18.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 778

Udî, Gazelhan ve TRT Program Şeflerinden Müzisyen Hüseyin İpek, Hocası; Kudüm ve Tanbur Sanatkârı, Bestekâr, Koro Şefi Ahmet Hatipoğlu’nu Anlatıyor. (Üçüncü Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye dışındaki Müslüman ülkelerde de tasavvuf mûsikîsi var mı?

Hüseyin İpek: Araplarda var; Bütün İslam toplumlarında vardır. Münacatlar, gazeller, kasideler, ilahiler, bizde olduğu gibi, İslam ülkelerinin hepsinde var. Daha düne kadar hepsi Osmanlı topraklarının içerisindeydiler. Mesela, bunlardan en bariz örneği, ‘Telaal Bedru Aleyna. Telaal bedru aleyna, min seliyetil veda; vecebeş şükru aleyna, vede adli lehide.’

Hazreti Peygamber Efendimizin (sav) Medine’ye teşriflerinde, bütün Medine halkının ve ensarın(7) koro hâlinde Peygamber Efendimiz’in bu güzel ilahi ile karşılandığı rivayet edilir.

Çetinoğlu: Eserlerinden de birkaç örnek verebilir misiniz?

İpek: Dinî eserleri: ‘Acep neden benim zar-ı figanım.’ ‘Gülizar Divanı‘ … Bakın, divan bestelemiş.

Bir başka eseri: ‘Acep şu yerde var m’ola?’ Nişabur ilahi.

Çetinoğlu: Az kullanılan bir makam… Özelliklerinden bahseder misiniz?

İpek: Çok az kullanılan bir makam. Türk mûsikîsindeki birleşik makamlardan biridir. Adı, İran’daki Nîşâbûr şehrinden gelmektedir. Türk mûsikîsinin bûselik perdesinde karar eden tek makamı olan nişâbur makamının dizisi, durak perdesi olan bûselik perdesi üzerinde yer alan bir nişâbur dörtlüsüne, dördüncü derece hüseynî perdesinde bir kürdî dörtlüsünün, beşinci derece acem perdesinde bir çârgâh dörtlüsünün ve üçüncü derece nevâ perdesinde bir bûselik dizisinin eklenmesinden meydana gelmiştir.

Nişâbur makamının tam kararının verdiği bitiş duygusu son derece zayıf olup âdeta yarım kalmış hissi uyandırır. Belki bu sebeple çok az kullanılmış makamlar arasında yer alır. Ancak bu bitmemişlik duygusu sonuca ulaşmamış, yarım kalmış arzu ve olayların tasviri için de çok elverişlidir.

Çetinoğlu: Hârika… Bu vesile ile sizin musîkîye vukufiyetiniz hakkında ben ve okuyucularımız bilgi sâhibi olduk. Tebrik ederim.

Hocamızın diğer eserleri ile devam edebilir miyiz?

İpek: ‘Afitap veçhin hakikat‘ Hüzzam tevşih.

Çetinoğlu: ‘Tevşih‘ nedir?

İpek: Dinî mûsikîmizin şekillerinden birinin adıdır. Lügatte; ‘Tanzim etmek, tertiplemek, süslemek‘ mânâlarına gelen tevşih kelimesi, mevlid ve mi’raciye bahirleri arasında cumhur tarafından okunan ilahiler hakkında kullanılan bir tâbirdir.

Aleyke salaallah ya hayli halkin la.’ Seyyah şuul.’ Şuul, Arapça…

Çetinoğlu: Hocamızın başka hangi eserleri var?

İpek: Çok… Mesela: ‘Âşık ahım, kararım yok benim.’ Hüzzam gazel. ‘Âşık oldum bendeyi cananeyim.’ Rast ilahi. ‘Allah, Allah, şükre millah.’ Biliyorsunuz. Çocuklar bile okur artık onu: ‘Allah, Allah, şükre…’ Uşşak zikir. Hicaz dua. Efendim, daha bunun gibi… Ferahfeza ilahi, keldaniye mersiye… Yani artık ilahilerden geçtik, o kadar çok… Efendim, nihavent ilahi nefes…

Çetinoğlu: Sözleri kendisine ait olan beste var mı?

İpek: Sözleri kendisine ait olan besteler de var. Fakat Hocam daha çok sözleri kendisine ait olmayan güfteleri bestelemiş.

Çetinoğlu: Kimleri tercih ediyor?

İpek: Fuzuli’den, Nâbi’den, Nef’i’den tutun da Yunus Emre’ye… Yunus Emre’yi çok seviyor tabii. Zaten dikkat ederseniz… Yunus Emre’nin hem anlaşılır olması, dilinin yalın olması dolayısıyla tercih ediliyor. … Daha bunun gibi birçok şairlerden…

Çetinoğlu: Yunustan beste yapmak da zor olsa gerek. Yunus Emre’nin hemen hemen bütün şiirleri bestelenmiştir. Başka bir makam kullanacak, başka bir usul deneyecek…

İpek: O da Hocamın işidir zaten. O’nun için hiç beste zor değildir. Mesela: ‘Hak bir canlar divanı…’ Bu ilahi muhteşemdir. Bir de herkes anlar bu ilahileri. O kadar ilgi çekici nağmeler, gönüle giren nağmeler kullanmıştır ki, bakarsınız ki herkes tarafından, çocuklar tarafından bile hemen kabul görür ve o kadar da derinliği vardır. Basittir, ama derindir. Hem basit yapacaksınız, hem çok derin olacak. Nasıl olacak bu iş? İşte Hatipoğlu Hoca bu işin ustasıdır…

Çetinoğlu: Din dışı eserleri?

İpek: Ladinî eserleri: ‘Ağladım, nisyana döktüm.’ ‘Bilmeden istemeden sen…’ Suzinak şarkı. ‘Bir segâh esti gece, anlattı İstanbul’u.’ Segâh şarkı.

Çetinoğlu: Din dışı eserleri tasavvuf mûsikîsi konserleri sırasında da icra ediyor muydu?

İpek: Din dışı eserlerine tasavvuf konserlerinde yer vermezdi. Klasik musiki programlarında klasik bestelerine yer verirdi. Tasavvuf musikisi konserlerinde kendi eserlerini mutlaka repertuara koyardı. Programlar lirik bir şekilde akışkandı. Kendisinin olan besteleri de bu akışkanlığı sağlayacak hüviyette olduğu için programın vaz geçilmez unsuru oluyordu.

Çetinoğlu: Eserlerin icrasında da kendine has üslubu vardı…

İpek: Hocam bu eserlerin nasıl icra edilmesi gerektiğini, bestelendiği devrin algısını, anlayışını, tarzını anlatır, üslubunu anlatır, ona göre koroya taktik verir ve icra ettirirdi. İşte Hatipoğlu Hocamın özelliklerinden biri de buydu.

Çetinoğlu: En çok bilinen eseri?

İpek: Hû zikri. Hicaz dua. Rast ilahi (Sevgi baht oldu ezelden bize) Uşşak (Allah Allah şükran Lillah) daha onlarca eser…

Çetinoğlu: Tasavvuf musikisini özel mekânlarda, özel toplantılarda icra edilme şansı var mı, böyle bir imkâna sahip mi tasavvuf musikisi?

İpek: Tabii ki var…

Çetinoğlu: Mütedeyyin ailelerin düğünlerinde,  iftar toplantılarında olduğu gibi mi?

İpek: Yapılıyor, onlar yapılıyor; ama… Ne söylesem bilmiyorum.

Çetinoğlu: Az sayıda olduğu için yeterli mi değil, yoksa kaliteli mi değil?

İpek:Tuti-i mûcize-i gûyem, ne desem laf değil…’ Bunlar yapılıyor. Güzel mi? Güzel olanları da var, olmayanları da var. Mesela, bir düğünde bir semazenin sema yapması ne kadar güzel oluyorsa, tasavvuf müziği de o kadar oluyor diyebilirim.

Çetinoğlu: Zaman içerisinde gelişecek, rayına oturacaktır inşallah.

İpek: Bir iş ihlas ile yapılırsa mutlaka mükemmele ulaşılır. Hatipoğlu Hocamın özelliği ihlasında idi.  Hani bir işi yaptığınız zaman ihlâs ve samimiyetiniz çok önemlidir. Ne iş yaparsanız yapın, ihlâs ve samimi olduğunuzda zirveye çıkarsınız. İlk önce siz benimseyeceksiniz ki yaptığınız işi, ‘Hah, tamam, oldu…’ diyeceksiniz ki, ondan sonra karşı taraf sizi kabul etsin. Yani inanmadığınız bir şeyi kimseye kabul ettirmeniz mümkün değil.

Çetinoğlu: Ahmet Hatipoğlu Hocamızı anlattınız. Çok teşekkür ederim. Biraz da sizden bahsedelim mi?

İpek: 1964 yılında Tokat/Pazar/Erkilet’te doğdum. Ortaokul yıllarında kendi çabamla bağlama çalmayı öğrendim. Tokat Teknik Meslek Lisesi’nde okurken cümbüş de çalmaya başladım ve birçok okul konserine katıldım. 1983 yılında profesyonel hayata geçebilmek için Ankara’ya geldim.

1986 yılında TRT Ankara Radyosu’nun açmış olduğu profesyonel sanatçı imtihanını kazanarak aynı yıl Erzurum Radyosu’na tâyin edildim. 1986-1995 yılları arasında TRT Erzurum Radyosu’nda Ud ve Ses Sanatkârı olarak görev yaptım. 1995 yılında TRT Erzurum Radyosu’ndan TRT Ankara Radyosu’na tâyin edildim.

Yurt içinde ve yurt dışında; ABD, Almanya, Fransa, İsviçre, İsveç Danimarka, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Avusturya, Kosova, Suriye, K.K.T.C, Lübnan, Azerbaycan, Nahçivan, Türkmenistan’da saz sanatkârı, gazelhan ve şef olarak konserlere katıldım.

2003-2007 yılları arasında Kültür Bakanlığı Korolar arası Üst Kurul Üyeliği yaptım. 2006 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın isteği üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı Tasavvuf Müziği Korosunu kurdum. Yurt dışında ve yurt içinde koronun şefi olarak iki yıl konserler verdim. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda ‘misâfir ud sanatkârı‘ olarak görev aldım. 2001-2009 yıllarında Ankara Çankaya Üniversitesi’nde, 2002-2004 yıllarında Ankara Etimesgut Belediyesi Konservatuarı’nda Türk Müziği saz, ses ve nazariyat eğitmenliği yaptım. 2008 yılında Merkezi Ankara’da bulunan Tokat Vakfı Türk Sanat Müziği Korosunda, 2008-2010 yılları arasında ise Vakıflar Genel Müdürlüğü KlasikTürk Müziği Topluluğu’nda eğitmenlik ve şeflik yaptım.

2010 yılında TRT Ankara Radyosu’nda yayınlanan ‘Ses Saz ve Gazel‘ adlı programın yapımını gerçekleştirdim. Aynı yıl içerisinde TRT AVAZ Televizyon kanalında ‘Avazı Hikmet‘ adlı dinî içerikli programın solistliğini yaptım. 2010 yılında TRT Ankara Radyosu Gençlik Korosu’nun eğitmenliği ve şefliği vazifesini üstlendim. 2011 yılından bu yana TRT İstanbul Radyosu’nda çalışmaktayım.

Çetinoğlu: Maşallah, kısa zamanda pek çok vazifeler üstlenmişsiniz. Her biri size çok tecrübe kazandırmıştır. Bundan sonraki sanat hayatınızda başarılar diliyorum.

İstanbul’u tercih edişinizin sebeplerinden bahseder misiniz?

İpek: Ankara çok güzel, çok sevdiğim bir şehirdir. Fakat İstanbul’un mistik havası, beste yapmama zemin hazırlar diye düşündüm. İstanbul, insana ilham veren bir şehir… Verimli bir şehir…

İstanbul’un her tarafından iman fışkırıyor. Nasıl bakarsanız öyle görürsünüz. Ankara’da fışkırmıyor muydu? Ankara’da da mutlaka vardı. Ama Ankara’da ben bir Hacı Bayram Veli ve bir de Tacettin Sultan Dergâhı’nın etrafında dönüp dururdum.

Çetinoğlu: O kadar…

İpek: Evet hepsi o kadar. Bir üçüncüsünü bulmak mümkün değildir Ankara’da. İstanbul’un her tarafında mistik hava var. Her tarafta buram buran ilham kaynağı var.

Allah’a şükürler olsun, bir de Çamlıca’ya yerleşmek nasip oldu bana ve orada, Allah’ıma şükürler olsun, şu anda, ‘Huzurum gizlerinde, seyyahım bendelerde; aşkının demlerinde, şifa buldum zikrinde.’ Geçen programıma koydum mesela bu ilahiyi. Sonra, ‘Yeri göğü yaratan, sen rahimsin, sen rahman; aldatır durmaz şeytan, bağışla bizi Rabbim‘ diye bir nihavent ilahi. ‘Mücrimlerin feryadına Rahmet-i Rahman yetişir, âşıkların imdadına Hazreti Kur’an yetişir‘ diye bir muhayyer ilahi. Şu anda aklıma gelenler bunlar. Daha bunun gibi o kadar çok ilahiler, o kadar çok şarkılar besteledim.

