18.6 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 777

Yakın Tarih Sohbetleri-4 Her Sahifesi İbretlik Gelişmeler

Tek Rumeli Televizyonu‘ndaki programımız paket yayın olarak çekilirken medyada Çetin Altan’ın vefat haberleri yayınlanıyordu. Soner Yalçın ise Sözcü’deki yazısında Çetin Altan’ın savının aksine “Enseyi ilk o kararttı” derken, tercümeci, aktarıcı münevver diye tarif ettiği Çetin Altan’ı solgun kırmızı karanfile benzetiyordu.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın ise Çetin Altan’ın oğlu meslektaşı Prof. Dr. Mehmet Altan’ın aynı gün televizyonda babasını anlatırken boğazının düğümlendiği dikkatini çekmiş. Gerçekten insanın babasının vefatındaki duygularını, ancak babası ölen bir başka biri anlayabilirdi.

Nato İle Sesimiz Duyuldu mu?

Prof. Dr.Nevzat Yalçıntaş’a Yakın Tarih Sohbetlerimizin bir yenisinde sordum:

-Demokrat Parti içte istikrar, dışta itibar sağlayabildi mi?

Cevabı hemen “evet” oldu. Öyle bir “evet” ki bin evet gibi kesinleşmiş bir rakam gibi geldi bana. Anlattı:

-İngiltere Osmanlı Cihan Devleti’ni parçalayıp kendisine bağlamak istiyordu. Türkiye’nin bir Ortadoğu ülkesi olmasını, o dairenin içende bulunmasını hep arzu etti. Batılı bir Türkiye’ye ise karşı çıktılar. Batı standartlarına sahip ancak Müslüman bir Türkiye olmamız istenmedi. Bizim NATO’ya girmemizi istememelerinin arkasında böyle bir gerçek yatar.

Sonra devam etti Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş:

-Amerika Birleşik Devletleri’nin desteklemesi ile NATO’ya girdik. Dünyada yani uluslararası arenada ilk defa sesimiz duyuldu.

-Demokrat Parti’nin her şeyine muhalefet eden İsmet Paşa nasıl karşıladı?

-O da bu başarıyı kabul etti. Beğendi ve itirafını yaptı. NATO bize böylece savunma gücü sağladı. Bizimle birlikte Yunanistan’ı da NATO’ya aldılar. Böylece güneydoğu Avrupa savunması kesinlik kazandı, garantiye alındı.

NATO Merkezi ilk kurulduğunda Paris’teydi. Sonra Brüksel’e alındı. O yıllarda Türkiye; bir moda haline gelen komünizm ve  Sovyet yayılmacılığının tehdidi altındaydı. Moskova; Kars, Erzurum ve Ardahan’ı istiyordu bizden. Ortadoğu o yıllarda da bataklık resmini koruyordu.  Erken kalkan askeri darbesinin lideri olarak darbeyi gerçekleştiriyor ve devlet başkanı oluyordu.

İşid Yerine Türk Köyleri Bombalanıyor

Hocaların Hocası konuyu güncelleştirerek devam etti konuşmasına:

-Hatırlayın 2012’de Suriye Lazkiye açıklarında Türk Hava Kuvvetlerine bağlı iki adet RF-4E Phantom uçağımızı düşürdü, Hava Pilot Yüzbaşı Gökhan Erten ve Teğmen Hasan Hüseyin Aksoy şehit düştü. Bu tür uçak düşürmelere karşı patriot füze sistemi gerekiyor. Bizde yok.

-Evet. Çok sonra müracaatımız üzerine Almanlar getirip Kahramanmaraş’a yerleştirdiler.

-Doğru. Sebebi biz bir NATO üyesiyiz ve ABD’den sonra en güçlü orduya sahibiz.

-Öyle hocam!

-Almanya Başbakanı Merkel Türkiye’ye gelerek  bu patriotları ve askerlerini denetledi. Askerleri içinde Türk asıllı  askerler de vardı. Bununla da ikinci bir mesaj verdi bize.

– “Sizin adamlarınızla sizi koruyoruz” der gibiydi.

-Çin’den füze almak istedik kıyamet koptu. Dolayısıyla NATO’ya girmek fevkalade önemliydi. DP Döneminde girildi. Türkiye savunma sanayini güçlendiriyor çok şükür. Önemli silahlar da yapıyoruz. Ama petriot füzelerimiz yok. Biraz acze düşsek hemen başımıza binerler.

-Devlet adamının önemi burada ortaya çıkıyor?!

-Tabii ki, Rusya askeri gemi, uçak ve askerleriyle Suriye’de. Sınırımızdaki “İŞİD’e ait yerleri bombalıyorlar” deniyor.

-İnşallah öyledir. Türkmen köylerini bombalıyorlar. Bölgede yeni bir Kürt kantonu kurulmasına arka çıkıyorlar.

-Rusya SSCB dağıldıktan sonra Bağımsız Devletler Topluluğunu kurdu. İçlerinde Türk Cumhuriyetleri var. Rusya kalktı önce Ukrayna’ya saldırdı, Güzel Kırım’ı işgal ve ilhak etti. Türkiye gelişmeler karşısında daha süratli hareket etmelidir.

Monşer Kıbrıs’a Gitmek İstemiyor Ama İngilizler Merakta

-Hocam Yakın Tarih Sohbetleri’nde özellikle gençlerimiz Kıbrıs konusunda neler hatırlamalı? Siz en netameli günlerde oraya da gittiniz?

-Kıbrıs Sorunu için Lefkoşe’ye gittim. Bu rahmetli Başbakan Süleyman Demirel Hükumetinin bir kararıydı. Demokrat Parti zamanında. Bütün Türk köyleri Rum çetelerle çevrilmiş ve dışarıyla bağlantısı kesilmiş, moralsiz bir hale getirilmişti. Katil Grivas Türkleri katlediyor, köyleri basıyor. Makariyos  acımasız ama sessiz. Yunanistan’da Albaylar cuntası yönetimde.

-Nasıl gittiniz, kimlerle gittiniz?

-Bakanlık temsilcileriyle. Heyet başkanı benim. Onlara Türk köylerine mutlaka gideceğimizi söyledim Bazıları tereddüt etti.

-Sanırım Dışişleri Bakanlığından olsa gerek?

-Bunu Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri hemen anladı. Ama ben “Arkadaşımız yeni evlenmiş, bebek bekliyorlarmış” falan diye söyleneni aktardım. Her ne ise daha uçaktan iner inmez etrafımızı İngiliz istihbaratının adamları sardı.

-Çoğu gazeteci kılığındadır?

-Öyle. Makarios yönetimi ve İngilizler ne yapacağımızı merak ediyor. Girne’de bir kapalı bir mekanda olacaktı toplantı. İtiraz ettim. Çünkü şimdi böcek var falan deniyor ya dinlemek için bütün tedbirleri almışlardır. İtiraz ettim. Bahçede toplandık.

-Hepsi şoke olmuştur.

-Öyle oldu, bizim tedbirimiz karşısında. Yasalara göre bile Kıbrıs’ta Türklere hukuk uygulanmıyor, hakları bile gasp edilmiş. Kabinede kaç bakan, yönetimde kaç müdür olacağı teker teker sayılmış ama umursamıyor Rumlar. Kıbrıs’taki Türklere “Bekledim de gelmedin” şarkısını çalıyorlar plakla! Kıbrıs’ta soruna çözüm arıyoruz.

Çözüm mü dediniz?

-Çözdünüz mü bari?

-Çözdük. Üç rapor hazırladım. Genelkurmaya, hükümete ve üniversiteye. İlk iki raporun sonuç bölümünde “Gordiyonun kördüğümü nasıl çözdüğünü örnek verdim. Büyük İskender’in kılıcıyla vurarak çözdüğü kördüğümü hatırlarsınız.

-Yani silahlı müdahale.

-Evet, artık sorun kangren olmuş, silahlı müdahaleden başka çözüm gözükmüyordu katliamlar karşısında. Bu bölümü üniversiteye gönderdiğim raporda çıkardım. Çünkü medyanın eline geçmesi ihtimali olabilirdi!. Tedbir aldım.

-Ketumiyetin bu kadarı fazla değil mi?

-Değil, çünkü bunu daha geçenlerde yaşadık. Süleyman Şah’ın naaşının taşınması konusu bile dinlemeye takılmış. Üstelik Dışişleri Bakanlığında oluyor bu gelişme.

-Peki hocam, Demokrat Parti Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Fuat Köprülü aynı yıllarda “Türkiye’nin Kıbrıs diye bir sorunu yoktur” demedi mi?

-Maalesef dedi. O da İnönü’nün Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak gibi “Aman İngilizlerle ters düşmeyelim” diye düşünüyordu her halde. İngilizlerin adada üssü var. Halen de devam ediyor.

 

CIA Başkanı İle Görüşmek

-Peki, bu politikayı Demokrat Parti’nin devamı olan partiler devam ettirebildi mi?

-1960 Askeri Darbesinden sonra Demokrat Parti’nin devamı olarak Ekrem Alican başkanlığında Yeni Türkiye Partisi ve Emekli Orgeneral Ragıp Gümüşpala liderliğinde de Adalet Partisi kuruluş hazırlıkları yapılıyordu. Bunların birleştirilmesi isteniyordu. Adalet Partisi adına ben toplantılara katıldım. Yeni Türkiye Partisi için de Emil Galip Sandalcı adında bir gazeteci. Benim ve Sandalcının başkanlığında bir araya gelip birleşmeyi formüle etmeleri taraflarca kararlaştırılmıştı. Görüşmeler başladı. Baktık ki Emil Galip Sandalcı ve arkadaşlarının görüş ve sistemleri farklı. Birleşme gerçekleşmedi.

-Gayet normal Hocam. Emil Galip Sandalcı  eski bir TRT çalışanı. İyi tanırım. Adalet Partisi görüşlerinin tam tersini savunurdu. Peki sizin bir de Ronald Reagan döneminde CIA Başkanı olan William J. Caser(1981-1987) ile bir görüşmeniz var? Nedir o?

-Evet.. Türkiye NATO’nun ayrılmaz bir parçası. NATO’nun istişare makamları vardır. Bu istişareler siyasi, kültürel, ekonomik, ilmi, sivil inisiyatif gibi her konuda olabilir. Bu istişare toplantılarında Türkiye de yer alıyor. Toplantıya siviller de katılıyor.

-Evet!

-İtalya’nın kuzeyinde, İsviçre Alplerine yakın bir şatoda oldu toplandı. Görkemli bir salon ve tertemiz bir fiziki mekândı. Amerikan temsilcisi ile sohbet ediyordum. Missouri Zırhlısı konu oldu. Bu gemi Amerika’da vefat eden büyükelçimiz Rahmetli Mehmet Münir Ertegün’ün naşını İstanbul Özbekler Tekkesi’ne defin için getirmişti. Getirmekle kalmamış, Karadeniz’e açılarak SSCB’ye bayrak göstermişti. Toplantıdaki bir önceki  Amerikalı CIA Başkanı William J. Casey”Hocam o gemide ben de vardım” demez mi?. CIA biliyorsunuz Amerikanın dış, FBI da içe yönelik bir istihbarat ve güvenlik kuruluşu. Ağırlık olarak da CIA askerlerden oluşur. Şöyle konuştu sonra:

-Missuri Gemisi İstanbul’a demir atmıştı. Biz her gittiğimiz yerde o limanın sivil otoriteleriyle de görüşürüz. Bu defa de öyle yaptık. Vilayete giderek İstanbul Valisiyle işbirliği konularını görüştük.

Biraz durduktan sonra sohbetini sürdürdü William J. Casey;

-Hocam bana gençliğimdeki önemli bir anımı hatırlattın. Yarın toplantımızda, Türkiye ile o zamanki ilişkilerimizi anlatacağım.

NATO’nun böylece bir arka planını daha öğrenmiş olduk.  Olayların gerçekleştiği yıl ise öğrenci hareketlerinin başladığı 1968..Fransa başı çekiyor ve Avrupa’ya yayılıyor. Yine komünizmin moda olduğu aykırı seneler. Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle’e ve düzene “Yasaklamak yasaktır. Gerçekçi ol, imkansızı iste” biçiminde sloganlarla bir başkaldırıydı. Sorbonne Üniversitesi’nden önce bütün Fransa üniversitelerine, sonra bütün Avrupa yayıldı. Gençlik liderleri de biri Kızıl Deni adındaCohnBendit Dachau, diğeri Kızıl Rudi isminde Alman Rudi Dutschke adlı iki Marksist öğrenci. Kızıl Deni-CohnBenditDachau şimdi Avrupa Parlamentosu’nda bir Fransız milletvekili ve kurulu düzeni savunuyor. Andre Gide bunu önceden görmüş olmalı ki ” Gençliğinde sosyalist fikirleri taşımayanın,  vicdanından, orta yaşta ise aynı şeyleri savunanların aklından şüphe edilir.” Diyor.

 

 

Emekli Savcı Necdet Bayraktaroğlu Beyefendi ile Müzikle Tedavi Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: ‘Müzik ve tedâvi’ hakkında genel bir değerlendirme ile sohbetimize başlayabilir miyiz?

