18.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 780

Türkosfer / Türkofon Milletler Topluluğu-XIII

Türkosferin bu bölümünde Doğu Sibirya’dan Güneydoğu Asya’ya, Orta Afrika ve Ortadoğu’dan Kafkasya’ya kadar çok farklı Türk / Türkî toplulukları ele alıyoruz:

 

93 – MANÇULAR : Mançurya’ya isim verenler. Manço adı hem bizde hem tarihteki İnkalarda önemli isimler arasında. Tunguzlara karıştıkları için Altay Dil Ailesinden Tunguzcayı konuşurlar. Çin ve Rus etkisine rağmen mühim miktarda Şamanizme mensupturlar.

Toplamda 10,5 milyon Mançunun yaşadığı Mançurya tıpkı Türkistan gibi Çin’le Rusya arasında ortadan ikiye ayırılarak paylaşılmıştır. Çin Mançuryası 3 eyalettir: Mançuka (Liaoning), Karamüren (Heilongjiang) ve Kirin Ula (Jirin). Rusya Mançuryası da 2’si yöre, 1’i eyalet 3 bölümdür: Kabarovski, Primorski ve Amur. Yakutistan (Sakha) ve Sakhalin Adaları’nda da Mançular var.

Çin’deki Büyük Krallığın (Great King) 1644’lerdeki kurucusu bir Mançu: Nurhacı. Tam bir Müslüman Türk fakat 1912’ye kadar süren hanedan sonradan Çinlileşmiş. Mançular kendi aralarında Nanî (Nanay), Negidal, Nivik (Gilyak), Oroç / Orok, Udegey ve Ulıç gibi kısımlara ayrılıyorlar. Aynularla ve Evenklerle de karışmışlardır.[1]

94 – Güney Asya türkleri / Turukkarlar : 12.yy Gazneli Ordusu’ndan kalma

Türk askerlerin Güney Hindistan’da ve bilhassa da Tamil Nadu Eyaleti’nde yaşayanlarına verilen ad. Rowther yada Ravuthar olarak da biliniyorlar ve Kayalar, Maraykayar, Lebbaylarla birlikte Tamil Müslümanlarını oluşturuyorlar.[2]

Singapur ve Malezya’ya uzayan nüfusları 1 milyon; dilleri de Urdu Dillerinden olan

Tamilce ve Malayca. Sünnî ve Hanefîler.. Babaya ‘ata’, anneye ‘amma’, ağabeye ‘akka’, ablaya ‘annan’, büyükbabaya ‘ataata’, babaanneye ‘ataamma’, anneanneye ‘ammacı amma’, dedeye ‘ammacı ata’, yengeye ‘mayni / medeni’, enişteye ‘aliyan / maşan’ diyorlar.

 

95 – Tuaregler : Nijer, Mali, Cezayir, Libya, Burkino Faso, Batı Sahra, Fas ve Tunus gibi ülkelerde atlı göçebe olarak yaşayan Türk-Berberî-Yerli karışımı bir halktır. Nüfusları 1,5 milyona yakındır. Dillerine Tamaşek yada Tamahak denir.

“Mavi İnsanlar” olarak lakaplanan Tuaregler Osmanlıca Tevarikler diye telaffuz edilir.  II.Abdülhamit devrinde gönüllü olarak Osmanlı’ya bağlandılar. Çöllerde ve Adar, Adkakın, Ahakkar, Ayr, Azavak, Çado, Damarku, İdhan, İkarkar, Kalanşo, Kavar, Manga, Takama, Takant, Tangart, Termit, Tibesti, Tovat olarak isimlenen dağlarda kabileler halinde yaşarlar. Sahra onlardan sorulur; belki İngilizcesinde söylendiği şekliyle Sahara / Sakhara, Saka’lardan geliyor.

Merkezi Fizan’daki Garama olan ve Garamantlı Beyliği (6.yy-8.yy)de, merkezi Tunus olan ve Abdülhak bin Abdülaziz Horasanî tarafından kurulan Horasanlı Emirliği (11-12.yy) de, merkezi Tlemsen olan ve Yağmur-esen İbni Ziyan tarafından kurulan Ziyanlı Krallığı (13.yy-16.yy) da, merkezi Nijer’deki Agadez olan Sahra Sultanlığı (15-19.yy) da Tuareglerin kurduğu devlet oganizasyonlarındandır.

Halen Kuzey Mali’de Azawad (MNLA) önderliğinde Timbuktu merkezli bağımsız idareleri var.

96 – Suudî Arabistan Türkleri / Türkistanlıları : Hicaz Türkistanlıları denir. İlim, hizmet ve ikamet gibi değişik maksatlarla Batı ve Doğu Türkistan’dan Kutsal Topraklar’a muhtelif zamanlarda göçler gerçekleşmiş ve halen de gerçekleşmektedir. Öyleki 1907’de sadece Mekke’de 20 bin Buhara’lıdan bahsedilir.  Bir de Osmanlı bakiyesi Türklerden..

400 binle 800 bin arasında rakamlandırılan Türkistanlılar ağırlıklı olarak Uygur, Özbek, Türkmen, Kazak ve Kırgız Türkleridir; çoğunlukla da Hicaz (Medine, Cidde, Mekke, Taif), Riyad (Başkent) ve Abha (Güney) gibi yerlerde yaşamaktalar. En meşhur soyadları Türkistanî, Buharî, Samarkandî, Andicanî, Kokand, Hocendî, Kaşgarî, Hotinî, Oşî, Nemenganî, Turdî, Mulla, Hoca.. [3]

3 bin civarında restoran-lokanta-fırın, 2 bin küsur berber-kuaför ve 2 bine yakın halı-mobilya dükkânı sahibi olan, ayrıca Kuran ve Arapça hocalığı yapan Türkistanlılara 1970 sonrasında vatandaşlık kapısı kapatılmıştır. Okullarda ve resmî dairelerde ana dilleriyle konuşmaları, dernek kurmaları ve toplantı yapmaları yasaktır.

Suudî Arabistan’daki meşhur Türkistanlılar arasında; İletişim ve Teknoloji Bakanı Muhammed Mulla, Basın ve Kültür Bakanı A. Muhyiddin Hoca,  Japonya Büyükelçisi Abdülaziz el-Türkistanî ile Harem Müezzinleri Ali el-Mulla, Abdülhafız ve Tevfik Hocalar bulunmaktadır.[4]

Osmanlı idareci elitinden ve seçkin tacirlerinden gelenler ise dünyaca meşhur: Petro-dolar milyarderi Adnan Kaşukçi, sosyetenin gözdeleri; Nebile ve Samira Kaşukçi, Prenses Diana’yla birlikte trafik kazasında ölen Dodi Fayed. Dahası Abdullah Şerbetli gibi şampiyon biniciler ve Ahmed Şükeyrî gibi Arap Birliği Genel Sekreterliği ile BM Daimî Temsilciği yapmış bürokrat-siyasetçiler var.

97 – Ahıska Türkleri : Gürcistan’daki sürgün bölgelerinden dolayı Mesket Türkleri

de denilir. Stalin tarafından 1944’te iki saat içerisinde gönderildikleri sürgünden dolayı darmadağın oldular.

Lozan dışı kaldıkları için 90 yıldır çile çeken Ahıska Türkleri, tamamen Anadolu Türkçesi konuşurlar. Tarihî anavatanları olan Gürcistan’daki Ahıska Bölgesine dönüş için resmî protokoller imzalansa da Gürcistan Hükümeti ipe un sermeye devam etmekte. Çoğu için hedef Türkiye’ye dönmek noktasına gelmiştir. Oysa bu Ahıska gibi, Borçalı gibi tarihî mirasımızı yok saymak anlamına gelir.

Toplam nüfusu 600 bin civarında olan Ahıska Türkleri; Kazakistan, Rusya Federasyonu, Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan, Ukrayna ile Türkiye ve ABD gibi ülkelerde yaşamaktadır. Dünya Ahıska Türkleri Birliği (DATÜP), Bizim Ahıska Dergisi ile birçok vakıf ve dernekleri var. Sağolsun dergi editörü Yunus Zeyrek, davası için Türk Dışişleri Bakanlığı’ndan daha çok iş ve emek üretiyor.

98 – Borçalı Türkleri : Türkiye’nin Gürcistan’la olan sınırı kuzeyden kuzeydoğu içlerine doğru Acarya (Batum), Ahıska (Ahılkelek) ve Borçalı (Rustavı) şeklinde Türk kültür bölgeleri olarak sıralanır.

Üçüncü olarak; Sarvan/Marneuli, Kemerli/Bolnisi, Barmaksız/Tsalka, Başgeçit/Dmanisi, Akbulak/Tetiskari ve Karatepe/Gardabani rayonlarında 500-600 bin civarında Karapapak / Terekeme Türk’ü var ve Selçuklulardan beri Borçalı bölgesinde yaşıyorlar.

Saf ve bozulmamış bir Türk topluluğudur. Yavaş yavaş Tiflis’e kayıyorlar. Fakat Gürcistan bütün Türklere olduğu gibi onlara da sıkıntı veriyor. Sağolsun TİKA, geç de olsa keşfetti.

 

99 – Gürcistan Türkîleri : Gürcistan’dan bağımsızlığı alan Abhazya ile Osetya, özerk Acarya ve Ahıska ile Borçalı bölgeleri haricinde bile Türkî / Akraba topluluklar var. Megreller ve Svanlar gibi.

Megrel, Osmanlı’da Müslüman olmayan Lazlara verilen addı; bazı kaynaklarda Mergel yada Margal olarak da geçer. Her ne kadar Hıristiyan Gürcü milliyetçiliği olan Kartvelizmin baskısı altında olsalar da Megreller Kartvel köklü değil ve Gürcistan’ın Samagrelo Bölgesi’nde 400 bin civarında Megrel yaşıyor.

Aynı şekilde kuzeydeki Svaneti Bölgesinde yaşayan 30 bin kadar Ortodoks Svan da Kartvel şovenizmi nedeniyle etnik kimlik olarak yok sayılmaktadır. Cıvan da Svein kelimesi de ‘genç adam’ manasında. Kendilerine Muşvan yada Şvanar diyen Svanlar da Lazlarla aynı soydan olan Zan topluluklarından.

150 bin civarında Megrel ve 50 bin civarında Svan da Rusya Federasyonu içerisinde (ağırlıklı olarak Kafkasya) yaşıyor. Karaçay ve Malkar/Balkarlarla karışan Svanlar da çoktur. Gürcistan, 5 bin civarındaki Laz’ı da Kartvel/Gürcü saymaktadır. Aslında Acarya ile Samagrelo arasındaki Gurya Bölgesi ve Gurul halkı için bile etnolojik araştırmalar yapılabilir.

 


[1] Ayrıntılı bilgi için bkz: www.hunmagyar.org/turan

[2] en.wikipedia.org

[3] Kaynak kişi: Masood Alnamangani (KOÜ)

[4] A.g.k.

 

İslam Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adnan Demircan Anlatıyor: On Muharrem ve Âşurâ Gerçekleri 3

Oğuz Çetinoğlu: Söylediklerinizin özeti mahiyetinde; (eskilerin ifadesiyle; efradını câmi, ağyarını mâni ölçülerinde)  On Muharrem matem günü ve aşure pişirilip dağıtılması geleneği hakkında kısa bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Adnan Demircan: On Muharrem’in yas ile yâd edilmesinin bir gelenek olduğu, İslâm’ın yas kültürüne uymadığı ifade edilmelidir. Öte yandan Aşure pişirip dağıtmanın, Hz. Hüseyin’in şehadetini kutlama anlamına gelebilecek hiçbir temeli yoktur. En azından günümüzde böyle bir bağlantı kurulmamaktadır. Bugün ülkemizin bazı bölgelerinde Aleviler dahi, 10 Muharrem’de aşure pişirip dağıtmaktadırlar. Aşure pişirme âdeti Osmanlılar döneminde saray başta olmak üzere vakıflarda ve tekkelerde özenle icra edilen bir âdetti. Bu sayede insanlara tatlı dağıtılıyordu. Birçok vakfın vakfiyesinde 10 Muharrem’de aşure pişirilip dağıtılmasına dair maddeler bulunmaktaydı.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için belirtme imkânı bulamadığınız bilgiler varsa lütfeder misiniz?

Prof. Demircan: Benim beklentim, Alevi ve Şiî kardeşlerimizin mâtem uygulamalarını sorgulamaları ve gözden geçirmeleri, Sünnî kardeşlerimizin de Hz. Hüseyin’in şehadetiyle bağlantısı olmasa ve sosyal dayanışma açısından güzel bir âdet olsa da Hz. Hüseyin’in şehit edildiği günde İslâm dünyasının bazı yerlerinde ve ülkemizde yas tutan kardeşlerimiz varken aşure pişirip dağıtma âdetini gözden geçirmeleridir. Örneğin bugünün anısına pişirilen aşurenin bedeli, ülkemizdeki ya da dünyanın başka bir yerindeki ihtiyaç sahibi mazlum kardeşlerimize gönderilebilir. Kardeşlik fedakârlık gerektirir. Eğer bazı insanlar Hz. Hüseyin’in şehadetiyle aşure dağıtımı arasında bağ kuruyorlarsa, veya bu konuda onları ikna etmek, veyahıt da bu uygulamayı gözden geçirmek gerekir.

 

Prof. Dr. ADNAN DEMİRCAN:

1964 yılında Mardin’in Ömerli ilçesinde doğdu. 1987’de Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde İslâm Tarihi ve Uygarlığı Bilim Dalında Yüksek Lisansa başladı. 1989 yılında Yüksek Lisansı, 1994 yılında aynı Enstitüde Doktorayı tamamladı.

Ocak 1992’de Harran Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ne İslâm Tarihi Araştırma Görevlisi, 1994 yılında Yardımcı Doçent olarak atandı; Ekim 1996’da Doçent, Şubat 2003’te Profesör oldu.