Çetinoğlu: Beste de yapıyorsunuz…

İpek: Evet… Aslında İstanbul’a gelmeme sebep olan konudur bestekârlık. Çok şükür 2011’de İstanbul radyosuna geldim. Şu ana kadar net sayısını hatırlamıyorum ama 40 veya 50 eser bestelemişimdir. Hem dini hem ladini eserler olarak… Bu eserlerin çoğu radyo televizyon programlarında okunuyor.

Çetinoğlu: Tasavvuf mûsikîsi konservatuarı var mı?

İpek: Olduğunu zannetmiyorum. Fakat her ilahiyat fakültesinde dinî musiki eğitiminin verildiğini biliyorum. Bizlere gelince Ankara radyosu okulundan yetiştik. Burda Mustafa Sağyaşar hocamın bir anekdotu aklıma geldi… ‘Bana soruyorlar okullu musunuz?’ Diye. Bende diyorum ki: ‘Biz Ankara Radyosu okulundan mezun olduk.’

Çetinoğlu: Değerli sanatkâr Mustafa Sağyaşar’ı da anmış olduk. Cenab-ı Allah’tan sağlıklı ve uzun bir ömür dilerim.

İlahiyat fakültelerinde tasavvuf mûsikîsinden bahsediyorduk. Orada müzisyen mi yetiştiriyorlar; yoksa tasavvuf musikisinin nazariyatını, tarihini mi öğretiyorlar?

İpek: Nazariyatla birlikte dini musiki dersleri de var.  Tasavvuf Musikisi korolarının olduğunu biliyorum.

Çetinoğlu: İyi bir müzisyen nasıl yetişir? Meşk mi, nota yâni klasik sistemle mi?

İpek: İkisi bir arada olmalı. Eskiden hep meşk usulüyle öğretilirmiş. Meşk usulüyle öğretilirken tavır ve üslûp gelişiyor. Sadece nota müzik demek değildir. Nota belgeleme sanatıdır. Söz uçar yazı kalır misali… Mûsikînin yazısı notadır. Bugün nota insanların repertuarını kısırlaştırdı. İnsanların hâfızasında artık çok eser yok.

Çetinoğlu: Notayı alıyor önüne koyuyor ve okuyor… Üslûp ve tarz bakımından zayıf kalıyor…

İpek: Okuyor. Ha, o da meşk gerektirir, onu alıp okuması da meşk ile öğrenilir. Yoksa bir insan, ne olursa olsun, ne kadar nota bilirse bilsin, bütün değerlerini aynı şekilde onun üslubuna uygun veremez. Verse de mutlaka prova etmesi gerekir. Çünkü her eserin anlayışı farklıdır, dili farklıdır.

Çetinoğlu: Kelimelerin telaffuzu da çok mühim.

İpek: Çok önemli… Mesela, biz çok eleştiri aldık. Neden? ‘Telaal bedru.’ Bilmeyen, ‘Telael bedru‘ diyor mesela. ‘Telael bedru‘ olmaz ki. ‘Telaal bedru aleyna, min seniyel vecebel şükru aleyna vede alli lehida.’ Yani mutlaka biraz Arapçadan anlaması veya biraz Kur’an diline hâkim olması lazım.

Çetinoğlu: O bakımdan ilahiyat öğrencileri tasavvuf mûsikîsini daha kolay özümseyebilirler.

İpek: Aynen öyle… Zaten özümsüyorlar da, daha kolay özümsüyorlar.

Çetinoğlu: Kelimelere hatta hecelere vurgular da mühimdir.

İpek: Tabiî… Bir de tasavvuf mûsikîsi iman da gerektiriyor.

Çetinoğlu: Duyarak okumak için… Ve de yaptığı işten, söylediği eserden zevk alacak. Aksi takdirde, dinleyiciyi cezbedemez, tesiri altına alamaz. Tasavvuf mûsikîsi, dinleyen için bir nevi İslam’a dâvet özelliği taşımalı…

İpek: Bütün dinlerde dini yaymak, sevdirmek için mûsikî araç olarak kullanılmıştır.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ediyorum Hüseyin Bey. Çok güzel, hoş bir sohbet oldu. Söylediklerinizden faydalandım. Çok şeyler öğrendim. İnşallah okuyucularımız da faydalanırlar, tasavvuf mûsikîsine meyletmelerine vesile oluruz inşallah.

İpek: Oğuz Bey’ciğim; ben de size çok teşekkür ediyorum. Buradan Murat Doğan Hocama da çok teşekkür ediyorum. O’nu da ihmal etmeyeyim. Tanışmamıza vesile oldu. Allah razı olsun diyorum.

HÜSEYİN İPEK:

1964 yılında Tokat’ın Pazar ilçesine bağlı Erkilet kasabasında doğdu. Ortaokul yıllarında kendi çabasıyla bağlama çalmayı öğrendi. Tokat Teknik Meslek Lisesi’nde okurken cümbüş de çalmaya başladı ve birçok okul konserine katıldı. 1983 yılında profesyonel hayata geçebilmek için Ankara’ya geldi.

1986 yılında TRT Ankara Radyosu’nun açmış olduğu imtihanı kazanarak ‘profesyonel sanatkâr’ unvanına sâhip oldu;  aynı yıl Erzurum Radyosu’na tayin edildi. 1986-1995 yılları arasında TRT Erzurum Radyosu’nda Ud ve Ses Sanatkârı olarak görev yaptı. 1995 yılında TRT Erzurum Radyosu’ndan TRT Ankara Radyosu’na tâyin edildi.

Yurt içinde ve Yurt dışında ABD, Almanya, Fransa, İsviçre, İsveç, Danimarka, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Avusturya, Kosova, Suriye, K.K.T.C, Lübnan, Azerbaycan, Nahçivan ve Türkmenistan’da saz sanatkârı, gazelhan ve şef olarak konserlere katıldı.

2003-2007 yılları arasında Kültür Bakanlığı Korolar arası Üst Kurul Üyeliği yaptı. 2006 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın isteği üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı Tasavvuf Müziği Korosu’nu kurdu. Yurt dışında ve yurt içinde koronun şefi olarak iki yıl konserler verdi. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda misafir udî olarak görev aldı. 2001-2009 yıllarında Ankara Çankaya Üniversitesi’nde, 2002-2004 yıllarında Ankara Etimesgut Belediyesi Konservatuarı’nda Türk Müziği saz, ses ve nazariyat eğitmenliği yaptı. 2008 yılında Merkezi Ankara’da bulunan Tokat Vakfı Türk Sanat Müziği Korosunda, 2008-2010 yılları arasında ise Vakıflar Genel Müdürlüğü Klasik Türk Müziği Topluluğu’nda eğitmenlik ve şeflik yaptı.

2010 yılında TRT Ankara Radyosu’nda yayınlanan ‘Ses Saz ve Gazel’ adlı programın yapımını gerçekleştirdi. Aynı yıl içerisinde TRT AVAZ Televizyon kanalında ‘Avazı Hikmet’ adlı dinî içerikli programın solistliğini yaptı. 2010 yılından bu yana TRT Ankara Radyosu Gençlik Korosunun eğitmenliğini ve şefliğini sürdürmektedir. Halen udî olarak vazife gören ve program yapan Hüseyin ipek evli ve üç çocuk babasıdır.

 

 

 

MHP’de Yeni Lider

Seçimden en fazla zayiatla çıkan parti olan Milliyetçi Hareket Partisi‘nde nihayet hareketlenme başladı. Sinan Ogan ve Meral Akşener‘in genel başkanlığa aday olacaklarına dair haberler bir heyecan yarattı.

Ülkücü taban seçim sonucunu bir hezimet olarak nitelendirmiş ve derin bir moral bozukluğu içine girmişti. Çünkü iktidara tek başına gelen AKP’nin “çözüm süreci” denilen ve aslında bir “çözülme süreci” olan politikaların buzdolabından çıkarılacağını ve buna MHP’nin TBMM’de muhalefet edecek gücü kalmadığını görüyordu.

Yeniçağ yazarı Adnan İslamoğulları’nın “Adanmış Çaresizlik” başlıklı yazısında belirttiği gibi, “MHP seçmeninin öncelikli kriteri ‘vatan’dır, devletin bekasıdır, ülkenin bölünme endişesidir.” Bu sebeple “Görür aslında partinin iyi yönetilmediğini MHP seçmeni. Bilir aslında yapılmaması gerekenlerin çoğunun yapıldığını, yapılması gerekenlerin çoğunun da yapılmadığını. Anlar aslında vereceği oyun ne işe yarayacağını ya da yaramayacağını.” Fakat bir başka partiye de bir türlü oy veremezdi.

İşte “Devlet Bahçeli’ye ve partiyi yönetenlere rağmen oy vermeye devam eden MHP’liler” bu defa her zamankinden daha tepkiliydi. MHP’nin baraj altı kaldığı 2002 seçim sonucunda bile bu kadar lider değişimi talebi olmamıştı.

Çünkü gidişata müdahil olmak açısından, baraj altında kalmakla, HDP’nin arkasından 40 milletvekili ile 4. Parti olmak arasında pek bir fark yoktu.

Ayrıca 2002 seçiminde baraj altı kalınca, lider adayının olmadığı bir ortamda, Bahçeli “sorumluluk şahsıma aittir” diyerek, “istifa edeceğini” açıklamış ve tepkilerin sönümlenmesini sağlamıştı.

Bu defa böyle olmadı.

Devlet Bahçeli, ikili ilişkilerinde dışa yansıyan “beyefendi tavrına” hiç uymayan bir tutum içinde.

Aynı durumda olan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu kendi partisi içinde lider adayı olarak ortaya çıkan isimlere karşı çok olgun ve demokratik bir tavır göstermekte. Ocak ayında demokratik bir yarışın olması için elinden geleni yapacağını söylüyor, rakipleriyle medeni görüşmeler yapıyor.

Buna karşılık Devlet Bahçeli kongrenin ancak 2018’de yapılacağını söyledi.

Yeniçağ Gazetesi’nin haberine göre, seçim hezimetinden 14 gün sonra, hafta sonu partinin en yetkili organı MYK’yı toplayan Bahçeli, bu sözde istişare organında yine sadece kendisi konuştu.

MHP Genel Başkanı Bahçeli “yeterli sayıda imza toplansa bile olağanüstü kongreyi toplamayacağını” ifade etti.

Bahçeli’nin bu kararı, “MHP’yi kayyuma teslim etmenin yolunu açma” hazırlığı ise vay bu partinin haline, vay ülkücülerin bunca yıllık fedakârlıklarına…

*****

Akşener VE Ogan’a Hakaret

Daha da garibi Bahçeli “2 Kasım’dan sonra genel başkan adaylığını ilan eden ‘adam ve kadın‘ herkesin ‘hain ve BOP işbirlikçisi’ olduğunu” savundu.

Genel Başkan adayı olması beklenen Sinan Oğan için “Saray destekli” olduğu, adaylığını ilan eden Selim Kaptanoğlu için “DYP’li olduğu” ithamını yaptı.

Yeniçağ haberinde her ne kadar “Bahçeli’nin genel başkan adaylarını değerlendirirken, ismi en çok gündemde olan Meral Akşener’den hiç bahsetmemesi de dikkat çekti” dense de, “genel başkan adaylığını ilan eden adam ve kadın” cümlesindeki “kadın” sözüyle Meral Akşener‘i kastettiği açıktır.

Öncelikle üzülerek şunu ifade etmek isterim ki, Devlet Bahçeli’nin bu tavrı,

  • Demokratik bir hukuk devletinde kabul edilebilir değildir.
  • Ahlaki değildir.
  • Bunca yıllık ülküdaşlarına yaptığı ithamlar vefasızlıktır.
  • Hem partisine değer katan bu saygın şahsiyetlere, hem de bu yol arkadaşlarını seven insanlara, onlara oy veren seçmenlere saygısızlıktır.

*****

MHP Kötü Yönetiliyor

MHP’nin seçimdeki başarısızlığını değerlendirmek için sayfalar dolusu gerekçeye lüzum yoktur.

Savaşta yenilen ordu komutanı Divan-ı Harp’te yargılanmış. “Savaşı neden kaybettin” sorusuna “bunu 40 sebebi vardı” deyip saymaya başlamış. Bir.. Barutumuz yoktu” deyince Mahkeme heyeti “tamam” demiş, “gerisini saymana lüzum yok.”

Bana göre de, “MHP’nin kaybetmesinin 40 sebebi var. Birincisi parti iyi yönetilmiyor.”

Bahçeli’nin istişare etmeyen, en stratejik kararları bile tek başına alan ve kararlarını en uygunsuz zamanda ve üslupta açıklayan tavrı bu kötü yönetimin temel sebebidir.

Partinin hiçbir organı ile istişare etmeyen, kendi düşüncesine aykırı hiçbir beyanı kabul etmeyen bir genel başkanın yönettiği partinin başarılı olması beklenebilir mi?

Meral Akşener ve Sinan Ogan gibi TV’lerde, salonlarda ve meydanlarda ülkücü fikrin en iyi temsilcileri olan milletvekillerinin konuşmasının genel başkanlıkça engellenmesini nasıl izah edebilirsiniz?