Necdet Bayraktaroğlu: Halk arasında ‘ruhun gıdası‘ olarak ifade edilen müzik, insanların hayatında ve ruh sağlığında önemli bir yer tutar. Genellikle bir eğlence aracı olarak nitelendirilse de müzik; duygu ve düşünceleri seslerle anlatan, bir düzen ve estetik anlayışı içerisinde ifade eden sanattır.

İnsanlar üzüntülerini, sevinçlerini, heyecanlarını, sevgilerini ve kahramanlıklarını müzikle ifade etmeye çalışmışlardır. Müzik, ruhun çeşitli tepkilerini en iyi şekilde yansıtan bir sanattır. Bu özelliği sebebiyle, insanın ruhî durumunu inceleyen psikoloji ile yakın bir ilişkisi bulunmaktadır. İnsanları duygu bakımından etkilediği için, dinî duyguların güçlenmesinde ve hastalıkların tedavisinde de müzik kullanılmıştır.

Kuş, su, rüzgâr ve müzik sesleri, insanın beyin dalgalarına yakın tesir ettiğinden, dinlendirici özelliğe sahiptir. Müzik, asırlar boyu tedavi maksadı ile de kullanılmıştır.

İnsanlar ruhî ve bedenî rahatsızlıklarına çare bulmak için yüzyıllardır çeşitli tedavi yöntemleri araştırmış ve kullanmışlardır. Müzikle tedavi de, araştırmalar sonucu ortaya konulan bir iyileştirme metodudur.

Çetinoğlu: Müzik, insan hayatında ne türlü değişikliklere sebebiyet veriyor?

Bayraktaroğlu: Müzik, sosyal ilişkilerin geliştirilmesinde, kişilere güven duygusu veriyor.  Çocukların ifade yeteneğini ve düşünme kapasitesini geliştiriyor. Öğrenme güçlüğü çekenlerin durumunu düzeltmede, daha hızlı okumalarını sağlamada tesirli oluyor.

Müzikle tedavi ile ilgili çalışmalar ve uygulamalar Afrika, Amerika, Asya ve Avrupa’da olduğu gibi Eski Türklerde, Selçuklularda ve Osmanlılarda da yapılmış, müzikle tedavinin insan üzerindeki etkileri ve olumlu sonuçları da tıp literatürüne geçmiştir.

Çetinoğlu: Neler yapılmış?

Bayraktaroğlu: İlkel insanlar, kötü ruh ve cin adı verilen varlıkların insanları hasta ettiklerine inanıyorlardı. Bu kötü varlıkların verdikleri rahatsızlıklar sihirbaz, hekim gibi görevlilerin tedavi yöntem ve törenleri ile müzik, dans ve şarkılarla tedavi edilmeye çalışılıyordu. Afrika’daki bazı kabileler, hâlen geleneklerini ve âdetlerini devam ettirerek müziği çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanıyorlar.

Müziğin, ruhî rahatsızlıklar üzerideki tedavi edici özelliğinden çok eski çağlarda faydalanılmaya başlanmış. Türkistan’da Türk kültürü içerisinde de çeşitli ilgili ve görevli kişiler tarafından uygulanmıştır. Türklerde müzik, tarih ve bilim adamlarına göre, 6000 yıldan beri devam etmektedir.

Kopuz ve saz Türkistan coğrafyasında tedavi edici, iyi ruhları çağıran, kötü ruhları kovan çalgı olarak kullanılmıştır.

Altaylar ve kuzeyindeki Şamanlar, hasta tedavisinde ve dinî törenlerde davul kullanmışlardır. Davul çalarak ruhları hâkimiyetlerine aldıklarına, ölülerle ve cinlerle, irtibat kurarak hastalara şifa dağıttıklarına inanırlardı.

Eski Türklerde, müzikle tedavi eden ve ‘Baksı‘ adı verilen müzisyen hekimler çeşitli hastalıklar için tedâvi çalışmaları yapmışlardır.

Çetinoğlu: İslamiyet’ten sonraki gelişmeleri de konuşalım mı?

Bayraktaroğlu: İslamiyet, mûsikîye layık olduğu değeri vermiş, onu ibâdetle birleştirmiştir. Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Dâvut’un sesinin güzelliğinden bahsedilmekte, Peygamberimiz Kur’an-ı Kerim’i güzel okumamızı isteyerek ‘Kur’an-ı Kerim’i, ezanı seslerinizle süsleyiniz‘ demektedir. Ezanımızı ilk defa çok güzel bir sese sahip olan Hz. Bilal-i Habeşi okumuştur. İslam medeniyetinde, özellikle tasavvuf mensupları (Sufıler) müzikle uğraşmış, aklî ve asabî hastalıkların müzikle tedâvisinde çalışmalar yapmışlardır.

Türkler, İslamiyet’i kabul ettikten sonra iki kültürün kaynaşması sonucu farklı müzik türleri de doğmuştur.

Çetinoğlu: O türlerden de söz eder misiniz?

Bayraktaroğlu: Türk-İslam kültürü içinde meydana gelen müzik; saray, tekke, Mevlevihane, mehteran gibi unsurlarla halk arasında gelişmesine devam etmiştir. Anadolu’nun birçok köy, kasaba ve şehirlerinde akıl hastalarının tedavisi için meşgul olan tekkeler vardı.  Tekkelerin en önemlilerinden biri Karacaahmet’tir. Onun için:

‘Karacaahmet ulu veli

Akıllanır gelen deli’

denilmiştir.

Türk ordusu savaşta düşmanla karşı karşıya geldiğinde, mehter takımının büyük bir heyecanla çalıp söylediği türküler ve ‘Allah-ü ekber’ diyerek hep bir ağızdan çıkan tekbir sesleri, komutanların ve askerlerin manevî gücünü artırmakta, canlandırmakta ve cesaretlerini en üst düzeye çıkarmaktadır.

Anadolu’da kurulan medeniyetler içinde de, müzikle tedavi yöntemini uygulayanlar olmuştur. Bu medeniyetlerden en önemlileri Selçuklu ve Osmanlılardır. Başta Edirne olmak üzere Sivas (Divriği), Amasya, Kayseri, Manisa ve İstanbul’da tedavi merkezleri kurulmuştur. Zekeriya Er Razi (854-932) Farabi (870-950), İbn-i Sina (980-1037) ve Gevrekzade Hasan Efendi gibi Türk bilginleri, kendi dönemlerindeki ilmî metotları kullanarak yaptıkları müzikle tedavi yöntemleri ile günümüzde gelişen modern tıbba ışık tutarak, ruh hastalıklarının tedavisinde ilmi esasları ortaya koymuşlardır.

Anadolu’da müzikle tedâvi konusunda yapılan çalışmaların ilk merkezleri şifahaneler olmuştur. Selçuklular zamanında, Türk büyüğü Nurettin Zengi tarafından Şam’da yaptırılan Nurettin Zengi Hastanesi’nde, ruh hastalarına müzikle tedâvi uygulanmıştır. Bu hastanede çalışmalar yapan İbn-i Sina, ‘Kitabu’ş-Şifa‘ adlı eserinde müziğin tıptaki önemini şöyle açıklamıştır: ‘Tedavinin en iyi yollarından, en etkililerinden biri, hastanın aklî ve ruhî güçlerini artırmak, ona hastalıkla daha iyi mücâdele için cesaret vermek, hastanın çevresini sevimli, hoşa gider hâle getirmek, ona en iyi mûsikîyi dinletmek, onu sevdiği insanlarla bir araya getirmektir.’

Çetinoğlu: Selçuklular döneminde durum nasıldı?

Bayraktaroğlu: Kayseri Gevher Nesibe Hatun Tıp Medresesi ve Darüşşifası (1206), Sultan Gıyasettin Keyhüsrev tarafından, tüberküloz hastalığından vefat eden kız kardeşi Gevher Nesibe Hatun’un vasiyeti üzerine inşa edilmiştir. Anadolu Selçuklularının ilk sağlık merkezi olan bu şifahanenin, mimarî yapısı, müzikle tedaviye uygun şekilde yapılmış, ruh hastaları için 18 oda ayrılmıştır.

Sivas-Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası, 1228 yılında Erzincan Bey’i Fahrettin Behram Şah’ın kızı Turan Melik Sultan tarafından yaptırılmıştır. Ruh hastalarının müzikle tedavilerinin yapıldığı bu darüşşifa, 1985 yılında Unesko tarafından ‘Dünya kültür mirası’ listesinde ilk üç sıraya konulmuştur. İlhanlı hükümdarı Olcayto Mehmet zamanında Yıldız Hatun tarafından yaptırılan Amasya Darüşşifası’nda (1308), ruh hastaları müzik ve su sesiyle tedavi ediliyordu. Tanzimat dönemine kadar faaliyet gösteren darüşşifa, 1939 yılındaki depremle hasar görmüş, 1945 yılında onarılarak, 1999 yılında belediye konservatuarı olarak kullanılmaya başlanılmıştır.

Çetinoğlu: Mûsikî ile tedavi konusunda yazılı eserler de olmalı…

Bayraktaroğlu: Ünlü âlim Farâbî ‘Mûsikî-ul-Kebir‘ adlı eserinde müziğin, fizik ve astronomi gibi diğer bilimlerle olan ilişkisini açıklamaya çalışmış, çeşitli makamların insan ruhunu nasıl etkilediğini araştırmış ve makamların ruha olan etkilerini şöyle sınıflandırılmıştır:

Rast makamı insana sefa (neşe-huzur) verir.

Rehâvi makamı insana beka (sonsuzluk fikri)

Kuçek makamı hüzün verir.

Büzürk makamı havf (korku) verir.

Isfahan makamı hareket kabiliyeti, güven hissi verir.

Neva makamı lezzet ve ferahlık verir.

Uşşak makamı gülme hissi verir.

Zirgüle makamı uyku verir.

Saba makamı cesaret ve kuvvet verir

Buselik makamı kuvvet verir.

Hüseyni makamı sükûnet verir.

Hicaz makamı tevazu ruhu verir.

Günün belli vakitlerinde, belli makamların icra edilmesi ile insanın ruhunun dinleneceği, huzura kavuşacağı söylemektedir.

Rehâvi Makamı; fecirden önce, Hüseyni Makamı; tan yerinin ağardığı zaman, Rast makamı; kuşluk vaktinde, Zirgüle makamı; öğle vaktinde, Hicaz makamı; namaz arasında, Irak makamı; ikindi, Isfahan makamı; gün batarken, Nevâ makamı; akşam, Büzürk makamı; yatsı, Zirefkend makamı; uyku vaktinde…

Ayrıca bazı hekimler, hangi makamların hangi milletlere, ne tür etki yaptığını astroloji bağlantısını göz önüne alarak incelemiş ve Hüseyni makamının Araplara, Irak makamının Acemlere, Uşşak makamının Türklere, Buselik makamının Rumlara şifa olduğunu tespit etmişlerdir. Eski Türk hekimlerinden Hasan Şuuri ‘Tadil-i Emzice‘ adlı eserinde, musikinin birçok hastalıklara ve ağrılara iyi geldiğinden ve farklı rahatsızlıkların tedavisinde kullanılan Nihavent Makamı’nın öğleden sonra, Rast makamının gece ve seher vaktinde tesirli olduğunu söylemiştir.

Çetinoğlu: Osmanlılar dönemine geçebilir miyiz?

Bayraktaroğlu: Osmanlılar döneminde de müzikle tedavi, en başarılı devrini yaşamıştır. Türk ruh hekimleri yaptıkları ilmî çalışmalar ile ruh hekimliği alanında çağdaşlarına göre üstün düzeye çıkmış, hastaların müzikle tedâvisi konusunda başarılı olmuşlardır.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet Han tarafından 1471 yılında yaptırılan, ‘Bimarhane-i Ebu’l- Feth Sultan Mehmet’ adlı Darüşşifa’da da müzikten faydalanılmış ve ruh hastaları tedâvi edilmiştir. Bugün yalnızca duvar parçaları kalan hastanenin hizmeti, 1824 yılına kadar devam etmiştir. Ünlü Seyyah Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde ‘Bu hastanede 70 oda, 80 kubbe, 200 hasta bakıcı ve bir de başhekim bulunduğunu, yatakların ceviz ağacından yapıldığını, hastaların mükemmel yatak çarşafları ve ipek gömleklerinin bulunduğunu ve üstün icra gücüne sahip hanende ve sazendelerin onları eğlendirip neşelendirdiğini, bu hastaların mûsikî ahengi karşısında rahat olduklarını, ıstıraplarını unutarak mûsikî nağmeleri sâyesinde tedâvi edildiklerini‘ yazmıştır.

Çetinoğlu: Batı ülkelerinde durum nasıldı?

Bayraktaroğlu: Batı ülkelerinde, akıl hastaları ‘ruhlarına şeytan girdi‘ denilerek insanlık dışı ağır işkencelere maruz bırakılırken, yakılırken Sultan İkinci Bayezıd Han tarafından 1488 yılında Edirne’de Mimar Hayrettin’e yaptırılan darüşşifada, ruh hastalarına su ve müzikle tedavi yapılıyordu. Bu tedavi, ortasında suları fışkıran şadırvanın olduğu salonlarda çeşitli aletlerle müzik dinletmek suretiyle hastaların ruhî sıkıntıları gideriliyordu.

Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde ruh hastalarının burada müzikle tedâvi gördüğünden şöyle bahsetmektedir:

Müziğin insan ruhu üzerindeki olumlu etkisi konusunda yeterli bilgi ve deneyime sâhip olan darüşşifanın hekimbaşısı, hastalarına önce çeşitli müzik makamları dinletiyor, kalp atışlarının hızlanıp yavaşlamasına bakıyor, yararlandıkları uygun melodiyi belirtiyor, şikâyetleri ve benzer hastalıkları bir araya getiriyor, darüşşifanın müzik ekibine haftanın belirli günlerinde konserler tertipliyor ve bu şekilde tedâviye devam ediyordu.’

Darüşşifanın akustiği ve planlaması, müzikle tedavi yapılmasına uygun olarak inşa edilmiştir. Darüşşifada, ilaç ve müzikle tedâvinin yanında, güzel kokularla (sümbül, reyhan, lale, karanfil, şebboy vs.) rehabilitasyon yapıldığı da anlaşılmaktadır.

Günümüzde bu Darüşşifa ‘Tıp Tarihi Müzesi’ olarak kullanılmaktadır. Süleymaniye Darüşşifası, Kanunî Sultan Süleyman tarafından 1550-1557 yılları arasında Mimar Sinan’a yaptırılmış olup, külliyenin bir bölümünü oluşturan şifahane de, hasta odaları ve müzikle tedavinin yapıldığı alanlar vardı. 1845 yılından sonra sadece akıl hastalarının tedâvisi yapılmış, daha sonra Süleymaniye Doğum evi olarak hizmet vermeye devam etmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman Han’ın saray hekimi olan Musa bin Hamun, diş hastalığı ve çocuk psikoloji hastalıklarını iyileştirmede müzikle tedâvi yöntemini kullanmıştır.

Hekimbaşı Gevrekzade (18. yy) de İbn-i Sina’nın eserlerinden faydalanmış, ‘Emraz-ı Ruhaniyeyi Neganma-ı Mûsikîye‘ adlı eserinde; Irak makamının menenjit hastalığına, Rehâvi makamı baş ağrılarına, burun kanamasına ve felç hastalığına, Büzürk makamının beyin ve kulunç ağrılarına, Zirgüle makamının kalp, beyin, mide harareti ve karaciğer, Hicaz makamının idrar yolu hastalıklarına, Buselik makamının kalça, baş ağrısı göz hastalıklarına, Uşşak makamının ayak ağrıları ve uykusuzluğa, Hüseyni makamının karaciğer ve kalp hastalıklarına, Nevâ makamının buluğ çağına ulaşmış çocuğa ve kalça ağrılarına, Zirefkend makamının felç ve sırt ağrılarına iyi geldiğini, İsfahan makamının zihni açtığını yazmıştır.

Batı dünyası 20. yüzyıl ortalarında müzikle tedaviyi önemsemiş, alternatif tedâvi yöntemi olarak değil, klasik tıbba uygun ve kuralları içinde ilmî bir tedavi yöntemi olarak uygulamaya başlamıştır. İlk olarak, İkinci Dünya Savaşı’nda yaralanan askerlerin tedavisinde müzikten yararlanılmıştır. Daha sonra 1947 yılında, ABD Michigan Devlet Hastanesi’nde müzikle tedavi başlatılır ve araştırmalara hız verilir. Depresyon, şizofreni, zekâ geriliği, alkol ve madde bağımlılığı gibi rahatsızlıklarla mücadelede, yeni teknik ve pratik uygulamalarla müzikle tedavi yöntemi kullanılır.

Yine Amerika Michigan Üniversitesi’ndeki bir grup doktor çalışmaları neticesinde, mûsikînin şifa kaynağı olduğunu belirtip, 1977’de müzikle tedaviyi ilim dalı olarak kabul ederek, ‘Müzik Terapi Birliği’ kurmuşlardır. New York Üniversitesi Nordoff-Robbins Müzikle Tedavi Merkezi’nden Dr. Clive Robbins, bu konuda şunları söylemiştir: ‘İnsanın beynindeki sinir ve kas fonksiyonlarında müziğe ve ahenkli sese belirgin bir yatkınlık vardır. Sessiz bir ortamda müzik, aklımızı harekete geçirmeye, dikkatimizi toparlamaya ve bazı beden fonksiyonlarımızın düzenlenmesine yardımcı olmaktadır.’

Çetinoğlu: Günümüzdeki duruma da göz atabilir miyiz?

Bayraktaroğlu: Yale Üniversitesi Tıp Fakültesinde yapılan bir araştırmada, ameliyat sırasında uyanık olan hastalara müzik dinletilmiş ve dinlemeyenlere göre daha az sakinleştirici ve ağrı kesici kullanıldığı gözlenmiştir.

Akıcı melodiler ve dikkat dağıtan ritimlerin, ameliyat sonrasında sancı ve ağrıları hafiflettiği görülmüştür. Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde ise, stresi azaltma konusunda yapılan bir araştırmada, hastaların kendileri veya rehberleri vasıtasıyla beğenip seçtikleri müziği dinlediklerinde, ruh hallerinde iyileşme olduğu anlaşılmıştır. Müzik dinletilmeyen hastalarda ise sekiz hafta süresince hiç bir gelişme ve düzelme görülmemiştir.

Avusturya Meidling Klinikte doktor olan Gerhard Kadir Tuçek, yoğun bakımda tedavi gören komadaki hastalara, her gün 20-30 dakika Türk Müziği ve Klasik Batı Müziği dinlettiklerinde, hastaların çoğunda olumlu sonuçlar almıştır.

Annesinden tatlı bir ninni dinleyen yavru, dinlediği ninni ve şarkının yatıştırıcı ve dinlendirici özelliğiyle uykuya dalmaktadır.

Anne karnında ve doğumdan sonra müzikle büyüyen çocukların, sosyal ilişkilerinin daha sağlam ve suça meyillerinin daha az olduğu anlaşılmıştır. Bu nedenle anne karnında iken dinlenen müzik bebeğe tesir etmektedir.

Çetinoğlu: Ülkemizdeki durumu da kısaca değerlendirmeniz mümkün mü?

Bayraktaroğlu: Ülkemizde, Türk müziğinin ağır psikolojik hastalıklarda kullanılması ile ilgili çalışma, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırma Enstitüsü Türk Musikisini Araştırma ve Tanıtma Merkezince yapılmaktadır. Türk müziğindeki Nihavent ve Rast makamlarının akıl hastaları ve felç hastalarının, Hüseyni makamının ise, otistik ve spastik hastaların tedavisinde faydalı olduğu anlaşılmıştır. Türk Mûsikîsi ile tedavide tar, ud, ney, kopuz, rebab, dombra ve kıl kopuzu gibi âletlerin yanında su sesi de kullanılmaktadır.

Doç. Dr. Oruç Güvenç, Berlin Urban Hastanesi, Avusturya ve diğer ülke hastanelerinde müzikle terapi uygulayarak, 400’den fazla Türk Müziği makamlarından istifade ederek hastalar üzerinde başarılı tedâviler uygulamıştır.

Türk hekimlerine müzikle tedâvi konusunda büyük sorumluluklar düşmektedir.

Bugüne kadar yapılan araştırmaların, nakledilen bilgilerin ne kadar büyük kıymette olduğu bilinmeli ve tedâviler günümüz bilim anlayışı içinde incelenerek geliştirilmelidir.

Ata bilginlerimizin yüzyıllar öncesinde yaptıkları araştırmaları, buluşları ve eserleriyle övünerek kendimizi kandırmamalı, bize miras kalan hazine değerindeki bilgilerin üzerine, mirasyedi gibi oturmamalıyız.

Bugün Avrupa ülkelerinin hayranlıkla dinlediği ve tedâvide kullandığı Türk Müziğimizin kıymetini ve tedâvideki yerinin önemini bilmeli ve ileri yöntemler kullanmalıyız.

Büyük tarihçilerden Kraft Ebing eserinde, Avrupa’nın müzikle tedâvi konusunda bilgileri ve uygulamaları Türklerden aldığını yazmaktadır.

Bugün Amerika ve Avrupa, psikiyatrik hastalarının müzikle tedâvisi konusundaki çalışmalarında, İbni Sina, Razi ve Farabi’lerin ilmî buluşlarından faydalanmışlardır.

Yahya Kemal Beyatlı da, müzikle ilgili olarak şöyle demektedir:

Çok insan anlayamaz eski musikimizden

Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden

Açar bir altın anahtarla ruh ufukların

Hemen yayılmaya başlar seda ve nur akını.’

Müzik şifadır. Yaratılıştan beynimize uyumlu, güzel ses ve müzikleri hisseden bağlantılar konulmuş, her bir hücreye ve organa tesir etme özelliği verilmiştir.

Yüce Allah şifa kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’deki Mülk Suresi 23 ayetinde: ‘De ki: Sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve gönüller (kalp ve dimağ) veren O’dur. Sizin şükrünüz ne az!’ demektedir.

Florida’daki Akbar Kliniği’nden Dr. Ahmet Kadi yaptığı araştırmada, güzel ve usulüne uygun olarak okunan ve dinlenen Kur’an-ı Kerim’in şifa verici tesiri olduğunu belirtmiştir. Allah insana kulak ve işitme duyusu vermiştir. İnsan da kendisine verilen bu kıymetli nimeti ile kendisini ruhen ve mânen rahatlatacak, dinlendirecek, gönlüne ve beynine esintiler verecek güzel okunan Kur’an-ı Kerim’i, ilahileri ve müziği dinleyerek şifa bulacak ve sonra da Allah’a şükrünü edâ edecektir.

Av. NECDET BAYRAKTAROĞLU:

1952 yılında Sivas’ın Gemerek kazasında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gemerek’te tamamladı. Ankara Kurtuluş Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Ankara Hukuk Fakültesi’nde yüksek lisansını tamamladı. Askerlik görevini ifa ettikten sonra girdiği Askerî hâkimlik imtihanını kazanıp muvazzaf askerî hukukçu oldu, Türk Ordusu’nun değişik birim ve bölgelerinde hâkimlik ve savcılık yaptı.

 

1996 yılında emekli olarak serbest avukatlık hizmetine başladı. Geçirdiği kalp rahatsızlığı sebebiyle avukatlık hizmetlerini de bıraktı. Uzun zamandır üzerinde çalıştığı Türk tarihini araştırma ve derleme çalışmalarına hız verdi.

 

Birçok vakıf, cemiyet ve derneklerde görevler alıp aktif hizmetler sundu. Yöre ve ülke konulu konferans, seminer ve faaliyetler düzenledi.

 

 

Çile

Şu anki durumdan çok ümitsizim,

Nefislere siyah perde çekildi.

İzliyorum, onun için sessizim,

Onca çile boşuna mı çekildi.

 

Yapıştınız koltuklara, ne hazin,

Atsızların, bedi benzi çekildi.

Buralarda durum vahim bilesin,

Yolumuza Çin Seddi mi çekildi?

 

Yıllar yılı gel dediniz gelmişim,

Üstümüze zaten çizgi çekildi.

Bunca yıldır ne hayaller besledim,

Bu nasıl çileydi, bitmedi gitti…

 

 

Türkosfer / Türkofon Milletler Topluluğu – XV

0

Bu bölümde bir kısmı uzak amcaoğullarımız sayılan Kızılderililer ile özel bilgiler ve Amerika kıtalarındaki bütün yerli unsurlarla ilgili istatistikî bilgiler paylaşılacaktır.

 

104 – Kızılderililer / Yerliler: Kızılderililerle ilgili yerli ve yabancı bilim adamlarınca yapılan birçok çalışma onların bizle kısmi olarak akraba olduğunu ortaya koymuştur. Türk Dünyası’yla ilgili bazı toplantılarda katılımcı olarak da bazılarına rastlıyoruz. Dille, uygarlıkla, gelenekle hatta gen yapısıyla ilgili çalışmalar bu noktada ciddi ispat delilleri üretmiştir.

Kıtaların ayrışımından önce veya sonrasında yılın 3’te 2’sinde donan Bering Boğazı yoluyla taşınan ortak kültür unsurları daha çok Tunguz, Uygur, Nayman, Yakut ve Yukagirleri hatırlatıyor. Fazla ayrıntılandırmadan bazı Kızılderili topluluklarını bizdenlik noktasında sıralayabiliriz. Neticede önemli olan Türkî Milletler Topluluğu olarak böyle bir potansiyeli değerlendirmeye almaktır.

  • APAÇİLER – Apalaş Dağları’na ad verenler. Apa – Aba’cı olmak gibi bir keyfiyetleri var.

İyi savaştıklarından olsa gerek Amerikalılar isimlerinden savaş helikopteri yaptı. Ünlü liderleri Geronimo (Goyatlay), aslen bir Şamandır.

  • ATABAŞKANLAR – Dillerinde en çok Türkçe kelime olanlardır. Kızılderili ana lehçesi

onlarınkidir. Genç kızların başlarına nişan tüyü, erkeklerin başlarına Türk adı verilen başlık takması adettendir.

  • BOZKURTLAR – Adı üstünde.. Kızılderili flamalarında bile yer alır ve ayrıyeten bir kabile

ismidir. Diğer adıyla Mohikanlar.

  • ÇEROKİLER – Türevleri Çoruk, Çoroh. Kızılderili dilinin alfabesini onlar geliştirdi.