Çalışmalarını İslâm Tarihinin ilk dönem siyasî tarihi, özellikle de muhalif gruplar üzerine yoğunlaştıran Demircan’ın yayımlanmış birçok kitabı, müşterek çalışmalarda bölüm yazarlığı ve makalesi bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli çeviri ve telif projelerinde editörlük yapmaktadır.

 

Yayınlanmış eserleri:

1. Hz. Ali’nin Hilafet Hakkı Meselesinde Gadîr-i Hum Olayı, Beyan Yayınları, 1996; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2014.

2. Hâricîlerin Siyasî Faaliyetleri, Beyan Yayınları, İstanbul 1996; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

3. İslâm Tarihi’nin İlk Asrında İktidar Mücadelesi, Beyan Yayınları, İstanbul 1996; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2014.

4. İslâm Tarihi’nin İlk Döneminde Arap-Mevali İlişkisi, Beyan Yayınları, İstanbul 1996; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

5. Nebevî Direniş Hicret, Beyan Yayınları, İstanbul 2000; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

6. Hâricîlik Mezhebinin Doğuşu Bağlamında Din-Siyaset İlişkisi, Beyan Yayınları, İstanbul 2000; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

7. Ali-Muâviye Kavgası, Beyan Yayınları, İstanbul 2002; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2010; 3. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2014.

8. Hz. Ali Dönemi ve Ehl-i Beyt, Beyan Yayınları, İstanbul 2008; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2014.

9. Cahiliyeden İslâm’a Kadın ve Aile, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

10. Kabile Topluluklarından Akide Toplumuna, Beyan Yayınları, İstanbul 2009.

11. Kerbela: Keder ve Belâ, Beyan Yayınları, İstanbul 2014.

12. Tarihin Akışını Değiştiren Son Peygamber, Beyan Yayınları, İstanbul 2014.

13. Râşid Halifeler, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

14. Cahiliye Arapları, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

15. Fitne: Kardeşlerin Savaşı, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

16. İslâm Tarihi’nin İlk Döneminde Önderler ve İhtilaflar, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

17. Emevîler, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

18. Allah’ın Elçisi ve Mesajı, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

19. Çağdaş Hâricîlik Düşüncesi (Ahmed M. A. Celi’den çeviri), Beyan Yayınları, İstanbul 1997.

20. Nehcü’l-Belâğa: Hz. Ali’nin Konuşmaları, Mektupları ve Hikmetli Sözleri,

Derleyen: eş-Şerîf er-Radî, Beyan Yayınları, İstanbul 2006; 6. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2013.

http://ilahiyat.istanbul.edu.tr/?p=7877

 

On Muharrem Kerbela Olayı ve Âşurâ Günü

Kullanmakta olduğumuz Miladî Takvime göre 23 Ekim 2015 Cuma günü, Hicrî Takvime 10 Muharrem 1437’ye tekabül etmektedir.  10 Muharrem günü, bütün Müslümanlar tarafından ‘Aşure Günü‘ olarak bilinir.

1335 yıl önce bu gün, 10 Muharrem 61 tarihinde, İki Cihan Serveri Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimizin torunu, Hazret-i Ali (kv) Efendimizin oğlu Hazret-i Hüseyin (ra) Efendimiz ve berâberindeki 72 kişi, Emevi Halifesi Muaviye’nin oğlu Birinci Yezid’in adamları tarafından, günümüzde Irak sınırları içerisinde bulunan Kerbela Mevkii’nde şehit edilmiştir. Bu sebeple 10 Muharrem, İslam âleminde ‘hüzün ve ibret günü‘ olarak idrak edilir. ‘Kerbela Olayı’, bütün Müslümanların ciğerini dağlayan ve ibret alınması gereken fâcianın adıdır.

Kerbela Olayı niçin ve nasıl yaşandı?

Peygamber Efendimiz (sav)’in ebedî âleme doğuşundan sonra sırasıyla Hz. Ebubekir (ra), Hz. Ömer (ra) ve Hz. Osman (ra) Halife oldular. Hz. Osman asîler tarafından öldürülünce Hz. Ali (kav) Miladî takvime göre 661 yılında Halifelik makamına oturdu.

Hz. Ömer döneminde, 641 yılında Şam vâlisi olarak tâyin edilen Muaviye, 661 yılına gelindiğinde Suriye topraklarının tamamını hâkimiyet altına almıştı. Mekke’de ise, Hz. Ali’nin vasiyeti üzerine büyük oğlu Hz. Hasan halife oldu. Hz. Hasan bir müddet sonra Muaviyenin baskıları ve vaatleri üzerine halifelikten feragat etti. Evine ve mescidine kapanıp Müslümanlara İslamiyet konusunda dersler vermeye başladı. Kısa bir süre sonra da eşlerinden biri tarafından zehirlenerek şehit edildi. Ağabeyinin sehâdeti üzerine Hz. Hüseyin Halife ilân edildi. Suriye’de ise Muaviye öldü, vasiyeti üzerine oğlu Yezid, babasının hâkimiyeti altına aldığı bölgenin halkından biat(*) aldı ve kendisini bütün Müslümanların halifesi olarak ilan etti.

Hz. Hüseyin, Yezid’in kendisine biat etmesini istedi. Yezid, çok sert bir şekilde bu isteği reddetti.

Hz. Hüseyin, amcasının oğlu Müslim’i, halkın görüşlerini almak maksadıyla Kûfe’ye gönderdi.  Müslim, Hz. Hüseyin için 20.000’e yakın insandan biat aldı. Kûfeliler, Hz. Hüseyin’i şehirlerine dâvet ettiler.  Hz. Hüseyin, aile efradı ve akrabalarını da yanına alarak taraftarları ile birlikte ve Yezid ile yüz yüze görüşmek için Kûfe’ye gitmek üzere yola çıktı. Maksadı savaşmak değildi. Çünkü yanındaki insanların, sayı ve silah olarak Yezid’in ordusunun karşısına çıkabilecek gücü yoktu. Zâten daha yolda iken kafileden ayrılanlar oldu.  Kûfe yakınlarındaki Kerbela mevkiine geldiklerinde Yezid’in gönderdiği 1.000 kişilik bir ordu onları durdurdu. Ayrıca 4.000 kişilik bir ordu daha geldi. Hz. Hüseyin, Yezid’in ordu komutanının gönderdiği elçiye, Kûfelilerin dâveti üzerine geldiğini, kayıtsız şartsız teslim olması talimatına karşılık; 1-Mekke’ye geri dönmesine, 2-Problemin çözümü için Yezid ile yüzyüze görüşmek için Şam’a gitmesine, 3-Uç bölgelerde kîfirlerle savaşın devam ettiği bir bölgeye giderek orada cihad etmesine izin verilmesini istedi. Tekliflerin hiçbirini kabul etmeyen Yezid’in ordu komutanı çatışmayı başlattı. Hz. Hüseyin ve

berâberindeki 72 kişi şehit edildi. Şehit edilenlerin cesetleri çarpışma alanında bırakılarak kesik başları, İslam’ın savaş mevzuatındaki hükümlerine aykırı olarak Kûfe’ye götürüldü.

Cereyan eden hâdiselerden ve neticesinden çok üzüldüğünü açıklayan Yezid, ordu konutanını vazifesinden azletmediği gibi, onu daha yüksek bir makama tâyin etti.

On Muharrem ve aşure günü

Kerbelâ’da yaşananlar için Şiî ve Alevîler tarafından Muharrem Orucu tutulur ve ağıtlar söylenerek törenler yapılır, yas tutulur. Ehl-i Sünnet inancında yas tutma geleneği olmadığından Sünni Müslümanlar oruç tutarlar ve şehitler için mevlid okuturlar.

Hz. Muhammed (sav)’in torunu Hüseyin’in Kerbelâ’da öldürülmesi hadisesi, Sünnilik’te de üzücü bir olay olarak kabul edilir. Hiçbir Müslüman, çocuğuna ‘Yezid‘ ve ‘Muaviye‘ isimlerini koymaz.

Ülkemizde; şehitleri anmak maksadıyla evlerde aşure denilen çorba ile tatlı karışımı yiyecek hazırlanır, kâseler ve tabaklar içerisinde komşulara dağıtılır. İster Sünni olsun, ister Alevi; bâzı aileler, Şi’îlikteki ’12 İmam’ kavramına izâfeden, aşureyi 12 çeşit malzeme ile pişirirler.

Kerbela Olayı, yalnızca Şi’îlerin ve Alevilerin değil, bütün Müslümanların acılı günüdür. Bu sebeple,  Osmanlı Devleti’nde ve Cumhuriyetin ilk 50 yılında,  Muharrem ayının ilk on günü, öğle ezanları, ağıt havasını andıran Hüseynî makamında okunurdu. Bu uygulama, Kerbelâ hüznünün, Türk-İslâm toplumunun tamamı tarafından paylaşılmış olmasının göstergesi idi. Nedense zaman içerisinde unutuldu veya uygulayıcıları azaldı. Alevi-Sünni yaklaşımına katkı sağlaması bakımından acının müşterek olduğunun mânâlı bir ifâdesi olan bu güzel geleneğin ihya edilmesinde faydalar vardır.

Şehit Hz. Ali ve O’nun şehit oğlu Hz. Hüseyin; filozof ve sosyolog İbn-i Haldun’a göre; akıllı ve içtihat sâhibidir. Yâni âyet ve hadisleri anlamaya ve doğru şekilde yorumlamaya muktedirdir. İbn-i Haldun’a göre adâletli bir halife olmayan Yezid’in saflarında savaşmak caiz değildir. Hüseyin’e karşı asker göndermesi fâsıklığını kuvvetlendirir. Bu sebeple Hz. Hüseyin’in şehit, ecirli ve sevaplı olduğunu belirtir.

Büyük Türk şâiri Fuzûlî, Hz. Hüseyin için en etkili şiiri yazmıştır:

 

Düştü Hüseyin atından Sahra-i Kerbela’ya,

Cibril koş haber ver Sultanı Enbiya’ya

 

Hz. Hüseyin Efendimiz ve arkadaşları, bu acı hâdisedeki asil duruşları ve doğruluk adına samimi yürüyüşleri ile sonsuza kadar müminlerin gönüllerinde en seçkin köşedeki tahtlarında oturacaklardır.

Onlara her türlü zulmü reva görenler ise Müslümanların ortak vicdanında ebediyen mahkûm konumunda kalacaklardır.

Bizler bu olayın ıstırâbını yaşarken, aynı acıların bir daha tekrarlanmaması için; 10 Muharrem’i doğru okuyup anlamaya kendimizi mecbur hissetmeliyiz. Kerbela Olayı’ndan ibret almalıyız. Vaktiyle yaşanan acıları, Alevi-Sünni kardeşliğini pekiştirmek için fırsat olarak değerlendirmeliyiz.

Kerbela şehitlerini rahmetle anıyor, Şiî ve Alevi kardeşlerimizin acılarını gönülden paylaşıyorum.

Cenab-ı Allah, hepimizin yar ve yardımcısı olsun. Gücünden ve Bir’liğinden bizleri hisseyâb eylesin.

(*)Biat: Arapça olan kelimenin aslı ‘Bey’at ‘ tır. Bağlılık, itimat bildirmek anlamlarına gelir. Hz. Peygamber, kendini tasdik edenlerden sadakat yemini almıştır. Ancak bu aslında, Hz. Peygamber’in şahsına değil, O’nun aracılığıyla Allah’adır. Kur’ân-ı Kerim’de, ‘Gerçekte sana bey’at edenler, Allah’a bey’at etmiş olurlar.’ Buyrulmaktadır.  (Fetih Sûresi, 10. Âyet)

İslâm tarihinde devlet başkanının tâyin veya tespit yollarından biri biat usulü olup, bir bakıma günümüzdeki seçim sistemini karşılamaktadır. Tarihî uygulaması bakımından biat, seçme ehliyetine sâhip kişilerin, seçilme ehliyetini haiz bir kimseyi seçip ona sadakatlerini bildirmeleri şeklinde yapılır. Bilindiği gibi Hz. Peygamber bir halife tayin etmeden vefat etmiştir. Hz. Peygamber’in vefatından sonra ashab (**), Benî Saide denilen yerde toplanarak devlet başkanlığı konusunda görüşmüşler ve Hz. Ömer’in teklifi ile Hz. Ebû Bekir’e biat etmişlerdir.

Şam vâlisi Muaviye de hâkimiyeti altında bulunan Suriye halkından biat almıştır. İslam hukuku uzmanlarının belirttiğine göre, ülke halkının tamamından biat almaya gerek yoktur. Toplumun ileri gelenlerinden ile yöneticilerden biat alınması yeterlidir. Muaviye’nin Suriye halkından biat alması İslam hukukuna uygun ise de, devletin ikiye bölünmesi anlamına gelmektedir. Zaman içerisinde de iki devlet arasında savaş olması ve İslam Devleti’nin zayıflaması söz konusu olacağından, Hz. Hüseyin halife ve merkezde bulunan devlet başkanı olduğu ülkesinin bütünlüğünü korumak için mücâdele etmekte elbette haklıdır.

(**)ashab: Sahabî kelimesinin çoğuludur. Sahabî, Hz. Peygamber devrinde yaşamış, Müslüman olarak Hz. Peygamberi görmüş, O’nun sohbetinde bulunmuş ve Müslüman olarak vefat etmiş olan şahıstır.

