19.5 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 775

Bu Hale Geldik

İçimizden kimler gitti bir bakın,

Muhsinciler nerde, biraz göz atın!

Serdar Çelebiyle başladı akın,

Bölüne bölüne bu hale geldik.

 

Şimdi ses çıkarma diyorsan, sakın,

Ocaklara gidip, ateşi yakın.

Gençliğin düştüğü şu hale bakın,

İlimsiz irfansız, bu hale geldik.

Şu anki oluşan, duruma bakın,

Adamın adamı olanlar takım.

Fikrimizi sakın, sormayın sakın,

Yutkuna yutkuna, bu hale geldik.

Şimdi seçim olsa, çeyreğe yakın,

Şuan ki durumda oy vermez halkım.

Nefis yapmayı da artık bırakın,

Göz göre, göz göre, bu hale geldik.

Akıl var, mantık var ortama bakın,

İçine girmeli, girmeli halkın.

Değer verilmeyen gönüldaşların,

Sesini duymadık, bu hale geldik.

Eleştirenlerin üstünü çizin,

Sevmediklerine gürleyin, esin,

Öne çıkanların ipini kesin,

Doğrayıp doğrayıp, bu hale geldik…

 

 

Taht Oyunlarını Sevenler, Küresel Akıl Oyunlarında Figüran Olur

Kediyi aslan sanan fare yüreklilerin omuzlarına Türk-İslam Ülküsü’ nün  ağır gelmesi kadar normal ne olabilir dersiniz…

Aşk fırınında pişmemiş gönül sahibinin zihni, önünü gözleriyle nereye kadar görebilir acep…

Sizce, bugünü baki sanan materyalist zihinlerin yaptıkları yarın analizinin, inandırıcılığı olabilir mi…

Ne dersiniz, Taht Oyunları’nı sevenlerin, Küresel Akıl Oyunları’ndaki rolü figüranlıktan öteye geçebilir mi

Cüzdanına iman edenlerde vicdan aramak akla uygun mudur ya da ikbalperestlerde vefa bulunur mu acep…

İşine gelene Allah’ın Sıfatlarını yükleyenler ve yükselişini perçinleyeceğini umarak Efendimiz’e çemkirenler, İslam İtikadı’ndan bihaber midir dersiniz…

Gelen Ağam, Giden Paşam” sendromuna yakalanmış bir toplumun zulümle tedavisi mümkün müdür… Yoksa, ” ne zulmü efendi, bu zillet!, ancak nihayete erer, koparsa kıyamet” mi dersiniz…

Yeise kılıç çekmemizden sebep, karamsarlık uğramaz da ruhumuza, aciz bir kuluzya Allah nazarında, bazen bizde düşüyoruz boşluğa…

Neyse, söyleyek de gitsin bizden günah; Ey Cemaati Müslümin!;okumayı, okudukların ve duydukların üzerinde düşünmeyi boşlamaya devam ettikçe, bitmeyecek inlemen, son bulmayacak güdülmen” desek ayıp olur mu…

Ha bir de aklımıza gelmişken, koyunluktan hoşnutlara nasihatimizi de yapalım ki, mahşerde yakamıza yapışmasınlar; koyunlukta ısrar edenler çobanından iyice emin olsun, yoksa; sürü mezbahaya varıp da çoban kavalını kasaba verdiğinde iş işten geçmiş olur

Bir de unutmadan şu bölgesel güç olma acziyetinede değinelim de aklımızda kalmasın… Bölge bayisi ana bayiye, ana bayi de patent sahibine mahkumdur. Hal böyleyken, mahkûmiyeti özgürlük diye kakalamaya çalışanlara da diyoruz ki; özgürlüğü hiç tatmayana kölelik normal gelir ve özgürlük şuur meselesidir vesselam…

Ve mısralar!

Kriteri para olanın, muhatabı tüccardır

Kendine fiyat biçene, cennet yüzü haramdır

Kâbe’si para olanın, kıblesi belli olmaz

Şükürsüzün şükründe, zerre ihlas bulunmaz

Ben diyen fakirde, servet ne arar gafil

Kendine yontan keser, elbet olamaz adil

 

 

Allah’ın Gazabı Zalimlerin Üzerine Olsun mu ki

İslam Aleminin çektiği zulüm şiddetlenerek artıyorsa, uğradığı bu zulme Allah’ın Gazabı denebilir mi… Ve Allah’ın Gazabına uğradığımızı düşünürsek, “Allah’ın Gazabı zalimlerin üzerine olsun” bedduasının muhatabının da biz olduğumuz sonucuna varılabilir mi dersiniz… Hasılı, meseleye farklı bir açıdan baktığımızda Allah’ın Gazabı, Ruslar ya da Amerikalılar mıdır acep… Veya İngilizler ya da Yahudiler midir ki…

Kıblem Kâbe deyip, paraya secde edenlere zalim denir mi sizce…

İslam’ın içini boşaltmak zulüm değil midir…

Ya, Allah’ın haram kıldıklarını meşruymuş gibi göstermeye çalışmak ya da helalleştirme gayretinde bulunmak zalimlik değil de nedir Allah Aşkına…

Millet’in malını haraç mezat satana, çatır çatır kul hakkı yiyene, kafirlerle işbirliği yapana, batılın önüne paspas olana zalim demeyelim de ne diyelim…

Bana dokunmayan yılan on bin yaşasın” diyenlere, zulmü gördüğü halde izlemeyle yetinenlere, hatta hatta izlemeyle yetinmeyip alkış tutanlara ne desek acep…

Peki, çalmayı çırpmayı, onu bunu dolandırmayı, insanların değer yargılarını ve umutlarını sömürmeyi-kullanmayı, ahlaksızlığı yalanı, ihaneti kahpeliği, yücelmek ve yükselmek için iftirayı-karalamayı, küreselleşmenin ve zamanın gereği gibi görenlerin hükmü ne ola ki…

Sizce, Alem-i İslam’ın zalim olduğu dünyada, Allah’ın Gazabının gavurun eliyle tecelli ediyor olmasında şaşılacak bir şey olabilir mi…

Faizi kabullenen biz değil miyiz, zinanın serbest oluşuna gık demeyen biz değil miyiz, ekranlardan taşan irini görmezden gelen biz değil miyiz, nefisperestlere ulema-alim-derviş-seçilmiş muamelesi yapan biz değil miyiz, “gemisini yürüten kaptandeyip bunu da meşru gören yine biz değil miyiz, zulme rıza gösteren-ahlaksızlığı ve ilkesizliği prensip olarak benimseyen biz değil miyiz, komşusu açken tok yatan biz değil miyiz, iki günü birbirine eşit olan biz değil miyiz, rüşveti teşvik olarak kabullenen biz değil miyiz, ilim erbabına mal ve malada hacerülesvet muamelesi yapan biz değil miyiz, suizanı prensip hüsnüzanı tükaka ilan eden biz değil miyiz, makam sevdasıyla hakikate gözlerini kapayan biz değil miyiz, Hak safında bir ömür mücadele etmemiz gerekirken kuyruğumuza basılınca cıyaklayan biz değil miyiz, gerçeği bildiğimiz halde bir parmak bal uğruna yalanın avukatlığını yapan biz değil miyiz, üç günlük dünyada bir tutam sanal cennet uğruna iblisin oyuncağı olmayı tercih eden biz değil miyiz, elimizdekilerinden olmamak adına kula kulluk eden biz değil miyiz, bananeist yaşayıp bizistmiş gibi yapan biz değil miyiz… Söylenecek daha çok şey var da, hele deyin bana, zalim olan gavur mudur yoksa biz miyiz

Şimdi söyler misiniz, zalimlikten vaz geçmeyenlerin, “Allah’ın Gazabı zalimlerin üzerine olsun” bedduasını etmesi  ahmaklık değil de nedir…

Ve sizce, ne içiyoruz ki biz zalimler, içtiğimiz şey kendimizi mazlum hissetmemizi sağlıyor acep…

Azmış ise Alem-i İslam, el gazap, zalim kendi

Biter mi sandın!, kendini mazlum sanan zalimin derdi

 

 

Milliyetçilik

Rus Milliyetçiliği ile karşı karşıya geldik.

