18.6 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 776

Sosyal ve Mali Statüsü Yükseltilmeden Öğretmen Kalitesi Yükselmez

0

Yeni 24 Kasım Öğretmenler Gününü kutluyoruz. Bu günler öğretmene övgüler düzülen değil, öğretmenlik mesleğinin toplum hayatındaki öneminin vurgulandığı günler olmalıdır. Tabii ki, sadece bu önemi vurgulamak yetmez. Öğretmene gereken değerin verildiğinin de gösterilmesi gerekir.

Eğitimin başarılı olabilmesi için, her şeyden önce bütün toplumun üzerinde mutabık kaldığı bir milli eğitim olması gerekir. Bu politika, siyasi iktidarlara göre değişen değil, siyasetüstü bir politika olmalıdır. Bu politika sık sık değiştirilmemeli ve uzun sure uygulanmalıdır. Eğitim, eğitimciler eliyle yönetilmeli ve yürütülmelidir. Eğitimdeki çağdaş gelişmelere ve yaklaşımlara göre bazı düzenlemeler yapılacaksa, bu da eğitimciler eliyle yapılmalıdır.

Çeşitli türdeki okullar, siyasi düşünce ve isteklere göre değil, ülke ihtiyaçlarına göre açılmalıdır.  Okul türleri arasında bir ayırım yapılması, bazı okullara özel avantajlar sağlanması, diğer okulların dışlanması ve öğrencilerinin ikinci sınıf görülmesi, öğrencilerin belirli okullara girmeye zorlanması, bazı öğrencilerin de “okulların kontenjanları doldu” denilerek açıkta bırakılması, milli birlik ve bütünlüğü zedeler. Bütün bu yanlış uygulamalar, çocuklarımız ve gençlerimiz arasında farklılaşma ve kutuplaşmalara yo açar. Bu da Tevhid-i Tedrisat(Öğretim Birliği) Yasasına aykırıdır. Hâlbuki eğitimin bir amacı da, milli birlik ve bütünlüğü sağlamaktır. Devletin görevi, bütün vatandaşlarına on iki yıllık zorunlu eğitimi örgün verecek fiziki ortamı hazırlamaktır. Devlet evlatlarının bir kısmını bedbin yapamaz, bir kısmını sokağa atamaz.

Bilim ve teknolojinin baş döndürücü bir hızla geliştiği günümüzün küreselleşen dünyasında, eğitimin dijital bir ortama taşınmaya çalışıldığını görüyoruz. Eğitim, insan ve toplumla ilişkili bir eylem olduğu için, süreklieğitim teknolojisini, yöntem değişikliklerini ve çağdaş yaklaşımları takip etmek zorundadır. Buna göre kendine çekidüzen vermek zorundadır. Ama tamamen de bunlara teslim olmak zorunda değildir. Unutmayalım ki, en başarılı eğitim, bire bir yapılan eğitimdir. İnsan unsuru devreye girmeden eğitimde tam başarı sağlanamaz.

Teknolojine kadar gelişirse gelişsin eğitimin temel direği, öğretmendir. Öğretmen olmazsa olmazıdır eğitimin. Onun için mutlaka öğretmen kalitesinin yükseltilmesi lazımdır. Ama bu yetmez, bunun sağlanması için, önce öğretmenin mali ve sosyal statüsünün yükseltilmesi gerekir. Devlet, hem öğretmene, toplumun tamamını en iyi şekilde yetiştirmek gibi en büyük sorumluluğu yüklüyor, hem de en düşük ücreti veriyor. Bugün öğretmenin çoğu ikinci iş yapıyor, yapmıyanlar da bulamadığı için yapmıyor. Bu politika ile  öğretmenden hem verim alamazsınız, hem de kalitesini yükseltmesini bekleyemezsiniz.

Eğitimde son yıllarda yapılan en büyük hata, Öğretmen Liselerinin kapatılmasıdır. Öğretmenlik mesleği, 1848 yılından beri özel bir meslek kabul edilmiştir. 1848’de Öğretmen Okulları, Cumhuriyet’in ilanından sonra Eğitim Enstitüleri ve Yüksek Öğretmen Okulları açılmıştır. 12 Eylül 1980 İhtilalinden sonra önce öğretmen yetiştiren yükseköğretim kurulmaları kapatılmış ve öğretmen yetiştirme görevi üniversitelere verilmiştir. 2014 yılında da Öğretmen Liseleri, mezunlarının çoğu Eğitim Fakültelerine gitmiyor diye kapatılmıştır. Böylece öğretmenlik bir meslek olmaktan çıkarılmıştır.

Hâlbuki Atatürk “Benim iki ordum vardır: Biri Asker Ordusu, diğeri İrfan Ordusudur” demiştir. Bugün Asker Ordusunun eğitici ve yöneticileri, askeri liseler, Harbokulları ve Harp Akademisinden yetişmektedir. Şu anda irfan ordusunun eğitici ve yöneticilerini yetiştirecek eğitim kurumu kalmamıştır.Onun için bu hatadan bir an önce dönülmelidir. Öğretmen Liseleri, hem de tamamı yatılı olarak açılmalıdır. Eğer mezunlarının Eğitim Fakülteleri dışında başka fakültelere gitmesi istenmiyorsa, mezunlarına eskiden olduğu gibi mecburi hizmet getirilmelidir.

Milli Eğitimdeki her türlü olumsuzluğa rağmen Türkiye bugün bir yerlere gelmişse, örneğin G-20 Ülkeleri arasına girmişse, bunu eğitim sayesinde gerçekleştirmiştir. Onun için siyasetüstü bir milli eğitim politikası oluşturmalı, bütün çocuklarımızı eşit gören ve kucaklayan bir anlayışla yeterli eğitim kurumları oluşturulmalı, öğretmen yetiştiren eğitim kurumları yeniden hayata geçirilmeli, sosyal ve mali statüsü yükseltilerek öğretmene gereken değer verilmelidir.

 

Öğretmenlerimizin Öğretmenler Günü Kutlu Olsun.

 

 

Siyasi Partiler Üzerine Bir Kaç Söz!

“Mezarlıklar vazgeçilmezlerin bolca bulunduğu ve bize birçok şeyi anlatan mekânlardır. Oralara bakmadan ve düşünmeden geçmeyin”.

Türkiye’nin son yarım asırlık çok partili demokratik (!) hayatına şahit olmuş bir insanım.

Bu elli yıllık süreçte neler olmadı, neler!

Zaman sürecine, siyasi partiler açısından baktığımızda bir çok siyasi partinin kepenk indirip tarihe karıştığını görüyoruz.

Bu partilerin; bir kısmı konjektürel nedenlerle, bir kısmı da halk nezdinde iddiasını ve itibarını yitirerek kayboldular.

Konjektürel nedenlere; askeri muhtıra, ihtilaller ve Anayasa Mahkemesi’nce alınan kapatma davaları örnek gösterilebilir.

Bir kısmı da; halk nezdinde siyasal ve ekonomik krizler yada vaadini yerine getirmeme veya fikriyatından sapma gibi nedenlerle, halkın aklında ve vicdanında yok oldular.

Benim şahitliğimde geçen süreçte, 1980’den önce iktidar olan Adalet Partisi’ni hatırlayan kaç kişi kaldı? Ya 12 Eylül’ün ortaya çıkardığı ANAP, MDP, Halkçı Parti’yi ve kadrolarını ortalıkta etkin olarak görebiliyormuyuz?

Daha eskilere gidip Bozbeyli’nin Demokratik Partisi’ni, Feyzioğlu’nun Cumhuriyetçi Güven Partisi’ni, Timisi’nin TBP’sini anlatmayalım!.. Sonra kafamız iyice karışır..

Hatta dünün SHP’si ne oldu diye sormayalım. Sakın bana onun CHP’ye dönüştüğünü de söylemeyin!

Ayrıca parantez açılması gereken bir diğer önemli nokta“Milli Görüş” ve rahmetli Erbakan’ın partilerinin düştüğü durumdur.

Partilerin, konjektürel nedenlerle yok oluşuna bir şey demeyeceğim ama akıl ve vicdanlarda silinişler çok önemlidir. Hele ideolojik partiler açısından. Örneğin 1980 öncesinin yasaklı ama güçlü partisi Türkiye Komünist Partisi’nin düştüğü durum gibi…

Vatandaş, sizi aklından ve gönlünden silmeye görsün bu bittiğinizin resmidir. Buna da halen can çekiştiğini gördüğümüz rahmetli Ecevit’in DSP’si çok iyi bir örnektir.

Gelelim 1 Kasım seçimlerinin, siyasi partiler açısından genel hükümlerle, yüzeysel değerlendirmesine:

Türk halkı, bu seçimde muhalefet partilerinin neredeyse bütün söylemlerini red etmiştir.