Konuşmasına izin verilen az sayıda yöneticinin her cümlesine “Sayın Genel Başkanımızın, bilge lider Sayın Dr. Devlet Bahçeli’nin buyurdukları gibi” otoriter bir yönetim kokusu veren ibarelerle başlamasının halkta olumlu bir izlenim bırakması mümkün müdür?

Hele hele kendisinin hiçbir dahli olmadığı halde, Meral Akşener‘in kamuoyunda sıkça konuşulduğu durumlarda “TV’lere çıkmaması” için uyarılmasına ne demeli?

Yetmedi, “MHP’de baştan sona hep Meral Akşener, Meral Akşener vardır demek edepsizliktir, partiye hakarettir. Zannediyorum başkanvekilliğini de kaybetti” diyerek Meclis Başkanlığı’na, sonra da milletvekilliğine aday göstermemek..

Bu partinin kaybedeceğini bil(e)memek değil midir? Veya bilerek böyle davrandı ise bu ne demektir?

*****

Bahçeli’nin Gitmemek İçin Direnmesi MHP İçin Şanstır

Bahçeli kendiliğinden olağanüstü genel kurulu toplasa ve kendisine yakın bir emanetçiye Genel Başkanlığı devretse bu MHP için iyi olmaz. 2019 seçimlerinde Bahçeli ile veya emanetçisiyle MHP barajı geçemez.

Hatta şimdiki ismi geçen Genel Başkan adayları arasından birine, kendi rızası ile Genel Başkanlığı bıraksa, bu da MHP’de bir rüzgâra sebep olmaz.

Elinde kendi seçtirdiği delege çoğunluğu, “olağanüstü kongrede genel başkan seçimi olmaz” diyen bir tüzük olan ve “yeterli sayıda imza toplansa bile olağanüstü kongreyi toplamayacağını” belirten 18 yıllık bir Genel Başkana karşı yarışan;

Zorlukları aşa aşa, söke söke, delegelerin ve ülkücülerin kalbine dokunarak seçimi kazanan bir genel başkan “LİDER” olur.

Böyle seçilen LİDER Milliyetçi Hareket Partisi’ne HAREKET getirir. Parti içinde ciddi değişimler yapabilir. Sokaklar, STK’lar ve parti teşkilatları Meclis dışı muhalefet imkânlarını kullanabilir hale gelir.

MHP böyle bir LİDER çıkarabilirse, 2019 seçimlerinden önce de AKP ve Erdoğan “çözülme sürecini” buzdolabından çıkaramaz; Başkanlık sistemi zorlamalarına cesaret edemez.

 

 

Udî, Gazelhan ve TRT Program Şeflerinden Müzisyen HÜSEYİN İPEK, Hocası; Kudüm ve Tanbur Sanatkârı, Bestekâr, Koro Şefi AHMET HATİPOĞLU’nu Anlatıyor. (İkinci Bölüm)

(İkinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Merhum Ahmet Hatipoğlu’nun tasavvuf musikisiyle ilgilenmesinin sebeplerinden biri de ailede dinle ilgili kişilerin bulunması olabilir mi?

Hüseyin İpek: Mutlaka öyledir. Hatipoğlu Hocamızın babası ‘Hatip Hoca‘ namı ile tanınan değerli bir din âlimidir. Dedesi Hasan Efendi Burdur’un Arvallı köyünden gelip Burdur merkezine yerleşmiştir. Hatip Hoca dini sahada yüksek, konuları eksiği olmadan aslına uygun hüviyetiyle halka aktarmayı başarmış ileri görüşlü bir din âlimidir. Merhum Hasan ağabeyi din görevlisidir. Zaten Hocamız, okul hayatının belirli bir bölümünü Hasan ağabeyinin yanında tamamlıyor. Hasan ağabeyinin görev yaptığı camide zaman zaman ezan ve kametleri hocamız okuyor. Mütedeyyin bir aile yapısı var. Allah hepsine rahmet etsin. Hatipoğlu hocamızın afacan, evde fazla durmayan ve fakat sevecen bir mizacı vardı. Hatipoğlu hocamız tahsilini Hukuk Fakültesi’nde tamamlamıştır

Daha çocuk yaşlarında iken Halkevinde düzenlenen müsamerelerde okul yönetimi, hocamızdan şarkı okumasını isterlermiş ve hoca; ‘Bir ihtimal daha var, oda ölmek mi dersin‘, ‘Fincanı taştan oyarlar‘ gibi şarkıları okur ve çok beğenilirmiş. Hasan ağabeyinin görev yaptığı camide bir mevlit düzenlenmiş.  Hâfız Kemal’i taklit edip onun gibi mevlit okumuş. Aynı mecliste bulunan yörenin ünlü bir hafızı hocamıza yapılan tebrikleri görünce yavaştan meclisi terk etmiş. Bu hâdiseyi hocamız bize gülerek anlatmıştı. Ben de gazel ve kaside okuduğum için biliyorum. Hâfız Kemal, Hâfız Sâmi, Hâfız Şaşı Osman çok büyük gazelhan ve mevlithanlardır.  Hocamız, Türk milletinin siyasî, ekonomik teknolojik, kültürel anlamdaki ilerleyişinin mutlaka millet olarak etik değerlerimize bağlı kalıp o temel üzerinden bina edilmesi gerektiğini her konuşmasında bizlere söylerdi. Bestelemiş olduğu eserlerde de bu fikrî yapısı ayan beyan anlaşılır.

Çetinoğlu: İlahiyatçı Prof. Dr.Mehmet Hatipoğlu ikiz kardeşidir…

İpek: Bugünkü Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Mehmet Görmez ve sahasında uzman pek çok ilim adamı Mehmet Hatipoğlu hocanın öğrencileridir.  Mehmet Hatipoğlu hoca, ikiz kardeşi olan Ahmet Hatipoğlu hocamızın bütün konserlerine mutlaka gelir ve en ön sıraya oturup dikkatle konser sonuna kadar tâkip ederdi. Sonrasında ilk önce kardeşini, sonra da bizleri birer birer tebrik ederdi. Hatta benim bir ‘Ses, Saz ve Gazel‘ isimli programım vardı. Biliyorsunuz, gazeller unutulmaya yüz tutmuş bir formdur. Onu canlandırmak için yaptığım bir programdı. Gazeller, Fuzuli’den, Nebi’den, Nâbi’den, daha birçok şairlerden okumuş olduğum gazellerdi ve gelir, bana derdi ki, ‘Evladım, Hüseyin; okumuş olduğun gazelleri radyodan tâkip ediyorum tebrik ederim. Fakat ne olur lütfen ut taksimlerini de dinlet bize, bizi mahrum etme.’ Derdi Mehmet Hatipoğlu hocamı saygı ile anıyorum. Allah O’na da hayırlı ömürler versin. Allah razı olsun.

Çetinoğlu: Udu siz mi çalıyordunuz?

İpek:- Evet! Hatipoğlu Hocamın korosunda udu ben çalıyordum. Bana şöyle bir söz söylemişti. ‘Oğlum Hüseyin! Ben programlarımda genelde tanbur sazını kullanır ve zevk alırım. Ama sen udunla orkestraya ayrı bir ahenk coşku katıyorsun. Enstrümanını nerede nasıl kullanacağını çok iyi biliyorsun. Bu demektir ki işini gönülden yapıyorsun onun için senden vazgeçemiyorum.’ Demişti. Bu sözünü de hiç unutmam.

Çetinoğlu: İlk önce kudümle başladı. Sonra bıraktı. Bir ara tamburu da bırakmaya teşebbüs etti. Sırası gelmişken onu da konuşalım. Tanbur çalmayı kendi kendi kendine öğrenmiş. Sonra Tanburî Cemil Bey’i dinleyip de, O’ndaki üslûbun kendisinde olmadığını anlayınca…

İpek: Evet Tanburî Cemil beyin taş plaklarını daha önceleri Burdur’da dinleme imkânı bulamamış. O yıllarda bu günkü gibi yayınlara ulaşma imkânı yok!  Gramofonlardan dinleyebildiği veya Radyo yayınlarından tâkip edebildiği kadar… Sonrasında Ankara’ya gelir bir Tanbur satın alır bu tanbur da alel usul bir tanburdur hocasız kendi kabiliyeti ile çalmayı öğrenir. Bundan sonra Tanburî Cemil Bey’i ve diğer tanburîler dinlemeye başlayınca bir takım parmak ve teknik hatâlarının olduğunu fark eder. Bunun için Hocamız; ‘Bir enstrüman çalmayı öğrenirken, iyi bir hocanın nezâretinde öğrenmek gerekir. Yanlış ve zor gelen bir durumu kısa zamanda ve doğru şekilde öğrenir, ileriki zamanlarda kusursuz bir ilerlemeyi daha kısa zamanda sağlar, mükemmele ulaşılır.’ Derdi.

Çetinoğlu: Siz üslup olarak kimden etkilendiniz?

İpek: Müzik âleti çalmaya bağlama ile başladım. Sazımı öğrenme aşamasında ilk akordumu, kulaktan dolma bilgilerle kendim yapmıştım. O zamanlar Tokat Endüstri Meslek Lisesi’nde okuyordum. Ailemizin bulunduğu şehir ile Tokat arası 25 kilometre idi. Babam beni bir pansiyona yerleştirmişti. Bağlamamı da götürmüştüm. Pansiyonda bir arkadaşımın ağabeyinin getirdiği cümbüşü çalmayı kendi kendime öğrendim. Babam ve annem bana bir cümbüş aldı. Okul müsamerelerinde cümbüş çaldım. Tokat’ta iken ud denilen âleti görüp tanıma imkânım olmadı. Ankara’ya geldiğimde gördüm ve onu çalmayı öğrenmek istedim. Satın aldım.

Çetinoğlu: Röportaj veren kişi olarak sizi de tanımak için ayrıca sorularım olacak. Tasavvuf mûsikîsine dönersek, tasavvuf mûsikîsini diğer mûsikîlerden, özellikle klasik Türk müziğinden ayıran özellikler nelerdir?

İpek: Tasavvuf mûsikîsinin melodi yapısı daha dingin ve derûnîdir. Kullanılan enstrümanlar da öyledir Ney, Tanbur, Klasik Kemnçe, Kudüm, Bendir, ağır ve mistik sazlardır. Tasavvuf musikisinin çıkış noktalarından biri de, biliyorsunuz ki, kıraattir, Kur’an tilavetidir. Kur’an kıraati bu konuda çok etkili olmuş, Dini musiki, klasik mûsikîmizi de etkilemiştir. Sözlerin en güzeli olan Allah’ın kelamı Kur’an’dan bütün şairlerimiz etkilenmiş bu kaideler doğrultusunda şiir güfte üretmişler. Dinî olmayan güftelerin içinde dinî bir ağırbaşlılık var. Sonuç itibari ile klasik müziğimizi dinî mûsikîden ayıran özellik sözleri ile alakalı. Birî dini içerikli sözler, diğeri dünyevî içerikli sosyal sözler musikiyi biçimlendiriyor.

Çetinoğlu: Kur’an tilaveti dediniz… Tecvidli okuma mı tasavvuf mûsikîsini etkiliyor?

İpek: İlk önce terbiye edilmiş bir nefisin nefesinden çıkan bir sadâ. İçinde Allah sevgisi, ona olan sadakat, sabır, sebat, zarâfet, şükür, bağlılık duygularını barındıran inanç ve bilincin terennüme dönüşmüş dinginliğidir. Evet. Dinî mûsikî içinde tilavet, ezan, sala, tekbir, mahvel sürmeleri, ilahiler, kasideler, mevlit, âyinler vardır. Bunların hepsi muhteva olarak dini anlatan ya âyet veya hadisten etkileşim ile yazılmış güftelerdir. Dolayısı ile güftenin sanatlı ve ağırbaşlı oluşu beste motiflerine de sirâyet eder yazılan güfteye göre de kaliteli bir mûsikî vücut bulur.

Tasavvuf mûsikîsinde dinî yaşayış, dinî tarz, üslup çok etkindir. Klasik musikide kullanılan dil aruzdur. Genelde büyük usullerle Fuzûlî, Nâbi Nef-i gibi la dini şiirlerden bestelenen ama felsefi bakımından da hiçlik söz konusudur. Dikkat ederseniz, bir bestekârın taam mânâsıyla bestekâr olabilmesi için mutlaka bir âyin-i şerif bestelemesi gerekiyormuş…

Çetinoğlu: Eskilerde…

İpek: Evet. Bir de şunu söyleyeyim: Bizim icra etmiş olduğumuz peşrevlerde, saz semaisinde bile dinî motifler vardır. Bence dinî motifsiz hiçbir eser yoktur.

Çetinoğlu: Hatipoğlu Hocamızın tasavvuf musikisinde kendine has bir üslubu vardı. O üslubun özellikleri nelerdi?