Kapitalizm onları bir jip markasına indirgedi. Sayıları 250 bin civarında. Zorla uygarlaştırıldılar.

  • ÇEYENLER (Şayenler) – Sayan Dağlarının Yeni Dünya’daki temsilcileri.
  • KAMELLA – Göktanrı’dan rahmet dilemek için direğe tırmanma merasimini

sürdürürler.

  • KARAAYAKLAR – Yerliler arasında Müslümanlığa en çok girenler, kendi ifadelerine

göre de geri dönenler.

  • KEÇUVALAR – İsimleri ve geçimleri keçiyle alâkalı. Eski sicim oyunumuzu hala oynarlar.
  • KOMANÇİLER – Kumanca konuşanlar. Meşhur şefleri Gümüş Bıçak (Tosava).
  • MOHAVKLAR – Yasçılık gibi eski cenaze geleneğimizi, uzuneşek gibi birçok eski

oyunumuzu hâlen yaşatırlar. Nişanlı kızları başlarına nişan tüyü takarlar.

  • NAVAHO – Türklerinkine benzer bir yaratılış destanları var. Sayıları 300 bin civarında

ve Türkler gibi sarışınlar. Arizona’daki Havasu (Gök mavisi su) gölü onların topraklarında.

  • OLMEKLER – Milâttan Önceki bin yılda Güneydoğu Meksika uygarlığını oluşturanlar.

Pala bıyıklı ve güreşçi bu topluluğun diğer adı Turska.

  • ONEDYALAR – DNA analizinde Türklerle aynı genleri taşıyanlar.
  • SİYULAR / SU’LAR (Papıti, Muhave, Kalamat, Şoson, Irok) – Bektaşi semahına

benzeyen ve ‘Hu’ çekilen ayinleri vardır. Kendilerine Siyu yerine Dakota yada Lakota derler. Sayıları 150 bin civarındadır. Oturan Boğa (Tatanga Iyotake) ve Kızıl Bulut (Mahpiu-luta) en önemli şefleri.

  • ŞANILAR ve OCİBVALAR – Navaholar gibi sarışın Kızılderili Kabileleri olup ‘Tork’ adı

verilen ay yıldızlı kemik kolye takarlar. Kanada ve ABD sınırında 180 bin civarındalar.

  • TOLTEKLER – Altından ırmaklar akan Cennete ‘Akui’, bereket tanrıçasına ‘Tez Katlı

Poka’ (Tez Katlı Boğa) diyenler. 12 Hayvanlı takvimi kullandılar.

  • YAKIMALAR – Hala Göktanrı’ya inanan yerliler.
  • YAKUTAT – Güney Alaska’da yaşayanlar; Saka Sire’de yaşayan Yakutların devamı.
  • DİĞER YERLİLER : ** Peru’daki İngalar / İnkalar (Kopuzlu saz gelenekleri var.

Hanedana Ay ullu – Ulu soy, hükümdara Kur Hakan, içkiye Çira – Şıra diyorlar. Çocuklara kahramanlık yapmadan ad vermiyorlar. Ak tenliler, uzun bıyıklılar ve kahverengi saçlılar)

** Orta Amerika’daki Mayalar (Kendi ifadeleriyle dilleri Mayanca; yaşadıkları Yuca-tan bölgesinin adıysa Türkistan kaynaklıdır. Buluğa eren çocuğa ok ve yay, ölüm yıldönümlerinde ise Yıl Aşı verirler)

** Brezilya’daki Zakumalar (Ölene dek güreş gelenekleri var)

** Kore’deki İlular (Türk kökenlidirler. Nişanlanan kızlar saçlarına nişan  tüyü takarlar)

** Fiji’deki Rotumalar (Altay dil ailesindendirler)

 

  • İLGİNÇ İSİMLİ KABİLELER VE KOLLAR : Absalak, Aday, Akatek, Akçin, Alacaluf, Alafay,

Alkansay, Akomavi, Alnabak, Apalay, Apayka, Arapoha, Arıkara, Atakapa, Atfalatı, Atna, Ayakhemen, Barasana, Bayogula, Betçuk, Bora, Boruka, Cadde, Cahcan, Celilo, Çalak, Çango, Çatlotlık, Çilkotin, Çovikhan, Çumaş, Denesulin, Eklemaş, Endeve, Eyak, Geler, Gitsiken, Hakaltek, Han, Havasupay, Hayda, Hayhay, Hoçank, Holikaçuk, Hopa, İpay, İshak, İşil, Kaça, Kalapalo, Kalapuya, Karaca, Karip, Karkin, Karok, Kav, Kayapo, Kaygani, Kaynay, Kekçi, Kiçe, Kiçkapu, Koçlan, Konkav, Kovanok, Koyukon, Kamanagoto, Kumeyay, Kuzgun, Küçüntikka, Külçene, Künün-a Güna, Laguna, Mandan, Milkayaka, Mikmak, Minsi, Miştek, Montavuk, Mundurucu, Nazca, Noksak, Okanogan, Okçay, Ona, Ottava, Oş, Pamunkey, Paypay, Pipil, Sabakol, Sak, Salınan,  Sarıbıçak, Sebendoy, Seri, Suletoluk, Suma, Suval, Takana, Takelma, Takla, Taraksa, Tatlan, Tepehan, Tilengit, Tipay, Tolkapaya, Tolu, Tolupan, Topaçula, Tova, Tukano, Tula, Valla Valla, Vay Vay, Yakonan,

Yamana, Yamul, Yavapay, Yemez, Yine, Yokut, Yoncalla, Yora, Yukuy, Yuma, Yurok, Yüçhun.

 

Avcılık, at, kayık, oba, çadır, kilim, makosen, demir, el öpme, kırklama, beşik

kertmesi, kurgan, türe, kına, kan davası, ah-men (doktor), ilk-alan-zah (ebe), Göktanrı, Havasu, brakisefallik, yıldız, bozkurt, Türkçe kelimeler ve hitaplar ortak benzerliklerimizden bazıları. DNA benzerlikleri ise ispatlanmış durumda.

Coğrafi Keşifler başlangıcında sayıları 50 milyon civarındayken bugün bu sayı 3,7

milyon civarındadır. Kızılderililer ağırlıklı olarak ABD ve Kanada’daki ‘Rezervasyon’ bölgelerinde yaşarlar. Orta ve Güney Amerika dahil kıtadaki tüm yerli unsurlar ise 48 – 50 milyonluk bir yekûn yapıyor. Bizim için hazır lobi.

 

Peru Peru

13,8 milyon

 

Meksika Meksika

10,1 milyon

 

Bolivya Bolivya

6,0 milyon

 

Guatemala Guatemala

5,4 milyon

 

Ekvador Ekvador

3,4 milyon

 

Amerika Birleşik Devletleri ABD

2,5 milyon

 

Kolombiya Kolombiya

1,4 milyon

 

Kanada Kanada

1,2 milyon

 

Brezilya Brezilya

700 000

 

Şili Şili

692 000

 

Arjantin Arjantin

600 000

 

Venezuela Venezuella

525 000

 

Honduras Honduras

520 000

 

Nikaragua Nikaragua

445 000

 

Panama Panama

205 000

 

Paraguay Paraguay

95 000

 

El Salvador El Salvador

70 000

 

Kosta Rika Kosta Rika

60 000

 

Guyana Guyana

60 000

 

Grönland Grönland

52 000

 

Belize Belize

25 000

 

Fransız Guyanası F.Guyanası

20 000

 

Surinam Surinam

20 000

 

 

 


Sadece ABD’nde tanınan 554 kabile bulunmaktadır.

Bazı boylar hakkında kaynak kişiler: Ord. Prof. Dr. R.Oğuz TÜRKKAN, Prof. Türker ERDOĞAN, Prof. Timur KOCAOĞLU, Prof. Dennis SİNOR, Prof. M. Mandelstam BALZER, Dr. Levent BOZATLI, S.Tufan GÜLALTAY, H.Cemil TANJU, Ali ÇINAR, Yavuz TANYERİ.

O sırada Dünya nüfusu da 400 – 500 milyon civarında idi.

en.wikipedia.org (artı; tablo)

 

 

Yakın Tarih Sohbetlerİ-3Demokrasiye Geçiyoruz

14 Mayıs 1950 seçimlerinden halk reyine sahip çıktı, siyasi irade hile yapamadı ve 27 yıllık CHP iktidarı gitti, yerine Demokrat Parti serbest seçimle iktidara geldi.

Adnan Menderes’i politikaya sokan bizzat Atatürk’tü. Aydın’daki bir gezisi sırasında çiftliği gezen Mustafa Kemal Paşa, bu tahsilli, görgülü, medeni gencin kim olduğunu soruyor. Öğrendikten sonra da bizzat Adnan Menderes’e milletvekilliği teklif ediyor. DP kurmaylarından Celal Bayar zaten Atatürk’ün başbakanı ve “Galip Hoca” adıyla harbe giren bir İstiklal Savaşı kahramanıydı. Fuat Köprülü ise bir akademisyen olarak üniversitede hocalık yapıyordu. Kurtuluş Savaşı’na katılan Refik Koraltan da hukukçuydu. DP bu dört önemli ismin etrafında vücut buldu. Yabancılar, basın ve batılı devletler seçimi kazanan DP için “Beyaz Devrim” diye bir tespitte bulunuyorlardı. AGİT yoktu, NATO’ya ülkemiz henüz girmemişti.

Londra: Siz Müslümansınız, Aramızda Yeriniz Yok

Tarihe şöyle bir göz atınca Osmanlı Cihan Devleti 20 milyon kilometrekareden sonra küçülmüş, 1908 Meşrutiyetinde 7 milyon kilometreye inmişancak, Meclis-i Mebusan da Sevr’i uygulatmamıştı. Sevr’e göre sadece iç Anadolu’da Ankara merkezli bir bölge bize bırakılıyordu!. Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki İstiklal Savaşımızın kumandan ve askerleri bu zincirleri kırdı. İkinci Dünya Harbi sonunda Stalin hayatta ve ısrarla Türkiye’den kuzeydoğudaki üç ilimizi ve boğazdan üs istemekte. Türkiye tehdit altında. Üstelik yorgun ve imkanlarını harcamış bir vaziyetteyiz.

Kısa adı NATO olan Kuzey Atlantik Antlaşması bir alternatifti.12 batılı ülke tarafından savunma amaçlı olarak 1949 yılında kurulmuştu. İsmet İnönü’nün içe kapanık dönemi bunu fark etmedi. DP ilk  tasarruf olarak NATO’ya girmek istese de İngiltere”Siz Bir Müslüman Ülkesiniz. Burası Bir Hıristiyan Birliğidir. Sizi Alamayız” deyince Zafer Gazetesi’nden Mümtaz Faik Fenik bunu sütununda yazdı. Ancak Sovyet tehlikesinin ABD farkında. Ayrıca bütün batılı devletler Sovyetlerin ve komünizmin Avrupa’ya sarkmasından endişeliler.Amerikan Başkanı Rozvelt (Roosevelt) Waşhington’dan geldi hasta olmasına rağmen. Felç geçirmişti.  Tahran’da Çorçil(Churchill) tarafından ikna edildi. Üstelik Balkanlar bir zamanlar Türk topraklarıydı ve bölgede hala bir çoğu yaşıyor. Stalin’in tehditleri karşısında bu nüfus bir nevi önlemdi. Ayrıca Sovyetlerin askeri teçhizatını Amerika veriyordu.

Büyükelçi Feridun Cemal Erkin’in “Dışişlerinde 34 Yıl” adlı anı kitabına göre;Tahran Konferansından sonra Çorçil Tarsus’a geldi. Bir tren vagonunda müzakereler yapıldı.(Bu vagon hala Tarsus’ta müze olarak sergilenmektedir) Zaten Türkiye’yi yanında görmek isteyen Almanya işgal ettiği topraklardan ve Balkanlardan çekilmeye başlamıştı. İsmet İnönü Mustafa Kemal gibi değildi. Çekingen, kapalı, içe kapanıktı. Almanların çekildiği yerler Ankara’ya teklif edildi. İnönü reddetti. Zaten NATO’ya da girmeyi başaramamıştı.

Karmakarışık Yıllar

O yıllarda Ankara’da casus kaynıyordu. Sırbistan’dan Balkan göçmeni, Hukuk Fakültesi öğrencisi ve özel olarak eğitilmiş Ömer Tokat adındaki Sovyet Casusu Ankara’daki Almanya Büyükelçisi Franz VonPapen’e suikast yapmakla görevlendirilmişti. Almanya eski Başbakanı VonPapen Türkiye’yi ya yanına çekmek ya da tarafsız kalmasını sağlamaya çalışıyordu. Ancak Casus Ömer Tokat’ın bombası elinde patlayınca parçalandı,VonPopen bu suikastten kurtulmuştu. Suikast Davası için toplanan ceset parçaları bir kavanoz içinde mahkemeye götürülmüş, dünya basını davayı yakından izlemişti.

Türk Tarihi’nde Enver Paşa Birinci Dünya Savaşı’nda ülkesine ve kendisine büyük bir fatura ödetti. Ancak  Halil Paşa Dicle kenarındaki Kut’ülAmmare’de İngiliz ordusunu ve müttefiklerini ağır bir yenilgiye uğrattı (1916). Başta İngiliz General Charles Townskend olmak üzere çok sayıda esir aldı. Bu hatırlatmayı yaptıktan sonra yeniden Demokrat Parti günlerine dönelim.

