24.4 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 781

Barış ve Barışma Üzerine

Bu ülkeye yazık oluyor. Türkiye 7 Haziran Genel Seçimlerinden sonra koalisyon kurabilmeli ve Ortadoğu yangın yerine dönüşürken erken seçime gitmemeliydi. İktidarı muhalefetle paylaşmak istemeyenler, aslında koalisyondan kaçanlar,milliiradeye saygısızlık yapmışlardır. Koalisyonu değil; erken seçimle ve artabilecek oylarla   iktidar olmayı hedefleyenler erken seçime de “seçimin tekrarlanması” dediler. Demek ki, iktidar kazanana kadar seçim yapacaktılar. Koalisyon değil, üç aylık seçim hükümeti kuruldu. CHP ve MHP kendilerine koalisyon teklifleriyle gelinmediğini açıkça belirttiler. Baş patronun kaprisleri ve beklentileri uğruna ülkemiz erken seçime gidiyor; zaman kaybediyor. Buna rağmen, bazıları hep “Hayırcılıkla” suçlanıyor ve aleyhlerine seçim malzemesi yapılıyor.

Türkiye beş ayda bir seçim yapılabilecek bir siyaset iklimine sahip değildir. 1 Kasım Genel Seçimlerinde seçime iştirak oranı düşebilir. Bu da en çok oyu alabilecek AKP lehine bir sonuç çıkarabilir.

Irak’daki yanlışları ve gaflet örneklerini bir tarafa bırakalım. Suriye’nin kuzeyinde kanton üzerine kanton kuruluyor ve Kürt koridoru birleştirilmeye çalışılıyor. Bir dönem Ayn-el Arap’a (Kobani) destek olan Türkiye, bunun karşılığında malum partinin desteği ile 5-7 Ekim ayaklanmasını yaşadı. Esed ile uğraşmak hastalık halini aldı. Siz Kürt koridorunu engelleyin. Esed ile olmaz diyenlerle acaba olabilecek bir şey var mı? Önemli olan ileriyi görebilmek ve ciddi devlet adamı olabilmektir. Ortadoğu politikasını herhalde Türkiye dışında düzenleyen daha güçlü güçler var. Bu konuda ciddi ve gerçekçi olamadık. Kendimizi dev aynasında gördük. İddialarımızın gerisinde kaldık.

Bazı Hollanda’lı milletvekillerinin ve ülkemizi ziyaret eden Alman Başbakan Merkel‘in “Kürtlerle barışın“saçmalamalarını anlamak mümkün değildir. T.C. vatandaşı olan Kürt ve Zaza asıllı Türklerle bir sorunumuz ve dargınlığımız yoktur. Sorunumuz sözde dostlarımızın da desteklediği kanlı terör örgütü iledir. 1780’lerden beri Batı’nın emrinde olan ayrılıkçı ve bölücü ırkçı unsurlar bize karşı kullanılmaktadır. Kürt ve Zaza asıllı vatandaşlarımız terör örgütünden çok çekmiş, mutlu ve refah içinde olmaları sabote edilmiştir. Devletin götürdüğü hizmetler yakılmış yıkılmıştır. Çocuklarına göz dikilmiş, kaçırılmış ve canlı kalkan yapılmışlardır. Nikâh, mezarlık, mülkiyet, teşebbüs hakkı, yargı önünde eşitlik, eğitim yoluyla sosyal hareketlilik herkese açıktır. İktidarın yaptığı yanlışlarla,kamu düzenini sağlayamaması dolayısıyla vatandaş örgüt baskısıyla göç edebiliyorsa bu bir etniksorun işareti de değildir. Aynen aynı aileden birçok korucu ile az da olsa terör örgütü mensubu çıktığı gibi… Acaba Almanya neden kendi terör örgütleriyle pazarlık ve barış yapmamıştır? Halen yabancı kaynaklı nüfusla barış kurabilmiş midir? Eritmeye varan eylemler sürmektedir. “En iyi entegrasyon asimilasyondur” diyebilen iç işleri bakanları bu ülkeden neden çıkar? Peşmergeye yapılan silah ve teçhizat desteği PKK’ya gitmemiş midir? Artık misafir işçi olmaktan çıkan yerleşik hale gelerek Alman toplumunun ayrılmaz bir etnik gurubunu oluşturan insanlar etnikgurup olarak kabul ediliyor mu?

Bizim ne Kürtçe ve Zazacaile, ne de bu dilleri konuşan vatandaşlarımızla bir sorunumuz var. Zazalar da Kürt değildir. Bilakis bu vatandaşlarımızın terör örgütü ile sorunları var. Türkiye her yöresinde kamu düzenini sağlamaya çalışıyor. Son 4-5 senedir sürdürülen milli birlik ve bütünlüğü zedeleyen etnik merkezli ve etnik taassuba dayanan politika,kardeşlik ve barışı zedelemiştir. Seçim öncesi hatırlanan kardeşlik ve barışın sağlanabilmesi için çöken çözüm sürecinin değiştirilmesi gerekir. Terör örgütünü, terör örgütü olarak kabul etmeyenlerin bakım ve tedaviye ihtiyaçları vardır. Gerçekleri ve doğruları dışlayarak farklı değerlendirmelerle statü kazanmak isteyenler var. PKK terör örgütü değil de; bomba, cinayet, pusu ve dinamitli barış sevenler derneği mi?

Değerli okurlarım, 1 Kasım 2015 önemli bir tarih olacaktır. Demokrasiye inanın ve mutlaka sandık başına gidiniz. Seçime katılımın az olması istemediğiniz sonuçları çıkarabilir. Evetçilik ve hayırcılık arasında gidip gelmek yerine;YeniAnayasa tuzaklarıyla YeniTürkiye macerasına ülkeyi koşturacaklara sandıkta cevap veriniz.

 

İslam Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adnan Demircan Anlatıyor: On Muharrem ve Âşurâ Gerçekleri 1

Giriş:

Turkish Forum isimli yazışma grubunda yayınlanan yazısında, Dr. unvanlı bir hanımefendi, aşağıdaki yazıyı yayınladı. Mevzu ile alakalı olarak kendisine sorduğum soruları cevaplandırmadı.

Yazıda ileri sürülen iddialar, günün moda tabiriyle bilgi kirliliğine sebebiyet vermiştir. Dr. Unvanına bakıp da doğru bilgiler verdiğini zanneden insanlarımızı aydınlatmak maksadıyla; ismini açıklamayı doğru bulmadığım Hanımefendi’nin bilgi kirliliğine yol açan satırları (imla hataları ve dilbilgisi yanlışlarına ilişilmeksizin) aşağıya alınmıştır. Mevzuu çok iyi bilen Prof. Dr. Adnan Demircan Beyefendi ile yaptığım röportaj ile muhtelif kaynaklardan derlediğim bilgileri okuyucularımıza sunuyorum.

 

 

Biz Bu Aşureyi Niye Yiyoruz?

 

 

Geldik Muharrem ayına…

İki farklı görüntü yaşayacağız.

Birincisi; evlerde aşure pişecek, komşulara dağıtılacak, keyifle kaşık sallanacak.

Bir “kutlama” görüntüsü…

İkincisi; ekranlarda, gazete fotoğraflarında, karalara bürünmüş insanlar, zincirlerle dövünüp kendilerini kanatacaklar.

Bir “yas” görüntüsü…

İkisi de aynı tarihte. Aynı dinin mensuplarından birileri derin bir yas sergilerken diğer bir kesim adeta onlarla alay eder gibi bir kutlama nasıl yaşar? Neden yaşar?

Bu neden böyle oluyor?

Din bezirgânı, insanları her şeyden önce din konusunda cahil bırakmayı gerekli gördüğü, kafa çalıştırtmamayı da temel kural olarak yerleştirdiği için böyle oluyor. Neyi neden yaptığını bilmemek, temel kural.

Hani kutlama olarak bir aşure yiyoruz da, neden yiyoruz onu bilelim.

İlk önce birileri neyin yasını tutuyor, onu belirterek başlayalım.

Yas tutanlar (Şiîler), peygamberin torunu Hüseyin’in çocukları ile birlikte Kerbelâ’da Emevîler tarafından vahşice katledilişinin protestosunu yaşatıyorlar.

Gerçekleştirdiği bu vahşetten sonra Emevî yönetiminin tavrı ne olmuş?

Şiîlerin protestolarını canlı tutmak için sergiledikleri bu yası boğuntuya getirmek, etkisiz kılmak için, siyasal bir taktik olarak, aynı günü bir bayram havasına sokup insanlara kutlatmak geleneğini başlatmış, bunu Sünnî kesim içinde ve giderek tabii Osmanlı’da, Türkiye’de yerleştirmiş. Birileri “Peygamberimizin soyu katledildi” diye yas tutarken, neyi neden yediklerini bilmeyen din kardeşlerinin de aşure keyfi sürdürmesinin nedeni bu.

