18.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 779

Çocuklar Ne Zaman Camiye Getirilmeli?

0

1990 yılı ramazan ayında Ankara Kocatepe Camiinde teravih namazındayız. Mevsim yaz ve hava da oldukça güzel. Yaz olduğu için yatsı bayağı geç oluyor. Cami oldukça kalabalık ve herkes heyecan içinde. Caminin epeyce ortalarında çok yakınımda bir baba ve muhtemelen evladı olan 2 yaşlarında bir erkek çocuk var. Namaz başlamadan hocanın vaaz ettiği zamanlarda her şey güzel. Çocuk gayet mutlu etrafında olup bitenleri izleyip, hoplayıp, zıplayıp, merak ettiklerini babasına soruyor. Tabi namaz başlamadığı için baba evladı ile yeterince ve kaliteli bir şekilde ilgileniyor.

Ancak, namaz başladıktan sonra, durum tersine dönüyor. Herkes ayağa kalktı, çocuk aralarda kaldı, babasının bacağına sarıldı. Sorular soruyor cevap veren yok. Babasını itekliyor, sesini yükseltiyor, bağırıyor, çağırıyor fakat biraz önce onun her sorusuna cevap veren baba, adeta bir taş kesilmiş oğluyla ilgilen(e)miyordu.

Çocuğa göre herkesin boyu çok uzun olduğu için, zavallı çocuk aralarda kaldığından, muhtemelen pisikolojik olarak da rahatsızlık duymuştu sanırım. İlk dört rekât kılındıktan sonra, baba durumu değerlendirdi. Camiden çıkmak istedi ama ne mümkün. Çok önlere gelmiş ve cami tıklım tıklım dolu. Bir iki saf arkaya geçtiyse bile namaz yeniden başladığı için o da cemaate tekrar uymak zorunda kaldı.

Çocuk camiden çıkacağı konusunda ümitlenmişti ki, tekrar bir önceki manzara ile karşı karşıya kaldığını görünce, iyice sesini yükseltti ve babasını gücü yettiği kadarıyla dövmeye başladı.

Adamcağızın ne kadar zor bir durumda kaldığı çevre saflardaki cemaat tarafından yakından izlenebiliyordu. Uzak saflardaki cemaat ise, olayı göremeden duydukları, ilginç ve camide o anda olmaması gereken sesler ve gürültülere bir anlam veremiyordu.

Benzer olaylarla tekrar tekrar karşılaştım. Elbette ki, ebeveynlerin iyi niyetinden hiç kimsenin şüphesi yok. Amacın çocuğu camiye, cemaate ve ibadete ısındırmak olduğu herkes tarafından biliniyor.

Hayatımızın her aşamasında olduğu gibi; neyin, ne zaman, nasıl, nerede, hangi amaçla, kiminle yapılacağı çok büyük önem arz etmektedir.

Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, çocuklar akıl baliğ oluncaya kadar camiden, namazdan, ibadetten ve büyüklerin sorumluluklarından sorumlu değiller. Akil baliğ olma yaşı ise, cinsiyet ve iklim farklılığı yaşayan farklı ülkelerin özel durumlarına göre, 12 ile 15 yaş arasında değişmektedir.

O halde camiler çocuklarımız için 12 yaşına kadar sır olmaya devam mı etmelidir? Bence hayır. Çocuklar yürümeye başladıkları andan itibaren çeşitli zamanlarda gezi ve öğrenme amaçlı camilere götürülmelidirler. Ancak bu cemaatin çok yoğun olduğu ve uzun süren namazlarda olmamalıdır.

Namazdan önce veya sonra camiler çocuklarla ziyaret edilebilir. Çocuklar hocalarla ve cemaat üyeleri ile tanıştırılabilir. Üstelik böyle bir zamanda büyükler o çocukları çok daha sevecekler ve ilgileneceklerdir. Öncelikle evde kısa namazlara çocukların kendilerince özgür bir şekilde eşlik etmelerine izin verilerek, namaz ve ibadetle çocuklar tanıştırılmalıdır.

(Burada Efendimizin cemaate namaz kıldırırken, secdeye gittiğinde omuzuna binen torununun kendiliğinden ininceye kadar secdeyi uzattığını hatırlatmak isterim).

Camide ise, kısa namazlarda çocuklar cemaate götürülmeli ve en arka safa durulmalıdır. Bu eylemin evde mutlaka tatbiki yapılarak, çocuk birden bire bilmediği ve tanımadığı bir ortamda tedirginliğe terk edilmemelidir.

Çocuğun çişi gelebilir, sıkılabilir, aklına oyuncakları gelebilir, ortamdan haz almayabilir. Unutmayalım ki, büyükler için önemli ve manevi bir atmosfer olan cami ve ibadet, küçükler için hiçbir şey ifade etmeyebilir.

Çocuk arka safta ebeveyni ile birlikte iken, diğer cemaatin huzur ve huşusunu bozacak bir davranışta bulunduğu zaman, ebeveyni derhal selam vererek çocuğunu cami dışına çıkarmalı ve onun emrini yerine getirerek sakinleştirmelidir. Usluca durursa ve hele hele namazla ilgilenirse zaten sorun yok. Önceki verilen eğitimlerin kalitesi ortaya çıkar.

Empati yapabilmek, hele hele çocuklar için çok büyük bir önem arz eder. Çocuk belki de oyun oynamaya, çocuk bahçesine gideceğini zannediyordu. Beklediğini bulamadığı anda, kendi cürmüne göre tepki göstermesi gayet doğaldır.

Bazı ebeveynler çocuklarının beklenmeyen ve istenmeyen bir şekilde, kendilerine anlamsız gelen birtakım huysuzlukları ile baş etmekte çok zorlanabilirler. Bu durum camide olabildiği gibi, çarşıda, pazarda, avm’lerde de olabilir. Alabildiğine şiddetli, anlaması çok zor bir tepki ile karşılaşan ebeveynler, bazen çok çaresiz kalırlar. Önce iyilikle yaklaşırlar, sonra seslerini yükseltirler, hatta bazen sözlü olarak tehdit ederler (eve gidince ben sana gösteririm gibi), maalesef bazen de çaktırmadan çocuğu hırpalarlar. Malumdur ki, bu tür olumsuz yaklaşımların çocuk terbiyesinde asla yeri yoktur.

Böyle durumlarda çocuğun ne mesaj verdiğini çok iyi anlamak gerekir.

–         Belki dünkü bir aşağılamanın (rencide etme, yok sayma, değersizleştirme vb.) intikamını alıyor.

–         Belki önceden söz verip de yerine getirmediğimiz bir beklentinin intikamını alıyor.

–         Belki, kendisinin adam yerine konulmasını istiyor.

–         Belki, verilmeyen bir hakkını almaya çalışıyor.

–         Belki, önceki gün uğradığı bir hakaret veya şiddetin acısını çıkarıyor.

Bu maddeleri çoğaltmamız mümkün.

Unutmayalım, hayatımızın her aşamasında büyüklere göstermek zorunda olduğumuz; neyin, ne zaman, nasıl, kiminle, hangi ölçüde ve dengede yapılacağı konusu, çocuklarda çok daha büyük bir önem arz ediyor.Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a (cc) emanet olunuz…

11 Kasım 2015 Çarşamba. Saat: 10.30. Antalya

 

 

Medeniyetler Çatışması’ndan Medeniyet İçi Çatışmaya

Takip edenleriniz bilir, yazılarımda sık vurguladığım bir husus vardır:

Bugünü anlayabilmek için dünü iyi bilmek gerekir.

Hele bazı hadiseler için bu gerçek daha da önemlidir.

Mesela bugün Ortadoğu’nun, dolayısıyla da bizim içerisinde bulunduğumuz kaos ortamını anlayabilmek için 1993 yılında yayınlanan, ABD’li bilim adamı ve Harvard Üniversitesi profesörlerinden Samuel P. Huntington’a ait “Medeniyetler Çatışması” adlı makalesini yeniden okumak gerekir.

Yayınlandığı dönemde büyük yankı uyandıran bu makale Soğuk Savaş dönemi sonrası dünya düzenini belirlemede uluslararası strateji açısından önemli rol oynamıştır.

Nitekim yazarın kendisi makaleyi yazdığı dönemlerde Pentagon’un danışmanları arasında yer almaktaydı.

Sanırım makaleyi birçoğunuz bilirsiniz…

Ama konumuz itibariyle hatırlamak gerekirse makalenin ana fikrini şu şekilde ifade edebiliriz:

Soğuk Savaş dönemi bittiği için artık Batı’nın önünde rakip olacak askeri ve siyasi güç kalmamıştır ve bu nedenle Batı medeniyetinin 21. yüzyıldaki rakibi Batı medeniyeti dışındaki diğer medeniyetler olacaktır.

Kısaca 21. yüzyıl medeniyetlerin ve kültürlerin çatışmasına sahne olacaktır.

Huntington’un bu görüşünün ekonomik bir alt yapısı da mevcut.

Buna göre yine o dönemde, yanılmıyorsam Yale Üniversitesinde, yapılan bir araştırma 21. yüzyılın en önemli dört meselesi arasında su ve enerji kaynaklarının yetersizliğinin yer alacağını ortaya koymuştur.

Bu tespitten hareket edildiğinde dünyadaki su ve enerji kaynaklarının rezervlerinin büyük bölümünün Batı medeniyeti dışındaki ülkelerde yer aldığı görülmektedir.

Dolayısıyla bu tabloya göre 21. yüzyılda medeniyetler arasındaki çatışmanın ekonomik boyutunu da su ve enerji hatlarının kontrolü oluşturacaktır.

Aradan geçen yirmi yılı aşkın süre içerisinde yaşanan olaylara bakıldığında Bosna Savaşı, 11 Eylül saldırısı ve akabinde Irak ve Afganistan’ın işgali hadiseleri ile anlaşılıyor ki “medeniyetler çatışması tezinin Batı medeniyetine rakip kısmı İslam medeniyeti olarak tespit edilmiş.

Zira Bosna savaşı sırasında Müslüman nüfusun soykırıma uğramasına ses çıkarılmaması, bunun yanında 11 Eylül saldırısı ile İslam=terör algısının yaratılması ve adeta bu mazeretle yapılan askeri müdahaleler bizi bu sonuca götüren en önemli örnekler.

Ekonomik olarak bakıldığında ise İslam medeniyetine mensup devletlerin sahip oldukları su ve enerji rezervlerine sahip olmak ya da bu kaynakları kontrol altında tutmak, bu bölgelerde gücü elde bulundurmanın bir diğer yönünü teşkil ediyor.

Bu noktada önemli bir gerçeğin altını çizmek gerekir:

Egemen olanın, egemenliği için mücadele etme gerekçesi ve motivasyonu için her zaman bir tehdide ve düşmana ihtiyacı vardır.

Bu tehdidi ve düşmanı kendisinin yaratması gerekse bile…

Ve yine belirtmek gerekir ki; Soğuk Savaş sonrası Batı’nın egemen güçlerinin kendileri için yarattığı düşmanın adı Fundametalist İslam olarak ifade edilse de, medya desteği ile tabanda yaratılan “tehdit altındayız” imajının hedef gösterdiği tehdit aslında İslam medeniyetidir.