SSCB’de Stalin ölmüştü. Bir polit büro üyesi KGB Ajanı “Diktatör öldü” dediği için kurşuna dizildi. Çünkü Stalin ilkinde değil, ikincisinde öldüğü kesinleşmişti. Yani iki defa ölmüştü. Almanya ve Kore ikiye bölünmüştü. Japonlar da Kore’den çekilince komünistler ülkenin tümünü işgal etmek istedi. Amerika da daha önce Horoşima’ya atom bombası atmış, 140 bin Japon hayatını kaybetmişti.

Birleşmiş Milletler çerçevesinde Türkiye de Kore’ye bir Tugay gönderme kararı aldı. Türkiye’deki sosyalist görüşlü yazarlar Demokrat Parti’nin Kore Savaşı’na asker göndermesini eleştiriyordu. Hatta Moskova Nazım Hikmet’i Kore’ye göndererek Çinlilerin elinde esir Türk askerlerini; konuşması ve şiirleriyle etkilemeye çalıştı. Böylece SSCB emperyalizmine hizmet etti. Ancak Türk askerlerinin itirazıyla karşılaştı, Nazım konuşamadı. Olmadı. Beceremedi.  O günlerde Küba dahil komünizm bir moda gibi bütün dünyada hızla yayılıyordu.

Cumhurbaşkanının Babası Tabur İmamı

Türkiye’nin en büyük müttefiki artık ABD idi. Kore’ye gitmek üzere bir Türk gemisi İskenderun’da  hazırlanırken, Amerikalılar bir hatırlatmada bulundular: Türk Tugayında imamınız yok?! Samsun’dan Zübeyr Koç adındaki bir din görevlisi hemen hazırlanarak devreye sokuldu.  Oysa Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın babası bile Türk Silahlı Kuvvetleri’nde tabur imamıydı. Zübeyr Koç Kore’de iz bıraktı. Müslümanların sayısı arttı. 5 cami inşa edildi. Ancak misyonerler daha fazla gayret gösteriyor, kadro ve kaynaklarını artırıyorlardı. Hatıralarını bizimle paylaşan Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş bir hatırasını aktardı konuyla örtüşen.

-Libya Lideri Kaddafi İslama Davet Cemiyeti’nin konuğu olarak beni de çağırmıştı. Dünyanın dört bir yanından konuklar vardı. Toplantı salonuna girdiğimde henüz tanıştığım biri yerini bana tek etmek istedi. Kabul etmedim. Ama anlattıkları dikkat çekiciydi bu Koreli Müslümanın “Bir Türk var iken ben buraya oturamam. Türkler Kore savaşı sırasında bizi İslamiyet’le tanıştırdılar. Onlara müteşekkirim.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’a göre Türkçe, Korece ve Japonca kelime sonuna eklemeli dillerdir. Dolayısıyla bu diller aynı gruba mensupturlar. Dilimiz de bölgede yaygınlaşabilir böylece.

Mao yönetimindeki Çin Halk Cumhuriyeti de savaşa müdahale etmişti. Korgeneral Tahsin Yazıcı, Albay Celal Dora ve Türk askerleri destan yazdılar. Sancağımızı bellerine sararak Çin kuşatmasını çarpışarak yardılar ve kurtuldular. Türkiye Radyolarından ilk defa Kore’deki şehitlerimiz için mevlit okutuldu, Kur’an kıraat edildi, dualar yapıldı. Türkiye bu savaşta en az esir veren NATO ülkesi oldu. Yaralılarını askerlerimiz bırakmayarak birliklerine taşıdılar. Diğer ülkelerin yaralı askerleri ise esir düşmüştü.

Dayım Hakkı Sarıca o günlerde yüzbaşı idi. Kore’ye giderek gazi oldu. Mekanı cennet olsun Albay Hakkı Sarıca’nın. Ailesi Kilis’te yanımızda kalırdı. Evimize hergün sırf Kore haberleri için birkaç gazete alınırdı. Kore için gazeteler özel sahifeler ayırmıştı, günü güne haberler ve ek ilaveler verilirdi. Kahvelerde toplanan halk bu haberleri okuyarak alkışlarlar, dualar ederlerdi.

Kore Gazileri savaş bitince büyük coşku ile karşılandı. İstanbul Harbiye’deki Spor ve Sergi Sarayı’nda Korgeneral Tahsin Yazıcı’ya Kore Savaşı anlattırıldı, müdür Fethi Gemuhluoğlu tarafından özel programlar gerçekleştirildi.

Terazinin İki Kefesi

Demokrat Parti iktidarında önemli sanayi hamleleri gerçekleşti. Havaalanları, barajlar, yollar, köprüler yapıldı. Eğitim, Bakan Tevfik İleri tarafından dini eğitim öncelikli konu olarak hükümet programına alındı. Köy Enstitüleri kapatılarak öğretmen okulları açıldı. İlk, orta mektep, lise ve İmam Hatip Okulları’nın sayısı artırıldı, Yüksek İslam Enstitüleri kuruldu. ABD ile olan ilişkiler çok daha önemli hale geldi.

Ancak İsmet İnönü liderliğindeki CHP muhalefeti artarak devam etti. Paşanın Damadı Metin Toker yayınladığı Akis Dergisi ile muhalefette en önde duruyor, bunu yine CHP’nin yayın organı durumunda olan Ulus, Ahmet Emin Yalman’ın Vatan, Bedii Faik ve Falih Rıfkı Atay’ın Dünya, Malik Yolaç’ın Akşam gazeteleri takip ediyordu. Hükümete ise Büyükdoğu, Zafer, Kudret, Tasvir, Yeni İstanbul(Habip Edip Törehan), Demokrat İzmir, Adalet, Havadis, Son Posta gazeteleri açıktan destek oluyor, yazarlar Mümtaz Faik Fenik, eşi Adviye Fenik, Necip Fazıl Kısakürek Demokrat Partiye arka çıkıyorlardı. Hürriyet, Milliyet,  Tercüman ise orta yolda yayın yapıyordu. Radyolar ise tamamen Demokrat Parti’nin emrindeydi!.

İsmet Paşa her gün ağır eleştirileriyle gazetelere manşet oluyor, Demokrat Parti de maddi-manevi hamlelerini gerçekleştirirken tuzaklara düşüyor ve hatalar yapıyordu.

Falih Rıfkı Atay köşesinde “Atatürk kanunla korumaya muhtaç değildir” diye yazarken DP; 5816 Sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu çıkardı. Bayar “Atatürk’ü sevmek ibadettir” derken, Menderes de “Türk Halkı Müslümandır ve Müslüman kalacaktır” açıklamalarını ısrarla sürdürdü. İnönü’nün Türk paralarından Atatürk’ün resminin çıkararak kendi fotoğrafını yayınlanması dikkatleri üzerine topladı. DP kendi tabanı hüviyetindeki 81 şubesi olan Milliyetçiler Derneğini kapattı, “irtica geliyor” iddiasıyla kanaat önderleri Bediüzzaman Said Nursi ve Kemal Pilavoğlu ile gönüllülerini tutuklattı, silahlı kuvvetler içindeki cuntayı haber veren Albay Samet Kuşçu mahkum, 8 subay beraat ettirildi. Bu yönetim anlayışı, gafletti.Basın üzerindeki ısrarlı taciz ve tutuklamalara karşılık devlet radyosunu parti organı haline getirmeye varan tasarruflar  darbeyi tetikledi.

a sürdürdü. İnönü’nün Türk paralarından Atatürk’ün resminin çıkararak kendi fotoğrafını yayınlanması dikkatleri üzerine topladı. DP kendi tabanı hüviyetindeki 81 şubesi olan Milliyetçiler Derneğini kapattı, “irtica geliyor” iddiasıyla kanaat önderleri Bediüzzaman Said Nursi ve Kemal Pilavoğlu ile gönüllülerini tutuklattı, silahlı kuvvetler içindeki cuntayı haber veren Albay Samet Kuşçu mahkum, 8 subay beraat ettirildi. Bu yönetim anlayışı, gafletti.Basın üzerindeki ısrarlı taciz ve tutuklamalara karşılık devlet radyosunu parti organı haline getirmeye varan tasarruflar  darbeyi tetikledi.

 

 

 

Ayaklar Altında Ezilen Fikrim!

0

Bolşevizm Rusya da ilan edildiği yıllardan beri, bazıları inandıkları komünist düzenin bu ülkede uygulanması için Atatürk’ü kullanmaya, kendi görüşlerine alet etmeye çalışmışlardır. Ancak Atatürk Cumhuriyeti ilan etmiştir. İstese idi Cumhuriyet yerine kominizdi, ya da onun yumuşatılmış halini ilan ederdi, ama etmedi.

Kendilerinden başkalarını Müslüman görmeyenlerin ise; Atatürk’e   attıkları  iftiraların hattı  hesabı yok. Bu  cenahın  Türk  düşmanı  Arap hayranlığı  o kadar ileri gitmiş ki, Türk  kelimesini  her yerden  silmeye devam ediyorlar.   Atatürk’ün söylediği  ”Ne mutlu Türk’üm diyene  !”  sözünü  her yerden  kaldırdılar. O kadar Arap  milliyetçisi oldular ki;  Türk  Milliyetçiliğini de ayaklar altına  alıp  ezdiler. Onlar tiynetlerinin  gereğini  yapıp  ezdiler  ezmesine de  ,bazıları  Ülkücüyüm  ama  akpliyim  deyip ,bu mahfillerde  utanmadan  sıkılmadan  gidip  kemik yalamayı  şeref   saydılar.

Şimdi  kendi  ülkesinde  PKK ile  masalara oturup, Türkiye’nin başını  belaya koyanlar, pkk  ,Işit, paralelciler  bizi kandırdı  derken ,Ortadoğu da  BOP  sinin  uygulanması için ABD  nin  uç  beyliğini  yaparak,İslam  dünyasını  kan revan  içinde bırakanlar ,Suriye  gibi  İslam beldelerinde  milyonlarca Müslümanın  ölmesine   ve sefilliğine sebep oldular  .  Ülkemizde  yığınlarca  işsiz ve aç insan varken, şimdi   milyonlarca  Suriyeliyi  bu  ülke  bakmak zorunda  kaldı. Ülkemizi  tehlikeye  atanların ,yarın  çıkış yolları kapandığında ;

Ey  Türk,  yüksel  yükselmenin sınırı yoktur.

Ne mutlu Türk’üm diyene!

Türk öğün, çalış, güven !

Türk milleti çalışkandır,zekidir.

Beni Türk doktorlarına emanet ediniz.

Muhtaç olduğun kudret  ,damarlarındaki  asil kanda(Türk) mevcuttur.

Diyen   Atatürk’ün , bunlar gibi  Milliyetçiliği  öne çıkaran  fikir dünyasına   sarılacaklardır . Çünkü  birbirini öldüren  onca  Müslüman ülkelerin bir araya gelmesi  hayalden öteye gitmiyor.Biz  bir milletiz ,Türk Milletiyiz  ve bize  bizden başka  kimseden fayda  yoktur.Hele  ABD  ve Siyonizme oyuncak olan bir çok Arap  ülkesinden hiç fayda  yoktur.Osmanlıyı  İngilizlerle  birleşip,arkadan hançerleyen   Arap  ihanetleri  hala  unutulmadı ve bu ülkelerin   İngiliz ve ABD  ile birliktelikleri artarak devam ediyor, unutulmamalıdır…

Bu  meyanda  yaşadık ve gördük ki; milliyetçiliği ayak altına alanlar,son seçimde  milliyetçiliğe sarılıp ,para ,makam ve  çıkarla  bazı  kişiliksiz ve vicdan sorunu olanları  trollemişlerdir . Arkasından da  biz  enayi  kandırmada  bu kadar  başarılı olacağımızı tahmin etmemiştik,dediler.Bu  sözü  soldan ve diğer  partilerden kandırıp aldıkları  çıkarcılar içinde  aynen  kullanmaktalar.   Siz hala,  biz  de Ülkücüyüz deyin,adamlar alacaklarını  almışlar.Şunu  unutmamalı ki; HDP  de  nasıl Ülkücü olunmaz ise AKP  de  de Ülkücü olunamaz,diğerlerinde de . Ülkücü  sadece  MHP  de olur. Çıkarcılardan ,fikrinin  felsefesini

yaşamayanlardan  ,gösteri  heveslilerinden,sözünün eri olmayanlardan ,vatan,millet ,Devlet-i  Ebed  Müddet  gailesi  olmayanlardan  ,Türk İslam Ülküsünü  yaşamayanlardan  asla  ve asla  Ülkücü olmaz.

Ancak ,davanın selameti  için  ,yeri  ve zamanı  geldiğinde  nefis yapmadan  bulunduğunuz makamı  ,o  makama  laik birilerine  devretme  erdemini  göstermeyi  bilmelisiniz. Yol  açılmalı, sözün bittiği yere  doğru gidilmemeli. Türk Milleti’nin can damarları  kesilmemeli. Çekilen çileler,meşakkatler  boşa gitmemeli.

Akıllı  ve  Vicdanlı   Olmak  Erdemliktir

Saygılarımla…

 

 

Türk Milliyetçiliği ve Milli Şuur !