Son uçak düşürme olayı, ta Rusya’dan Suriye’ye gelip Rus Milleti’nin gücünü kabul ettirmeye azimli bir iradenin son halkasıdır.

Putin, tam bir Rus Milliyetçisi olarak, dünyada yeni bir kutuplaşmanın zeminini yaratmıştır. Diğer bir ifade ile Putin, Sovyetlerin dağılması ile birlikte, yok olduğu düşünülen, bir daha belini doğrultamaz denilen Rusların, dünyada yeniden birinci sınıf ülke olmasını sağlayan tam bir Rus Milliyetçisidir.

Putin’in, yani, Rusya’nın Suriye’de ne aradığı dünyada sorgulanmıyor, yaptıkları sorgulanmıyor, hatta sorgulanamıyor ve daha da ilginci dünyaca kabullenilmiş görülüyor.

Bir milleti, bir devleti bu kadar kısa zamanda birinci sınıf ülke, millet haline getiren bir kişinin mutlaka çok önemli özellikleri vardır. Ama en önemli özelliği kesinlikle, tam olarak mensup olduğu millete bağlılığı ve sadakatidir.

Bunları ne için söylüyorum?

Herhalde, elin Putin’ini övmek, methetmek, onun yaptıklarını haklı göstermek için değil.

Zaten, nasıl övebilirim, nasıl methedebilirim, nasıl yaptıklarını haklı gösterebilirim?

Kırım’ımı mızı bir çırpıda iç etmiş bir adama iyi diyebilir miyim?

Mustafa CEMİLOĞLU’muzu evine kabul etmeyen bir hareketi kabul edebilir miyim?

Suriye’ye gelip, bütün ürettiği silahları bölgede kullanan ve bir de bu son sistem teknoloji ile üretilmiş silahları Türkmenler üzerinde kullanan kişinin varlığını içime sindirebilir miyim?

Peki, derdim nedir?

Derdim şudur:

Putin, müthiş bir Rus Milliyetçiliği ile dünyaya yön verirken, milletinin, devletinin yeniden ve çok kısa sürede dirilişini sağlamaya çalışırken, benim ülkemde, benim yöneticilerim, ya da yöneticim olduğunu iddia edenlerin, ülkenin yüzde 85-90’ı bulan aslî unsurunu yok saymanın derdine düşmüş bulunmaktadırlar.

Kesinlikle söylüyorum ki;

“Türkiye’de TÜRK’ü dışlayarak, ötekileştirerek, ayrıştırarak ne içeride, ne de dışarıda hiçbir sonuç alınamaz.Gerek ülkemizin içinde, gerekse dışında, TÜRK olmadan uzun vadeli hiçbir olumlu sonuç elde edilemez.”

Türkiye, BUGÜN, Türk olma özelliğini gizlemeye çalışan bir düzen içerisindedir.

Dolayısıyla, böyle bir düzenden dış Türkler ile ilgili bir olumlu gayret beklemek ham hayaldir.

Türkiye, bugünkü düzene göre, Türk Dünyası ile ilgili iddialarını kaybetmiş bir durumdadır. Bu nedenle, Suriye Türkmenlerine destek falan gibi palavralara kanmak çok anlamsızdır.

Türkiye’de Anayasa Türksüzleştirmeye çalışılırken, çevremizdeki Türkmenler için bir şeyler yapılıyor algısına inanmak için nasıl bir akla sahip olmak gerektir acaba?

Yani?

Yanisi şu;

Bugüne kadar mevcut SİVİL yönetici kadroların Türk koruması ile ilgili herhangi bir iş yaptıklarına tanık olmadık. Bugün neden yapsınlar?

Keşke yapsalar…

Keşke, bir tane Suriye Türkmen’i için bin tane Rusya uçağı düşürseler…

Böyle olduğuna inanamadığımıza göre, kamuoyuna yansımayan başka durumlar olduğunu kabul etmek gerektir.

Bekleyelim, görelim.

 

 

Türkosfer / Türkofon Milletler Topluluğu–XVI

0

Türk atmosferinin Meksika kanadındakiler ile coğrafyadan yavaş yavaş yitenleri bu bölümün konusu.

 

105 – Meksika Türkleri / Türkîleri: Osmanlı’nın son (II.Abdülhamit ve İttihatçılar) ve Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde Meksika’ya özel ilgi göstermişiz. Bilhassa Meksika Büyükelçimiz Tahsin Mayatepek, Atatürk’ün direktifleriyle çeşitli ilmî araştırmalarda bulunmuştur.

Aztek, Toltek, Olmek, Miştek, Zapotek, Tepehuan, Nahuat, Maya vb. yerli gurupların önemli bir kısmıyla bir kültür akrabalığımız var. Bir önceki maddede ele alınan ve toplamda 50 milyonluk bir nüfus barındıran Kızılderili / Yerli kütlesinin 3 ilâ 10 milyon arasındaki kısmını ülke ülke ayırmadan Türkler / Türkîler listemize dâhil ettik.

120 milyonluk nüfusunun % 60’nı oluşturan Mestizo yani Beyaz (Avrupa) & Yerli melezi insanlar içinse biyolojik test yapacak halimiz yok. Sadece bu ülkeyi 100 yıl önceki gibi hususen ilgi alanımıza alalım, yeter. Nitekim biz aldık. Bkz: Özel Statülü Ülkeler (II.Cilt / Strateji Havuzu s.318)

Bundan başka Meksika’da 1 milyonu aşkın (1.100.000) Ortadoğu göçmeni var ve bunların yarım milyona yakını (400.000) Arapça konuşabiliyor.  Osmanlı’nın I.Dünya Savaşı’na girmesi nedeniyle işgale uğrayan Lübnan, Suriye, Filistin, Irak ve Arnavutluk ile Kıbrıs gibi yerlerden göç eden Osmanlı vatandaşları Başkent Mexico City, Baja California, Coahuila, Tamaulpas, Nayarit, Veracruz, Durango, Chihuahua gibi kentlere yerleşmişler. Hatta Sinaloa/Sinaloya gibi Ortadoğu ismi taşıyan şehirler kurmuşlar.

Halen Nadir, Hayek, Ali, Sabah, Mansur, Harp, Esper, Magana, Kahveci gibi soyadlarını taşıyorlar ve Meksika’nın iş ve sanat dünyasında, medya ve siyasetinde çok etkililer. Bu insanlar dinsel olarak da çok renkli; Marûnî, Müslüman, Ortodoks, Musevî, Katolik.. Hatta bir ara bizim Kars’a da Rusya’dan gelen Malakanlar bile var ve etnik olarak Meksika’ya ayrı bir renk katıyorlar.

