandaş olmayan adam, akplilere yağ çekme becerisi olmayan adam, el açıp isteyemeyen adam vb hükümetin tüm milli varlıklarımızı satıp da yaptığı yollarımı tabağa koyup da yiyecek? Haksız mıyız efendi? Bu ülkede onuruyla yalakalık yapmadan yaşayan insanlar da var.

*

Birilerinin ağızlarında bazı İslami kelimeler, ama her yol var,usulü dairesinde mal götürülüyor,vesselam . Bir çok insan , akpli belediyelere ve hükümete yakın çevrelere,il ve ilçe teşkilatlarının önde gelenlerine sülükler gibi yalakalık yapmakla meşguller.Onlarca Üniversite mezunu işsiz,kimisi ilgisi olmayan işlerde az bir para karşılığı çalışıyorlar.Bunlardan biri de oğlumun tanıdığı bir arkadaşı,iki üniversite mezunu tavukçuda eleman olarak çalışıyor.Onu her gördükçe hükümet sözcülerinin yalan söylemeyi dine ,imana da bulayarak nasıl da iyi beceriyorlar diye düşünüyorum. Akpli olmayan Müteahhitler yıllardır iş alamıyor,geçmişteki birikimlerini sonlandırmaktalar.

*

Esnafa soruyorum durum nasıl? Sorma hocam,hiç iyi değiliz. Mahalle aralarına bile giren market zincirleri bizi bitirdi ,diye feveran ediyorlar. Emeklilere verilen 24 tllik zam ayrı bir trajıkomiklik değil de nedir!Herkes halinden memnun değil ancak kendisini oyalayıp,fakirleşmesine sağır ve kör olana oyunu da veriyor.” Siz bilirsiniz, bize gelen düğün bayram.”

*

Ancak bu insanların çoğuna hangi partiye oy verdiniz sorduğumda ,AKP diyorlar. Neden akpdediğimde ; oy verilecek kim var diyorlar. MHP var,CHP var diyorsun, ancak CHP yi geç diyor bir çoğu o solcu. Peki MHP niçin olmasın dediğinde ,hemen işi şahıslara döküyorlar. Tepede tutukluk var diyorlar. Doğru adam ,düzgün adam ama siyaseti iyi kıvıramıyor diyorlar. Akıcı değil. Halkın içine inmiyor diyorlar. Ancak İkinci oy vereceğim parti MHP dir de demeyi ihmal etmeden ekliyorlar.

*

Halkla olan irtibatımız sonunda ,bu hayatından yakınan, iktidar partililerine yalakalık yapan , el açanların hemen hemen %90 ınınakp ye oy verdiklerini söylemlerinden anlıyoruz. Hem kendileri seçiyor,hem de hayatlarından memnun olmuyorlar. Bu adamlara ,dilenci zevata artık üç kuruş ta olsa yardım yapmıyorum,bu tiplere artık yardım yapmayacağım,gitsin kimi başa getiriyorsalar onlardan yardım alsınlar. Ben artık, şahsiyetini,haysiyetini,şerefini yitirmemiş maddi zorluklar içinde olan gizli kalmış sahipsizlere ve yoksullara yardım yapacağım,elimden ne kadar gelirse. Ülkenin geldiği son durum budur efendi. Allah bu ülkeyi şerlerden korusun. Amin…

 

Saygılarımla…

 

 

MHP Genel Başkanlığına Aday Olanlara İftira Atanlara ve Destekçilerine

0

MHP’yi içinde bulunduğu çıkmazdan kurtarmak için MHP Genel Başkanlığına aday olan arkadaşlara atılan iftiralar ve bunları destekler mahiyette yapılan konuşmalar ve yazılar, bu partiye zarar verecek boyutlara ulaşmıştır. Bu iftiralar ve tutumlar yanlıştır ve ülkücülerin kafasını karıştırmak için yapılmaktadır. Ben ve benim gibi binlerce arkadaş, yaş durumuna göre bu davaya elli yılımızı, kırk yılımızı şahsi çıkar düşünmeden verdik. Sadece Türk milletinin milli ve manevi değerlerini yaşamasını, güçlenmesini, mutlu ve müreffeh olmasını ülkü edindik. Bu davayı siyasi platformda temsil eden MHP’nin, milliyetçi bir merkez partisi olmasını, bütün milletin teveccühünü kazanarak iktidara gelmesini arzuladık.

Elli yıllık süreçte MHP, istediğimiz oya ulaşamadı. Fakat biz bu dönemde parti yönetimindeki hiçbir kimseyi (şunun ajanı, bunun adamı) diye suçlamadık. Ancak      1 Kasım seçimlerinde alınan hezimet derecesindeki başarısız sonuçtan sonra,. partinin ehil kadrolar elinde olmadığını ve bu kadroların artık değişmesi gerektiğini söyledik. Partinin oyu 1999 Milletvekili Seçimleri sonucunda yüzde 18’di. Üç buçuk yıl sonra 10 puan kaybedip yüzde 8.5’a indi, parti baraj altında kaldı. Hiçbir şey söylemedik. Ama ne zaman ki, 7 Haziran seçimlerinden beş ay sonra yapılan           1 Kasım seçimleri sonucunda  parti 2 milyon oy ve yüzde 4 puan kaybedip,  oy oranı yüzde 11.9’a, milletvekili bulunan il sayısını 47’den 24’e, milletvekili sayısını 80’den 40’a düşürünce, parti yönetiminin başta Genel Başkan olmak üzere başarısız olduğunu söyledik.

Bu kadronun MHP’de  işbaşında bulunduğu sürede;  ülke meselelerine çözüm önerisi üretemediklerini, partinin fikirlerinin tanıtımını iyi yapamadıklarını, iktidarın parti hakkında oluşturduğu yanlış algıları değiştiremediğini, gençlerin  ve kadınların partiye kazandırılması konusunda yetersiz kaldıklarını ve yeterince çalışmadıklarını söylüyoruz. Bu nedenle parti üst yönetiminde ciddi bir değişikliğe ihtiyaç olduğunu, aksi takdirde bu kadro ve bu politikalarla, partini ilk seçimde barajın altında kalacağını ifade ediyoruz.

Bu kaygı, MHP tabanının yaygın kaygısıdır. Siyasi hesapları olanlar bunları söylemeye cesaret edemez. Ama kafasını, gönlünü ve mesaisini bu davaya adayanlar ve bu yolda her fedakârlığı göze alanlar, bu gerçekleri ifade etmekten çekinmezler. Çünkü bu davadan şahsi bir beklentileri yoktur. Gelecekte olacakları bilmek için kâhin olamaya gerek yoktur. Eğer tabanın bu büyük tepkisine ve değişim beklentisine karşılık verecek kişiler çıkmaz ve mevcut kadro değişmezse, ümidini kaybeden son MHP’liler çözülürler ve değişik siyasi platformlara savrulurlar.