Tabii “Peygamberin soyunun kurutuluşunu aşure yiyerek kutlayalım” diye halkın önüne çıkılamayacağı için Kerbelâ Olayı’nın yaşandığı Muharrem’in 10. gününe başka anlamlar yüklenmiş. “Bu çok kutsal bir gündür” denmiş. “Peygamberimiz o güne çok önem verirdi, oruç tutardı” denmiş. (Nitekim bazılarımız bu nedenle oruç tutar).

Peki, peygamber Muharrem’in 10’unda neden oruç tutarmış, onun yolundan gidenler neyin orucunu neden tutuyorlar bilen var mı?

Genelde yok tabii.

Efendim, Yahudilerin en kutsal günleri “Yom Kipur Katan” günüdür. Bu, Musa’nın onları Firavun’dan kurtardığına inandıkları gündür. Yahudiler o gün oruç tutarlar. Peygamber Mekke’den hicret ettiğinde, Medine’deki Yahudilerin o gün oruç tuttuğunu görmüş, sebebini sorup öğrenince, “Ben de tutarım, biz de tutalım. Biz Musa’yı severiz, ona daha da layığız” diye oruç tutmuş, başkalarına da tutmayı emretmiş, bu geleneği başlatmış.

Eee, tabii, milletin önüne çıkıp da “Aşure yiyin de peygamberin soyunun kurutuluşunu kutlayın… Oruç tutun da Yahudilerin ‘Yom Kipur’unu kutlamış olun” denemezdi. Bu konuda düşülen telâş nedeniyle, dikkatleri başka yöne çekmek ve Muharrem’in 10’una yine de bir kutsallık yükleyebilmek için uydurmacılıkta bir rekor kırılmış. Asırlardır insanlara bu uydurmalar hem de en saygın bildikleri kişi ve kurumların da desteği ile pompalanır. (Ne kadar yaygın bir kampanya ile pompalandığını göstermek için örnek olarak seçilmiş olan aşağıdaki 4. ilâ 30. sıra arasındaki kaynaklara göz atılabilir). Bakın Muharrem’in 10’unda (her kim nereden, nasıl biliyorsa) sözde neler olmuş:

1. Hz. Nuh, gemisini Cudi Dağı’nın üzerine o gün demirlemiş. ( Yeriyle, günüyle bunu Dünya’da bir tek biz biliriz).

2- Hz. Yunus, balığın karnından o gün kurtulmuş.

3- Hz. Âdem’in tövbesi o gün kabul edilmiş.

4- Hz. Yusuf, kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan o gün çıkartılmış.

5- Hz. İsa o gün dünyaya gelmiş ve o gün sema ya yükseltilmiş. (Hristiyanlardan saklıyoruz bunu. Onlar bilmez).

6- Hz. Davut’un tövbesi o gün kabul edilmiş.

7- Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail o gün doğmuş.

8- Hz. Yakup’un, oğlu Hz. Yusuf’un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamış.

9- Hz. Eyyüb, hastalığından o gün şifaya kavuşmuş.

10- Hz. İbrahim’in, Nemrut’un ateşinden o gün kurtulmuş.

Musa Kızıldeniz’i yarıp taraftarlarını o gün kurtarmış.

Bu kadar dolmayı “gık’ çıkarmadan yuttuktan sonra üzerine aşure de iyi gider.

Afiyet olsun!

 

Hanımefendi’ye gönderdiğim ve fakat cevaplandırılmayan mektubum:

 

Saygıdeğer Efendim,

 

Turkish Forum isimli yazışma grubunda yayınlanan yazınızı okudum.

 

Öncelikle belirteyim: 10 Muharrem kutlama günü değil, anma günüdür.

 

10 yıldan fazla zaman geçti ki, 10 Muharrem günlerinde, Türkiye’de hiç kimse, zincirlerle dövünüp kanını akıtmıyor. Düzenlenen törenlerde, Kızılay çadırları kuruluyor ve doktorlar gözetiminde kan bağışında bulunuluyor.

 

Yurt dışında, dövünüp kanını akıtanlar varsa bile bizi ilgilendirmez.

 

Evet! Din bezirgânları insanları cahil bırakıp kafa karıştırmaya çalışıyorlar. Kafası karışan insanlar da neyi neden yaptıklarını bilmiyorlar.

 

Peki, yeterli bilgiye sahip olmayanlar neyi neden yazdıklarını biliyorlar mı?

 

Yas tutanlar yalnızca Şi’î inancına mensup kişiler değil. 10 Muharrem gününde Sünni Müslümanlar da Kerbela Şehitlerini hüzünle anarlar.

 

Her ikisine de mesafeli olanların, en iyi bildikleri konularda yazmaları daha faydalı olur.

 

10 Muharrem’de, Yahudiler değil, Museviler oruç tutar. Bilindiği gibi Yahudilik bir ırkın, Musevilik ise bir semâvî dinin adıdır. Musevi olmalarına rağmen (Karaim Türkleri gibi), Yahudi olmayan topluluklar da vardır. İsrail’de yaşayan Museviler, Karaimleri kendilerinden saymazlar.

 

Peygamber Efendimiz, yalnız 10 Muharrem günü değil, 9 ve 11 Muharrem günleri de oruç tutmuştur.  Ümmetine de bu şekilde oruç tutulmasını tavsiye etmiştir. Diğer taraftan 10 Muharrem’de Musevilerin tuttukları oruç ile Peygamberimizin tuttuğu oruç arasında hiçbir bağ yoktur.

 

İnsanlarımızın bir bölümü, âdeta arkalarından iteklenerek cehalet çukuruna düşürülmüştür. Onlar okumuyorlar, bilmiyorlar. Okuyanları da bilgi kirliliklerinden kurtarmak, sizin de dâhil olduğunuza inandığım aydınların görevidir. Görevinizi tam ve doğru yaptığınızdan emin misiniz?

 

Saygılarımla.

 

 

 

10 Muharrem Âşurâ Günü ile Muharrem ayında pişirilen aşure arasında hiçbir bağlantı yoktur.’

İslam Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Prof. Dr. Adnan Demircan Anlatıyor:

On Muharrem ve Âşurâ Gerçekleri 1

 

Oğuz Çetinoğlu: Kasıtlı değilseler, bilgi yetersizliği ile özürlü kişiler, On Muharrem Günü ve Aşure adlı yiyeceğin hazırlanıp komşulara dağıtılması konularında, yanıltıcı ve hassasiyet sahibi kişileri rahatsız edecek düşünceler yayıyorlar. Sizinle bu düşünce ve iddiaları konuşmak istiyorum. Kabul buyurduğunuz için teşekkür ederim.

Prof. Dr. Adnan Demircan: Ben teşekkür ederim. Ne yazık ki, her yıl aynı konular, genellikle ehil olmayan kişiler tarafından, toplumumuzda ihtilafı derinleştirici ve ayrışmayı körükleyici bir şekilde gündeme getirilmektedir. Sosyal medyanın ve haberleşme imkânlarının arttığı günümüzde bu problemlerle daha sık bir şekilde karşılaşıyoruz.

Çetinoğlu: Lütfedeceğiniz bilgilerle bilgi kirliliğini önleyeceğiz inşallah. Sağolunuz. İlk sorum şöyle: On Muharrem günü nedir? Kısaca anlatır mısınız?

Prof. Demircan: 10 Muharrem, hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem’in onuncu gününü ifade eder. Daha çok Hz. Hüseyin’in şehit edildiği Kerbela’daki katliamın meydana geldiği gün ve Hz. Peygamber döneminde bugünde tutulan oruç sebebiyle bilinir. Bildiğiniz gibi Hz. Hüseyin(1) Hicrî Takvime(2) göre 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680) tarihinde Kerbela’da(3) şehit edildi.

Çetinoğlu: On Muharrem’in ‘birileri ‘ için ‘kutlama ‘, ‘diğer bir kesim ‘ için ‘yas günü ‘  olduğu iddia ediliyor. İddiayı, Türkiye’nin şartlarına göre yorumlar mısınız?

Prof. Demircan: Ülkemizde böyle zıt iki düşünce olduğu iddiasını temellendirmek mümkün değildir. Sadece ülkemizde değil İslâm dünyasının herhangi bir yerinde dahi bu düşüncenin olduğu kanaatinde değilim. 10 Muharrem’de şehit edilen Hz. Hüseyin İslâm dünyasında herkesin ortak değeridir. Bırakın Hz. Hüseyin’in, herhangi bir kâfirin dahi ölümüyle ilgili böyle bir kutlama âdeti yokken Hz. Peygamber’in sevgili torununun şehadeti sebebiyle ülkemizde kutlama yapıldığı açık bir iftiradır.

Aslında Hz. Hüseyin’in şehadeti, İslâm dünyasında herkesi üzmüş olan ve Müslümanları birleştirmesi gereken bir hadise iken ayrılık konusu yapılmaya çalışılmaktadır. Hz. Hüseyin’in şehadetiyle Sünnîlik arasında ilişki kurulmaktadır ki, hadisenin meydana geldiği sırada Sünnîlik ve Şiîlik diye bir mezhep yoktu. O sırada Hz. Ali’nin taraftarlığı anlamında bir Şia(4) vardır; ama bu da siyasî bir taraftarlıktır. Hz. Hüseyin’in öldürüldüğü olay sırasında oluşturulan ordunun mensuplarının büyük bir kısmı bu insanlardan oluşuyordu. Hatta aralarında bizzat Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye davet edenler vardı. Ancak bunları herhangi bir mezhebe nispet etmek mümkün değildir.