İpek: Hani ‘Sevgi baht olmuş ezelden bize, sizde bir türlü, bizde bir türlü’ demiş Hazreti Yunus.  Hocamızın almış olduğu eğitim ve derviş meşrebinin hayat disiplinin değerlerine bağlı oluşunun etkisi, yapmış olduğu bestelere de yansımış. Her sanatkâr, doğduğu coğrafi yapının, sosyal ilişkilerin, iktisadî şartların, hâllerinin, psikolojilerinin çok etkisinde kalır. Hatipoğlu Hocamız da, tabii ki, kendi yetişmiş olduğu bölgenin özelliklerinin şahsiyeti üzerinde etkisi olmuştur..

Çetinoğlu: Burdur…

İpek: Evet! Ahmet Hatipoğlu, Burdur’un Arval köyünden.  Burdur’a has da bir Burdur mevlidi varmış. Hocamız o mevlidi meşk usulüyle geçmiş. Bütün bunlar şahsiyetini şekillendirmiş, şahsiyeti de yaptığı müziğe yansımış. Hatta hocamız, müezzinlik de yapmış. Tabii, böyle bir membada yetişince kendine has da bir üslup ve usul meydana getiriyor. Aslında Hatipoğlu Hocamızın ‘Tanburda gerçek mânâda bir üslup geliştiremedim. Keşke Tanburî Cemil Bey’i önceden dinleyebilseydim…’ dediği şey bu olsa gerek.  Oysaki kendisi çok büyük bir üslup ve usul geliştirmiştir sevgili Hocamız. Onun için bu kadar tesirli oldu, sevildi ve arandı.  Sadece tasavvuf mûsikîsi alanında değil, din dışı şarkılarında da özellikler vardır. Hocamızın kendi yaşayış tarzı hep O’nu tasavvuf musikisine yöneltmiştir ve ‘kendisini tasavvuf musikisinde bulmuştur‘ diyebiliriz.

Çetinoğlu: Eserlerinden de söz edebilir miyiz? Neler var eserleri arasında? Başkalarının hiç denemediği usulleri, tarzları denediğini biliyorum, hatırlıyorum. Nedir o farklılıklar?

İpek: Hocam nadide makamlardan çok sanatlı eserler üretmiştir. Bununla birlikte değişik formlardan eserlerde üretti. Bunlardan ilk aklıma gelen Ahmet Yesevi Divanı’nı ‘Yesevîye’ adı ile bestelemiştir ki muhteşem bir eserdir. İçerisinde 14 makam geçkisi ve usul geçkileri mevcuttur. Tabiidir ki sohbette bu sözleri söylemek çok kolay ama eserleri üretmek prozodisi(8) dikkate alınarak eksiksiz bir şekilde bestelemek çok güçtür ‘Hicaz Dua‘ muhteşem bir eserdir. Şunu söyleyebilirim: Hicaz dua isimli eserini bestelemiş olsaydı bile, Hocanın sanat dehasını ve müzik kalitesini anlatmaya yeterdi. ‘Kadiriye Terkibi’ni yazmıştır ve o eseri bir sistem içerisine sokmuştur.  Hocamın yapmış olduğu eserlerin konusu veya tarihî ve imanî derinliği vardır ki bu çok mühimdir. Zaman zaman çift seslilikleri de denemiştir. Örnek vermek gerekirse Hüzzam Hu zikri söylenebilir.

Hocamız Ankara’nın Etlik semtinde bir apartman dairesinin bodrum katındaki mütevazı evinde, küçük odasında asırlara meydan okuyacak milletimize ve kültürümüze büyük katkıları olan ve hatta imanî değerlerimize katkıları olan eserler bırakıp her fani gibi aramızdan ayrılmıştır. Hocam Büyük bir Müzikolog ve fikir insanıydı.

Çetinoğlu: Koro şefi olarak da çok dikkati çeken bir insandı…

İpek; Bir saatlik program detayının hazırlanmasına 10 gün geceli gündüzlü çalışırdı. Bütün programda okunacak eserleri kendi el yazısı ile temiz notaya alırdı. Çünkü aralardaki eser geçişlerinde dinleyici ve icracıların göz ve kulak estetiği rahatsız olmasın diye ilave melodiler yazardı. Böylece müzikal ve koral nahoşlukları önlemiş olurdu.  İşini asla tesadüflere bırakmazdı. Eserleri tekrar kaleme aldığı zaman prozodik hatalarını da düzenlerdi. Her programı koro elemanlarına defaatle izah eder provaları çok dikkatli bir şekilde yapar sonrasında eksiksiz bir başarı ile adetâ ibâdet eder gibi zikir ile koroyu yönetirdi. İşte hocamın başarısı da bu estetik, ihlas ve bilge kişiliğinin müziğe yansıması idi.

Hocam aynı zamanda Türk mûsikîsinde prozodi kitabınında yazarıdır.

Koro Şefliği önce bilgi ve donanımı gerektiren bir husustur. Hocamızın mükemmeliyetçi bir yapısı vardır. Birde hocamız tonmaysterlik(9) de yaptığı için koronun en küçük hatasını bile duyar derhal müdahale eder. Program öncesi provaları titizlikle yapar adeta bütün eserleri koro elemanlarına ezberletir ve sonrasında da muhteşem bir konser ortaya çıkardı. Asla arkadaşların öz güvenini sarsacak hareketlerde bulunmaz motivasyonu yüksek bir şefti. Disiplini hayatının bütün kademelerine aktarmayı prensip edinmişti. Bu hali de koro yönetimine yansıyordu.

Çetinoğlu: O’nun o koroyu yönetme tarzı birçok kişiye tasavvuf musikisini de sevdirmiştir zannediyorum.

İpek: Kesinlikle. İlham verirdi. Koro yönetirken, ayak tırnaklarından saçının teline kadar bütün bedeni hem zikir hâlinde, hem o aşkın ve o aşk ateşinin içerisinde kontrollü,  fakat sanki ne yaptığını bilmeyen, ruhu yücelere çıkmış ayakları yerde… Huşu içinde yöneten bir Şef Ahmet Hatipoğlu görürdük. İman ve teslimiyet, bilgi ile donanırsa muhteşem bir dehâ ortaya çıkıyor. Bu hâli de dinleyeni ve seyredeni büyüleyip etkisi altına alıyor, insanlara çok sevimli ve sempatik görünüyordu.

Çetinoğlu: Frenklerin ‘trans‘ dedikleri, bizde ise ‘vecd ‘ denilen hal…

İpek: Trans hâli, işe odaklanma , ‘vecd hâli’ ise Allah’ın ve Resulü’ne bağlılığın vermiş olduğu huzurla birlikte aşk sarhoşluğu… Kalbin mutmain oluşu… O hâlde bizi yönetirdi Sayın Hocamız. Allah gani gani rahmet etsin.

Çetinoğlu: Biz kalarak yenilenmek taraftarıydı…

İpek: Biz kalarak yenilenmek… Çok güzel. Teşekkür ederim. Üstat Merhum Necip Fâzıl’ın Gençlik şiirinde Bir gençlik, bir gençlik istiyorum. Kökü ezelde dalı ebette düşüncesinin farkında olan bir gençlik.

Köklerimiz sabit ışkınlarımızda, yeni çiçeklerin muasır medeniyetlerin zirvesinde değişik form ve usullerde bir yenilik… Yenileneceğiz diye bütün birikimlerimizin bir anda ters düz edip ne idiğü belirsiz kes kopyala yapıştır mantığı ile değil. Bir tekerleme vardır: ‘Koca ceviz kocadıkça, ışkın verir budadıkça‘ Değişik filizler açarak, ama köklerimiz sabit. Garabetin değil asâletin hâkim olduğu, bilginin, donanımın, becerinin ve çalışma azminin getirmiş olduğu yeni ufukların açıldığı bir yenilik…

Hicaz duayla başlayan, yavaş yavaş, kademe kademe artarak ve sonra araya kasideler konulup tekrar durularak, sonra tekrar kademe kademe, hatta zaman zaman da perde kaldırarak…

Çetinoğlu: Perde kaldırmak ne mânâya geliyor?

İpek: Perde kaldırmak şudur: Diyelim ki bir makamdan değişik bir makama geçeceksiniz. O perdeler, öbür makama uygun geçkileri yaparak, pat, bir bakıyorsunuz ki, diyelim ki hicazdan uşşağa atlamışsınız. Bu perde kaldırmaktır. Hocamız bu tertipleriyle, ayrı bir formatta insanların karşısına çıkıyordu. İşte O’nu özel kılan hâllerden biri de budur. Hem bestelerinde, hem konserlerinde, yapmış olduğu bütün programlarda O’nu özel kılan da bu hâlleriydi Hocamın.

LÛGATÇE:

(7)ensar: Dinleri uğruna Mekke’den Medine’ye hicret eden Hz. Muhammed ve beraberindeki insanları Medine’ye kabul eden ve onlara her türlü yardımı yapan Medineli Müslümanlar.

(8)Prozodi: Müziğin sözlere, sözlerin nağmelere, çeşitli vasıtalarla uygulanmasına ve her ikisinin de beste diksiyonu, mânâ ve âhenk bakımından başarılı bir şekilde kaynaşmasıdır.

(9)tonmayster: Ses, müzik, elektronik ve fizik bilgisine sahip ses uzmanıdır. İşi, konser salonunda veya plak, bant ve CD gibi malzemelere ses kaydının yapıldığı stüdyoda, en kaliteli sesin dinleyicilere ulaşmasını sağlamaktır.

 

 

Udî, Gazelhan ve TRT Program Şeflerinden Müzisyen Hüseyin İpek, Hocası; Kudüm ve Tanbur Sanatkârı, Bestekâr, Koro Şefi Ahmet Hatipoğlu’nu Anlatıyor.

(Birinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Hüseyin Bey sizinle, tasavvuf musikimizin zirvedeki ismi, merhum Ahmet Hatipoğlu hakkında konuşmak istiyorum. Uygun görürseniz, tasavvuf mûsikîsi nedir, oradan başlayalım…

Hüseyin İpek: Öncelikle hocam Ahmet Hatipoğlu’na Allah (cc)’tan rahmet diliyorum… Nur içinde yatsın. Size de ayrıca teşekkür ediyorum ki hocamla alakalı röportaj yaptığınız için…

Tasavvuf; bir arınma disiplinidir. Allahtan uzaklaştıran her şeyden sakınarak ‘takvâ‘ya (1) erebilme yoludur. Tasavvuf Mûsikîsi: İslam dini çerçevesi içinde kurulmuş olan birçok tarikatta, ayakta veya oturarak okunan zikir(2) için bestelenen eserleri kapsar. Âyinlerde zikir için okunmak üzere; ağır ve yürük usullerle ve değişik biçimlerde bestelenmiş eserlerdir.

Ecdadımız mûsikîmizi birkaç bölüme ayırmıştır. Bir tasnife göre dinî ve ladinî sözlü eserler, bir de saz musikisi; peşrev, saz semaisi, longa, sirto, oyun havaları vs.

Ladinî yani din dışı eserler; hayatın içinden, hayatı konu alan, sosyal hayatla bağlantılı güftelerin bestelenmesi suretiyle meydana getirilir. Tasavvuf musikisi, tamamen dinî muhtevalıdır. Hazreti Peygamber (sav) Efendimiz için yazılan, Allah’ın yüceliğini ifâde eden güftelerin büyük ve küçük usullerle bestelenmesi suretiyle meydana getirilen musikî biçimidir. İlahi, na’t, salât, tekbir, tilavet, mevlid, münaca’t, miraciye, temcid, Mevlevi âyinleri, gibi formlarda bestelenen eserlerdir. Bazı formlar irticalen okunur. Ahmet Hatipoğlu hocamız gerek kendisi gerekse diğer sanatkârlar tarafından bestelenmiş eserleri aslına uygun bir şekilde düzenleyip bir bütün hâline getirir koro ve solo şeklinde, orkestra ile birlikte icra ederdi…

Çetinoğlu: Ahmet Hatipoğlu’dan önce de Türkiye radyolarında Tasavvuf Mûsikîsi Korosu var mıydı?

İpek: Hatipoğlu hocamızdan önce Türkiye radyolarında tasavvuf musikisi korosu yoktu. TRT Ankara Radyosunda ilk tasavvuf  mûsikîsi korosunu 1978   yılında Ahmet Hatipoğlu Hocamız kurmuştur. Köklü bir medeniyetin evlatlarıyız. 16 tane devlet kurmuş bir millet olarak bu devletlerin sonuncusu olan Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve sonrasında Osmanlı Cihan Devleti gibi nerdeyse dünyanın yarısını toprakları içinde barındırmış bir muhteşem devlet, geniş coğrafyaya yayılmış bir İslam medeniyetinin tezâhürü olarak edebiyatı ve musikisi en üstte olduğu dönemini yaşamıştır. Bu sebledir ki Hz. Peygamberimizle başlayan Hz. Ebu Bekir, Hz Ali efendimizle birlikte sufi geleneği başlamış, Hz. Ebabekir’den Nakşi tarikatı Şahı Nakşibendi Bahaeddin, Hz. Ali Efendimiz’den Kadiri (Abdulkadir Geylanî) Rufai (Ahmed-er Rufai)  Mevlevlik, Bektaşilik, Cerrahilik, Bayramilik, Celvetilik ve hak olan 12 tarikatle bu güne gelmiştir.