(Tabandaki bu çözülme sürecini ben önleyebilirim),( benim de bu süreci önlemem için elimi taşın altına sokmam gerek) diyen ve halkta karşılıkları olduğuna inandığımız bazı arkadaşlar, çevrelerinin de teşvikiyle MHP Genel Başkanlığına aday olmuşlardır. Bu arkadaşlar düne kadar partinin milletvekilleri, Meclis Başkan Vekilleriydi. Hatta vitrindeki yüzleriydi. Birden mevcut Genel Başkan ve çevresi, bu arkadaşlarına iftira kampanyası başlattılar. Birine (Rus ajanı, Sarayın adamı), birine (Cemaatin adamı), birine (CİA’in ajanı), birine (MHP’yi CHP’lileştirmek istiyor) dediler Daha önce MHP Genel Başkanı hakkında da buna benzer söylentiler çıktı, fakat MHP tabanı bunlara iltifat etmedi. Bu iftiraları yapmak ayıptır, günahtır. Bu iftiraların partiye yararı değil, büyük zararı olacaktır. Çünkü parti hakkında 2011 seçimlerinde piyasaya sürülen kasetlerle parti hakkında çok çirkin bir imaj oluşturulmaya çalışıldı. Bu defa bizzat parti yöneticilerinin yaptığı bu iftiralarla, kamuoyunda parti hakkında (MHP, meğer uluslararası istihbarat örgütlerinin ajanlarıyla doluymuş) gibi bir algı oluşacaktır. Bunlara bir an önce son verilmelidir.

Maalesef bazı arkadaşlar iyi niyetli, bazıları da yalakalıklarından veya küçük siyasi hesaplarından dolayı bu iftira kampanyasını destekliyorlar. Bu konudaki sözleri ve yazıları sosyal medyada paylaşıyorlar.  Böyle olumsuz söylemlerin kesinlikle paylaşılmaması gerekir. Bunlar sadece MHP’yi barajın altına atmak isteyenlerin işine  yarar. MHP’nin mevcut yönetim kadrosu, oluşturdukları imaj ve yarattıkları “MHP, AKP’ye her zaman payanda oluyor” algısıyla göreve devam ederse, parti, ilk seçimde baraj altında kalır.

Bu davanın gerçek sahibi, şahıslar değil, Türk milletidir. Milletin her kesiminden oy alabilecek ve meselelerimize akılcı çözümler ortaya koyabilecek yeni lider ve kadrolara ihtiyaç vardır. Bu sürecin önünü mutlaka açmak gerekir. Çünkü yeni lider adayları, tabana bir dinamizm getirmiş, ümit vermiş ve bir heyecan uyandırmıştır.. Bu dinamizm, partinin canlanmasına yol açacak ve baraj altında kalma riskinin önünü kesecektir. Onun için düne kadar partimizin popüler milletvekili olan aday arkadaşları, iftiralarla yıpratmamak gerekir. Bu hem onlara karşı bir ayıptır, hem de bu hareketlenmeden ümitlenen ve heyecanlanan MHP tabanına yapılan bir kötülüktür. MHP tabanının sizden sadece beklediği, susmanız ve olağanüstü kongre sürecinin önünü açmanızdır.

 

 

Türkiye Darül Harp mi, En İslami Devlet mi?

Bir kere daha anladım ki, Türkiye’nin ekmek kadar, su kadar, hava kadar dinimizi doğru ve güzel anlatan, bilgili ve basiretli hocalara ihtiyacı var.

Kocaeli Aydınlar Ocağı davet ettiğimiz Prof. Dr. Mustafa Yıldırım‘ın doyumsuz sohbetini dinledikten sonra içimden geçen duygu bu oldu.

Bu değerli hocamızı dinleyenler de seçkin insanlardı. Aydınlar Ocağımızın üye ve gönül dostlarından oluşan entelektüel birikimi yüksek bir gruptu. Dinleyicilerin hepsinin Hoca’nın bu ilginç değerlendirmeleri ve pek alışık olmadığımız tespitleriyle örülmüş sohbetten zihnen ve ruhen ferahlamış olarak çıktıklarını gördüm.

Prof. Dr. Mustafa Yıldırım Hoca yayımlanmış bilimsel makale sayısının Türkiye’de yılda 5 bin adet iken Avrupa’da 100 bin, ABD’de 200 bin adet olmasından şikâyetçi.

Çünkü O’na göre, Kur’an’ın ilk suresiyle bildirilen “oku” emrine biz değil Batı uyuyor. Biz “oku” emrini tilavet anlamında yani manasını anlamadan tekrarlamak olarak uyguluyoruz. Batı ise “oku” emrinin gerçek manası olan kıraat anlamında uygulamakta.

Kur’an’ı anlamak yani kıraat etmek için İnsan kitabını, kâinat kitabını ve Vakıatı (olayları, tarihi, müspet ilimleri) okumak gerekir.

Cemal Sofuoğlu Hocanın “dünyada 2 dini TV kanalı var, biri National Geografic diğeri Discovery” dediğini hatırlatan Yıldırım, bunu insan ve kâinatı anlama çabasına duyduğu saygıyla ifade ediyor.

Şikâyetçi olduğu bir başka zümre de içinde olduğu dini camia. “Türkiye’de dini camia hoşgörüsüz, farklı fikirlere tahammülsüz, tekfir edicidir.” (Müslümanlıktan çıktın diye suçlayıcıdır.)

Oysaki milletimizin ehl-i sünnet anlayışına göre “ehl-i kıbleyi tekfir, küfürdür.” Yani bir kere de olsa, bayram namazında veya cenaze namazında bile olsa kıbleye dönmüş, namaz kılmış insana kâfir, inançsız demek küfürdür.

***

AYET VE HADİSLERİN YORUMLANMASI

Prof. Dr. Mustafa Yıldırım’ın diğer mesajlarını, sohbetinden aldığım notları ve aklımda kalanları, özetleyerek vermek istiyorum:

14. Surenin 4. Ayeti bir şifre gibi unutulmaması gerekir. Bu ayette  “Biz her peygamberi kendi toplumunun dili ile göndeririz” deniyor. Dilin içinde ise mecaz vardır, kültür vardır, o toplumun hayat tarzı vardır. Hayat tarzı ve kültürle ilişkili ayetlerde o topluma mahsus özellikler dikkate alınarak ayetleri yorumlamak icap eder.

1104 sene önce vefat eden İmam Maturidi Kur’an’ı nasıl anlamamız gerektiği hakkında çok sağlam ölçüler koymuştur.

Mesela “kün feyekün” Yasin süresi son âyetlerde geçen bu kelimenin manası, “Allah bir şeyi yaratmak istediği zaman ona “ol” der, o da hemen oluverir.”

  • Bu kavramıMaturidi“Allah bu yaratma işlemini koyduğuyasalarçerçevesinde gerçekleştirir” diye yorumlamıştır. AllahSünnetullahdenilen yasalar vesebep sonuç ilişkilerikoymuştur.