Uzun zamandır milliyetçilik vede özellikle Türk Milliyetçiliği üzerine hararetli tartışmalar sürüyor. “Türk Milliyetçiliği” denilince ben ne anlıyorum, ilk önce onu söyleyeyim.

Türk Milliyetçiliği; sosyolojik manada aynı kültür içinde yaşayan insanları ve bu insanların bağlı olduğu toprağı sevmektir. Daha da ötesi “yaradılmışların en şereflisi” olan insanoğlunu sevmek, saymak ve dünyada huzur, güven, refah, adalet ve barış içinde yaşamayı arzulamaktır.

Ben bunun için bir Türk Milliyetçisiyim! Ancak bazıları Türk Milliyetçiliğini, istediği gibi tarif ederek ayaklar altına aldı. Bu yetmemiş gibi de birileri, milliyetçiliğimizi yere yapıştırdı.

Benim gibilerede durumu izah etmek kaldı. Türk Milliyetçilerine şimdi bir lafım var. O da rahmetli Galip Erdem‘in söylediği“Türk Milliyetçilerinin en büyük sorunu yine Türk Milliyetçileridir.”sözü!

Hem bu ağır ve belirleyici sorunun varlığı hem Türk Milliyetçilerinin koflaşması, hem de içinde bulunduğumuz koşullar bugün karşılaştığımız meseleleri çözümsüz bırakıyor.

Kızan kızsın ama biliniz ki; Türk Milliyetçilerinin içi, aynen bir kurtçuğun ağacı içinden kemirerek çürütmesi misali zarar görmüştür.

Gelelim “Milli Şuur” zaafiyetine!

“Hem duyguya hem de düşünceye dayanan milli şuur, bir milletin manevi kuvvetlerinden en önemlisidir.” Bu nedenle milli şuur, bir milletin kendini duyması ve bilmesidir.

Bir millet; ordusunu, bağımsızlığını, dilini kaybedebilir. Ancak milli şuurunu koruyorsa, o millet gerçek kişiliğini bilir ve günün birinde bu milli şuur sayesinde yeniden gerçek benliğine döner.

“Milli şuurun uyanık olduğu yerlerde yabancı unsurların borusu ötmez. İdare işlerinin başına yabancı soydan kimse gelemez… Milli şuurun yüksek olduğu yerlerde, millet, yabancıyı kendinden saymaz… Geçmişe sövülmez. Yabancı milletler ve kimseler milli kadroya sokulmaz. Geçmişi, mefahiri, ahlakı, aileyi, seciyeyi, erdemi, kahramanlığı, milliyetçiliği açıktan açığa veya sinsice baltalayan yazılara, eserlere, filmlere, piyeslere, konferanslara izin verilmez. Millete hitap eden ve halkı terbiyede rol oynayan müesseselerin başına o milletten iktidarlı, ahlaklı ve zeki insanlar getirilir.”

Bunları kim söylemiş biliyormusunuz hemde 1948 yılında, rahmetli Nihal Atsız… İyiki söylemişde, 67 yıldır yerimizde saydığımızı görüyoruz. Devam edelim;

“Hizmeti olanların hizmeti inkar olunmaz… Ne ufacık kusurları yüzünden dev gibi adamlar küçültülür ne de gerçeğe dayanmayan büyüklükleri dolayısı ile ahlaksız insanlar devleştirilir… Soysuzlaşmış tipler, yarı çılgınlar, milli dili doğrudürüst bilmediği halde kendini gençliğin önderi sayan manyaklar ve budalalar; gazete ve dergilerde, kendilerinden daha kuvvetli olanlara, fikir ve ülkü savunması altında, kendi cüce şahsiyetlerinin reklamını yapamaz… Milli şuurun olduğu yerde hiç bir zaman yalan söylenmez… Milli şuur uyanık olunca başıbozuktan kurmay, vatan haininden profesör, doktordan dilci, cahilden müverrih, yabancıdan vekil, serseriden ülkücü çıkmaz”

Milli şuur “Yurdu aydınlatır ve gizli köşelere sinmiş olan bütün akrepleri açığa çıkararak, karanlıkta iş görmelerine engel olur. Bir millet ordusuz, esir yaşayıp dilini kaybetse de ölmeyebilir. Yeter ki; milli şuur olsun. Milli şuur, bir milletin yaşama iradesi, hayat kaynağı ve en kuvvetli silahıdır. Günümüzde milli şuuru olmayan milletler yıkılmaya mahkumdur” diye söylemeye de devam etmiş.

Ama biz, neredeyse bunların ya hiç birini yapmamış yada tam tersine şeyler yapmış durumda olan bir topluluğuz.

G. Murray “Les Turcs -1878” adlı eserinde, Türkler için “… Türkler, az ve öz konuşurlar. O kadar dürüst ve namusludurlar ki, başka türlü olunabileceğini, düşünemediklerinden ve herkesi kendi  gibi sandıklarından daima aldatılırlar” diye bir tarif yapıyor.

Gerçekten Türkler; Türk Milliyetçiliğinin içine onu kemiren bir kurtçuk girdiğini ve bir “Milli Şuur” zaafiyetine düştüklerini, yukarıdaki tarifte bulunan haklılık payı nedeni ile bir türlü anlayamamıştır vede halen anlayamamaktadır.

Onun için büyük Türk şairi Yahya Kemal‘in dediği gibi,

“Ölenler öldü, kalanlarla muztarip kaldık,

Vatanda hor görülen bir cemaatiz artık”

İnşallah gidişatı, Türk Milliyetçilerinin içinde bulunduğu durumu, “Milli Şuur”sahibi kardeşlerimizle birlikte veTürk Milletinin lehine ters yüz edeceğiz. Gayret bizden takdir Allah’tandır.

 

ıp aldıkları  çıkarcılar içinde  aynen  kullanmaktalar.   Siz hala,  biz  de Ülkücüyüz deyin,adamlar alacaklarını  almışlar.Şunu  unutmamalı ki; HDP  de  nasıl Ülkücü olunmaz ise AKP  de  de Ülkücü olunamaz,diğerlerinde de . Ülkücü  sadece  MHP  de olur. Çıkarcılardan ,fikrinin  felsefesini

 

yaşamayanlardan  ,gösteri  heveslilerinden,sözünün eri olmayanlardan ,vatan,millet ,Devlet-i  Ebed  Müddet  gailesi  olmayanlardan  ,Türk İslam Ülküsünü  yaşamayanlardan  asla  ve asla  Ülkücü olmaz.

Ancak ,davanın selameti  için  ,yeri  ve zamanı  geldiğinde  nefis yapmadan  bulunduğunuz makamı  ,o  makama  laik birilerine  devretme  erdemini  göstermeyi  bilmelisiniz. Yol  açılmalı, sözün bittiği yere  doğru gidilmemeli. Türk Milleti’nin can damarları  kesilmemeli. Çekilen çileler,meşakkatler  boşa gitmemeli.

Akıllı  ve  Vicdanlı   Olmak  Erdemliktir

Saygılarımla…

 

 

Fransa’nın 11 Eylül’ü

Bir gün 2 çocuk yolda giderken biri diğerine çelme takmış. Çocuk yavaş bir şekilde yere düşmüş. Hiçbir yerinde en ufak bir çizik bile yokmuş. Fakat 10 dakika boyunca salya sümük ağlayıp durmuş, diğer çocuk bin pişman özür dilemiş ve nihayet ayağa kalkıp yollarına devam etmişler.

Aradan 5 dakika geçmiş geçmemiş bu sefer yine aynı çocuğun ayağı taşa takılmış ve yine yere düşmüş. Tam o sırada yan taraftaki yardan aşağıya uçmuş, takla ata ata 5 metre daha sürüklenmiş, üstünü başını çalılar yırtmış. Çocuğun her yer yanı kan revan içerisindeymiş. Kafası yarılmış, kolu kırılmış; fakat çocuk hiçbir şey olmamış gibi düştüğü yerden silkinerek kalkmış, “Haydi gidelim” demiş.

Diğer çocuk şaşkınlıkla demiş ki; “Demin düştüğünde bir yerinde çizik bile olmamasına rağmen 10 dakika boyunca ağladın, zırladın resmen kulak zarıma işkence ettin, şimdi ise her yerin kan içinde ve hiçbir şey olmamış gibi nasıl gidelim diyorsun?”
Başından yanaklarına doğru kan sızan çocuk buna aldırmadan demiş ki:
– Kendi düşen ağlamaz!

* * *

11 Eylül 2001 yılında Nev York’taki Dünya Ticaret Merkezi kulelerine El Kaide adı verilen bir örgüt tarafından 4 yolcu uçağının kaçırılması sonucu yapılan saldırılarda 19 saldırgan da dahil 2996 kişi hayatını kaybetmişti.

Ardından dönemin ABD Başkanı 2. Bush “Bu bir Haçlı Seferidir!” diyerek sözüm ona El Kaide’ye karşı savaş başlatmış ve bu vesile ile Afganistan ve Irak’ı işgal edivermişti.

Oysa “Taliban” denilen ve medrese talebelerinden (öğrencilerinden) oluşan bir örgüt içerisinden kopan El Kaide, aslında SSCB’nin (Rusya’nın) Afganistan’ı işgali ardından kurulmuş bir 5’nci kol faaliyetiydi ve Taliban’ın elit kuvvetlerini oluşturuyordu. Rus ordusuna karşı mücadele veren bu grup, bölgedeki Tacik, Türkmen, Özbek ve Urdu vd. kökenli geleneksel İslâm’ı ön plâna alan iç dinamiklerle işgale karşı refleks olarak kurulmuş yerel güçlere karşın; Taliban ise direkt olarak Batı’dan emir ve lojistik destek alan bir örgüt olarak ABD’nin bölgedeki gerçek müttefiki ya da maşası idi. Ancak komünist sistemin çökmesi ile birlikte Rusya’nın Afganistan işgaline son vermesi ardından tasfiye süreci yaşayan Taliban ve El Kaide varlıklarını devam ettirmek isteyince; bir anda kötü çocuk olmuş ve 2011 yılında El Kaide lideri Usame bin Ladin öldürülmüştü. Aynen Saddam Hüseyin’in de işi bitince öldürülmesi gibi.

Ancak bu süreçte çok ciddi bir ayrıntı vardır.

Afganistan’daki yerel Müslüman güçler Özbekler, Tacikler, Afganlar veya Urdu’lar sadece Rus askerleriyle mücadele ediyor, düşmanla savaşırken aynı zamanda kendi canlarını da savaş şartları dahilinde korumaya gayret ediyorlardı. Oysa ABD patentli ve o dönem Suudi Arabistan destekli Taliban ise intihar bombacıları vasıtasıyla Rus ordusuna korku salıyor, üzerine bomba bağlayıp Rus tanklarının altına kendini atan fedailer ile ateist düşünce kalıplarıyla eğitilmiş olan Sovyet subaylarını dehşete düşürüyorlardı.

Bu taktik biraz Hasan Sabah’ın Haşhaşilerini anımsatsa da canlı bombalara “şehit” denilerek kutsanıyor ve yüceltiliyordu. Bu anlayış İslâm ülkelerinde cılız teknik uyarılara rağmen ciddi bir eleştiri almamıştı. Çünkü ‘kafir Ruslara’ karşı cihat ediyorlardı.

Ancak savaş bitince bu şekilde Batı tarafından kendince revize edilmiş İslâm ile formatlanmış intihar bombacıları ve bu anlayış bir anda elde kalıvermişti. İlk önce Afganistan’daki geleneksel İslâm’ı temsil eden güçlere saldırdılar. Ardından Çeçenistan’da patlayan canlı bombalar, 11 Eylül saldırıları, Irak’ta her gün patlayan canlı bombalar, Suriye’de patlayan canlı bombalar, Türkiye’de patlayan canlı bombalar ve en son Paris’te patlayan canlı bombalar ve sayamadığımız diğerleri geldi…

Ord. Prof. Dr. Rahmetli Sulhi Dönmezer hocam, “Sosyal bilimlerde laboratuar ortamlarında deney yapamazsınız. Çünkü tahmin edilemeyecek kadar çok sayıda farklı değişken ve şart vardır. Bu nedenle laboratuarda elde edilen sonuç, gerçek hayatta çok farklı neticeler verebilir” derdi. Oysa Batı, bir zamanlar Osmanlı Devleti’ne karşı ürettiği virüsü, revize edip bir kez daha piyasaya sürmüştü bile…

Osmanlı Devleti’ni yıkmak ve Ortadoğu’yu paylaşmak amacıyla Batı tarafından icat edilen Vehabilik ve ardından Osmanlı Devleti’ne karşı çıkarılan isyanlar maksadına ulaşmış ve Türkler ciddi anlamda Ortadoğu’dan tecrit edilmişlerdi. Ardından da Fransa, İngiltere ve İtalya bölgeyi istedikleri gibi paylaşmışlardı. 2. Dünya Savaşı ardından ise bu kez Fransa, İngiltere ve tabii ki ABD bölgeyi yeniden reorganize etmişlerdi.