Yani muhalif partilerin; yolsuzluk iddiaları, 17 – 25 Aralık Soruşturması konusu, çözüm süreci değerdirmeleri, bölücülük, 4 bakanın aklanması, Bilal oğlan ve gemicikleri meselesi, Zerab konusu, rant dedikoduları, ekonomik gidişat vs. hiç bir söylemi halk nezdinde itibar görmemiş ve iktidar partisi 13 yıllık bir sürenin ardından tek başına dördüncü kez 4 yıllık bir süreliğine halk tarafından iktidar yapılmıştır. Böylece muhalefet, bu konuları artık gündeme getirip konuşamaz hale gelmiştir.

Muhalefet partilerinin hiç bir mazereti, bu başarısızlığın üzerini örtemez.

Ama benim ikazım şu noktada; halkla iddialaşmayın, onu aşağılamaya değil anlamaya çalışın ve varlığınızı halkın aklında ve gönlünde koruma ve artırma çabanızı sürdürün. Aksi halde siyasi partiler mezarlığında, mezarınızı çoktan kazmaya başladılar bile!

Bu durum, iktidar partisi ve arkasındaki güçlerin malumudur. Onun için, onlarda mevcut muhalif partilerin halk nezdinde ölümü, için ellerinden geleni yapacaklarına dair hiç bir şüpheniz olmasın.

Bunu bilin ve gereğini ona göre yapın…

Şimdi yapılacak iş; muhalif partilerin gönüllülerinin bu tehlikeyi görüp partilerini muhtemel vakitsiz bir ölümden korumalarıdır. Eğer çok partili demokratik yaşamı devam ettirmek istiyorsak,nedeni ne olursa olsun gönül verdiğimiz siyasi partileri, halkın; aklı, vicdanı ve gönlünde halinde tutarak ancak bunu başarabiliriz.

Sizce böyle bir “ümit” var mı? Haa bana itirazınız var öylemi? Yaşayanlar görür kimin haklı olduğunu!

 

 

Yenilmeyenler

0

William Faulkner kitabında, savaşı arka plana alarak, yaşlı bir kadın, bir çocuk ve onun siyahî arkadaşının başrolde olduğu bir ‘cephe gerisi hikâyesi‘ anlatıyor.

Amerikan İç Savaşı’yla ilgili bugüne kadar pek çok roman yazıldı, film çekildi. İç Savaş’ın genellikle kazanan taraf olan kuzeyin gözünden aktarıldığına şâhit olduk. Çünkü Abraham Lincoln’ün önderliğindeki kuzeyin savaşı kazanması ABD’de kölelerin özgürlüğe kavuşmasıyla neticelendi. İç Savaş’ın köleliğin kalkması ve bugünkü ABD’nin birliğini sağlaması gibi müspet tesirleri olsa da sivillerin büyük zararlar gördüğü diğer savaşlardan bir farkı yoktu.

Güneyli bir yazar olan William Faulkner için, her zaman Amerikan İç Savaşı’nın ayrı bir mânâsı oldu. Savaşı kaybeden Güneyli beyazlardan bir ailenin oğlu olan Faulkner’ın büyük büyük babası Güneyin Konfederasyon Ordusu’nda görev yapmış olması gibi teferruat, yazarın İç Savaş’a eserlerinde ayrıca önem vermesinde tesirli olmuş gibi gözüküyor.

Yenilmeyenler‘ sâyesinde sadece, Nobel Ödüllü ve modern Amerikan edebiyatının öncülerinden güneyli bir yazarın gözünden İç Savaş’a bakma fırsatı yakalamış olmadık; aynı zamanda Faulkner’ın diğer romanlarının temel özelliklerini görebileceğimiz edebiyat zevkimizi artıracak kilit önemde bir esere de kavuşmuş olduk. ‘Yenilmeyenler‘, sadece Amerikan İç Savaşı düşünülerek okunacak bir roman değil. Faulkner’ın yazdığı gibi ‘Çünkü savaş savaştır: Barut çağında, patlayan hep aynı baruttur…‘ Yâni savaştan bahseden her roman, diğer bütün savaşları da anlatmış sayılır. Savaşın konu edildiği romanlar arasında ayrı bir yeri olan ‘Yenilmeyenler‘de Faulkner, aslında yenilenlerin hikâyesini anlatıyor. Fakat Faulkner’a göre yenilen sadece Güneyin Konfederasyon Ordusu’dur, yoksa Güneyli Albayın oğlu Bayard, Bayard’ın Büyükannesi Rosa ve Rosa’ya kendisi gibi büyükanne diyen beraber büyüdüğü yaşıtı siyahî çocuk Ringo, ordulara direnmiş ve yenilmemişlerdir. Faulkner’ın anlattığı da onların hikâyesidir.

Romanın bir yerinde, Bayard ve Bingo, koca bir tüfeği sırtlayarak evlerine yaklaşan Kuzeyli askerlerin üzerine ateş açıp koşarak Büyükannelerinin yanına saklanırlar.

O sahneyi Bayard şöyle dile getirir: ‘Ringo’yla ikimiz Yankee’leri görmüş, onlardan birine ateş etmiştik. Sonra da kütüphanede iki sıçan gibi Büyükanne’nin eteklerinin altına çömelip saklanmış ve onun silah kullanmadan, hatta iskemlesinden kalkmadan, koca bir Yankee alayını bozguna uğrattığına şâhit olmuştuk.’ Gerçekte, kuzeylilerin alay komutanı, iskemlesinden kalkmayan Büyükanne’nin çocukları eteğinin altında sakladığını fark etmiş ama diğer askerlerin çocukları yakalama ısrarına rağmen sanki fark etmemiş gibi yaparak askerleri evden uzaklaştırmıştır. Romanda, kuzeyli veya güneyli askerlerin kötülüğünden çok savaşın kötülüğü üzerinde duruluyor.

Fakat onun bu yaklaşımı, bazı eleştirmenlerin, köleliği savunan Bayard’ın büyükannesi gibi kişilikleri yüceltmesi veya köle olarak kalmak isteyen siyahlardan bahsetmesi gibi ayrıntılar yüzünden şiddetle tenkit edilmiştir. Faulkner’ın yaptığı şey daha çok, savaşın kaybeden tarafında devam eden hayatı ve savaştan nasıl etkilendiklerini olabildiğince çıplak bir biçimde gözler önüne sermek olmuştur. Romanda, kuzeyli askerler tarafından hürriyetleri verilen siyahların şarkılar, ilahiler söyleyerek günlerce bir şey yemeden içmeden yürüyüşlerinden bahseden sahneler var. Hürriyet onlar için Jordan Irmağı’nın ötesindedir ve yaşlı, genç, çocuk, aralarında zaman zaman beyazların da olduğu ezilenlerin bu yürüyüşü, neredeyse mistik bir atmosfer içinde gerçekleşir. Bayard’ın kuzeni Drusilla onları evlerine dönmeleri için ikna etmeye çalışır fakat başaramaz. Drusilla hürriyete yürüyenlerin ruh hâlini şöyle anlatır: ‘Ancak, onlar sanki beni görmüyor, söylediklerimi duymuyorlardı. Akıllarında bir tek o ırmak ve karşı kıyısı vardı.’

Faulkner okumanın verdiği edebî hazla romandaki savaşın hüznü, bir büyükanne ve iki küçük çocuğun yaşama azmi ve direnciyle buluşarak, edebiyatın bir büyük klasiğini ortaya koyuyor.

Necla Aytür ve Ünal Aytür’ün Türkçeye çevirdiği kitap, 14 x 20 santim ölçülerinde 192 sayfadır. 2015 yılında yayınlandı.

 

(Tanıtım bülteninden)

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK:

İstiklal Caddesi Nu: 161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-252 47 00 Belgegeçer: 0.212-293 07 23 www.ykykultur.com e-posta: ykypazarlama@ykykultur.com

 

WİLLİAM FAULKNER:

Nobel Armağanlı ABD’li yazar William Faulkner 25 Eylül 1897 tarihinde Mississippi’de doğdu.

 

Liseyi terk ettikten sonra kâtiplik yaparken klasikleri ve çağdaş yazarları okudu. Daha sonra lise diploması alıp Mississippi Üniversitesi’ne girdi. Burada grup kurup oyun yazmaya çalıştı ise de başaramadı. Okulu bırakıp New York’a gitti ve bir kitapçıda çalıştı. 1924’de Mermer Tanrıça adlı şiir kitabı yayınlandı. Sonra roman yazmaya başladı. Başarı sağlayamayınca Hollywood’da senaryo yazarlığı yaptı. Tekrar roman yazarlığına döndü ve 1949 yılında Nobel Edebiyat, 1955’de Pulitzer Armağanı’nı kazandı.