Kerbela Şehitlerinin İsimleri:
1- Abdullah oğlu Avf, 2- Abdullah-i Muhyi oğlu Ömer, 3-. Abdullah oğlu Sa’d, 4-. Abdullah-i Yezmi oğlu Abdurrahman, 5- Akîl oğlu Câfer, 6- Akîl oğlu Müslim, (Küfe’de) 7- Akil oğlu Abdurrahman, 8- Amr Kelbi oğlu Abdullah, 9- Avf oğlu Avn, 10- Avsece-i Azerbaycanî oğlu Müslim, 11- Cebâve oğlu Ömer, 12- Câfer oğlu Abdullah’ın oğlu Muhammed, 13- Câfer (İslam ordusunun müezzini), 14- Deccâne oğlu Abdullah, 15- Deccâne oğlu Sa’d, 16- Enes oğlu Mâlik, 17-Enes oğlu Muhammed, 18- Farrat oğlu Ömer, 19- Firûzan (İmâm Hüseyin’in kölesi), 20- Fâris oğlu Gulam (İmâm Zeynel Abidin’in hizmetçisi), 21- Gûlam Selman (Basra’da şehit oldu), 22- Gulam oğlu Urve (Hûr’un kölesi), 23- Hâni Baba (Urve ve Hz. Ali’nin kızkardeşi Ümmehâni’nin oğludur), 24- Hasan-i Hemedanî oğlu Berir, 25- Hûr oğlu Ali, 26- Hanzala oğlu Said, 27- Hassen oğlu Zehir, 28- Hz. Ali oğlu Hz. Hüseyin, 29- Hz. Ali oğlu Avn, 30- Hz. Ali oğlu Abdullah, 31- Hz. Ali oğlul Celal Abbas, 32- Hz. Ali oğlu Ebubekir, 33- Hz. Ali oğlu Fazl, 34- Hz. Ali oğlu Osman,  35- Hz. Hasan oğlu Abdullah, 36- Hz. Hasan oğlu Kâsım, 37- Hz. Hüseyin oğlu Ali Ekber, 38- Hz. Hüseyin oğlu (Mâsum) Ali Asgar (Abdullah Ekber), 39- Hz. Hüseyin oğlu (Masum) Kâsım, 40- Halit oğlu Ömer, 41- Harir oğlu Hamza, 42- Hâris oğlu Cebâve, 43- Hâris oğlu Yusuf,  44- Kays bin A’rabî, (Küfe’de)  45- Kelbi oğlu Veheb, 46- Ma’kel oğlu Enes, 47- Malik oğlu Vekkas, 48- Meşkûr (Hz. Müslim’in çocuklarının zindancısı), (Küfe’de)  49- Mezahir oğlu Habib, 50- Mikdâd oğlu Muuhammed, 51- Muhacir-i Câfî oğlu Zeyd,  52- Muhammed-i Kesiyr, (Küfe’de)  53- Muhammed Kesiyr oğlu Mahdum, (Küfe’de) 54- Muta oğlu Ömer, 55- Müslim-i Azerbaycanî’nin oğlu (ismi bilinmiyor), 56- Müslim Akîl oğlu Abdullah, 57- Müslim Akil oğlu İbrahim, (Küfe’de)  58- Müslim Akil oğlu Muhammed, (Küfe’de) 59- Müslim Hammad, 60- Müslim Mazenî oğlu Yahya, 61- Ömer oğlu Halit, (veya Halil) 62- Raf’i oğlu Hilâl, 63- Rebîa oğlu Kays, 64- Riyah oğlu Hûr, 65- Riyah oğlu Mıs’ab (Hûr’un kardeşi), 66- Saad (Ebu Tâlip’in kölesi), 67- Sad oğlu Hanzala, 68- Seviyd oğlu Şit, 69- Ubeyd oğlu Şerih, 70- Urve oğlu Abdurrahman, 71- Utbe-i Vekkas oğlu Haşim, 72- Utbe oğlu Mâlik, 73- Ziyad Şaabi oğlu Zeyd,

 

Hekimlik ve Hekimlerin Sağlıkta Dönüşümden Beklentileri:

Hekimlik, insanlığın var oluşundan beri kutsal bir meslektir. Sağlık hizmetinin çekirdeği ve olmaz ise olmazı bir konumdadır. Hekimlik zekâ, çalışkanlık ve fedakarlık isteyen bir meslek olup sosyal zeka, fen ve matematik kabiliyetlerinin de iyi olmasını gerektiren, bilgi ve sanatın birlikte kullanıldığı bir meslektir.

Hekimler geçmişte bir tıp zanaatkârı olarak çalışıyordu. Günümüzde ise sağlık sisteminin en önemli aktörü olarak hizmet vermektedirler. Ülkemizde 2003 yılından itibaren uygulanan sağlıkta dönüşüm programı, halkın bu hizmeti almasında önemli iyileşmeler sağlamıştır. Ama bu sisteminde özellikle sağlık çalışanları yönünden eksikleri, hataları ve düzeltilmesi gereken yerleri mevcuttur. Sağlıkta dönüşümün getirdikleri ve muayenehane hekimliği hususunda Kocaeli Aydınlar Ocağı internet sayfalarında değerlendirmelerim olmuştu. Bu yazımda ise özellikle bu yeni sistem sebebiyle oluşan ve hekimlik mesleği uygulamalarını da etkileyen muhtelif sorunlara dikkat çekmeye çalışacağım.

Hekimlerin şu anda en öncelikli sorunu emekli olma korkusudur. Emekli maaşları eğitim ve statülerine uygun hale getirilmediği için ciddi bir ekonomik yetersizliğe düşme korkusu, çoğu hekimi emeklilik dönemi gelse bile bir ek iş bulmadan emekli olmaktan alıkoymaktadır. Aktif hekimlikteki ek ödemelerin ortadan kalkması ve bunların emekliliğe yansımaması , birçok hekimi değil emekli olmak doğru dürüst bir tatil yapmaktan bile alıkoymaktadır. Bunun için öncelikle hekimlerin özlük haklarının düzeltilmesi ve emekli maaşlarının eğitim ve statülerine uygun hale getirilmesi gerekmektedir.

-Uygulanan performans sisteminin, mesleğin icra edilmesindeki her faktörün göz önüne alınarak yeniden düzenlenmesine ihtiyaç vardır. Yürürlükteki performans değerlendirmesi daha çok sayısal kriterler ağırlıklıdır. Şu anki performans değerlendirmeleri, mesleğimizin risk, zahmet, bilgi-beceri ve özel kabiliyet gibi önemsenmesi gereken hususları yeterince kuşatmamaktadır. Bir miyalji ile kalp enfarktüsünün; basit ve kolay bir cerrahi müdahale ile ağır bir genel cerrahi-göğüs-ortopedi-beyin cerrahi müdahalelerinin performans değerlerinin çok daha belirgin ikinciler lehine olması gerekir. Bu düzenleme zahmetli- özel ilgi gerektiren hasta ve hastalıkların sahiplenilmesini de kolaylaştıracaktır.

– Sağlık sisteminin ekonomisinin bel kemiği olan SUT fiyatlarının güncellenmesine ihtiyaç vardır. Bu rakamlar enflasyon ve asgari ücret artışları da dikkate alınarak düzeltilmelidir.

– Mesleğin itibarı öncelikli olarak meslektaşlarımızın temin edip yücelteceği bir husustur. Bununla beraber yöneticilerimizin, hekimleri halkın gözünde küçük düşürücü söylem ve davranışlarda bulunmamaları da gerekir. Meslektaşlarımız arasında bulunabilecek çok az sayıdaki olumsuz örnekler, genelleme ile hekimlik ve hekimlerin tamamına teşmil edilmemelidir. Çok daha fazlasını bulabileceğimiz olumlu örnekler gösterilerek hekimliğin saygınlığı artırılmalıdır.

-Sağlıkta şiddetin önlenmesine yönelik tedbirlerin önemsenmesi ve caydırıcı hukuki tedbirlerin daha çarpıcı bir şekilde uygulanması lüzumludur.

-Nöbet, icap sistemlerinin gözden geçirilerek hem hizmet alanlar, hem de çalışanlar için mağduriyet sebebi olmaması sağlanmalıdır. Her hekim, nöbetin kendisi için kaçamayacağı bir çalışma biçimi olduğunu bilir. İcap nöbetinin de mesleğinin bir gerçeği olduğunu kabül eder. Ama bunların bir angaryaya ve özel hayatı tümden ortadan kaldırıcı hale de dönmemesi gerekir.

-Atamalar da uzman, üst uzmanlık, aile bütünlüğü gibi unsurların dikkate alınması, mecburi hizmet sonrası görevlendirmelerdeki tıkanmaların giderilmesine ihtiyaç vardır.

-Tam gün muayenehane hekimliğinin SGK sistemine dâhil edilmesi gerekir. Özellikle bir kamu kuruluşunda çalışan hekimin ayrıca muayenehane çalıştırmasının sakıncalarını, bunun sebep olduğu mağduriyetler ve yanlışları tabi ki savunamayız. Ancak, yalnız muayenehanesinde hizmet vermek isteyen hekimlere de bu imkânın verilmemesi yanlıştır. Mesleğini bu şekilde icra etmek isteyen hekimlere bu imkân tanınmalıdır. Bu yerlerin, özellikle teşhis ve takip vakalarında güven vericiliği ve kolay- her an ulaşılabilirliği de göz önüne alınarak,  aile hekimleri, kamu ve özel hastaneler yanında   bir alternatif olduklarını  unutmayarak  yaşamalarını  sağlamalıyız.

-Mal praktıs(meslekhataları) konusunda,  hekimlerin mesleki uygulamalarında güvenceyi artıran düzenlemeler yapılmasına ihtiyaç vardır. Hastayı koruyan ve hekimi daha sorumlu ve dikkatli olmaya yönelten bu konu, uygulama pratiğinde hekimi mesleğini uygulamada risk almayarak, daha çok tetkik-konsültasyon veya sevk yoluna yöneltmektedir. Bu durum hekimin verimliliğini azaltmaktadır.

Bu ve bunun gibi mesleğimiz ve meslektaşlarımızın sorunları mevcuttur. Bunların araştırılıp düzeltilmesi sağlık sistemimizi çok daha ileriye taşıyacaktır. Sağlık sisteminin merkezini oluşturan hekimlerimizin bu ve benzeri sorunlarının önemsenerek düzeltilmesi gerekir. Bu düzeltmeler sonucu sağlık sistemi çok daha kaliteli, verimli, güvenli ve ekonomik hale gelecektir. Hekime ihtiyaç duymadan ama onların şefkat ve hizmetinin her an yanımızda olacağı güvencesi içinde sağlıklı ve mutlu günler dileğiyle…

 

Aşırı Anne Baba Sevgisi

Sevgi, çocuk eğitiminde “olmazsa olmaz”lar listesinin başında yer alır. Son araştırmalar, çocuğun sevgiyi daha ana rahminde iken hissetmeye başladığını gösteriyor.

Annenin bebek sahibi olmayı arzulaması, isteyerek gebe kalması, fetusun (cenin) ilk hareketlerini hissettiği zaman sevinç duyması, karnını okşayarak bu sevincini belli etmesi gibi sevgi tezahürleri ana rahmindeki bebek tarafından daha ilk aylardan itibaren algılanmakta ve ruh sağlığının temelleri oluşmaktadır.

Yine araştırmalar sevgisiz büyüyen ve yeterli sevgi alamayan çocuklarda ruh sağlığının ve bunun yansıması olan duygusal zekânın tam gelişmediğini, ileri yaşlarda verilecek sevginin bu açığı kapatmaya yetmediğini göstermektedir.

Sevgi, çocuk için, böylesine vazgeçilemez bir ihtiyaçtır. Sevginin sağlıklısı ve hastalıklısı var. Size üç vaka nakledeceğim ve ondan sonra hastalıklı sevginin ne olduğunu açıklamaya çalışacağım.

Örnek bir: Bir anne randevu almak için aradı. “Üç yaşında bir oğlum var, söz geçiremiyorum. Her isteğini yerine getirdiğim halde memnun edemiyorum. Dediği olmayınca kıyametler koparıyor. Eskiden babasından korkardı. ‘Babana söylerim’ deyince fazla ileri gitmezdi. Şimdi baba korkusu da işe yaramıyor…” Şikâyetler böyle uzayıp gidiyordu.

Örnek iki: Bir öğretmen aradı. “İlköğretim birinci sınıf öğretmeniyim. Dersler başlayalı bir ay oldu. İlk hafta bazı çocukların okula alışması zordur. Böyle çocuklara, alışıncaya kadar, bir kaç gün anneleri ile aynı sırada oturmalarına izin veriyoruz.

Ancak bir kız çocuğu var ki bir türlü anneden ayıramıyoruz. Annesinin eteğine yapışıyor, bırakmıyor. Bir aydır hiç değişme yok. Annenin arka sıralarda oturmasına bile razı olmuyor. Anneden ayırmaya çalıştığımız zaman iki göz iki çeşme ağlıyor, mosmor kesiliyor.”

Örnek üç: Yeni evli bir bayan aradı. “Yirmi iki yaşında, üç aylık evli bir bayanım. Anneme sormadan hiç bir iş yapamıyorum. Yemeğe ne kadar tuz atacağımı bile telefon edip anneme soruyorum.

Böyle olmasını istemiyorum, ama sormadan da edemiyorum. Kocam, şaka ile karışık, ‘sen daha çocukluktan kurtulamamışsın’ diyor. Kendi kendime, ‘anneme artık bir şey sormayacağım’ diye söz veriyorum; fakat sözümü tutamıyorum. İçimde hep yanlış yaparım korkusu var; anneme sormadan içim rahat etmiyor.”

Üç hasta ile ayrı ayrı yaptığımız görüşmeden sonra vardığımız sonuç şuydu: Üçü de “hastalıklı sevgi”nin kurbanı olmuşlardı.

Psikolojide, kişilik gelişimini engellediği için, aşırı korumacı sevgiye biz “hastalıklı sevgi” diyoruz.

Dokuz ay karnında taşıdığı, kanıyla canıyla beslediği, kendisinden bir parça saydığı yavruya karşı annenin sevgi duyması, sevginin de ötesinde şefkat göstermesi, canını feda etme pahasına onu her türlü tehlikeye karşı koruması yaratılışının gereğidir.

Sözlükler, şefkati, karşılık beklemeden sevmek ve fedakârlık göstermek olarak tarif ediyorlar.

Çoğu anneler yaratılıştan verilen bu şefkat duygusunun ölçüsünü ayarlayamazlar. Gereğinden fazla şefkat gösterir, aşırı koruyuculukta bulunur, çocukların yapabileceği işleri bile kendi üzerlerine alırlar.