Siz bu yasalara uymadığınız halde dua ederek Allah’tan dilerseniz bu gerçekleşmez. Yola çıkarken besmele çekmek, dua etmek iyidir. Ama arabanızın bakımını yaptırmamış, alkollü, uykusuz araç kullanmışsanız, kurallara uymamışsanız kazayı önleyemezsiniz. Allah’ın koyduğu temel yasalara uymadan dua ile her şeyi Allah’tan isteyen toplulukların başından bela kaza eksik olmuyor. Evet, kurallara uymazsan “Allah’ın dediği olur.”

  • Bir başka önemli konu dasahih hadis olduğu halde günün şartlarına göre uygulanması mümkün olmayan hadislerde var.

Mesela Ebu Hanife “Herhangi bir kimseye ait olmayan bir araziyi kim imar ederse ona sahip olur” diye rivayet edilen “hadis sahihtir ancak günümüzde uygulanamaz” demiş.

Ebu Hanife bu kanaatini mealen “Hz. Peygamber bu sözü söylediğinde peygamber değil, devlet başkanı olarak söylemiştir. O dönem sahipsiz arazilerin ekonomiye kazandırılması amacıyla devletin ve toplumun yararı için getirilen bu kuralı şimdi uygulayamayız. Çünkü şimdiki devlet ve toplum yapısı da, maslahatı/yararı da farklıdır” diye izah etmiş.

***

HADİSLERİ AYIKLAMA

Prof. Dr. Mustafa Yıldırım önce kendisinin başından geçen bir örnekle hadis kitaplarına geçmiş ama sahih olmayan hadisler konusuna da girdi.

Buhari’de geçen bir hadis okumuştum. “Halife Kureyş kabilesinden olmalıdır.” Yıllar sonra bu konuda yazılmış ilmi bir makaleyi okuyunca anladım ki bu söz bir hadis değilmiş. Halifelik tartışmaları sırasında devlet başkanının güçlü bir aşirete dayanmasının faydalı olacağını düşünen Hz. Ebubekir’in sözü imiş.

Diyanet İşleri E. Başkanı Ali Bardakoğlu ve Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez çok ciddi bir Hadis Külliyatı çalışması yaptırarak hadisleri ayıklama çalışması yaptırdılar. Ancak halen sonuçlanmadı. Bu çalışmanın başarıyla neticelenmesi halinde çok hayırlı tesirleri olacaktır.

Bazı din adamı geçinen, TV’lerde dini şovlar yapan bazı kişiler, dine tecavüz eden programlar yapıyor, dinsiz bir din anlatıyorlar. Din büyüklerini dua edince her isteği yerine gelen insanlarmış gibi gösteriliyor. İşte Batı bizde böyle din adamları, böyle dinsiz bir din olsun istiyor.

Hazreti Peygamber dünyalı bir peygamberdi. Hicret ederken rehber kullandı. Savaşırken, devleti yönetirken istişareyle kararlaştırdıkları dünyevi tedbirleri aldı. Sonuna kadar beşeri sebepleri tüketmeye çalıştı. “Cebrail nasıl olsa bana bilgi verir, yardım eder” demedi, sadece duaya başvurmadı. Çünkü biliyordu ki, “İnsan için sadece çalıştığının karşılığı vardır.”

TV’lerde verilen “Sırlar Dünyası” türü sözde dini filmler Vatikan kaynaklıdır. “Çalışmaya, düşünmeye gerek yok, dua et yeter” anlayışı yerleştirilmeye çalışılıyor.

Allah Resulü “aklı olmayanın dini de olmaz” diyor. Düşünen, çalışan, üreten bir toplum olmak zorundayız.

***

HALK YORUMU

Bu bahsettiğim konular oldukça teknik ve işin uzmanlarınca yapılabilecek hususlar. İşte bunun için ecdadımız halkı farklı dini terimlerle boğmadan Yesevi ahlak yaşantısı doğrultusunda, kendi örfü ve hayat tarzıyla örtüşen bir din yorumu geliştirmiş. Asırlarca Kur’an ve sünnete en uygun ve en sade bir dini yaşama modelini ortaya koymuştur.

Bu anlayışının neredeyse tamamı bir irfan sahibi hocanın, “günde kıl beşini, helalinden ye aşını, karıştırma el âlemin işini” şeklindeki veciz ifadesiyle özetlenmiştir.

Bu anlayışla yetişen halk Maturidi gibi yaşamış, fakat yanlış eğitim alan okumuş kesimde sapmalar olmuştur.

İmam Hatip Okulları milletimizin devlet-millet barışmasında ve okullaşma oranının artmasında çok faydalı olmuştur. Ancak bu okullarda çok önemli bir hata yapıldı. Yeterli ilmi ve kültürel birikim olmadığı için, Arabın kültürü ile oluşan “fıkıh” bu okullarda “din” diye okutuldu.

***

DARÜL HARP – EN İSLAMİ DEVLET

Türkiye Cumhuriyeti “dar’ül harptir” diyenler yalan söylüyor. Ben iddia ediyorum ki Hz. Ebubekir ve Haz. Ömer’den sonra bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün devletler içinde en İslami olan devlet Türkiye Cumhuriyetidir. Daha iyisini yapabilir miyiz? Evet, ancak yine biz daha iyisini yapıncaya kadar en iyisi budur.

Cübbeli Ahmet Hoca‘nın her fikrine katılmasam da geçen akşam “Teke Tek” programında “ben heykellere inanç olarak karşıyım. Ancak Atatürk ülkeyi bölmek isteyen dış güçlere karşı bir sembol oldu. Heykeli kırarak ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni reddediyorum’ mesajı olduğu için endişelenmeye başladık” dediği için alkışlıyorum. Ülkenin ortak değerlerine sahip çıkmak dini bir vecibedir.

07.12.2015

 

 

 

Eğitim Denince

“Eğer bir bireye olması gerektiği ve olabileceği bir insan gibi davranırsanız, olması gereken ve olabileceği insan olur.” Goethe

Eğitim her felsefi sistemde ve psikolojik yaklaşıma göre değişik şekillerde tanımlanmıştır. Bu tanımların pek çoğu, eğitime bir amaç yüklemiştir:

“Eğitim, bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik davranış değişme meydana getirme sürecidir.” S. Ertürk

“Yaşantıyı yeniden inşa etme yoluyla yetiştirmektir.” J. Dewey

Eğitim, bedene ve ruha, yetenekli olduğu yetkinliği vermektir.” Platon(Eflatun

Eğitim, çocuğu insan haline getirmek sanatıdır.” Çiçeron

“Eğitim, doğaya göre insan yetiştirmektir.” J. J. Rousseau.

“Eğitim, yetileri, hep birden ve uyumlu olarak geliştirmektir.” Stein

“Eğitim, kişiyi, önce kendisi, sonra başkası için mutluluk aracı yapmaktır.” J. Mill.

“Eğitim, yetişkin kuşakların, toplumsal yaşama elverişli olmayanlar üzerinde yaptığı etkidir.” E.Durkheim

John Dewey, “Eğitim yaşam demektir, yaşama hazırlık değil. Eğitimin amacı çocuğa düşünmeyi öğretmektir, ne düşüneceğini değil.” Demektedir.