 

6 Temmuz 1962 tarihinde doğduğu şehirde kalp krizinden öldü.

 

KUŞBAKIŞI:

 

MUSTAFA ÇOKAY

TÜRKİSTAN BAĞIMSIZLIK MÜCÂDELESİNE ADANMIŞ BİR ÖMÜR

 

Eğitim alanında İsmail Gaspıralı’nın başlattığı cedidizm akımının takipçisi olan Mustafa Çokay, siyasî alanda Türkçülüğün savunucularındandır. Orta Asya’da Kazak, Kırgız, Türkmen ve Özbek Türklerini ortak bir çatı altında birleştirecek olan Türkistan Devleti‘ni kurmak gibi çok yüksek bir ideali vardı. Uluğ Türkistan Türklerinin; Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan gibi bölünmesini uygun bulmaz, bunu Sovyet yönetiminin ‘böl, parçala, yönet‘ stratejisi olarak görürdü. Bundan dolayı Çokay, Sovyetlere karşı mücâdelesini dünya Türklüğünü bağımsızlığına kavuşturmak ve onları bir siyasî teşekkül altında birleştirmek temelinde yürüttü.

 

Prof. Dr. Koşim Yesmagambetov’un yazdığı eserde Mustafa Çokay’ın şahsında vatanını esaretten kurtarıp bağımsızlığına kavuşturmak isteyen ve bunun için kültürel birikimini Türk milliyetçiliği ülküsüyle yoğurarak ve imkânlarının sınırlarını zorlayarak bir aydının neler yapabileceğini görmek mümkündür.

 

Eser bu tarafıyla, bütün dünya Türklüğünün alakasını çekecek bir başucu kitabıdır.

 

Mustafa Çokay:

Günümüzde Kazakistan sınırları içinde bulunan Kızılorda Bölgesi’nin Şiyeli İlçesi’nde 1890 yılında dünyaya geldi. Kıpçak boyunun Tori koluna mensuptur.

 

Yaşadığı dönemde Türkistan’da kuvvetli ve tesir alanı geniş bir siyasi bir akım olan Alaş Orda Siyasî Hareketi‘nin üyesidir. Alaş Orda hükümeti Çarlık Rusya’sı ve Sovyetler Birliği işgali altında bulunan Türklerin birliği idealini tahakkuk ettirmek maksadıyla kurulmuştu. Bu fikrin temsilcisi sıfatıyla bulunduğu pek çok ülkede, gazete ve dergilere yazılar yazdı.

 

27 Aralık 1941 tarihinde Berlin’de vefat etti.

 

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 494 sayfalık eser, Ekim 2015’te yayınlandı.

 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

BATI TERÖRÜ

Müslüman Fransız fikir adamı Roger Garaudy bu eserinde, geleceğini kendi eline alarak, ekonomisini, siyasetini, eğitim sistemini ve imanını dönüştürecek insanın aşkınlığını yeniden teyit etmeye çalışmaktadır. Bu eser, sembolik de olsa, şu ana kadar yükselişte olan ve değişmeyecekmiş gibi görünen yörüngesinden muhtemel bir ters dönüşün tahmini olarak, üç bin yıllık bir perspektif içinde batının ortaya koyduğu oluşumun, iç tenâkuzların ve kırılgan zirvelerin tarihi olgusunu kavramamıza yardımcı olacaktır. Yazara göre böylesi sapmaların peşinden gözü kapalı giden bu asır, insanların katledilmesinden aynı zamanda da tabiatın yok edilmesinden dolayı yüz yıl kadar bile süremez.

 

Yazar iddia ediyor: Yeryüzünde ve yeraltında, okyanuslarda ve göklerde -canlıların arasındaki ilişkide de olduğu gibi- milyonlarca yıldır hayatın ve insanlığın yaşamasını ve yayılmasını temin edecek bir sistem kurulmuştur. Bu sistem; ‘teknolojik verimlilik, modernlik ve gelişme ‘  adı verilmiş barbarlıklarla yok edilme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Geçmişteki direniş mücâdeleleri, ekonomimizin ve siyasetimizin işgalcinin boyunduruğundan kurtarılma mücâdelesini gerektirdiği gibi, bugün de işsizliğe, eşitsizliğe, küreselleştirmeye, iflaslara karşı tutarlı bir mücâdele ancak, Amerikan ekonomik güçlerine ve kurumlarına karşı verilecek bir mücâdeleyle mümkün olacaktır.

 

Henüz okuma fırsatı bulamayanlar, çarpıcı hakikatler hakkında bilgi sâhibi olmakta geç kalmış sayılmazlar. 13,5 X 21 santim ölçülerinde 391 sayfalık kitap, 2007 yılında yayınlandı.

 

PINAR YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi, Çatalçeşme Sokağı Nu: 27, Defne Han Oda: 15 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-520 98 90 Belgegeçer: 0.212-527 06 77  e-posta: bilgi@pinaryayinlari.com www.pinaryayinlari.com

 

SİYER SÖZLÜĞÜ

 

Şaban Özkavukcu’nun hazırladığı kitapta Hz. Peygamberin yaşadığı dönem ile câhiliye döneminde geçen kelime, deyim, tâbir, gelenek, eşya, kişi, künye ve benzeri terimlerin siyer ve câhiliye dönemine göre mânâları ansiklopedik bir şekilde verilmektedir. Eser, klasik mânâda bir sözlük olmanın ötesinde belki câhiliye devri ve siyer okumaları için kullanılabilecek bir hatırlatma veya bir el kitabıdır. Çalışma, özellikle câhiliye dönemindeki tâbirleri, gelenekleri, kavramları incelemektedir. Her cümlesinin kaynağı kısaltmalarla verilmiştir. Hz. Peygamber’in hayatında kullandığı bir eşyanın isminden Hz. Peygamberle ilgili birçok kavramın gösterildiği bir çalışmadır.

 

İslam Tarihi / İnceleme-Araştırma Dizisi’den Haziran 2015’te yayınlanan kitap, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 496 sayfadır.

İZ YAYINCILIK:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/2 Cağaloğlu 34110 Eminönü, İstanbul. Telefon: 0.212-520 72 10

Belgegeçer: 0.212-511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //  www.iz.com.tr

DERKENAR:

İsmail Müştak’la Ruşen Eşref’in ve daha başkalarının bulunduğu, daha önceki bir başka mecliste Atatürk, Dil İnkılâbı’nda çalışmak üzere Yahya Kemal’in çağırılmasını istemişti. Atatürk, Türkçeyi o kadar iyi kullanan bu büyük şâirin dil dâvasında vazife almasını ısrarla istiyordu. Yahya Kemal, bu teveccühe teşekkür etti ve:

-‘Lütfen Paşa Hazretleri’ne arz ediniz’, dedi, ‘benim yaşayan Türkçeye karşı bir vehmim vardır. Benim dilde ilmim yok, yalnız böyle bir vehmim vardır. Ben bu vehimle baş başa kalmak istiyorum. Beni affetsinler.

 

Böylece, bir müddet, Mustafa Kemal Paşa emrinde, Yahya Kemal de vehminde ısrar ettiler. Neticede dil işlerine Yahya Kemal’in iltihâkı mümkün olmadı.

 

Gel zaman, git zaman, dilde Yahya Kemal haklı çıkıp da Atatürk, dâhiyane bir davranışla ve mutlak bir emirle uydurma Türkçeden tabiî Türkçeye dönme işini yine aynı adamlara yaptırmaya başlayınca, o zamanın uydurmacıları, bugünkülerin Atatürk’e rağmen, Türkçe değildir diye dilimizden atmaya yeltendikleri nice Türkçeleşmiş kelimenin, hem de hâlis Türkçe olduğunu isbat yolunda birbirleriyle cidden gülünç bir yarışmaya girdiler.

 

O günlerde Atatürk, yine bir meclis topladı. Mecliste Atatürk’ün çok yakınında yer verilen şâire, büyük kumandan, şiirlerinden birini okuması ricasında bulundu. Bunun sebebini hemen sezen Yahya Kemal, o mecliste ‘Ses’ gibi, ‘Açık Deniz’ gibi yeni şiirleriyle bir kaç gazelini okudu. Şiir-leri büyük zevkle dinleyen Atatürk, meclistekilere:

 

Beyler! İşte hakîkî ve güzel Türkçe budur! Dedi ve aynı büyüklükle devam etti:

-“Yahya Kemal Bey!… Hatırlıyor musunuz? Sizi dil çalışmalarına dâvet ettiğim zaman, bana: ‘Benim dilde ilmim değil, sâdece vehmim vardır, müsâade edin, ben bu vehimle baş başa kalayım’, demiştiniz. Şimdi hep birlikte anlıyoruz ki dil dâvâsı’nda siz haklı çıktınız.”

 

Yahya Kemal, derhal, o kendine mahsus ve o büyük vücuttan beklenmeyecek bir incelikle doğruldu, eğildi ceketini düğmeledi ve:

 

Paşam! Dedi. Size karşı haklı çıkmak, çok tehlikeli değil mi?

Mustafa Kemal Paşa, bu sözdeki nükte’yi ve bu sözdeki ince vehmi, tabiî çok iyi anlamıştı:

Hayır, aslaa! Diye çok samimî konuştu. Çünkü bu aynı zamanda bizim millete ve târihe karşı haklı çıkmamız demektir, sizin o zamanki vehminiz, bizi bugün mes’ûd ediyor.

