24.4 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 782

İnsana Saygı İçin Doğru Seçim

ABD seyahatimizin 12. günündeyiz. Bu kadar kısa zamanda koca bir ülkeyi tanımak biliyorum ki mümkün değil. Ancak ilk edindiğim kanaatlerle ülkemizin 1 Kasımda yapacağı seçimi arasında bağlantılar kurmaya çalışacağım.

Amerika Birleşik Devletlerinde ilk gözüme çarpan şey insana saygı, insana verilen değer. İnsana birey olarak verilen değer her alanda dikkat çekici.

***

Güven ve Güvenlik Esas

ABD‘de hemen göze çarpan husus şu ki, insanlar kendilerini güvenlik içinde hissediyorlar. Oturdukları evler, metropoller dışında, seyrek olarak yerleştirilmiş villa tarzı diyebileceğimiz iki katlı binalar. Hani filmlerde gördüğümüz ağaçlar arasında düzgün bir şekilde yerleşik, küçük bakımlı bahçeleri, garajı, evin önünden geçen yolun kenarında sıralanmış posta kutuları olan evler.

Siteler halinde olanlarında da, ormanın içinde tek başına olanında da aynı bakım, düzen var. Dahası bu evlerde oturanlar kendilerini öylesine güvende hissediyorlar ki evlerinin pencerelerinde demir parmaklıkları, evin bahçesini çevreleyen (insanlardan korunmak için yapılmış) çit, duvar veya tel örgüler yok. Çoğu zaman kilitlemeyi bile unuttukları evlerde hırsızlık, gasp ve saldırı endişesi taşımadan yaşıyorlar.

Devlet vatandaş ilişkileri de tam bir güven esasına oturtulmuş. Devlet vatandaşın beyanına inanıyor. Ancak yanlış beyan veya sahtekârlık yapanı da ağır bir şekilde cezalandırıyor. Yüzde bir bu tür yanlışlıklar yapsa da, nüfusun yüzde 99’unu şüpheli görme hakkını kendisinde bulmuyor. Gümrükte beyan formunuzu doldurduğunuzdan itibaren devletin size olan güvenini hissediyorsunuz. Beyanınızda sakıncalı bir madde girişi olmadığınızı bildirdiğinizde bavullarınızı arama ihtiyacı hissetmiyorlar.

Vatandaşlar da devleti yönetenlerin dürüst olması gerektiğine inanıyor. Hatırlayınız ABD’de bazı siyasetçiler hizmetçisini sigortasız çalıştırdığı için bakanlıktan istifa etmek zorunda kaldı. Avanta maç biletiyle maça giden (Obama’nın has adamı) Demokrat Partili New York Eyalet Valisi kamuoyu baskısıyla görevden alındı. Son yüzyılın en başarılı Başkanı Bill Clinton da Beyaz Saray’da staj yapan Monica ile ilişkisi yüzünden değil, olayı gizlemeye çalıştığı için, “yalan söyleyen, dürüst olmayan siyasetçiden devlet adamı olmaz” anlayışı sebebiyle zor duruma düşmüştü.

ABD’de metropoller dışında diğer il, ilçe ve kasabalarda posta kutuları dışarıda. Kişilerin özel hayatı öylesine bir koruma altında ki posta kutusuna ne geldi diye kimse bakamıyor. Kimsenin özel hayata müdahale anlamına gelecek davranışı olamıyor. İstisnai davrananların da çok ağır cezaları göze alması gerekiyor.

Hele birilerini gizlice dinlemek, dinletmek çok ağır bedelleri olan davranışlar. Hatırlayınız, Watergate skandalı olarak bilinen olayda, rakip partiyi dinleten Başkan R. Nixon istifa etmek zorunda kalmıştı.

***

Türkiye’de Güven ve Güvenlik

Bir de bizim vatandaşlarımızın yaşadıkları ev ve işyerlerinde aldıkları güvenlik tedbirleri ile yaşadıkları mekânları hapishaneye çevirmelerini hatırlayınca aradaki farka üzülmemek elde değil.

İzlenimlerime göre, dostlar arasında sohbet ederken Cumhurbaşkanına yaptığı eleştirilerden, yayımlanmamış kitaptan kişilerin tutuklanması ABD halkına çok yabancı olaylar.

İyi yalan söyleyen” siyasetçinin “usta politikacı” sayılmasını, “çalıyor ama çalışıyor” anlayışını ABD toplumunun anlaması mümkün değil.

*****

İnsana Saygı

ABD’de insana saygı hem devletin ve hem de vatandaşların birbirine karşı her davranışına sinmiş.

Birbiriyle karşılaşan herkes kadın, erkek, çocuk demeden güler yüzle selam veriyor.

İlkokul öğrencileri okula gidecekleri otobüse binerken ip gibi sıraya giriyor. Markette alışveriş yapanlar kasalarda kuyrukta bekleyenler de, statta kuyruğa girenler de aynı düzene uymaktalar. Fakat kalabalık içinde bile en yakınındaki kişi ile mutlaka kişisel mahremiyet ve güvenlik mesafesi bırakılıyor.

Trafikte, benim gördüğüm illerde, (New York hariç) kurallara uygun olmayan davranışa pek rastlanmıyor. Işık olmayan kavşaklarda ilk gelenin geçiş üstünlüğü var diğerleri geliş sırasına göre gidecekleri yöne gidiyor. Trafikte korna çalınması nadiren oluyor.

İnsanların çoğu şehir dışında ilçe ve köylerde oturuyor. Yerleşim genellikle siteler halinde yapılmış iki katlı evlerde yoğunlaşmış. Her türlü altyapısı tamamlanmış, ağaçlandırılmış, her sitenin ortasında bir gölet oluşturulmuş, tabiat ve çevre uyumu sağlanmış bu sitelerin benzerlerini bizim üst gelir grubu yaşayabilirken, ABD’de orta ve hatta alt orta gelir grupları böylesine güzel ve sağlıklı mekânlarda yaşamakta.

ABD’de insana saygı ölüm halinde de devam ediyor. Cenaze araçlarının ve konvoyunun trafikte geçiş üstünlüğü var. Mezarlıklar tek kelime ile muhteşem.

ABD’de inançlara çok saygı var. Her mezhepten Hıristiyanların kiliseleri (katedralden Şapele kadar her boyutta) çok bakımlı ve temiz. Çok kilise var fakat çan sesi pek nadir duyuluyor. Diğer dinlerin de ibadethaneleri var. Indianapolis’te Müslümanların bir grubu bir okul binasını kiralayarak Camiye çevirmiş. Cuma namazlarını burada kıldım. Camide cemaat kalabalıktı.

Farklı ülkelerden, farklı kültürlerden gelen, renkleri ve dilleri farklı bu Müslüman cemaate hitap eden hocaların şekli de, hitabeti de bizden farklı. Hoca kürsüde ayakta ve İngilizce vaaz ediyor. Bağırmadan, öfkelenmeden konuşan, takım elbiseli ve papyon kravatlı bir hocadan vaaz dinlemek ilginçti.

Şehirler çok temiz. (New York temizlik ve düzen yönünden biraz problemli bir şehir.) Alt yapısı tamamlanmadan inşaat yapılamıyor. Çıplak toprak arazi yok gibi. Ya çimlendirilmiş veya beton, asfalt gibi malzemelerle kaplanmış. Bu bakımdan toz yok. Altyapı çok iyi olduğu için yağmurda sel oluşması falan söz konusu olmazmış.