Eğitimin çağdaş anlamı, insanların davranışlarında belli amaçlara göre değişiklik oluşturmasını içerir. Tyler, eğitimi, “bireylerin davranış biçimlerini değiştirme süreci” olarak tanımlamış ve bu tanım bugüne dek yaygın kabul görmüştür.

Görülüyor ki, belli başlı eğitimcilerin eğitim görüşleri birbirlerini çürütmemekte, fakat her biri, belirli bir noktaya dikkati çekmekte ve  “eğitim” dendiği zaman onu anlamaktadır.

Davranış değişikliği, bir öğrenme ve öğretim sonucu olduğuna göre, eğitimin temelinde, bir “öğrenme” ve onun amaçlı ve düzenli bir biçimi olan “öğretim” var, demektir.

Eğitim sözcüğünün farklı tanımlarının ortak yanı, onun, davranış değiştirme, davranış oluşturma amaçlı etkinlikler bütünü olmasıdır.

İyi bir neslin çıkmasının yolunun, en iyi eğitimcinin elinden geçtiğini vurgulayan Eflatun, şu önemli tespitte bulunmaktadır:

“Halkın yaşaması ve mutlu olması isteniyorsa, eğitim ön plana alınmalıdır. Eğitim işleri, yurttaşların en iyisine verilmelidir. Kendisi erdemli olmayan kişinin; bir başkasını erdemli yapması düşünülemez. Eğitimin amacı her şeyden önce erdem sevgisini genç kuşaklara aşılamaktır.”

Anne-baba-çocuk ilişkilerini, içinde yaşanan toplumun etkileri belirler. Türk aile ve eğitim sistemine bakıldığında, genelde otoriter, kısıtlayıcı, aşırı koruyucu ve kontrol edici bir yapının ortaya çıktığı, çocukların saygılı, baş eğici, pasif ve uysal kişilik yapısıyla biçimlendiği, kurallara uygun davranışlar ödüllendirilirken, aktif, sorgulayıcı, atılgan davranışların cezalandırıldığı görülmektedir.

Başka bir deyişle, toplumumuzda çoğunlukla pasif ve söz dinleyen çocuklar anne-babayla olumlu ilişkilere girmekte, kendi görüşlerini ifade edebilen aktif ve girişken çocuklar ise, çatışma kaynağı olmaktadır.

Hoşgörülü ve demokratik ailelerde büyüyen çocuklar, arkadaşları ile ilişkilerinde daha etkin, daha girişken, üretici fikirler ileri sürebilen ve fikirlerini söyleme eğiliminde görülen çocuklar olmaktadır.

Çağdaş eğitim anlayışında, öğrencileri bilgiyi yüklenen değil, merkeze alan, öğrenmeyi öğrenen, kişilikleri gelişmiş, yeteneklerini kullanan, problem çözen, analiz ve sentez yapabilen, akılcı, yapıcı, duygu ve düşünceleri dengeli, sevgi dolu, hoşgörülü, ulusal ve evrensel değerlere saygılı vatandaşlar olarak gelişmelerini sağlamak için öğrencilere eğitim verilmelidir.

Kendini gerçekleştiren birey, yeteneklerini ve gizilgüçlerini içinde yaşadığı ana ve ortama göre sonuna kadar kullanabilen kimsedir. Kendini gerçekleştirme bir süreç olarak, insanın kapasite, gizilgüç ve yeteneklerinin, çevrenin sınırsız olanakları içinde gelişme ve zenginleşme eğilimi göstermesidir.

Çağdaş eğitim sistemleri bireyin, zihinsel, bedensel, sosyal ve duygusal yönden bir bütün olarak gelişimini hedefleyen eğitimde bütünlük ilkesini benimser.

Günümüzde; bilgiyi taşıyan ama kullanamayan değil, nasıl öğreneceğini bilen, gerçek bilgilere ulaşabilen, bildiği gibi davranan, düşünerek yeni bilgiler üretebilen, sorun çözen insanlara gereksinim vardır.

“Günümüz çocuklarının isteklerinin çoğu, ihtiyaçlarının ise pek azı karşılanıyor. Jesper Juul

“Çocukların nasihatten çok, iyi örneğe ihtiyaçları vardır.” Joseph Joubert

Sevgiyle kalın…

 

KAYNAKÇA

1-Başar, Hüseyin. Sınıf Yönetimi, Geliştirilmiş Onuncu Baskı, Anı Yayıncılık, Ankara: 2003.

2-Bilal, G. “Demokratik” ve “Otoriter” Olarak Algılanan Ana-Baba Tutumlarının Uyum Düzeylerine Etkisi. H.Ü. S B Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora tezi, Ankara: 1984.

3-Binbaşıoğlu, Cavit . Gelen Öğretim Bilgisi. Binbaşıoğlu Yayınevi, Kadıoğlu Matbaası, Ankara : 1983.

4-Can, G. Psikolojik Danışma ve Rehberlik. Pegem A Yayıncılık, Ankara:2003.

5-Fidan, Nurettin. Okulda Öğrenme ve Öğretme. Pegem Akademi Yayınları, Ankara: 2012.

6-Kılıççı,Yadigar. Okulda Ruh Sağlığı. Anı Yayıncılık. Ankara: 2000.

7-Sönmez, Veysel. Sevgi Eğitimi. Adım Yayınları, Ankara 1990.

 

 

 

Kendini Bir Şey Sanan Çimene, Fil Ayağıyla Muamele Eder

Tanrıyla kulları arasındaki köprü diyenler mi dersin, bizâtihi tanrının kendisi diyenler mi dersin, ortaçağ Almanya’sında seçimle başa geçenler mi dersin ya da sen bilirsin, kafana göre bir şey dersin… Kim ne derse desin, gerçek şu ki Kral denince birçok insanın aklına hemen hemen aynı şey gelir; sorgulanamaz, eleştirilemez, yetkileri sonsuz, her istediğini yapabilen, istediği kanunu koyabilen veya kaldırabilen kişi

Ben yaptım oldu, düşünme denileni yap…

Baş mı kaldırdın, eyvah ki ne eyvah, kulağını çınlatır bir haykırış;  “kendini bir şey sanan çimene, fil ayağıyla muamele eder” diye…

Seçilmişlerin tahakkümünü ambalajlamak için, “mala” hükmeden Kralların ve Kralların lütfuyla abad olan “Malların” çıkar birlikteliğini şirin gösteren kelime; “Kraliyet Ailesi“… Ve vardır, ailenin her ferdinin, dev Kraliyet Şirketinde bir hissesi…

Değişen bir şey yok aslında, olsa da yönetim yöntemi “demokrasi“…

Ve Kraliyet Ailesinin yerine hoş geldin”Şirketler Seremonisi“…

Ailede baba kral – mahallede muhtar kral,  belediye de başkan – ilçe de kaymakam kral, asayişde jandarma-polis ve ordu da subay kral, hastane de doktor – okul da müdür kral, sendikalarda başkan – stklarda lobi kral, itibarda para – liyakat da dalkavukluk kral, illerde vali – başkan, ülkede”başbakan” kral, “dostluklarda” çıkar – terfilerde biat kral, siyasi partilerde genel başkanlar – illerde vekilleri kral, entelektüellikte yalan – ekranlarda “irin” kral ve daha çok şey var da “krallık” biz de kalsın di mi…