 

Sonra yanındakilere döndü:

Görüyorsunuz ya, Beyler, dedi, Yahya Kemal Bey’in vehmi sizin ilminizi mağlûp etti!

 

Bâzan öyle olurdu. Vehimler, sahte hattâ sahte olmayan ilimleri bile yenebilirlerdi. Bu, vehmi duyan ruhların büyüklüğüyle ölçülürdü.

 

Ayrıca Atatürk’ün bu cümlesi tam bir Atatürk nüktesiydi: Cümlede vehim mi ilmin, ilim mi vehmin yerinde kullanılmıştı? Bunu ancak dinleyenlerin akılları anlayacaktı.

 

(TÜRKÇENİN SIRLARI: Nihat Sâmi Banarlı. S: 96-96 Kubbealtı Neşriyatı. 15. Baskı. İstanbul, 1998)

 

KISA KISA… KISA KISA…

 

1- KADIN SULTANLAR: (Sibel Eraslan. Timaş Yayınları)

2- UYGUR TÜRKLERİ KÜLTÜRÜ VE TÜRK DÜNYASI: (Prof. Dr. Sultan Mahmut Kaşgarlı /Çağrı Yayınları)

3- ESKİ DÜNYA SEYAHATNÂMESİ: (Prof. Dr. İlber Ortaylı / Aşina Kitaplar)

4- DÖNMELİK VE DÖNMELER: (Süleyman Kocabaş / Vatan Yayınları Kayseri)

5- KÜLTÜR İHTİLALİMİZ: (İsmet Bozdağ / Tekin Yayın Dağıtım)

 

 

Bayır Bucak Türkmenleri VE Amerika Bizi Kardırıyor mu?

Bundan 25 yıl önce coğrafyamızda çekiç güç ve 36. Paralel olayları yaşandı. Bu, bölgemizde oluşan uzun vadeli ilk depremdi. Dalgaları giderek güçlendi ve bu günlere ulaştı. BOP (Büyük Amerikan Projesi) başında Saddam canından oldu. ABD Irak’ın kuzeyinde ve genelinde idareyi Kürt yöneticilere teslim etti. Araplar ikinci plana itildi. Kürt nüfusuna yakın Türk/Türkmenler Kerkük, Musul, Tuzhurmatu, Fellice ve Erbil’de yok edildi. Burada bir Türk kantonu kurulabilirdi.

Yöneticilerimiz gelişmeleri seyretti ve BOP eşbaşkanı olarak ortaklarımıza emelleri doğrultusunda yardımcı olundu.  Arap Baharında Araplar 100 milyar dolar kaybettiler. Tek değişiklik, yönetimin ABD’yi daha çok seven Abdullah Hasan’dan, Hasan Abdullah’a geçmesi idi. Bununla birlikte Türkiye’nin kayıpları başladı.

Saraylarının avlusunda Kaddafi’ye çadır tahsis edenler, hatta Kaddafi’nin elini öpenler Kaddafi’nin petrolünü elinden almak için NATO öncülüğünde sonunu hazırladılar. Biz ise NATO’nun orada ne işi var derken, NATO hücumları için hava alanı tahsis ettik. En kötüsü Kıbrıs harekatında bize her çeşit savaş desteği sağlayan Kaddafi’nin katline ortak olduk.

Mısır olayları sırasında oluşan Rabia sevdası; Mısır, İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimini bize karşı şer odağına dönüştürdü. Bu ülkelerde ve Suriye’de elçimiz kalmadı.

Kol kola gezdiğimiz yılların Esat’ını birden Eset’e  çevirdik ve bu ülke ile savaşın eşiğine geldik. Dikkatimiz Suriye üzerine yoğunlaştırıldı. Bize cambaza bak oyunu oynanırken, bir de baktık ki Suriye’nin kuzeyinde,  Irak’ın kuzeyindeki oluşuma benzer bir oyun ortaya çıktı. Burada 3-4 kürt kantonu oluşturuldu ve Rojovaoldu bittisi gerçekleşti. Bu coğrafyada da Kürt’lerle eşit sayıdaki 3-4 milyon Türk, tarafımızdan terk edildi.

Suriye’de mezhep savaşı şeklinde gelişen olaylarda:

  • Devrimci ve Muhalif Güçler Ulusal Koalisyonu,
  • İslami Cephe,
  • Özgür Suriye Ordusu,
  • Ulusal Koordinasyon Komitesi,
  • El Nusra,
  • Türk Tugayları,
  • Kürt Demokratik Birlik Partisi (PYD) (silahlı gücü YPG) gibi değişik güçler yer aldı.
  • Sonra da İŞİD denilen bir örgüt peydahlandı.

Bu arada yurt içi açılım programı gereğince; PKK teröristleri yurdu terk edecekti, etmedi. Gözlerimizin içine baka baka dağda olduğu gibi şehirlerde de çoğaldılar, örgütlendiler, silahlandılar, aldırış etmedik.

Kobani olayları başladı. Peşmerge, PKK, PYD, ABD ve İngiliz sürüleri bir 29 ekim günü (2014) Türk topraklarından geçirilerek İŞİD’e karşı savaşa başladılar. Amerika’nın her iki tarafa silah yardımı ile savaş 4 ay sürdü. Sonunda İŞİD Kobani’den çıkarıldı. Çok özel stratejik ortağımız Amerika,  Suriye PKK’sı  YPG’yi  ortak ilan etti. Türkiye’nin israrla arzuladığı Amerikan, Alman ve Hollandalı füze avlayıcı Patdiotlar Adana Gaziantep ve Kahramanmaraş’a yerleştirildi. Suriye’den gönderilen füzeleri avlayamayan siyasi Patriotlar sökülerek geri götürüldü. Fakat Türkiye’yi koruyacağı ileri sürülen onbin km. menzilli Malatya/Kürecik füze kalkanı yerini korudu.

Patriotlar ve füze kalkanı

ABD ve AB’nin niyeti bizi Suriye ateşine yakıt yapmaktı. Esat’ın direnci nedeni ile ABD dış işleri bakanı Kerry, Suriye ateşini yine Esat Söndürür deyince işler iyice karıştı ve Türkiye de geri adım atmak zorunda kaldı.Amerikanın, eğit donat karşılığı İncirliği kullanıma açtık. Eğittiği Türkmenleri El Nusra’ya  teslim etti.

PKK eylemlerini artırdı. Asker, polis, korucu şehitlerimizin sayıları her gün yürekleri dağlamaya devam etti. Şehirlerin ve yolların kontrolü PKK’nın eline geçmeye başladı.Sonuçta Türk Silahlı Kuvvetleri görev başı ederek üçbine yakın teröristi ve yuvalarını ortadan kaldırdı. Irak’ın ve Suriye’nin yarıya yakınını işgal eden İŞİD için tedbirler artırıldı.

Şimdi Amerika başta olmak üzere koalisyon güçlerinin Suriye’de kiminle savaştığı belli değil. Bize göre terör örgütü olan bir örgüt,  Amerika ile müttefik. Terörist ilan ettiği IŞİD’eaynı zamanda her çeşit silah ve diğer yardımlarını esirgemiyor. Amerika güvenli bölgeye yanaşmıyor. Çok özel stratejik ortağımız soydaşlarımız Suriye Türklerine yardımımızı da engelliyor. YPG’nin ve Kürtlerin, hatta PKK’nın tüm isteklerini yerine getiriyor. Rusya terörist grupları bombalıyorum diyerek Türk’leri bombalıyor. Müttefiki olan İran’ın, Suriye’de ne kadar askeri olduğu belli değil. 50 yıldır hava ve deniz üsleri ile Suriye’de büyük bir güç halindeki Rusya için orada sınırı yok, orada ne arıyor diyebiliyoruz. Sanki Amerikanın bu ülkeye sınırı var.

Bu güçler ve terör grupları Suriye’deki varlıklarını sürdürebilmek için birisinden izin mi aldı ? Orada, kendi vatanlarında hayat hakkı tanınmayan Türklere yardım için biz kimden izin almayı bekliyoruz ? Müdahale için katledilmeleri mi gerekiyor ? Suriye’nin kuzeyine Kürtler sahiplenirken ve kantonlar oluştururken, neden kuşatılmamıza engel olmadık. Hatta  bizi kuşatanlara hangi nedenlerle yardımcı olduk ?Neden Peşmerge’nin, PKK’nın, PYD’nin hatta beraberinde Amerikalı ve İngiliz askerlerin topraklarımızdan geçişine, bu geçiş sırasında kahramanlar gibi karşılanmalarına neden engel olmadık?  Neden Türkler için de bir kanton kurmadık?

Göz göre göre emperyal güçler, bugün Kürtler aracılığı ile oluşturdukları, Ak denize açılan ve gelecekte kullanacakları Rojova koridorunu güçlendiriyorlar. Gelecekte Orta doğu ve doğu Akdeniz petrollerini pazarlayacakları yeni istasyonlar oluşturuyorlar. Suriye’yi pay ediyorlar ve burada Türk’e yer olmadığını bas bas bağırıyorlar.