Osmanlıda 1415’te İkinci Murat Han Döneminde Enderun mekteplerinin temeli atılmış, oğlu Fatih Sultan Mehmet Han ile kuruluşu tamamlanmıştır. Büyük devletlerin kendilerine göre büyük ordusu olur. Bu ordunun mehteranları vardı. Bu mehter Takımlarının her birisi 13 kişiden oluşur. Osmanlı seferlere 90 kat mehterle gidermiş. Mûsikîmizde koro düzeni hem mehter musikimizde hem cami musikimizde hem de tekke musikimizde var. Enderun da bu işin zirvesidir.

Çetinoğlu: Tasavvuf musikisi sadece sözlü mü oluyor? Sözsüz olarak bir müzik âleti ile icra edilebilen dinî eserler var mı?

İpek: Tasavvuf mûsikîsi sözlüdür. Fakat sözsüz olarak müzik âletleriyle de icra edilebilir.  Âyin-i şeriflerin sonunda icra edilen yürük semailer sözsüzdür.

Çetinoğlu: Tasavvuf mûsikîsi tarihinin eskilerine inersek nereye ulaşırız?

İpek: Tasavvuf musikisi tasavvuf ilminin çıkışı ile başlamıştır. Türklerin İslam’ı kabulü ile 1093-1116 yılları arasında yaşayan  Mutasavvıf Seyit Ahmet Yesevi’nin başlatmış olduğu Türklerin Anadolu’yu İslamlaştırma mücâdelesi ile de bağlantılıdır. İslam inanç sisteminin bir alt şubesi olan tasavvuf kültürünün gelişmesi ile olgunlaşmıştır.  Tasavvuf mûsikîsi de bu inanç sistemi doğrultusunda gelişmiş neşvünema bulmuştur.

Nasıl din olgusu tarihi boyunca insan için vaz geçilmez bir unsur ise, din için tasavvuf ve ruhî hayat ta öyledir. Büyük mutasavvıf Muhyiddin Arabî’ye göre Allah ruhlar âlemini yaratıp dünyaya göndermeden önce sorar: ‘Ben sizin rabbiniz değil miyim?’ Ruhlar cevaben:  ‘Evet sen bizim Rabbimizsin.’ Derler. Cenabı Hak nidasını muhteşem bir sesle yapmıştır, dünyadaki bütün sanatkârlar, müzisyenler ve insanlar bezm-i elest’te(2) yapılan o nidayı ararlar. Bezm-i Eles’te bu hâdise, insana fıtrî olarak yansımıştır. Allah da yaratmış olduğu insanları ve canlıları kendi sıfatları ile donatmıştır. ‘Her güzellik ustasını gösterir‘ kabilinden işte şu an dünyadaki varlık sebebimiz o muhteşem sanatın farkında olup o farkındalıkları ortaya çıkarmaktır. Yaradılış gayemizin estetiğin, intizamın, insicamını gelecek nesillere aktarma işi âlim mütefekkir, mutasavvıf, seyr-i sülûkunu (3) tamamlamış insanlarla irşad vazifesini görerek Allah’ı Peygamberi ve O’na giden bu kutlu yolda şeytanî ve nefsî kötülüklerle nasıl savaşacağımızı Allah ve Peygamberimizi incitmeden nasıl rol model insanlar olabileceğimizi bizlere bir takım metotlarla öğretirler. İşte bu muhteşem medeniyetin, edebî, mimarî sanatlarının yanı sıra mûsikî sanatı da başköşedeki yerini almıştır. Yani tasavvuf musikisi ilk âyet ‘ikra’ ile başlayıp bu günlere kadar gelen bir süreçtir. Türklerin İslam’ı kabulü ile devam edegelen bir silsile ile büyük mutasavvıf Seyit Ahmet Yesevi tasavvuf büyüklerimizden olan insanları, İslam ve tasavvuf ilmi ile donattıktan sonra irşad için dünyanın her tarafına yaymış ve değişik ekoller meydana gelmiş, bu hayat biçiminin bir de musikisi olmuştur.

Çetinoğlu: Mâdem ki tasavvuf mûsikîsini konuşuyoruz, bilgi sâhibi olmak isteyen okuyucularım için sorayım: Tasavvuf mûsikîsi hangi tarihlerde kimler tarafından kültürümüze kazandırıldı.

İpek: Türklere ait mûsikî tarihi eserlerinde; tasavvuf musîkîsine, Sultan İkinci Murat Han’a kadar rastlayamıyoruz. Bilinen, ilk bestelenen üç ayin sırası ile Pençgâh, Dügâh ve Hüseynî makamlarından olup bunların bestekârları bilinmemektedir. Bu üç ayine ‘Beste-i kadîm‘ denilir. Bestekârı bilinen ilk âyin, 1684 yılında vefat eden Derviş Mustafa Efendi’nin Beyatî makamındaki, ikinci âyin ise  1640-1712 yılları arasında yaşayan Buhûrizâde Mustafa Itrî Efendi’nin Segâh makamındaki âyinleridir.

Mevlevî âyini bestekârı olarak sonraki yıllarda yaşayan Nâyi Osman Dede’yi, Seyid Ahmed Ağa’yı, Derviş İsmail Efendi’yi, Hammamîzâde İsmail Dede Efendiyi, Zekâi Dede’yi anmamız gerekir. Mevlevi âyini bestekarlığı, Osmanlı’da ve Cumhuriyet döneminde bestekârlığın zirvesi sayılmıştır. Çünkü hepsi de büyük usullerle bestelenme özelliğine sâhiptir. Cumhuriyet dönemindeki bestekârlarımız tarafından da Mevlevi âyini bestelenmiştir. Çünkü bu bir bestekârlık prestijidir.

Çetinoğlu: Bu âyinler nerede icrâ ediliyordu?

İpek: Mevlevihanelerde icra ediliyordu. Bu Mevlevihanelerin ismini açıklamak gerekirse: Konya, İstanbul’da Galata ve Yeni Kapı, Gelibolu, Tokat, Halep, Bursa’da Karabaşi, Manisa Mevlevihâneleri gibi Mevlevilik tarikatının vücut bulduğu yerler söylenebilir. Bu ayin-i şeriflerle sema törenleri yapılıyor.

Çetinoğlu: Semâ törenlerinde icra edilen besteler, günümüzde ‘doğaçlama‘ dedikleri, eskilerin tâbiriyle ‘irticâlen‘ mi üretiliyordu?

İpek: Beste doğaçlama (iriticalen) yapılır. Fakat bir usul içerisinde beste teknik kurallarına dikkat etmek gerekir Doğaçlama ve kurallar manzumesi besteyi ortaya çıkarır. Şu hususu da belirtmek lazım: Doğaçlama (irticalen) anında belirli makam seyri içerisinde perdelerin (notaların) birbirleri arasındaki ilişki dikkate alınarak, bağlantı sağlanıp gerektiğinde değişik makamlara geçkiler yapılıp, kullanılan makamın seyir özelliklerine dikkat edilerek karar kılınır. Bu sanata; ‘meyan gibi asma kalış perdeleri ile geçkiler yapılıp aynı makamda karar kılma sanatı‘ denilir. Zaman zaman bir makamdan başlayıp seyir özelliği içinde başka bir makama da geçki yapılır. Bu gazeller için kasideler için mevlit ve daha pek çok formlar için geçerli bir durumdur. Günümüzde de taksimler saz sanatkârı tarafından (doğaçlama) irticalen yapılır. Ezanlar, salalar, gazeller, kasideler, mevlitler hâlâ irticalen icra edilir.

Çetinoğlu: Mevzumuzun biraz dışında fakat yine de sorayım: Türk musikisinde, gerçi o ayrımları birçokları kabul etmiyor, ama bir klasik müzik var, halk müziği var, popüler müzik denilen müzik tarzı var. Tasavvuf musikisi bu dalların her birinde uygulanma imkânı bulabiliyor mu?

İpek: Olabilir. Bütün dünyada olduğu gibi, Anadolu’daki tarikatlarda kendilerine has bir mûsikî tarzı geliştirmişlerdir. Bulunduğu yörenin etkisi olmuştur. Bunun en bâriz örneklerinden biri. Elazığ Harput mûsikîsinin özüne baktığınızda tekke tarzını anlayabilirsiniz.  Coğrafî durumu, yörenin ekonomisi, bölge insanının sosyal yapısı, psikolojisi mutlaka mûsikîyi, melodik yapıyı etkilemiştir. Bu hal örnek gösterilirse bu gün ekonomik olarak güçlü ülkeler kendi kültürlerini, bir biçimde gelişmekte olan ülkelere  kabul ettirme yoluna gidiyorlar. Kütle iletişim araçları bunu kısa sürede sağlıyor. Dolayısı ile şimdilerde pop tarzı şeklinde yeşil pop isminde bir tür çıkmış. Batı müziği enstrümanları kullanarak gençlerin ilgisi doğrultusunda yapılıyor. Bu tür üretimler yapılırken gelenekli müziğimiz ön plana çıkarılması lazım. Halk müziği motifleri kullanılarak ilahiler besteleniyor. Anadolu insanımızdan ilgi görüyor.   

Çetinoğlu: Mevlevîlerin semâ törenlerindeki mûsikînin, tasavvufla bağlantılı olduğunda şüphe yok. Peki, Semah törenlerinde icrâ edilen mûsikî de tasavvuf mâsikîsi midir?

İpek: Evet. Tasavvuf ilminde Kur-an ve sünnete tamamen riayet gerek. Niyet de çok önemli. Semah da bir zikir söz konusu. Zikrin olduğu yerde tasavvuf zaten vardır. Semâ ile semah arasında kelime yapı itibarıyla benzerlik var;  ikisinin icrasında ulaşılmak istenen hedef açısından da beraberlik bulmak söz konusu.

Çetinoğlu: Genel olarak mûsikînin kökenlerine indiğimiz zaman, nereye kadar uzanabiliyoruz?

İpek: İlk insanlara kadar uzanılabilir.  İnsanın olduğu her yerde mûsikî vardır. İlkel toplumlarda, her inanç sistemi kendi musikisini oluşturmuştur. Hz Peygamberimize ilk âyet geldikten sonra zamanla  dinimizin inkişafı ve tâbiîn(5), tebe-i tâbiîn(6) ve sonrasında tasavvuf inanç sisteminin gelişip tarikatlerin ortaya çıkmasından başlayıp günümüze kadar gelmiştir.

LÛGATÇE:

(6)tebe tâbiîn: Tâbiîn olarak adlandırılan kişilerden birini görmüş, onunla kısa veya uzun süreli bir arada bulunup, Müslüman olarak vefat eden kimse.

(1)takva: İman edip emir ve yasaklarına uyarak, Allah’a karşı gelmekten sakınmak, dünya veya âhirette  insana zarar verecek, ilahî azaba sebep olabilecek inanç, söz, fiil ve davranışlardan ve her türlü günahtan sakınmak anlamına gelir. (2)zikir: Allah’ı anmak ve hatırlamak. Allah kelimesini tekrarlamak.

(3)bezm-i elest: ‘Ben sizin Rabb’iniz değimliyim?’ Hitabının yapıldığı ve ruhların da ‘belâ=evet’ diye cevap verdikleri meclis.

(4)seyru sülûk: Hakk’a ermek için bir rehberin öncülüğünde ve denetiminde çıkılan mânevî ve rûhî yolculuk. Seyru sülûk gayesi, Hakk’a ermek isteyen yolcunun şahsî arzu ve isteklerini yok edip kendisini bütünüyle ilâhî irâdenin hâkimiyeti altına sokması, bu suretle diğer insanlara rehberlik yapmasına imkân sağlayan kâmil insan mertebesine yükselmesidir.

(5)tâbiîn: Peygamber Efendimizin devrinde yaşamış, Müslüman olarak Hz. Peygamberi görmüş ve Müslüman olarak ölmüş olan kişilere  ‘Sahâbe‘ denilir.Sahâbeden birisiyle kısa veya uzun süreli bir arada bulunup, Müslüman olarak vefat kişilere tâbiîn denilir.

 

 

AHMET HATİPOĞLU:

Sonraki yıllarda ‘İlâhiyatçı Prof. Dr. Mehmet Hatipoğlu ‘ olarak tanınan şahsın ikizi olarak 25 Eylül 1933 tarihinde Burdur’da dünyaya geldi. Dedesi Hasan Efendi, Burdur’un Arvallı köyünden gelip Burdur’a yerleşmiştir. Babası, ‘Hatip Hoca ‘ nâmıyla tanınan değerli bir din âlimi Mehmet Hatipoğlu’dur. Hatip Hoca, dinî sahada kapasitesi yüksek, konuları fazla ve eksiği olmadan asliyetine uygun hüviyetiyle halka aktarmayı başarmış, ileri görüşlü bir din âlimidir. Bir asır evvel yazmış olduğu bazı eserleri bugün hâlâ canlılığını korumaktadır.

Ahmet Hatipoğlu, ilkokul sıralarından itibâren sesinin güzelliğiyle öğretmenlerinin dikkatini çekti. Böylece mûsıkî ile bağları oluştu. 1955 yılında Ankara Radyosu ses sanatkârı imtihanına girdi ve kazanarak kadrolu sanatkâr oldu.  Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1961’de mezun oldu.