Çok merak ediyorum,” Millet’i yaşat ki Devlet yaşasın“ndan, “varsın ölsün de insanlık, kralımız sağ olsun“a dönmek için dört gözle yolda sapak-kavşak arayanlar, dönünce abad olacaklarını mı sanıyorlar acep…

Ne dersiniz; Rollerin, er yada geç bir gün değişeceğini idrak edemeyenlerin, attan düşünce cumhuriyetçi olacağını söyleyebilmek için kahin olmak gerekir mi

Eleştirebilmek, farklı düşünebilmek ve düşündüğünü söyleyebilmek Cumhuriyet’le mümkün de, Cumhuriyet ile Krallık birlikte ne kadar mümkün sizce…

Son kertede diyoruz ki; bu kadar çok kralın olduğu bir ülkede, kimse bize Cumhuriyet ile yönetildiğimizi söylemesin

 

 

Adalar mı Önemli, Hava Sahası mı?

Ege’de 16 adamız (2004-2009 arasında) Yunanistan tarafından işgal ve ilhak edilirken bütün olanları görmezden gelenler aynı yöneticilerdi. Sadece unvanları biraz değişti. O zaman R. Tayyip Erdoğan Başbakan, Ahmet Davutoğlu ise Dışişleri Bakanı idi.

TRT 26 Aralık 2012 de “16 Ada Yunanistan’a geçti” haberini verdi.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bu konuda CHP ve MHP milletvekillerinin verdiği soru önergesine verdiği cevapta, bazıları Büyükada’dan daha büyük olan adalarımız için, “adacık” tabirini kullandı. Ve TBMM’de yaptığı cevap konuşmasında “bu adaların aidiyeti ihtilaflıdır, görüşmeler devam ediyor” dedi. Yunan Dışişleri Bakanlığı iki gün sonra Davutoğlu’nun bu sözüne cevap verdi: “Herhangi bir görüşme yok, söz konusu 16 ada Yunan adalarıdır.”

Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz da TBMM’deki konuşmasında “Adalar hukuken Türkiye Cumhuriyeti egemenliğindedir. Bu adaların üzerindeki mevcut olan fiilî Yunan uygulamaları hukuki statüyü değiştirmez” diyerek bize ait adaların fiilen Yunan işgalinde olduğunu itiraf etti.

Adaların işgalinden bugüne kadar, bırakın Yunanistan’la savaşın eşiğine gelmeyi, 11 yıldır bu konuda Yunanistan’a bir nota dahi verilmediği ortaya çıktı.

Şimdi aynı kişilerin yönettiği Türkiye, Suriye sınırını 17 saniye ihlal eden Rus uçağını düşürdü.

Adalarımızın işgaline bu kadar duyarsız olan yönetimin, konuyu izah için kullandıkları “sınırımızın delik deşik olmasına müsaade edemezdik” türü açıklamaları ne kadar inandırıcı olabilir?

***

Irak’Takiler “Türkmen Kardeşimiz” Değil mi?

Türkiye’yi yönetenlerin Türkmenler konusunda aniden gelişen hassasiyeti de dikkat çekicidir. Irak’ta ABD işgali sonrasında Türkmenler katledildi, zorla göçe maruz bırakıldılar, tapu kayıtları yağmalandı. En nihayet Türk şehri Kerkük tamamen Barzani’nin kontrolüne geçti.

Türkiye’yi yönetenler hiç tepki göstermediler. Hatta Türkiye’den yardım isteyen Türkmenlere “Barzani’yle anlaşın, onun iktidarını kabul edin” şeklinde telkinde bulundular.

Irak Türkmenlerine ve Kerkük’e alakası bu ölçüde olan iktidarın Bayır-Bucak Türkmenlerine bu sevdasını anlamak kolay değil.

***

Diplomatik Nezaketle

2003 yılında Irak’ta ABD askerleri tarafından 11 askerimiz başlarına çuval geçirmek suretiyle gözaltına alındı. AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ABD’ye nota verilmesini isteyen muhalefete “ne notası veriyorsun, müzik notası mı” diye cevap verdi. Devamla “Bize, öfkeyle kalkarak değil, olgunlukla kararlarımızı almak yakışır. Olayı teşhis edeceksin, derinliğine teşhis edeceksin, anlayacak, bileceksiniz” dedi. Daha sonra “Kuzey Irak’ta cereyan eden talihsiz olayın ‘diplomatik bir nezaket ile’ aşıldığını” belirtti.

Erdoğan/ Davutoğlu ikilisinin Ege’de ve Kuzey Irak’ta olduğu gibi, Kuzey Suriye‘de de meseleleri “diplomatik nezaketle” çözme taraftarı oldukları kanaatindeyim.

Acaba Rusya veya Putindiplomatik nezaketten” anlamıyor olduğu için mi meseleyi böyle çözmek gerekmiş.

Yoksa başka sebepler düşünebilir miyiz?

***

Rusya Kendi Uçağını Vurdurdu mu?

AKP’nin geçici hükümetinde Avrupa Birliği Bakanlığı yapan Prof. Beril Dedeoğlu, AKP’nin yayın organı Star’a yaptığı açıklamada, “Putin’in kendi uçağını vurdurduğunu” söyledi.

Geçen haftaya kadar Bakan olan Dedeoğlu, S-400 füzelerinin Lazkiye’ye konuşlandırılmasının önemli olduğunu söyleyerek, “Rusya, bu füzelerle uçuşa yasak bölgeyi ilan etmiş oldu. Rusya, uçağının sınırı ihlal etmesi halinde Türkiye’nin nasıl bir tepki vereceğini biliyordu. Üstüne kurdukları siyaset buna şaşırmadıklarını ortaya koydu” dedi.

Bu tezin bir benzerini de Fehmi Koru seslendirdi. “Belki de Rusya Türkiye’nin böyle bir tepki vereceğini bilerek tacizi artırdı. Uçağının vurulması için Türkiye’yi tahrik etti” dedi.

Bu durumda oyun kurucu ve planı olan devlet Rusya olur.

Sonrasını Güneri Civaoğlu‘ndan okuyalım:

Putin 1 uçağını ve 1 pilotunu yitirdi. Buna karşılık aldıkları çok daha “kıymet-i harbiyesi” olan kozlar.

400 km menzilli füzelerle yüklü gemisini Suriye’deki üssüne yanaştırdı.

Bizim F-16’lardan daha donanımlı bir üst jenerasyon SU30 ve MİG31’lerin havadan havaya savaş uçaklarını da getirdi.

Bunlarla “karşılık bahanesi” bekleyecek olması ihtimali kenara yazılmalı.