Böyle aşırı sevgiye ve şefkate boğulmuş, her ihtiyacı anne tarafından karşılanmış bebeklerin anneye bağımlılığı devam eder, bir başka deyişle, ikinci gebelik döneminden çıkamazlar; fiziksel olarak büyüseler de ruhsal olarak bebektirler.

Ormanda geziye çıkarsanız dikkat edin: Dev ağaçların dibinde bodur kalmış, bir türlü boy atamamış, serpilememiş küçük ağaçlar göreceksiniz.     Hastalıklı sevgi ile büyütülmüş çocuklar da böyledir. Biz bunlara “gölge tipler” diyoruz. Annelerinin gölgesinde yaşarlar. Şımarıkları da içe kapanık olanları da aynıdır; kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenememişlerdir. Özgüvenleri yoktur, kendi başlarına bir iş beceremez, karşılaştıkları problemleri anne babanın yardımı olmadan çözemezler. Yanlış yapmaktan korktukları için sorumluluk almak istemezler.

Yukarıda birinci vakada anne ile üç yaşındaki oğlu görüşme odasına girerken yanlarında baba da vardı.

Çocuk içeri girmek istemiyor, elinden tutan annesine tekme atıyordu. Anne, “işte görüyorsunuz” dercesine bana çocuğu işaret ediyordu. Daha gösterdiğim koltuğa oturmaya fırsat kalmadan çocuk annesinin saçlarından tuttuğu gibi çekiştirmeye başladı.

Anneye dedim ki: “Bırakın çocuğu, gitsin. “Kadıncağız, “Nasıl olur?” der gibi bana baktı. “Evet, dedim, bırakın gitsin.” Sonra ilave ettim: “Merak etmeyin, bir yere gidemez, çünkü kendine güveni yok…”

Anne, sözüme uyarak, çocuğun elini bıraktı. Çocuk serbest kalınca şaşırdı, nereye gideceğini bilemedi. Kendisini yere attı, debelenmeye başladı.

O zamana kadar suskun kalan ve olaya hiç karışmayan baba gülerek dedi ki: “Doktor bey, çocuğun hiç suçu yok. Onu bu hale getiren annesidir. Ben disiplin sağlamaya çalıştıkça çocuğa arka çıktı.”

Suçlanan ve onuru kırılan anne kendini savunmaya başladı: “Doktor bey, ben baba dayağı ile büyüdüm. Evlenirken, kendi kendime, çocuğuma bir tokat bile vurmayacağıma söz verdim.”  Annenin savunması bir başka eğitim yanlışına işaret ediyordu.

Bazı ana-babalar çocukları üzerinde aşın sevgi gösterisi ve korumacılıkta bulunurlar. Yemek yemesi konusun da aşırı ısrarcı olurlar. Çocuk, bu ısrarlar karşısında nazlanır. Yiyecekse yalvartmak için yememe gösterisinde bulunur. Yemek, oyun ve oyuncak konusunda aile bireylerini arkasından koşturur durur.

Oysa kendi haline bırakılsa, acıkınca kendiliğinden yiyecek, oyun isteyince kendiliğinden istediği oyuncaklarla oynayacak. Aşırı sevgi gösterisi yapılan bu çocuklar ellerinden tutularak okula götürürler. Oysa diğer arkadaşları güle-oynaya kendi başlarına okullarına gitmektedirler. Sevginin böylesi çocuğa destek değil, köstek olur. Bu durum aileyi de yorar.

Sevgi çokluğu çocuğun eğitimine engel olmamalıdır. Eğitim için gerekli metotların uygulanmasını önlememelidir. Ana-babanın, yavrularının yorulup üzülmemesi ve rahat etmesi için onu terbiye eden ciddî işleri ihmal etmeleri, aslında şefkat değil, bir nevi ihanettir.

Abartılı sevgi gösterilerinin sağlıklı ve kendine güveni olan çocuk yetiştirmede engel teşkil ettiği gerçeği akılda tutulmalıdır.

Anne, çocuğun yediğini bir türlü yeterli bulmaz. Oyalayarak, masal söyleyerek, elinde tabak ardında koşarak doyurmaya uğraşır. Çocuk nazlanır, huysuzlanır, hatta yediğini çıkarır.

Ama anne direnir. “Babanın hatırı için, benim hatırım için !” diye diye büyük bir insanı doyuracak kadar dolu tabağı bitirtir. Kalori hesabı yapar, proteinin, vitaminin eksiksiz olmasına özen gösterir !….

Kimi ailelerde, oyun çağına gelen çocuk, düşer diye oyuna bırakılmaz ya da anne başında bekler. Yaşıtlarına karşı her an korur. Giyinebilirken giydirir. Üstü açılır, üşür diye ana baba odasında, sıklıkla ana baba yatağında yatırılır. İstekleri önceden sezilir, bir dediği iki edilmez.

Çocuk okul çağına gelir, her çocuğun kendi gittiği okula o, elinden tutularak götürülür, getirilir. Bu tutum, , daha yukarı sınıflara geçtiğinde de sürer gider. Anne her gün okula taşınır. Çocuğun yemesine yardım eder, terleyip terlemediğini yoklar !…  Kısacası çocuk el bebek, gül bebek büyütülür, kol kanat gerilir, şımartılır. Çocuğa yardım amacıyla gerekli gereksiz her işine karışılır.

Bu çocuklara, okulda çevrede, “Anasının kuzusu”, “Muhallebi çocuğu”, “Koca bebek” gibi adlar takılmasına şaşılmaz. Bu annelerin yanılgısı çocuğu sevmekle, sevgiye boğmak arasındaki ayrımı yapamayışlarından gelir.

Sevgi aşırı kullanıldığı zaman da çocukta gölge bir kişilik ortaya çıkmakta, kendi başına problem çözme, zorlukları yenme, sorumlulukları yerine getirme gibi yetenekler gelişmemektedir.

Ana-babanın çocuklara karşı takındıkları en yaygın tavırlardan aşırı koruma, aşırı hoşgörü ve düşkünlük, çocuklara boyun eğme ve çocuklar arasında ayırım yapmagibi çocuğun ilerdeki hayatında bağımlılık, bencillik, hükmetme ve saygısızlık, saldırganlık gibi olumsuzluklara yol açan tutum hataları, hep sevginin ölçüsüz ve sınırsız olmasındandır.

Hoşgörü, çocuğu canının istediğini yapmakta serbest bırakmak anlamına alınmamalıdır. Böyle bir sınırsızlığı modern psikoloji de tasvip etmez. Çocuk, itaate alıştırılmalıdır.

Çocuğu bir yandan koruyup kollamak, her işi onun adına yapmak, aşırı sevgi ile boğmak bir yandan da otoriter tutumlarla onu kısıtlamak bir bireye yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Böyle ailelerde yetişen çocukların çocukluk gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde kendine güvensiz, sorumluluk alamayan, pasif, hobisi olmayan buna karşılık fobileri olan, başarısız kişiler oldukları belirlenmiştir.

Sevgiyle kalın.

KAYNAKÇA

1-Ali Efendi, Kınalızâde .Ahlâk-ı Alâ’i. Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul: Tarihsiz.

2-.Çankırılı, Ali. Çocuklarımız Mutsuz ve Başarısız Olmasın. Zafer Yayınları, İstanbul:2002.

3-Dodurgalı, Abdurrahman. D. E. Ö. İlkeler ve Yöntemler. Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 1999.

4-Haktanır, Gelengül. A.Ü. Geliştirme Vakfı Özel İlköğretim Okulu Kardelen Dergisi, Ankara: 2002.

5-Kayadibi, Fahri. Sevgi Faktörünün Eğitim Verimliliği Üzerine Etkisi.İstanbul Üniversitesi İ. Fakültesi Dergisi. 5.sayı. İstanbul: 2012.

6-Öztürk, Mücahit. Anne Baba ve Eğitimciler İçin Çocuk Psikiyatrisi. Uçurtma Yayınları, İstanbul:2007.

7-Yavuzer, Haluk. Çocuk ve Suç. Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul:1982.

8-Yörükoğlu, Atalay.Çocuk Ruh Sağlığı. Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara:1978.

 

Yakın Tarih Sohbetleri – Demokrasi ve Cumhuriyet İle Tanışmak

İnönü döneminde İkinci Dünya Savaşı’na Türkiye girmedi. Savaşta SSCB 25, Almanya 8, Fransa 2 milyon insanını kaybetmişti. Çorçil’in(Çhurchill) emriyle Almanya’nın Dresten kenti bombalandı ve en fazla sivil insan burada öldü. Göçler başladı. Çorçil, Stalin ve Rozvelt(Roosevelt)  Tahran, Yalta ve Kahire Konferanslarında birlikte Bir süredir İstanbul’da TEK RUMELİ TELEVİZYONU’nda Prof.Dr. Nevzat Yalçıntaş ile Hocaların Hocası olarak yaşadığı yakın tarihteki olayları, günümüzle örtüştürmeye çalışarak ekrana yansıtıyoruz. Her Pazar günü saat 10.00 ile 11.00 arasında yayındayız. Hedef kitlemiz ise genel kamuoyu içinde gençlerimiz oluyor.

1933 doğumlu Prof.Dr.Nevzat Yalçıntaş 82 yaşında olduğuna göre son 80 yılı gündeme taşıyoruz programda. Hem 20., hem de 21. Asrı görmüş, yaşamış, birikim ve tecrübeleriyle değerlendirmesi bir hayli dikkat çeken Prof.Dr. Nevzat Yalçıntaş ile zaman zaman bazı aydınlarımızı, devlet adamlarımızı, edebiyatçı ve politikacılarımızı, kanaat önderlerimizi, diplomatlarımızı konuk edeceğiz. Sayın 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın torunu Prof.Dr. Emine Gürsoy, Naskali, Prof.Dr. İlber Ortaylı, eskimezlerden Devlet Bakanı Kazım Oksay, Cumhuriyeti kuran heyet içinde yer alan İstiklal Madalyası sahibi İstanbul Valisi ve Sağlık Bakanı Lütfi Kırdar’ın oğlu Büyükelçilerden Üner Kırdar, Milletvekilleri Rasim Cinisli, Tayyar Altıkulaç, Hasan Celal Güzel, Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri rahmetlinin oğlu Cahit İleri, sonra ünlü ediplerimiz,  sanatçı ve gazetecilerimiz de konuğum olacak.

 

Nişantaşı’nda Vira Bismillah

İlk programı Prof.Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın Nişantaşı’ndaki evinde çektik. Ah bu evin dili olsa da konuşsa! Duvarları yakın tarihimizin şahididir. Özellikle de 1960 sonrasından günümüze kadar ulusal ve uluslararası ilişkiler, siyasi, kültürel, sanat, yayın, örgütsel  ve bilimsel tarihimizin bilgi ve belgeleri vardır bu dünyanın muhtelif yerlerinden gelen, getirilen antika dolu salonda.

İlk çekimde Tek Rumeli Televizyonu’nun Yönetim kurulu Başkanı Atila Baykal da vardı. Tek Rumeli’yi anlattı. TEK Tekirdağ, Edirne ve Kırklareli illerimizin adındaki ilk harflerden oluştuğu için Trakya ve Rumeli bölgesini kapsıyor.

Tek Rumeli Televizyonu’nu Smart’ta 135., Kablolu TV’de 108.’de, internette ise istenirse rahat bulunan bir kanal. Karadeniz, Marmara, Balkanların ve Doğu Avrupa’nın tümü televizyonu rahat izliyor.

Yayına geçtikten sonra gördüm ki izleyicilerimizin bir bölümü Ankara, Erzurum, Bakü, Kazan’a kadar varıyor.

Ben sordum, 21. ve 22. Dönem Milletvekili, hocaların Hocası, kısa adı EMU olan Avrupa Müslümanlar Birliği ve Rotterdam İslam Üniversitesi Şeref Başkanı Prof.Dr. Nevzat Yalçıntaş anlattı.

 

Demokrasiye Nasıl Girdik?

İlk konumuz oldu. İstiklal Savaşı’ndan yeni çıkmış olan yorgun Türkiye’nin etrafında kan revan devam ediyor. Krallıklar var. Faşizm, Nazizim, Komünizm almış başını gidiyor. Güya bunların tümü de sandıktan çıkıyor. Öyle ki SSCB’de bunun adı “halk demokrasisi”. Eğer inanan olursa. Neticede de deniyor ki “Liderimiz ve partimiz sandıktan çıktı?”  Diktatörler Hitler de, Mussoloni de, Stalin de öyle diyor; “Sandıktan çıktık”. Balkanlarda Tito var, uzak doğuda Sukarnove  Suharto.

Aklıma bir anektod geldi yayında anlattım;

-Kruşcev zamanında bir parti komiseri hızla polit büroya girerek heyecanla anlatmaya başlıyor. “Efendim önümüzdeki yıl yapılacak seçim sonuçları çalınmış!”

Böyle halkın demokrasisi işte!. Gülüyoruz. Eğer bir ülkede hürriyetler varsa demokrasi olur. Üstelik bu özgürlük yazmayı, konuşmayı, teşkilatlanmayı da güvence altına almalı.

Demokrasi maceramız şöyle. Önce Tanzimat(1839), sonra Islahat (1856) Fermanı ilan edildi.

1.Meşrutiyet’te(1876) mutlak otoriteden  seçimle meclis-i mebusan’a geçildi. 7 dil konuşulan bir parlamentoydu burası. Osmanlı tebasını oluşturan bütün teba meclise girerek temsil edildi. 2. Abdülhamit Han bir müddet sonra bu meclisi feshetti. Çünkü yeni düzenleme ile gavura gavur, müslümanamüslüman denilemiyordu!. Manastırda Osmanlı Komutan katledildi. İsyanlar başlatıldı.

 

Fethi Okyar’ın 50 Sene Sonra Yayınlanan Hatıraları

Peşinden 2. Meşrutiyet ilan edildi(24 Temmuz 1908).  Osmanlı ilk defa  parlamenter demokrasi, seçim, siyasi partiler, darbe, diktatörlük gibi batılı terimlerle tanıştı. Bir yandan da Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Harbi başlamıştı. Enver Paşa’nın himayelerinde İttihat ve Terakki Partisi devreye girdi. Otoriteye başkaldırı bastırılsa da bu macera Sultan Vahdettin tarafından sonlandırıldı.