Askerlik göreviyle avukatlık stajının bitiminden sonra tekrar Ankara Radyosu’na döndü. İmtihanlarını vererek önce kudüm, sonra da tanbur sanatkârı ve ses yönetmeni (tonmayster) oldu. 1977 yılında Ankara Radyosu Müdürlüğü’nün kurduğu Tasavvuf Mûsikîsi Korosu’nun şefliğini üstlendi. Aynı yıl TRT Müzik Dairesi Uzmanı, 1979 – 1980 tarihleri arasında Ankara Radyosu Türk Sanat Mûsikîsi Şube Müdürü, 1980 yılında yeniden TRT Müzik Dairesi Uzmanı oldu. Selçuk Üniversitesi Devlet Konservatuarında dört sene kadar hocalık yaptı.

Ahmet Hatipoğlu’nun en önemli yönü bestekârlığıdır. Şarkı, saz eserleri gibi eserleri vardır. Ancak O’nu ‘Ahmet Hatipoğlu’ yapan, ‘Bu bir Hatipoğlu bestesidir ‘ dedirten, O’nun Tasavvuf Mûsikîsi eserleridir. Son dönemlerde kullanılırlığını kaybetmiş veya birçok bestekârın cesâret edemediği büyük usûllü eserler de bestelemiştir ve bu eserler konserlerde icrâ edilip takdir görmüştür. Eserlerinde klâsik tavrı yansıtır. Bestelerinde melodi zenginliği dikkat çeker.

Bestekârlık, O’nun üstün kabiliyetini ortaya koyan önemli bir vasfıdır. Koro şefi olarak da Türk Mûsikîsi klâsik icrâ ekolünün en önemli temsilcilerinden birisidir.

Hem Dinî Mûsikî hem de din dışı Mûsikî icrâlarında, iki tarzı da klâsik meşk tarzıyla okuma üstünlüğüne ulaşan, günümüz Mûsikî üstadlarının da takdir ettiği bir şahsiyettir. Konserlerinde hem sazların çalınış tarzını hem de koronun okuma tarzını hiçbir zaman bu uslûp dışına çıkartmamıştır.

23 Ağustos 2015 tarihinde 82 yaşında iken ebedî âleme intikal etti.

 

Ahmet Hatipoğlu, 50 yıldan fazla devam eden sanat hayatında aldığı başarı armağanları:

*1987 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Türk Tasavvuf Musikisi alanında ‘Yılın Sanatkârı’ seçildi.

*1993 yılında Türkiye İş Bankası Genel Müdürlüğü’nün açtığı ‘Türk Sanat Müziği Beste Yarışması’nda büyük armağana layık görüldü.

*1996 yılında Kültür Bakanlığı ve TRT’nin birlikte düzenledikleri Dede Efendi Yılı Türk Sanat Müziği Beste Yarışması’nda birincilik armağanını kazandı.

*2009 yılında Türk Milletine yaptığı hizmetlerden dolayı TBMM Üstün Hizmet Armağanı’na lâyık görüldü.

*29 Kasım 2012’de Çankaya Köşkü’nde düzenlenen Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri kapsamında armağana layık görüldü ve ödülünü 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün elinden aldı.

 

(Bu özgeçmişin hazırlanmasında, öğrencisi Fatih Koca’nın yüksek lisans tezinden ve internet sayfalarından faydalanılmıştır.)

 

(DEVAM EDECEK)

 

 

Usandım

Zaman   kötü, heyy  insanlık   nereye?

Şu  dünyanın   gidişinden   usandım.

Adamlık  yerlerde, gözlerde   perde,

Riyayı  görmeyen  gözden   usandım.

 

Bak, cehalet   gelmiş   akıl   vermeye,

İlimsiz, irfansız  halden   usandım.

Özdeki   gerçeği   koyduk   köşeye,

Yalanlı, dolanlı, sözden   usandım.

 

Alışmışlar   çalıp    çırpıp   yemeğe,

Devletimi   soyan, elden  usandım.

Duyuyor, anlıyor  amma  nafile,

İşitmeyen   kulaklardan   usandım.

 

Terbiye   yok  olmuş, yırtılmış  perde,

Bakıp  utanmayan  yüzden   usandım.

Haksızlık   baş  olmuş, adalet    nerde?

Hakkı   kaldırmayan, özden  usandım.

 

 

Mustafa Kemal Atatürk (1)

0

” ‘Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar.’

“(George) Orwell, (“1984″ adlı) romanında ‘şimdi’yi denetim altında tutan diktatör iktidarın, ‘geçmişi’ ve ‘geleceği’ de denetim altında tutmak için bir taraftan geçmişte gerçekten yaşanmış olan tarihi silip yok ederken diğer taraftan plânladığı toplumsal düzene uygun yeni bir tarih uydurduğunu anlatmıştır.” (Sinan Meydan, Panzehir, İstanbul – 2015, s. 17)

Bazıları “Erken Cumhuriyet dönemi hakkında cidden bilgisizdir, cahildir. Ne İstiklâl Mahkemeleri tutanaklarını incelemişler, ne resmî gazeteye bakmışlar ne de dönemin basınını taramışlardır. İşlerine yarayan her bilgiyi, acaba doğru mu yanlış mı diye hiç sorgulamadan ‘gerçek’ diye kullanmışlar(dır).” (a. g. e., s. 143)

Halbuki “En tehlikeli yalan; yarısı hakikat olan yalandır. Çünkü çürütülmesi zordur.” hükmüne masadak olmuşlar / ona uygun hareket etmişlerdir.

Ne yazık ki, “Türkiye maalesef sorgulamadan inananlar (!) cennetidir.” (a.g.e., s.190)

Oysa kabuğa bakarak iç hakkında hüküm verilmez. Verilmemeli.

Çünkü sırf hadise ve olaylara bakarak hakikat ve gerçekler lâyıkı veçhile öğrenilemez.

Kaldı ki: “Bakmaktan çok görmek, okumaktan çok anlamaktır önemli olan. Ağaçlara bakarken, ağaçların arasından kaybolmadan ormanı görebilmektir önemli olan!” (a.g.e., s. 91)

Üstelik kavramların, cümlelerin yanlış anlaşılması, doğrusunu reddettirmemelidir.

“Atatürk’ün şu sözleri…hepinizin mâlûmudur: ‘Tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtan bir hal alabilir…’ ” (a.g.e., s. 66)

Halbuki: “Hakikati söyleyenlerine göre öğrenme. Hakikati bizzat kaynağından öğren; söyleyenlerin de ne olduğunu öğrenmiş olursun.” diyen Hz. Ali; doğruya, hak ve hakikate götüren yolu veciz bir şekilde -asırların ötesinden- bizlere mütemadiyen seslenip durmaktadır.

Mustafa Kemal Atatürk; tarihimizde istisnaî / saded dışı / nâdir rastlanan, nev-i şahsına münhasır / sadece kendisine benzeyen / tarihte ender rastlanan / çok nâdir görülen bir tarihî / tarihsel şahsiyettir. Çok yönlüdür. Çok renkli ve çok hareketli bir hayat geçirmiştir.

Öğrenciliğinde / askerî talebeliğinde, komutanlığında ve reisicumhurluğunda yâni siyasî hayatında şaşırtıcı, dikkate şayan bir şekilde titiz, çok şık giyinen, çok okuyan, sayısız kitap karıştıran; okuduğu kitapların sayfalarının kenarlarına notlar düşen, sayfaları fikir çiçekleriyle süsleyen bir müstesna şahsiyet olup, hem Şark’tan hem de Garp’tan haberdar olan / haberli bulunan bir nâdire-i fıtrat / yaratılış harikasıdır.

Evet, Atatürk; aydınlar ve subaylar arasında sivil ve resmî zevat beyninde en çok okuyan, en çok kitap karıştıran, düşünen biri. Dört bini aşkın kitapla haşir neşir olan Atatürk; önemli gördüklerini işaretlemiş; sayfa kenarlarına kendine göre notlar yazmıştır.

Nitekim çeşitli yer ve zamanlarda konuştukları; otuz cilt kitapta ancak toplanabilmiştir. Tarihte konuşmaları ve nutukları bu kadar yekûn tutan başka birini bulmak; her halde zor olsa gerek. Özellikle Batılı düşünürleri çok iyi takip etmiş; dolayısiyle onlardan çok etkilenmiştir.

“Atatürk’ün…(bazı) yazıları incelendiğinde, L. Caetani’nin ‘İslâm Tarihi’nden izler taşıdığı görülmektedir. Ayrıca Atatürk’ün…(bazı) yazıları yazarken Afet İnan’a L. Caetani’nin ‘İslâm Tarihi’nden bazı bölümleri çevirtmesi, onun Caetani’yi kaynak olarak kullandığını kanıtlamaktadır.” (a.g.e., s. 80)

Hitabeti mükemmeldi. Nerede ne zaman ne konuşacağını çok iyi bilir ve takdir ederdi. Engin ve zengin bir kültür sahibiydi. Türk, İslâm ve Batı tarihini derinlemesine bilirdi. Mutlakıyet, Meşrutiyet ve kendi kurduğu Cumhuriyet idaresini bizzat yaşamıştır.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK (2)

Atatürk’ü dinsiz(!) gösterenler de olmuştur. Kimi sözleri bu yönde bir yoruma yol açmıştır. İnanmakla inanmamak arasında bocalamak ve tereddütlere düşmek; zamanın tüm sivil ve resmî

aydınlarını kıskacına alan manevî boşluğun tabii bir sonucudur.

Bilhassa Fransız İhtilâl-i Kebîri’nden sonra, esmeye başlayan materyalizm rüzgârları; yalnız Avrupa’nın manevî havasını kasıp kavurmakla kalmamış; Osmanlı aydınları üzerinde de beklenen tesiri göstermekte gecikmemiştir.

İşte o zamandan beri, Avrupa’da parlamaya başlayan teknik ve medeniyet ışıkları, Osmanlı aydınlarının gözlerini kamaştırmaya başlamış; kendi ülkelerinin maddî ve manevi düşkün hâli; onların başını Batı’ya çevirmiş; sathî ve yüzeysel inançlarında gedikler açılmasına sebep olmuştur.

Fakat bütün bunlara rağmen; Mustafa Kemal Paşa şunu çok iyi anlamış ve bunun da gereğini yapmıştır. Atatürk üstün zekâ ve sezgisiyle anlamıştır ki, Türk Milleti; ancak din duygusuyla harekete geçirilebilir.

Nitekim İslâm Âlemi’ne hitap eden beyannameleri, TBMM’nin açılışında takip edilen uygulamalar; Cuma namazından sonra açılması, Kur’anlar ve Buhari-i Şerifler okunması; Atatürk’ün bu Büyük Türk Milleti’ni çok iyi tanıdığının resmidir.

Üstelik Hilafet müessesesinin önemini de idrak etmiştir. O hengâmede Ankara’da ilk beynelislâm kongre yapılmasına karar vermiş ve tüm hazırlıkları başlatmış iken, İngiliz casusu Mustafa Sagir’in yakalanması ve sorguya çekilmesi kargaşasında; bu büyük teşebbüs akamete uğramış ve gerçekleştirilememiştir.

Keza İstiklâl Savaşı boyunca, Seyyid Senusi hazretlerinin Anadoluyu karış karış dolaşarak halka cihat ruhunu aşılaması da, yine Mustafa Kemal’in O muhterem zatın faaliyetlerine imkân bahşetmesinin bir sonucudur.

Zira: “Yardım paralarını Hindular ‘Yardım Fonu’nda, Hint Müslümanları ise ‘Hilafet Fonu’nda toplayıp değişik zamanlarda parça parça ‘İslâm’ın Kılıcı’ ilân ettikleri Mustafa Kemal Paşa adına ve şahsına Ankara’ya göndermişlerdir.” (a.g.e., s. 227)

X

Mustafa Kemal Atatürk; yanlış uygulamaların, yanlış anlamaların, inançların yanlış algılandığı ve yanlış yaşandığı, uygulandığı ve sergilendiği bir zaman ve zemin diliminin insanıdır.

Bu yüzden olsa gerek o zamanın fikirleri sivil ve resmî kişilerin üzerinde med-cezir misali; gider gelir bir vaziyet ve durum arz eder / gösterir.

Yaşadığı tarih, kesim, kesit ve aralığı; asırların, yüzyılların geçmiş olaylarının ana hatlarıyla; yeniden cereyan ve âdeta tekrar edildiği bir devri kapsar ve içerir.

X

“Cumhuriyet öncesinde tarımsal üretimde dışa bağımlı bir ülke durumundaki Türkiye; 1930’lardan itibaren buğday, pamuk, şeker, tütün, zeytin, koyun, sığır üretiminde dışa bağımlılığını büyük oranda yenip, bazı tarımsal ve hayvansal ürünleri ihraç etmeye bile başlamıştır.