Ayrıca… Radarlara yakalanmayan “kızılötesi” taşınabilir füzeleri de artık Suriye’de. Bunlar “faili meçhul” katil füzeler. Ne önlenebiliyor, ne de hedef vurulduktan sonra “hüviyet tespiti” yapılabiliyor.

***

Rus Uçağını ABD Adına mı Vurduk?

Erdal Sarızeybek‘in dile getirdiği diğer bir ihtimal de bu.

Putin, Suriye’de ABD’nin ve Obama’nın karizmasını çizdi. Ortadoğu’da ABD’nin ötesinde güç olmaya başladı ve bu gücü de AB’ye kabul ettirdi.

Şimdi biz Rus Uçağını niye vurduk?

Biz bu uçağı, Putin’in karizmasını ABD adına çizmek için vurduk. Çünkü Obama Rusları vuramazdı, vursaydı, dünya büyük savaşı çıkardı.

Ama biz vurunca savaş çıkmaz, çıkmaz ama ne olur; Rusya yakın bir tarihte Türk uçağını vurabilir ama kendisi değil, tıpkı ABD’nin yaptığı gibi Suriye’yi taşeron olarak kullanıp da vurur.”

Tabii bunların üstüne Rusya PKK ve PYD’ye destek olacak, silahlandıracak. Ermeni soykırımı iddialarına destek verecektir ki bunlar da ABD’yi rahatsız etmediği gibi ABD planlarına destek olur. Türkiye’nin Şanghay ittifakına girme vb hevesleri ortadan kalkar, eksen değiştirmesi artık imkânsız hale gelir.

***

Erdoğan Kahraman mı Olacak?

Rus uçağının düşürülmesinden sonra olan gelişmelere bakınız.

Rusya ve ABD bu uçak krizine çok hazırlıklı gibi. Türkiye mütereddit, şaşkın, “özür dilemekle”, “efelenmek” arasında gidip gelmekte.

Görünen o ki, uçağın düşürülmesi Rusya’ya, ABD’ye, Esad’a, PKK/PYD’ye, İran’a yaradı… Maalesef Türkiye’ye ve Türkmenlere yaramadı.

Erdoğan ve Ak Parti’ye yaradı mı? Bunu henüz bilmiyoruz.

Bildiğimiz bir şey var Erdoğan Türkiye kamuoyunu etkilemekte çok mahirdir. Dışa doğru mesaj vereceğinde “Uçağın Rusya’ya ait olduğunu bilseydik farklı davranırdık” derken, içe dönük mesajında “Yine olsa yine aynısını yapar, uçağı düşürürdük” diyebiliyor.

Peki, halkımız bu çelişkiye rağmen Erdoğan’ı destekler mi? “Rusya’ya haddini bildiren kahraman devlet başkanı” gözüyle bakar mı?

Halkımızın böyle özel bir yeteneği olduğu defalarca ispatlanmıştır.

Hadi kahraman da olsun olmasına ama keşke Türkiye bu badireden en az zararla çıkabilse.

 

 

24 Kasımda Öğretmen Olmak

İnsanları yürüdüğü yoldan ve söylediği sözlerden tanırsın. M.ÖZKURT

İnsan hayatında mutlu kılacak, iki önemli şey vardır. Bunlardan biri kıymetler diğeri ise değerlerdir.

Birey olarak, bir şeyin soyut önemini belirlediklerimize kıymetlerimiz demekteyiz.

Kıymetler özelde soyut ve bireysel olup, genelde ise parayla ölçülebilinir olanlardır. Babadan veya dededen kalan eski bir saat bizim için bir kıymet ifade etmesine karşılık, başkaları için sadece parayla ölçülebilen bir nesnedir. Kıymetlerin pek azı topluma mal olmuştur. Ancak bu onların genel manada bireyselliklerini ortadan kaldırmaz ve genellikle ekonomik alanda kendilerine yer bulurlar.

Bunun en güzel örneği altın, gümüş gibi pahallı maden veya taşların toplum katmanlarında makbul olmalarına karşılık sonuçta parayla ölçülebilir maddî bir karşılıkları vardır.

Değerlere gelince; bunların maddî bir karşılığı olmayan ve genelde kişiden kişiye de değişmeyen anca yine de soyut bir kavram olmasına rağmen genel kabul gören şeylerdir.

Ancak, konuşma dilinde genellikle kıymet ve değer lafzı birlikte veya biri diğerinin yerine kullanılır ki aslında bu bir kavram yanlışı olup, kavram kargaşasına da yol açar.

Değer kavramı özellikle felsefe, psikoloji, sosyoloji ve eğitim bilimlerinde sıklıkla karşımıza çıkan ve sosyal yaşamda bir şeyin önemini ortaya koyan yargılardır.

Hayatın yüksek değerleri sayılan etik, estetik ve ahlak en önemli ortak paydamız olan değerlerdir. Değerler, kişiden kişiye veya tolumdan, topluma az çok önem sıraları değişse de genel kabul gören hususlardır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz. Adalet, merhamet, sevgi ve saygı başta gelen insan olmamızdan kaynaklanan değerlerimizdir. Değerlerin en önemli ayrıştırıcı özelliği kişi tercihlerine bırakılmamalarıdır.

Tercihlere bırakıldığında ise basit tanımıyla o kişi veya topluma değer yoksunu denir. Kıymetler kendi şahsi ihtiyaç ve zaaflarımızdan oluşurken, değerler evrensel özellik taşırlar. Kıymetlerimizin oluşması bize bağlı olmasına karşılık, değerler bizim dışımızda oluşur. Kıymetler için gerekli bir eğitime ihtiyaç olmazken, değerler için bunu söylemek mümkün değildir. Diğer bir ifadeyle kıymetleri öğrenmek için öğrenime ihtiyaç olabilirken, değerleri öğrenmek için mutlaka bir eğitime ihtiyaç vardır. İşte burada öğretmenlik olgusu ortaya çıkmaktadır.

İnsanoğlunun ilk öğretmeni birinci çocukluk evresi olan 01-06 yaş arasında anne ve babasıdır. Çocukluğun ikinci evresi olan 06-14 arasında ise değer yargılarımızı çevremizden ve okulda öğretmenlerimizden öğreniriz. Ağırlıklı olarak insanın eğitimi genel olarak 01 ile 14 yaş aralığında tamamlanır. Bundan sonra insanı eğitmek mümkün gözükmemektedir. Bunun için atalarımız “ağaç yaş iken eğilir”  demişlerdir.