 

Arzu edilen güvenli bölge

Türk/Türkmen gönüllüler

Irakta ve Suriyede hep çok geç kaldık. Göz yumduk, aldırış etmedik. Teröristler şehirlerimizi silah deposuna çevirdiler, görmezden geldik. İhtilal provalarına kalkıştılar ağırdan aldık. Bari Suriyeli Türkler/Türkmenler konusunda kınamaları bir kenara bırakalım, derhal harekete geçelim.

Soydaşlarımızın canı malı ırzı söz konusu. Bugün Mit tırlarının engellenişini bahane edenlere sormalı, bu yardım Türklere gidiyor dendi de mi, ya da emniyet güçleri bu konuda bilgilendirildi de mi engellendi? Bu günden tezi yok tırlarımız oraya un değil, makineli tüfek, havan topu, uçaksavar ve savaşçı götürmelidir. Yoksa son pişmanlık fayda etmez.

Amerikalı eski asker aktivistKenneth o Keefe diyor ki, Bizim Orta doğudaki en güçlü ortağımız El Kaide’dir. El Kaide; El Nusra’dır. Vahabi veya Selefilikle ilişkili IŞİD’dir. Bunlar CIA oluşumundan başka bir şey değillerdir.Mossad ajanları ve CIA tarafından eğitilirler. Putin’in yardımcısı AleksandrProkhanov ise, IŞİD’iMossad’ın eğittiğini açıkladı. IŞİD lideri Ebubekir el Bağdadi’nin Amerikan senatörleri ile birlikte çekilmiş fotoğraflarını yayınladılar.

Bölgedeki terörist başı Amerika’dır. Kendi icat ettiği teröristleri birbiri ile savaştırır. Katliamlar, nüfus hareketleri ve göçler ile bölge cehenneme döner. Sonra oraya demokrasi getirilir. Yanan yıkılan şehirler onarılır. Yeniden hayat başlar. Bu hayat Amerikan patentlidir.

Yeni ve çok önemli bir gelişmeyi daha bilmemizde yararvar. NATO güney doğumuza kendi damgasını vurmuş ve 25 yıl önce çekiç güç ile başlattığı oyunun sonuna gelmiştir. PKK isyanları da Amerikan oyunundan başka bir şey değildir. Yeni dünya düzeni  aktörlerinin kurmayı planladığı sistem  sayesinde Azerbaycan, İran ve Orta Asya kontrolleri altına girecektir.

Yeni petrol pazarlama tasarısı NATO’nun stratejik Kürdistan koridoru

Şimdi bölgemizde ve ülkemizde oynanan oyunların baş aktörü ve  oyunlarının çeşitliliği herhalde anlaşılmıştır. Sanal tehditler ve tehlikeler bir tarafa bırakılarak, ülkemizin büyük bir felaketin  hatta uçurumun eşiğine getirildiği durumu kavrayarak, tehlike bertaraf edilmelidir. Gerçekler ortadadır. Şu soruyu kendimize sormakta çok geç kalmış durumdayız. ACABA AMERİKA VE NATO’DA BİZİ KANDIRIYOR MU?

Çok özel stratejik ortağımız ve NATO dostumuz Amerika, yıllardır topraklarımızda bir

Kürdistan kurma niyeti ile PKK terör örgütünü oluşturmuş ve işbirliği yapmaktadır.

Türkiye, aynı oyunla güneyinden de kuşatma altına alınmaktadır.

Ülkemizde Arap baharı benzeri oyunlar sahnelenmeye çalışılmaktadır.

  • Amerikan, Hollanda ve Alman patriotlarıgöz boyama amacı ile ülkemize kurulmuş, gerektiğinde kullanılmaması için de geri çekilmiştir. Bunun için de Türkiye büyük bir meblağ para ödemek zorunda kalmıştır.
  • Türkiye’yi koruyacak diye Malatya-Kürecik’e yerleştirilen 10 000 km menzilli füzeler hakikaten Türkiye’yi mi, yoksa İsrail’i mi koruyacak?
  • Suriyeli muhaliflere veya Türkmen’lere eğit-donat karşılığı İncirliği kullanıma açtık. şimdiABD uçakları burayı kullanıyor. Fakat yalandan eğitilen adaylar, El-Nusraya teslim edildi bir kısmı öldürüldü, eğitimlerinden vaz geçildi.
  • Eğit donat Türkmen ve ılımlı muhaliflere iken, YPG’ye ve peşmergeye döndü.
  • Güvenli bölge kurulması gerekiyordu, 3 milyona yakın Suriyeli, PKK ve PYD’liler ülkeye sokuldu.
  • Şehirlerimiz intihar timleri, patlayıcılar ve dilencilerle doldu.
  • ABD, YPG ile müttefik oldu.
  • Suriye’nin kuzeyi Kürt kantonları ile donatıldı. Diğer kısımları ABD ve RUSYA tarafından paylaşılıyor. Türkiye dışlandı.
  • Amerika ile ortaklaşa eğitip donatacağımız Suriye Türkleri şimdi ölümün eşiğine getirildi.

 

Saygıdeğer yöneticilerimiz, Suriye’de at oynatan devlet veya terör güçleri kimseyi kınamadı. Büyük elçileri davet ederek nota vermedi. Kimseye sormadan oyununu sahneledi. Çok geç olmadan herkesin yaptığı gibi hemen bugün soydaşlarımızı donat ve savaş düzenini al. Çünkü yarın çok geç olacak.

Selam, Sevgi ve Saygılarımla

 

 

“Bir Gün Değil Sana Her Gün Yalvardım DUYMADIN Sesimi, Sürünüyorum”

İslam aklının öncülerinden Ebu Hanife‘ye göre Allah‘ın subûtî sıfatlarının ‘hayat‘tan sonra ikincisi “ilim“dir. O aklın son yüzyıldaki öncülerinden Atatürk‘ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü tamamen bu hususu niteler. Ve bu söz ‘İlmin Kapısı‘ lâkaplı Hz. Ali‘ye ait olsa bile durum aynıdır.

Kuran‘da “Esmâ’ül-hüsnâ” olarak geçen Allah’ın güzel isimlerinin yaygın kabullerinden olan 99 İsmin yirmincisi “Alîm” ismidir ve bilmekle, bilgiyle alâkalıdır. Allah tarafından gönderilmiş bütün peygamberler ise birer ‘muallim‘dirler. Yani bilen ve bildiren, yani öğreten..

Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir” sözünü ‘ümmetleri kurtaranlar da muallimlerdir‘ şeklinde anlayabiliriz. Allah‘tan gelen vahyi ve bilgiyi akılla algılayıp kendi hayatından başlayarak devrinin tüm insanlarının yaşamına yansıması için varlığını milletlerine / ümmetlerine adayan büyük ruhlardır Peygamberler. Onların bugünkü izcileri ise idealist öğretmenler..

Kuran-ı Kerim‘in ilk emri, ilk beyanı, ilk kelimesi “oku“dur. Yaratan Rabb’imiz adını ortaya koyarak bize Kitabını okutmak, okutarak büyük ödülle buluşturmak istiyor. Oku’madan sonra Müslümanlara inen ikinci sûre ‘yaz‘ma suresidir, yani Kalem: “Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun!

Demek ki neymiş; okur-yazar‘lık Allah‘ın namaz – niyazdan önce gelen ilk iki emriymiş. Demek ki neymiş; bu evrensel emirleri yerine getiren topluluklar – Hıristiyanmış, Musevîymiş, Budistmiş fark etmez – yükselirler, felâha ererler. Ve neymiş; Müslüman’ın kitabının en başında bunlar olsa da Müslümanların bu kavramlarla ilgisi yoksa sonuç şimdiki gibi kan ve gözyaşından başka bir şey olmaz.

Allah aşkına Türkiye‘de öğretmenliğin itibarı var mı? İlmin haysiyeti kaldı mı? Bilgiye talep yerlerde sürünmüyor mu? Talebelerin talepleri teknolojiyi tüketmek mi, üretmek mi? Ve insanımızın derdi çalışarak hem rızık hem de Allah’ın sevgisini kazanmak mı yoksa çalışmadan yada mümkün olduğu kadar az çalışarak zenginler gibi yaşamak mı?

“Ve en leyse li’l-insâni mâ sa’a / Ve insan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm 39). Bizim liderimiz (Atatürk) “Tek bir şeye ihtiyacımız var; çalışmak, çalışmak, çalışmak” demiş. Fransızların lideri (Napolyon) ise “para, para, para” demiş. Soru: Biz Fransız mıyız, Türk müyüz?

OECD 2012 verilerine göre Türkiye’de öğretmen maaşı yıllık 13.500 iken Yunanistan‘da 17.700, İspanya‘da 38 bin, Japonya‘da 40 bin, Almanya‘da 56 bin, İsviçre‘de 93 bin dolar. Türkiye’deki üniversitelerde dirsek patlatan bir Profesör Spor Toto 2.Lig’de top oynayan bir futbolcu kadar para kazanabiliyor mu? Hayır. Orta halli bir manken ajansındaki askılıklar (mankenler) kadar kazanabiliyorlar mı? Tabii ki hayır..