Türkiye böylece bir demokrasi tecrübesi kazanmıştı. Türkiye’de Cumhuriyet kurulunca(23 Nisan 1923) demokrasinin ayak sesleri de işitildi. Fethi Okyar Mustafa Kemal’in izni ile Serbest Fırka’yı kurdu. Kurumuş otlara kirbit çalınmış gibi Serbest Fırka büyüyünce, otorite tarafından kapatıldı.

Fethi Okyar hatıralarında bu dönemi anlatır. Vasiyet eder ve hatıraları 50 yıl sonra yayınlanır. Tercüman’da da tefrika edilir. Fethi Okyar bunun sebebini ” Rejim bağlıları  tutucular bunları anlayamaz” diye mazeret gösterir. Fethi Okyar hatıralarında Selanik’e sürgüne gönderilen 2. Abdülhamit Han ile koruması olarak birlikte gittiğini anlatarak padişahın ne kadar büyük bir devlet adamı ve uluslararası bir politikacı olduğunu daha iyi anladığına dikkat çeker.

Ben hemen hatırlatıyorum  “Son Halife Abdülmecid’in kalem-i mahsusası Şair Nigar’ın oğlu Keramet Nigar Bey ile Ortaköy’deki evinde röportaj yapmıştım(1976). Hatıralarını Topkapı Müzesine 50 yıl sonra açıklanmak üzere verdiğini anlatmıştı. Gerekçesi de “hanedanın hayatta kalanlarının can güvenliği için” demişti. Oysa aynı hatıra Londra’da deşifre bile edilmişti. Yine Sevr ve Lozan Anlaşmalarının açıklanmayan maddelerine ambargo konulan 75 yıl geçmesine rağmen hala yaprak kıpırdamıyor. Tarihi hakikatler hapis.”

Bir Zamanlar Avrupa

Kararlar alıyorlardı. Stalin de hem Türkiye’den üç ilimizi istiyor, Boğazlarda hak talep ediyor, ayrıca Rumeli’ye inmek arzuluyordu. Türk nüfus Rumeli de ağırlıklıydı. Çorçil ve Rozvelt’e, Stalin ; “Bunlardan bizde 50 milyon var” diyerek  küçümsüyordu. Ancak sonunda  batıda totaliter cephe çöktü, demokrasi tarafı kazandı.

Türkiye savaşa girmedi ama askerlik süresi çok uzundu. Ekmek karne ile veriliyordu. Askerin herhangi bir savaşa karşı iyi beslenmesi gerekiyordu.  Halk çamurlu ekmek yemek zorunda kaldı. Ankara bu açıdan mazur olsa bile özgürlükleri kısmada, dini ibadetlerin yerine getirilmesinde ve değişik siyasi görüşlerin açıklanmasındaki yasaklarda ölçülü ve demokratik değildi. Ayrıca Kıbrıs  ile yeteri kadar ilgilenilmiyordu.

 

Kuzu Partisi

CHP Milletvekilleri Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü dört imza ile takrir verdiler.  “Ne zaman demokrasiye geçilecektir?” diye sordular. Celal Bayar Plevne’den gelme bir ailenin çocuğu. Atatürk vefat ettiğinde de İsmet Paşa’yı “öldü” biliyordu. Daha sonra Başbakanlığa gelecek Doktor Refik Saydam İnönü’yü Dolmabahçe’ye hiç yaklaştırmıyor, her iki tarafın da güvenini sağlıyordu.

Türkiye’de ilk uçağı yapan, demiryollarını inşa eden, Boğaziçi’ne köprü, Keban’a baraj yapma teklifi verenişadamıNuri Demirağ Milli Kalkınma Partisi’nin kurdu. Verdiği kuzu çevirme ziyafetleriyle adı Kuzu Partisi’ne çıkmıştı. Böylece Demokrat Partiden önce demokratik hayatımıza demir atmıştı.

1946 seçimlerine hile karışmıştı. Recep Peker’den sonra İsmet Paşa, kendisini muhtemel bir suikastten kurtaran Dr. Refik Saydam’ı Başbakan yaptı. Sonra Şükrü Saraçoğlu görev aldı. Dini baskıların artmasının ardından toplumda daha demokratik bir yapı arzusu artınca Şemsettin Günaltay Başbakanlığa, ılımlı politikaları olan Kasım Gülek, Nihat Erim, ve Prof.Dr. Tahsin Banguoğlu değişik bakanlıklara getirildiler.  Zulmetten Nura adlı önemli bir eserin sahibi Şemsettin Günaltay, İsmet İnönü’nün de rızasını alarak İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakültesi’nin temelini attı.İslamın batı medeniyetine yaptığı katkıları anlatan çalışmalarını neşretti.

Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki’nin Askerin Din Kitabı adlı eseri yeniden okutulmaya başlandı. Oysa daha önce askeri birliklerde tabur imamları bulunuyordu. Matbuat Genel Müdürü Vedat Nedim Tör’ün  gazetelerde”dini yayın yasağı, İslam peygamberine karşı olan tavır” tamimi, Mersin Aslanköy ve Isparta Senirkent’teki halka yönetimlerin yaptığı baskı sonrasındaki facialar ancak böyle unutturabilinirdi.

 

“Medeni Ölçülerde Uzlaşalım!”

Gelişmeler hızlanınca Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 12 Temmuz’da bir beyanname neşrederek, inançlara karşı uyguladığı politikasını yumuşattığını ilan etti. Öyleki muhalefete çağrıda bulunarak “Medeni ölçülerde uzlaşalım” demek durumunda kaldı.

Böylece Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasi macerası önemli bir kavşağa gelmiş oldu. Peki bundan sonra neler oldu? Demokrat Parti 14 Mayıs 1950 seçimini kazanarak tek başına iktidara geliyordu.

 

Sonraki Seçim Gelsin

4-5 yılda bir seçim yaparken 2015 yılında 5 ay arayla birlikte iki seçim yaptık. Seçime katılım oranı da 84 – 87 bandı gibi yüksek seviyelerde gerçekleşti. Sonuç itibariyle de İktidar Partisi mevcut oyların yarısını, kalan partiler de diğer yarısını aldılar.

2002‘den beri iktidarda olan ve doğal olarak yıpranan, eğitimden ekonomiye ve hukuktan teröre birçok konuda çıkmaza giren, dahası defalarca kandırıldığını ve hata yaptığını beyan eden bir Siyasal Hareketin hem de 13 yıl sonra yüzde 49,5 oy alabilmesi gerçekten manidardır.

Ömrünün son çeyrek asrını “iyiliği yaymak ve kötülüğü engellemek” gibi bir kodlamayla iyi – kötü yaşamış biri olarak en öndekileri sıklıkla eleştirdiğim için bu kez sıra arkadakilerde.

57 milyon seçmenin 48 milyonu geçerli oy kullanmış ve bunun ancak yarısını muhalefet partileri alabilmiş. Ekonomi verilerinin olumsuz sinyaller verdiği hengâmede Cumhuriyet Halk Partisi, ciddi ekonomik projelerle halkın karşısına çıktığı halde oyunu yarım puan dışında arttıramamış.

Türkiye’nin iç ve dış güvenlik noktasında en netameli zamanlarından birine denk gelen bu seçimde Milliyetçi Hareket Partisi gibi halkın genelde güvenlik temelli baktığı bir siyasî yapı 4-4,5 puan oy kaybetmiş. Ve dahası 7 Haziran Seçimlerinde kazandığı 80 milletvekilinin yüzde 50’sinde tenzilat görmüş.

Halkların Demokratik Partisi‘nin yüzde 10 barajı sınırına yaklaşmasına rağmen daha az milletvekili kaybıyla meclis aritmetiğinde 3’ncü parti pozisyonuna yükselmesi kısmî bir kazanç addedilebilir. Fakat daha PKK’yla bağını koparamayan bir HDP’nin Türkiye’de iktidar alternatifi olması zaten muhal.

Bu dört parti dışındaki siyasal yapıların minimize / un ufak olduğu bir ortamda CHP ve MHP’nin iktidar adaylığının da halkta ciddi anlamda kabul görememesi hususunda bazı şeylerin daha iyi irdelenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Ben de dâhil olmak üzere kendisini Türk Milliyetçisi olarak niteleyen kimselerin davasını güttükleri milleti daha iyi tanımaları lazım. Sanki bizim milliyetçiliğimiz biraz nostaljik, hâl-i hazırdaki Türk Milleti’yle çok da örtüşmüyor. Millet sosyolojisini ve ondaki değişmeleri gözlemleyerek kanaatlerimizi güncellememiz gerekir.

İçinde yaşadığımız toplumun sosyo-ekonomik talepleri, siyasetten beklentileri ve hayata dair tercihleri ile bunların gerekçeleri bilgi bilincimizin ve muhayyilemizin dışında olabilir. 78 milyon insanı aynı ideal eşiğine taşımak yerine gitgide küreselleşen toplumumuz hangi alanlarda hizmet alımına açık; buna bakmak lazım.

CHP’nin hem adında hem de altı okunda olan Halkçılık ilkesi bütün vatandaşlarımızın ancak çeyreğinde karşılık bulabiliyor. Oysa sosyal adalet temelli bir hareketin bu haksızlık ve adaletsizlikler çağında ve bu kan ve savaş kuşağında su sebili gibi iş görmesi beklenirdi.

Sonuç olarak istatistiklerdeki oy yüzdelerinin dışında kimin ne kazandığını ve ne kaybettiğini 2016 itibariyle görmeye başlayacağız. Memnuniyetsizlik başlarsa 2017‘ye, memnuniyet varsa 2019‘a kadar sürer bu süreç. Zaten o tarih de hem Genel, hem Yerel, hem de Cumhurbaşkanlığı seçimleri için bir köprülü kavşak niteliğinde.

Cumhuriyeti kuran kadroların Kızılelmalarından biriydi 2023; hasbelkader başa gelenlerin elinde kaldı. Şimdiden iyi dersler çıkarmak gerek; yoksa bir seçim daha alan 100’ncü yılı da kutlar.

 

İslam Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adnan Demircan Anlatıyor: On Muharrem ve Âşurâ Gerçekleri 2

Oğuz Çetinoğlu: Çağdaş Abdullah bin Sebe’ler(6) fitneye devam ediyorlar denilebilir mi?

Prof. Dr. Adnan Demircan: Müslümanlar arasında fitne çıkarmak isteyen insanların, kurumların ve hatta devletlerin olduğu muhakkaktır. Zira bizim ihtilaflarımız, başkaları için çıkar elde etme kaynağı olarak kullanılıyor. Bu sebeple eskiden olduğu gibi fitneden nemalanan insanlar, bugün de İslâm dünyasında ihtilaflar çıkarma ve ayrılıkları derinleştirme çabası içinde olacaklardır. Bunu ifade ettikten sonra, bir bahs-i diğer olarak şunu da söylemek isterim ki, fitnenin sembolü olarak görülen Abdullah b. Sebe’nin tarihî kişiliği hakkında ciddî şüpheler taşıyan insanlardan birisiyim. Bir tarihî kişilik olarak Abdullah b. Sebe yoksa da Müslümanların ihtilaflarından beslenen insanlar, her zaman olmuştur.

Çetinoğlu: Büveyhîlerin(7) baskılarından kurtulan Abbasilerin,(8) On Muharrem gününde bayram şenlikleri düzenlediklerine dair bilgilere bazı kaynaklarda rastlanıyor. Öyle mi olmuş?

Prof. Demircan: On Muharrem yas etkinliklerinin ilk defa Şiî bir hanedan olan Büveyhîler döneminde Muizzüddevle’nin emirliği döneminde resmî olarak düzenlendiği kaynaklarda anlatılır. Bu âdet, hicrî 352 (miladî 963) yılında başlamış. Rivayetlerden anlaşılmaktadır ki, Büveyhîlerden önce de halk arasında bir yas geleneği vardı. Hatta Hz. Hüseyin’in şehadetinden hemen sonra Kûfe’ye(9) götürülen aile fertleri Kûfeli hanımların ağıtlarıyla karşılanmış; buna şâhit olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Zeynelabidin(10) kendilerine saldıran ordunun Kûfelilerden müteşekkil olduğunu hatırlatarak hayretini ifâde etmiştir.

Günümüzde Şiî dünyanın birçok bölgesinde abartılı gösterilerle icra edilen törenlerin başlangıcı, Büveyhîler dönemindeki törenlerdir. Bununla birlikte Şiî dünyanın her tarafında bu törenler icra edilmemektedir. Mesela Şîa’nın bir kolu olan Yemen Zeydîlerinde(11) Kerbela ile ilgili mutantan yas törenleri yapılmamakta, sadece birkaç salon etkinliğiyle anma yapılmaktadır.

Büveyhîler döneminde hem Kerbela yas törenleri, hem de Hz. Ali’nin velayetinin ilan edildiği gün olduğuna inanılan 18 Zilhicce günü Gadir bayramı(12) olarak kutlanmış; bu kutlamalar sırasında zaman zaman meydana gelen taşkınlıklar sebebiyle Şiîlerle Sünnîler arasında tartışma ve kavgalar, hatta öldürme olayları meydana gelmiştir.

Tarihçi İbn Kesîr(13), Sünnîlerin Gadir bayramına alternatif olarak -Hz. Ebû Bekir’in Sevr mağarasında Hz. Peygamber’le bulunduğu günün hâtırâsına- bir hafta sonra ‘Gar [Mağara] Bayramı(13)‘ denen bir bayram ihdas ettiklerini ve iki tarafın câhillerinin iç savaşı andıran kavgalara giriştiklerini anlatır.