106 – Kayıp Türkler: Bunlar kimliğini kaybeden yada asimile olan Türkler değil coğrafyadan kazınan Türklerdir. Hem de 20’nci yy’da. Mora veya Basarabya’da 2 yada 3 asır önce yitenler de değil. Sadece 100 yıllık zaman diliminde sessiz sedasız kaybedilenler konumuz. Örneklerimiz:

 

  • Ermenistan Türkleri – Ermenistan’ın 1917’deki kuruluşundan itibaren etnik

temizliğe tutulan Türkler. Ermeniler hem bir yandan soykırım mağduru rolünü oynadılar hem de 1989 yılına kadar yaptıkları baskı, zulüm ve katliamlarla ülkelerindeki Azeri ve diğer Türkleri sıfırladılar.

Bir zamanlar Ermenistan’ın Zengibasar, Vedi, Basarkeçer, Amasya ve Erivan şehirlerinde 300 bin Türk yaşıyordu. Bir zamanlar başkent Erivan da Revan adıyla bir Türk şehriydi.

  • Girit Türkleri – 1897 yılı toplu katliamından kalanlar 1908 yılında Girit’in bir oldu

bittiyle Yunanistan’a bağlanmasıyla adayı terke yada ölüme zorlanmışlardır. Her şeye rağmen tutunmayı başarabilenler ise 1923 Mübadelesiyle canlarını kurtarma yoluna gitmişlerdir.

Koca adada bugünkü Türk varlığı dinleri değiştirilerek tutunabilmiş çok az kişiyle ifade ediliyor. Türkiye’deki Girit Türkleri ise daha yeni yeni (1999) bir Kültür ve Dostluk Derneği (giritturk.org) etrafında örgütleniyorlar.

  • Oniki Ada Türkleri – Trablusgarp Savaşı’nda geçici İtalyan işgaline uğrayan,

ardından 1947’de Yunanistan’a bırakılan 12 Ada; bilhassa Rodos, Midilli, Sisam ve İstanköy’de onbinlerce Türk bugün kayıp haldedir.

Kriz içindeki Yunanlılara 15 adayı bir şekilde verdik de utanmasalar elimizdeki numunelik 2 adayı da isteyecekler. Biz de dostluğun hatırına ‘lafı mı olur’ kabilinden sunacağız haniyse.

  • İtalya Türkleri / Etrüskler – Türk Tarih Kurumu Başkanlarından Prof. Dr. Yusuf

Halaçoğlu; Etrüsklerin MÖ 5.yy’da Anadolu’dan gittiklerini ve DNA testlerine göre % 97 Türk asıllı çıktıklarını beyan eder. Futbolcu Barzagli’den Dışişleri Bakanı Terzi’ye kadar isim,  Tarquina’dan Tyrhen / Tirhen Denizi’ne kadar coğrafî terim ve Romus-Romulus’tan Sicilya’daki Mafya Ailelerine kadar kültürel etkileşim incelemeleriyle 59,9 milyonluk nüfusuyla Dünyanın 9. Büyük ekonomisi olan İtalya’daki kayıp boylarımızı bulma yolunda birkaç adım atmış oluruz.

  • Gregoryen Kıpçak Türkleri – Gregoryenliğin kurucusu Aziz Gregor’un Kıpçak

Türklerinden olduğu kabul edilir. Güney Kafkasya hem İskit, Aktaş, Sabar, Hazar, Kıpçak, Selçuklu, İlhanlı, Celayir, Akkoyunlu, Timur devletlerine mekân olmuş; hem de Kıpçaklar başta olmak üzere Hıristiyan / Müslüman Türk toplulukları yörede kurulan diğer devletlerin de askerî ve idarî yönetiminde başrol oynamışlardır.

Karabağ, tarihte Oğuz Yaylası olarak bilinir. Levon Panos Dabağyan, Ermenilerin Oğuz Boyu Bayındır kolundan olduğunu vurgular. Yakup Aygil (Agop Minasyan) da Turanlı Hıristiyanlar kitabında aynı kanaati paylaşır. Neticede Ermenilerin soyadlarındaki ‘oğlu’ anlamındaki -yan takısını çıkarırsanız Kıpçak/Türk kültürünün etkileri daha iyi gözlenebilir. Öyle ya; hem Türk düşmanlığında kafaya oynayacaksınız hem de isimlerinizin yarıdan fazlası Türk izi taşıyacak.

Dahası Hemşince diye bilinen Ermeni harfli Kıpçak Türkçesi, bunun tarihî ve ilmî delillerindendir. Hemşinliler ve Laz Ermenileri gibi tabirlerle nitelenen insanlar fizyonomiden kültüre, geleneklerden geçim şekillerine kadar Kuman-Kıpçak mirasıdır.

  • Bulgarya Türkleri – Millî kimlik kültürel kodlarla şekillendiği için Bulgarlar; Büyük

Bulgarya, İtil Bulgar, Tuna Bulgar gibi Türk Devletleri kurmasına ve Kurum Han, Asparuh Han, Omurtag Han gibi Türk Hükümdarları çıkarmalarına rağmen kendilerini Türk saymadıkları için biz dahi saymıyoruz. Devrimci-yazar Karavelov’dan ünlü futbolcu Berbatov’a hatta şimdiki Cumhurbaşkanları Plevneliev’e kadar Türk izleri Bulgar toplumunda çok belirgin olsa da oradaki Osmanlı bakiyesi 800 bin ilâ 1 milyon arasındaki nüfusumuz haricindeki 7 – 7,2 milyonluk Bulgar nüfusunu Kayıp Türkler hanesinde sayıyoruz.

  • Kore Türklerİ – Hunlar dâhil ilk Türklerin sarışın, gök gözlü, beyaz tenli oldukları ve

Korelilerle karıştıktan sonra bugünkü çekik (kısmen) kara gözlü, elmacık kemikli, buğday tenli Türk tipinin oluştuğu genel kabuldür.

Ural-Altay Dil Ailesinden olan Kore Dili gibi Kore kültürü de Türklere yakındır. Kore Savaşı’nda Türk askerlerinin Koreliler için gösterdiği fedakarlık ve kahramanlık 20.yy’daki bağlarımızı tazelemiştir. Hatta bazı yazarlar, 1953-56 yıllarında oraya giden Türklerle yerli Korelilerin evlilikleriyle bugün birkaç yüzbinlik bir topluluğun bulunduğunu belirtseler de henüz doğrulanmamıştır.

Sakhalin Adası’daki Kor-yak’larla da akraba olan Kor-e’nin Kuzey ve Güney, toplam nüfusu 75 milyon olup ekonomik büyüklük olarak 14. sıradadır. Kıdemli Kayıp Türklerimiz için Asya Ligi ve Birleşik Kore projelerimiz var.

 


Soyadını bile o bölgedeki Maya-tepesinden almıştır.

Az’lar yada Azt’lar Asya’ya isim veren As’lar yada Ast’larla ne kadar akraba, merak konusu. İzmit Körfezi’nin İstanbul’dan bile önce kurulan (MÖ 8.yy) liman şehri Astakoz’un da hem Ast’larla hem de Aztek’lerle ilgisi de araştırılmaya değer.

Bkz: Bir önceki sayfa

Sina-loa (Sina-kent), nüfus 3 milyon

İstanköy (Kos) Adasında numunelik 1-2 bin kadar Türk yaşamaktadır (Turgay Cin – YTD ve www.barbaros.biz)

22 Mayıs 2012 Konferansı (Marmara Koleji)

Detaylar için bkz. Murat Adji’nin 2 güzide çalışması: Kaybolan Millet ve Kıpçaklar

Konferansları ve Türkiye Ermenileri Tarihi

Laz ve Lezgiler de Kıpçak kökenlidir.