Peki, yirmi iki yıl önce ortaya konan Medeniyetler Çatışması tezine binaen yaşanan hadiselerden bugüne baktığımızda ne görüyoruz?

Devamlılık…

Zira isimde olmasa da strateji olarak hala devam eden bir projeyi tecrübe ediyoruz:

Büyük Ortadoğu Projesi…

Öyle bir proje ki bütün Ortadoğu’nun yapısı değişiyor…

Neye göre mi?

Yaklaşık yirmi yıl önce yapılan tespitlere göre: Enerji ve su kaynakları…

Yani o konuda değişen bir şey yok.

Savaşın ana motivasyonu da değişmiyor.

O motivasyon hala İslam.

Ama değişen önemli bir husus var: Artık Müslümanlar birbirini öldürüyor…

Buna göre Büyük Ortadoğu Projesi, İslam medeniyetinin kendi içinde çatışması gibi bir strateji farkı ortaya koymuş görünüyor.

Yani bu sefer sahnede bir tarafta İslam medeniyeti diğer tarafta onun tehdidi olarak bizzat Müslümanlar var!

Peki, biz bu devamlılık içindeki değişimin ne kadar farkındayız?

Cevabı size bırakıyorum…

Saygılarımla…

 

 

Türklerin Muhteşem Tarihi

0

Oğuz Çetinoğlu‘nun, yayınlanan 9. kitabı olan Türklerin Muhteşem Tarihi isimli eserinin ilk baskısı, Nisan 2014’de okuyucuya sunulmuştu. İkinci baskısı ise Nisan 2015’te yapıldı.

Yazar, ‘Türklerin tarihinin Cumhuriyet ile başlatılmasının, ihanetle eşdeğersizlikte bir talihsizlik‘ olduğunu belirtiyor. ‘Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet üçlemesi de aynı ihanetin hafifletilmiş kopyasıdır.’ Diyor ve ekliyor: Türklerin muhteşem tarihi, tarih öncesi devirlerden başlar.

Bilindiği gibi ‘tarih, yazının icadı ile başlar.’ Yazının icadından önceki zamanlar ise ‘tarih öncesi‘ olarak adlandırılır.  Tarih öncesine ait buluntulara ait bilgilerin büyük bir bölümü henüz kesinleşmiş değildir.

M.Ö. 220 yılı, Türk asıllı oldukları ispatlanmış olan Hun İmparatorluğu’nun kuruluş yılıdır. Hun ordusunun teşkilatlanması ise M.Ö. 209 yılında tamamlanmıştır. Türk Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın armasında da bu tarih vardır. İnsan topluluklarının millet olabilmesi, İmparatorluk kurması, ordu teşkil etmesi kısa zaman dilimlerinde meydana gelebilecek hâdiseler değildir. Tarih öncesi çağların imkânları içerisinde bu işler, binlerce yıl gerektirir.

Kaya üzerindeki resimlerle ilgili çalışmalar yapan genç yaşta Rahmet-i Rahman’a uğurladığımız değerli araştırmacı Servet Somuncuoğlu, Ankara’nın Güdül ilçesinde 6.500 yıl önce kaya üzerine çizilmiş resimlerin aynısının Türklerin Merkezî Asya’da yaşadıkları bölgelerde bulunduğunu ispat etti.  Altaylarda, Aral ve Baykal gölleri çevresindeki taşlarda çizili resimlerin kesin tarihi ise belirlenemiyor. Böylece ortaya, en azından 10.000 yıllık bir tarih çıkıyor.

Türklerin Muhteşem Tarihi isimli eserde, böylesine uzun ve mühim hadiselerle dolu bir tarih, özetin özeti verilerek 16 X 24 santim ölçülerinde, 448 sayfalık kitaba sığdırılmıştır. Yapılmak istenen, Türk tarihine bir kapı aralamaktır. Kitap bu haliyle bile, okuyucuya muhteşem bir yapı sunmakta, yapının bütün kapılarını açmak, o ihtişamı yaşamak, daha yakından görüp tanımak isteyenlere mükemmel bir rehber olmaktadır.

Kitabın bir başka özelliği daha var: ‘Tarih‘ denildiğinde savaşlar ve siyasî olaylar akla gelir. Tarih kitaplarının çoğunda, milletlerin kültür, sanat, ilim ve edebiyatına ait bilgileri bulmak zordur. Bu alanın, kültür ve sanat tarihçilerine ait olduğu kanaati hâkimdir. Oysaki tarih bir bütündür. Milleti meydana getiren insanların ortak karakteri, devletlerin idarî yapısı, iktisadî hayatı, milletlerin sosyal dokusu bilinmeden, savaşların ve siyasî olayların sebepleri bilinemez. Kitapta bütün bu bilgiler, efradını câmi, ağyarını mâni ölçüsünde, akıcı bir üslup ve kolay anlaşılır bir anlatımla yer alıyor.

Kavimler göçü, İslamiyet öncesi Türk devletleri, İslamiyet’ten önce Türklerde inanç kültürü, Türklerin Müslüman oluşu, İslamiyet sonrası Türk devletleri, Türkiye Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti başta olmak üzere diğer Türk cumhuriyetleri, devlet kuramamış Türk toplulukları, Türk dili, mûsikîsi, Türklerin edebî eserleri ve yazarları, Türk tarihinin âbide şahsiyetleri, ayaklanmalar, önemli savaşlar, suikastler, isyanlar ve ihtilaller, diğer mühim hâdiseler, kavramlar, İttihat ve Terakki Partisinden Adalet ve Kalkınma Partisi’ne kadar Türkiye’nin yönetiminde söz sâhibi olmuş siyasî partiler… ele alınan başlıca konulardır. Sayfalar arasına serpiştirilmiş okuma parçaları, ‘Tarihte 16 Türk Devleti‘ meselesi, Etrüsklerin, İskitlerin, Tatarların Türk olup olmadıkları gibi tartışılan meseleler, kitabı merakla okunur hâle getiriyor.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

Dirilmeli Yeniden!

Çaresiz kalsak ta, ümitsizsem  yarından,

Şerefi  olan  yürek  döner  mi  davasından?

Bezdik  bu  hırsızlardan, usandık  hainlerden,

Türk’e  kefen  biçenler  defolsunlar  ülkemden.

 

Zaman  terse  işliyor, bıktık  bu  cehaletten,

Dönek, hırsız işgali  tekrarlandı  yeniden.

Bir  kişi  için  bu  halk, haz duydu  kölelikten.

Kendi  sefilliğine  hiç  bakmadı  bu  yüzden .

 

Zenginler  daha  zengin, bu  ülkede  olurken,

Demek  ki  fakir  memnun, bu  sürüngen  halinden.

Bu gidişle  çıkmak  zor, bu  çöken  karanlıktan,

Uyanmalı  bu  millet, kurtulmalı  zilletten.

 

Şimdi  artık  bölünme  kapımıza  gelirken,

Ülkemdeki  insanlar, ayrışıp  çözülürken,

Türk’e  düşman  olanlar  seviniyor  bak  içten!

Ergenekon ‘dan çıkıp, dirilmeli   yeniden…

 

Elveda Lasinya

0

 

Belki İstanbul’dayım‘, ‘Yüreğimden Tren Geçti‘, ‘Sen, Sen Adalı Kız, Ah!’, ‘Umutlarım Rengârenk‘ isimli hikâye kitapları ile hem yetişkin hem de çocuk okurlarına seslenen Sibel Unur Özdemir, ‘Gerisi Lafügüzaf‘ adını verdiği şiir kitabı ile okurlarına sürpriz yapmıştı.

Özdemir, bu defa de farklı bir türde kaleme aldığı ‘Elveda Lasinya’ isimli kitabıyla okuyucusuna ‘merhaba‘ dedi.

Kitap ‘Elvedadan Öncesi‘ ve ‘Elvedadan Sonrası‘ olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Yazar eserinde, anlatıcıların ağzından -onların- hislerini, özlemlerini, kalp kırıklıklarını, serzenişlerini, umutlarını, hatıralarını, beklentilerini, hezeyanlarını, heyecanlarını, hayallerini anlatırken şiir dolu bir dil kullanıyor. Metinler arası iç ahenge önem verildiği hemen her cümlede kendini hissettiriyor. Akıp giden satırlarda iç kafiyelere rastlamak mümkün.

Elveda Lasinya’da yer alan 75 adet metin biraz mektup, biraz deneme, biraz masal, biraz da mensur şiir tadında. Bu metinler ilk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünse de bir zincirin halkaları gibi iç içe geçerek bölümler arasında bütünlük sağlanıyor. Ve sayfalar boyunca esere kendiliğinden akan bir kurgu hâkim oluyor. Yerine göre kısa, yerine göre uzun bir şekilde kaleme alınmış bu metinlerde dolu-dolu bir duygu akışı mevcut. Her metin öncesi bir aforizma karşılıyor okuru. Tek bir cümle ile çok şey anlatılıyor.

 

O cümlelerden bir kaçı:

 

“Bilemezsin her ‘ben’in içinde kaç tane ‘ben’ olduğunu.”

 

‘Yaşlı gözler sükûtun haykırışı, bütün uzuvlar da çâresizliğin şâhididir.’

 

‘Avuçlarımdan gülümseyen her vedânın, elvedadan öncesi ve bende kalan sonrası var.’

 

‘Sen benim toprak altındaki köklerimsin; bense senin bu dünyada yeşeren tarafınım.’

 

‘Hicran dilde bıçak kesiği, gönülde tarifi imkânsız bir hasrettir.’

 

Sibel Unur Özdemir’in Elveda Lasinya’daki başarılı tasvirleri ve ruh tahlillerindeki ustalığının yanı sıra metinlerden okura seslenişi ve ünlemlere yer vermesi; dilin ve edebî sanatların sunduğu imkânları düzgün ve doğru kullanması, günlük hayat içinde herkesin âşina olduğu ama dillendiremediği; belki de günümüzde unutulmaya yüz tutmuş olan o mukaddes duygunun tüketilişine ve değerini kaybetmesine engel olmak istercesine yer vermesi, bu hissiyatın tamamını satırlarına taşıyışı da dikkat çekici.

Dikkat çekici bir başka unsur ise metinlere eşlik eden göz okşayan temalar. Kitap Oya Şahin ve Müjgan Taşkın tarafından resimlenmiş. Kapak tasarımı ise Suat Şahin’e ait.

Oya Şahin ve Müjgan Taşkın’ın, ilmik-ilmik dokunan imgeleri seçerek kağıda taşıdığı bu resimleri eserin kendine has özgün dilini daha etkileyici, daha çarpıcı ve daha vurgulayıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Elveda Lasinya, okuru sadece okuma eylemi ile değil; bakma, görme, anlama, düşünme, hayal kurma vb. eylemler ile de baş başa bırakarak sözlerle ve hedef kitlesini ve bu kitle ile iletişim yolunu seçmiştir.