Abbasîlerin, Büveyhîlerin baskılarından kurtuldukları 10 Muharrem günü şenlikler yaptıkları iddiası doğru değildir. Abbasîleri Büveyhîlerin nüfuzundan kurtaran Selçuklulardır. Bu dönemde dahi ahalinin önemli bir kısmının Şiî olduğu hesaba katılırsa böyle bir kutlamanın gerçekçi olmaması gerekir. Kaldı ki, Sünnî gelenekte esas olan 10 Muharrem günü, bir gün öncesi ya da sonrasıyla birlikte oruç tutmaktır. Oruç tutma ise, bayram ve kutlamanın değil, olsa olsa hüznün ifâdesi olabilir. Ancak Sünnî dünya bu orucu Hz. Peygamberin sünneti olarak tutmaktadır.

Çetinoğlu: Günümüz Türkiye’sinde durum nedir?

Prof. Demircan: Ülkemizde Alevî ve Caferî(15) kardeşlerimiz, Kerbela yasını farklı etkinliklerle tutarlarken Sünnîlerde Kerbela ile ilgili son yıllarda görülen bazı anma programları dışında bir etkinlik yoktur.  Sünnîlerin tuttukları orucun veya pişirilip dağıtılan aşurenin Kerbela veya Hz. Hüseyin’in şehadetiyle ilgisi olmadığı herkesçe malumdur.

Çetinoğlu: Aşure pişirip dağıtma geleneği, Nuh Aleyhissalam’ın(16) gemisindeki son erzak kalıntılarıyla yapılan aş ile başladığı bilgisi güvenilir hangi kaynakta yer alıyor?

Prof. Demircan: Bu bilgi, bir efsane olarak halk arasında anlatılagelmiştir. Hz. Nuh’un gemisinin Cudi Dağı’na(17) indikten sonra aşure aşı pişirildiği hususu bir kaynakta yer alsa bile Hz. Nuh döneminde meydana gelen bir olgu ile ilgili bilginin binlerce yıl sözlü gelenek içinde korunabilmesi mümkün değildir. Bu sebeple buna efsane olarak bakmak yerinde olur.

Çetinoğlu: Nuh’un gemisinin Cudi Dağı’nda 10 Muharrem günü veya muharrem ayının herhangi bir gününde demir attığına dair bilginin kaynağı nedir?

Prof. Demircan: Bizim en eski siyer ve tarih kaynaklarımızdan biri olan hicrî 230 (miladî 845) yılında vefat eden İbn Sa’d’ın(18) Kitâbü’t-Tabakâti’l-Kebîr(19) adlı eserinde Hz. Nuh’un gemisinin Cudi dağına 10 Muharrem günü demir attığı rivayet edilir. Kitapta geçen ifade şöyledir: ‘Muharrem’in (onunda) Âşurâ(20) günü gemiden çıktılar. Bu yüzden isteyenler Âşura günü oruç tutarlar.’ Buna göre Hz. Nuh ve kavminden inananların altı ay kadar yükselen su üzerinde dolaşan gemiden kurtuluşlarına karşı bir şükür ifadesi olarak oruç tutulmaktadır.

Büveyhîler döneminde resmî kutlama törenleri başlamadan 120 yıldan fazla bir zaman önce vefat eden İbn Sa’d’ın kitabında yer alan bu bilgi, Hz. Nuh dönemi ile ilgili anlatılanların doğru olduğunu ispatlayamayacak bir rivayet olsa da âşurâ kültürünün Büveyhîlerin iktidarından önce İslâm toplumunda mevcut olduğunu gösterir. Ancak dikkat edilirse burada aşure pişirmekten değil, oruç tutma geleneğinden söz edilmektedir ki, bunun da Hz. Hüseyin’in şehadeti vesilesiyle sevinç duyma ile ilişkilendirilmesi mümkün değildir.

Çetinoğlu: Musevilerin 10 Muharrem günü oruç tuttukları bilgisi doğru mu?

Prof. Demircan: Bugün Musevîler 10 Muharrem’de oruç tutmamaktadırlar. Kaynaklarımız Yahudilerin Hz. Musa’nın liderliğinde Mısır’dan çıkışlarının hâtırâsına Âşurâ günü oruç tuttukları, bunun üzerine Hz. Peygamber’in de Medine’ye hicret ettikten sonra bunu öğrendiğinde kendilerinin Musa’ya sahip çıkmada daha çok hak sahibi olduklarını söyleyerek Müslümanlara bugün oruç tutmayı emrettiği, ancak Ramazan orucunun farz kılınmasından sonra Müslümanları Âşura orucu tutup tutmama hususunda muhayyer bıraktığını naklederler. Ancak bu rivayette şöyle bir problemli durum var: Yahudilerin Mısır’dan kurtuluş günü bir etkinlik yapmaları gerekirse bu günü bayram olarak kutlamaları gerekmez mi?

Musevîler Yom Kipur’da(21) oruç tutarlar. Bu isim, dilimize ‘Kefaret Günü‘ şeklinde çevrilebilir. Yahudi takvimine göre Tişrî ayının 10. günü tutulan bu oruç, Eylül/Ekim ayının 10. gününe tekabül eder. Muharrem ayı kamerî takvimin(22) birinci ayı olduğu için şemsî takvime göre her yıl 11 gün kısadır. Dolayısıyla şemsî takvimdeki gün ile kamerî takvimdeki günün aynı zamana denk gelmesi pek mümkün değildir veya nadirattandır. Yom Kipur’un Yahudilerin Mısır’dan kurtuluşuyla ilgisi kurulmamaktadır. Onların kurtuluş günü Pesah Bayramı(23) olarak kutlanmaktadır. Pesah ise Yahudi takvimine göre Nisan’ın 15’inde kutlanmaktadır. Ancak bugün, bir oruç tutma günü değil, bayram günüdür. Bu açıklamalar muvacehesinde Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden sonra Yahudilerin Mısır’dan çıkışla ilgili tuttukları söylenen oruç hususunda ya kaynaklarda bir karıştırma yahut Medine’deki Yahudilere mahsus bir uygulama vardır.

Çetinoğlu: Musevilikteki oruç ile Müslüman orucu arasındaki benzerlikler ve farklılıklar nelerdir?

Prof. Demircan: Yahudilerin tuttukları Yom Kipur orucunda oruç süresi bir tam günden yani yirmi dört saatten fazladır. Benzerlikleri yanı sıra farklılıklar da vardır. Mesela oruçluyken deri elbise giyilmez. Çalışmak, ticaret yapmak ve yıkanmak gibi faaliyetler yasaktır. Oruç devam ederken cinsel beraberliğin yasak olması gibi benzerlikler de vardır.

Çetinoğlu: Peygamber Efendimiz (sav), 10 Muharrem günü oruç tutmayı, Musevilerden mi görüp uyguladı? Daha açık ifadesiyle, Hz. Muhammed, 10 Muharrem orucu konusunda, bir miktar değişiklik yaparak da olsa, Musevileri taklit mi etti?

Prof. Demircan: Âşura orucunun Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden önce Cahiliye Arapları(24) arasında bilinen bir oruç olduğuna dair rivayetler vardır. Buhârî’de(25) geçen Hz. Âişe’den(26) nakledilen bir rivayet şöyledir: ‘Âşurâ [10 Muharrem] Kureyş’in(27) Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resûlullah da buna riayet ediyordu. Medine’ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretmişti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi âşurâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan dileyen bu günde oruç tuttu, dileyen tutmadı.’ Bunun yanı sıra Hz. Peygamber’in Yahudilerin oruç tuttuğunu duyduğunda bu oruca sahiplendiğine dair rivayet de vardır. Bu iki rivayeti birlikte düşündüğümüzde şöyle bir değerlendirme yapmak mümkündür: Cahiliye Arapları, -kendilerince yakıştırmalar yaptıkları- ancak bizim bilmediğimiz bir sebeple eskiden beri 10 Muharrem’de oruç tutuyorlardı. Hz. Peygamber de hicretten önce bu orucu tutmuş ve Müslümanlardan da tutmalarını istemiştir. Hicretten sonra Yahudilerde de benzer bir orucun olduğunu görmüş ve ilk iki yılda aynı orucu tutmaya devam etmiş; ancak ikinci yılda orucun farz kılınmasıyla birlikte bu orucu tutmayı bırakmış ve Müslümanları da tutup tutmama hususunda serbest bırakmıştır.

Çetinoğlu: On Muharrem günü cereyan ettiği söylenen olaylar gerçekten yaşanmış mıdır? Bu bilgiler, güvenilir kaynakların hangilerinde yer alıyor?

Prof. Demircan: Zikrettiğiniz olaylarla ilgili sağlam bir kaynak mevcut değildir. Geç dönemde telif edilmiş bazı kaynaklarda bu bilgiler varsa da bunların tarih bilimi açısından hakikati ifade açısından bir değeri yoktur. Ancak şunu söylemek mümkündür ki, insan muhayyilesi, 10 Muharrem’in önemini ortaya koymak için inşa faaliyetine devam etmiştir. Bir kere zikredilen onlarca hadisenin hep 10 Muharrem’de meydana gelmiş olması nasıl mümkün olabilir? Bunlar, tamamen sonraki dönemlerde insanların muhayyilesinde üretilmiş efsanelerdir.

Çetinoğlu: Tarih boyunca 10 Muharrem gününde cereyan ettiği ileri sürülen olayların, Emevilerin sebebiyet verdiği Kerbela Faciasını gölgede bırakmak için uydurulmuş tevatürler olduğu görüşünü yorumlar mısınız?

Prof. Demircan: Yukarıda değindiğimiz olayların insan muhayyilesinin ürünü olarak ortaya çıktığını, ancak bir kısmının çok eski dönemlerden beri mevcut olduğunu ifade etmeye çalıştık. Kanaatimize göre bunların Hz. Hüseyin’in şehadetiyle bir ilgisi olmamalıdır.

Emevîler döneminde, Hz. Hüseyin’in şehadetiyle doğrudan ilişkilendirmeden bugün bazı etkinliklerin yapıldığı ifade edilir. Muhtemelen Emevîler, tarihî kökeni olan bu âdetin geliştirilmesini teşvik etmişlerdir.

(6)Abdullah İb’n Sebe: Müslümanlar arasında fitne çıkaran ve Musevi asıllı olup da Müslüman gibi göründüğü iddia edilen kişi. Böyle bir şahsın mevcut olup olmadığı tartışmalıdır.

(7)Büveyhîler: Büveyhoğulları olarak da bilinir. 932-1055 yılları arasında, Güney İran ve Irak’ta devlet kuran bir hanedandır. Sasani kökenli olduklarına dair izler görülmektedir. Bağdat’ı hâkimiyeti altına aldılar, Abbasi halifesine her istediklerini yaptırmışlardır. Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, Büveyhileri tarih sahnesinden sildi.

Sasani: 224-651 yılları arasında, günümüzdeki İran topraklarında hüküm süren bir hânedan.

(8)Abbasiler: İslam Devleti’nin yönetimine Emevileri devirmek suretiyle hâkim olan ve 750-1258 yılları arasında hüküm süren Arap hânedânı.

(9)Kûfe: Eskiden İslam dünyasının ilim beşiği olan Kûfe şehri günümüzde Irak Devleti’nin sınırları içinde ve güney bölgesindedir. Hz. Ömer’in emri ile kurulmuştur. Bâbil harabelerinin güneyinde, Necef şehri ile Kerbela arasındadır. Bağdat şehri kuruluncaya kadar, bir süre Abbasilerin yönetim merkezi idi. Dönemin tefsir, hadis, dil, tarih, fıkıh ve kıraat âlimleri bu şehirde yetişmiştir.

(10)Ali Zeynelabidin: Peygamber Efendimizin amcasının oğlu ve dâmâdı olan Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’den doğan torunudur. Büyük bir İslam âlimi idi, pek çok eser telif etmiştir. Doğum tarihi bilinmiyor. 712 yılında vefat etti.

(11)Zeydîler: Hazer Denizi’nin güney kıyılarını teşkil eden Taberistan, Hazer Denizi’nin doğusunda yer alan Deylem ve Hazer Denizi’nin batı kısmında yer alan topraklarda 864-1526 yılları arasında hüküm süren devlettir. Abbasi Devleti yönetiminde kaçan Şia mensupları içerisinde Hz. Ali evladından bâzı kimseler bulunmaktaydı. Bölge halkının isteği üzerine Hz. Hasan soyundan Hasan b. Zeyd liderliği kabul etti. Ve Zeydiler Devleti’ni kurdu. Bu devlet, Safevîler tarafından tarih sahnesinden silindi.

Safevîler: 1501 yılında kurulmuş, 1736 yılına kadar Azerbaycan, İran, Ermenistan, Irak, Afganistan, Türkmenistan ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde hüküm sürmüş Şi’î inanışa sâhip bir Türk Devleti’dir. Safevi Devleti, Şahların basiretsizlik ve başarısızlıklarına rağmen yıkılmak üzereyken aslen Afşar Türklerinden olan Safevi Ordu kumandanı Nadir Şah’ın devlet yönetimini inisiyatifi altına almasıyla son demlerini yaşamaya başladı. Devrin en büyük kumandanlarından ve askerî dehalarından biri olan Nadir Şah, hükümdar vekili olarak devletin idâresini eline aldıktan kısa bir süre sonra Safevi Devletini tasfiye edip kendi Şah’lığını ilan ederek 1736 yılında Safevi Devletine son verdi, kendi hânedanını kurdu ise de 1747 yılında Şi’î inancının Sünniliğe en yakın kolu olan Câferiliğe geçtiği için öldürüldü.

(12)Gadir Bayramı: Peygamber Efendimiz, Mekke ile Medine arasındaki Cuhfe Mevkii’nde  yolculuğuna ara vermiş ve berâberindekilerle sohbet etmişti. Sohbet sırasında Hz. Ali’yi kendisine halef tâyin ettiği iddia edilir. Sohbetin yapıldığı Hicrî takvime göre 18 Zilhicce günü, Alevilerin Gadir Bayramı’dır.

(13)İbn Kesîr: 1301-1373 yılları arasında yaşayan İslam tarihçisi, Kur’an-ı Kerim tefsircisi, hadis uzmanı ve Şâfi’i İslam hukukçusu.