80 bin nüfuslu bir ilçenin kütüphanesini gezdim. İlkokul öncesinden, üniversitede doktora tezini hazırlayana kadar çeşitli seviyeden insanlara hitap eden harika bir kütüphane ve burada kitaplarla haşır neşir olan bir halk. Daha küçük yerleşim yerlerinde bile buna benzer kütüphanelerin olduğunu öğrendim. Sonuç okuma alışkanlığı edinmiş bir toplum. Vatandaş olarak verdiği vergiye sahip çıkan bilinçli bir kitle. Kişisel hürriyetlerine devlet adamlarının müdahalesini kabullenmeyen bireyler.

***

Türkiye de ise durum tam tersi. Birbirini sevmeyen, birbirine güvenmeyen bir halk.Okumayan idareciler, okumayan bir toplum. Nüfusun önemli bir kesimi iradesini birilerine teslim etmiş.

Vatandaşımızın vergilerini çalan, yalan söyleyen, okumayan, okuyanı sevmeyen, vatandaşına güvenmeyen idareciler. Bunlara tepki göstermeyen, gösteremeyen, birilerine bağımlı vatandaşların yaptığı tercihlerle köklü değişimler yaşanamıyor.

ABD’de her şey mükemmel mi? Elbette hayır. Yukarıda verdiğim örnekler ABD ve diğer gelişmiş ülkelerle aramızdaki temel farklardan sadece çok az bir kısmı.

Ekonomik, siyasi ve hukuki alanlarda gelişmemiz de, insan gibi yaşamamız da bu farkları gidermemize bağlı.

13 sene tek başına iktidarda olanların bu konularda ülkemizi daha iyiye götürmek şöyle dursun, hayli gerilettiği açık bir vakıa.

Buna rağmen toplumumuzun bunlara yüzde 40 mertebesinde oy vermesi sosyal yapımızın temel özellikleri ile alakalıdır.

Yani “yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar?” sorusunun bir başka versiyonudur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türkçe Sevdalısı Yrd. Doç. Dr. Şâkir Alparslan Yasa ile Türkçemizin İncelikleri ve Hususiyetleri Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Zaman-zaman imla kılavuzunda yapılan değişiklikler yazı kaidelerinde karışıklığa sebebiyet veriyor mu? Çare nedir? Sizce imla kılavuzunda değişiklik yapmaya ihtiyaç var mı? Hangi hususlarda?

Yrd. Doç. Dr. Dr. Şâkir Alparslan Yasa: Dil Kurumu’nun imlâsında bizi en fazla rahatsız eden, uzatma işaretinin kullanılmamasıdır. Fonetik(1) bir alfabe kullanıldığı için, bu hâl, kelimelerin telâffuzunu bozmakta ve Osmanlı/İstanbul Türkçesinin malı olmuş, ona güzellik ve çeşni katan bazı sesciklerin (“phonèmes”) kaybolmasına müncer olmaktadır. “Kelimeler uzatma işareti olmadan yazılsın, herkes bunların telâffuzunu konuşma dilinde öğrensin” gibi bir muhakeme tarzı çok yanlıştır; çünkü bu muhakeme, fonetik değil, etimolojik(2) alfabe için bahis mevzûu olabilir. Hâlbuki bizim Târihî Yazımız zâten etimolojik bir yazıydı ve gûyâ bu yüzden onun öğrenilmesi zor diye yerine fonetik Latin alfabesi ikame edilmişti. Böylece, bu mantıkla, bu mürâî esbâb-ı mûcibeyi de yıkmış oluyorlar. Mâdem ki siz her harf veyâ işâret bir sesciğe karşılık gelecektir mantığıyle bir alfabe teşkîl ettiniz, o hâlde sonuna kadar bu esâsa sâdık kalmalı ve  farklı bir sescik olan uzatmaları da bir işâretle belirtmelisiniz. Meselâ “alem” / “âlem”, “yar” / “yâr” farkı gibi… Kezâ “mêmur”u “memur”, “mes’ele”yi “mesele”, “Süleymâniye Câmii”ni “Süleymaniye Camisi”, “lûtfen”i “lütfen”, “Yâkub”u “Yakup”, “İzzeddîn”i “İzzzettin”, “dolayısıyle”yi “dolayısıyla”, “san’atimiz”i “sanatımız”, “anlıyan”ı “anlayan”, “gelmiyecek”i “gelmeyecek” (krş. “gelmiyor” / “gelmeyor”), ilh… yazmamalısınız!

Çetinoğlu: Siz bu şekilde yazıyorsunuz. Bu tarz kime aittir?

Dr. Yasa: Biz imlâ bahsinde de, dil anlayışımızda da, esâs îtibâriyle,  Nihâd Sâmi Banarlı merhûmun tâkîbcisiyiz.

Çetinoğlu: Devrik cümle konusundaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Dr. Yasa: Türkçenin tamlama ve cümle kuruluşunun üssülesâsı(3) şudur: Tâlî unsur esâs unsura tekaddüm eder. (Alfred Mörer’inGrammaire de la langueturque kitabındaki -1967, s. 194- ifâdesine nazaran: L’accessoiredoittoujoursprécéder le principal.) Bu küllî kaideye muvâfık olarak, cümlede unsurların sıralanışı da: Fâil + Mef’ûl (Tamlıyan) + Fiil şeklindedir. Fransız dil sistemindeki mantık bunun tersidir: Hem “le principalavantl’accessoire”, hem de “Sujet + Verbe + Complément”. Meselâ Türk: Eşyâmı halının üstündeki bavula yerleştireceğim; Fransız: Je vaisplacermesaffaires dans la valisequi se trouve sur le tapis, der. Her biri diğerlerinden müstakil kapalı sistem olan dillerin hep bu suretle kendilerine mahsus birer mantığı vardır. Bu, onlardan birini diğerinden üstün kılmaz.

Hâlbuki tam bir aşağılık kompleks’i veya şahsiyetsiz bir mukallit zihniyetiyle hareket eden bizim “Yoz Türkçecilerimiz”, Türkçenin cümle mantığının Fransızca ve dîğer Avrupa lisânları gibi olmamasını Türkçe için bir nakîse(4) addederek Türkçeyi de Fransızcaya (veyâ Frenkçeye) benzetmeye çalışmışlar ve bu tavır “Öztürkçe” harekâtını idâre eden makam tarafından da tasvîb görmüştür. Meselâ (“Öztürkçe” dalâletinin(5) mûcidi olan) Fuad Köserâif, Mehmet Şeref Aykut, Vedad Örs, Nurullah Ataç gibi şahsıyetler harâretle bu fikri müdâfaa etmişlerdir. Bunlardan Vedad Örs (ve kardeşi Sedad Örs), hattâ Türkçede Fransızcadaki qui, que gibi nisbet zamirlerine muâdil ki o = ko, ki onu = konu gibi zamirler ihdâs edilmesini teklîf etmiştir. Örs’e göre, meselâ yukarıdaki örnek cümle şu şekilde olmalıydı: Yerleştireceğim eşyâmı bavula ko bulunuyor üstünde halının (veyâ halının üstünde). Örs, bu kadarını -şimdilik- kabûl ettiremiyeceğini anlayınca, bu sefer, asgarî program olarak, hiç olmazsa, meselâ: Bu sabah Bolu’ya gidiyorum yerine, Gidiyorum Bolu’ya bu sabah tarzında cümleler kurulmasını teklîf etmiş ve bu şekil günümüzde yazı dilinde de alabildiğine yaygınlaşmış, bâzı gûyâ muharrirler bir makale veyâ bir kitabı baştan sona devrik cümleyle yazmayı bir mârifet olarak gösterme noktasına gelmişlerdir.