Bir aşka bir ömür adayan, o aşkın ateşinde hasret aleviyle tutuşan yüreklerin cümlesine‘ ithaf edilen Elveda Lasinya’nın ‘Sunuş‘ yazısında; ‘Aşk ancak şanslı ve seçilmiş insanların gönlüne düşebilir. Çağırınca gelmez. Bir yerlerde okumuştum. Diyordu ki: Ve kalpleri birbirine ısındıran sadece Allah’tır.’ Bu cümleye yürekten katılmamak mümkün mü?

Sibel Unur Özdemir: ‘Mevcudiyetimizin yegânesinin aşk kavramını, sevgi olduğu gerçeğini unutmamak dileğiyle o yüksek duyguya bir isim vererek -ona ‘Lasinya’ ona ‘Nedim’ diyerek, bu isimlerle özdeşleştirerek- anlatmaya çalışacağım.’ Diyor.

13,5 X 18 santim ölçülerinde, 247 sayfalık eser, Ağustos 2015’te yayınlandı.

ÜRÜN YAYINLARI:

Konur Sokağı Nu: 36/13 Kızılay, Ankara. Telefon: 0.312-425 39 20 Belgegeçer: 0 312-417 57 23

E-Posta: bilgi@urunyayinlari.com http://www.urunyayinlari.com

 

(İLESAM Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği’ne ait www.ilesam.org.tr internet sitesinden alnmıştır.)

 

SİBEL UNUR ÖZDEMİR:

1968 yılında Ankara’da doğan Özdemir, ilk ve ortaöğrenimini bu şehirde tamamlamıştır. Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi İş İdaresi Bölümü mezunudur. 1986 yılında başlayan iş hayatı hâlen devam etmekte olup şube müdürü olarak görev yapmaktadır. Evli olan Özdemir bir erkek evlat sâhibidir.

Fidayda, Poyraz, Edebdağ, Öykü Teknesi, Filika, Lacivert, Ortanca, Karşın, Kurgu, Patika, Sincan İstasyonu, İzmir İzmir isimli edebiyat dergilerinde, Gazete Yenimahalle, Yenimahalle’nin Sesi, Gündem Ankara, Gaziantep’de Değişim Rüzgârı, Alanya Güncel, Aşkın (e) Hali, Afyon Güncel, Foça Haber, Bizimece, Size, Kültür Çağlayanı dergilerinde, www.izmirmeydan.com / www.cocukansiklopedisi /  www.birharf.net Edebiyat, Kültür ve Sanat, Edebiyat Ufku Edebiyat, Kültür, Sanat ve Eğitim İnternet Dergilerinde yayınlanan hikâye, deneme ve şiirleri vardır.

Türkiye Radyo-Televizyon Kurumu Genel Müdürlüğü tarafından 16.02.1987-15.03.1987 tarihleri arasında düzenlenen ‘Film Seslendirme’ konulu eğitim programına katılmıştır.

Ankara Üniversitesi Türkçe ve Yabancı Diller Araştırma ve Uygulama Merkezi TÖMER’de İngilizce eğitimi alarak 27.11.2005 tarihinde mezun olmuştur.

Ankara Sanat Tiyatrosu ve Alman Kültür Merkezi’nde düzenlenen tiyatro çalışmalarına katılmıştır. 1986 yılında Büyük Tiyatro’da sahnelenen ‘İnsanlar ve Hayvanlar” isimli oyunda rol almıştır.

Bazı şiirleri, Prof. Dr. Karina ABDULVAHABZADE tarafından Bakü Slavyan Üniversitesi Filoloji Fakültesi Türk Lehçeleri Bölümünde okutulmak üzere Azerbaycan Türkçesi’ne çevrilmiştir.

Neriman Ağaoğlu ve Zerrin Saral’ın hazırladıkları Edebiyatımızda Kadın Yazarlar Sözlüğü’nde yer almıştır.

Yüreğimden Tren Geçti ‘ isimli kitabındaki öyküler Tepebaşı Belediyesi’nin bir projesi kapsamında görme engelli çocuklar için seslendirilmiştir.

Değerli bestekârlar tarafından bestelenen şiirleri de mevcuttur.

Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği Radyo-Televizyon ve Yayın Kurulu üyesi olan Sibel Unur Özdemir; 2014 yılında İLESAM’ın kültürel faaliyetlerine katkılarından dolayı Meslek Birliğince, 2015 yılında ise kültürümüzün yayılması, yaşatılması için sağladığı katkı ve desteklerinden ötürü Birleşen Yürekler Engelliler Kültür Sanat Edebiyat Eğitim Derneğince ‘Teşekkür Belgesi’ ile taltif edilmiştir.

Ortak Kitapları:

Onca Emek ve Birkaç Cümle ‘ isimli hikâyesi Memurlar Vakfının düzenlediği yarışmada birincilik alarak ortak kitapta yayınlanmıştır.

Seyir Defteri ‘ isimli şiiri Memurlar Vakfı’nın açmış olduğu şiir yarışmasında seçilen yüz şiir arasında ‘Seçilmiş Sevgi Şiirleri Antolojisi ‘nde yayınlanmıştır.

Can Vermeseydiniz Bana ‘ ve ‘İnecek Var Son Durakta ‘ isimli hikâyeleri ‘Anadolu’dan Seçme Hikâyeler ‘ isimli ortak kitapta yayınlanmıştır.

Misafirimsin Yalnızlık ‘ isimli hikâyesi Dr. Yahya Kanbolat adına düzenlenen yarışmada yayınlanmaya değer eserler arasına girerek ortak kitapta yerini almıştır.

Çığlık ‘ isimli hikâyesi ‘Sevgililer ve Dünya Hikâye Günü’ için özel olarak hazırlanan ‘…Ve Tanrı Aşkı Yarattı’ adlı ortak kitapta yayınlanmıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar adına düzenlenen Bursa’da ‘İkinci Zamana Mektuplar ‘ konulu yarışmada yazdığı mektup yayınlanmaya değer bulunarak ortak kitapta yerini almıştır.

Şiirlerinden bazıları; *Bizim Ece Şairler Antolojisi (2013-2014), *Altın Kalemler Şiir Antolojisi (2014), Soma Şiirleri Antolojisi (2014), Güncel Sanat Öykü- Şiir Ödüllü Eserleri (2014), Avrasya Şairler Antolojisi(2015) isimli ortak çalışmalarda yayınlanmıştır.

Kitapları:

*Belki İstanbul’dayım. 2011. Kanguru Yayınları. *Yüreğimden Tren Geçti. 2013. Ürün Yayınları. *Sen, Sen Adalı Kız, Ah! 2013. Ürün Yayınları. *Umutlarım Rengârenk. 2014 Ürün Yayınları. *Gerisi Lafügüzaf. 2015 Ürün Yayınları. *Elveda Lasinya. 2015 Ürün Yayınları.

ÖDÜLLERİ:

Memurlar Vakfının düzenlediği öykü yarışmasında ‘Onca Emek ve Birkaç Cümle‘ isimli hikâyesiyle birincilik almıştır.

Güncel Sanat Dergisi’nin düzenlemiş olduğu 3. Kaygusuz Abdal Şiir Yarışmasında ‘Arzuhalim‘ isimli şiiriyle ‘Güncel Sanat Ödülü’ne layık görülmüştür.

Güncel Sanat Dergisinin düzenlemiş olduğu 4. Kaygusuz Abdal Şiir Yarışmasında ‘Lale’m ‘ isimli şiiriyle ‘Kızıl Kule Ödülü’ne layık görülmüştür.

‘Uluslararası Lions Dernekleri 118-Y İstanbul Anadolu Yakası Federasyonu / Kadıköy Belediyesi tarafından açılan Türk Sanat Müziği Güfte Yarışmasında ‘Yalancı ‘ isimli şiiriyle mansiyona layık görülmüştür. (2015)

 

DERKENAR:

“F” KLAVYE TÜRK KLAVYESİDİR, YABANCI KLAVYEYE HAYIR!

“F” klavye, Türkçeyi en hızlı yazabileceğimiz Türk klavyesidir; Türkçenin özelliklerine göre yapılmıştır. Hızlı yazma yarışmalarında, daktilo döneminde bundan dolayı hep Türkler şampiyon oluyordu. Bilgisayarda ne yazık ki unutturulmaya çalışılıyor!

Şu anda yaygın bir şekilde kullanmak mecburiyetinde bırakıldığımız İngiliz-Amerikan “Q” klavye, “İngilizce hızlı yazılamasın ki, tuşlar kilitlenmesin” anlayışıyla daktilo döneminde oluşturulan; bırakın Türkçeyi, İngilizcenin bile hızlı yazılamayacağı yabancı bir klavyedir.

Bütün devlet kuruluşlarında, okullarda ve üniversitelerde bizim klavyemiz “F” klavye mecburi tutulmalıdır! Hatta ‘Q’ klavyelerin ve dizüstü bilgisayarların, daktilo ithalatı varsa ‘Q’ klavyeli daktiloların ithalatı yasaklanmalıdır.

FETHİ MURAT DOĞAN

F KLAVYEYE YENİ STANDARTLAR GELİYOR

Dil ve Edebiyat Derneği Genel Başkanı Ekrem Erdem, Türk Standartları Enstitüsünden (TSE), “F” klavye üzerindeki “alt, cmd” gibi işaretlerin Türkçe olmasını, şapkalı harflerin bir tuşla yazılabilmesini, TL ambleminin de klavyede yeralmasını istediklerini bildirdi.

Ekrem Erdem, Anadolu Ajansı muhabirine yaptığı açıklamada, Q klavyenin yazma hızını yavaşlatan bir harf dizilimi bulunduğunu, F klavyenin ise Türkçe için geliştirildiğini söyledi.

Hızlı yazmak için en uygun kelime dizilişinin F klavyede yer aldığına işaret eden Erdem, ‘Bunun en önemli delili BM’ye bağlı Intersteno yarışmalarının tartışmasız şampiyonlarının Türkler olması‘ dedi.

F klavyenin 10 parmakla ekrana bakmadan yazmaya imkân vermesinin, göz sağlığını koruduğunu, refleksleri geliştirerek ortopedik problemlerin önüne geçtiğini anlatan Erdem, ‘F klavye zekâyı da geliştiriyor. İki elle yazıldığında beynin her iki tarafı aynı anda çalıştığından çocukların zekâsının gelişmesinde büyük etkisi var. Bu sebeple özelikle erken yaşta çocuklara 10 parmakla yazı yazmanın öğretilmesi gerekli‘ diye konuştu.

TSE’de F klavye üzerinde bir çalışma grubu oluşturuldu

Erdem, TSE’ye F klavye için son teknolojik gelişmeleri dikkate alarak yeni bir standart geliştirilmesi önerisinde bulunduklarını belirterek, TSE’de F klavye üzerinde bir çalışma grubu oluşturulduğunu bildirdi.

KUŞBAKIŞI:

HÂR-I BÜLBÜL

Karabağ’da Şuşa şehrinin hemen yakınında, Çıdır Ovası’nda, Hâr-ı Bülbül isimli bir çiçek yetişiyor… Bu çiçek, Çıdırovası dışında nerede yetiştirilmek istendi ise sonuç alınamamıştır. En güzel topraklar hazırlanmış, en güzel saksılar alınmış; ama yetiştirmek mümkün olmamıştır.