Hayat hareketlerimiz üzerinde etkili olanlar ilim erbapları ve bilgi kaynakları mı, popüler kültür temsilcileri mi? Çocuklarımıza işte böyle bir gelecek bırakıyoruz ve sonra düşünüyoruz; terör niye var, kadına şiddet, trafik kazaları, uyuşturucu, aldatma, yalan-dolan, dedikodu, haset, kötü komşuluk, mutsuzluk, tatminsizlik, cinnet…

Milletlerin itibarı ilmin ve öğretmenin itibarı kadardır.

Günü kurtarabildiysen kutlu olsun Öğretmenim!

 

 

Söyler misiniz Nedir Hayat

Bazen öğretici bir okul, bazen de insanı yoğurup hamur haline getirdikten sonra pişiren bir fırın mıdır ya da bazen cehennem, bazen de cennet midir acep…

Allah’ın bilinmek istemesinin bir sonucu “ nasıl…

Hayat; üzeri kapkara bulutlarla kaplı korkutucu dev dalgalara ve envaiçeşit katil balıklara ev sahipliği yapan bir okyanus ya da huzurun somutlaşmış hali olan bir deniz olabilir mi, günbatımını izlerken seyrine doyamadığınız…

Bir iniş ya da bir çıkış mıdır hayat… Veya; inişte, çıkışı imkansız gösterecek ve çıkışta da hiç inmeyeceğinizi düşündürtecek kadar gaddardır denilebilir mi…

Her insanın bir kez sahip olabileceği en kıymetli şeydir desek, olur mu ki…

Ne dersiniz, hayat için; bilinmez yarınları, kördüğüm sorunları, çözümleri, kahkahaları, hüzünleri, heyecanları, umutları ve umutsuzlukları hep bir arada bulunduran en büyük servettir, tarifi yavan mı kalır…

Eyvallahı çok olanın, bağımsızlığını elinden alan bir fırsatçı ya da istiklalden umudunu kesenin, ansızın elinde beliren, bir özgürlük kılıcı mıdır…

Hayat, motorlarına bazen intikamı veya kini, bazen de sevgiyi veya merhameti itici güç olarak kullanan bir mekanik yapıdır denilebilir mi…

Başkalarına tahsis edilen veya başkalarından çalınanlar mıdır ya da bir şeylere adanılan bir adak mıdır sizce…

Hayat; akşam huzurla kapattığınız gözlerinizi, sabahında kabusa ya da kederi kaderiniz sandığınız bir günün yeni gün doğumunda huzura açtığınız zaman dilimi midir…

Peki, hayat için, iyi veya kötü sürprizlerin ne zaman yaşanılacağının bir türlü kestirilemediği, sınırı bilinmez, sınırlı bir vakit desek nasıl olur…

Bugününü baki sananları yalanlayan, yarınların yuvası tabirine ne dersiniz…

Ağlayarak gelinen dünyadan ağlatarak giderken, bu iki gözyaşı arasında ki zaman dilimidir desek çok mu kısa olur acep…

Kazanırken neleri kaybettiğinizi ya da kaybederken neler kazandığınızı çok sonra fark edebildiğiniz bir süreç izahı için ne dersiniz, olur mu ki…

Dertsiz insanın olmadığı dünyada, “umudu doğuran kederin yuvasıdır hayat” dediğimizde, arabesk bulanlar çıkar mı tarifimizi…

Hayat; Aşk mıdır, öfke midir ya da doğduğunuza sevindiren veya pişman eden şey midir sizce…

Söyler misiniz nedir hayat…

Ve siz çözün mısralarımızı…

Gözyaşıyla başladı mahşer misali ilk sefer

Selan Sur’undur senin, onla başlar son sefer

vesselam…

 

 

Türkiye Yine Oyuna Getirilmiştir!

0

ABD, Türkiye’nin başına bela olan PKK terörünü  el  altından  körüklerken, silah  desteği  de sağlayıp, ülkemiz içinde  ajanları  sayesinde  tahribatlarına devam    ediyor. İyi bir  dost ve  müttefik  pozları  vererek  Rusya’ya  karşı sınır  karakolluğunda  Türkiye  maalesef  eskiden beri  kullanılıyor.   BOP   eş  başkanlığı  ile görevlendirilen   Türkiye   sayesinde, birileri    iç  siyasete ,  güya   ABD’ye  dikleniyormuşçasına ,bir kaç  beyanat  verilip, milletin  gazı  alınıyor.  Nasıl  olsa  halkın  yarısı  da  tepedekilere  biat  ediyor

Dolayısı ile  her zaman olduğu  gibi  Türkiye ,   ABD  isteklerini  kuzu kuzu  yapmaya  devam ediyor.Tıpkı  “One Minute”den  hemen sonra  İsrail ile  artan ekonomik  işbirliğimiz  gibi,ABD  bize  ne kadar   ihanet ederse  etsin,ABD  ‘ nin  her dediğini  yapmak sanki   bizim  boynumuzun  borcuymuşcasına  ,Türkiye  ABD’nin  arka bahçesi  olduğu  artık  tamamen  ortada…Şimdiki  erk  ise ,  sen kalk  bu halinle  iç  siyasette  verim almak için ,zaten  yat dersen yatmaya hazır olan yüzde  ellikler  ağzından  çıkana  bakıyor,her şeye kabul. Birde Fatihayı  okudun mu  ortam  cep de  keklik  babından.  Nefes alman ABD’nin elindeyken kalkıp Ortadoğu’nun ağabeyliğine  soyunmak  da  neyin nesi!

İslam ülkelerinin dizaynı için  kendine  rol  biç. Buna  kara  kargalar  dahi  gülmez mi? ABD   oradan  sana bön bön  bakarken,seninde  ona  elin  mahkumken ,ne  ağabeyliği,ne  Ortadoğu’nun  dizaynı?  Türkiye’nin  şu an  yaptığı  ,  BOP  kapsamında  ABD  , İsrail  ve Siyonizme   kölelik   etme  hizmetidir.Zaten  bunca İslam ülkesi  ABD  nin  kucağına  oturmuş,İngiliz  oyunlarının  tarihten beri  hamisi olmuş,siz  hangi  İslam   Ülkeleri  patronluğundan bahsediyorsunuz? Zaten  İslam  nizamı  kurma   uğraşının  13  yıldır  esamesi  dahi  kalmadı, böyle  sözler  artık duymuyoruz,iddia   edip  savunanlar  ise  iktidar olanların   dışında  sadece  ferdi  cılız  bir çığlıktan  ibaret..

Bunca  İslam Ülkesi  kan revan içinde  iken  ,izlenilen yanlış  politikalar  yüzünden ,güneyimiz  de  ABD’nin istediği  piyon  Ermeni  cibilliyetli  sözde  Kürdistan  kurulmuş,bu sayede  Irak  ve Ortadoğu  petrolleri  İsrail  ve ABD’nin  havuzlarına akmaya  devam ediyor  ve etmeye devam edeceği  de  ortada.

Suriye’ye planlanan kara harekatı meselesinde  açıkça görülmektedir ki  ABD  Vietnam’daki  eski tecrübeleri yaşamak istemiyor. ABD, askerlerinin   kol ve bacaklarının   kopmaması gerektiğini, anlamış  durumunda. ABD,ölen askerlerin ailelerine  bu  askerlerin  durumunu  izah yapamadığını belirterek, ABD’nin Suriye’de  kara operasyonuna katılmayacağını belirten Obama, Türkiye’yi ve Fransa’yı kara harekatına zorlamaktadır.

Obama, BOP için, Büyük İsrail için ben değil sen bedel öde, benim askerim değil, seninki ölsün, benimkinin değil seninkinin ayağı kopsun mesajı vermektedir.

Bizimkiler de taşeronlukta o kadar sadık ki, sonuç ne olursa olsun biz misyonumuzu yerine getiririz duruşundalar.

Bu durumda  her şey  BOP  projesi  kapsamında  tıkır tıkır  işlerken  Türk’e  düşman ne kadar  unsur varsa,Suriye de  Türkmen  Dağında  yaşayan Türkmenlerin  üzerine çullanmışlar. Günlerdir  Rus’u  da  ,İran’ı  da  ve diğerleri de  bir avuç  Türkmen’i  katlediyorlar. Ülkemizdeki  güçlü, Orta  doğuyu  dizayn  edeceğim  diyen  bu iktidar  beyanattan  öteye  geçemiyor. Mısırlı  Esmalara gösterilen  ilginin  zerresi ,Türkmenlere  sahiplik  için ne iktidarda  ,nede  iktidara oy  veren cenahta  yok. Ülkücü  camiadan başka  sesi  çıkan  kimseler  yok.Hani o   cami önlerinden  kükreyen  kalabalıklar?  Yoksa  Türkmen  insan değil mi ?Yoksa  Türkmen’i  Müslümandan saymıyor musunuz?