Biz Türkçe üzerindeki tefekkürümüzde şöyle bir tesbîtte bulunduk: Çarçabuk, düşünmeden konuştuğumuz zaman, merâmımızda en mühim husûs ne ise evvelâ onu söylüyor, sonra, tam olarak kasdettiğimiz mânâyı ifâde etmek için, onu derme-çatma bir şekilde ilâve kelimelerle tamâmlıyoruz. Meselâ: (Hani Akçağ’dan aldığımız şu kitap nerede? diyeceğimize) Nerede şu kitap hani Akçağ’dan aldığımız? diyoruz. Çünki aklımızdaki ilk mühim düşünce nerede, sonra kitap oluyor ve hangi kitabın bahis mevzûu olduğunu tam olarak anlatabilmek için de arkasından, derme-çatma bir sûrette, dîğer bilgileri sıralıyoruz.

Dikkat edilirse, Türkçede bu konuşma tarzı, bir heyecân, bir telâş hâlinin tezâhürüdür. İşte muntazam, mantıklı cümle kuruluşuyla konuşma ise, hissiyâtımızı ikinci plana geçirip sükûnetle, soğukkanlılıkla, akl-ı selîmle, mantıklı muhâkemeyle cümlemizi tasarladığımız vakitki tarzdır. Binâenaleyh, Türkçenin nahvi,  cümle dizilişi, akl-ı selîmi, mantığı, sükûneti öne çıkaran, bu hâli elzem kılan bir yapıdadır. Şimdi kim bunun bir dezavantaj, bir nakîse olduğunu iddiâ edebilir?

Dîğer taraftan, şiirlerin (hattâ umûmî diyebileceğimiz) yapısında müşâhede ettiğimiz devrik cümle ise, bizde, hissiyâtın ağır bastığı cümledir ve bu gibi hâllerde, yazı dilinde de, bu şekle mürâcaat ediyoruz. Meselâ: Otlar yeşermiş, çiçekler açmış, koyunlar çayıra yayılmış, kuşlar ötüşüyor cümlesi, âfâkî (objectif) üslûbun ifâdesidir. Yeşermiş otlar / Açmış çiçekler / Yayılmış çayıra koyunlar / Ötüşüyor kuşlar ise şiir dilidir, enfüsî (subjectif) üslûptur.

Çetinoğlu: Emir cümleleri de devrik olabiliyor…

Dr. Yasa: Beceriksiz! Ver şu keseri de, göstereyim sana ağaç nasıl oyulurmuş! Söyleyişi ile Beceriksiz! Şu keseri ver de ağaç nasıl oyulurmuş sana göstereyim! Söyleyişi arasında edâ farkı vardır; birincisi daha hissî bir cümledir. Onun içindir ki emir sigarıyla(5) kurduğumuz cümleleri çok kere devrik cümle kalıbına uydururuz.

İşte dilimizin bu inceliklerini kaale almayıp sırf bir özenti olarak, yazı dilinde de, en âfâkî bir üslûpla kaleme alınması lâzım gelen bir metinde dahi, devrik cümle kullanmak, tam mânâsıyle bir dalâlettir!(6)

Çetinoğlu: Türkçe ilim dili olamaz‘ Diyenler var. Târihî Türkçemizi mi, günümüz Türkçesini mi kast ediyorlar yoksa yaptıkları tahribat neticesinde Türkçemizin yakın bir gelecekteki durumunu mu?

Dr. Yasa: Mürâice(7) “Öztürkçe” tâbir ettikleri sun’î, mantıksız, köksüz, istikrârsız, zevksiz, darkafalı dille ilim de, edebiyat da olmaz. Olmadığı bilfiil görülüyor. Nitekim ilimle uğraşanlar ilmî araştırma ve tefekkürlerinde bir Avrupa dilini kullanma ihtiyâcı hissediyorlar. “Yoztürkçe”yle pekâlâ edebiyat, san’at yaptıklarını iddiâ edenler de ancak kendilerini kandırıyorlar!

Târihî Türkçe ise, 19. asırda kendini yeniliyerek, büyük bir tekâmül kaydederek, 20. asra, Avrupa’nın Fransızca gibi büyük bir kültür diliyle yarışabilecek bir seviyede girmişti. Bu hakîkatin isbâtı, tercümelerdir. 20. asrın başında, Türkçeye Fransızcadan lüzûmlu bütün mefhûmları ifâde ederek ilmî, felsefî ve teknik tercümeler yapılabildiği gibi, aynı ayarda denilebilecek edebî tercümeler de yapılabiliyordu. Biz, çalışmalarımızla, bu müddeâyı(8) kâfî derecede isbât ettiğimiz kanâatindeyiz.

Dîğer taraftan, Târihî Türkçe, tekâmülüne devâm etme ve yeni mefhûmlara yeni mukabiller bulma husûsunda da sınırsız kabiliyet ve imkânlara sâhiptir. Binânelayeh, Târihî Türkçenin ilim, felsefe, teknik, edebiyat, v.s. dili olmak bakımından sıkıntısı yoktur. Târihî Türkçe hakkında aksine dâir iddiâlar ya cehâlet, ya da sû-i niyet mahsûlüdür.

Çetinoğlu: Türk milleti olarak, târihî Türkçeyi ihyâ ve onu tekrâr resmî dil kılma irâdesini göstermemiz gerektiğini ‘ belirtiyorsunuz. Sizi bu düşünceye sevk eden sebepler nelerdir?

Dr. Yasa: Bu fikir ve tavrın başlıca sebebi şudur ki Târihî Türkçe, Türk milliyetinin (Müslümanlıkla berâber) başlıca iki unsurundan biridir. Cebren ve hîleyle o dilden uzaklaştırılmakla aslî şahsıyetimizden de uzaklaştırılmış olduk. Binâenalyeh Türk milleti, kendisine revâ görülen topyekûn kültür jenosidi siyâsetinin failleriyle hesaplaşmadıkça ve başta dîn ve dil olmak üzere Millî Kültürünün bütün unsurlarına dört elle sarılmadıkça aslâ hakîkî şahsıyetini bulamıyacak ve bir takım hâin kuvvetlerin elinde savrulup durmaya devam edecek, belki nihayetinde de tamâmen yok olacaktır. Bizim Tarihi Türkçeyi ihyâ ve onu tekrar resmî dil kılma irâdesini göstermemiz demek, hür bir millet olarak varlığımızı idame ettirme iradesini göstermemiz demektir. Bu mes’ele, kanaatimce bu kadar hayatidir.

Çetinoğlu: Bu röportaj çerçevesinde dilimizle ilgili son sözleriniz nelerdir?