Dost ve kardeş ülke Azerbaycan’da Hâr-ı Bülbül çok sevilen ve şimdilerde çok özlenen bir çiçektir. Birden çok efsanesi vardır.

Efsaneye göre, Hâr-ı Bülbül dalına konan bülbülü sever, okşar. Alt dallara konan arı, bülbülü kıskanır, sokar ve öldürür…

Şimdi, Şuşa da Çıdır Ovası’nda Hâr-ı Bülbül de Ermenilerin işgali altındadır. Öz sahiplerine hasrettir.

Haydi, kalk bülbül konsun dalına!

Seni esir aldı sananlar çatlasın.

Neyin varsa sal toprağın üstüne,

Külekler, Bakü’de yüreklere aparsın.

Osman Baş’ın şiir kitabı, 14 X 20 santim ölçülerinde, 118 sayfa olarak 2014 yılında yayınlandı.

AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA A.Ş.

Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay, Ankara. Telefon: 0.312 -32 17 98 Belgegeçer: 0.312-432 28 52

www.akcag.com.tr e-posta: akcag@akcag.com

EVLİYA ÇELEBİ:

Behçet Necatigil, Evliyâ Çelebi’nin hem gerçekçiliğini hem de mizahını çok iyi kavramış, uygun biçimde diziye yansıtmıştır. Radyo dizisi olarak hazırlanan bu eserinde usta yazar, Seyahatnâme’nin özetini değil, özünü çıkarıp dinleyiciye sunmuştur. Şimdi de bu eser kitap  hâlinde okuyucuya sunulmaktadır.

Necatigil, Evliyâ Çelebi radyo oyunları dizisiyle Türk edebiyat tarihine girecek güzel bir başlangıç yapmıştı. Bugün elimizde eski yayınlara göre çok daha iyi, güvenilir bir Seyahatname yayını bulunuyor. Daha pek çok yazar için Necatigil’i örnek almak, Seyahatnâme’den konular alıp işlemek fırsatı var.

13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 430 sayfalık kitap, Eylül 2015’te yayınlandı.

EVEREST YAYINLARI:

Ticarethane Sokokağı Nu: 53 Cağaloğlu 34410 İstanbul. Telefon: 0.212-513 34 20 Belgegeçer: 0.212-512 33 76  www.everestyayinlari.com e-posta: info@everestyayinlari.com

 

VİYANA 1683

Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Viyana Kuşatması’ndan 154 yıl sonra Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa da Viyana’yı kuşattı. Kitap, Osmanlı’nın hezimetiyle neticelenen bu kuşatmayı renkli savaş sahneleri, üç boyutlu haritalar eşliğinde anlatıyor. Yazarı: Simon Millar. Çeviren: Eşref Bengi Özbilen.

18 X 24 santim ölçülerinde 96 sayfalık kitap, Ekim 2015’te yayınlandı.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul (T. İş Bankası Parmakkapı Şubesi üzeri)

Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-YÜZ YILLIK UYKU: Yazan: Stephen P. Kierman. Çeviren: Sabri Gürses. Doğan Kitap.

2-ANTİK DÜNYAYI ŞEKİLLENDİREN KENTLER: Yazan: John Julius Norwich. Çeviren: Nuettin Elhüseyni. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.

3-TÜRKİYE’NİN GÖÇ TARİHİ: M. Murat Doğan – Ayhan Kaya. Bilgi Üniversitesi Yayınları.

4-İSLAM’IN BAKIŞ AÇISINDAN DÜNYA TARİHİ: Yazan: Tamim Ensari. Çevirenler: İlker Şahin-Çağrı Sümengen. Pegasus Yayınları.

5-ÇAĞDAŞ BİLİMLER IŞIĞINDA OĞUZ KAĞAN DESTANI: Editör: Ali Rıza Özdemir. Kripto Yayınları.

 

 

77 Yıla 77 Milyon Rahmet

10 Kasım‘ın yani Mustafa Kemal Atatürk‘ün vefatının üzerinden 77 yıl geçmiş. O zaman 17 milyonmuşuz, şimdi 77 milyonuz ama kaht- ricâlimiz daha fazla.

Ana sorunlarımız yüzyıl önceki gibi, çıkış yollarımız da aynı.. “Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile..” diyen Mehmet Akif ile “Müslümanlardan kaçın; İslam’a sığının!” diyen Muhammed İkbal ölmüş mü yoksa ölmeyen tespitleriyle daha da diri mi yaşıyor aramızda?

Türk Milleti farklı bir millettir, bu milletin bireyleri de öyle.. Selçuklu‘dan Osmanlı‘ya geçişin mimarı Ertuğrul Gazi‘nin babasından isimlenen ve kendisi de bir subay çocuğu olan Kayahan, pop şarkıcısıydı ama halk arabesk tınılarını tuttu:

“Asırlardır yalnızım..

Pişmanım, alın yazım..

Bir öfkeye mahkûm ettik her şeyi,

Bir yemin ettim ki dönemem.”

Aslında milletçe ‘içimizde yüzyılların yorgunluğu‘ ve ‘asırların yalnızlığı‘ var. Bu coğrafyada pişmanlık alın yazımız olmuş adeta ve öfke nöbetleriyle millî yeminler arasında kalmışız.

Öfkeye veya öfkeyle mahkûm ettirdiklerimizden biri de Atatürk. Ne O’nun kurdurduğu Diyanet gibi kurumlar bildi kıymetini, ne mazlum milletlerin derdine düşmesi gereken Müslüman cemiyetler. İşgallere karşı göstermedikleri direnişi maalesef hem Mustafa Kemal‘e hem de Türkiye Cumhuriyeti‘ne karşı gösterdiler.

Madalyonun ters tarafından bakmayı severim. 13 yıllık AKP İktidarında İslam Dini de bizi biz yapan ortak değerlerden biri haline geldi. Sol parti ve fraksiyonların birçoğunda ya dini anlama ya da en azından karşısında olmama gibi bir yaklaşım benimsendi. Hatta dini daha doğru okuyan örnekler de çıktı zaman zaman. Ve çıkıyor da..

Ha bu arada Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk‘ün ortak değer olmaktan kısmen çıkması sözkonusu olsa da 2011‘in 11 Kasım‘ında yazdığımız yazıdaki iddiamız o kesim için halen sürmektedir; “Er yada Geç Atatürk’e varacaksınız“.

Başka çıkış yok, burası Türkiye; sonunda yine çağdaş uygarlık, laiklik ve demokrasi diyeceksiniz. Yaklaşık bir asır önce denenenlere döneceksiniz mecburen. Kul ile Allah, hukuk ile adalet, bayrak ile bağımsızlık, para ile refahın arasından çekileceksiniz en nihayet.

Osmanlı‘yla Cumhuriyet‘i barıştıracak, Sarı Gazi‘ye dizdiğiniz iftiralardan dolayı helâllik dileyecek ve er yada geç aklı rehber edineceksiniz. Akılsızların Ortadoğu coğrafyası gibi kaynayan kazanlarda yaşama şansı yoktur. ‘O bizi kandırdı’, ‘bu bizi aldattı’ teraneleriniz bittiğinde Atatürk’ün omzuna yaslanacaksınız.

Hatta II.Abdülhamit‘ten bile O’na yol bulacaksınız. Gözünü açanlar ve yoldakiler için şiir vasıtasıyla ayak da verebiliriz:

Tarihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek koca kahraman;
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en mucizevî liderine.”

 

 

Siyasette Bir Sistem Tartışması

Seçim telaşıyla tartışamadığımız 5 temel siyasi meselemizi gündeme almanın belki de tam zamanıdır. Başkanlık tartışmasını kastetmiyorum. Daha temel konuları ele almaya çalışacağım. Bu 5 temel husus gelişmiş demokrasilerde çözülmüş, bizde ise gündeme bile getirilemeyen konulardır.

***

A- Kamu Görevinde Zaman Sınırı Olmalı

ABD‘de bildiğiniz gibi en başarılı Başkan bile en fazla iki dönem yani 8 yıl görev yapabiliyor. Mesela son yüzyılın en başarılı Başkanı Bill Clinton idi. Döneminde Amerika Birleşik Devletleri hem ekonomik açıdan çok parlak bir dönem yaşamış ve hem de siyasi, askeri alanlarda da tartışmasız bir üstünlük sağlamıştı.

İki dönemlik görevi bittiğinde yaşı hayli gençti. Sağlığı mükemmel, tecrübesi de zirvedeydi. Ne O’nun ve ne de partisinden birilerinin aklına Anayasayı değiştirip, Clinton’un bir 3. Dönem daha Başkan olmasının yolunu açmak gelmedi.

Geçenlerde Başkan Barack Obama da aynı konuda bir konuşma yaptı. Bizim ve geri kalmış ülkeler için çok dersler çıkarılabilecek bir konuşma idi bu.

Obama şöyle konuştu: “Ben ikinci dönemimdeyim. ABD Başkanı olarak hizmet etmek olağanüstü bir ayrıcalık. İşimi çok seviyorum. Ama Anayasamıza göre Başkanlık için yeniden aday olamam.”

“Aslında kendimin iyi bir Başkan olduğumu düşünüyorum. Yeniden aday olsam kazanabilirim. Ama yapamam. Amerika’yı ileri götürmek için daha çok yapmak istediğim şeyler var. Ama kanun kanundur. Hiç kimse kanunun üstünde değildir. Başkan olsa bile.”

“İnsanlar neden daha fazla görevde kalmak isterler anlamıyorum. Bir lider, sadece görevde kalmak için oyun esnasında kuralları değiştirmek istediği zaman bu istikrarsızlık ve kavga gibi riskleri berberinde getirir. Ve bu genellikle çok tehlikeli bir yola doğru giden ilk adım olur.”

“Bazen liderlerin, ‘Ben bu milleti ayakta tutabilecek tek kişiyim’ dediklerini duyarsınız. Eğer bu doğruysa, o lider gerçekten kendi milletini inşa etmekte başarısız olmuş demektir.”

Buradan üç önemli ders çıkarabiliriz:

1-    Kamu görevine seçilen kişiler için makul bir görev süresi belirlenmelidir. 30 yıl Belediye Başkanlığı, 10-20 yıl parti genel başkanlığı, 10-15 yıl bakanlık, 10-25 yıl federasyon başkanlığı gibi uygulamalar anayasa veya kanunlarla engellenmelidir.

2- Kurallar genel olmalı, şahıslara göre asla değiştirilmemelidir.

3-    “Bu milleti / partiyi / teşkilatı vd ancak ben ayakta tutabilirim” diyenlere itibar edilmemelidir.

*****

B- Başarısız Olan Gitmelidir

İngiltere’de Mayıs ayında seçim oldu. Yapılan genel seçimlerde sonuçların netleşmeye başlamasından birkaç saat sonra, üç parti lideri birden istifa etti.

“Ana muhalefetteki İşçi Partisi lideri Ed Miliband, Başbakan Yardımcısı ve Liberaller’in lideri Nick Clegg ve seçimde oy oranını dokuz puan artıran ancak kendisi seçilemeyen UKIP lideri Nigel Farage, bu görevlerini bıraktılar.