 

 

Atatürk’ün “Milli Devlet” Projesi Başarılı Olmuştur

0

Türkiye Cumhuriyetinin son otuz yılı bölücü PKK örgütünün ve bu örgütü destekleyen politikacıların bütün çalışmaları ve son on yılda siyasi iktidarın başının sürekli  “Türkiye’de 36 etnik grup var” söylemi ile geçmiştir. Bölücüler, biraz da siyasi iktidarın gaflet ve dalaletinden dolayı epey mesafe almışlardır.Fakat bütün bu ayrıştırıcı söylem ve eylemlere rağmen Türkiye ne bölünmüş, ne de bir iç savaş çıkmıştır. Bu başarı, Atatürk’ün, çeşitli farklılıkları bünyesinde barındıran bir imparatorluk bakiyesinden bir “milli devlet” oluşturma projesinin başarısıdır.

Atatürk’ün milliyetçilik düşüncesi, “ırkçılık”ve  “ayrımcılık” düşüncelerinden farklı olup, Türkiye’nin gerçeklerine göre şekillendirilmiştir. Çünkü Osmanlı İmparatorluğun yıkılıp, İstiklal Harbinin zaferle sonuçlanması ile elimizde kalan misakı milli hudutları içinde, Anadolu’nun fethinden önce yerleşmiş olan kavimler, çeşitli zamanlarda İmparatorluğun değişik bölgelerinden göçler veya zorunlu iskân yoluyla gelen, Lozan’dan sonra mübadele ile gelenlerden oluşan bir toplum yaşamaktaydı. Bunların ortak bir coğrafyada, ortak değerler ve ülkülerle yoğrulması gerekiyordu. Bu oluşumun mayasını da, Atatürk’ün ifadesiyle “Yüksek Türk Kültürü” oluşturacaktı.

“Türk kültürü”; “dil, din, vatan, tarih, töre, hukuk, ahlak, edebiyat, güzel sanatlar, folklor, gelenek ve görenekleri kapsar. Bunlardan sadece biri milli kimliği oluşturmaz, ancak tamamı milli kimliği oluşturur. Türk kültürü, Türk kimliğinin mayasıdır. Türkiye Cumhuriyeti dışındaki Türklerde, milletin oluşumunda kan bağı önemli bir amil olabilir. Onlar da bile milli kimliği ayakta tutan kan bağından çok, dil ve din gibi unsurlardır. Fakat çeşitli medeniyetlere ve imparatorluklara beşiklik yapmış, çeşitli alt kimliklere mesken olmuş Anadolu ve Trakya coğrafyasında, milletleşme sürecinde en önemli amil, “milli kültür”dür. Osmanlı devletinin yıkılmasından sonra Atatürk, kurduğu “milli devlet” sürecinde Türk milli kimliğini oluştururken, milli kültürü ön plana çıkarmıştır.

Yeni Türk milleti, milli kültür ortak paydasında oluşunca, “Türk milliyetçiliği” kavramı da, yeni bir boyut kazanmıştır. Bu milliyetçiliğin, “ırkçılık” ve “ayrımcılık” ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Milliyetçilik, mensup olunan milleti, bütün maddi ve manevi değerleriyle sevmek ve onun mutluluğunu ve refahını istemek demektir.”Türk Milliyetçiliği”nin hareket noktası, Türk milletidir. O zaman Türk deyince neyi kastettiğimizi açıklayalım. Ziya Gökalp’e göre,  “Kendini Türk hisseden, Türk kültürünü benimseyen ve Türk milletinin menfaatine çalışan herkes Türktür. Irk, hayvanlar için önemlidir, çünkü hayvanlarda biyolojik özellikler genetik yoluyla aynen geçer. İnsanlar ise yetiştikleri kültür ve medeniyet çevresine göre kimlik kazanırlar”. Gökalp burada, kan bağı dışında kültür bağıyla kendini Türk hisseden ve Türk milletine ihanet etmeyen insanların da Türk milletinin bir ferdi olduklarını vurgulamaktadır..

Danıştay’ın 18 Şubat 2011 tarihli kararına göre ise Türk’ün tanımı şöyledir: “Türk kelimesi, bir ırkın değil, Türkiye Cumhuriyeti devleti sınırları içinde yaşayan dili, dini, ırkı, rengi, cinsiyeti, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, mezhebi ne olursa olsun, tüm vatandaşların bir araya gelerek oluşturdukları ve herkesi kucaklayan milletin ortak adıdır. Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür”.Atatürk’e göre ise “Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran halka Türk milleti denir.” Atatürk de Gökalp gibi, milliyetçiliği bir his ve şuur olarak görmüş ve onun için “Ne mutlu Türk olana!” değil, “Ne mutlu Türküm diyene!” ifadesini kullanmıştır. Atatürk bu ifadeyi, Türkiye coğrafyasında yaşayan insanların sosyolojik tahlilini yaparak, birleştirici bir ifade olarak kullanmıştır.

“Irkçılık” kavramına gelince; “Bir halkın, diğer halk ya da insanlardan farklı olmakla kalmayıp, aynı zamanda diğerlerinden fiziksel, entelektüel ya da ahlaki bakımdan daha iyi, daha güçlü, daha yüksek ya da daha yaratıcı olduğunu, bu üstünlüğün atalarından miras alınmış olan biyolojik farklılıklardan kaynaklandığını savunan anlayışa “Irkçılık”denir. Irkçılığın en çarpıcı örneği, Hitler’in Nasyonal Sosyalist düşünce sistemidir. Bu sisteme göre,  Cermen ırkı, bütün ırklardan üstündür. Bu anlayışı dünyaya egemen kılmak isteyen Hitler’in dünyaya ve Alman milletine yaşattıkları acıları unutmayalım. Hitler örneği, ırkçılığın insanlık için ne kadar olumsuz sonuçlara yol açabileceğinin çarpıcı göstergesidir.

“Ayrımcılık” ise “Bir kişinin veya grubun; cinsiyeti, ırkı, ten rengi, dini, inancı, siyasi görüşü, yaşı ya da milli, sosyal ya da etnik kökeni sebebi ile başkalarından daha kötü, haksız ve yanlış muamele görmesidir” diye tanımlanabilir. Dünyada ayrımcılığın örnekleri, sayılamayacak kadar çoktur. Bu konuda en çarpıcı örnekler, beyazların Amerika, Avrupa ve Güney Afrika’da zencilere yaptıkları ayrımcılık ve hrıstiyan dünyasının Müslümanlara karşı yürüttüğü islamofobiadır.

Görüldüğü gibi, bazı kişilerin ve çevrelerin,  bilmeden veya bilerek “Milliyetçilik” düşüncesini, “Irkçılık” ve “Ayrımcılık” düşünceleri ile bir göstermeleri son derece yanlıştır.  “Irkçılık” ve “Ayrımcılık” ne kadar bölücü ve ayrıştırıcı ise, “Milliyetçilik” o kadar birleştirici bir düşüncedir.Fikir dünyası ile siyaset dünyası birbirinden farklıdır. Fikir dünyasında söylemler daha radikaldir. Fakat bir fikir, siyasi platforma taşındığı zaman daha geniş kitleleri kuşatması için esner. İçinde bulunduğumuz dönem ayrıştırma değil, birleştirme dönemidir. Milli birliği sağlayabilmemiz için kimseyi yok farzedemeyiz, herkesi kucaklamamız gerekir.