Bazı kardeşlerimiz, uzun asırlara dayalı bir yas geleneği sürdürüyorlar. Bu yas geleneği bir anmanın ötesinde anlam ifade ediyor. Esasen İslâm’da vefat eden kişi veya kişiler için yas tutma geleneği üç gündür. Asırlar boyu devam ettirilen bu yasa, farklı bir anlam yüklenerek, ibadet aşkıyla devam edilmektedir.

Çetinoğlu: Bildiğim kadarıyla 10 yıldan fazla bir zamandan beri ülkemizde, On Muharrem günlerinde insanlar, zincirlerle dövünüp kendilerini kanatmıyorlar. Kerbela şehitlerinin anıldığı mekânlarda, Kızılay’ın kurduğu çadırlarda doktor gözetiminde kan bağışında bulunuyorlar. Sizin gözlemleriniz nedir?

Prof. Demircan: İnsanların kendilerini dövmeleri, kanlarını akıtmaları, anlamsız ve gereksiz bir uygulamadır. İslâm’ın yas tutma anlayışına da uymamaktadır. Ancak ne yazık ki, böyle bir âdet uzun süre İslâm dünyasının çeşitli yerlerinde ve ülkemizde de uygulandı. Sizin de ifade ettiğiniz gibi, bir süredir ülkemizde İstanbul’da bu uygulama terk edildi. Görsel medyada çıkan görüntülerin oluşturduğu rahatsızlık, Caferî kardeşlerimiz üzerinde bir baskı oluşturduğu için kan verme etkinliğine devam ediyorlar. Doğrusunu isterseniz, bunun hayırlı bir işe vesile kılınması sevindirici bir durum. Ancak İslâm’da yas amacıyla kan akıtmak diye bir şey yok. Kendi kafamıza göre din uyduramayız.

İslâm tarihinde başta Hz. Peygamber olmak üzere birçok değer verdiğimiz insan vefat etti veya öldürüldü. Hz. Ömer bir Mecusi tarafından gerçekleştirilen suikasta kurban gitti. Hz. Osman, bir grup Müslüman’ın evine girerek kendisine saldırmaları suretiyle öldürüldü. Hz. Ali sabah namazına giderken, bir Haricînin(5) saldırısı sonucu öldürüldü. Bu zatların hepsi bizim için değerli insanlardır; ancak hiçbirinin vefatı sebebiyle yas törenleri icra edilmemekte, bu maksatla insanlar kanlarını akıtmamaktadırlar. Bu etkinlikleri yas töreninden çıkarıp ‘anma ve anlama’ törenleri haline getirmek gerekir.

Hz. Hüseyin, şehit edildiğinde 57 yaşındaydı. Hz. Peygamber vefat ettiğinde ondan beş-altı yaş büyüktü. Babası Hz. Ali de, Hz. Ömer de öyle idiler. O da diğer insanlar gibi ölümlüydü. Onun uğradığı ihanet ve zulüm elbette insanların aynı hataları tekrar etmemeleri için anılmalıdır. Ancak bunu bir yas ritüeline dönüştürmek, olgunun muhtevasını boşaltmak anlamına gelir.

 

(1)Hz. Hüseyin: Peygamber Efendimizin Kızı Fatıma’dan (ra) dolayı torunu, Hz. Ali’nin (kav)(*) oğludur.  On İki İmâmlar’ın üçüncüsü(**) olan Hüseyin bin Ali, İslam Devleti’nin bir Emevî saltanatına dönüşmemesi için mücadele vermiş ve Emevîler tarafından öldürülmüştür. Soyundan gelenler Hüseynî veya Seyyid olarak yâd edilir.

(*)kav:Kerremallâhü Veche‘ ifâdesinin kısaltılmışıdır. Hz. Ali, Peygamberimizin amcası Ebu Tâlib’in oğludur. Hicretten 23 yıl önce doğmuş ve hiçbir puta tapmamıştır. Bunun için mübârek ismi söylendiğinde, ‘Kerremallâhü Veche‘ denilerek saygı ile yâd edilir. Bu ifâdenin mânâsı; ‘Allah (cc) O’nu şerefli kılsın‘ olarak açıklanabilir.

(**)Birincisi Hz. Ali, İkincisi Hz. Hasan’dır. (ra)

(2)Hicrî Takvim: İslamî takvim olarak da isimlendirilir. 1 yılı 354 veya 355 gün olan ve 12 kameri aydan oluşan, Hz. Muhammed (sav) Efendimizin Mekke’den Medine’ye göç ettiği tarihi başlangıç kabul eden ve ay’ın dünya çevresinde dolanımını esas alan bir takvim sistemidir. Hicretin, Muharrem ayı yani takvimin başlangıç günü veya ayıyla bir ilgisi yoktur.

 

(3)Kerbela: Günümüzde Irak’ın sınırları içerisinde bir şehirdir. Bağdat’ın 100 km güneybatısındadır. 4.000 ile 4.500 arasında olduğu tahmin edilen Birinci Yezid ve ordusu tarafından, 72 kişiden ibâret Hz. Hüseyin ve taraftarlarının katledildiği bölgedir. Hâdise, iktidar kavgası olarak Miladî takvime göre 10 Ekim 680’de Hicrî 10 Muharrem 61 tarihinde cereyan etmiştir.  Bu gün, Şi’îler tarafından Aşûra Günü olarak yâd edilir. Sünnîler ise İslam dini’nde matem yapılmaması kaidesine uyarak bu günde ibâdet yaparak ve Kerbela’da şehit olanların ruhuna Mevlid okuturlar. Anadolu’da 10 Muharrem günü, Sünniler tarafından da aşura yapılır, komşulara dağıtılır. Şi’îlerin yasına saygı gösterilir.

 

(4)Şia: Lügat mânâsı, ‘taraftar ‘ demektir. Mezhepler tarihinde Hz. Peygamberin vefatından sonra, Hz. Ali’nin halife olması lazım geldiğini düşünen ve O’nun soyundan gelen insanların meydana getirdiği topluluğa verilen addır.

(5)Haricî: Dînî ve siyasî mevzularda itaatten ayrılıp isyan derecesine varan aşırı görüş mensuplarına verilen addır. Haricîler, Allah’tan başka hüküm koyacak kimse yoktur prensibi ile yalnız Kur’an-ı Kerim hükümlerinin tatbik edilmesi lazım geldiğine inanırlar. Sünni Müslümanların kabul ettikleri Sünnet, İcma, Kıyas yollarını reddederler.

 

Sünnet: Peygamberimizin söz ve davranışlarıdır. Kur’an-ı Kerim’den sonra dinin ikinci önemli temel kaynaktır. Sünnet aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’i hayata taşıma ve O’nu anlama biçimidir. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim âyetlerini en güzel şekilde anlamak ve yorumlamak için hadis ve sünnete bakılır.

İcma: Dinî bir konuda yapılan görüş ve fikir birliğidir. İnsanlar dini konularda yanlış hüküm çıkarabilir ve yanılabilirler. Fakat İslam âlimlerinin bir konuda fikir birliğinde olması ve görüşlerinde herhangi bir ayrılığa düşmemeleri o hükmün ve sonucun isâbetli olduğunu gösterir.

Kıyas: Kur’an ve sünnet yoluyla hakkında hüküm bulunmayan konularda hakkında hüküm bulunan benzer bir hükümle kıyaslayarak sonuca varma yöntemidir.

İcma ve kıyas yoluyla elde edilecek bir bilgi kaynağının hiçbir zaman Kur’an ve sünnete ters düşmemesi gerekir. Bu durumda Kur’an ve Sünnete ters ve aykırı bir icma veya kıyas olamaz.

 

 

Dava

Çıkarı sevmedim oldum olası ,
Makamı, mevkiyi hiç düşünmedik.
Türkçü İslam ülküsü sere gireli ,
Ülkü bayrağını hiç düşürmedik.

 

Hemşehrim  Atsız’a, uydum uyalı,
Geriye dönmeyi hiç düşünmedik.
Başbuğuma bozkurt sözü vereli ,
Mukaddes davayı hiç unutmadık!

 

Ülkü denen sevgiliyi seveli,
Onun çilesine ah vah etmedik,
Allah’a kul, Türk ‘e de yar olalı,
İhanete pirim asla vermedik…

 

Kocaeli Bu Ayıbı Temizlemelidir!

0

Günlerdir   birçok  yerde   seçim çalışmaları  dolayısı ile  insanlarla  yüz  yüze  geldik,  kol  kola   girdik, konuştuk, meseleleri   karşılıklı    yorumladık.    İnsanlar  artık  uyumuyor, durumu  bir  çoğu  kavramış   gibi.