Başbakan David Cameron ise seçim öncesinde hayalini bile kurmadığı bir başarı elde etti ve parlamentoda çoğunluğa ulaştı.

Oysa seçim öncesi tüm kamuoyu yoklamaları bir tür koalisyon hükümetine işaret ediyor ve siyasi liderler hesaplarını buna göre yapıyordu.”

***

C- Adil rekabet şartları

Demokrasilerde çoğunluğun oyu ile karar verilir. “Çoğunluğun yanılmayacağı veya daha az yanılacağı” varsayımı bu anlayışın temelidir.

Bu anlayış ekonomideki arz ve talep dengesine benzer. Serbest piyasa ekonomisinde “kimin ne alacağını, neyin üretileceğini ve fiyatını devlet değil, arz ve talep belirler.”

Ancak her ne kadar serbest piyasa, devletin arz, talep veya fiyatlar üzerine herhangi bir müdahale yapmamasını gerektirse de, tüccarların birbirlerini zorlamamasını ya da aldatmamasını da, bir tüccarın serbest rekabeti engelleyecek tekeller oluşturmamasını da gerektirir. Bu yüzden tüm alım ve satımların gönüllü olarak yapılacağı şartların sağlanması halinde “serbest piyasa” şartlarının varlığı kabul edilebilir.

Siyasi partiler arası rekabet şartlarında adil bir ortam yaratılamadığı, tam bir haksız rekabet ortamının olduğu durumda, çoğunluğun serbest iradesiyle, aklı, vicdanı ve ferasetiyle oyunu verdiğini söylemek mümkün olamaz.

Son dönemlerde Adalet ve Kalkınma Partisi devletin imkânlarını fütursuzca kullandığı, devletten ihale alan işadamlarından kaynaklarla beslendiği, kendisine bağlı yandaş medya oluşturarak müthiş bir propaganda mekanizması oluşturduğu yetmezmiş gibi siyasi partilere verilen devlet yardımından yaralanma miktarıyla da yarışa rakiplerinden çok önce başlamaktadır. Çok adaletsiz bu yarışa ilaveten bir de yüksek seçim barajlarını ekleyiniz. Adil rekabet şartlarından bahsetmenin imkânsız olduğu bir kere daha anlaşılır.

***

D- Siyasetin Finansmanı

AKP kurulduğu zaman bile büyük bir finans gücü ile başlamıştı. Oldukça büyük bir Genel Merkez binası ve teşkilat binalarının kiralanmasında bir sıkıntı yaşanmamıştı.

Buna karşılık mesela Büyük Birlik Partisi 22 yıllık bir parti olduğu halde devlet yardımı almaz. Kara para ile ve dış destek ile de işi olmaz. Tamamen üye ve taraftarlarının fedakârlıkları ile siyasi faaliyet yürütmeye çalışır.

Bizde siyaset çok pahalı bir iştir. Parti teşkilatlarının kira bedeli, olağan masraflar bile güçlü sermayeye dayanmadıkça altından kalkılamaz bir yüktür. Bir de buna bayrak, flama, araç, reklam vb giderleri eklediğinizde iktidar olma ihtimali zayıf hatta Meclis’te temsil edilmesi pek mümkün görülmeyen partilerin palazlanması söz konusu olamamaktadır.

Mademki siyasi partilerin finansmanı şeffaf değildir; iç / dış güçlü sermayeye veya kara paraya dayanmayan parti ayakta kalamaz, o halde iktidara gelenler kendisini iktidara getiren güçlerin dediklerini yapmaya mahkûm olur.

Siyasetin finansmanını şeffaf hale getirmeden demokrasiden ve adil seçimlerin varlığından bahsedemeyiz.

***

E- Öncelikle Siyasi Partiler ve Seçim Kanunu Değişmeli

Parti liderleri herkesi Anayasa değişikliği üzerine konsantre etmeye yönlendiriyorlar. Oysaki gerçek demokrasi için öncelikle siyasi partiler içinde demokrasiyi gerçekleştirmek gerekir.

Siyasi partilerde Genel Başkan il/ ilçe başkanlarını seçer, il/ilçe başkanları delegeleri, delegeler parti liderlerini seçer. Parti liderleri ayrıca milletvekili, belediye başkanları hatta belediye meclis üyelerini bile belirleyen kişidir. Böyle bir emme basma tulumba sistemiyle “seçilmiş krallar” parti içi diktatörlüklerini sürdürürler.

Bunun neticesinde seçilenler de lider ve yöneticiler karşısında özgür iradeye sahip olamamaktadır. Lider adayı olarak sivrilenler de lider tarafından tasfiye edilir.

“Partilerin iç işlerinde demokrasi ilkelerinin uygulanması” gerçekleştirilmeden ülkede demokrasinin gelişeceğini beklemek beyhudedir.

Buna rağmen hiç kimse mevcut antidemokratik sistemin değişmesi için bir çaba içine girmez. Sözüm ona “Demokratik bir Anayasa” yaparak meselelerin çözüleceği masalıyla kitleleri uyuturlar.

 

1 Kasım Seçimleri ve MHP

13 yıldır ülkeyi tek başına idare eden AKP iktidarına Türk milleti, 7 Haziran 2015 genel seçimleriyle son vermiştir ve siyasi partilerin önüne birçok yönlü koalisyon seçenekleri sunmuştur. Her siyasi parti tabiidir ki tek başına iktidara gelmek ister lâkin seçim sonuçları hiçbir partiye bu imkânı sağlamamıştır. Aslında milletimiz 7 Haziran seçim sonuçlarıyla belki de en iyisini yapmıştı. Avrupa’nın kalkınmış ve demokrasi yönünden ileri ülkelerinin birçoğu koalisyon hükümetleriyle idare edilmektedir. Milletimiz böyle bir seçim sonucuyla siyasi partilerimizi ve onların demokrasi kültürünü çaktırmadan test etmiştir. Lâkin 45 Günlük koalisyon hükümeti kurma çalışmaları fiyaskoyla neticelenip, 1 Kasım seçimlerinin sonucunu doğurmuştur. Yani siyasilerimiz, demokrasi kültüründen sınıfta kalmışlardır.

AKP ye ilk darbe meclis başkanlığı seçimiyle vurulması gerekirken, maalesef muhalefet partilerinin beceriksizliği ve inadı yüzünden başkanlık, tekrar AKP ye kaptırılmıştır. Tamam, CHP’nin adayı Deniz Baykal’ın adaylığını MHP’nin kabul etmesi yanlış olurdu. Bir kere kaset vakası ile genel başkanlıktan indirildi birde Cumhurbaşkanı Erdoğan’la gizli bir görüşme yaparak hem kendi partisini zor durumda bıraktı, hem de diğer muhalefet partilerini atlatmış oluyordu.  Böyle bir olay siyasi etik açısından çok sakıncalı ve kabullenilmesi imkânsızdı. Çünkü MHP bu kaset olayından kendi partisinden 11 kişinin siyasi hayatını bitirmiş neden Baykal’a göz yumulsun?

Ama CHP’ye Baykal dışında başka aday göstermeleri önerilebilir veya daha önce cumhurbaşkanlığında her iki partinin çatı adayı olarak gösterilen Sayın Ekmelettin İhsanoğlu’nun desteklenmesi için çaba sarf edilebilirdi. En azından 1 Kasım tekrar seçimine kadar meclis açık kalır, komisyonlar kurulur, MHP’nin koalisyonlar için öne sürdüğü ilk dört şartından birisi olan 17/25 Aralık maddesi önerge verilerek mecliste görüşülmesi sağlanabilirdi.

Milliyetçi Hareket Partisi, “hayır”larında belki haklıydı lâkin bunun izahatı seçmene yapılamadı, yapılmadığı gibi de gerek AKP’nin, gerekse CHP’nin yoğun hayırcı propoganda’sı altında ezildi ve cevap verilemez duruma gelindi. Hâlbuki siyaset, fikirler savaşıdır. Madem hayır diyorsunuz bunun gerekçelerini de ortaya koymanız gerekir. Hatta Sayın Bahçeliye çıktığı televizyonların moderatörleri tarafından -“vekil adaylarınız sizin bu hayırlarınızın cevabını vermekte zorlanıyorlar” diye hatırlatmada bulundular.

Yeryüzünde iki kurumun olmazsa olmazları vardır. Ticaret erbabının sermayesi para, siyasetin sermayesi de insandır. Milliyetçi Hareket Partisi, daha öncekileri saymıyorum iki seçim arasında çok değerli insanlarını, harcayıp itibarsızlaştırma yoluna gitmiştir. Sinan Ogan ve Meral Akşener kendi partilerinin taraftarlarınca olağanüstü kabul gördükleri gibi, diğer partili vatandaşlarında teveccühünü kazanmış siyasetçilerdir. Kaşının üzerinde kara var diyerekten yetişmiş sevilen insanları harcamak kimseye bir fayda sağlamayacağı gibi MHP’ye de sağlamaz ve kırgınlık ve küskünlüklere neden olur.

Siyaset ve demokrasi başarı rejimidir, başarılı olan kalır başaramayan gider ki yerine başarabilecekler gelsin. MHP de görülen durum da bundan farklı değildir. Partinin yetkili organları toplanıp kırıp dökmeden, kimsenin adaylıkları engellenmeden acilen olağanüstü kongreye gidilmelidir. Allah korusun böyle giderse 4 sene sonra baraj altında kalma durumu da var.

MHP’nin meclisteki yeri, HDP gibi PKK uzantısı bir partinin sonuna gelecek ve artık partinin meclis başkan vekili olmayacak. Bu durum üye olarak bizim çok zorumuza gidiyor, oy verdiğimiz bir partinin bu duruma düşmesini hazmetmenin imkânı yok, umarım yöneticilerimizi de ilgilendiriyordur.

 

Orta Asya, Orta Çağ ve Genel Türk Tarihi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Taşağıl ile Muhteşem Bir Tarih Sohbeti

‘Türk’ Kelimesini Resmî Devlet Adı Olarak İlk Defa Göktürkler Kullandılar.

Çetinoğlu: Tarih kitaplarında, Hun İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra yeni bir Hun Devleti’nin varlığından söz ediliyor…

Prof. Dr. Taşağıl: Ak Hun Devleti’dir.