Atatürk’ün, çeşitli farklılıkları bünyesinde barındıran bir imparatorluk bakiyesinden bir milli bir devlet çıkarma projesi, son derece tutarlı bir projedir ve başarılı olmuştur.Son yıllarda siyasetin rotasını çizen kişi, sürekli “Türkiye’de 36 etnik grup var” diyerek farklılıkları kaşımamış olsaydı, bu proje hedefine daha çok yaklaşacaktı. Bugüne kadar iç ve dış bölücüler, bütün çabalarına rağmen, milletimiz arasında bir iç savaş çıkaramamış veya ülkeyi bölememişlerse, bu Atatürk’ün “milli devlet” oluşturma projesinin başarısındandır. 36 etnik alt kimlikten bir Türk üst kimliği oluşturabilmiştir. Bunun için Türk milliyetçileri, işin özünden sapmadan pergellerinin bacaklarını, bütün milleti kuşatacak şekilde açmalıdırlar.

 

 

Çocuk Eğitiminde Anne Babanın Sorumlulukları

Çocuklarımız,  sahip olduğumuz mallar değillerdir. Görevimiz, onlarla beraber büyümek, arkadaş olmak, sevmek, kabul etmek, anlamak, desteklemek, beraber oynamak, yol göstermek, geliştirmek, kolaylaştırmak, kalıcı olumlu izler bırakmak, onları kazanmak, olabildiğince ön yargısız olmaktır.

Böyle ortamlarda büyüyen çocuk, yetişkin olduğunda çevresine doğal olarak faydalı olabilecektir. Çünkü kendini anlayabilen, kendine faydalı olabilen bir insan olmuştur.

Anne babalara öneriler:

1-İfade edin ve dinleyin:Çocuklarınızı dikkatle dinleyin ve kelimelerin arkasındaki duyguları duyun.

2-Birbirinizi destekleyin, onaylayın:Aile olarak göreviniz, rehberlik etmek ve etkilemektir. Farklılıklara, sevginizi ve kabulünüzü çekmeden tepki verin.

3-Birbirinize saygı duyun: Çocuklarınızın görüşlerine ve aileye bireysel katkılarına saygı gösterin.

4-Güven geliştirin: Çocuklarınızla arkadaşlık ve güven temeli oluşturun. Dostça tartışmaları arttırın. Bağırmayı ve başının etini yemeyi en aza indirin.

5Mizah ve oyun anlayışınız olsun: Çocuklarınızla eğlenceli zaman geçirin. Yürüyüşler, müzik dinlemek, beraber oyunlar oynamak vb. gibi.

6-Sorumlulukları paylaşın: Çocukların karar verme yeteneklerini geliştirin. Ne giyeceğine, ne zaman çalışacağına karar vermesi gibi. Çocuklar önemli ve yararlı olduklarını hissetsinler.

7-Doğru ve yanlışı öğretin: Çocuklarınızla anlaşmalar yapın. Sınırlarınızı ve anlaşma bozulunca ne olacağını bilsinler.

8- Gelenekleri       kuvvetlendirin: Çocuğunuzun ailede kendini önemli hissetmesi için yollar bulun. Ev işlerini paylaşın, seyahat planlarını beraber yapın, mutfakta sorumluluklar verin. Onlara özel olduklarını söyleyin.

9-Aile planlarını ve sohbetlerini arttırın: Aile toplantıları yapın. Herkes fikirlerini söyleyebilsin ve dinlensin. Televizyon kapalı olarak yemek yiyin.

10-Problemlere yardım  arayın, problemleri kabul edin: Yardım almaya çekinmeyin.

Sağlıklı bir aile oluşturabilmede dört temel sevgi dili:

1.Koşulsuz sevgi: Ana babalar ailedeki herkesin birbirini koşulsuz sevmesini sağlamalı ve kendileri de bütün çocukları koşulsuz sevmelidir. Çocukların duymak istedikleri şudur: “Seni ne olursa olsun seviyoruz.”

Koşullu sevgiye, sevgi denmez. Sevmek, diğer insanın ilgi duyduğu şeylere önem vermek, ihtiyacını karşılamaya çalışmak demektir.

Koşulsuz sevginin beş temel yolu:”1-Ona armağanlar almak”, “2-Hizmet davranışlarında bulunmak”, “3-Nitelikli zaman ayırmak””4-Sevgi sözcükleri söylemek” ve “5-Dokunmak”tır. Çocuğun, beş sevgi dilinin konuşulduğunu duymaya ihtiyacı vardır.

2.Adil olmak: Adil olmayı eşitlilikle karıştırmayın. Çocuklarınız öz kardeş olsalar bile birbirinden farklıdır. Ebeveynler adil olmaya çalışırken bütün çocuklarına eşit davranırlar. Bu adil bir davranış değildir. Adil olmak, çocukların özel ihtiyaçlarını eşit olarak karşılamak demektir.

3.Dikkatli olmak: Çocuğunuzun dünyasına ilgi duyduğunuzu ifade edin, ana babaların gidebildiği etkinliklere onunla beraber gidin. Okul ve sosyal hayatına ilgi gösterin. Fikirlerini, isteklerini ve duygularını dinleyin. Kısacası dünyasına girin ve orada kalın.

4.Disiplin: Disiplin, eğitimde kullanılan en karmaşık terimlerden biridir. Çocuk eğitiminde, sağlıklı tutum ve kuralları içine alır.

Geleneksel eğitim anlayışında, “disiplinden anlaşılan; ceza”, “ilgiden anlaşılan şımartmayken”; çağdaş eğitim anlayışında, “disiplin; sorumluluk kazandırma”, “ilgi ise takdir etme, destek verme, rehber olma” anlamındadır.

Disiplinde amaç, çocuğa, davranışlarını düzenlemesini sağlayacak kendi kendini yönetme yeteneği kazandırmak olmalıdır. Ana babası yanındayken sesi kesilen, ana baba denetimi kalkınca çığırından çıkan çocuk, bu özdenetim yeteneğini kazanmamış demektir.

Çocuk eğitiminde ceza korkusu hiç bir zaman ön sırada yer almamalıdır. Düzenli ve sorumlu davranış, ana baba ve çocuk arasındaki anlayış ve güven temeline dayanmalıdır.

Ebeveynler bu temel kurallara uyarlarsa en iyiyi başarır ve sağlıklı aile ilişkileri kurabilirler.

Duyarsız ve ilgisiz ebeveynlik, çocukta acı duygular ve düş kırıklıklarına sebep olduğu için, çocuk uzun süreli yoğun öfke duygusu yaşar. Bu da çocuğun gelişimini, toplumsal uyumunu ve başarısını olumsuz yönde etkiler.

Çocuğunuzu koşulsuz sevdiğinizi gösterin. İyi bir ana baba olmanın yolu, o yanlış yaptığında doğru davranmaktan geçer.

Yazımızı, büyük eğitimci, Pestallozzi’nin anlamlı bir tespiti ile bağlayalım; “Temelinde sevgi olan hiç bir eğitim başarısızlığa uğramaz !”

Sevgiyle kalın…

 

KAYNAKÇA

1-Chapman, Garry. Gençler İçin Beş Sevgi Dili. Çeviren: Elif Akbaş, Sistem Yayıncılık, İstanbul: 2000.

2-Fatihi, Leyla. Övgü mü Teşvik mi? Yaşadıkça Eğitim, 32, 6-8, 1994.

3-Haktanır, Gelengül. A.Ü. Geliştirme Vakfı Özel İlköğretim Okulu Kardelen Dergisi, Ankara: 2002.

4-M.E.B.Okul Öncesi Eğitimi Programı. Temel Eğitim Genel Müdürlüğü, Ankara:2013.

5-Weilberger,Linda S. Çocuk ve Disiplin. Tashih Eden: Ş. Burak Çelik, Ekinoks Yayınevi, İstanbul:2010.