 

Ülkenin  içten  ve  dıştan  kuşatıldığını, çözüm  sürecinin  aslında bir  ihanet  süreci  olduğunu, bu  hükümetin  PKK ile olan anlaşmaları  sayesinde, devletimizin   resmen  içten  bombalandığını, bu  sürecin  ülkemizi  bölünmeye  götürdüğünü, yüzlerce    şehidin   müsebbibi   bu  süreçte   masanın   her  iki  ucundakiler  olduğunu  insanımız  anlamaya başlamıştır.

 

Gittiğimiz  yerlerden  sadece bir yerde, iki  kişi  terbiyesizce   davranarak  bugün  moralimizi  bozmuşlardır.   Bu  insanlar, dünyanın şu  anki  gidişinin  oldukça çok gerisinde, bağnaz ve çıkar kokan, din taciri  konumunda  olan, taş kafa cinsinden  varlıklardı.  Bu  iki  kişi   zaten  sizi  dinlemiyor, koalisyon  kurulmamasının  nedeninin  Bahçeli  olduğunu  iddia  ediyorlar. İzah ediyoruz, CHP  ye de MHP  ye de  koalisyon  teklifi   edilmedi, seçim  hükümetine  destek  istendi  diye, adamlar  taş  kafa   anlamıyorlar.

 

Diğer   insanların çoğu    ise  koalisyon kurulamamasının  nedeni, yeni bir seçime  gidilmesinin  tek  sebebinin  Erdoğan olduğu   görüşünde  olduğudur.  İşin gerçeği de  budur. Hiç   kimse  elindekileri  kaybetmek   istemez.  Hele de işin ucunda  hırsızlık   ve  yolsuzluklardan  adalet önüne çıkma  durumu  er ya da geç olacaksa, hiç kimse  koalisyona  bulaşarak, tek başına     iktidarı  elden bırakmaz.

 

Bu  seçim  bir kişinin  keyfi için  yapılan  bir seçimdir.

Türk  Milleti’nin  çoğu    bunun farkındadır.  Gittiğimiz  köylerde konuştuğumuz  herkes   artık  bu  hükümetin   gitmesinden yana. Bağnaz, nemalanan ya da  Türkiye’nin meselelerinden  zerre  haberi  olmayan   tutucu, beyni  kapalı  kişiler  gerçekten de durumdan  habersizler. Bu ülkenin  gerçeklerinden  çok  uzak olan  kişilerle  de  karşılaştık. Medenice  derdimizi anlattık, sorularına  cevaplar  verdik.

 

Kocaeli’nde  ise  302  oyla MHP’nin  2. sıradaki   vekili  Lütfü Türkkanı  meclise  gönderememesini  bu  ildeki   vatansever  herkes  hazmedememiştir. Lütfü Bey’in yerine  HDP li   bir vekilin  kazanması  Kocaeli’nin  ayıbıdır, görüşünde  birlenilmiştir. Bu  seçimde     AKP  ve  CHP’nin  yeni  bir vekil daha  çıkarmaları  için  50 ve  60  bin  küsur  oy almaları  gereklidir. MHP  ise  300  küsur  oy  daha alırsa   Lütfü  Türkkan Bey  meclise  gidecek ve pkk  Kocaeli’nden aldığı  milletvekilini  kaybedecektir.

Bu  durumda   vatansever  herkesin  MHP ye  vereceği  bir oy  çok  önemlidir. CHP  ve AKP  yeni  bir  vekil  çıkarmaları  çok uzak  bir  ihtimaldir, hali  hazırda  olan  vekil  sayısında da bir eksilme  olmayacağı  muhakkaktır.

AKP ye ve CHP  ye   verilen  bir  oy  HDP  ye  gitmiş   olacaktır.

Bu  ilde  yaşayan herkes,  bu  ilden PKK’nın  vekil  çıkarmasını  istemeyen  herkesin, bu ayıbı  temizlemesi gereklidir. Bu  ilde  seçim  HDP  ile  MHP  arasında   geçecektir.

Kocaeli  ilinde, ya  Lütfü Türkken, ya da  PKK   diye de durumu özetleyebiliriz.

 

Gibiyim Şimdi

Yaprağı kurumuş bir dal gibiyim,
Bayrağı yakılmış vatanım şimdi.
Leyla’sın yitirmiş Mecnun gibiyim,
Soyulmuş, şaşırmış milletim şimdi.

Kıyıya atılan balık gibiyim,
Güle mihnet eden bülbülüm şimdi.
Doğruyu elif de görür gibiyim,
Eski çamlar bardak, oldu bak şimdi.

Kervanı dağılmış bir çöl gibiyim, 
Baykuş tünediği binayım şimdi.
Yolcusu olmayan bir yol gibiyim,
Güvendiğim dağa kar yağdı şimdi.

Velhasıl dağılmış ordu gibiyim,
Özü sömürülmüş milletim şimdi.
Bölünmeye doğru gider gibiyim,
Vefalı Türk nerde, ararım şimdi…

 

Teröriste Hitap (3)

Bin seneden beri dünyayı diyanetiyle ışıklandıran ve bütün dünyanın hücum ve saldırılarına karşı dinsel sağlamlığını kahramanca savunan bu milletin aleyhinde zuhur edecek bir huruç, isyan ve kalkışma hareketi bizzat Kürt kardeşlerimizin baskın / ezici çoğunluğunca destek bulamayacak. İsyan ve bagilikte ısrar edenlerin ise sonları hüsran olacak. Buna müstehak olduklarını yani bu sonucu hak ettiklerini dünya âlem ibretle görecek.

Öyle ise böyle menfî bir çıkıştan sakın be kardeşim!

Deyiver artık Türk kardeşime âsilik ile yok işim.

Türk milleti sadef / kale gibidir. Sadef inciye kalelik yapar. Bünyesinde çok kıymetli bir maddeyi saklar. Türk milleti de maddesiyle / bedeniyle sadef / kale hükmündedir. Bağrında İslâmiyet milliyetini / İslâmiyet ruhunu / Kur’anı barındırmaktadır. Yâni aklı Kur’an, milliyeti İslâmiyet olmuş; bu vasfıyla Osmanlı-Türk Hilafeti’nin asırlarca bayraktarlığını yapmıştır. Bu önderliği selefi / öncesi olan Araptan devr almıştır. Halef-Selef / Öncelik-sonralık vasıflarıyla Arap ve Türk hem kardeş olduklarını göstermişler, hem de Kur’an ve İslâmiyet milliyetini içinde barındıran kudsî / kutsal kalenin sırayla nöbetçileri olmuşlardır. İşte hedef tahtası hâline getirdiğiniz böyle bir millettir. Böyle bir millet karşısında -daha bu dünyada iken- hüsrana uğrayacağınız, bunu da hak etmiş olacağınız gibi, âhiretinizi de tehlikeye atmış durumdasınız.

İşte sizler “Araptan sonra İslâmın kıvamı (onu ayağa kaldıranı, İslâmın devam ettiricisi ve ettirecek) olan(ı) Etrâk”a yâni Türklere karşı geliyorsunuz. Üstelik sizleri de ilk etapta yokluk girdaplarına atacak olan Batılı sömürgen ve emperyalistlerinin oyuncakları oluyorsunuz.

Hemen şimdi eskiden yaptığın gibi, kahramancasına Kur’ana ve iman hakikatlerine sahip çık. Doğrudan doğruya iman ve Kur’an hakikatlerine revaç ver. Bunu yapmadığın için, ister istemez dehşetli bir nefret içine düşmüşsün! Kahraman kardeşin ve kumandanın hükmünde olan Türk milletine karşı yersiz bir düşmanlık besliyorsun! Bu hâlinle İslâm âlemini mahva çalışan mutlak küfür altındaki anarşiliğe mağlup olmaktasın. Bu yüzden İslâm âleminin kalesi ve şanlı ordusu olan Türk milletinin parçalanması için saldırdıkça saldırıyorsun.

Aklını başına al ve uyan. Senin saadet, refah ve felahın Türk milletiyle bir ve beraber olmaktan geçmektedir.

İşte böyle bir milletin din kardeşleri olan ey Kürtler! Köklerimiz bir. Zaten insan olarak kardeşiz. Üstelik din kardeşiyiz. Zaman, zemin ve iklim icabı zahirde başkalaşmalar tabii ve olağandır. Ama tarih bir milletin geçmişini inkâr etmez. Nitekim etmiyor. Öyle ise, gerçekleri görünüz. Titreyin ve kendinize gelin. Çünkü maziye indikçe aynı kökten geldiğimiz anlaşılmaktadır. Kardeş olduğumuz bir gerçek. Zaten çok derinlerde Hz. Nuh ve onun da evvelinde Hz. Adem ve Havva bulunmaktadır. Hz. Nuh’un oğullarından Yafes’in Türk adlı oğlundan türediğimiz tarihen sabittir.