M. S. 350’li yılları takiben Juan-juan Devleti’ne bağlı Uar ve Hun adlı iki Türk kabile grubu Altaylar havalisindeki yerlerini terk ederek Güney Kazakistan bölgesine geldi. Burada yaşayan daha önceden gelmiş olan Hun kitlelerini Avrupa’ya ittiler. Daha sonra güneye yönelerek 367 yılında Afganistan’ın Toharistan civarına geldiler. Bu yeni devlet daha sonra Maveraünnehir ve Çu havalisini, Semerkand civarını aldı. Arkasından hâkimiyetlerini Hazar Denizi ve güneyine kadar genişletti. Onların ilk hücumları neticesinde Sasani İmparatorluğu büyük sarsıntı yaşadı. Sonra iki ülke arasında barış yapıldı. 359’da Amid (Diyarbakır)’i kuşatan İran ordularının yanında yardımcı Ak Hun kuvvetleri bulunmuştu. 420’den sonra Ak Hun-Sasanî ilişkileri yeniden bozuldu. Ak Hunlarm Eftal (Abdel) hanedanından Kün-han, İran iç işlerine karışarak nüfuzu altına aldığı veliahd Firuz’u, 459 yılında Sasani hükümdarı yaptı. Akabinde Kuzey Hindistan’a yönelip, 470 yılı dolaylarında Gupta Devleti’ni dağıttı. 484’te Ceyhun kıyılarında mağlup edilen Sasanîlerin Herat bölgesi, Ak Hunlara bağlandı. Yıllık vergiye bağlanan Sasanîler ağır ekonomik bunalıma düştüler. 486 yılında patlak veren Mazdek isyanında bütün İran’daki asillerin ve din adamlarının evleri yağma edildi, kendileri öldürüldü. Aile müessesi de tahrip edildikten başka bütün İran, baştan sona yıkılıp yakıldı. Şah Kubad, Ak Hunların yanına sığındı. İsyanı bastırmak için otuz bin kişilik bir süvari birliğini İran’a gönderen Akhun hükümdarı, Sasani Devleti’ni kurtardı ve Şah Kubad tekrar tahtına oturtuldu.

Hoten, Kuça, Aksu, Kaşgar tarafları dahi Ak HunTarın eline geçmiş; Kabil’de oturan Tegin unvanlı Toramana, bütün Kuzey Hindistan’ı zapt etmişti. Toramana’nın oğlu, 515 – 545 yılları arasında hüküm süren Mihiragula ordusunda sürekli yedi yüz savaş fili bulunduruyordu. Kuvvetli oluşundan dolayı Mihiragula en azametli Ak Hun hükümdarı olarak görünmektedir.

557 yılında Göktürkler ile Sasanilerin ortak hücumu sonucunda Akhun Devleti yıkıldı ve toprakları iki devlet arasında paylaşıldı. Hükümdarlarının ‘Hakan‘ (khakan) unvanını taşıdığı Ak Hunlarda, Afganistan bölgesinde oturup, Kuzey Hindistan’ı idare eden prenslerine Tegin unvanı veriliyordu.

Çetinoğlu: Anayurt’ta çok kuvvetli başka Türk devletleri de kuruldu…

Taşağıl: Çin Şeddi’nin kuzeyinde bulunan Tabgaçlar 385 ve tâkip eden yıllarda güneye doğru indiler. Tai (P’ing-ch’eng) şehrini merkez yaptılar. Aynı tarihlerde onların güneyinde bir Hun boyu, eski hükümdarlık ailesinden gelen Liu Tsung’un idaresinde Lo-yang şehrini de ele geçirip He-nan’ın kuzeyi, He-pei’in güneyi ve Shan-hsi’de hüküm sürmekteydi. Liu Tsung’un ölümünden sonra toprakları parçalandı. 350 yıllarında Kuzey Çin’e hâkim olan Ch’in hanedanının da yıkılması ile bu bölgede Tabgaç hâkimiyeti güçlenmeye başladı ve yeni topraklar fethedildi.

460’a kadar büyüyen, hatta Güney Çin’de dahi bazı bölgeleri zapteden Tabgaç Devleti, Çinlilerin gittikçe daha artan miktarda devlet memuriyetlerine getirilmesi ve Budizm ile Konfüçyanizmin etkisi ile Çinlileşmeye başlamıştır.

Bu asimilasyon sebebiyle ortaya çıkan isyanlar sonucunda 534 yılında Tabgaç Devleti, merkezleri Ho-nan’da Doğu Weileri ve Ch’ang-an’da Batı Weileri olmak üzere ikiye ayrılmış, doğuda 550 – 577 yılları arasında Kuzey Ch’i sülâlesi, batıda ise 557 – 581 yılları arasında hüküm süren Chou sülâlesi kurulmuştur.

Çetinoğlu: Bunlar, Türk Devleti olmakla birlikte, adlarındaTürkadını kullanmamışlar…

Taşağıl: Türk adını resmî devlet ismi olarak ilk defa kullanan Göktürkler, önce Hsien-pi asıllı Juan-juanlara vassallık şeklinde bağlıydılar. O sırada Altay Dağları’nın güney eteklerinde yaşıyor ve demir istihsal ediyorlardı. Menşeleri konusunda, kaynaklarda çeşitli efsaneler bulunan Göktürkler, 542’de kesin olarak tarih sahnesinde yer aldılar. Çince metinlerden ve arkeolojik kazılardan anlaşıldığına göre, Göktürklerin kökeni Altay Dağları’nın kuzey bölgelerine dayanmaktadır. Yine kaynaklardaki bir başka ifade ile Hunların kuzey kolundan geliyorlardı.

542 yılı civarında Kuzey Çin’e akın yapabilen Göktürkler, 545’te Çin’deki Batı Wei devletiyle ilk resmî ilişkiyi kurdular. Arkasından Bumın liderliğinde Töles boylarını kendilerine bağlayıp hem askerî açıdan hem de nüfusça güçlerini artırdılar. Kendine güvenen Bumın, vassalı olduğu Juan-juan hükümdarının kızıyla evlenmek istedi. Ancak, teklifi hakaretle reddedilince ani bir hücumla Juan-juanların devletini yıktı. Yerine 552 yılında bağımsız Göktürk Devleti kuruldu. İl Kağan unvanını alan Bumın, kuruluşun ilk yılında ölünce yerine büyük oğlu Kara, tahta geçti. O devleti büyütmeye çalışsa da 553’te ölümü üzerine kardeşi Mukan, Göktürk Devleti tahtına oturdu.

Yirmi yıl kağanlık yapan Mukan zamanında Göktürk Devleti, her yönüyle çok parlak bir dönem yaşadı.

Ülkenin batı tarafını Tanrı Dağlarının kuzeyindeki Aktağ’da oturan İstemi Yabgu idare ediyordu. İstemi Yabgu, Sasanilerle arası açılınca Bizans İmparatorluğu ile temasa geçti. 567 yılında İstanbul’a bir elçi heyeti gönderdi. Bu elçilik heyeti, tarihte Orta Asya’dan İstanbul’a gönderilenlerin ilki idi. Buna mukabil Bizanslılar da İstemi Yabgu’nun merkezine elçi yolladılar. Göktürk/Bizans ittifakı, Sasanî İmparatorluğunu zor durumda bırakmış ve daha sonraları İslâm kuvvetlerinin İran’ı fethetmelerini kolaylaştırmıştır.

Mukan Kagan’ın 572’de ölümü üzerine, kardeşi Taspar, Kağan oldu. Her bakımdan çok gelişmiş bir devletin başına geçen Taspar, fazla büyüyen devleti yeniden teşkilâtlandırdı. Küçük kağanlıklar ihdas ederek devletin muhtelif kısımlarını oğul ve yeğenlerine verdi. Kendisi kağanlar kağanı yani büyük kağan oldu.

Çetinoğlu: Gerileme ve çöküş dönemi nasıl başladı?

Taşağıl: Türk asıllı olmayan vezirler tarafından ‘töre’nin bozulması devletin kısa zamanda yıkılmasına sebep oldu. Taspar, Türk milletinin yapısına hiç uymayan Budizm’e meyletti ve Ötüken'(başkent) de bir Buda mabedi inşa ettirdi. 581 yılında hastalandığı zaman Türk geleneğine uymayan bir veraset şekliyle Göktürk tahtına, ağabeyi Mukan’ın, annesi Türk olmayan oğlu Ta-lo-pien’i aday gösterdi. Aynı yıl ölünce, millet Ta-lo-pien’i kağan olarak kabul etmedi. Devlet meclisinde yapılan uzun müzakereler sonucunda Kara Kagan’ın oğlu Işbara tahta geçti.

Bu hükümdarlık tartışmaları sırasında Göktürk Devleti sarsıldı. Batı tarafını babası İstemi’den sonra idare etmeye başlayan Tardu, meydana gelen anlaşmazlıklardan ilk faydalanan kişi oldu. Çinlilerin kurt başlı sancak göndererek tahrik etmesi sonucu 582 yılında Batı Göktürk Devleti’nin bağımsızlığını ilân etti.

Böylece 582 yılında Birinci Göktürk Devleti ikiye ayrıldıktan sonra Işbara, Doğu Göktürk Devleti’ni idare etmeye devam etti. Çin entrikalarının ardı arkası kesilmediği için iç savaş çıktı. Zor durumda kalan Işbara, Çin’den yardım almak için 585 yılında Suei hanedanının siyasî üstünlüğünü kabul ederek kağanlığını koruyabildi. 587’de ölümü üzerine kağan olan kardeşi Baga, 588 yılında bir savaş esnasında alnından okla vurularak öldü. Işbara’nın oğlu Tou-lan tahta çıktı.

593 yılından itibaren Suei üstünlüğünü tanımayarak, karşı atağa kalkan Tou-lan Kağan’ı Çinliler, yine bir başka Göktürk prensi Ch’i-min’i kullanmak suretiyle zayıflattılar. Ayrıca Töles boyları da isyana teşvik edilerek çıkan isyanlar neticesi 601 yılında Tou-lan öldürüldü. Bir süre Batı Göktürk kağanı Tardu, Doğu Göktürk Devleti’ni idare etti. Ancak, Çinliler, O’nun hayvan ve askerlerini zehirlemek suretiyle gücünü zayıflattılar. Yine Töles boylarının isyanı sonucu Tardu, ülkesinde kontrolü tamamen kaybetti ve 603 yılında T’u-yü-hunlara sığınmak mecburiyetinde kaldı.

Tardu’nun ölümünden sonra karakteri kendisine hiç benzemeyen oğlu tahta geçti. Yeni kağanın ismi Shih-pi idi ve başarılı bir kağanlık dönemi geçirdi. Kağanlık yaptığı 619 yılına kadar önce devletin prestijini kurtardı. Sonra da Çin’i hâkimiyeti altına aldı, Tang Hânedanı’nın yönetime gelmesini sağladı.  619 yılında, ölümünden soma yerine geçen kardeşlerinin döneminde,  625 yılından sonra yeniden başlayan Çin entrikaları ve 627 yılında yaz mevsiminde kar yağması neticesinde çıkan kıtlık ve törenin Türk asıllı olmayan vezirler tarafından bozulması, bu devletin kısa zamanda yıkılmasını hazırladı. 630 yılında Doğu Göktürk devleti Çinliler tarafından yıkıldı.

Çetinoğlu: Batı Göktürk Devleti’nde neler oldu?