1980’lerle birlikte Türkiye’nin güneyi ile yeniden ilişki kurmaya başlaması hamlesi ise PKK terörüyle Batı tarafından cevaplanmıştı. Biz ise İŞİD’e (DAEŞ’e) geri dönelim…

İslâm dininde savaş halinde dahi teslim olan kişi kasten öldürülemeyeceği gibi, size karşı mücadele etmeyen, karşı koymayan kimse de öldürülemez. Savaş kararı sadece devlet tarafından verilebilir. Kişi ya da kişiler bir devlete karşı savaş açamaz (terör saldırısı gerçekleştiremez).

Kişi asla kendi canına kıyamaz. Kıyarsa kafir olur. Savaş halinde elbette ölüm ihtimali vardır ancak gazi olmak veya sağ salim savaştan çıkmak ihtimali de vardır. Oysa canlı bombanın asla kurtulma şansı yoktur. Bu nedenle hem masum kişilerin, hem de kendisinin katilidir. Üstelik Batı Avrupa ve ABD’de hızla yayılmakta olan İslâm’ın imajını zedelediği için ayrıca da büyük bir günah işlemiş olmaktadır.

4 Halife döneminde Abdullah İbn-i Sebe ile başlayan İslâm dinine tefrika sokma ve farklı İslâmlar oluşturma çalışmaları her geçen gün gelişerek ilerlemiş kimi zaman Haşhaşiler olarak Selçuklu Türklerine musallat olmuş, kimi zaman da Vehabiler olarak Osmanlı Türklerine musallat olmuştur. Tarih boyunca çok farklı varyasyonlarla İslâm dönüştürülmeye ve Batı’nın çıkarları doğrultusunda evrilmeğe çalışılmıştır. Ayetle sabit olduğu üzere Yüce Allah, dini elbette korumuştur ancak bu yıkıcı plân da sürekli işlemiştir.

En son ABD’nin Irak’ı işgali esnasında içinden cihat ayetlerinin çıkarıldığı ve İncil’den bazı cümlelerin ilave edildiği Arapça ve Kürtçe sözüm ona Kur’an-ı Kerimler’i ABD’nin Truva birliklerinin bedava dağıttığı bilinmektedir.

Amerikan Board’un çalışmalarından Lawrance’ın faaliyetlerine ve Sykés – Picot gizli antlaşmalarına kadar Batı’nın, ama en çok da İngiltere, Fransa ve ABD’nin yarattığı bu heyula 11 Eylül’de kendi yaratıcılarından ABD’yi vurmuş, 2015’te de Paris’te 6 yerde patlayan bombalar ile de Fransa’yı vurmuştur.

Laboratuarda ürettikleri yapay İslâm’ı dünyaya musallat edenlerin bir gün gelip Ucube’nin Dr. Frankeştayn’ı yani mucidini de öldüreceğini bilmeleri gerekirdi. Ne diyelim, kendi düşen ağlamaz. Ağlamaz ama oradaki masum insanlara da üzülmemek elde değil… Fransız halkının başı sağ olsun.

 

 

KİTÂBİYAT – 173 Yavuz Argıt Armağanı

0

Bu eser, milletimiz içinden çıkmış en önde gelen kitapseverlerden biri olan Merhum Yavuz Argıt hatırasına çıkarılmış bir armağan kitabıdır. Doyumsuz bir bilgi sevdalısı olan merhum, en önemli bilgi kaynaklarından biri olan kitaba hayatı boyunca büyük bir aşkla bağlı kalmış ve biriktirdiği yaklaşık 30.000 kitap ve dergiyi, yine milletine armağan etmiştir.

 

Marifet iltifata tâbidir. Her mükemmel hareket taltif edilmeli, marifet sahipleri hayatta ise tebrik ve takdir edilmeli, ebedî âlemde ise rahmet ve takdirle anılmalı ki güzel hareketler çoğalsın, bu hareketleri gerçekleştiren güzel insanların sayısı artsın.

Yavuz Argıt; gerek renkli şahsiyeti, gerekse 30.000’e yakıt kitabını İslamî Araştırmalar Merkezi (İSAM)  Kütüphanesi’ne bağışlaması sebebiyle bilinmesi, Fatihalarla ve dualarla anılması gereken müstesna bir insan-ı kâmildir.

O’nun büyük hizmetini geniş kütlelere duyurmak maksadıyla hazırlanan ‘Yavuz Argıt Armağanı‘ isimli kitabın ilk bölümünde Yavuz Argıt’ı tanıyanların, sevenlerin merhum hakkındaki bilgi ve düşüncelerini aksettiren yazılar yer alıyor. Bu yazılardan öğreniyoruz: Hayatının bir döneminde Risâle-i Nûr Külliyatı’nın tamamını okumuştur. Annesinin ısrarı sebebiyle 18 defa görücüye çıktığı halde bir defa bile evlenememiştir. Türkiye’de gitmediği şehir kalmamıştır. Hayatı boyunca inanç dünyasındaki yolculuğu zikzaklı bir seyir takip etmiştir. Gençliğinde çok dindar bir kişi olmasına rağmen felsefe kitaplarına aşırı düşkünlüğü sebebiyle bir ara dinî hayattan uzaklaşmıştır.  Bir müddet sonra da Mudurnu’da yapılan Şeyh İmran Bayramı’nda on binlerce kişiyle birlikte kıldığı öğle namazından sonra; ‘Ateizmin cenaze namazını kıldım‘ diyerek dine dönmüştür.

O, öyle bir kitap âşığıdır ki, ısıtılması gereken yemekleri dahi, kitaba ayıracağı zamanı harcamamak için soğuk olarak yerdi. O, nev-i şahsına münhasır bir yenidünya dervişi idi.

İSAM Kütüphânesi’ne bağışladığı 30.000’e yakın kitaptan yararlananların Yavuz Argıt’a Fatiha ve dua borçlu olduklarını unutmamaları istirhamı ile…

*   *    *

Yavuz Argıt Armağanı‘ isimli kitabın ilk bölümünde yer alan Sâlih Sandal, Ali Yücel Yörük, Nurettin Albayrak, M. Emin Albayrak, Mehmed Niyazi imzâlı hâtıra – vefâ yazılarından sonra, İsmail E. Erünsal’ın ilmî tebliğ mâhiyetindeki ‘Osmnlı Vakıf Kütüphâneleri‘ başlıklı yazısı dikkat çekiyor. Her birinden yüksek istifâdeler sağlanacak tebliğ / ilmî makale niteliğindeki diğer yazılardan bâzılarının başlıkları ve yazarları: *Sahaflar, Kitap ve Kütüphâneler Hakkında Bâzı Arşiv Vesikaları: Ahmet Nezih Galitekin. *Şeyh Seyfullah B. Nizâmeddin Efendi’nin Risâlei-i Miftah-ı Vahdet-i Vücud Adlı Eseri: Ali Vasfi Kurt. *Bursa Seyahatnâmeleri: Bilgin Aydın. *Esad Muhlis Paşa’nın Terekesi: Kenan Yıldız. *İSAM Kütüphânesi: Mustafa Birol Ülker. *Kitap Severler ve Kitap Delileri: Necip Âsım (Yazıksız).  *Ali Emîrî: Yusuf Ziya (Yörükân).

16 X 24 santim ölçülerinde, renkli karton kapak içerisinde birinci hamur kâğıda basılı 435 sayfalık kitabın, 436-448. Sayfalarında Merhum Yavuz Argıt ile alakalı renkli fotoğraflar yer alıyor.

Kocaeli Belediyesi’nin Kültür Yayınları arasında çıkan Yavuz Argıt Armağanı isimli kitabın Genel Koordinatörü: Dr. Tâhir Büyükakın. Yayına Hazırlayan: Mustafa Birol Ülker. Proje Uygulama: Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı. Redaksiyon-İmla: Mehmet Günyüzlü. Dizgi: Hüseyin Karaer. Sayfa tasarımı: Ender Boztürk. Kitabın Genişletilmiş ve gözden geçirilmiş 2. Baskısı Ekim 2012’de 2.000 adet basılmıştır.

YAVUZ ARGIT:

1877 – 1878 yıllarında cereyan eden ve ‘Doksan üç Harbi ‘ olarak da bilinen Osmanlı – Rus Savaşı sonrasında Kafkasya’dan Anadolu’ya göç eden bir ailenin oğlu olarak 1934 yılında İzmit’te dünyaya geldi. Aile büyükleri Çerkezler’in Ibıh kabilesine mensuptur. Çocukluğu, Halk Bankası’nda muhasebeci olarak çalışan babasının oturduğu İzmit’in İmaret Yokuşu’nda geçti. İlkokul üçüncü sınıftan sonra o zaman İstanbul’un Fatih semtinde bulunan öksüz ve yetimlerin alındığı Dârüşşafaka Mektebi’nde eğitimine devam etti. Orta öğrenimini İzmit’te tamamladı. Arkadaşlarının da teşvikiyle 1953 yılında Deniz Astsubay Hazırlık Okulu’na kaydoldu ve deniz astsubayı rütbesiyle 1955’te Akar Gemisinde göreve başladı. Bir buçuk senenin ardından ordudan ayrıldı. Sivil denizci olarak çalışma hayatı devam etti. Emekli olmadan önce 11 sene Petkim’de çalıştı ve ısıtma kazanlarının kontrolünü yaptı. Petkim’den 1980’de emekli oldu. I982’de uzak yol gemilerinde tekrar denizciliğe başladı ve başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Rusya ve Kuzey Afrika’yı gezdi. 1994 yılından sonra da denizciliği bıraktı.

On altı yaşındayken kendisine hediye edilen İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe ile ilgili bir eser, ilk okuduğu kitaptır. Böylece okuma sevdalısı oldu ve devamlı olarak kitap satın aldı. Bir müddet sonra da ‘kitap koleksiyoneri‘ oldu. Yalnızca Risâle-i Nur’ları birden çok defa okuduğunu söyler.

Aksiyon Dergisi’nde, kendisiyle yapılan röportajın yayınlanmasından sonra İslamî Araştırmalar Merkezi (İSAM) Kütüphânesi’nin yetkilileri İzmit’teki evinde Yavuz Argıt’ı ziyâret edip, İSAM’ yerleşmesini teklif ettiler. Israr edilince 24.585 adet kitabını İSAM’a bağışlayıp, İzmit’teki evini kardeşine ve kardeşinin oğluna bedelsiz olarak terk etti İSAM Külliyesinde kendisine tahsis edilen dâireye yerleşti. Sonraki yıllarda satın aldığı kitapları da İSAM’a bağışladı.

75 yaşında iken, 7 Mayıs 2009 tarihinde İSAM’ın bitişiğindeki Kazdal Camii’nden ebedî âleme yolcu edildi.  Mekânı cennet olsun.

Merhumun YAVUZ ARGIT ARMAĞANI isimli kitap için el yazısıyla yazdığı yazı ve günümüz Türkçesine çevrilmiş metni:

Sâye-i sakfında bulunduğum bu irfân yuvasında fülk-i lenger-endâz olduğundan gönlüm ebedi inşirah içinde. Hâne-i saadetim dediğim ikametgâhımda yalnızlığımın cenneti içindeydim ki bu durum bana kesrette vahdet zevkini zaika ettiriyordu.  Kütüb-i kesire sayesinde sermest olarak hayat-ı naçiz(ân)em akıp gidiyordu…

Vakfın sakf-ı hamiyetinin zilâlinde ezvâk-ı sermedime sebeb ve vesile olanlara müteşekkirim. Bu irfan yuvasının her gün daha da gelişerek büyümesi onunla fena- fi’l-kütüb olduğumdan beni ezvâk-ı kesîre-i daimiye gark etmektedir.

Bütün gönlümle ebediyen hizmetine devam etme arzusuyla…

Günümüz diliyle  ifâdesi:

Çatısının gölgesi altında  bulunduğum bu irfan  yuvasına, demir atmış  bir gemi  olan gönlüm  ferahlık  içinde.

Mutluluk  yuvam  dediğim  ikametgâhımda yalnızlığımın  cenneti  içindeydim  ve bu  durum  bana  çoklukta   birlik  zevkini  tattırıyordu. Pek çok kitap sâyesinde hayatım  mutluluk sarhoşu olarak  geçiyordu.

Vakfın  hamiyet çatısının  gölgesinde   ebedî zevkime sebep ve  vesile olanlara  şükran  borçluyum. Bu  irfan yuvasının  her gün  daha da  gelişerek büyümesi, kendisiyle kitaplarda yok olduğumdan beni  kesintisiz  ve  bereketli bir  zevke  boğmaktadır.