“İşte bu atmosferde Atatürk modern tarım ve hayvancılık konusunda köylüye örnek olmak için ülkenin değişik yerlerinde ‘örnek çiftlikler’ kurup örnek çiftçilik yapmıştır.” (a.g.e., s. 241)

Cumhuriyet’ten sonra Türkiye her hususta büyük bir kalkınma hamlesine girişmiş; eksikler giderilmeye çalışılmış. Âdeta yokluklar içinde varlık mücadelesi verilmiştir. Çünkü meselâ Anadolu doğru dürüst ulaşımı sağlayacak yollardan mahrumdu. Nitekim:

“İstiklâl Mahkemesi 30 Kasım’da Tokat’tan Amasya’ya hareket etmiştir. Mahkeme 1 Aralık’ta Samsun’a geçmiş, 4 Aralık’ta Trabzon’a varmıştır. 6 Aralık’ta da Erzurum’a ulaşmıştır.” (a.g.e., s. 152) Yani Tokat’tan Erzurum’a gitmek için; Tokat, Amasya, Samsun -denizden olsa gerek- Trabzon, Erzurum güzergâhı takip edilmiştir.

Ben 1955’te Mesudiye’den Orduya tozlu, topraklı yollardan, köprü diye uzatılan kalasların üzerinden geçerek; üstelik tıka basa, balık istifi doldurulmuş bir kamyonla çok uzun süren bir yolculuktan sonra güç belâ ulaştığımı hatırlıyorum. 1940’larda İstanbul’da, su bardaklarının altında “Made in France” yazıları vardı. Türkiye tuğla, kiremit ithal eder durumdaydı.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK (3)

Son aydınlarımız; tahkik ehli olmadıkları, inancı; belgeli, mantıkî hâle getiremedikleri için,

Batılı Felsefe ve mütefekkirlerin eserlerinin etkisinde kalmaktan kendilerini alamamışlardır.

Böyle bir atmosferde İslâm’ın görünüşteki zaaf ve zayıflığı, geriliği sebebiyle, bu vaziyet bizi İslâm’ın geri bıraktığı şeklinde yanlış bir intiba ve izlenim bıraktığından, Atatürk de -zamanın sivil ve resmî aydınları gibi ister istemez- Batı’dan ziyadesiyle etkilenmiş, Batı’ya kayan bir düşüncenin sahibi olmuştur.

Yabancı / Batılı yazar ve feylesofların etkisi altında, sözde islâmı İslâm sandıklarından -haklı olarak- karşı çıkmışlardır. Daha doğrusu ne İslâm’a doğru dürüst sarılabilmişler ne de onu büsbütün bırakmışlar; fakat yüzlerini Batı’ya kısmen Kuzey’e çevirmekten kendilerini alamamışlardır.

Çünkü Atatürk de dahil o zamanki sivil ve resmî aydınlarımız; Mithat Cemal Kuntay’ın “Üç İstanbul” adlı eserinde tasvir edip anlattığı İstanbul’un bozuk,mefluç havasını teneffüs etmiş ve soluklamışlardır.

Yine o zamanki aydınlarımız Tevfik Fikret’in bir şiirinde İstanbul’u tasvir ederken “Kahpe Bizans” dediği müslüman bir şehrin içyüzünü görmüş ve menfi bir algı zihinlerinde derin izler bırakmıştır.

Mustafa Kemal ve zamanın sivil ve resmî şahsiyet ve aydınları lübbü / içi / özü gitmiş, kışrı / dışı / kabuğu kalmış bir dinin, bu zahirî / dışsal görünümünü asıl ve gerçek sanarak, yanlış bir din algısı edinmişlerdir.

Nitekim Asrın Âlimi’nin dediği gibi, gerçekten İslâm’ın zahirî / görünür şekli var, bâtınî / içsel / özü yoktu! İşte bu yanlış algı hakikat sanıldı. Zihinleri sarstı. Bazı müsteşriklerin ilmî görünümlü kasıtlı olarak yazdıkları İslâm Tarihleri de Osmanlı aydınlarının çeşitli tereddüt ve şüphe girdaplarına düşmelerine sebep ve neden oldu.

İşte bu acı ve o nispette vahîm durumdan Asrın Âlimi zamanın din ulemasını / âlim ve bilginlerini mes’ul ve sorumlu tutmuş; hâlin vebalini -haklı olarak- onlara yüklemiştir.

Bütün bunlardan ötürü, Osmanlı aydınlarının büyük ekseriyet ve çoğunluğu kalben, ruhen, itikaden yaralı idiler. Sanki inanıp inanmamak arasında gidip gelen bir tereddüt ve şaşkınlık içinde, âdeta nötür ve kötürüm bir hâlde ve algı yanılgısı içindeydiler.

Şüphesiz idarecilerin bilerek ve bilmeyerek yaptıkları islâm dışı icraatlar elbette İslâm’a, Kurân’a verilmez. Verilmemeli. Çünkü zahirde haklı da olsalar bâtında haksızdırlar. Zira Hz. Ali’nin şu sözü

hatırlanmalıydı:

“Hakikati söyleyenlerine göre öğrenme. Hakikati bizzat kaynağından öğren; söyleyenlerin de ne olduklarını öğrenmiş olursun.” Kaldı ki, “Hakikî imanı…” elde edemeyenler; Batılı söylem ve düşünceleri tabiî ve mantıkî bulmuşlardır. Oysa Hz. Mevlânâ’nın “Müslümanların yeniden müslüman olmaya ihtiacı var.” anlamına gelen ikazını düşünmeliydiler. “Ey iman edenler, yeniden iman ediniz!” (Nisa: 136) mealindeki ayetin mânâsı üzerinde durmalıydılar.

“Bedevî Araplar, Sana: ‘Biz iman ettik.’ diyerek Allah’a ve Sana uyacaklarını belirtiyorlar. Onlara, ‘Siz henüz iman etmediniz, ancak Müslüman olduk / teslim olduk deyin. Çünkü iman edişiniz henüz kalbinize inmiş değildir.’ ” (Hucurat: 14) (İman etmek yanında, imanı içselleştirmek için pratik yaşamda da, muhkem-kesin hükümlere uygun olumlu / salih ameller için çaba içinde olmak da gerekmektedir. Diğer bir ifade ile iman, pratik uygulamalar demek olan salih amellerle birlikte gerçekleştirilerek içtenleştirilmelidir.) (Kur’an, Prof. Dr. Gazi Özdemir, Ekim 2013, s. 740)

İmam-ı Rabbanî’nin: “Bir iman hakikatinin anlaşılmasının binerce keramete ve manevî zevklere tercih ederim.” demesindeki ince nükteyi de der-hatır etmek gerekirdi.

Bütün bunlara rağmen, müslümanların Kader’e fetva verdirdiklerini de yabana atmamak lâzım.

Nitekim İzzüddin Nesefî’nin takriben sekiz yüz sene evvel yazdığı “İnsan-ı Kâmil” adlı eserinde: “Her şehirde gerçek insan üçü beşi geçmez!” tesbitinde bulunması, mes’ele ve soruna daha başka bir açıdan bakmak icap ettiğini de kulaklarımıza fısıldamaktadır.

 

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK (4)

Kısaca demek lâzımsa, Mustafa Kemal Atatürk; hakkında yurt içinde ve dışında haklı haksız, doğru yanlış yüzlerce eser, binlerce makale ve yazı yazılmış ve daha da yazılacak olan siyasette deha sahibi bir adamdır.

 

 

Türkosfer / Türkofon Milletler Topluluğu–XIV

0

Türkî atmosferde sıra yurtdışındaki (diaspora) Türk vatandaşlarında ve Endülüs gibi eski göz ağrımız ile Meluncan, Eskimo gibi uzak akrabalarımızda..

 

100 – Diaspora Türkleri: Buradaki Diaspora tabiri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup da dış ülkelere giden, yerleşen veya geçici işçi olarak çalışanlar için kullanılmıştır. Gurbetçi Türkler denilebilir.

Genel manada 1960’ların sonlarında Almanya’yla başlayan gurbet macerası bugün artık nüfus olarak da, ekonomik güç olarak da yüksek hacimlidir. Hatta o ülkelerde artık milletvekili ve bakan çıkarmaktadır. Özellikle de Türkiye’nin yakındığı ‘lobi’ faaliyetlerini rahatlıkla karşılayacak bir potansiyeldedir.

Sıra        Ülke Adı                 Başkenti                Nüfusu               Türk Nüfusu

1) Almanya                 Berlin                 82 milyon             3.300 bin

2) Fransa                     Paris                  66 milyon                600 bin

3) ABD                        Washington     317 milyon                600 bin

4) Hollanda                 Amsterdam       17 milyon                500 bin

5) Birleşik Krallık      Londra              64 milyon                 500 bin

6) Avusturya               Viyana             8,5 milyon                 450 bin

7) Avustralya              Canberra          23 milyon                 300 bin

8) Belçika                    Brüksel             11 milyon                 250 bin

9) Özbekistan             Taşkent             30 milyon                 230 bin

10) S.Arabistan             Riyad                30 milyon                 200 bin

11) Rusya                      Moskova         142 milyon                 150 bin

12) Kazakistan              Astana              17 milyon                 150 bin

13) İsveç                         Stockholm       9,6 milyon                 150 bin

14) İsviçre                      Bern                 8,1 milyon                 120 bin

15) Kanada                    Ottowa             35 milyon                  100 bin

16) Danimarka              Kopenhag        5,6 milyon                   70 bin

17) Ürdün                       Amman           6,5 milyon                   60 bin

18) Libya                        B.Trablus        6,2 milyon                   50 bin

19) Kırgızistan               Bişkek             5,8 milyon                    50 bin

20) Azerbaycan              Bakü                 10 milyon                   40 bin

21) Venezüella                Karakas           30 milyon                    30 bin

22) İsrail                         Tel Aviv           8,1 milyon                    25 bin

23) İtalya                        Roma                60 milyon                    25 bin

24) Norveç                      Oslo                  5,1 milyon                    20 bin

25) Ukrayna                   Kiev                              44 milyon                     15 bin

26) Japonya                    Tokyo             125 milyon                     10 bin

27) BAE                          Dubai              8,3 milyon                     10 bin

28) Finlandiya                Helsinki          5,5 milyon                     10 bin

29) Brezilya                    Brasilia           190 milyon                    10 bin

30) İspanya                     Madrit             46 milyon                       6 bin

31) G.Afrika                   Cape                 55 milyon                       5 bin

32) TOPLAM                                          7 milyon 940 bin

101 – Endülüslüler : 8 asır İspanya’da ihtişamla hüküm süren İslam, 1492’de Hıristiyan fanatikliğinin kılavuzluğunda adeta jiletle kazınır gibi yarımadadan sökülüp atıldı. Her şeye rağmen sağ kalanlar da ağır engizisyon zulmüyle harman oldular. Yine de mütetehciren Mağrib’de ve İber Yarımadasında Müdeccen (Morisko, Moor) adıyla yaşayan gizli Müslümanlık bugün aslına dönüş ve diriliş (resurreccia) hareketini sergilemektedir.

1989’da İspanya Hükümetinin resmen İslam’ı din olarak saymasından sonra Endülüs İslam Cemiyeti kuruldu. Merkezleri Grenada (Gırnata). Toledo, Madrit, Barselona ve Alkazar’da şubeleri var. Andalucia Eyaleti onların adıyla anılıyor. Müslüman asıllı Endülüslü Müdeccenlerin sayısı bugün 300 ile 400 bin civarında.

Temel olarak yeterince akademik çalışma var. Onlarla resmî yada NGO tarzı planlı irtibat Türkiye için çok yönlü ve hoş bir açılım olur.

 

102 – Meluncanlar : 16.yy’da Haçlılara esir düşen 400 kadar Osmanlı denizcisinin Amerika’ya götürülmesinden sonra buradaki yerlilerle birleşiminden ortaya çıkan halk. Kelime ‘lânetli insan’ manasında olup çektiklerini ifade etmektedir.

Son 20 yıllık zaman diliminde tesadüfen fark edilmiştir. Bilhassa Dr. N.Brent Kennedy’nin hummalı çalışmaları ve Türkiye ziyaretleriyle açıklığa kavuşmuştur. Yine O’nun gayretleriyle Wise Belediyesi ile Çeşme Belediyesi kardeşlik protokolü imzalamıştır.

Uzun yıllar İstanbul Başkonsolosluğu yapan David Arnett, Meluncan olabileceğini bizzat beyan etmiştir. Elvis Presley’den Kennedy ailesine birçok meşhur Amerikalının Meluncan olduğu iddia aşamasındadır.

Sayısal olarak da 4 milyon gibi bir rakam söz konusudur. Ağırlıklı olarak güney eyaletlerinde Apalaş dağları eteklerinde yaşarlar. Yerli unsurlardan daha çok Çerok ve Apaçi’lerle karışmışlardır.

 

103 – Eskimolar : Eskimo’lar yada Nunavut’lar Ortaasya kökenlidir. Milattan önceki yıllarda Sibirya üzerinden Bering Boğazı yoluyla Alaska ve Kuzey Kutup dairesine yakın yerlere dağılmışlardır. Çoğunluk hala Şaman dinindendir. Misyonerler vasıtasıyla Hıristiyanlık da Eskimolar arasında yayılmıştır.