Taşağıl: 582 yılında doğudaki büyük kağanlık merkezinden ayrılıp, müstakil olarak hüküm sürmeye başlayan Tardu, 603 yılına kadar başarılı olarak kağanlığını devam ettirdi. Başarılı dönem, Çinlilerin Türk askerlerini ve onlara ait hayvanları zehirleyerek öldürtmesi, isyanlar çıkartması sebebiyle ülke karıştı. Ölümünden sonra yerine torunu Ch’u-lo geçti ise de onun kendisine tabi milletine karşı sert tutumu yüzünden boylar isyan edince, 612 yılında Çin’e sığındı. Tardu’nun diğer torunlarından She-kuei, kağan oldu. O’nun ilk işi dağınık Türk boylarını bir araya getirmekti. Batı Göktürk Devleti’nin hem siyasî sınırlarını, hem de askerî gücünü dedesi Tardu zamanındaki kadar büyüttü. She-kuei’in ölümünden sonra yerine küçük kardeşi T’ung Yabgu geçti. Kaynakların özellikle çok zeki, cesur, taktikçi bir şahsiyet olarak tanımladığı bu kağanın da ilk işi ülkedeki bütün boylan devlete itaat ettirmek oldu. Hindistan’ın Keşmir bölgesini idaresi altına aldı. İpek yolu üzerindeki bütün Soğd şehirleri O’nun ülkesine katılmıştı. 623 yılında Batı Göktürklerinin bir savaşta Sasanîleri yenmesi İslâm dünyasında önemli tesirler bıraktı. 630 yılına doğru ülkedeki huzursuzluklar artmaya başladı. Bu yılda amcası Bagatur, T’ung Yabgu’yu öldürdü ve yerine geçmek istedi. Fakat devlet tam bu sırada büyük bir karışıklığa sürüklendi. Neticede Batı Göktürk Devleti Çin’e bağlı birçok beyliğe ayrıldı. 630 yılında her iki de Göktürk Devleti, Çin esaretine girmiş bulunuyordu.

Çetinoğlu: Neden Çin esâretine girdikleri konusundaki yorumlarınızı lütfeder misiniz?

Taşağıl: Üç sebep ileri sürülebilir: 1- Çin entrikaları, 2- Türk hükümdarlarının başarısız idaresi, 3- Türk milletinin hükümdarlarına itaatsizliği.

Çinliler, 630 yılından sonra bir kısım Göktürk halkını kuzey eyaletlerine yerleştirmek suretiyle idare etmeye çalıştılar. Göktürk ülkesini ise beyliklere parçalayarak ellerinde tutuyorlardı. Çin hâkimiyetine karşı birçok Türk beyi isyan etti. Göktürkler arasındaki istiklâl ateşi gün geçtikçe artıyordu. 670’li yıllarda Türk grupları kuvvetlenmeye başladı. Ordos’ta isyan eden Türk prensi Ni-shih-fu yenilerek, Çin başkentine götürülmüş, orada 679 yılında idam edilmişti. Yine Göktürk soyundan A-shih-na Fu-nien de elli üç arkadaşı ile birlikte 681 yılında katledildi. Bu arada Göktürk hanedanından Kutlug istiklâl savaşma girişti ve 682’de başarılı oldu. İlk önce gizlice bir teşkilât kurarak harekete geçtiler. Katılanların sayısı kısa zamanda beş bini buldu. 681 yılından itibaren Çin eyaletlerine baskınlara başlandı.

Çetinoğlu: Yeni bir devlet mi doğuyor?

Taşağıl: Kutlug, yardımcısı Tonyukuk (ay-gucı / başbakan) ile Çinlilere ard arda darbeler indirerek, hem kendi gücünü artırdı, hem de diğer Türk boylarını onların elinden kurtardı. 682 yılında Ötüken’de Oğuzlar yenilip devlete bağlanınca Kutlug, ‘İlteriş Kağan’ ilân edilerek, İkinci Göktürk Devleti resmen kurulmuş oldu. Pekin’den Kansu’ya kadar uzanan bütün Kuzey Çin bölgelerine Türk akınları başladı. 682-687 yılları arasında bu sahaya toplam kırk altı sefer düzenlendi.

692 yılında ölen İlteriş Kağan’ın yerine oğulları Bilge ve Kül Tigin küçük olduğundan kardeşi Kapgan geçti. Kapgan, tahtta kaldığı yirmi dört yıl içinde politikasını, sürekli Çin’i baskı altında tutmak, Çin’de dağınık hâlde yaşayan esir Türkleri kurtarmak, Orta Asya’da yaşayan ne kadar Türk varsa hepsini Göktürk devletine bağlamak şeklinde üç ana temel üzerine oturtmuştu.

695 yılına kadar doğudaki Ki-tanları ve Çin’i baskı altına almayı başardı. Arkasından 696-697 yıllarında Kırgızlar devlete itaat ettirildikten sonra Türgişlere yönelindi. Bu arada Göktürklerin isteklerini yerine getirmeyen Çin’e karşı büyük bir sefer düzenlendi. Türk orduları Şantung ovasına ve Yeşil nehre (Yang-ts’e) kadar uzandı. Savunma için sefere çıkarılan Çinli generaller korkularından Türk ordularına yaklaşamıyor, sadece uzaktan seyrediyordu. Bu yılın sonuna doğru ülkenin batı tarafındaki Türgişler tamamen Göktürk birliğine katıldılar.

Bundan soma Batı Türkistan’a yönelen Kapgan ve onun emrindeki Tonyukuk, Bilge ve Kül Tigin gibi kumandanlar idaresinde Türk ordusu 701 yılında Demir Kapı (Temir Kapıg)’ya ulaştı. Ertesi sene Tangutlar ve bazı Soğd kolonilerine boyun eğdirildi.

709 yılına kadar uzak bölgelerdeki Basmıllar, Çikler, Azlar itaate alındı. Ancak, bundan soma Kapgan Kagan’ın anlaşılmaz sert tutumu yüzünden devlete bağlı boyların çoğu birer birer ayaklanmaya başladılar. İsyan eden Kırgızlar 710’da yeniden devlete bağlansa da birçok Türk boyu gidip Çin’e sığındı. Aslında Çin entrikalarının söz konusu boy isyanlarında büyük rolü vardı. Kapgan Kağan ve devletin diğer ileri gelenleri bu isyanlarla uğraşmak durumunda kalıyorlar, düşmanları Çin ile mücadele etme fırsatını bulamıyorlardı. Bayırku boyunun isyanının bastırılmasından soma Ötüken’e geri dönerken Kapgan Kağan yanına fazla asker almamıştı. Söğüt ormanından geçerken arta kalan Bayırkularm saldırısına uğradı ve 716 yılında öldürüldü. Kesik başı orada bulunan bir Çinli casus tarafından Çin başkentine götürüldü.

Onun yerine geçen oğlu İnel’in kağanlığı yetersiz bulunarak, tahttan indirildi. Yerine İlteriş’in oğlu Bilge, kağan oldu. İlk iş olarak, amcası zamanından beri devletin başına büyük dert açan boyların isyanını bastırdı. Çok uzun mücadelelerden sonra devletin birliği yeniden sağlandı. Sonra Çinlilerle iyi geçinmeye çalıştı ve iki ülke arasında dostluk kuruldu. Bilge’nin Çinlilerin etkisinde kalarak Budistleşme ve şehirleşme teklifi, devlet meclisi tarafından, Türk milletinin yapısına uymadığı gerekçesiyle reddedildi.

Ünlü devlet adamı Tonyukuk, 727 yılı dolaylarında öldü. 726-727 yıllarında Türk tarihinin en muhteşem âbidelerinden biri olan Tonyukuk yazıtı dikildi. Bayın-çokto mevkiinde dikilen yazıt, Tonyukuk’un ağzından Göktürk devletinin yeniden kuruluşu, yapılan bütün mücadeleler, Çin’in hilekârlığı, Türk milletinin itaatsizliği gibi konular üzerinde duruyordu. Abide niteliğindeki taşa oyma suretiyle yazıldı. 731 yılında Kül Tigin ölünce ağabeyi Bilge onun adına bir yazıtı Orhun nehri yakınma dikti. Yazıtta Kül Tigin’in yaptığı mücadele ve kazandığı başarılar Bilge Kagan’ın ağzından anlatılıyor; Türk milletinin geçmişin acı olaylarından ders alması isteniyordu. 734 yılında ölen Bilge Kağan adına oğlu tarafından 735 yılında bir yazıt daha dikildi. Bu yazıtta da Kül

Tigin gibi Türk milletine öğütler veriliyordu.

Bilge Kagan’dan soma devletin başına geçen kağanlar yetersiz şahsiyetler olduğundan devlet kısa zamanda zaafa uğradı. 742 yılında isyan eden Basmıl ve Uygurlar Göktürkleri ağır bir bozguna uğrattılar. Onlar tarafından 745 yılında tamamen yıkıldılar. Arta kalanların bir kısmı Çin’in kuzeyinde 941 ‘e kadar varlığını sürdürdü.

Çetinoğlu: Hocam çok teşekkür ederim. Başka bir sohbetimize Uygun Devleti ile başlarız.

 

 

Prof. Dr. AHMET TAŞAĞIL

14 Şubat1964 tarihinde Kocaeli’nin Karamürsel ilçesinde doğdu. 1975’te İlyasköy İlkokulu’dan, 1981’de İzmit Mimar Sinan Lisesi’nden, 1985 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nin Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Çince öğrenmek ve Orta Asya tarihi üzerine araştırmalar yapmak üzere Tai-wan’a gitti, Shih-fan Üniversitesinde Çince kurslarına devam ederken, Cheng-chih Üniversitesi’nin Etnoloji Araştırmaları Enstitüsü’nde ve Tarih Bölümünde ders ve seminerleri takip etti. Bunun yanında dokümantasyon merkezinde Çin kaynaklarından Türk tarihine ait belgeler topladı.

 

1986 yılının sonunda Türkiye’ye dönüp, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yüksek Lisans öğrenimine başladı. 1991’de doktor, Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalında, 1992’de yardımcı doçent, 1995 yılında Genel Türk Tarihi alanında doçent unvanını kazandı. 2001 yılında profesör oldu.

 

1997-1998 ve 1999-2000 eğitim-öğretim yıllarında Kazakistan’ın Türkistan şehrindeki Uluslararası Hoca Ahmet Yesevî Türk-Kazak Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak görev yaptı. Kazakça başta olmak üzere diğer Türk lehçelerini öğrendi. Bu esnada Özbekistan’ın Semerkand, Buhara ve Hive gibi tarihi şehirlerine, yine Güney Kazakistan’da Sır Derya boyundaki tarihî kalıntıların bulunduğu alanlara saha araştırmalarında bulundu. Aynı üniversitede 2001-2002 öğretim yılında Tarih-Felsefe Fakültesi Dekanlığı görevini yürüttü. 2002 yılının Temmuz Ağustos aylarında Türk İşbirliği Kalkınma İdaresi’nin yürüttüğü Moğolistan Türk Anıtları Projesinde yer aldı.

 

2004-2005 öğretim yılında Bişkek’te bulunan Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesinin Tarih Bölümünde öğretim üyeliği görevini üstlendi. Aynı üniversitenin Türk Uygarlığı Merkez Müdür yardımcılığını yürüttü. Sosyal Bilimler Dergisi yayın kurulu başkanlığını yaptı.

 

2007-2008 Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü oldu. 2008 yılında Rektör Yardımcılığına tâyin edildi. 2009 Nisan ayından itibâren Tarih Bölümü Başkanlığını yürütmektedir.