Bu cümleden olarak; her meslek kendine göre kıymetli olup ortaya bir eser koyar. Ancak öğretmenlik hem kıymetli ve hem de değerli bir sanattır. Bu iki esas unsuru bünyesinde taşıyan öğretmenliğin ortaya çıkardığı eser ise gerçek hayatta doğru insanı yetiştirmedir. Öğretmen bu sanatını icra ederken görünürde yalnız öğrenmeye rehberlik etmez. Sergilediği beden diline yansıyan, söz ve davranışlarıyla körpe dimağları şekillendirir. Her insan öğretmen olamaz. Öğretmenliği sade bir iş gibi görenin bu meslekte doğru sonuç elde etmesi mümkün değildir. Öğretmenin önceliği öğretim değil, eğitim olmalıdır. Eğitim olduğundan öğretmenin öncelikle iyi bir eğitim alması ve ruhen buna hazır olması gerekir. Bu hazırlığı öğretmen okulları zamanında öyle veya böyle yerine getirmişlerdi. Her ne sebepten kaynaklandığı toplum tarafından pek bilinmese de öğretmen okulları ne yazık ki kapatıldı. Kapanmadan evvel öğretmen okullarının bir takım eksik ve yanlışları elbette vardı. Ancak bu kurumları kapatma yerine çağa uygun ve ülke gerçekleriyle bağdaşır düzenlemeler yapılabilinirdi. Bu yapılmadı. Öğretmen okulları kapatılarak ülkeye hiçte iyilik yapılmadı.

Diğer taraftan Öğretmen okulları maddî imkânları kısıtlı olan ailelerin çocuklarının devlet tarafından yetiştirilmesini de sağlıyordu. Bu çocuklar öğretmen okuluna başlarken öğretmen olacaklarına karar vermiş ve okul süresince psikolojik olarak kendilerini hazırlamış, bu yolda eğitim ve öğrenim görmüşlerdi.

Öğretmen okulları devlet bütçesine az veya çok yük getirmekteydi. Ancak öğretmen okullarını maddî yönden ele almak çok büyük hata olmuştur. Ülkelerin geleceğini iyi yetişmiş öğretmenler inşa ederler. Öğretmenliğin ölçüsü para değildir. Öğretmelik sevgi ve merhamet ağırlıklı bir meslektir. Öğretmenlik mesleğine alımlarda kuru bilgiye dayanmak toplumun geleceğini tehlikenin kucağına atmaktır.

Gönümüz dünyasında bir takım şeyler hızla değişmekte ve değiştirilmektedir. Eskiden bir ülkeyi ele geçirmek için askeri güce ihtiyaç varken, şimdi en yıkıcı silah hedef ülkenin ekonomisinden önce eğitimini bozmaktır. Eğitim bozulduğunda ülke kendi kendine yavaş, yavaş yıkıma gider.

Bir ülkenin eğitimini yıkmak için öğretmenden fedakârlığını ve iyi bir örnek olmasını, eğitmenliğini elinden alacaksın ve yalnız öğreticiliği ona bırakacaksın. Nasrettin Hocanın dediği gibi, “küpleri üst, üste koyup, göğe kadar yığacak, en alttakini çekeceksin. Ondan sonra gör bakalım gümbürtüyü. ”  Osmanlı İmparatorluğunda toplum, gelişen ve değişen dünyaya ayak uyduramadığı ve bu yenilikleri zamanında yakalamada geç kaldığı için içten içe maddî ve manevî olarak zayıfladı. Önce moral değerlerini kaybetti arkasından da maddi kıymetlerini. Bunun temel sebeplerini eğitim ve öğrenimin çağı yakalayamamasında görmekteyiz. Fert olarak insanları, toplum olarak da devletlerin gelişmesi ve refahında eğitim ve öğretimin yeri tartışmasız ilk sırada yer almaktadır.

Bir kaç merhale kat eden insanlık âlemi 2000 ‘li yıllardan itibaren bilgi çağına girmiştir. Bu çağ diğer yüz yıllık aralıklarla değişmesine karşılık bu çağın daha uzun bir dönem süreceğini şimdiden söyleyebiliriz.

Bu çağın ardından insanoğlu beyin gücü çağına ulaşacaktır. Bu çağ da insanlığın sonunu getirecektir. Yaşam devam ettiği müddetçe insan yaratılış itibariyle mücadeleci olmuştur. Yaratan öyle bir takdiri insana oğluna bahşetmiştir. Bu mücadelede başarının asli unsuru eğitim ve öğrenimdir.         Öğretmen fedakâr, sevgi, bilgi ve karakter sahibi olmanın yanında ayrıca milli ve manevî değerlere de bağlı olmalıdır.

Bunları öğretmenden beklemek toplumun en tabi hakkıdır. Ancak öğretmende içinde yaşadığı toplumun parçası ve bir bireydir. Diğer insanlar gibi temel ihtiyaçları vardır. Bunun başında ekonomik ihtiyaçları gelmektedir. Toplum öğretmenden fedakârlık beklerken ona hak ettiği saygı ve ekonomik rahatı mutlaka vermelidir.

Maalesef uzun zamandan beri ülkemizde öğretmenler açlık sınırında diyebileceğimiz aldıkları maaşları ile yaşam mücadelesi vermektedirler.

Ülkemizin geleceğini inşa ederken öğretmenlerin maddî kaygıları olmamalıdır. Bunların maaşlarında yapılacak iyileştirmeler ülke için fedakârlık değil bir zorunluluktur. Zaman, zaman toplanan Milli Eğim Şuralarında işin mutfağında olan öğretmenlerin dışında, Milli Eğitim Bakanlığı bürokratlarıyla toplanması yanlışından da vazgeçilmelidir. Selam ve saygılarımla

 

 

Çok Kültürlülük Tuzağı

Bazıları yine milletvekili yeminine takıldı. İçlerine sinmeyen bu yeminde “Türk Milleti” mi, yoksa “Türk” mü onları rahatsız ediyor? Nasıl olsa genel seçimler geçti; bakan olma ihtimali de yok; o zaman bazıları içini dışa vurmakta sakınca görmüyor.

İdeoloji kelimesini de yanlış kullanıyoruz. Birkaç sözlük veya ansiklopediye baksak iyi olacak. Yeminde ideoloji varmış. Acaba milli kimlik ve milletimizin adı ideoloji mi oluyor? Dün sorun andımızdı kaldırıldı. Şimdi milletvekili yemini, yarın da İstiklal Marşı mı sorun olacak? Dikkatten kaçmış olabilir ama Diyarbakırspor’un ismini Amedspor yaptılar. Bunda da gaflet mi, yoksa ideoloji mi arayacağız?

Eğer hedefiniz Türksüz, Türk Milletinin olmadığı bir milletvekili yemini ve anayasa ise; terörle mücadelenin esprisini anlamak mümkün değildir. Zaten bölücü ve ırkçı terör örgütü bu ve benzerlerinin gerçekleşmesini istemektedir.

Önümüzdeki dönem ülke ihtiyaçlarına göre bir anayasa değişikliği yapılmayacaktır; yapılacak olan, Anayasa’nın toptan rafa kaldırılmasıdır. Yukarıda belirttiğimiz milletvekili yemini ve yeni anayasada anlaşılan çokkültürlülük tuzağı öne çıkacaktır.

Çokkültürlülük farklı etnik çevrelerden veya milliyetten fertlerin meydana getirdiği bir toplum yapısıdır. Ülkenize uysa da, uymasa da kültürel çeşitliliğin ve ortakların resmen tanınmasıdır. Çokkültürlülük milletleşmeyi ufalayan bir süreçtir. Milli devletle ve milli kimlikle çatışır. Farklılıklara hoşgörü ile bakmak yeterli değildir. Siyasi olarak onları tanımaktır.