6-Yörükoğlu, Atalay.Çocuk Ruh Sağlığı.Doğuş Matbaası, 31-34. Ankara:1986.

 

 

Etkilendiğim Bir Başarı Öyküsü – Şevki Dinçal –

0

Daha önceden bazı şiir ve edebiyat etkinliklerinde görüp tanıştığım Sayın Şevki Dinçal ile samimiyetimizi 13-15 Kasım tarihleri arasında Kuşadası Edipler Dünyası Şairler ve Yazarlar etkinliğinde daha da arttırdık. 17 şiir, 1 güncel anı ve bir roman olmak üzere 19 kitabından birisi olan “Umudun Işığı İçimizdeki Yarın” adlı kitabını bu etkinlikte imzalayarak bana hediye etti. Kitabı eve dönüşümden birkaç gün sonra okudum. Oldukça etkilendim ve hakkında bir makale yazmaya karar verdim.

Şevki Dinçal’ın ismini ilk defa duyanlar ve yeterince tanımayanlar için, ilk kez Bedirhan Gökçe tarafından seslendirilen ve çıkan CD sine ad olan, “Başım gözüm üstüne” şiirinin şairi desem yeter mi bilmem. Hani televizyon şiir programcısı Sayın Abbas Şenel’in her programlarında ve Bedirhan Gökçe’nin severek okuduğu ve herkese sevdirdikleri şiir.

Sayın Dinçal, Sivas ilimizin bir köyünde 1952 yılında doğar. Bir ablası bir de küçük erkek kardeşi vardır. Babası o iki buçuk yaşındayken elim bir kaza sonucu hayatını kaybeder. Dedesi amcaları, halaları, üvey ninesi çoluk çocuk hepsi birlikte zorluklar içinde bir hayat yaşamaya başlarlar. Dinçal, henüz ilk okula bile gitmeden anne dedesi sebebi hala anlaşılamayan bir şekilde genç anneyi zorla bu aileden, aynı zamanda çocuklarından kopararak zorla kaldığı evden alır götürür.

Bir müddet sonra da başka bir adamla evlendirir. Sayın Dinçal, bu süre içinde öksüz ve yetim olarak çok zor şartlarda yaşar ve elinden geldiğince dedesine ve aileye yardım eder. İçerisinde muhteşem bir okuma isteği vardır. Köyün ilkokulunu çok zor şartlarda ve yüksek başarı ile bitirir. Öksüzlük ve yetimliğin bütün dezavantajları bu süreçte Dinçal’ın üzerine hücum eder. İlkokul bittikten sonra, onun içindeki okuma isteğinin farkına varan Mersin’de bir yakın akrabasının yanında ortaokul birinci sınıfı okur. Ancak bu akrabasının da beş çocuğu vardır ve memur olan bu akrabayı şartlar zorlar. Dinçal bu nedenle tekrar Köyüne dönmek zorunda kalır.

Köyde de bir süre sonra üvey baba annesi evden kovunca, okumak isteğiyle yanıp tutuşan, Dinçal’ın Ankara da dedesi, amcası, dayısı vardır. Bir umutla köyden o zamanlar yük ve insan taşıyan bir kamyonun kasasındaki yüklerin üzerine saklanarak Ankara yoluna koyulur. Bu yolculuk onu sonu belirsiz, tehlikeli, ürkütücü ve aynı zamanda yoksulluklarla bezenmiş bir hayata götürecektir. Bir süre yükler arasında yolculuk yapar. Mola yerinde fark edilir. Sivas’tan yeterince uzaklaşınca ortaya çıktığında geri gönderilmesi imkânsız hale gelmiştir. Kamyon şoförü tanıdık birisidir. Dinçal’ın derdini dinler ve elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışır.

Ankara’da bin bir güçlük ile, Annesinin babası olan dedesini ve dayısını bulur. Kısa bir süre yanlarında kalır. Onu yük olarak gören Dedesi tarafından bir süre sonra evden kovulur. Böylece Dinçal’ın sokak hayatı başlamış olur.

Ankara Güven parkta, banklarda, ambalaj kartonlarının arasında yatmaya başlar. Küçük bir çocuk için sokakta gecelemek, sarhoşlardan, kötü niyetli insanlardan korunmak çok zordur. Parası yoktur, açlık ve sefillik içerisinde bir sokak çocuğu olmuştur.

Sokaklarda amaçsızca gezerken bir berber dükkânının çırak aradığını görür ve efendiliğini ispatlayarak o dükkana çırak olarak işe başlar. Bu sırada amcasını bulur ve onun da çok zor şartlar altında çalıştığını ve hayat mücadelesi verdiğini görünce, sokakta kaldığını söyleyemez ve oradan ayrılır. Tam o sırada aynı köyden kendi yaşında bir arkadaşıyla karşılaşır. Onun babası da aynı yere yakın apartman görevlisidir. Onunla birlikte gezerken Çankaya’da pembe köşkü görürler. Bu köşkün İsmet İnönü’ye ait olduğunu öğrenen Dinçal, arkadaşına gidip onunla görüşmeyi teklif eder. Arkadaşı da ona uyar ve Köşkün kapısına gelirler. Amaçları İsmet İnönü’yle görüşmek ve kendilerini okutmalarını istemektir.

Zira Şevki Dinçal, her ne pahasına olursa olsun okumak istiyordur. Dinçal başarılı bir öğrencidir ve okuduğu bundan önceki bütün okullarından takdirname almıştır. Ne yazık ki kapıdaki görevli asker bu çocukların samimiyetine güvenmez, köşkün sahibine çıkarmak yerine onları kapıdan kovar.

Umutsuz bir şekilde oradan ayrılan Dinçal, okumak istiyordur ve kendisine mutlaka bir hami bulmalıdır. Aynı gün gazete büfesinin önünde gazetelere uzaktan göz atarken, bütün gazetelerin Süleyman Demirel’den bahsettiğini görür. 1965 yılında Demirel seçim kazanmış ve Ülkenin yönetiminde söz sahibi olmuştur. Bu büyük adam bizi okutur düşüncesiyle, Demirel hakkında bilgi toplamaya başlar. Gazeteleri okuyarak Sayın Demirel’in Güniz sokakta oturduğunu öğrenir.

O sırada Kavaklıdere semtinde olan Dinçal ve arkadaşı, sorarak Güniz sokağı bulurlar ve beklemeye başlarlar. Bu sırada Sayın Demirel tarafından fark edilirler. Sayın Demirel kapıdaki görevliye bir şeyler söyler ve görevli de onları hemen yanlarına çağırır. Dinçal burada Sayın Demirel’e dertleri ve okuma isteklerini dile getirir. Onlar konuşurken Nazmiye Hanım da dışarı çıkar, o da çocuklarla ilgilenir. Demirel, Dinçal ve arkadaşına Adalet Partisi genel merkezine gitmelerini ve genel sekreter İhsan amcalarını (Sabri Çağlayangil) görmelerini ister. İhsan amcaya gittiklerinde parti görevlisi yine bunlara inanmaz ve kovar. O anda Sayın Demirel, Çağlayangil’i telefonla aramış ve çocukları tarif etmiştir. Çağlayangil, hemen çocukları buldurur, onlarla ilgilenir. Dinçal ve arkadaşı okula yazdırılır. O sırada kalacak yeri olmayan Dinçal, durumu sonradan öğrenen ve çok üzülen Çankaya’da apartman görevlisi amcasının yanında bir süre kalır.