(14)Mağara Bayramı: Sünni Müslümanlar tarafından, Şi’î Müslümanların Gadir Bayramına karşılık olarak çıkardıkları iddia edilen bayram. Hakikatte böyle bir bayram yoktur.

(15)Caferî: Şi’î Müslümanların, Sünni Müslümanlara en yakın olan kolu.

(16)Nuh Aleyhisselam:Büyük ‘ olarak vasıflandırılan 6 peygamberden biridir.

(17)Cudi Dağı: Nuh Peygamberin gemisinin karaya oturduğu dağdır. Ağrı Dağı ile özdeşleştirilmekle birlikte kesin olarak neresi olduğu bilinmemektedir.

(18)İbn Sa’d: Miladî 777-845 yılları arasında yaşayan Arap tarihçi ve hadis uzmanı

(19)Kitâbü’t-Tabakâti’l-Kebîr: Değişik meslek gruplarında isim yapmış kişilerin hayat hikâyelerini anlatan kitaplardan biri.

(20)Âşurâ: Muharrem ayının 10. Gününe ‘âşurâ‘ denilir. ‘Şerefli on‘ mânâsındadır.

(21)Yom Kipur: Yahudiler için yılın en mukaddes ve dini ağırlığa sahip günüdür. Günü ana temaları kefaret ve tövbedir. Yahudiler genel olarak bu günü 25 saatlik bir oruç ve bol dualarla büyük kısmını sinagogda geçirirler.

(22)Kameri Takvim: Başlangıcı 16 Temmuz 622 olan ve ay’ın dünya etrafındaki dolanımını esas alan takvimdir. ‘Hicrî takvim ‘ tabiriyle daha çok bu takvim kastedilir.

(23)Pesah Bayramı: ‘Hamursuz Bayramı’ olarak da söylenir. Mısır’da kölelikten kurtarılan antik İsrailli’lerin göç hikâyesine dayanır.. Pesah, Yahudi takvimindeki Nisan ayının 15. günü başlar, bu tarih Kuzey Yarım Küre’de bahara denk gelir ve bayram 7 veya 8 gün kutlanır. Yahudi bayramları arasında en çok kutlanan bayramlardan biridir.

(24)Câhiliye Arapları: İslamiyet’ten önce yaşayan Araplar.

(25)Buhârî: Özbek Türklerinden hadis âlimi. 810-869 yılları arasında yaşadı.

(26):Hz. Âişe: Peygamber Efendimizin zevcelerinden.

(27)Kureyş: Peygamber Efendimiz’in mensup olduğu Arap kabilelerinden biri.

Kabile: Aynı bölgede yaşayan ve aynı soydan gelen aillerin meydana getirdiği insanlar topluluğu.

(DEVAM EDECEK)

 

MHP’de Yeniden Yapılanma Zamanı

1 Kasım seçiminin tek kazananı Recep Tayyip Erdoğan‘dır. Elbette seçime giren ve oy pusulasında ismi olan Ak Parti ve Ahmet Davutoğlu‘ydu. Ama ülkeyi “tekrar seçime” götürenin Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğu biliniyor. Riski göze alan ve başarıyı getiren strateji değişikliğini yapan irade R. Tayyip Erdoğan idi.

7 Haziran seçimlerinin iki oy artıran partisinden MHP ve HDP‘den oy alabilecek strateji değişikliği Saray’da planlandı ve uygulanması sağlandı.

Neydi bu strateji değişikliği?

7 Haziranda MHP’yi ve/veya yönetimini tam beğenmemekle birlikte “Türkiye bölünüyor” endişesi taşıyanlardan bir kısmı MHP‘ye oy vermişti. HDP‘li olmadığı halde tek adam rejimi endişesi taşıyanlardan bir kısmı da HDP’ye oy vermişti. Bu yüzden AKP tek başına iktidar olma imkânını kaybetmişti.

“Türkiye bölünüyor” endişesini besleyen önemli unsurlar vardı. Özellikle Dolmabahçe Sarayındaki Başbakanlık çalışma ofisinde teröristbaşı Öcalan ile yapılan mutabakat metninin açıklanması ile “çözüm sürecinin” nihai sonuca yaklaştığı görülmüştü.

7 Haziran sonuçları belli olunca strateji değişti. Erdoğan ve ekibi “çözüm sürecini” buzdolabına koydu. “Şehit cenazelerinin” gelmesini göze alarak “müzakere yerine mücadele” etmeye başladı. Milliyetçi söylemlerle bu mücadelenin terör örgütü yenilinceye kadar devam edeceği kanaati verdi.

Milliyetçi Hareket Partisi daha doğrusu Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 7 Haziran seçim sonuçları belli olduktan sonra izlediği politikalar, seçmenler üzerinde olumsuz etkiler yarattı. “İktidar ortağı olmak istemiyor” izlenimi veren tavrı ile Devlet Bahçeli’ye çok ciddi bir tepki birikimi oldu.

Devlet Bahçeli bu tavrı yetmez gibi bir yandan da partisinin en kaliteli isimlerinden Sinan Ogan‘ı partiden ihraç ettirip, Meral Akşener‘i aday göstermedi.

MHP’liler ülkenin tek adam yönetimine gitmesi konusunda yeterli muhalefeti yapamıyordu. Çünkü MHP Genel Başkanı partinin istişare kurullarını çalıştırmadan aldığı stratejik kararlarla tanınıyordu. Ayrıca Meral Akşener gibi değerleri tasfiye ederken kullandığı nezaketten uzak üslubuyla partinin “tek adam” yönetiminde olduğunu gösteriyordu.

Bu sebeplerle, AKP “çözüm sürecini” devam ettirmeyip, “ülke bölünüyor” endişesini de azaltınca MHP’den AKP’ye çok ciddi bir oy kayması oldu.

AKP, HDP‘nin PKK tehdidi ve baskısı sayesinde aldığı bölge oylarının farkına vardı. Bunun için PKK’ya devrettiği alan hâkimiyetinin yeniden devletin eline geçmesini sağlamaya çalıştı. Bir yandan da aşiretlerle devlet imkânlarını kullanmak suretiyle anlaşarak, sandıklara daha fazla sahip çıkarak Güneydoğu’da kaybettiği oyları geri kazanmayı hesapladı.

Bu hesaplar tuttu ve AKP bütün anketlerin göstergelerini de aşan bir oy oranına ulaşarak seçim zaferi kazandı. Oylarını 5 ayda yüzde 9 artırarak tek başına iktidar oldu.

Seçim sonuçlarının milletimiz için hayırlı olmasını diliyorum.

*****

KÖTÜ YÖNETİM

Eylül ayında MHP’yi Dışarıdan ve İçeriden Yıkamadılar başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu yazıda iki defa sadrazamlık ve beş defa da Hariciye nazırlığı yapan Keçecizade Fuat Paşa’nın Fransa İmparatoru 3. Napolyon’a söylediği o meşhur nükteyi hatırlatmıştım:

“Devlet-i Aliyye öyle büyük ve güçlü devlettir ki, üç yüz senedir, siz dışarıdan biz içeriden bu devleti yıkamadık!”

Ve şöyle devam etmiştim:

“Şu sıralar Milliyetçi Hareket Partisi‘nde yaşanan olaylara bakınca bu nükte aklıma geliyor.

İlk önce partinin kurucusu, Başbuğ Alpaslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş AKP’ye girdi. Girmekle kalmadı “AKP’yi tek başına iktidar yapmak lazım” diyerek MHP aleyhine propagandaya başladı.

Arkadan MHP’nin sevilen, etkili ve başarılı milletvekili, MHP fikriyatının ekranlardaki en iyi savunucularından Sinan Ogan partiden ihraç edildi.

Yetmedi. Milliyetçi Hareket Partisi’nin yüzakı Meral Akşener milletvekili aday listesine konulmadı. (Daha önce de Özcan Yeniçeri ve Engin Alan liste dışı bırakılmıştı.)

MHP’lilerin Meral Abla‘sı rakip partililerin de kendisinden hep saygıyla bahsettiği bir isim. 28 Şubat sürecinde Türkiye’nin ilk kadın İçişleri Bakanı olarak görev yaptığı sırada, dik duruşuyla muhafazakâr camianın da hayranlığını kazanmıştı. Meral Akşener TBMM Başkanvekili olarak tarafsız ve etkili yönetimiyle herkesin takdir ettiği bir isim oldu.

Etkili hitabeti, sıcak insani münasebetleri, birikimi ve tecrübesi ile partinin en önemli görevlere getirebileceği bir isimdi. Nitekim Cumhurbaşkanlığı, TBMM Başkanlığı, Bakanlık ihtimalleri gündeme geldiğinde herkesin aklına ilk gelen isimlerden biri oluyordu. Normalde bu özellikleri ile partisine değer katması avantajı olmalıydı. Tam tersi oldu.

Kendi iradesi dışında da olsa, Meral Akşener’in bu kadar öne çıkmasından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli rahatsız oldu. Önce TBMM Başkanlığı veya Başkan Vekilliği görevlerine aday göstermedi. Nihayet milletvekili adayı yapmayarak bu rahatsızlığını açığa çıkardı.”

***

“Ülkemiz Cumhuriyet tarihimizin en kritik ve netameli günlerini yaşıyor. Bu dönemde ülkenin ve milletin birliği ve dirliği için Milliyetçi Hareket Partisi’nin güçlü olması çok önemli.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin Meclis’te HDP’den daha az milletvekili ile temsil edilmesi ayıbının tekrar yaşanmaması lazım.

Ama dışarıdan darbeleri anladık da, içeriden yapılan darbelerin mantıklı bir izahı yok.

Ben MHP kitlesinin bu sebeplerle 1 Kasım seçiminde “kan kussa da kızılcık şerbeti içtim” diyeceği ve partisinden vazgeçmeyeceği kanaatindeyim. (4 MHP’li seçmenden biri böyle demedi.)

Ancak seçimden sonra MHP’de bir iç hesaplaşma yaşanmasının işaretlerini hissediyorum.”

*****

MHP’NİN 4. PARTİ OLMASI UTANÇ KAYNAĞIDIR

Diğer muhalefet partileri de iktidar alternatifi olamadıkları için başarısız sayılmalıdır. Ama CHP mevcut durumunu korudu. HDP ise barajı aşmayı başardı. Bu sonuçlar onlar için tatmin edici olabilir.

Ancak MHP’nin aldığı sonuç bir hezimettir. Çünkü MHP’nin kendi tabanının oranı, mevcut oyunun iki katıdır ve hem de AKP kanadından en kolay oy alabilecek bir partidir. Sosyolojik olarak iktidar alternatifi olabilecek tek muhalefet partisi MHP’dir.

Türkiye’nin “beka sorunu” yaşadığı böyle bir dönemde Milliyetçi Hareket Partisi‘nin yüzde 4,4 civarında oy kaybı ile milletvekili sayısının yarısını kaybetmesi sadece “kötü yönetim” ile açıklanabilir.

Bu bakımdan seçimin en çok kaybedeni Devlet Bahçeli’dir diyebiliriz.

Mecliste üyesi bulunan partilerden Türk Milliyetçiliği fikriyatının temsilcisi olan tek partinin, “Kürt milliyetçiliği” yapan partinin ardından dördüncü parti olması bir utanç kaynağıdır.

Bakalım MHP bu utanç ile silkinmeyi ve yeniden bir yapılanmayı başarabilecek mi?

 

 

 

 

 

 

Çocuklar Sevgiyle Büyüsün

Sevgi, insanlar var olduğundan beri onları kuşatan ve bir arada tutan en önemli ilaçtır. Hiçbir şey sevginin yerini dolduramaz. Bir çocuk için hava ve su kadar doğal bir ihtiyaçtır sevgi.

Çocuğa onu sevdiğimizi ancak sevgimizi açığa vuran söz ve tavırlarımızla anlatabiliriz. Sevgiden yoksun kalmak kişinin kendine olan güvenini zedeler. Daha sonra sosyal uyumunu, kişiler arası ilişkilerini bozar ve yaşamla barışık olmasını engeller.

Ben çocuğumu seviyorum bunu ifade etmeme gerek yok ki” gibi düşünceler doğru değildir. Sevgimizi aktarmanın yollarını mutlaka bulmalıyız. Çocuğa onu sevdiğimizi açık bir şekilde söylemeliyiz. “Seni seviyorum” sözü içinde çok tılsımlar barındırır.

Bunu duymak her çocuğu mutlu eder, sevindirir ve kendine olan güvenini artırır. Sevgiyi sadece sözlerle aktarmak yeterli değildir. Dokunmak, gülümsemek, okşamak ya da öpmek gibi sevgi ifade eden beden dilini kullanarak çocukla sevgimizi paylaşmalıyız.

Çocuğun anne babadan aldığı iki şey vardır: Sevgi ve eğitim. Sevgi; kabullenme, koruma, kollama ve sevecenlik gibi bütün olumlu duyguları içerir.

Eğitim ise, öğretilen her şeyi, verilen bilgileri, becerileri, yasakları, kuralları, inançları, değer yargılarını, görgü kurallarını ve insanın sosyalleşmesi için gerekli olan tüm toplumsal değerleri kapsar.

Çocuk, inançları ve sosyal hayata uyum sağlayacak ahlaki davranışları küçük yaşlarda öğrenir ve öğrenmeler kolay sökülüp atılamayacak kadar derin bir şekilde yerleşir. Günlük hayatta “huy” dediğimiz karakter vasıflarının pek çoğunun temeli çocuklukta aile vasıtasıyla atılır.

Cömertlik, cimrilik, temizlik, düzenlilik, dağınıklık, çekingenlik ve sosyallik, merhamet, kıskançlık, paylaşma, fedakârlık, kin tutma, doğruluk, yalancılık gibi değer ve alışkanlıkların kazanılması hep çocukluktaki eğitime bağlıdır.

Bir çocuk evinde rahat değilse, anne baba ile her konuda sevincini ve sıkıntısını paylaşamıyorsa, sevildiğinden ve kendisine değer verildiğinden emin değilse; cezalar, baskılar ve yasaklar bir fayda vermeyecek, aksine işler daha kötüye gidecektir.