Bin seneden beri İslâmiyet âlemini kahramanlığı ile memnun ve mesrur eden, İslâm vahdetini / İslâm birliğini muhafaza edip koruyan, insanları mutlak küfürden / inançsızlıktan, dalâlet ve sapıklıktan şanlı bir surette kurtulmasına büyük bir vesile olan Türk milletinin bu ulvî hizmetlerini görünüz. Titreyin ve kendinize gelin.

Türk milleti, Abbasî devletinin inkırazından / yıkılmasından sonra, İslâmın imdat ve yardımına koşmuş, İslâm sancağını omuzlamış kahraman bir millettir.

Araptan sonra İslâmın kıvamı / onu ayakta tutanı olmuş bir millettir. Binaenaleyh tüm hakikat ehlinin beğeni, sevgi ve dostluklarını kazanmıştır. Durum bu merkezdeyken nasıl olur da, koca İslâm dünyasının iftiharı olan bu millete karşı silâh çeker, kurşun atar, pusu ve tuzaklar kurarsın?

Kendine gel ve değil sadece dünyanı, âhiretini de tehlikeye atmaktan vazgeç, kardeşliğini göster. Dostları sevindir, düşmanları ağlat.

İslâm milletinin en mühim ve mücahit ve muazzam bir ordusu olan Türk milletine karşı silâha sarılmak, dış düşmanların oyuncağı olmak, hayâlî bir devlet peşinde koşmak ne menem şeydir?

3715

Hâlbuki senin devletin de var: Türkiye Cumhuriyeti Devleti. İçinde yer aldığın milletin de var: Türk milleti. Vatanın da var: İçinde yaşadığımız Türkiye.

Bu devlet, bu millet, bu vatan, bu bayrak, bu ordu hepimizin. Çünkü hepimiz Türk milletiyiz. Hepimiz kardeşiz. Çünkü millet; doğuştan ziyade oluşla meydana gelir. Çünkü hepimizin dini, dili, vatanı bir. Başka ne bilirsek bilelim. Başka nece konuşursak konuşalım.

Bu dindar Türk milletinin yüzer milyon velî makamında şehitleri var.

Kahraman gazilerinin kanıyla, kılıcıyla kazanılan, muhafaza edilip korunan İslâmiyet gerçeği var.

İhanetle böyle mübarek bir millete çıkmakla karşı

Farkında mısın titrettiğini yer ve gökleri ve arşı

Ayyuka çıkan lânetlemelerden koru kendini

Ve hatırla senin de mensup olduğun yüce dini

Unutma ki, iki pehlivan kavga ederken bir çocuk ikisini de dövebilir.

İki dağ birbirine karşı bir mizanın / terazinin iki gözünde bulunsa; bir batman kuvvet o iki kuvvet ile oynayabilir. Birini yukarı kaldırıp diğerini aşağı indirebilir.

Türkler ve Kürtler; terazinin iki kefesi gibidir. İç-dış düşmanların bu kefelerle oynamasına, iki kardeşi birbirine düşürmesine fırsat vermemelisin.

İşte kefenin birini teşkil eden ey Kürt kardeşler! Siz de iç-dış düşmanlara verdiğiniz fırsattan hemen el çekiniz. Geleceğiniz ile oynamayınız. İstikbalinizi de tehlikeye atmayınız!

Kur’an’ın sena ve övgüsüne mazhar ve lâyık oldukları için, Türk milletini takdir ve tahsin etmek gerekir. Çünkü sevileni sevmek; aynı zamanda seveni sevmek demektir.

Çünkü altı yüz seneden beri bütün dünyaya karşı koyan Türkler; tebcile lâyıktırlar. Zira Türkler Kur’an’a bayraktarlık etmişlerdir. İşte sırf bu yüzden; bu millete karşı, gayet şiddetli taraftar olmak; her müslümanın müslümanlığının bir gereğidir.

Üstelik Türkler; Hz. Peygamber’in sevgi ve övgüsüne mazhar olmuşlar. Hz. Muhammed birkaç yerde Türklerden ehemmiyetle bahsetmiş. Bu hususta hadis var.

Evet Türk milletinin Peygamber övgüsüne mazhar olduğu bir gerçektir. Bir nümune ve örneği Fatih Sultan Mehmet hakkındaki hadistir.

İşte bütün bunlardan ötürü; bin seneden beri İslâmiyet’in kahraman bir ordusu, bayraktar ve önderi olan Türk milletine karşı duyulacak her türlü düşmanlığı bertaraf etmek; hepimizin vazifesi olmalı.

Çünkü Türkler yine eskisi gibi İslâmiyet’in kahramanlarıdır kanaatini hakim kılmak, tezvir ve iftiralardan bu milleti uzak tutmak; hepimize düşen bir görevdir.

Türk milleti ve kardeşleri, eskisi gibi dinine ve Kur’anına sahiptir. Sair ehl-i İslâmın dindar büyük bir kardeşidir. Üstelik Kur’an yolunda, diğer hizmet edenlerin kahraman kumandanıdır.

Böyle kutsal bir dâvânın içinde ve başında olan bir millete karşı nasıl silâh çeker, kurşun atar, tuzak kurarsın? Türk kardeşlerinin ulvî dâvâlarına çelme takar, dostları üzer, düşmanları sevindirirsin?

Gel kendine bir an önce be kardeşim

Bırak kavgayı da bir yol dertleşelim

Sana da bana da düşman olanlara karşı

 

 

Teröriste Hitap

Kim var yanında ve arkanda, bir düşünsene.

Bir zamanlar omuz omuza beraberce sırt sırta vererek çarpıştığımız Almanya!

Çünkü “3 B Plânı” hâlâ revaçta: Berlin – Bosfor (İstanbul) – Bağdat.

Petrolün çıktığı yerlerde Köprübaşı edinmek istiyor.

Teröristlere güya dost gösterisinde bulunarak, asırlık emellerine âlet ediyor.

Onlar da ham bir hayâl peşinde buna âlet olarak; kardeşleri Türk Askeri’ne ve Türk Polisi’ne kurşun sıkabiliyor. Düşmanı kendisine güldürüp, dostu ağlatıyor.

Kim var yanında ve arkanda, bir baksana.

Görünüşte Avrupa’nın en lâtif, yumuşak ve hoş sedalı dilini konuşan Fransa.

Bir zamanlar alafrangalık aşkına, örnek aldığımız Fransa.

Dilini okullarda öğrettiğimiz, âdetlerini baş tâcı ettiğimiz Fransa.

Güya medenî fakat maskesi arkasındaki korkunç gerçek yüzü ile insanlığa utanç tabloları sunan Fransa.

Cezayir’de milyonlarca müslümanın kanını içen, hunharca akıtan Fransa.

Kim var yanında ve arkanda, bak da görsene,

Bir zamanlar İslâm Âlemi’ne kendisini; İslâm’ın hâmisi ve koruyucusu olarak göstermeyi, sunmayı başaran İngiltere.

Hin oğlu hinlikte üstüne olmayan İngiltere.

Afrika’daki insanlık dışı hareketleri filimlere konu olan İngiltere.

Kendisine “Asılırsan İngiliz ipiyle asıl!” hükmünü verdiren İngiltere.

Hâlen de bin bir desîse ve yalanla ve sûret-i haktan gözükerek; dünya siyasetine yön veren İngiltere.

ABD ile bu hususta kol kola giren İngiltere.

Kim var yanında ve arkanda fark etsene.

Dost bildiğimiz, onunla ta Kore’de dünyanın öbür ucunda, Komünistlere, dinsiz ve ateist bir devlete karşı yan yana, diz dize çarpıştığımız ABD.

Yanında yer alarak yüzlerce şehit verdiğimiz, gâzi olduğumuz ABD.

Hür Dünya’nın lideri, güya dost ve müttefik sandığımız ABD.

Petrolü olduğu hâlde onu kullanmaya; Orta Doğu petrolü bitene kadar kıyamayıp, sonraya saklayıp, Orta Doğu petrollerine el koymayı şiar edinen ABD.

Kim var yanında ve arkanda, anlasana.

ABD’nin kanını emen, her türlü kritik noktaların içinde yerleşip söz sahibi olan İsrail.

Bu uğurda canavarca kan döken, çoluk çocuk, kadın kız demeden vahşetin her türlüsünü uygulamaktan çekinmeyen İsrail.

Allah’a bile çok zaman -âdeta- kafa tutmuş olan İsrail.

Bu yüzden hak ile yeksan / yerle bir olması yakın olan İsrail.

Cirmi küçük fakat cürmü büyük; insanlık düşmanı İsrail hükümetleri.

“Nil’den Fırat’a kadar uzanan yerler benim olmalı!” diyen ve bunun için Türkiye’yi zayıflatacak ve bir engel olmaktan çıkaracak her türlü tedhiş ve terör hareketlerinin destekleyicisi olan İsrail.

Velhasıl; söyle arkadaşını; söyliyeyim kim olduğunu.