Dr. Yasa: Dilimizle alâkalı olarak son sözlerimiz şunlar olacak:

Resmî Temessül(9) İdeolojisinin (RESTİ’nin) resmî dil sıfatıyle Türkçe üzerindeki tahrîbatının şu beş cihetten olduğunu müşâhede etmekteyiz:

1) Kelime yapısı. En vahîm tahrîbat, bu cihetledir. Zîrâ, bu sûretle âdeta dilin irsiyeti (Fransızcasıyle genetiği –génétique-) bozulmuştur. Bu cihetten tahrîbatın başlıca dört vechesi(10) şunlardır:

a) Kaidesizlik (Türkçenin değil, Fransızcanın umûmî teşkîl kaidesine göre kelime türetme);

b) -Al, -sAl, -mAn, -v, -gen gibi Fransızcadan devşirme eklerle kelime teşkîli;

c) Ön ek ihdâsıyle kelime türetme;

ç) Husûsen mürekkep kelimelerde Fransızca söyleyişe uygun teşkîller.

2) Kelime hazînesi.

3) Telâffuz âhenginin bozulup dilin kabalaşması (ki bunun sebebi de, Ses Uyumu kaidelerinin umûmîleştirilmesi ve zevksiz Uydurmalar teşkîlidir).

4) Cümle yapısının Frenkleştirilmesi.

5) Konuşma tarzında da yer yer Fransızca söyleyişin taklîd edilmesi.

Hâlbuki RESTİ’nin bu tahrîbâtı, resmî dil sıfatıyle Türkçe üzerindedir. Yâni Târîhî Türkçe üzerinde barbarca bir ameliyat yapılarak ortaya onların “Öztürkçe”, bizim “Yoztürkçe” dediğimiz uydurma, sun’î bir dil çıkarılmış, bu dil, kendisine resmî statü kazandırılarak alabildiğine yaygınlaştırılmış, netîcede, tam da Moiz Kohen / Mûnis Tekinalp’in tahmîn ve temennî ettiği gibi,  yeni nesiller, “yedi sekiz asır kullanılan Osmanlı diline tamâmen yabancı” hâle gelmiştir.

Çetinoğlu: Târihî Türkçemizi ihya etmek mümkün mü?

Dr. Yasa: Milyonlarca sayfada mevcûdiyetini devâm ettiren Târîhî Türkçemiz, her ân hayâta dönmeye hazır vazıyette himmetimizi beklemektedir ve bunun için yapılacak tek şey, ferd ferd her birimizin, bütün yazılarımızda ve konuşmalarımızda onu kullanmamızdan ibârettir. Tabiî, onu kullanmak demek, hiçbir uydurma kelime kullanmamak, ayrıca -umûmî nesir dilinde- devrik cümleye ve Frenkçeye benzer ifâde şekillerine îtibâr etmemek demektir. Her birimiz karârlı bir tavırla, dâimâ (resmî mecbûriyetler müstesnâ) kendi dilimizi hakkıyle kullanmaya özendiğimiz takdîrde, bir müddet sonra, kaçınılmaz olarak, Târihî Türkçemiz tekrâr resmî dil statüsü kazanacaktır.

Çetinoğlu: Dilimizin kelime hazinesi hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr. Yasa: Dilimizin kelime hazînesi hakkında olması lâzım gelen umûmî tavrı da şu üç esâsla hülâsa edebiliriz:

1)Târihî Türkçenin bâhusûs 19. asrın ikinci yarısı ile 20. asırda hudûdları tebârüz etmiş kelime hazînesine olduğu gibi sâhip çıkmak, menşêi ne olursa olsun o hazîneye âid her bir kelimeyi birer ecdâd yâdigârı kabûl ederek sevgiyle yaşatmak;

2) Târihî Türkçenin, sâdece, yaygın olarak kullanılmadığı gibi, ya Türkçenin yapısına uymıyan (meselâ Farsça izâfet(11) kaidesine göre teşkîl edilmiş ve kalıplaşmamış tamlamalar), veya alâkalı mefhûmun tatmînkâr bir karşılığı olmıyan ıstılâhlarını(12)ıslâh etmek (tâdîl veyâ türetme yollarıyle);

3) Yeni mefhûmlar için tamâmen İstanbul Türkçesinin türetme kaidelerine ve zevkıne uygun yeni kelimeler teşkîl etmek.

Netîce olarak istikbâlimiz kendi elimizdedir ve -İslâm’ın bir cüz’ünden ibâret olan hakîkî- Türklüğün yaşamasını istiyorsak, bunun için lüzûmlu irâdeyi ortaya koymakla mükellefiz!

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Alparslan Bey.

(1)fonetik: Sesle alakalı, konuşulan dili meydana getiren seslerin incelenmesi; ses bilgisi. Fonetik Alfâbe: Bir dilde mevcûd bütün sescikleri farklı işâretlerle gösteren alfabe.

(2)etimolojik: Bir dildeki kelimelerin köklerini, hangi lehçeye ve dile ait olduğunu, ne zaman ortaya çıktıklarını, ses ve mânâ bakımından geçirdikleri değişiklikleri inceleyen dil ilmi ile ilgili. ‘İştikak ilmi ‘ veya ‘köken bilimi ‘  olarak da anılır.  Etimolojik alfabe: Kelimelerin telâffuzundan ziyâde târihî köklerini işâret etmeye ehemmiyet veren alfabe. Bu alfabenin en büyük avantajı, kelimenin imlâsından mânâsının ve köklerinin kolaylıkla anlaşılabilmesidir.

(3)üssülesâs: En mühim esâs

(4)nakîse: Noksanlık, eksiklik, kusur

(5)sîga:Kip, kalıp, şekil, biçim

(6)dalâlet: Doğru yoldan ayrılma, yoldan çıkma, sapkınlık

(7)mürâi: İki yüzlü, dönek, riyâkâr, samîmiyetsiz

(8)müddeâ: Tez (fr. “thèse”)

(9)temessül: Biçimlendirme, bir kimseye veya nesneye benzeme; onun biçimini alma; ona uyma; Fr. “assimilation”

(10)veche: Yüz, yön, taraf, istikamet, varılmak istenen nokta

(11)izâfet: Tamlama

(12)ıstılâh: Bir ilim veya san’at dalına has kelime, Fr. terme (terim)

 

Dr. ŞÂKİR ALPARSLAN YASA:

1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazâsında doğdu. Babası Hokand’lıdır ve Hoca Ahmed Yesevî sülâlesindendir.

1967-1973 senelerinde Millî Eğitim Bakanlığı burslusu olarak ve iktisâd tahsîli maksadıyle Fransa’da bulundu. Tahsîlini tamâmlıyamadan Türkiye’ye döndü. Avdetinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne (SBF) kaydolduğu hâlde o anarşi senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak mecburiyetinde kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve gazetelerde makaleler ve tedkîk yazıları yazdı.

Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve 1998 senesinde İktisâd Bölümünden mêzûn oldu. Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünde kabûl edilen tezi ile ‘Doktor ‘ unvanını aldı. Aynı üniversitede Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalında Araştırma ve sonra Öğretim Görevlisi olarak on dört sene ders verdi, 2013 senesinde yaş haddinden emekliye sevk edildi. 2015 Ocağında Yrd. Doç. unvanıyla Abant İzzet Baysal Üniversitesi Gazetecilik Bölümüne tâyin edildi.

Tercüme sâhasıyle alâkalı ve muhtelif akademik mecmûalarda neşredilmiş -bâzıları kitap hacminde-  18 makalesi, tercüme kitapları, milletler arası sempozyumlarda sunduğu teblîğleri, değişik tercüme kitaplar hakkında hakem raporları bulunmaktadır.

Şâkir Alparslan Yasa; evli, 2 çocuk babasıdır.