Daha sonra da İhsan Beyin yardımıyla Aktaş yetiştirme yurduna yerleştirilir. Dinçal sokaklardan kurtulmuş, çok istediği şey olmuş okumaya başlamıştır. Bunun yanında 18 yaşına kadar sürecek yetiştirme yurdu günleri başlamıştır. Öksüz yetim yurdunda kalmak belki biraz zor olsa da hiç olmazsa sokakta yatmaktan daha iyidir. Yurt yönetimi bir müddet sonra Dinçal’ı ili olan Sivas yetiştirme yurduna aktarır. Akrabalarına yaklaşmıştır ama, yeterli ilgi ve sevgiyi yine görememiştir. Sivas’a geldikten bir yıl sonra, pekiyi dereceyle ortaokulu bitiren Dinçal, girdiği beş yatılı okul sınavının hepsini kazanmış ve tercihini Ankara Polis Kolejinden yana kullanmıştır.

Artık yatılı olarak devletimizin şefkatli kollarındadır ve geleceğe daha güvenle bakmaktadır. Dinçal altı yol sonra da Polis Akademisini dereceyle bitirir, komiser olarak ilk görev yeri olan İzmir’de göreve başlar. Yıllarca Emniyet Teşkilatımızın çeşitli kademelerinde başarıyla çalıştıktan sonra Bilecik ve Kütahya İl Emniyet Müdürlüğü görevlerinde bulunur. 2012 yılında da Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş kurulunda Polis Başmüfettişi görevindeyken yaş nedeniyle emekli olur.

Benim ilgimi çeken en önemli nokta, Sayın Dinçal, öksüz, yetim ve sokak çocuğu olmasına rağmen, bu olumsuzluklarla yüklü süreçte, asla sigara içmemiş, alkol kullanmamış, kimseyle kavga etmemiş, hiç kimseyle sorunu olmamış, terbiyeli, çalışkan, başarılı ve uyumlu bir hayat yaşamıştır. İl Emniyet Müdürü olduğunda sokak çocukları, yurt çocukları ve huzur evindeki yaşlılarla çok yakından ilgilenmiş ve emekliliğinde dahi bu kutsal eylemi bir görev addetmiştir.

Çocukluğunda kendisini yok sayan, aşağılayan, kovan, ilgi göstermeyen akraba ve yakınlarına asla kin ve nefret beslememiş, çocuk haliyle affetmenin yüceliğini idrak ederek, hayatına başarı ile uygulamıştır. Geçirdiği çok sıkıntılı çocukluk günlerinde, sokaklarda iken dahi, hiçbir zaman ümidini kaybetmemiş, isyan etmemiş, sorunlarına ve her an onların çözümüne odaklanarak ümidini kaybetmeden, bazı kapıları bir kere, bazılarını da kırk kere çalarak, hayatın zorluklarını yararak başarıya ulaşmıştır. Başarı basamaklarının hiçbiri onu şımartmamış, özünden uzaklaştırmamış, geldiği sokakları unutmamış, sürekli yüksek kaliteli çözümler üretmiş ve üretmeye devam etmektedir.

Sayın Dinçal, bugün emekli olmuş ama, çalışmayı, üretmeyi, yardım etmeyi, sevmeyi, tebessümü asla unutmamış, hayatında bu güzellikleri bir sancak olarak sürdürmektedir. Yüksek kaliteli bir aile babası, müşvik bir eş, cana yakın bir dost olmanın yanı sıra sürekli okuyan, yazan, etkinliklerde verimli roller oynayan dünya tatlısı bir arkadaş ve kardeştir.

Selam sevgi ve dualarımla. Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

 

“Sövmek” Üstüne

“Ey Peygamber! Şirk (yâni Allah’a) ortak koşanların, taptıkları veya Allah’tan öncelik verdikleri varlıklara kötü davranarak sövmeyin / hakaret etmeyin. Sonra ortak koşanlar da sinirlenerek bilgisizce sizin Allah’ınıza söverler / hakaret ederler.” (Kur’an, Prof. Dr. Gazi Özdemir, Ekim – 2013, En’am: 108, s. 295)

“Allah’tan başkalarına yalvarıp yakaranlara sövmeyin ki, onlar da cehaletin verdiği nefretle Allah’a sövmesinler. (Âyet doğrudan Allah’tan başka kimselere dua edenlere sövmeyi yasaklamaktadır. Onların Allah’ın astı olarak telâkki ettiklerine değil. Davette küfür ve hakaret, küfür ve hakarette ise davet yoktur. Zira bu hem duyguları incitir hem de savunulan değerleri küfür ve hakarete açık hâle getirir.) Zira Biz her topluma kendi yaptıklarını güzel gösterdik. (Zımnen / dolaylı olarak: Şirki anlayışla karşılamayın, fakat şirke bulaşmış insanın durumunu anlamaya çalışın!) Sonuçta onlar Rablerine dönecekler: İşte o zaman yaptıkları kendilerine bir bir haber verilecektir.” (Kur’an, Mustafa İslâmoğlu, Haziran-2008, En’am: 108, s. 236)

“Ey Peygamber’e iman edenler! Müşriklerin Allah nezdinde / yanında kendilerine şefaatçi olacaklarına inandıkları şeylere yönelik kötü sözler söylemeyiniz. Onlara hakaret etmeyiniz. Çünkü bu durumda onlar da Allah hakkında cahil ve düşmanca bir tavır takınıp kötü sözler söylerler. Esasen herkes dünyada yaptığı davranışları kendince doğru görmektedir. Müşrikler Allah’a ortak koşmayı kendi zanlarınca haklı görmektedirler. Ancak eninde sonunda herkes Allah’ın huzurunda toplanacak ve kimin doğru, kimin de yanlış yolda olduğunu o zaman anlayacaktır.” (Tevhit Mesajı, Hasan Elik, Muhammed Coşkun, Temmuz-2013, En’am: 108, s. 329)

“Onların Allah’tan başka ilâhlaştırarak, kendilerine yalvarıp yakardıkları (putlar, varlıklar) hakkında kötü konuşmayın; yoksa onlar da cahillik edip kindarlıkla hadlerini aşarak Allah hakkında kötü sözler söylemeye kalkarlar. (Her şeyin genellikle tekvînî kanunlarımız çerçevesinde cereyan ettiği dünyada bu kanunlarımızdan olarak), her topluluğa kendi yaptığını güzel gösteririz. Fakat sonunda hepsi (gerçek) Rabb’ileri (olan Allah’a) dönecek ve O da kendilerine bütün yaptıklarını bir bir haber verip, bunlardan dolayı onları hesaba çekecektir.

“Hakikati usûlünce ifade dışında, putlara, başkalarının yüceltip taptıkları nesnelere, şahıslara, başkalarının inançlarına, düşüncelerine, dinlerine, sistemlerine sövmenin, onlar hakkında kötü konuşup yazmanın, onları kışkırtma, kendi inanç ve düşüncemize daha çok düşman yapma ve hakkı teblîğ adına onlarla aramızda hiçbir köprü bırakmama dışında hiçbir faydası olmayacaktır. Bir Müslüman, kendi inancının muhabbetiyle yaşar; başkalarının inançlarına düşmanlıkla değil. İslâm’ı ve ona hizmeti başka dinlere, sistemlere düşmanlık ve onları tenkit olarak algılamak, ancak kendi inancına itimat hâsıl edememiş ve ona yapılması gereken tarzda hizmet etmeye nefisleri izin vermeyen zayıfların işidir.” (Kur’an-ı Kerîm I, Ali Ünal, Nisan-2015, En’am: 108, s. 443 – 444)

X

Şeytan’a bile sövmek gerekmiyor. Nitekim: “Birinin atı bir taşa çarpar, at ürker ve binicisi de bunun üzerine Şeytan’a küfreder. Bunu duyan Hz. Muhammed: “Şeytan’a küfretmeyin. Çünkü bununla onun gururunu kabartırsınız. Yapmamış olduğu şeyi yapmış olmakla övünmesine yol açmış olursunuz. Bu gibi hallerde Allah’ın adını anın, o zaman Şeytan, küçülür ve bir sinek gibi kalır.” (Kur’an, Prof. Dr. Gazi Özdemir, Ekim – 2013, s. 118)

X

Bu millet o derece hassas davranmıştır ki, taşıdığı isme lâyık olmayarak, O’na söz getireceği düşüncesiyle, erkek çocuklarına “Muhammed” ismini bile koymamıştır. Meselâ Muhammed isimli bir çocuğa, diğer bir çocuğun “Gel ulan….” vs. diye seslenmesi karşısında düşülecek durumu; şüphesiz düşünmek bile istemeyiz.