X

Yalnız bütün bu saydığım devletlerin halklarını; yaptığım ithamlardan uzak tutuyor; yapılan zulümleri kendi halklarına rağmen yaptıklarını, yâni kendi halklarını yanıltarak, kandırarak siyasetlerine inandırdıklarını düşünüyorum. Çünkü her devletin halkı masumdur. Yapılan zulüm ve adaletsizlikleri asla tasvip etmezler. Zira Sevad-ı A’zam yanılmaz. Yâni milletler; hakikatleri bildikleri takdirde asla zâlimin ve zulmünün yanında yer almazlar. Yeter ki, kandırılmış olmasınlar.

3709

X

Türkiye’ye karşı ihtirası dinmeyen zâlim yedi düvel

Müdahale etmeleri için sallanıyor ona nice el

X

Bütün bunlara rağmen tüm içtenliğimizle -gerekeni yapmak şartiyle- diyoruz ki:

İçimizdeki beyinsizler yüzünden

Ya Rab helâk etme bizi bu yüzden

Çoksa da milletçe günahımız

Sana yükseliyor pişmanlık âhımız

 

Özlem

Şu dere, bu doğa ne hoş, içim açılıyor,

Göresim gelmişti koşuşan tavşanları.

Şu güvercine bak, nasılda atıyor takla,

Oh! İçim açıldı, mis gibi kokuyor çam ağaçları.

 

Bazen bırak kendini, seyret martıları,

Bırak planı, programı, doğruyu, yalanı.

Salıver savrulsun özgürce sevginin saçları,

Gel de seyredelim, güneşin batışını akşamları.

Haydi, gidelim bu şehirden, bırakalım betonları,

Çimenlerde yuvarlanıp, hatırlayalım çocuklukları.

Ah o günler, geri gelse ne olur, ne var ki gelemezler!

Boğulmuşuz meselelerde, özlemişim eski anları.

 

Fırtına Çıktığında Uyuyabilmek

 

 

Yaşar Değirmenci’nin hazırladığı ‘Fırtına Çıktığında Uyuyabilmek’ isimli eseri, Ebru Selek çalışması olan sayfa düzenlenmesindeki estetik üstünlüğü yanında muhteva itibariyle de dikkat çekiyor.

 

4 bölümden oluşan kitabın bölüm başlıkları şöyledir: 1- Ders – Tavsiye – Nükte, 2- Hikmet – Hatıra İbret,  3- Tebessüm – İkaz – Seçmeler, 4- Dünden Bugüne –  Kıssadan Hisse – Çeşitleme.

 

Kitapta; başlıkta belirtilen özelliklere sahip toplam 193 adet kısa yazı, Eflatun’dan Mevlanâ’ya kadar değişik kültürlere mensup mütefekkirlerin, şairlerin ve yazarların özlü sözleri bulunuyor.

 

Yazar, ‘Önsöz‘ başlığında okuyucuya şöyle sesleniyor:

 

Hayat yolculuğumuzda sevinçlerle hüzünler, tebessümlerle gözyaşları hep iç içedir.

Kaba ve keskin ifadeler, keskin bıçaklar gibi çoğu zaman sahiplerini yaralar. Zarif ve düşündürücü ifadelerden, taşı gediğine koymalardan, nüktelerden, fıkralardan, kinâyelerden yeteri kadar faydalanamıyoruz.

Modernizmin, giderek kabalaşan yapısının ortaya koyduğu konuşma üslubu gittikçe basitleşiyor, sığlaşıyor. Kendi kültürümüzdeki güldürürken düşündüren, ibret alan, ‘geçmişi olmayanın geleceğinin olmayacağı’nı hatırlatan uyarılar, ‘dünden bugüne’, ‘bugünden düne’ giden ‘kültür Köprüleri’ne olan ihtiyacımız her geçen gün artıyor. Mirasımızı hatırlayıp yeniden canlandırma, hafızalarımızı tazeleme, konuşmalarımıza ve yazılarımıza bir farklılık katma ihtiyacını da hep hissederiz.

Bu kitap; Okuyanın zihninde yer eden, gönlünü ferahlatan, dudaklarında tebessüm hâsıl eden, kıssasıyla, ikazıyla, ibretiyle, hatırasıyla, dersiyle, hassasiyetiyle bizi iç dünyamıza döndüren, din ve düşünce dünyamızın büyüklerinin hayatından kesitler sunan bir derleme. Üşüyen insanlığımızı ısıtan bir kitabın hasreti; ‘Fırtına Çıktığında Uyuyabilmek‘ kitabını ortaya çıkardı. Hayatımız irâdemizle yaptığımız tercihlerden ibaret değil mi? İbret alınacak şey ne kadar çok, ibret alan ise ne kadar az. Hepimizin bir görevi de ‘hayra çağırma, iyiliği emir ve kötülükten sakındırma’ değil mi? İnsanî değerleri hatırlayıp, azalan insanlığımızı çoğaltmak, insan kalitemizi yükseltmek mecburiyetindeyiz. İnsan mayasında olan fazilet (erdem) gayret sarf edilmez, ikazlar yapılmaz, dâvetlerde, tavsiye ve nasihatlerde bulunulmazsa, bu güzel vasıflar zaman içinde kaybedilir. ‘Bilgi çağı‘ denilen bu çağda insan, çok şey bilebilir, bilgili olmanın yanında ‘erdemli insan’ olmayı da tercih edemez miyiz? Sevgisiz zekânın, bizi küstah yaptığı; sevgisiz adaletin, bizi zalim yaptığı; sevgisiz diplomasinin, bizi ikiyüzlü yaptığı; sevgisiz başarının, bizi kibirli yaptığı; sevgisiz zenginliğin, bizi haris yaptığı; sevgisiz gücün, bizi zorba yaptığı; sevgisiz inancın, bizi bağnaz yaptığı bir dünyada yaşıyoruz.

Peki, yeni bir dünya kuramaz mıyız?

Öyle bir dünya ki; güçlülerin âdil, güçsüzlerin güvenli, ülkelerinin barış ve kardeşlik içinde olduğu bir dünya… İnsanlarının gönül aydınlığı ile aydınlanan, ruh ve düşünce zenginliğiyle çiçeklenen bir dünya. Mutluluğu da acıyı da paylaşabilenlerin, insanı insan yapan değerleri hiç unutmayanların dünyası… Komşulukların dostlukların, arkadaşlıkların, akrabalıkların, vefakârlıkların hayatımıza yansıdığı bir dünya… Ağlamayı da gülmeyi de, çileyi de başarıyı da terslikleri de bilen, taşıyan ve gerektiği gibi karşılayan ‘ölçü ve denge’ toplumunun dünyası… Nefsiyle, inadıyla, öfkesiyle değil; aklıyla, idealiyle, yüreği ile düşünenlerin dünyası… Aileyi göz bebeği gibi koruyan, yaşlıların, hastaların, muhtaçların; ilâhi emanetler gibi görüldüğü bir dünya… Böyle bir dünyanın hasreti bu kitabı doğurdu.

Kitabımızda fikir sancılarından, hayat tecrübelerinden, gönül sızılarından çok şey bulacaksınız. Bu dünya misafirhanesinde inen her şeyin eskiyip pörsümesine mukabil, hikmet yüklü öylesine samimi, öylesine gönülden söylenmiş ki, kulakları aşıp kalplere ulaşmış. Zaman onları eskitememiş, insanlığın ‘ortak değeri’ olmuş. Söylemek istediklerimizi kimseyi mahcup etmeden dolaylı yoldan, kinâye, hikâye, anekdot, hatıra, nükte ile anlatmanın daha uygun olacağını düşündük. Aradığınız malzemeleri de ‘Fırtına Çıktığında Uyuyabilmek‘ kitabında bulacaksınız.

Kitabın sayfalarında gezerken sevginin, mutluluğun, duygusallığın hassasiyetin, başarının, olumlu bakıp olumlu düşünmenin önemine ve tadına varacaksınız.

Kitabın hazırlanmasında maddî-manevi katkıda bulunan, teklifleriyle tenkitleriyle, teşvikleriyle, taltifleriyle, takdirleriyle, emekleriyle yardımcı olan bütün gönül dostlarıma teşekkür ediyorum.

 

4 bölümün her birinden tadımlık olarak birer adet kısa yazı ve birer adet özlü söz:

 

AHLÂK

Üç arkadaş, Su, Ateş ve Ahlâk birlikte gezintiye çıkarlar. Ormanın girişinde durup, aralarında konuşmaya başlarlar. Ateş: ‘Arkadaşlar… Bu orman çok büyük. Kaybolduğumuzda birbirimizi nasıl bulacağız? Meselâ, bir yerde duman görürseniz, ben oradayım.’ Su: ‘Nerede bir şırıltı duyarsanız ben de oradayım.’

Su ile Ateş, birlikte Ahlâk’a dönüp sorarlar: ‘Peki seni kaybedersek nasıl buluruz?’

Ahlâk cevap verir: ‘Üzgünüm arkadaşlar… Beni kaybederseniz bir daha bulamazsınız.’