 

YAYINLANMIŞ ESERLERİNDEN BAZILARI:

Sevgi Peygamberi: (1996), Türk Eğitim Sistemi / Alternatif Perspektif: Türkiye Diyânet Vakfı Yayını. (Heyet azâsı olarak, 1996), Kamu Harcamalarında Etkinlik ve Parlamenter Denetim: (Fransızcadan izahlı tercüme, T.C. Sayıştay Başkanlığı Yayınları, 2002), Türkçenin IstılâhMes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar:Kurtuba Yayınları, 2013), Türkçenin İnkişâfı İçin Tercüme: (Hitabevi Yayınları, 2014), Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi (2014)

 

 

DERKENAR:

NİHAT SÂMİ BANARLI DİYOR Kİ:

 

Şu fânîdünyâ saadetleri içinde hiçbir şey, azîz Türk çocuklarına Türk dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.

Vatan çocuklarına bir milletin yarattığı ve yaşattığı dili; bütün güzellikleri, incelikleri, yücelikleri ve güzel sesleriyle öğretmek…

Onları, böyle bir dilin sihirli ifâdelerine yükselterek; her an, daha çok duyan, düşünen, anlayan ve yaratan insanlar olarak yetiştirmek…

Dilin, böylesine tılsımlı vâsıta olduğunu bilmek ve bütün bunları, bilerek, severek yapmak…

Burada cesaretle söyleyebilirim ki yeryüzünde nice insan, böyle büyük bir sanatın, böyle şerefli bir hizmetin vazifelisi olduğunu düşünmemiştir. Çünkü bilindiği ve zannedildiği gibi, bu güzel hizmet, yalnız dil ve edebiyat hocalarının vazifesi değildir. Muallimler, hangi dersin hocası olurlarsa olsunlar, Türk çocuklarına her şeyden çok Türkçeyi öğretecek, onlara, anadillerinin ses ve söz güzelliklerinden, ifâde ve mânâ zenginliklerinden güfteler ve besteler vereceklerdir. Öğretmen değil de anne ve baba iseniz, abla ve ağabey iseniz, bu sizin daha sevgili vazîfenizdir.Yavrularınıza, sözlerini halk dehâsının yarattığı ve bestesi yine halk sanatından yükselen ninniler söylemekten başlayarak, öğreteceğiniz en güzel şey, Türkçedir.

 

(TÜRKÇENİN SIRLARI: Kubbealtı Neşriyatı 15. Baskı. İstanbul, 1998)

 

 

(ÖNCE VATAN GAZETESİ, 17 Ekim 2015 Cumartesi)

 

5. Parti!

Türk siyasal hayatı giderek renklenmeğe başladı. 13 Yıllık AKP iktidarı 7 Haziran seçimleriyle tabir yerindeyse tökezledi ve artık ülkeyi tek başına idare edemeyecek olduğunu anladı.  Öyle bir anladı ki 1 Kasım seçimlerine bir hafta kala seçim propagandalarının dozunu iyice artırarak kantarın topuzunun ayarını kaçırdılar. Hani filimler de görürsünüz ya bataklığa batmış bir adam çırpındıkça batıyor, bu gün iktidarın yaptığı da o hesap çırpındıkça daha büyük hatalar yapıyor. Aslında hiçbir şey yapmasa belki mevcut oyunu koruyacak lâkin seçim gezilerinde olmadık vaatlerde bulunarak, millete alay konusu olamaya başladılar. (Şanlı Urfa mitinginde, ailelerinin eş bulamayan gençlere eş bulma sözü verdiği gibi. Bari git televizyon kanallarının birinde evlendirme programları yap be adam.)

AKP uçuk kaçık seçim kampanyalarına devam ededursun kamuoyu araştırmacılarının yaptıkları anketler gösteriyor ki; 1 Kasım seçimlerinin neticesi aşağı yukarı 7 Haziran seçimlerinden pekte farklı olmayacak gibi. O halde Cumhurbaşkanı Türkiye’yi ya yeniden bir seçime götürecek, ya da parlamento kendi içerisinde bir formül oluşturacak. Bu formül de MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin ortaya attığı 5. Parti formülü.

Herkes bilir ki Sayın Devlet Bahçeli, boş yere konuşmaz, konuştuklarında gerçeklik payı mutlaka vardır. Zaten eski bakanlardan Bülent Arınç CNN TÜRK’te yaptığı konuşmada bunun işaretini verdi bile. Bu defa AKP, öyle 7 Haziran seçimlerinden sonra olduğu gibi sıradan istikşafi görüşmelerle muhalefeti oyalayamacak ciddi ciddi koalisyon hükümeti kurma çalışmalarına girişecek ya da parçalanmaya rıza gösterip kendi içerisinden bir parti daha çıkaracak ki, işte o zaman gerçek bir CHP, MHP ve AKP den kopan vekillerle koalisyon hükümeti kurulacak. Böyle bir hükümetin hem uzun ömürlü hem de daha sağlıklı olacağına inanıyorum. İşte o zaman millet çoğunluğunun dört gözle beklediği geniş tabanlı bir hükümetin yapacağı ilk icraat; 17-25 Aralık yolsuzluklarını araştırma ve inceleme komisyonunun kurulması ve zanlıların adalet önünde hesap vermeleri.

 

Askerin Türküsü!

Yukarıdaki satırlarda AKP’lilerin seçim propagandalarında kantarın topuzunun ayarını iyice kaçırdıklarını yazmıştım. Kişi haklarına veya milli değerlerimize yönelik olmamak kaydıyla yapılan aşırılıklara tamam bir diyeceğimiz olamaz ama işin içinde PKK’lı caniler güneydoğu da alçakça terör estirirken, asker üzerinden propaganda malzemesi çıkarmak, son derece yakışıksız ve ayıptır. Hiçbir siyasi’nin de askeri kendi çıkarına alet etmesi kabullenilemez.

Güya kulübesinde nöbet tutan bir er’e PKK’lı terörist, tam nişan alıp asker’i vuracağı sırada, hiçbir şeyden habersiz olan er, Kürtçe bir türkü tutturur ve terörist, Kürt olduğu için nöbetçi er’i vurmaktan vazgeçer.  Pekâlâ asker; ya Türkçe bir türkü tuttursaydı, ya bir Ege Zeybek havası söyleseydi, o zaman hâşâ katli vacip’mi olacaktı? Ayıptır günahtır, hiç yakışmıyor böyle işler devlet adamı ciddiyetine.

Beyaz Toroslar

Başbakanın gafları saymakla bitmiyor. Van mitinginde: -“Ak Parti iktidardan inerse buralarda terör çeteleri, ya da eskiden olduğu gibi Beyaz Toroslar dolaşacak” diyerek güya halka gözdağı veriyor. Yani kırk katırmı, kırk satırmı tekerlemesi. İyi de Beyaz Toroslarla gelenler kim, bizzat devletin adamları değil mi? Böyle söylemekle doğrudan doğruya devlet suçlanmış olunmuyor mu, devletin adamları töhmet altında bırakılmıyor mu? Eğer öyleyse Ankara da ki canlı bombaların patlamalarından sonra Selahattin Demirtaş’ın söylediği “Katil Devlet” sözünden sizin sözünüzün ne farkı var?