 

Çince, İngilizce, Rusça ve Fransızca ile Türk lehçelerinden Kazakça ve Kırgızca bilmektedir. Moğolistan başta olmak üzere Güney Sibirya, Kazakistan ve Kırgızistan’da saha araştırmaları gerçekleştirmiştir.

 

Evli ve iki çocuk babasıdır.

 

Yakın tarih sohbetleri-2 Yeni Bir Döneme Doğru/1950

Tek Rumeli Televizyonu’ndaki programımız devam ediyor. Ben sordum, hatırlattım; Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş anlattı, değerlendirdi.

İkinci Dünya Savaşı ile yıkılan Avrupa’nın bazı kent ve bölgelerinde taş üstünde taş kalmamış, milyonlarca masum insan da hayatını kaybetmişti. Savaşın sona ermesi(1945) bütün imkânsızlıklara rağmen insanların yüzüne ilk defa tebessüm getirmişti. Türkiye savaşa girmemişti ama sıkıntıları da yok değildi.

Uzun yıllar savaşın sürmesi hesaba katılarak Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Sümerbank ve Toprak Mahsulleri Ofisi’ni adeta sağlıklı giyinmeleri ve iyi beslenmeleri için askeriyeye ayırırken, halka ekmek ise karne ile veriliyordu. Geçim sıkıntısı ve hayat pahalılığı içinde sırtında ancak çulu bulunan vatandaş ise ayakta durmaya çalışıyordu. Hala evlerde gaz lambası yakılıyor, yamalı giysiler, çoraplar, pençe vurulmuş yemeniler, ayakkabılar giyiliyordu.

1946 seçimlerindeki hile İstanbul, Ankara gibi büyükşehirlerde gerektiği gibi hissedilmemiş ama, taşrada vatandaş bunu konuşuyordu. Kuzu Partisi diye bilinen kuruluşun lideri işadamı, ilk uçağı yapan Nuri Demirağ’ın Milli Kalkınma Partisi’nin ardından Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü’nün öncü olduğu Demokrat Parti de siyasi hayata girmişti.

Resmi açıklamaya göre 1946 seçimlerinde CHP 395 milletvekilliği kazanarak büyük bir fark atmış, Demokrat Parti 64 milletvekilliği ile parlamentoda temsil edilecekti. Bağımsızlar ise sadece 4 milletvekilliğini kazanmıştı. Devlet de Ulus semtinden toplanmıştı. Bütün kamu kurumları hemen hemen Ulus’ta bulunuyordu.

 

Mevhibe Hanım, Hasan Ali Yücel’e Kur’an Okutuyor

Başkent Ankara’da seçime hile karıştırılması büyük bir tepki toplamış, TBMM açılırken halk parlamento önüne toplanarak milletvekillerinin meclise girmesine engel olmuştu. İkinci Meclis olarak da biline TBMM için milletvekilleri ancak arka kapıdan içeriye girebilmişlerdi. Halkın tepkisi büyüdükçe güvenlik güçleri müdahale ederek bazı kişileri gözaltına almış, Adliye yakınlarındaki Anafartalar Karakoluna götürmüşlerdi. Aileler tedirgindi. Gözaltına alınanlar arasında TBMM zabıt kâtiplerinden Vehbi Koç’un arkadaşı ve komşusu DP mensubu ve ticaret erbabı Hasan Yalçıntaş da bulunuyordu. Eşi Şair Lebibe Hanım Karakoldaki Polislerle tartışıyor, kocasının serbest bırakılmasını istiyordu. Lebibe Hanım ısrarlı takibi ve tepkisi ile Hasan Yalçıntaş serbest bırakılıyordu.

CHP yönetiminin dini özgürlükler konusundaki baskıcı tutumu da devam ediyordu. Oysa İsmet İnönü’ün eşi Mevhibe Hanım dindar biriydi. Zaman zaman evlerine gelen ve daha sonra Milli Eğitim Bakanı olacak olan Mevlevi, Garp ve Şark Klasiklerini ülkemizde tanıtan Hasan Ali Yücel Kuran ve mevlit okuyor, hatim indiriyordu.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş konuda şöyle bir katkı verdi:

-Mevhibe Hanım İsmet Paşa vefat ettiğinde cenaze sırasında çırpınıp durdu, herkesi cenaze namazına camiye davet etti. Mevtanın göğsüne amentü yazılı bir dua koydu.

 

Nevzat Başkentte Türkçe Ezan İçin Minarede

Din adamları İnönü döneminde Türkçe ezan, kamet okumakta tereddüt ediyorlardı. Bu görevi yerine getirmeyenler cezalandırılıyordu. Hacıbayram’da evlerinin yanındaki mescide sürekli giden Tüccar Hasan Yalçıntaş’ın oğlu Nevzat’ı, müezzin efendi görünce sevindi.

-Nevzat minareye çık da bir ezan oku bakalım?

Nevzat Yalçıntaş hemen minareye çıktı ve Türkçe ezan okumaya başladı “Tanrı Uludur, Tanrı Uludur/ Şüphesiz Bilirim Bildiririm Tanrıdan Başka Yoktur Tapacak/ Şüphesiz Bilirim Bildiririm Muhammet Tanrının Elçisidir/ Haydin Namaza/ Haydin Kurtuluşa/ Tanrı Uludur” Sonra hep birlikte cemaatle namaza durdular. Türkçe Kameti de Nevzat Yalçıntaş okudu.

Atatürk’ün rızası ve Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi’nin emri üzerine 1933 yılında yayınlanan tamimle ezan ve kamet hala Türkçe okunuyor ve okumayan görevliler hakkında 3 ay kadar hapis cezası veriliyordu.

 

Mustafa Kemal’den Muhteşem Bir Hutbe

Mustafa Kemal Paşa Balıkesir Zagnos Paşa Camii’ndeki hutbesinde ise şöyle diyordu;

” Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri,  Cenâb-ı Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizamı, hepimizin bildiği Kur’ân-ı Azimüşşan’daki açık ve kesin hükümlerdir.
İnsanlara manevi mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla, mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymamış olsa idi bununla diğer ilâhî tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab-ı Hak’tır.
Arkadaşlar! Cenab-ı Peygamber çalışmalarında iki yere, iki eve sahipti. Biri kendi evi, diğeri Allah’ın evi idi. Millet işlerini Allah’ın evinde yapardı. Hazret-i Peygamber’in mübarek yollarını takip ederek bu dakikada milletimize ve milletimizin şimdiki ve geleceğine ait konuları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde, Allah’ın huzurunda bulunuyoruz. Beni bu şerefe kavuşturan Balıkesir’in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesile ile büyük bir sevaba nail olacağımı ümit ediyorum.
Efendiler! Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler, söylenenleri dinleme ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılması lazım geldiğini düşünmek, yani birbirimizin görüş ve düşüncelerini almak için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihninin başlı başına faaliyette bulunması lâzımdır. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz için her şeyden önce hakimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.
Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşüncelerini anlamak istiyorum. Millî emeller, millî irade yalnız bir şahsın düşünmesinden değil, millet fertlerinin tamamının arzularının, emellerinin birleşmesinden ibarettir. Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim”

 

İsmet Paşa Döneminde Neler Yaşandı? İşte 4 Olay

Prof.Dr. Nevzat Yalçıntaş TEK RUMELİ TELEVİZYONU’daki Yakın Tarih Sohpetlerinde okudu bu belgeyi. Ancak ülke genelindeki uygulamalar farklı farklı oluyor ve halk da bundan mutazarrır bulunuyordu. Öte yandan da Rıfat Börekçi gerek Hindistan’dan gelen İstiklal Savaşımız için gönderilen ve gerekse halkın katkıda bulunduğu paraları bir zabıtla Mustafa Kemal’e veriyordu. Atatürk dönemi ile İnönü döneminde aynı parti CHP iktidarda olmasına rağmen İsmet Paşa ciddi aykırılıklar, yanlışlar yapılıyordu.

İsmet İnönü Döneminde Türk milliyetçileri tabutluklara yatırılıyor, üzerlerine gözleri etkileyecek biçimde yüksek voltajlı ışıklar yakılıyor, işkence yapılıyordu. Aralarında Alpaslan Türkeş, Nihal Atsız, Orhan Şaik Gökyay, Reha Oğuz Türkkan, Fethi Tevetoğlu, Nejdet Sancar, Fazlıoğlu Cemal Oğuz Öcal gibi aydınların, milliyetçilerin bulunduğu onlarca memleket sever aylarca tutuklu kaldılar.

Boraltan Köprüsü olayı da öyle. Sovyet mezaliminden kaçarak Türkiye’ye sığınan 146 Azerbaycan Türkünün iltica haberi, üç vilayetimizi isteyen Sovyetlerce duyulur duyulmaz iadesi isteniyor. İsmet Paşa Moskova’yı ters düşmemek için iade kararı veriyor. Ancak 146 Türk “Bizi komünistlere teslim etmeyiniz. Daha bizi sınırda kurşuna dizeler. Teslim edecekseniz bizi siz öldürün, siz kurşuna dizin.” demeleri de İnönü’yü kararından vazgeçirmiyor. Bu olay üzere halk ağıtlar yakıyor “Boraltan bir köprü aşar geçer Aras’ı/ Yuğsan Aras suyuyla çıkmaz yüzün karası” Bununla Moskova’ya mesaj verilmek isteniyordu.

1940-1950 arasında sadece milliyetçi, Turancılar değil, sosyalist görüşlü olan aydınlar da tutuklanıyor, gazeteleri toplatılıyordu. Halkın üzerinde baskı her kesimde hissediliyordu.

Bardağı taşıran damla ise Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenazesinde yaşandı. İstiklal Savaşı Kahramanı ve Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın yasını halk tutarken, hükümet radyolardaki programını değiştirmedi, vur patlasın çal oynasın eğlencelere devam edildi. İstanbul’da üniversite gençliği Harbiye’deki radyoevine yürüyerek olayı protesto etti ve kınadı. Olaylar büyüyünce polis gözaltına almak cihetine gitti.

 

Bayar’daki Liderlik İradesi

Sokaktaki vatandaş bu hususları çok iyi biliyordu. Bu şartlarda 14 Mayıs 1950 seçimlerine gidildi. 12 Mayıs günü Demokrat Parti merkezinde toplanan halk Atatürk’ün Başvekili Celal Bayar’a sordu:

-Seçim günü yine oylarımızı çalarlar mı Celal Bey?

Celal Bayar’ın lider iradesi kuvvetliydi ve bunu yansıttı:

-Oylarımızı çalamayacaklar ve bunu asla yapamayacaklar. Reylerimiz yerini bulacak. Açık tasarruf yapılacak. CHP’nin hassa memo dedikleri vatandaşımız, esnafımız, çiftçimiz, köylümüz, dağdaki çobanımız bile reyine sahip çıkacak.

Bir lider ve devlet adamı konuşmasıydı bu muhteva. Halkın morali düzeldi ve 14 Mayıs’ta oyunu kullanmaya giderek, Demokrat Parti’yi iktidara taşıdı. DP iktidara geldi ama belki o da iyi şeylerin yanında hatalar yapacak, güç zehirlenmesine uğrayacaktı.