Genelde eritme (asimilasyon) politikası uygulamış olan Batılı ülkeler bundan dönüş olarak çokkültürlülüğe sarılmışlardır. Çokkültürlülüğün kaynakları arasında; Batı Avrupa ülkelerinin sömürgeciliği dolayısıyla farklı toplulukların bu ülkelerde vatandaş yapılmaları, II. Dünya Harbinin sınırları değiştirmesi, milyonlarca insanın ölümü, ailelerin dağılması ve farklı milli sınırlar içinde yer alma, harp sonrası özellikle ticaret sektörünün yarattığı coğrafi hareketlilik, 1960 sonrası işgücü açığı dolayısıyla Batı Avrupa ülkelerine doğru ortaya çıkan işgücü göçü, göç edenlerin vatandaşlık almaları, misafir işçilerin yerleşik hale gelmesi ve etnik grup özelliği kazanmaları. Ayrıca gelişmiş ülkelerin çekim gücü dolayısıyla gönüllü göçlere uğramaları da bir gerçektir.

Karmaşık (heterojen)yapılarda çokkültürlülük güç kaynağı olurken yeknesak (homojen) olanlarda çatışma kaynağı olmaktadır. Çok uluslu şirketlerin ideolojisi küreselleşmedir ve bundan beslenirler. Küreselleşmenin ideolojisi ise çokkültürlülüktür.

Dikkat çeken nokta, küreselleşmenin doğurduğu ortamda milli devletlere karşı kullanılabilecek unsur ve grup farklılıkları çokkültürlülük şemsiyesi altında korunmakta ve desteklenmektedir. Birçok Batı Avrupa ülkesi ve Avustralya milli güvenlikleri bakımından zararlı gördüklerinden çokkültürlülük politikalarının yerine toplumu daha çok bütünleştirici politikalar uygular olmuşlardır. Şikayetler arasında milli kimlik kaybı, etnik gettoların oluşması, yabancı düşmanlığı ve İslamifobi, farklılıkların kutsallaştırılması, ortak değer ve mutabakatların zayıflaması, hâkim kültüre sadakatsizlik yer almaktadır.

 

 

Türkiye’de Rejim Değişikliğine Doğru

Rus uçağının düşürülmesi ve arkasından Diyarbakır Baro başkanı Tahir Elçinin PKK’lılarca öldürülmesi, yeni kurulan hükümetin kuruluşunu ve Başbakan Davutoğlunun mecliste okuduğu hükümet programını gölgede bıraktı. Varsa da yoksa da basın ve medya bu iki noktaya kilitlendi.

Hâlbuki önümüzdeki günlerin ve yılların nelere gebe olduğu, daha meclisteki yemin töreninde kendisini belli etmişti. Leyla Zana yemin ederken Cumhurbaşkanının gözlerinin içine baka baka; Türk Milleti yerine Türkiye milleti diye yemin metnini çarpıtması ve arkasından gelen tartışmalar, perşembenin gelişini çarşambadan müjdeliyordu.

Adalet Bakanlığı ve Gazi Meclis’in başkanlığını yapmış Mehmet Ali Şahin, Leyla Zana’yı haklı çıkarırcasına yemin metninin zorluğundan ve değişmesi gerektiğinden bahsediyordu. Aslında aslolan metnin zorluğu değil, içerdiği “Türk Milleti” sözcüğünün bir kısım zevat tarafından kabullenilmemesiydi. Anayasanın değiştirilmesi de zaten her zaman herkesin gündeminde.

119 yıl Önce Alınan Gizli Karar

Ahmet Davutoğlu, görevi devralıp hükümet programını mecliste okuduğunda gördük ki, program içeriği, Türk milletinin zaman zaman tartıştığı ifadelerle bezenmiş. Bu ifadeler hayata geçirildiğinde Türk Devletinin üniter yapısına son verilirken, Federal yapıya geçileceğinin işaretini veriyor. Zaten okunan Hükümet programı, Oslo görüşmelerinde ve “28 Şubat Dolmabahçe Mutabakat Metninde” alınan kararlarla hemen hemen birebir örtüşüyor.

Hükümet Programının “Yönetim Biçimi ve Başşkanlık Sistemi” bölümünde;

“Yeni Türkiye vizyonumuzun ihtiyaç duyduğu etkin ve dinamik yönetim dolayısıyla başkanlık sisteminin ülkemiz için daha uygun bir yönetim şekli olduğuna inanıyoruz. Başkanlık sistemi ile birlikte, toplumsal farklılıkların siyasal temsilinin sağlandığı “Adem-i merkeziyetçi” bir idare sisteminin güçlendirildiği karar alma sürecinin hızlandığı yeni bir siyasal sistem’e geçebiliriz” diyor. Özellikle okunan programın bu kısmını okuyucularımın dikkatine sunuyorum.

Adem-i merkeziyet (Merkezden Yönetimi Yok Etme) fikri kararı, Türkiye için ilk defa ABD kongresinin 31 Ocak 1896 yılında gizli oturumunda alınıyor. Bu karara göre: “Uluslararası Hıristiyan Komitesince din, mezhep ve milliyetçi özelliklere bakılmaksızın bir Hıristiyan yöneticinin Türkiye’nin geçici başkanı olarak seçilmesini müteakip, Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut bölgelerinin sınırlarla ayrılması, bu bölgelerin Hıristiyan eyaletleri kabul edilip, Hıristiyan gücünün Türkiye Birleşik Devletleri adında toplanması, Utah Eyaleti yönetimi örnek alınarak ve çok eşlilik, kılıçla fethetme gibi dini vaazların ve hareketlerin yasaklanması sağlanacaktır. Geçici hükümet Türkiye Birleşik Devletlerinin sınırlarının içerisindeki etnik özelliklerine uygun olarak oluşacak Ermeni devleti müttefikimize tüm Hıristiyan devletlerinin askeri destek sağlamaları istenecektir.(Yeni Çağ gazetesi 28 11 2015)

Görüyorsunuz hem müttefikimiz hem de en güvenilir dostumuzun! Ülkemiz hakkında 109 yıl önce aldığı gizli kararı. Bu gizli karar, Türkiye gündemine ilk defa 107 yıl önce İngiliz casusu Prens Sabahattin tarafından getirilmiştir.

Adem-i merkez kararı zaman zaman geçmiş bazı Cumhurbaşkanları ve Başbakanlar tarafından da dile getirilmiştir. (Adnan Menderes, Kenan Evren, Turgut Özal) Gerekçeleri ise Türkiye artık merkezden yönetilemiyor. Turgut Özal: “Türkiye federasyon’u tartışmalıdır

Bunlar federalizme giden yol’un taşlarını döşediler, bakalım yeni hükümet bunları gerçekleştirebilecekmi, veya Türk Milletinin kararlı duruşu karşısında: “Yok öyle bir şey bunu da nereden çıkarıyorsunuz” mu diyecek.

Saygılarımla.