 

Türkosfer / Türkofon Milletler Topluluğu – XI

Tuna’dan Baltık’a ve oradan da Deşt-i Kıpçak / Ukrayna topraklarına Türk Atmosferi içindeki toplulukların öyküsü onbirinci bölümüyle sürüyor:

 

83 – Türk Çingeneleri / Müslüman Romanlar: Güneydoğu Avrupa’da daha çok Khorakhan yada Xoraxay Rumları olarak bilinirler. Osmanlı sonrası Horasan kökleri ve ‘Müselman’lıkları nedeniyle çok çektiler. Birçoğu Türkiye ve Mısır’ a göç etmek durumunda kaldı. Hitler’in ve Nazilerin, Musevî Türklerden (Karaylar) sonra en fazla katliama tabi tuttukları bu Türk Çingeneleri / Müslüman Romanlardır.

Bugün Bulgaristan’daki 380 binlik (% 5) Roman nüfusun yarıya yakını (150-160 bin) Müslüman Türk Çingeneleridir. Bundan başka; Romanya Dobruca’da, Yunanistan Batı Trakya’da, Kırım ve Kafkasya’da (Güney Rusya), Hırvatistan’da ve Arnavutluk-Makedonya-Bosna Hersek-Kosova gibi Balkan ülkelerinde de onbinlerce Türk Roman’ı bulunmakta.[1]

10-12 milyonluk Roman Diasporasının büyük çoğunluğu Müslüman olmasa da kimlik ve yaşam biçimlerinden dolayı karşılaştıkları güçlükler Türkiye Cumhuriyeti için yeni bir alan ve insan hakları çalışması olabilir.

84 – Romanya Türkleri : Daha çok Dobruca ve bilhassa Köstence’de yaşayan 200 bin civarında Türk ve Tatar.. Yaşadıkları bölge Türk tarihinin yoğun cereyan ettiği yerlerden biridir. Romanya Meclisi’nde bir sandalye ile temsil edilirler.

Ayrıca bu ülkedeki 1,5 milyon civarındaki Macar azınlığın önemli bir kısmı Tekeli ve Çango gibi guruplar olup Kuman Türkleri soyundandır. 100 bin civarında Gagavuz, 50 bin Polovet ile 10 bin kadar Çuvaş; Hıristiyan Türklerden..

85 – Sekelistan : Kendilerini “Atilla’nın Torunları” olarak niteleyen ve ‘sınır muhafızı’ adlarını anlamlandıran Türkler.. Romanya’da Özerk Transilvanya’nın doğusunda Karpat Dağı eteklerinde yaşarlar. Özgür ve demokratik bir ülke kurma mücadelesindeler..

Yaşadıkları bölgeye Sekelistan / Szekely Land / Szeklerland adı verilir. Yüzölçüm olarak 12-13 bin kilometrekarelik ve nüfus olarak 800 binlik bir alan.. Ayrıca Macarsitan’da 200 bine yakın ve dünya üzerinde de 100 bine yakın Sekel yaşamaktadır.

86 – Finlandiya Türkleri: Fin’ler Ogur’larla karışık ve Ortaasya kökenli, Ural – Altay dilli bir kavim olmalarına rağmen bu bilincin çok uzağındalar. Gurbetçi işçilerimizle birlikte 20 bin civarında Mişer ve Tatar ülkenin Helsinki, Turku, Kotkan, Tampere, Yarvenpaa gibi şehirlerde güneyinde varlıklarını sürdürmektedir. Bir de Lapland’daki 10 bin civarında, Uralca konuşan ve tüm Fin ülkesine Suomi ismini verdiren Samiler var.

Macar Turancılarının Türkî topluluklar olarak saydığı ve Lapland’a isim veren 70 bin Lapon’u,[2] birkaç bin civarındaki Karca / Karcalan’ı (Karel) da bu kısma ekliyoruz.

86 – İskandinavya Türkleri: Finlandiya haricindeki İskandinav ülkelerinde de Türk kökenliler var. Norveç ve İsveç’te 20 bin Sami/Samoyet ve Tater/Tatar yaşamakta, yine bir-iki binlik İngri/İnkeri, İzhorian/Oy gibi tükenmeye yüz tutmuş gurupları da ilave edebiliriz.

 

87 – Polonya Türkleri / Tatarları: Polonya’da Musevî Karay Türklerinin haricinde  10-15 bin civarında Müslüman Tatar Türk’ü yaşamaktadır. Bu insanlar; Gdansk, Gorzow, Elblag ve Başkent Varşova gibi şehirler ile Bialistok, Bohoniki ve Kruşiani gibi köylerde – kasabalarda kültürel olarak da aktif bir hayat yaşamaktadırlar.

Polonya halkının bir kısmı bizim Kuman-Kıpçak dediğimiz ve fakat Doğu Avrupa’lıların Polovet / Polovets dediği sarışın Türklerle aynı soydan. Sayıları tam bilinmese de en az birkaç yüzbinlik bir nüfus söz konusudur. Polonya haricinde, Beyaz Rusya’da (Belarus) 10 bin ve Moldova’da da bir o kadar Müslüman Tatar yaşamaktadır.

 

88 – Doğu Avrupa Çuvaşları: Doğu Avrupa’nın Karadeniz havzasına çıkan ülkelerinden Ukrayna’da 15 bin, Belarus’ta 5 bin, Moldova’da 3 bine yakın Çuvaş Türk’ü yaşıyor. Yanı başındaki Romanya’da da 1-2 bin civarında Çuvaş var. Çuvaşlar Hıristiyan ve Ortodoks.

89 – Baltık Türkleri / Türkîleri: Baltık ismi bile Türkçe,[3] aynı isimden bir de Keşmir’de var; Baltı / Baltistan. Baltık Denizi etrafındaki adalarda da, Baltık’a kıyı Estonya, Letonya ve Litvanya gibi ülkelerde de gizli-açık epey Türk / Türkî bulunmakta.. Fin-Ogur-Alan-Tatar-Tunguz kökenli İngri, Karel, Vep, Lap, İzhor, Komi, Nenet, Hantı-Mansı, Yamal, Samoyet ve benzeri birçok topluluk bazen isim olarak, bazen de kültürel olarak varlığını sürdürüyor. Toplamda ise 50 binle 100 bin arası bir yekûn oluşturuyorlar.

90 – Ukrayna Türkleri / Türkîleri : Adı bile muhtemelen Karay’lardan gelen (Ukraina / Karay-na) Ukrayna; Sakalardan Kıpçaklara, Sabarlardan Bulgarlara, Hazarlardan Tatarlara, Nogaylardan Sibirlere;  devletten devlete, hanlıktan hanlığa onlarca Türk siyasal organizasyonuna sahne olan Deşt-i Kıpçak topraklarındaki soydaşlarımız ne oldu?

Yarmalenko, Nazarenko, Sevçenko, Tıkaçenko, Aliyev, Sapunov, Tagirov, Aldatov, Temirov, Turçinov, Alkımova, Yanukoviç, Garmaş, Butko, Karsak, Şelek, Kozar, Bubka, Koval, Baran, Şişkin, Karlan, Saladukha, Kuşer, Mancuk, Tereşuk…[4] Çıkarın “oğlu” anlamına gelen -enko’ları, -ov’ları, -oviç’leri, -ova’ları hatta bir çoğundan bir şey çıkarmayın; yalın gözle bakın, bakalım ne çağrıştırıyor?