İşte bu gibi nahoş / hoş olmayan durumların olabileceğini hesaba katan ecdat; çok ince düşünmüş. Olacakları olmadan önce imkânsız kılacak asîl bir tutum ve davranış sergilemiştir.

X

3729

Böyle bir ecdadın torunları olarak; bizler de tarihî şahsiyetlerimizi anarken, onlar hakkında konuşur ve gereken tenkitlerde bulunurken; -hangisi olursa olsun- sövgü içeren kelimelere konuşmalarımızda asla yer vermemeliyiz. Velhâsıl Asrın Âlimi’nin şiarı; şiarımız olmalı:

“Muhataplarınızın (konuştuğunuz kimselerin) rüesalarını (ileri gelenlerini, sevip saydıkları ve saygı duydukları şahısları) tezyif etmeyiniz (onları aşağılamayınız, küçük düşürmeyiniz, onlar hakkında ağır şeyler söyleyerek; konuştuğunuz kişi ve kişileri de rencide edip incitmeyiniz).”

 

 

Iğdır’da 42. Şura

Aydınlar Ocakları 42. Şurası 13-15 Kasım tarihleri arasında Doğu Anadolu’muzun güzel ve şirin serhat şehri Iğdır’da, Iğdır Aydınlar Ocağımızın ev sahipliğinde yapıldı. Şuranın Iğdır’ın 95. Kurtuluş Yıldönümüne rastlaması da güzel bir tesadüf idi. 43 sene önce doktora tezimi hazırlarken ziyaret ettiğim şehirlerimizden – o dönem ilçe – biri de Iğdır idi.

Bilindiği gibi yerli ve milli birer STK olan Aydınlar Ocaklarımız senede iki kere şuralar düzenlemektedir. Bu yıl ilk şuramızı 15-17 Mayıs 2015 tarihleri arasında Manisa Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde Manisa’da yapmış; ülkemizin iç, dış ve bölge sorunlarını ele almış, sonuç bildirisi ile de çeşitli teklifler getirmiştik.

Bu defa yoğun iç göç almış; demografik yapısı planlı bir şekilde bozulmuş olan Iğdır’ı seçtik. Bu şehrin sosyal dokusunun bozulmasına müsaade edenler kötü bir imtihan vermişlerdir. Yapılan çok yönlü yanlışlar, milli hassasiyeti yüksek olan bu şehrimizde vatandaşı küstürmüş, üzmüş ama hiçbir zaman ümitsizliğe sevk etmemiştir.

Iğdır’ın yerleşik halkı arasında yer alan Kürt vatandaşlarımızın göçle bu ile gönderilenlerle anlaşamadığı, zihniyet farkı olduğunu öğrendik. Bu örnek bile vatandaşlarımızı birbirine düşürmek ve etnik sorun yaratmak isteyenlere anlamlı bir cevaptır. Iğdır Belediye binasındaki Kürtçe yazı ülkemizin son 13 sene içinde nasıl bir mesafe aldığını da gösteriyordu. Bizim ne Kürtçe, ne de Zazaca ile bir sorunumuz olamaz. Bizim sorunumuz mahalli diller kullanılarak egemenlik haklarımıza yapılan saldırılardır. Halka da düşman olan işbirlikçi bölücülerle işimiz var. Bu Şura STK olarak bizlerin bu şehre götüreceğimiz hizmetlerin bir başlangıcı olabilir.

Şura toplantısının sonunda yayınlanan sonuç bildirisinde; ülkemizi dıştan da destekli dönüştürme çabası olan Yeni Anayasa konusu ele alındı. Etnik ırkçılığı ve bölücü terörü teşvik edecek, milli aidiyet şuurunu zedeleyecek, anayasayı ilga edecek gayretlerin yerine; TBMM’nin demokratik parlamenter sistemi daha da güçlendirecek yasaları çıkarabileceği ve ülke ihtiyaçlarına göre değişiklikleri yapabileceği ifade edildi. Meselâ, siyasi partiler ve seçim kanunları gibi… Yeni denen Anayasa ile terörle yapılan mücadelenin çelişeceği ve anlamını yitireceği bilhassa belirtildi.

Yeni Türkiye ifadesinin Türk Tarihi, Atatürk, Cumhuriyet, Milli Mücadele ve milli kimlikle bir çeşit hesaplaşma, milli devlete meydan okuma, rövanş alma hevesi ve dış destekli bir kumpas olduğu üzerinde duruldu.

Başkanlık Sisteminin bir dayatma ve demokratik parlamenter sistemi suçlamanın yanlış ve maksatlı olduğu belirtildi. Bu sistemin bölgesel özerklik ve eyalet sistemiyle yürüyebileceği üzerinde duruldu. Türkiye’ye demokrasi çok görülmemelidir ifadesi bildiride yer aldı.

Güncel sorunlar içinde; hukukun üstünlüğünün, yargı bağımsızlığının, düşünce ve ifade hürriyetinin zedelenmesi, basına yapılan baskılar, terörle mücadele ile çözüm yani çözülme sürecinin çeliştiği, Suriye ve Telafer’den yapılan göçler ve Türkmen sorunu, Ortadoğu politikamızdaki yanlışlar, KKTC’deki son gizli müzakereler, sözde Ermeni soykırımı iddiaları, AB ile ilişkiler, ekonomik ve sağlık sorunları ve kanser tehlikesi bildiride yer aldı. Kadına yönelen şiddet konusu üzerinde de duruldu. Bildiride son olarak da Iğdır’ın ve bölgenin sorunları ele alındı. Birinci sınıf tarım alanlarının imara açılmaması, tarım ve hayvancılıkta yapılan teşviklerin bölge farklarını hesaba katması, çarpık kentleşme, İran ile aramızdaki Boralan sınır kapısının açılması, halk düşmanı teröristlerden oldukça temizlenmiş Ağrı Dağının turizme açılması. Ermenistan’ın Metzamor nükleer santralinin teknolojik ömrünü yitirdiğinden yakın tehlike oluşturduğu, uluslararası hukuktan faydalanılarak haklarımızın korunması, Türklere yapılan soykırımı ifade eden anıt ve müzenin artık tescilinin yapılarak, müzenin zenginleştirilmesi gibi konular ele alındı.

24 Ocağımızın imzaladığı sonuç bildirisinin yanı sıra Türk Medeniyetinin bir şaheseri olan Doğu Bayazıt’taki İshak Paşa Sarayı ziyaret edildi.

Şurayı düzenleyen ve misafirperverlik örnekleri sergileyen başta başkan Murat Sürmeli olmak üzere, yönetim kurulunu tebrik ediyoruz.