Sevginin dili ortak olmakla beraber, çocuklar sevgi ihtiyaçlarını davranış ve sözleriyle ifade ederler. Ebeveynlerinden ayrılmalarına tepki gösterir, her tür koşulda birlikte olmayı talep ederler aynı zamanda koşulsuz severler. Ebeveynler ise koşul koymaya başlayarak farkında olmadan sevgilerini engellemeye başlarlar.

Sağlıklı aile ortamında sevgi ve anlayış içerisinde büyüyen çocuk, gelişimi için gerekli olandeneyimleri elde edebilir. Özsaygısını kazanarak hoşgörülü olmayı, sevilerek sevmeyi, alıcı ve bencilolmaktan kurtularak paylaşmayı öğrenebilir.

Aile çevresinin değeri, sevgi ve güvenliğin doğal kaynağı oluşundan ileri gelmektedir. Sevgi duymak, şefkat görmek, çocuğun ihtiyaçları arasındadır. Ailenin diğer işlevlerindeki değişmelere oranla bu işlevi çok az değişmektedir. İşte ailenin bu kalıcı işlevi onun değerini giderek arttırmaktadır. Sevgi ile çocuk sağlıklı bir kişilik geliştirir. Sevgi duymamış kişi karşısındakine de sevgi gösteremez.

Aile birliğindeki çökme ve çözülmelerin artması toplumsal sorunları da çoğaltır. Bu nedenle aile, çocuk ve toplum açısından hem önemli hem de birleştirici rol oynar.

Dünya üzerindeki bütün ailelerin bir tek, ortak yanı vardır: İnsanlar kim olduklarını ve nasıl bir kişi haline geldiklerini aile içinde öğrenirler. Açık ve etkin iletişim mutlu ve huzurlu ailelerin ortak özelliğidir.

Örneğin sevgi gören çocuklar sıcak ve uyumlu bir arkadaşlık geliştirirken, sevgisiz büyüyenler ilişkilerinde düşmanlık yolunu tutmaktadırlar.  Evde sevgi ve ilgi görmeyen çocuk ilgi çekmekten hoşlanır ve ilgi çekmek için akla gelmeyen yollara başvurur. Böyle çocuklar, örneğin öğretmenin ilgisini çekmek için hırsızlık bile yapabilmektedir.

Özellikle kimsesiz çocuklar, yetiştirme yurtlarındaki çocuklar ve anaokullarındaki çocukların yakınmaları, bulundukları yerlerde sevgi yoksunluğu içinde oluşları etrafında toplanmaktadır.

Nitekim anne ve baba sevgisinden yoksun oluş, buralarda kalan çocuklarda psikolojik bunalımlara ve sorunlara yol açmaktadır. Bu çocuklar hayata uyum yapamamaktadırlar. Günümüz çekirdek ailesinde anne ve babanın dışarıda çalışmasıyla çocuk onlarla uzun süre birlikte olamamaktadır.

Bu sebeple onların sürekli sevgisinden yoksun kalmaktadır. Çağdaş kentlerin ortaya çıkardığı baskılar, gerginlikler, bunalımlar ve sorunlar ana baba sevgisine duyulan isteği daha da arttırmaktadır.

Ayrıca boşanma oranının artışı ile çocuğun anne ve baba sevgisinden yoksunluğu da bir sorun doğurmaktadır. Boşanma ile çocuğun anne ya da babası ile ilişkileri değişmektedir.

Aile çocuğun ilk sosyal deneyimlerini kazandığı yerdir. Ailenin oluşmasında rol oynayan duygu ve sevgidir. Sevgiyle büyüyen bireylerin ruh sağlıkları yerinde olur.

Sevgi, saygı, hoşgörü ve anlayışın hâkim olduğu bir ailede büyüyen çocuk kendini ve çevresindekileri seven, kendisiyle ve hayatıyla barışık, özgüveni yüksek bir birey olarak yetişir. Uyumlu ve özgür bir aile içinde dengeli ve tutarlı ilişkilerle büyüyen çocuk, bir birey olarak yetişkin yaşamına ulaşabilir.

Birçok ana-baba, çocuklarının bağımsızlık kazandığını görmekten endişelenirler. Bu endişe, sadece kendilerinden bir şeylerin koparılmasıyla ellerinde hiç bir şey kalmamış gibi hissetmelerinden kaynaklanmaktadır.

Aynı endişenin temelinde, kendi yardımları olmaksızın çocuğun yalnız başına yönlenemeyeceği inancı da yatmaktadır. Bu nedenle çocuğun başarısız girişimleri, zaman zaman ana-babaya doyum sağlamakta ve onların vazgeçilmez olduğunu kanıtlamalarına imkân vermektedir.

Ailede bulunan bireylerin iletişimi, onların ruh sağlığını önemli oranda etkiler. Çocukların sağlıklı kişilik gelişimlerini aile içindeki ilişkiler oluşturacaktır. Karşılıklı saygı, sevgi, hoşgörü ve fedakârlığa dayanan ilişkilerle yetişen çocuklar sağlıklı kişilik geliştirirler.

Çocuğun davranışlarının ve huyunun temelleri evde atılır. Anne babalar çocuklarının kötü davranışlarını gördükleri zaman “çocuğuma nazar değdi!” diyerek kendilerini kandırmaktan vaz geçmelidirler. “Nerde hata yaptım?” sorusunu kendilerine sormalıdırlar.

 

Sevgiyle kalın…

 

 

KAYNAKÇA

1.Aydın,Ayhan. Eğitim Sevgidir. Pegem Akademi Yayıncılık / Eğitim Dizisi. Ankara: 2010.

2.Çamlıca, Sait. Çocuk Eğitiminde 33 Hata. Akis Kitap Yayıncılık Sanayi Ticaret A.Ş. İstanbul:2010.

3.Çankırılı, Ali. Çocuklarımız Mutsuz ve Başarısız Olmasın. Zafer Yayınları, İstanbul:2002.

4.MEGEP. (Mesleki Eğitim Ve Öğretim Sisteminin Güçlendirilmesi Projesi).Çocuk Gelişimi Ve Eğitimi. Aile Ve Çocuk.Ankara:2007.

5.Öztürk, Mücahit. Anne Baba ve Eğitimciler İçin Çocuk Psikiyatrisi. Uçurtma Yayınları, İstanbul:2007.

6.Özdalga, Şeyda. (2014). Çocuğunuza Sevgiyi Nasıl Öğretebilirsiniz? Erişim Tarihi: 06 Mayıs 2014,http://www.minikokul.com

7.Tezcan, Mahmut. Eğitim Sosyolojisi. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yayınları No : 150, Ankara:1985.

8.Yavuzer, Haluk. Çocuk Eğitimi El Kitabı. üçüncü basım, Remzi kitabevi, İstanbul: 1996.

 

Hayatımızdaki Keşke ve Eyvahların Analizi

İnsanoğlu yaşantısında her ne yapıyorsa, (kasıt hariç) en iyiyi yaptığını varsayarak yapar. Hiçbir kimse bilerek ve isteyerek, ilerde keşkelere ve eyvahlara malzeme olacak bir davranışta bulunmaz veya bulunmamalıdır.

Kaliteli insan, hayatının her anını dikkat ve özenle planlayarak uygular. Ama gerçekler farklıdır. Hani derler ya; “insan kurar kader güler” diye… İç ve dış çevre faktörleri, bizim plan ve kurgularımızdan habersiz kendi rollerini oynarlar. Yani, bazen müdahale edemediğimiz faktörler, bizim oynadığımız sahanın içerisine paraşütle inerler. Bütün hesaplarımız alt üst olabilir.

İşte bunun adı “sorun” “veya “problem”dir. Artık top bizdedir. Ya soruna çözüm amaçlı yaklaşarak, “bunda da vardır bir hikmet” diyerek kolları sıvarız. Ya da yükü kör şeytan’a, kadere veya birilerine yükleyip, saçımızı başımızı yolarak, keşke ve eyvahların limanına sığınmaya çalışırız.

Eyvah, keşke şöyle yapsaydım böyle olmazdı, diye serzenişlerde bulunmak, bizi asla çözüme götürmez. Aksine, problemleri çözmek için bize lazım olan mevcut enerjilerimizi de alır gider. Eğer, sebebi kim veya ne olursa olsun, kucağımızda bulduğumuz sorunla; Kim yaptı?  Neden yaptı? Nasıl yaptı? Niçin yaptı? Bana bunu nasıl yapar? Türünden geliştirdiğimiz savaş malzemeleri, ancak sorunu amip gibi daha da çoğaltır.

Sorunların doğma yeri, zamanı, sebebi çoğu zaman belli değildir. “Değişmeyen tek şeyin değişim” olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Rüzgarın ne zaman ve nereden eseceği belli değil. Evi veya çadırı yaparken, yalnızca kuzey rüzgarları hesaba katılıp, güney rüzgarları göz ardı edilirse, zamanla güneyden esen sert rüzgarlara “sen de nereden çıktın? Demek ve savaş açmak, sorunu çözmek yerine arttırır.

Bazen, geçmiş zamanda an iyi kararı verdiğimizi zannettiğimiz durumlar karşısında, zaman geçince alabora olabiliriz. Bunun sayısız sebepleri olabilir. Hiç beklemediğimiz durumlarla dahi karşılaşabiliriz.

İşte kalite burada ortaya çıkar:

–         Bu sonuçta bizim hatamız ve eksiğimiz var mıydı?

–         Gösterdiğimiz özen ve tedbir yeterli miydi?

–         Uygulamaya geçmeden önce her türlü veriyi toplamış ve değerlendirmiş miydik?

–         Tahmin mekanizmasını ve geleceğin okunmasını yüksek kaliteli bir şekilde yönetebilmiş miydik?

Söz konusu soruları çoğaltabiliriz. Belki de sorun hiç bizden kaynaklanmadı. Belki global dünyanın yürüyüş şartları bu sonuçları doğurdu. Bir şekilde önümüze yeni sorunlar serildi. Nur topu gibi kucağımıza düşen sorunlarla baş etmeye çalışırken; “eyvah” ve “keşke” ile söze başlarsak, kendimizi ve uygulamalarımızı suçlayarak işe başlamış oluruz. Halbuki, suçlamak, suçlu aramak ve suç yüklemek, çözümü baltalayan en önemli hırsızlar olmakla birlikte, çözümün önündeki en büyük engellerdir.

Sözlerimin başında ne demiştim, her kim ne yapıyorsa (kasıt hariç), en iyiyi yaptığını varsayarak yapar. Bizleri keşke ve eyvahları söyletecek sonuçlarla karşılaşabilmemiz, oldukça doğaldır. Bunlar bizim bilgelik yolunda mesafe kat edebilmemiz için önümüze çıkan fırsatlardır. Çözülen her sorun bilgelik sarayına konulan elmas bir deneyim taşıdır. Yüksek kaliteli sorunlar çözenler, bilgelik yolunda daha fazla mesafe kat edenlerdir.

Keşke veya eyvah dediğimiz konuyu, biz geçmişte en iyiyi yaptığımızı varsayarak yapmıştık. Elbette geçmişteki şartlar aynı durmuyor. Ortaya yeni gelişmeler çıktı. Başka çözümler üretildi. Bakış açıları değişti. Tarihler ilerledi. Ortaya birçok yeni ar-ge ürünleri çıktı. Gelişmelerin ve yaşam şartlarının  uzunca süre yerinde saymasını beklemek, safdillik değil midir?

Önceki başarılı saydığımız ve bu gün gündemden düşen davranış modelimizi hiç zaman kaybetmeden yeniden değerlendirip, analiz edip yeni duruma adapte olmak için elimizden gelen tüm hünerleri göstermeliyiz.

Zira, en kaliteli keşkeler, en cafcaflı eyvahlar, en janjanlı saçı başı yolmalar, en hızlı suçlamalar; bu güne kadar temeline taş koymaya çalıştığımız bilgelik sarayımızı, yerle bir etmekte gecikmeyecektir.

İlk başta bizim hayrımıza gibi görünmeyen ve bizi keşkelere sürükleyen yeni gelişmelerin sonuçta bizim de hayrımıza olmadığını nereden bileceğiz?

Bakınız, Bakara – 216 ne diyor: “Sizin Şer Zannettiğiniz Durumlarda Hayır, Hayır Zannettiğiniz Durumlarda da Şer Vardır, Siz Bilemezsiniz Allah (cc) Bilir.”

Kaliteli yaşam aynı zamanda yaşarken yüksek kaliteli bir esneklik ve dinamikliğe işaret etmektedir. Yani, yeni gelişen durumlara hakkıyla uyum sağlamak ve aynı zamanda yeni gelişen durumlarda aktif roller oynayabilmek.

Eğer:

–         Ortaya bir gelişme koyup uzun zaman izne ayrılıp bir daha çalışmaya dönmeyi unutursak,

–         Bizim yaptığımızın en iyi olduğunu varsayarak, başka çalışkan insanların uygulamalarını takipte gecikirsek,

–         Kibire bulanırsak,

–         Bizden iyileri küçük görür veya suçlarsak,

–         Suçlu aramaya devam edersek,

–         Bizden daha başarılı olanları kıskanır ve hasetlik edersek,

Nur topu gibi, yeni yeni keşkelerimiz ve ehvahlarımız da peşimizden hızla geleceklerdir.

Yüksek kaliteli bir insanın keşke ve eyvahları olmamalıdır. Hataları ve eksikleri olabilir. Onlar gelişmenin, ilerlemenin ve ustalaşmanın birer yapı taşları olarak görülmelidir. Aynı zamanda deneyim sarayının temel taşları olarak görülmelidir.

Unutmayalım ki, her ne yaptıysak, o zamanın şartlarında en iyiyi yaptığımızı varsayarak yaptık. Bizim dışımızdaki veya bizden kaynaklanan eksik ve hatalar, bizleri keşke ve eyvah bataklığına sürüklememelidir. Yeniden kendimize dönmemiz, gelişip ve ilerlememizde kullanılmak üzere, takdir edilmiş yüksek kaliteli malzemeler olarak görülmelidir.