Eskimolar ‘çiğ et yiyen kişi’ anlamındaki bu sözcük yerine kendilerini İnuit (kişiler) veya İnuk (kişi) kelimeleriyle tanımlarlar. Yupik’ler de (gerçek kişi), Supikler (su kişisi) de Eskimolara dâhildir.

Toplam sayıları 100 binin üzerindedir. Ağırlıklı olarak; Alaska, Grönland, Kanada, Doğu Sibirya ve Aleut Adaları’nda yaşarlar. Dillerinde bol miktarda proto (ön) Türkçe kelime vardır. Belki de Eski-Mu kıtasından kalmalar, belki de Mu iklim değişikliğine uğrayan Grönland idi.

 

 


Mooritanya’nın adı buradan geliyor

Doç. Dr. Lütfü Şeyban (Endülüs)

İnebahtı Savaşı’nda (1571) esir düşen 10 bin denizciden bahsedenler de var (Prof. Dr. Türker Özdoğan – Meluncanlar)

Türkiye’deki adıyla Nabi Bülent Egeli

Kaynak: fr.wikipedia.org

En çokta Tenesse Eyaleti’nde. Hatta bayraklarında hilal içindeki üç yıldız ve daire o eyaletin bayrağıdır.

 

 

13 Yılın Sonunda Türkiye Görüntüsü

Türkiye, bu gün her ne kadar AKP’nin 1 Kasım 2015 tarihinde %49 oyla gayet başarılı bir seçim kazandığı dolayısıyla istikrar vaat ettiği görünümü verse de, cumhuriyet tarihi’nin en zor dönemecinden geçtiğimizi varsayabiliriz. 2009 Yılında milli birlik ve kardeşlik projesi adı altında başlatılan çözüm süreci göstermelik “anaların gözyaşı dinsin” iddiasıyla ve PKK’nın oyalama ve silahlanma taktikleri, Hükümet’in PKK’ya karşı “Polyanacılık” hoş görüsüyle zaman kaybetmesi ne yazık ki Türkiye’yi bu günkü duruma getirmiş bulunuyor.

Hatırlayacak olursanız o yıllarda adına Akil dedikleri bir grup ve bu gün ekran ekran dolaşan kendini “Aydın!” zanneden güruh, Kürtlere pozitif ayrımcılık tanınsın, demokratik hakları verilsin (bende olup ta Kürtlerde olmayan hangi demokratik hak varsa) gibi bir sürü zırvalarla Türk milletinin beynini yıkıyorlardı. Bu gün geldiğimiz noktada gördük ki; akillerin büyük çoğunluğu girdikleri işin ne kadar yanlış bir şey olduğunu anlayıp, kendilerini unutturma yoluna giderek ortalıkta gözükmezken, diğer bir kısmı da tam 180 derece çark edip dün söylediklerinin bu gün tam tersini savunuyorlar. Hatta dün MHP’yi şovenlikle suçlayanlar bu gün milliyetçilikte neredeyse geride bırakacaklar. Ama tabii ki Türk milliyetçiliği değil de Türkiye milliyetçiliğinde! Çünkü kendi düşünceleriyle hareket etmeyip, Üst Akıl neyi emrediyorsa onu konuşuyorlar. Çünkü adeta iğdiş edilip Mankurtlaştırıldılar.

Güya analar ağlamayacak, gözyaşları dinecekti ama 7 Hazirandan buyana her gün üçer beşer gelen şehit sayısını artık sayamaz olduk.  PKK, Türk devletine karşı büyük bir baş kaldırı içerisinde. Cizre’ye, Silvan’a on gündür giriş çıkışlar yasak, oralarda yaşayan Kürt vatandaşlar, perişan. PKK’nın meclisteki uzantısı HDP’nin bir ayağı Türkiye diğer ayağı Avrupa da. Avrupa liderleriyle Türkiye’ye karşı Güney doğu da “Self Determinasyon” görüşmeleri içerisindeler. İlk defa 28 Aralık 2011 yılında Leyla Zana tarafından dile getirilen “özerklik yetmez, kendi kendimizi yönetmek istiyoruz” gibi ifadeler, 7 Haziran seçimlerinden bu yana Avrupa başkentlerinde sıkça dillendirilir oldu.

Türkiye’nin başının ağrısı sadece PKK ile sınırlı değil, Suriye’ye karşı uygulanan yanlış politika, Ortadoğu girdabının içerisine ne yazık ki ülkemizi de çekmiştir.  Bir taraftan IŞİD’e karşı takınılan hoş görülü tutum, ileride başımızı çok fena ağrıtacağa benziyor. 2,5 milyon Suriyeli mülteci, Türkiye’yi ekonomik yönden son derece yoracağı gibi, Türkiye’nin güney kısmının “demokrafik” (Türk nüfus yoğunluğu) yapısı da, son derece tehlike sinyalleri veriyor.

Türkiye bir taraftan PKK, IŞİD terörü, Suriye ve dolayısıyla mülteciler derken diğer taraftan da seçimler biter bitmez Anayasa değişimi ve “Başkanlık” sistemini dillendirmeğe başladı. Bütün gayeleri, anayasanın değiştirilemez ilk dört maddesini değiştirip, Türklüğü yeni yapacakları anayasadan silmek olacak.

Yani yukarıdan beri anlatmak istediğim, Türk Milleti, yeni bir ateşle imtihan’ın eşiğinde. Muhalefet partileri seçimle hezimete uğramış kendi problemleriyle uğraşıyorlarken, hükümet büyük bir oy çokluğuyla seçim kazanmasına rağmen tedirginlik içinde, etrafımız ateş çemberi 3. Dünya savaşı ha koptu ha kopacak. Görünen tablo bu ama Türk Milletinin 1000 yıllık geçmişine bakarak gene de karamsar olmamak gerek. Biz millet olarak nice badireler atlatmış yeniden daha güçlü bir şekilde milletler topluluğu içindeki şerefli yerimizi almış bir milletiz.

***

Başörtülü Bacılar

Türk Milleti, ilk defa Gezi olaylarında aşina oldu “Başörtülü Bacılar” kavramıyla. Manisa olaylarında paralel yapı tutuklamalarında anladık ki, Türk hukuk sisteminde “Başörtülü Bacıların” bazı imtiyaz hakları varmış. Suçun ve suçlunun durumuna göre tabii ki başı açık veya kapalı veya erkek ya da bayan kimseye kelepçe takılmasını isteyecek durumda değiliz. Lâkin sırf başları kapalı diye önce Manisa valisinin sonrada başbakanın bizzat kelepçeci polisler hakkında soruşturma açtırması, ister istemez Ergenekon suçlamalarıyla tutuklanan Sevgi Erenerol, Güler Kömürcü, Türkân Saylan, Müyesser Yıldız gibi başı açık bacılara kelepçe takılırken neden ses çıkarılmadığını anlamış değiliz.

Saygılarımla.

 

 

Gördüm Göreceğimi!

”Dünyalara değişmem şu öksüz Türklüğümü ,”
Diyen Atsız, atamdan almışım öğüdümü.
Ancak bazı hainler, ezmiş milliyetimi,
Bunlar Türk’e düşmanlar, gördüm göreceğimi!

Bana Turandan bahset, duyurayım sesimi ,
Türk’e düşman olanın, keseyim nefesini.
Hepiniz de gördünüz, soydular devletimi ,
Atatürk’e düşmanlar, gördüm göreceğimi!

Açsana ey Türkoğlu, açsana gözlerini,

Bak her gün duyuyorsun, Türk’e küfürlerini.

Bölüp parçalıyorlar, Ülkümün erlerini,

Türk’e düşmanlar bunlar, gördüm göreceğimi!

 

 

Magazinleşen Seçmen ve Tehdit Algılaması

Türkiyemiz ve Türk Dünyası için ortak değer olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü 77. Ölüm yıldönümünde saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz. Kendisini sadece 10 Kasımlarda hatırlayıp ananlardan olmadık. O, Türk Milleti ile beraber Milli Mücadeleyi yaptı, Cumhuriyeti kurdu ve en önemli emaneti olarak TSK’yıTürk Milletine bıraktı. TSK üzerinde dıştan kumandalı kumpaslar ve tuzaklar kurulurken sessiz ve tarafsız kalanlar, hatta aldatılma gerekçesiyle destek olanlar unutulamaz. Milli devlet ve Cumhuriyetle hesaplaşmaya ve ondan rövanş almaya fırsat kollayanları, milli mücadeleyi kırmak için uğraşan işbirlikçilerin anıtlarını dikenleri, Türk’e karşı ırkçılık yapanları, anayasadan milli kimliği silmeye uğraşanları, Türkçe yer adlarını değiştirenleri, kamu kuruluşlarından T.C’yi silenleri, Ermeni tehcirini yanlış bulup Osmanlı’yı suçlayanları, çözüm sürecini çözülmeye dönüştürüp terör örgütü ve yandaşlarıyla yüz göz olanları unutmamız mümkün değildir.

Türk tarihine bir bütün olarak bakıyor; Osmanlı-Cumhuriyet ayırımcılığını yadırgıyor ve bilim dışı buluyoruz.

1 Kasım Genel Seçimlerini geride bıraktık. Seçim sonuçları seçmenin değişen profilini aslında ortaya çıkarmaktadır. Magazin konularının öne çıktığı ülkemizde, seçmen de magazinleşmiş, ülkeyi kuşatan iç ve dış politika konuları ve ırkçı bölücülük göz ardı edilmiştir. Sayın Başbakan dün sınırlarımızdan yasaları çiğneyerek geçen ve Ayn-el Arap’da (Kobani) savaşmaya giden silahlı peşmerge sürülerinin alınlarından öptüğünü ifade edip başarılar dilerken; bugün doğru bir tespitle ülkenin beka sorunundan bahsetmektedir. Toplumda hafıza kaybı vardır. Vatandaş da magazinleşmiştir. Türk Milleti, millet olma bilincinden uzaklaşmakta; sosyolojik anlamda kalabalıklaşmaktadır. Türk Milletine aidiyet şuurunun yerine etnik, mezhep ve hemşerilik duyguları geçmektedir. Vatandaşımızda tehdit ve tehlike algısı değişmiş, değiştirilmiştir. Terör soslu barıştan yana olup, teröristi gerilla ve demokrasi aşığı gibi gösteren gaflet ve ihanet odakları bugünün ve yarının sorunlarının yaratıcılarıdır. Türkiye artık tehlike algılamasında ülke yararının nerede olduğu konusunda da mutabık olmaktan uzaklaşmakta, yeknesaklığını ve ortak kolektif şuurunukaybetme eğilimindedir. Bu durum ortak düşünme mekanizmalarını köreltmekte ve adeta ufalamaktadır. Bizi terör örgütü ile görüşmeye zorlayanlar, müzakere ortağı yapanlar, TSK üzerinde kumpas kurduranlar, teröriste her türlü desteği sağlayan sözde dostlar, tehlike algılamasındaki değişikliğin dış dinamikleridir. Bu durum dün Osmanlı, bugün de Cumhuriyet Türkiye’si ile kavgalı iç ve dış düşmanlara moral ve ümit vermiştir. Mevcut kurumların isimleri ve dış görüntüleri ile içyapıları farklılaşmakta, birbirine yabancılaşmaktadır.

Seçim sonuçlarını değerlendirirken partileri hala sağ-sol diye tasnif etme yanlışı sürmektedir. Hangi sağ ve hangi sol soruları askıda kalmıştır. Seçmendeki esneklik ve ideolojik kalıpları aşma yüzergezer oyları artırmıştır. Aslında aydınlarımız şunu iyi bilmeli ki; klasik anlamda sağ-sol ayırımı Türkiye’ye yabancıdır. Cemaatçi de, İslamcı Kürtçü de sağ… Bunlarla hiç uzlaşamayanları nereye koyacağız? İdeolojik dönem sonrası sağ-sol keskinliği zayıflamıştır. Sağda veya solda siyasette münhal yer bulamayanların önemli bir bölümü sağ veya sol görünüp siyaset piyasasında yer almışlardır. İktidar partisinin başarısı dindarlığın öne çıkmasından çok, propagandanın daha iyi yönetilmesinde, güven verilmesinde, teşkilatçılıkta, sistemli ve sürekli çalışmada ve sosyal ilişkideki ısrardadır. Muhafazakâr olarak bildiklerimizin önemli bir bölümü bir ölçüde de liberaldir. Muhafazakâr bir anlayış geleneklerle uğraşır mı? Zinanın suç olmaktan çıkarılması, Kilise evlerinin açılması muhafazakârlığın bir gereği mi?

ABD ve bazı Batı Avrupa ülkelerinin bizden daha fazla muhafazakâr oldukları söylenebilir. ABD başkan adaylarından D.Trump, New York Brooklyn’deki Camiileri hedef göstererek camilerin kapatılacağını seçmenlerine müjdeliyor. Danimarka ise, mülteci akınını kabul edebilmek için onların Hristiyan olmalarını gerekli görüyor. Bir dönem İsviçre’nin Olten şehrinde bir derneğimizin üç metrelik minaresi referandum konusu olmuştu.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.Bize düşen görev, partilerimizin, siyasetçilerimizin aşırı iç çekişmelerden kurtularak asıl sorunlara eğilmeleri ve hiç olmazsa bazı mutabakatları tespit edebilmeleridir