 

ESİR DEĞİL, SANKİ HATIRLI MİSAFİR

Fransız denizcilerinden teğmen Jean Marie Grammont anlatıyor: ‘Bir top mermisi cephaneliğimize isabet ederken, bir mayına çarptık. Bouvet, sancak tarafından yana yatarak hızla batıyordu. Arkadaşlarımızla kendimizi denize bıraktık. Kırk beş dakika sonra sâhile vardık. Hava soğuktu, ıslanmıştık ve yorgunluktan bitiktik. Ama daha doğrusu korkudan perişandık. Bir süre sonra, sahilin az ilerisinde tepelerin ve ağaçların arasından Türk askerleri göründü. İşimiz tamam diye düşündüm. Önce hâlimize baktılar. Sonra ellerindeki silahları yanlarına bıraktılar. Kaputlarını çıkardılar. Bize doğru geldiler, işâretle üzerlerimizdekileri çıkarmamızı anlattılar. Kaputlarını bizler giydik. Kollarımızdan tutarak kaldırdılar. Yukarıya doğru yürümeye başladık. Hayret hepsi sanki ailemizden birileri imişçesine davranıyordu. Karargâha gelmiş olacaktık. Bir barakanın içine soktular. İçeride büyük bir soba yanıyordu. Etrafına dizildik. Az sora erler ellerinde çanaklarla yanımıza geldiler. Çorba ve ekmek getirmişlerdi. Biraz sonra kuru çamaşırlar da getirdiler. Şaşkınlığımız devam ediyordu. Genç bir subay geldi. İsmini not ettim: Hasan Galip. Mükemmel bir Fransızca ile ‘Geçmiş olsun. Sizler için savaş bitti. Şimdi artık bu körolası kavganın sonuna kadar misafirimizsiniz.’ dedi. Teğmen ve erler sigara ikram ettiler. Genç teğmen, ‘Burada birkaç gün, nemiz varsa bir aile çemberi içinde imişçesine paylaşacağız. Ne yazık ki yiyecek çok şeyimiz yok. Kısmet. Üzülmemenizi rica ederim.’ dedi. Sonra gülerek ilave etti: ‘Kader, bugün sizi esir durumuna düşürdü. Savaş bu. Ben de yarın ölebilirim. Bir isteğiniz olursa nöbetçi onbaşıya söyleyiniz.’

Orada dört gün kaldık. Daha sonra Tekirdağ’a nakledildik. Esir değil, sanki hatırlı misafirler gibiydik. Türklerin bu civanmertliğini hiç unutmadım.

BEDEVİ

Devesiyle birlikte çölde yürümekte olan bir bedevi, güçlükle yürüyen, susuzluktan dudakları kurumuş bir adama rastlamış. Adam bedeviyi görünce su istemiş. Devesinden inmiş ona su vermiş. Suyu içen adam birden bedeviyi iterek deveye atladığı gibi kaçmaya başlamış. Bedevi arkasından bağırmış: ‘Tamam, deveyi al git; ama senden bir ricam var. Sakın bu olayı kimseye anlatma!’

Bu isteği tuhaf bulan hırsız biraz duraklayıp, sebebini sormuş: ‘Eğer anlatırsan’, demiş bedevi, ‘bu hâdise her yere yayılır ve insanlar bir daha çölde muhtaç birini görünce yardım etmezler…’

Bedevi gibi derdimiz deve değil de, kötülüğün yayılmaması olsaydı, millet olarak şimdiye kadar çok şeyi halletmiş olacaktık. Kardelenlerimiz çoktan yeşermiş olacaktı…

Menfaatimize göre değil, vicdanımıza göre yaşayacağımız bir hayat dileğiyle…

 

ÇAN DÖRTTEN FAZLA ÇALINIRSA KİM ÖLMUŞTUR?

Çok eski yıllarda krallıkla idare edilen bir ülke varmış. Ama bu ülkede, hukuk ve hâkimler de varmış.

Törelere göre, bir vatandaş öldüğünde, şehir merkezindeki dev çan bir defa çalınırmış. Uzun uzun da yankılanırmış. Eşraftan birisi ölürse çan iki defa, büyük bir devlet adamı ölürse üç defa çalınırmış. Ya kral? O öldüğünde, çan dört defa çalınırmış.

Gel zaman git zaman… Şehirde bir olay olur, iş mahkemeye intikal eder. Davanın sanığı olarak mahkeme huzuruna çıkarılan kişinin masumiyetini ise bütün vatandaşlar bilmekteler. Bir formalite olarak görülmesi ve beraat beklenen, davadan sürpriz bir karar çıkar.

Sanık para cezasına mahkûm olmuştur.

Hâkim sorar: “Bir diyeceğin var mı ?”

Sanığın cevabı “Hayır!” olur.

Mahkeme biter. Dinleyiciler dağılır. Kafalarda bir kaygı… Kısa bir süre sonra dev çanın sesi duyulur. Acaba kim öldü? Çan bir defa daha çalar. Acaba eşraftan kim öldü? Şehir çan sesi ile bir defa daha inler. Hımmmmm. Büyük bir devlet adamı, acaba kim? Soruya cevap alınmadan çan bir defa daha çalar, yeri, göğü inletir. Herkeste bir feryat: eyvah! Kralımız öldü! Ancak, törede görülüp işitilmemiş bir şekilde çan, beşinci defa da çalınır, yer gök inler ve sesler kesilir. Herkes bunun ne anlama geldiğini öğrenmek için çan görevlisine koşar. Bir de bakarlar ki çanı, haksız yere mahkûm edilen adam çalmaktadır.

Sorarlar:

Ne demek beş defa çan çalmak? Kraldan daha büyük birisi mi öldü?

Cevap şaşırtıcı olduğu kadar anlamlıdır da…

Evet! Adalet öldü !

Türkiye’de çanlar sanırım hiç susmadan çalmalı.

 

ÖZLÜ SÖZLER:

1- Hiçbir şey insan kadar yükselemez ve onun kadar da alçalamaz.

2- Kötüler, kendilerine tahammül edildikçe daha da azgınlaşırlar.

3-İlim, akrabalar tarafından yağma edilmeyen, hırsızlar tarafından çalınamayan ve paylaşılınca azalmayan yegâne servettir.

4- İnsan şu 4 hasletten gafil olmamalıdır: e-Doğru söz, b-Doğru iş, c-Samîmi dostluk, ç-Emânete sadakat.

 

DÜŞÜN YAYINCILIK:

Fatma Sultan Mahallesi, Kahhalbağı Sokağı Nu: 31/A Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-524 7 524, 521 91 13

Belgegeçer: 0.212-521 90 86  e-posta: info@dusunyayincilik.com www.dusunyayincilik.com

 

 

YAŞAR DEĞİRMENCİ

Yaşar Değirmenci, gönül adamı bir eğitimcidir. Şöyle diyor:

*Uzayı fethettik; fakat kalpleri fethedemedik.

*Atomu parçaladık; fakat peşin hükümleri parçalayamadık.

*Daha fazla para harcıyoruz; fakat daha az şeye sahip oluyoruz.

*Daha çok boş zamanımız var. Aya, yıldızlara gitmeyi başardık; fakat apartman komşumuza erişmeyi başaramadık.        *Havayı temizleyecek aletleri geliştirdik; fakat ruh kirliliğini temizlemeyi beceremiyoruz.

*Daha çok kazanıyoruz; fakat daha az biriktiriyoruz.

*Hayatı iyi yaşamayı öğrendik; fakat iyi bir hayat yaşamayı öğrenemedik.

*Gelirimiz yükseliyor; fakat ahlakımız alçalıyor.

*Her geçen gün yeni yeni ilaçlar keşfediyoruz; fakat sağlıklı insan sayımız her geçen gün daha da azalıyor.                 *Daha çok ilaç tüketiyoruz, daha çok hastane açıyoruz; fakat daha çok hasta oluyoruz.

*Evlerimiz büyüyor; fakat ailelerimiz küçülüyor.

 

KUŞBAKIŞI

 

CUMHURİYET EFSÂNELERİ:

 

Tarihçi Mustafa Armağan, Cumhuriyet Efsâneleri isimli kitabında; Türkiye’de 1923 yılından itibaren yürürlüğe konulan programın adını açıklıyor:

 

1918 Osmanlı Devleti’nin yenildiği yıldır. Gerçi Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan çifte tacı ve Bulgaristan da bizimle beraber yenilmişti ama hiçbirinin anavatan toprakları işgal edilmemiş, yalnızca -Weimar’da olduğu gibi- ağır ekonomik ve askerî yaptırımlarla cezalandırılmışlardı. Yalnızca Osmanlı Devleti’nin anavatan toprakları ve başşehri işgal edilmiş ve yönetim merkezi İstanbul ele geçirilmişti. Neden?

 

Osmanlı Devleti’ni tarihe postalamak ve bir daha bu topraklarda böyle tehlikeli bir oluşuma meydan vermemek için O’nu barışa zorlayacak bir Yunan savaşı planlandı ama bütün tehditlere rağmen Sevr’i Osmanlı Sultanı Vahdettin’e imzalatmak mümkün olmadı. Barışa yanaşmamasının cezasını da anlaşmayı başka bir kadroyla yaparak kendisini devre dışı bırakarak verdiler zaten; sonra da yurt dışına kaçırarak… Neden?