Yoksa , Türkmen Dağındaki  bir avuç  Türkmen  BOP’ne  engel mi? Işid’e  tırlarla  giden  silahlar  yakalanınca  ,hemen  siyasi  manevra  ile  onlar  Türkmenlere  gidiyordu  deyip, oyun içinde oyun  oynayanlar, Türkmen  cephesi de diyor ki ; ”Bize  yardım,silah gelmedi”, buna ne   dersiniz?  Suriye  ve  Türkmen Dağı  meselesinde , Türkiye  yine  kullanılmış  ve oyuna getirilmiştir. Olan  her gün  katledilen  Türkmenlere  ve  Müslümanlara olmaktadır.  Ölenler  onlardır. BOP  projesini  uygulayanlara  ,onların  askerlerine  ,halklarına  hiç bir şey  olmamaktadır.

Allah  ,Türk  Milleti’ni  ve  İslam Alemini  Bütün Kötülüklerden  Korusun.Amin…

Saygılarımla…

 

 

Türkler Olmasaydı

0

İçindeki tüm unsurları içeren ve onlardan meydana gelen “Türk Milleti”nin adından gocunanlar ve rahatsızlık duyanlar var! Oysa “Türk” adını taşıyan bu millet; sıradan bir millet değil; İslâm mefkûre ve ülküsünü hedef ittihaz etmiş, mücahit bir millettir. Tarihin verdiği bir hükümdür ki, “Türk” demek “Müslüman” demektir. Nitekim Avustralya’da bir genç kız Müslüman oluyor. gazeteler: “Kızımız Müslüman oldu.” diye manşet atıyor.

İşte Türk Milleti’nin tarihte bıraktığı izlerin kısa bir panoraması:

X

“İslâm medeniyeti, Çin hudutlarından Pirene dağlarına kadar geniş sahaya yayılabilme kudretinin asıl temelini Müslüman milletimizde buldu…

“Papa Onuncu İnosan: ‘Müslüman Türkler olmasaydı İslâmiyet Arap Yarımadasından çıkamazdı. Müslümanlığa cihan şümûl kudret ve mahiyetini veren Müslüman Türklerdir.’ demiştir. Hıristiyanlık -Musevilik-Budist ve Brahman dünyası, MÜSLÜMAN denince hatırlarına Müslüman-Türk milletini getirdiler…

“Evvelâ, bugünün nesillerine şu ebedî hakikati öğretelim: İSLÂM MEDENİYETİ, kendisini Müslüman olmanın şeref ve mazhariyeti içinde idrâk etmiş bütün akvamın müşterek eseriydi ve biz Türklerin bu medeniyetteki mevkiimiz çok şerefli, zannedildiğinden çok ehemmiyetli idi. Bu medeniyet iki büyük tehlike geçirmişti: Biri Doğu’dan gelen Moğol tehlikesi, diğeri Batı’dan gelen Ehl-i Salip (Haçlı) tehlikesi…Birincisinde sadece siyasî sebepler, ikincisinde hem siyasî, hem dinî ve ruhî sebepler vardı. İki tehlikeyi de Türkler göğüslediler ve bertaraf ettiler. Kahraman ordumuz, bin seneyi aşkın zamandır bu din, bu medeniyet için şafaktan yapılmış bir sel-sebil gibi mütemadiyen kan akıttı.

“Tarihin muhtelif zaman ve muhtelif mekanlarında Orta-Asya, Orhun, Turfan, Karakurum, Maveraünnehr, Selçuk, Hindistan’da hükümran devletler kurmuş Türkler İslâm medeniyetinden dimağlarına nur, dehalarına derinlik, ruhlarına fazilet aldılar. Arap lügatinin bânisi olan dahilerden Sahhah Cevherî, Acem edebiyatının parlak yıldızları Şevket ve Zahîrler, eserlerini islâm medeniyetinin din lisanı olan Arapça ile yazdıkları için Arap zannedilen İbn-i Sinalar, Farabîler, manzumelerini Farsça ibda eden Mevlânâ Celaleddinler hep Türk asıllı idiler. Türk, İslâm medeniyet ve ilmine armağan ettiği öz evlâtlarının milliyetini ayırmadı. Müslüman olmak şerefi ile yetindi.

“Semerkand bir medeniyet hârikası idi. Oradaki Mescid-i Şah, mimarinin ölümsüz bediasıydı. Semerkand, geniş caddeleri, muazzam bahçeleri, büyük hastahaneleri, başta kâğıt fabrikaları olarak sanayi tesisleri, ziraat için açılmış kanalları ile en yüksek mamure idi.

“Müslüman Türkler Hindistan’da, Delhi ve Ağram’da gözler kamaştıran eserlerle İslâm medeniyetinin muhteşem örneklerini verdiler. Tac Mahal türbesi, hâlâ da cihanın en bedî ve kıymetli mimarî âbidesi olarak kabul edilmektedir. İslâmiyeti cihanın dört tarafında, çıplak manası ile sadece din olarak değil, beşeriyeti saadet ve huzura götüren ebedî hayat nizamı olarak benimseyen Müslüman Türklerin Kırım’da, Cezayir, Fas, Tunus, Trablusgarb’da kurdukları medeniyet, Anadolu’dan ilham alıyordu. Selçukluların payitahtı olan Konya’dan başka Aksaray, Amasya, Sivas, Kayseri, Diyarbakır, Van gibi Anadolu beldeleri o medeniyetin birer mâmuresi idi. Musannâ mimarî âbideleri, zarif sarayları, azametli kervansarayları, yollar ve köprüleriyle toprağın üstünde yükselen bu medeniyet, darüşşifaları, külliyeleri, medreseleri, bedestenleri ile ilim-sanat-ziraat sahalarında dünyanın önünde idi. Osmanlı İmparatorluğumuz daha doğarken bile böylesine bir medeniyete varisti. Kuruluşundan yüz elli sene sonra, bin senelik Bizans’ı aldığımızda oradaki medeniyetten çok yüksek seviyemiz vardı.” (Bediüzzaman Said Nursî, Cemal Kutay, İstanbul – 1980, s. 58 – 60)

X

Gelelim sadede / asıl demek istediğimize: Bu vatan Türkiye’dir / Türk ve Türkleşmiş olanların; yâni Türkçe’yi de bilen ve konuşan Müslüman kavimlerin vatanıdır. Bu insanların dini bir, dili bir, vatanı birdir. Böylece bir millet olmuşlardır. Zaten dil, din, vatan bir ise, millet birdir. Fakat bu birlik, bu beraberlik, bu aynîlik Türk Milleti’nin mayalık ve önderliği ile oluşmuştur. Türk Milleti; saflarında yer verdiği kavimlerin lokomotifi olmuş. Onları aynı vatanda aynı dil ve din etrafında toplamasını bilmiş. Onları kendi ana dilleri, örf ve ananeleriyle baş başa bırakmış. Bununla beraber Türk Milleti / Türk idareciler onlara kendilerini benimsetmesini bilmişler, Müslümanlara din kardeşi muamelesi yapmışlar. Gayri müslimleri de insan olarak kardeş bilmişler. Adaletten kıl kadar ayrılmamışlardır.

Bu şekilde, çözülme ihtimali taşıyan mozaik / karışım olmaktan çıkıp; ayrılmaz, parçalanmaz, çözülmez bir bütün yani sentez / terkip teşkil ederek son Türk Devleti tarihteki Kıyamet’e kadarki yerini almıştır.

Kısaca, bu millet Türk Milleti’dir. Bu devlet Türk Devleti’dir. Bu vatan Türk Vatanı’dır.

Millet; Türkiye Milleti değil, Türk Milet’idir. Çünkü milleti toprak meydana getirmez. Millet ise toprağı vatan yapıp kendine mal eder. Binaenaleyh toprak milletin sahibi değil, fakat millet toprağın sahibidir. Evet, uğrunda ölünen toprak vatanlaşır. Zira ancak bu şekilde toprak sahiplenilmiş olur.

Kaldı ki, bugün “Türk” kelimesine karşı tavır alanlar; hiç şüpheniz olmasın, yarın “Türkiye” kelimesine de karşı çıkacaklardır.

Bu böyle biline

Herkes sahip olsun diline

Göz diken Türk’ün iline

Fetva çıkar hakkında: Siline

 

 

Avara Kasnaklara Sordum Bilemediler

Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan‘ın en önemli vasfı konuşmayı çok sevmesi, çok konuşması ve inandırıcı konuşması olsa gerektir.

Cumhurbaşkanlığı yetkisine girsin girmesin her konuda fikrini beyan eder. O konuştuğu zaman da yirmi TV kanalı yayınlarını keserek canlı yayınla bizlere duyurur. O’nun her konudaki düşüncesini biraz TV seyreden, gazete okuyan veya sosyal medyayı takip eden herkes bir şekilde öğrenir.