Bütün gönlümle ebediyen hizmetine devam etme arzusuyla…

YAVUZ ARGIT

Hakkında Yazılan Yazılardan…

Melâmîmeşrep, Kalender, Mazanne Bir Denizcinin Terekesi: YAVUZ Argıt Koleksiyonu

Rahmetli Yavuz Argıt’ın yetmiş beş yıllık hayatının yaklaşık altmış yılını kitap okuyabilecek şekilde düzenleyerek yaşamaya çalıştığını vefatının ardından daha iyi anlıyoruz. Yapmış olduğu meslek tercihleri, bütün gayretlere rağmen evlenmemesi, hayat tarzı, geç de olsa bize; Yavuz Argıt için hayatta olmanın, yaşıyor olmanın anlamını ‘fena fi’l-kitap‘ olmakta gizli olduğunu anlatıyor. Bu açıdan bakıldığında kitap biriktirmeye başladığı yirmi üç yaşından itibaren kırk iki senede oluşturduğu koleksiyonuyla birlikte Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM) Kütüphanesi’ne hicretini anlamak kolaylaşıyor. Yoksa bir yönüyle tam bağımsız ve âsi bir denizcinin sakin bir limana demirlemesini anlamakta güçlük çekeriz. O demirlediği bu son limandan, kitaplar ve kitaplarının arasında olabildiğince ‘olmak’ için hiç demir almadı. Yaklaşık elli yıl neredeyse bütün imkânlarını kullanarak oluşturduğu koleksiyonunu hayatının son yıllarında daha rahat, daha hızlı ve daha zenginleştirecek bu limandan uzak durması hem kendine hem kitaplarına haksızlık etmek olurdu ve Yavuz Argıt’ın en son haksızlık edeceği şey kitaplarıydı…

Bu safhada O’nun kitap sevgisini/tutkusunu ve koleksiyonunun nasıl oluştuğunu biraz olsun anlamak/anlatabilmek için kendisinin çok fazla anlatmayı sevmediği hayatından birkaç cümle ile söz etmek yerinde olacaktır. O, kitap alabilmek için çalışmış, kazandığının neredeyse tamamına yakınını kitap almak için harcamış, daha fazla kitap uğruna elma ve galeta ile aylarca yaşayabilmiş, daha fazla kitap için Türkiye’de üniversite olan, kitap basılan ne kadar vilâyet varsa dolaşmış, bir gözü hiç görmese de gerektiğinde iki büyüteci üst üste koyarak kitap okumaktan vazgeçmemiş bir kitap sevdalısıydı. Böylesi bir anlayış ve tutkuyla koleksiyonunu oluşturmuştu…

İSAM Kütüphanesine geldikten sonra koleksiyonuna dâhil etmeye başladığı kitapların isimlerini yazdığı defterinin başında kendi el yazısıyla şu not yer almaktadır:

İSAM’a 20.985 kitap ve tasnif edilmemiş 600 kitapla gelmişim. 1 Haziran 1999.’

Bugün bu sayı 24.585’tir. Ayrıca 128 kalem dergiye ait 5000 sayı da koleksiyonunun önemli bir parçasını teşkil eder. İnanılmaz gibi görünse de elli yılda oluşturduğu koleksiyonunun tamamını okumuştur. Rahatsızlığıyla mücadele ederken, hatta hastanede yatarken bile kitap almaya ve okumaya ısrarla devam etmiş, ancak son dönemlerde aldığı kitapların fazlalığı ve tedavisinin güçlükleri sebebiyle bu kitaplardan yaklaşık 500 kadarını okuma fırsatı bulamamıştı. Hâlen İSAM Kütüphanesindeki Yavuz Argıt koleksiyonu; kitapçılar, yayınevleri, dost ve sevenleri tarafından yapılan kitap ve dergi bağışlarıyla canlı ve güncel tutulmaktadır. Bu kadirşinaslığı gösteren tüm sevenlerine onun adına teşekkür ederiz.

Koleksiyonuyla ilgili yukarıda ifade edilenler dışında bir şeyler söylemek gerekirse, ilk olarak: 1950-2009 arası yayımlanmış felsefe, din bilimleri, tasavvuf, metafizik, psikoloji, tarih ağırlıklı olmak üzere bugün bir araya getirilmesi mümkün olmayan eşsiz bir Türkçe kitap koleksiyonu olduğudur.

Öncelikli ilgi alanı olan tasavvuf, felsefe ve metafizik konularında çok ciddi bir koleksiyon oluşturduğudur. Bahsi geçen konulardaki bazı kitapların Türkiye’deki birçok kütüphanede bulunmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Titizlikle takip ettiği bir diğer konu ise Türkiye’de yapılan tefsir çalışmalarıydı. Kendi deyişiyle Türkiye’de yapılmış bütün tefsirler koleksiyonunda yer alıyordu. Bizim tespitimiz elli iki farklı tefsir çalışmasını bir araya getirmeyi başarmış olmasıdır.

Daha fazla kitap için Türkiye’yi dolaştığı dönemlerde özellikle üniversite, valilik, belediye ve yerel yayınları da elinden geldiğince toplayarak, koleksiyonuna ayrı bir özellik katmıştır. Bugün dahi yerel yayınların takip ve temininin ne denli güç olduğu düşünülürse, yıllar önce bunu yapabilmiş olmasına saygı gösterilmelidir.

Çerkez olması, doğal olarak koleksiyonunda Çerkezler, Kafkaslar, Gürcüler, Abhazlar vb. ile ilgili bir zenginliği oluşturmuştu. Bu yayınları tâkip edebilmek için kitap piyasası ve fuarların yanında, bunların vakıf, dernek ve birliklerini de tâkip ederek olabildiğince eksiksiz olmasına özen gösterirdi.

Ansiklopedi ve sözlükler de ilgi alanı içindeydi. Genel ve özel konulu ansiklopedi ve sözlükleri koleksiyonu için toplar, bunları okumaktan da geri durmazdı.

Yıllarca neredeyse bütün kazancını kitap satın almak için harcayan, İstanbul’da açılan hiçbir kitap fuarını kaçırmayan Yavuz Argıt’ın sahipleriyle dost, arkadaş olduğu kitapçı ve yayınevlerinde sonsuz kredisi vardı ve parasının yetmediği durumlarda hiçbir kitapçı ve yayıncı onu mahzun etmemişti. Vefatının ardından -bizim bildiğimiz- hiçbir yayıncıya ve kitapçıya borcunun olmamasını da böyle bir dostluğu, yakınlığı ve anlayışı ne kadar hak ettiğinin göstergesi olarak kabul edebiliriz.

Yavuz Argıt koleksiyonunun öne çıkan özellikleri bunlar olmakla birlikte daha titiz bir incelemeye tâbi tutulduğunda farklı verilere de ulaşılması mümkündür. Buna hizmet etmesi maksadıyla koleksiyonunun konularına ve sayılarına göre listesinin verilmesinin uygun olacağı düşüncesindeyiz.

Değerli Yavuz Amcamız,

İSAM Kütüphanesi çalışanları ve okuyucuları seni hiçbir zaman unutmayacaktır, mekânın cennet olsun…

FATİH ÇARDAKL1 – CEMİL CAHİT CAN: İSAM Kütüphanesi Çalışanlarından…

YAVUZ ARGIT KOLEKSİYONUNUN KONULARA GÖRE DAĞILIMI:

GENEL ESERLER

759

Ansiklopediler

503

Sözlükler

482

FELSEFE – PSİKOLOJİ – METAFİZİK

2.912

DİN BİLİMİ

5.512

İslam dini

4.362

Tasavvuf

891

SOSYAL BİLİMLER

3.896

Sosyoloji

1.059

Folklor

512

DİL BİLİM

509

Türk Dili

386

FEN BİLİMLERİ

1.401

Astronomi

281

Fizik

144

Biyoloji

362

UYGULAMALI BİLİMLER

625

Tıp

330

Ziraat

138

GÜZEL SANATLAR

689

Mimarî

227

Müzik

85

EDEBİYAT

3.108

Türk Edebiyatı

2.052

TARİH COĞRAFYA

3.418

Tarih

3.206

Coğrafya

212

BİYOGRAFYA

1.756

TOPLAM

24.585

 

 

İSLÂM ARAŞTIRMALARI MERKEZİ (İSAM) KÜTÜPHANESİ: Bağlı Olduğu Kurum Türkiye Diyanet Vakfı.                    Türkiye Diyânet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi Başkanı: Prof. Dr. Mehmet Âkif Aydın.

Adres:   İcadiye Bağlarbaşı Caddesi Nu: 40 Üsküdar – İstanbul. Telefon: 0.216-474 08 50 Belgegeçer: 0.216-474 08 74 E-Posta: kutuphane@isam.org.tr Web Sitesi: http://ktp.isam.org.tr/

Kuruluş Tarihi: 1984 Çalışma Saatleri: Her gün: 09,00-23,00

Hizmetler: Danışma ve bilgilendirme. Kütüphâneden istifâde şartları: Üyelik.

Yüksek lisans ve doktora öğrencileri ile öğretim üyeleri yararlanabilir.

Kullanıcıların faydalanabileceği ofis araçları: Bilgisayar, fotokopi, yazıcı.

Koleksiyonlar: CD-835 adet. Kitap:216.000 adet, Mikrofilm: 20 606 adet, Süreli Yayınlar: 3314 adet.

Toplam: 240.755 materyal. Toplam süreli yayın sayısı: 141.493. Güncel olarak takibi yapılan süreli yayın sayısı: 844.

 

 

İçerideki Dış, Dışarıdaki İç Gelişmeler

Dünya ekonomisinin 5’te 4’ünü ve dünya nüfusunun 3’te 2’sini oluşturan G – 20 Ülkeleri Zirvesi Antalya’da yapıldı. Doğu’dan Batı’ya güvenlik endişelerinin maksimum düzeyde olduğu bir hengâmede bu büyük organizasyonun kazasız – belasız yapılması ve Türkiye’nin ev sahipliğinde yapılması bir başarıdır.

16 yıllık bir mazisi olan ve 8 yıldır düzenli olarak toplanan G – 20 Ülkeleri (Group of 20) sanıldığı gibi dünya üzerindeki en büyük 20 ülkenin ardışık sıralanması değildir. Avrupa Birliği ile bazıları zaten AB içinde yer alan 19 ülkenin belirli periyotlarla bir araya gelişidir. Temeli G – 7 olarak anılan (sonradan G – 8) Gelişmiş Ülkelere dayanır.

Türkiye bu 19 ülke arasında 18’nci büyük ekonomi olarak yer almıştır. 2005 ile 2010 yılları arasında İMF ve Dünya Bankası verilerine göre 17’nci sırada olan ülkemiz 2011 itibariyle Endonezya’ya geçilerek 18.liğe düşmüştür. Şu anki büyüme ve ihracat-ithalat verilerine bakarsak 2019‘a dek 1-2 sıra daha düşebiliriz. Hamdolsun yerine maalesef..

ABD (1), Çin (2), Japonya (3), Almanya (4), İngiltere (5), Fransa (6), Brezilya (7), İtalya (8), Hindistan (9), Rusya (10), Kanada (11), Avustralya (12), Güney Kore (13), Meksika (15), Endonezya (16), Suudi Arabistan (19), Arjantin (24) ve Güney Afrika‘dan (33) ibaret bu yapı Sonuç Bildirgesiyle dünyanın ekonomik seyrinin küresel kontrolü noktasında katılımcı ülkeleri tümden bağlamaktadır.

Asıl küresel elit çoktandır Rusya ile yaşanan problemlerden dolayı toplanamayan G – 8‘dir. Zaman zaman aralarında anlaşmazlıklar yada ağırdan almalar da olmuyor değil. Örneğin Fransa, II.Irak Savaşı’nda Koalisyon Güçleri‘ne ancak tribün desteği sağladı ve Kürtçülüğün Mitterand zamanında enstitüleşmesini sağlamasına rağmen Chirac & Sarkozy dönemlerinde Kuzey Irak‘taki Barzanî Kürdistanı‘ndan kapitalist iştah bakımından pek istifade edemedi.

Hadi diyelim ki Irak I.Dünya Harbi’nde İngiliz mandasına bırakılmıştı; ya Suriye‘ye ne demeli? 1946 yılına kadar Fransa idaresindeki Suriye‘de 5 yıldır devam eden iç savaşın ilk 5 dış unsuru arasında Fransa yok. Eski sömürgesinin ihracat yada ithalat rakamlarının ilk 5’inde de yok. Öyleyse amaç; Suriye 3’e ayrılacaksa ve Kuzey Suriye‘de PYD Kürdistanı kurulacaksa yemek masasında oturmak.

Sarkozy giderayak ancak Libya trenine ön kompartımanda yer bulabilmiş ve savaş uçaklarıyla Libya halkına sevgilerini (!) göndermişti. Anlaşılan Cumhurbaşkanı Hollande, “kara şahin” rolünü oynama hevesinde. Zaten “durağan” hale gelen Fransa ekonomisini canlandırmak için başka çare de yok gibi.

Dünyanın en iyi 6 istihbaratından biri sayılan Fransız istihbaratı DGSE’ye rağmen aynı gün eş zamanlı 5 saldırıyı engellemek bir yana tahmin edemiyorsa dünyanın 4’üncü nükleer gücü sahaya iniyor demektir. 11 Eylül saldırılarını Amerika nasıl Ortadoğu‘da sınırların değiştirilmesine bahane kıldıysa Fransa da 13 Kasım saldırılarını aynı ‘acımasız‘lığa gerekçe kılacaktır.

Mültecisin sen, mülteci kal!” düsturunca ya herkes ülkesinde ölecek ya da kaçış yollarında. Ve hatta Batıdaki göçmen nüfusu törpülenecek. Gayri “Avrupa Avrupalılarındır“.

Suriye ve Irak‘ta her gün ölen insan kadar bir defada Paris‘te öldüğü için şaşkın gibi gözükenler var. Ölen insan olunca yazık ve hem Doğu’da hem de Batı’da aynı eller tetik düşürttüğü için daha da yazık.

Suriye’de yeni bir dönem başlıyor; hanımlar, beyler!