 

Böylece Sultan’sız ve devletsiz kalan millet bu defa Ankara hükümetiyle bir devlet olabilmek için Lozan kapılarında İtilaf devletlerinin merhametine muhtaç hâle gelecek, milletlerarası camiada tanınması karşılığında feragat, rıza ve tâvizler istenecek ve Lozan’da bunlar verildikten sonra başka sözler de istenecekti. Bir daha bu topraklarda Osmanlı’nın lafı geçmeyecek, Hilafet’inden Medeni Kanun’una, Ayasofya’sından alfabesine, kılık kıyafetinden laikliğine kadar garanti kapsamına giren temel hususlarda mutabık kalındıktan sonra Cumhuriyet’in ilanına izin verilecekti. Neden?

 

Mustafa Armağan, yakın tarihimizle hesaplaşıyor.

 

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 320 sayfalık kitap, Mayıs 2014’te yayınlandı.

TİMAŞ YAYINLARI:

Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00                                    e-posta: timas@timas.com.tr /  www.timas.com.tr

TAŞ BABA

Eski Türk tarihinin izleri bengütaş üzerindeki yazılarda, kaya üstü resimlerde göründüğü gibi, Türk’ün taş yaddaşı da (hâfızası) binlerce yıl boyunca, ayrı ayrı bölgelerde taştan yaptığı taş baba, taş nine, taş at, taş koç, taş geyik, taş balık, taş kaplumbağa gibi plastik taş heykellerde, figürlerde yaşamaktadır. Bu hayatı aksettiren belgelerin yorumu Taş Baba isimli kitapta verilmiştir.

 

Ön Asya’da 5-6.000 yıl önce prototürk boylarının etnografyasında ortaya çıkan taş baba geleneği, buradan Türk boylarının göçü ile Kıpçak bozkırı boyunca Avrupa’ya ve Altay’a yayılmıştır. En eski örnekleri Azerbaycan ve Türkiye’de bulunan taş babalar eski Türk tarihi, etnografyası, mitolojisi bakımından önemli belgeler gibi sistemli şekilde yeni Türkoloji teorisi ışığında araştırılmış, sonuçlar ilmî-popüler üslup ile verilmiştir.

 

Firudin Ağasıoğlu’nun yazdığı, Hüseyin Adıgüzel’in Türkiye Türkçesi’ne çevirdiği eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 145 sayfa hacimle 2014 yılında okuyucuya sunuldu.

 

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

RABBİN İÇİN SABRET:

Kitabın yazarı Uğur Koşar;  ‘Sabır dostların makamıdır.’ Diyor.

Cenab-ı Allah sıkıntı verdiyse mümine, bilsin ki derecesi yükselsin diyedir.

Ve artık sadece Allah için sabretmek düşer geriye…

 

Kalbini çevirdiğin zaman asırlar öncesine

İçini sımsıkı saracak bir âyet düşecek gönlüne: ‘Rabb’in için Sabret‘…

 

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 200 sayfalık kitap 2014 yılında yayınlandı.

 

DESTEK YAYIN LTD. ŞTİ:

İnönü Caddesi, Bosfor Apartmanı Nu: 33/4 Gümüşsuyu, Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-252 22 42

Belgegeçer: 0.212-252 22 43  www.destekyayinleri.com e-posta: info@destekyayinleri.cım

 

KISA KISA…

1- AVRUPA’DA OSMANLI KIZLARI: Güldâne Çolak. Heyamola Yayınları.

2- İKTİSAT SOSYOLOJİSİNE BAŞLANGIÇ: Prof. Dr. Mehmet Eröz. Ötüken Neşriyat.

3- CUMHURİYET SONRASI YUNUS EMRE YORUMLARI: Beşir Ayvazoğlu. Kapı Yayınları.

4- GERÇEKLER: İsmail Hakkı Civil. İrfan Yayıncılık.

5- TÜRK MÜSÜNÜZ?: Murat D. Mirza. Yakın Plan Yayınları.

 

 

Ankara’da 7,5 Asırlık Cumhuriyet Mücadelemiz

5 bin yıllık Türk tarihinin Ankara eksenli iki sayfasında cumhuriyet yani halk idaresi vardır: Biri Âhi Cumhuriyeti (1290-1354), diğeri Türkiye Cumhuriyeti (1923 -> ).

Birincisini Âhi Evran kurmuştur, ikincisini Mustafa Kemal Atatürk. İlkinde Moğol zulmü ve sonrasındaki iç karmaşa ana etkendir, ikincisinde de Balkan Savaşları ve Büyük Dünya Savaşı sonrasındaki işgaller – iç karışıklıklar.

İlki sosyal yönü kuvvetli, silahlı bir derviş esnaflar hareketiydi; ikincisi topyekûn bir milletin diriliş ve kurtuluş hareketiydi. İlki ancak Ankara ve Kırşehir havalisinde etkili oldu, ikincisiyse Ankara merkezli olarak tüm yurtta.

İlki 64 yıl sürebildi, 3 cumhur(halk)başkanı görebildi ve kurucusu o yıllara yetişemedi. İkincisi ise 92 yıldır hükümferma ve 12‘nci cumhurbaşkanıyla yoluna devam ediyor. İkincisini cephelerde kuran adam aynı zamanda sosyal, siyasal, iktisadî, hukukî, dinî ve fikrî alanda da bir büyük organizatördür / teşkilatçıdır.

Her ikisinde de Anadolu insanı kadınlar, erkekler, gençler, dervişler olarak ayrı ayrı teşkilatlanmıştır ve tamamı kahramanlık organizasyonlarıdır. İlki ordusuz bir halkın ordulaşarak devletleşme deneyimi; ikincisiyse orduları dağıtılmış, tersanelerine girilmiş ve vatanının neredeyse her köşesi bilfiil işgal edilmiş bir milletin namus mücadelesidir.

İlki muvakkatdi, geçiciydi; millî birlik ve beraberliği sağlayacak yeni bir devletin kurulması için ana rahmi görevi üstlenilmekteydi. Nitekim Osmanlı‘nın kuruluşuna ana katalizörlerden biri olarak katılarak vazifesini sonlandırmıştır.

İkincisi ise mucizevîdir, benzersizdir; ‘bitti‘ denilen perperişan bir milletin küllerinden yeniden dirilme hikâyesidir. “Örnektir milletlere açtığımız yeni iz / İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz.”

İlkinin hem Osmanlı Devleti‘ne hem de Türkiye Cumhuriyeti‘ne doğrudan yada dolaylı etkileri var. Âhilerin Osmanlı’ya ikramı Şeyh Edebalî, Türkiye’ye ise ‘Sarı Paşa’ lâkaplı Gazi Mustafa Kemal ile silah arkadaşı ve ‘Galip Hoca’ lâkaplı Celal Bayar.

Âhiler kurdukları halk idaresinde vatandaşın güvenliğini sağlamak, misafir ağırlamak, yoksullara – kimsesizlere kol kanat germek, üretim ekonomisini canlandırmak, ahlâkı yücelterek hayırda yarışı esas almak ve tabiî ki düşmanla cenk etmek, zalimle yaka paça olmak işlerini tüm teşkilatçılık hünerleriyle yerine getirirken birileri sosyete sofralarından kalkmıyordu.

Elbette Mevlâna lâkaplı Celâleddin Rumî de bir değerimiz. Ama o şiirler, o Şems muhabbetleri, o dönmeler / semalar, o neyler – kudümler Moğol idaresindeki kukla Selçuklu Hükümeti’nin başkenti Konya’da zulmü es geçmeye ve haksızlıklar karşısında dilsiz kalmaya yarıyordu.

Âhi Evran ve eşi Fatma Bacı‘dan (Kadıncık Ana) başlayarak tüm Âhiler Anadolu’yu Moğol zulmünden kurtarmaya kendilerini adamışken Mevlâna Moğollarla işbirliği halinde ve Saray’ın gözdesi olarak Farsça şiirler yakıyor, bugünkü sıra gecelerine benzer eğlenceler tertipliyordu.

Tıpkı I.Dünya Savaşı‘nın işgal yıllarında ve Kurtuluş Savaşımız esnasında İngiliz – Fransız işgalindeki İstanbul’un ve İstanbul Hükümeti’nin Saray züppeleri gibi. Sonradan Cumhuriyet‘e lâf atan, taş atan, iftira atanların çoğu Anadolu bir uçtan bir uca zulümle kavrulurken gâvurlarla iş tutan tipler. Şimdi yaptıkları da eski tripler..

Belki Cumhuriyet Bayramı‘nın kutlanmasından bile rahatsız olacaksınız ama unutmayın ki kurucusunun kemiklerini bile sızlatabileceğiniz 92 yıllık bir Cumhuriyetiniz var.

Ve biz Âhi Evran & Mustafa Kemal tayfası olarak buradayız, unutmayın.