Nasıl ki “Bir Rus’u hamamda yıkayınca altından Tatar çıkıyor”sa yani Rus Devlet geleneği ve toplumsal kültür Tatarlardan miras ise bir Ukraynalı’yı kazıyın altından Kıpçak-Hazar-Bulgar çıkar. Yetmez; Başkurt, Çuvaş, Kazak, Nogay, Kalmuk, Çerkez, Türkmen, Özbek, Çeçen hatta Gagavuz, Udmurt, Tuvan, Hakas, Buryat, Evenk, Nenet, Mişer, Oset de çıkabilir.

45 milyonluk[5] Ukrayna’nın en az % 10’u, yani 4 yada 5 milyonu akrabamız. Örneğin  “-enko” soyadlarının Türkik aileleri nitelediğiyle ilgili akademik çalışmalar bile var. Zaten stratejik birlikteliğimiz coğrafî zorunluluk gibi gözüküyor. Yeni Rus Yayılmacılığına (Putinizm) karşı Ukrayna’yla safları sıklaştırmanın ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü öncelemenin tam zamanı..

 


[1] en.wikipedia.org (Ethnic Groups)

[2] Birkaç bin Lap/Lapon da Kola Yarımadası’nda (Rusya) yerleşik

[3] Ön Türkçe bir kelime.. 9 ülkenin paylaştığı iç deniz.. Adaları da ilginç; Abruka, Got, Ertolmen, Pranglı, Köynastu, Muhu, Uznam.

[4] Bkz: II.Kitap (Millî Strateji Havuzu), Güncel İsimlere Düşürdüğümüz İzler (Sh. 190-228)

[5] Kırım, Donetsk, Lugansk çıkarılsa bile 40 milyon

 

Karşılaştıralım Bakalım!

Almanya Başbakanı Merkel, Yıldız Sarayında, altın varaklı koltuklarda ağırlandı ve bu durum ülke içinde çok ciddi eleştiriler aldı.

Bir kere, İstanbul’da neden ağırlandı?

Yeni Türkiye(!)’nin artık Başkenti de mi değişti?

Neyse…

Artık, bu konuları ayrıca tartışırız.

Bugün tarihten yapraklarla günümüzü karşılaştıralım.

25 Aralık 1915’de dönemin Padişahı bir yemek veriyor.

Yemek, Yıldız Sarayı Çadır Köşkü Kasrı’nda yenecek.

Yemek listesi; bezelye çorbası, kalıpta soğuk hindi, terbiyeli ıspanak kökü, pisi balığı filetosu, çerkez tavuğu, bademli börek, zeytinyağlı lahana dolması, anberbû pilavı, yemişli pasta.

Bu arada, ülke, tarihinin en ağır savaşında, I. Dünya Savaşı içerisinde.

Ülkede korkunç sıkıntı var. Vesika ile günde arpa, yulaf, süpürge tohumu karışımı yüz dirhem (üç yüz gram) ekmek verilmektedir.

Şeker, yağ, et yok gibidir. Varsa da sahip olanlar sıradan vatandaşlar değildir. İmtiyazlı bir sınıf ancak bu yiyeceklere sahip olabilir.

Peki! Bir de gelelim 1921’e.

Millî Mücadele’nin en zor günleri.

Fransız ilişkileri yeni bir ümit dalgası oluşturmuş. Fransızlar, İngilizlerin tek başlarına hâkimiyet kurmalarını istemiyorlar. Bunun için de Franklin Bouillion’u görüşmeler yapmak üzere Ankara’ya göndermişler.

Hariciye Vekilimiz (Dışişleri Bakanımız) Yusuf Kemal(TENGİRŞEK) Bey, Fransız temsilcisini iyi ağırlamak istiyor. Ama hiçbir imkân yok. İyi kalitede çatal, bıçak takımı bile yok.

Çok üzgün, her şey danışılan Mustafa Kemal Paşa’ya gidiyor.

“Paşam ne takım taklavat var, ne de bir orta lokantanın servisi ve mutfağı…inşallah ilk fırsatta şu eksiklikleri tamamlayalım. Mahcup olacağız adamlara…”

Mustafa Kemal gülümsüyor:

“Onlar bizim halimizi bizden iyi biliyorlar. Zaten onları ayağımıza getiren de bu yokluklar içinde başardıklarımız… Askerin mermisi, ayağında çarığı olmadığı, mebusunun koridorda kap karavana yediği hareketin Hariciye Vekili sofrada kristal kadehler içinde şampanya ikram ederse öteki mucizenin sihir’i kalmaz. Hariciye Vekili… Sen neyin içinde neyi yiyorsan herife onu ikram et…” diyor.

Yusuf Kemal Bey bu hatırasını anlattıktan sonra;

“Goca Adam!” diyerek bitiriyor.

Goca Adam nasıl olunurmuş?

Hadi, Padişahı da anlayalım.

Ne de olsa, birkaç yüz yıl önce dünya hâkimi olmamızın etkisini unutamamış diyelim.

Peki, şimdi bize ne oluyor?

Kaçak saraylar, altın varaklar, olağanüstü israflar…

Ne için? Ne pahasına? Ne adına? Kim için? Kime karşı? Şartlar nedir?

Bu durumda kime “Goca Adam” diyeceğiz?

Var mı?  

 

Yönetilmeyen Demokrasi, Yönetilemeyen Türkiye

Her on yılda bir yapılan askeri darbelerin neticesinde bir memlekette demokrasi kültürü ne kadar gelişirse, Türkiye’de de bu kültür o nisbette oluştu. 1980 darbesinden sonra kurulan Anavatan partisinin şaşalı dönemi bitip 1990’lı yıllara gelindiğinde eski siyasi partilerin isimleri ve o partilerin liderleri yasaklı olduğu halde seçimlere gidiliyor, hiçbir parti tek başına iktidara gelemiyordu. Derme çatma kurulan partiler ve emanetçi parti genel başkanlarıyla koalisyonlar kuruluyor ama bir türlü kurulan bu koalisyon hükümetleri uzun süreli yürümüyordu.

Ogünlerde bir takım entelektüeller ve yazarlar, açık oturum ve gazete köşelerinde, “yönetilmeyen demokrasi” ifadesini çok sık kullanır oldular ve Türkiye bu iki kelimeyle o yıllarda tanışmış oldu. Özellikle Fransa ve İngiltere demokrasilerinden örnekler vererek, yönetilebilir demokrasi arayışlarına girdiler. Bu gün de saygınlığını hala koruyan entelektüellerimizden Taha Akyol,  bu konularda çok yazdı ve belki de şu an seçim sistemimize 1983 anayasası ile giren %10 barajını en fazla savunan yazarlarımızdan biriydi.

Akyol, AKP iktidarlarını bu yüzden uzun yıllar sırf tek partili hükümet yönetimi olduğu için destekledi, ta ki, gerek AKP, gerekse Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da güç zehirlenmesini görene kadar.

Evet, AKP ve Cumhurbaşkanı, güç zehirlenmesi sendrom’u yaşıyorlar. 13 yıldır girdikleri her seçimden büyük bir oy çokluğuyla galip gelmeleri, onları sürekli hata yapmaya yöneltiyor. Neredeyse muhalefet partilerini yok sayıyorlar, önerilerini kesinlikle nazar-ı dikkate almıyorlar. Hele cumhurbaşkanı, %52 ile seçildim diye anayasada belirtilen kurallar çerçevesinde hareket etmesi gerekirken, kendisini başkan seçilmiş olarak görüyor ve hâlâ da öyle hareket ediyor.