Ama bazı konularda şaşırtıcı bir suskunluğa giriverir ki, biz vatandaşlar bu konularda nasıl düşüneceğimizi şaşırıveriyoruz.

Mesela “Sınırımızın 10 kilometre ilerisinde Türkmenler 10 günden beri bombalanıyor. Her şeye lafı olan Cumhurbaşkanı Erdoğan susuyor. AKP seyrediyor.”

Mesela Tayyip Erdoğan, HDP Ağrı Milletvekili Leyla Zana‘nın Genel Kurul’da Kürtçe bazı ifadelerden sonra yemin metni dışına çıkarak “Türk Milleti” yerine “Türkiye Milleti” demesine ilişkin yorum yapmaktan kaçınıyor.

“Asrın lideri” susunca da özellikle de medyada ve sosyal medyada görevli “avara kasnaklar” hepten boşa dönmeye başlayıveriyor.

Malum “avara kasnak” bir kayış tarafından çevrilen, tahrik eden ve tahrik edilen kasnaklar içinde güç aktarmayan, sadece kayışın gerginliğini sağlayan kasnaktır. Amacı sürtünme kuvvetini artırarak daha fazla güç aktarılmasını sağlamak olan mekanizmanın bir parçasıdır.

R. Tayyip Erdoğan bir hususta fikir beyan ettiyse, bu avara kasnaklar bu fikrin en güçlü bir şekilde topluma aktarılmasının bir aracı olurlar.

Bu avara kasnaklar ister dönemez olsun, isterse boşa dönsün de.. Biz merak ediyoruz. Çünkü muhalif kanalları susturulan; başka haber kaynakları neredeyse tüketilmiş olan; aydınlarının, yazarlarının resmi görüş haricinde fikir beyan etmekten korkutulduğu bir toplumuz.

Merak ediyoruz:

  • Ne olacak Bayır Bucak Türkmenleri’nin akıbeti? “

Ayn El Arap / Kobani’de PKK/PYD militanlarına kadar ulaşan şefkat ve himmet eliniz Türkmenlere de ulaşacak mı?

Prof. Dr. Ümit Özdağ‘ın ifadesiyle soralım: “Hangi örgüte gittiği bütün dünya tarafından bilinen silahları ‘Türkmenlere giden yardım’ diye nitelendiriyordunuz. Şimdi Türkmenlere yardım yapmanın tam zamanıyken bırakın yardım etmeyi, neden kınamıyorsunuz bile.”

“Konuşsana Müslüman sesin hiç duyulmuyor. / Yoksa Türkmen Türk diye ümmetten mi sayılmıyor?”

  • Ne olacak Zana’nın yemin meselesi?

Yeni Anayasa” ile “Türk” ifadesini kaldırarak mı çözeceksiniz, yoksa “inlerine mi gireceksiniz?

7 Haziran sonrası yemin ederken düzgün okuyan bu kişi, kimden ve nereden cesaret aldı da yemin metnini şaşırıverdi?

Deyiverin gari…

*****

Zekâmızla Alay Etmeyin

Yukarıdaki bahsettiğim “avara kasnak” görevini yapan, yani kendi fikrini anlatmak yerine, R.Tayyip Erdoğan’ın mesajlarını güçlü bir şekilde topluma iletip, ikna edilmesine yardımcı olan yazarlardan biri bakın ne diyor:

Hürriyet Gazetesinde Akif BekiErdoğan’ın ‘özgür basın’a iltifatı” başlıklı bir yazı yazdı. Cumhurbaşkanının, 19 Kasım’da ATV ile A Haber kanallarının ortak yayınında, seçim yasaklarını ihlal gerekçesiyle YSK’nın (yandaş) A Haber’e kestiği, RTÜK’ün de uyguladığı cezalar konusundaki açıklamalarını aktardı.

Erdoğan’ın, ‘yayın yasağı’ şeklindeki bu ‘sansür’ cezalarına çok sert çıktığını, cezalandırmayı haksız ve yanlış bulduğunu aktaran Akif Beki, bu açıklamaları “en liberal, en özgürlükçülere bile parmak ısırtacak bir manifesto” olarak tanımladı.

Erdoğan bu konuşmasında “Özel sektörün görsel ve yazılı yayınlarına müdahale edilemeyeceğini, RTÜK’ün de YSK’nın da buna hakkı olmadığını, gönlünde kim varsa onu çıkaracağını, istediğini çıkarıp istediğini çıkarmayacağını,  her medya grubunun dilediği tarafı tutup dilediğince tek yanlı yayın yapabileceğini… Buna kimsenin karışamayacağını..” ifade etmişti.

Öncelikle başlık, yazarın demokratik bir zihniyete çok uzak olduğunun işareti. Bir Cumhurbaşkanının basın özgürlüğünü dile getirmesi “özgür basın’a iltifat” olarak nitelendirilmez. Özgür basın demokrasilerde 4. kuvvet olarak tanımlanır. Kuvvetler ayrılığı ilkesine göre bu kuvvetler birbirlerine iltifat etmez, sadece özgürlüğüne, görev ve yetkilerine saygı duyar.

İkincisi, Erdoğan’ın bu konuşmayı yaptığı andan geriye doğru sadece üç aylık uygulamaya bakmak bu konuşmayı ne kadar ciddiye almamız gerektiğini göstermeye yeter.

Cumhurbaşkanının “Bunlar bana ihanet ettiler, yalnız dahi kalsam sonuna kadar bunu sürdüreceğim” dediği Cemaat mensuplarının şirketlerine “el konuldu.” (Bazıları buna “çökme” diyor.)

“Kendisine ihanet eden” bu medya hukuk devletlerinde bir benzeri görülemeyecek şekilde etkisiz hale getirildi.

Anlaşılan “Ceza hukukunda yeri olmayan ‘paralel devlet / legal görünümlü illegal yapı’ kavramları yeterli olmadı, ilaveten “Tayyip Erdoğan’a ihanet” kavramı ile takviye ediliyor.

Bazı Cemaat mensuplarının geçmişte yaptığı hukuksuzluklar, yapılan bu hukuksuzlukları meşru kılmaz.

“Özel sektörün görsel ve yazılı yayınlarına müdahale edilemeyeceğini” anlatan zatın inandırıcı olabilmesi için söz ve eylemlerinde bir uyum olmasını beklemek, sıradan zekâlı bir insanın normal davranışı değil midir?

Bunlar galiba zekâmızla alay ediyorlar…

*****

Goebbels’in İlkeleri:

Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu “Tarih gelecektir… Çünkü tarih, geçmiş olayları inceleyip, oradan ulaşılacak bilgi ve tecrübelerle geleceğimize yön veren bir bilimdir” diyor.

Hitler’in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels‘in aşağıda bir kısmını verdiğimiz ilkelerinden bugünümüzü anlamak ve geleceğimizi tahmin etmek için yararlanabiliriz:

“-Gerektiğinde yalan söylemekten kaçınmayın ve utanmayın. İnsanların beyni tembeldir. Tembel beyin yalanı çok daha iyi hazmeder.

Yalanlarınızdan da asla geri adım atmayacak sürekli tekrar edeceksiniz. Bunu yapınca halk o söylemin size ait olduğunu unutur ve kendi fikriymiş gibi inanmaya başlar.

-Söylediğiniz yalan ne kadar büyükse o kadar etkili olur.

-Karşı taraf haklı bile olsa herhangi bir konuda hatalı olduğunuzu, yanlış yaptığınızı asla kabul etmeyeceksiniz.

Suçu da asla kabul etmeyecek ve üstlenmeyeceksiniz. Geri adım atmak olmayacak.

Hep saldıracak, karşı tarafı savunmada bırakacaksınız. Siz değil onlar savunmada kalacak.

Size karşı yapılan suçlamaları görmeyecek ve duymayacaksınız.

-O yalancılar için gerekenler ‘bağımsız Alman yargısı’ tarafından yapılacak ve cezalarını bulacaklardır.

-Gerektiğinde sadece bir tek rakibinize odaklanın ve kötü giden her şeyi onun veya onların üzerine yıkmaya çalışın.

 

 

Türkiyem Neredesen!

Yandı, su dayandı, can yandı,

Hark vurdum su dayandı.

Türkman dağı yangınına,

Su döktüm su da yandı.

 

Yandı,Türkmanyandı,Türk yandı,

Türkman dağında bugün,

Yine katliam vardı.

Yandı ciğerim yandı.

 

Yandı, balam yandı, han yandı,

Sırtlanlar birleşti bugün,

Türkman dağa dayandı.

Yandı Türkmanım yandı.

 

Sahipsiz, Türkman  sahipsiz galdı,

Olsaydı,   bozkurt arham,

Çakallar yanaşmazdı,

Katliam yapılmazdı.

 

Yanaram ,yalnızlığa yanaram,

Yeddi düvel saldırdı,

Lime lime  olmuşam ,

Ah  arham , derağlaram !

 

Gel de  gel heyy ğan ğardaşım,

Gümanım  sendeğaldı.

Türkiyem  neredesen?

Ğardaşın Darda ğaldı!