Millet olarak alışık olmadığımız üslup ve konuşmalar, iç ve dış olaylara müdahale tarzı, adeta bizleri şaşırtıyor. Bakmışsınız medya patronuyla kavga ediyor, bir bakmışsınız merkez bankası başkanına müdahale, muhalefet liderlerine hakaretler:

-“Kaçak saray kadar başınıza taş düşsün”,

-“Kuzu kuzu geleceksiniz”,

-“Ey Doğan Hilton’un arkasına yapacağın rezidans’ı unutmadık, neyse ki orası sit alanı ilan edildi de kurtuldu”.

Evet, geçmiş Cumhurbaşkanlarından alışık değiliz böyle ifadelere, bildiğimiz kadarıyla da yönetilebilir demokrasilerin hiç birinde bu gibi sözlere rastlayamazsınız.

Hele hele Başbakanın sözleri evlere şenlik:

-“Ankara’daki katliamdan sonra partimizin oyları bir puan yükseldi”,

Van mitinginde: -“Eğer biz seçimi kaybedersek, buralara 90 larda olduğu gibi beyaz Toros’lu adamlar gelir ve faili meçhul olaylara katlanmak zorunda kalırsınız”,

Muhalefet liderlerine: -“Sivas’ın ötesine gidemiyorsunuz” diyor ama kendisi Gaziantep’e gizlice gidiyor.

IŞİD’ci “Canlı Bomba”ların aileleri; -“Benim çocuğum Işid’e katılacak canlı bomba olabileceğinden şüpheleniyorum tutuklayın onları” denildiğinde:

“Eylem yapmadan tutuklayamayız” deniliyor ama yazılmayan kitabın sahibi, işlenmemiş suçların failleri (Ergenekon ve Balyoz) davalarında olduğu gibi yıllarca içeride yatırıp, itibarsızlaştırılıyor.

Bütün bu sözlerden sonra yönetilebilir demokrasi ve iyi yönetilebilinen bir Türkiye den söz etmenin mümkün atı varmı?

Saygılarımla.

 

Yağmur Suyu Grisu ve Doğal Kaynaklarımızın doğru kullanılması.

Su, insan hayatının ‘ olmaz ise olmaz’ şartlarından biri olduğundan, insanlar yerleşim yerlerini seçerken hep su imkânının yeterince olduğu alanları tercih etmişlerdir. Su, canlılığın yani hayatın olup-olmadığı hususundaki önemli belirleyici bir maddedir. Nitekim uzay çalışmalarında Ayda, Mars da su olup olmadığı araştırılıp tartışılmaktadır.

İnsan hayatının vazgeçilmezi olan bu değerimizin kullanımı üzerinden bir değerlendirme yapmak istedim. Bu değerimizin doğru, tasarruflu ve yerinde kullanımı başlı başına ayrı bir konudur. Konuyu bu yönü ile Kocaeli Aydınlar Ocağı internet hesabındaki yazılarımdan 5 Mayıs 2014 tarihli yazımda değerlendirmiştim. Burada ise yağmur sularımızın ve kullanarak kirlettiğimiz suların tekrar kullanılabilmesi konusunu değerlendireceğim.

Yağmur suları, insanların su ihtiyaçları için,  en kolay ve çabuk ulaşılabilen bir su biçimidir. Muhtelif şekillerde toplanıp, biriktirilerek kullanılabilir. Günümüzde özellikle su sıkıntısı çekilmeyen bölge ve yerleşim yerlerinde bu doğal imkânın pek farkında olunmamaktadır. Eski kale şehirlerinde küçüklü-büyüklü sarnıçlarda toplanan yağmur suları, bu ihtiyaca cevap veriyordu. Şehrimizde de Romalılar döneminden kalma İnbayırı Sarnıcı, Eskihisar Sarnıcı (Su Medeniyeti sayfa 57,59) gibi yerlerin olduğunu biliyoruz.  İstanbul’daki Yerebatan Sarnıcı (Bazilika Sarnıcı ), Zeyrek Sarnıcı, Şerefiye Sarnıcı (Bakınız yeraltındaki İstanbul) eski insanların su ihtiyaçlarını karşılamak için yaptıkları ve kullandıkları, bu güne kadar gelebilmiş dikkate değer eserlerdir. Ayrıca bizim şehrimizde Başiskele ilçemizin Bahçecik bölgesindeki bazı eski evlerde, bodrumlardaki yağmur sularının toplandığı su sarnıçlarının varlığı,  o dönemin insanları tarafından, yağmur sularının kullanıldığını göstermektedir.

Günümüzde yağmur suları bu şekilde pek kullanılmamaktadır. Şehirlerimizin büyümesi ve bunun getirdiği daha çok su ihtiyacı,  suyun taşınabilirliği yönünden teknolojinin çok gelişmiş olması, sağlıklı ve güvenilir su kriterlerinin gelişmesi ve buna uygun suların evlerimize kadar kolayca getirilebilir olması, böyle bir kullanımı da gerektirmemekteydi. Son yıllarda çok gündeme gelen küresel ısınma ve sebep olacağı kuraklık, bölgemizin bundan etkileneceği ve 2013 yazında yaşadığımız kuraklığın daha sık görüleceği bilgileri, doğal su kaynaklarımızın daha tasarruflu kullanılması yanında yeni su biçimlerini de bulmamızı düşündürmektedir. Bunlardan birisi yağmur sularımızdır. Yasadığımız şehirlerimizin beton, asfalt ve bina çatıları İle kaplanmış olması, bu alanlara düşen yağmur sularının toprakla buluşmasını önlemektedir. Toprağa ulaşamayan bu sular, yağmurun biraz fazla yağması durumunda, bu şehirlerde yaşayanlar için yeni sorunlara da sebep olabilmektedir. Şehirlerimizde ki su ihtiyacının, özellikle bahçe sulama ve çevre temizliği ihtiyacına yönelik kısımlarının karşılanması, hatta evlerimizdeki pisuar suyu ihtiyacının karşılanmasında yağmur suyunun kullanımı düşünülmeli ve bunun olabilmesine yönelik yeni imar yönetmelikleri yapılarak bu sağlanmalıdır. Yağmur sularının çatılardan, uygun beton ve asfalt alanlardan toplanıp biriktirilerek kullanılması, bu doğal kaynaktan daha fazla istifade etmemiz yanında,  yağmur sularının daha fazla toprakla buluşmasını sağlayarak doğal döngüye katkı verecek,  ayrıca şehir alt yapılarına gelen yükü de azaltacaktır.

Bir diğer su biçimi de Gri sudur. Evlerimizde,  işyerlerimizde kullandığımız su, atık su olarak kanalizasyon alt yapısı ile arıtma tesislerimize ulaştırılmaktadır. Günümüzde arıtma tesislerine gelen bu kirli su değişik derecelerde arıtılarak, çamuru ayrılıp çevreye zararlılığı minimize edilerek dere veya denizlere verilir. İşte suyun yetersiz olduğu gelişmiş ülkelerde bu su önemli bir kaynaktır. Bu su, daha ileri sistemlerden geçirilerek tekrar kullanılabilir hale getirilmektedir. Gri su denilen bu arıtılmış sular,  sanayi suyu, park, bahçe ve tarım alanlarının sulama suyu, hatta bazı ülkelerde çok ileri arıtma sistemlerinden geçirilerek günlük kullanım suyu olarak da kullanılmaktadır. Şehrimizde de bu konuda örnek uygulamalar yapılmaktadır. Sapanca gölünden temiz su alarak ihtiyacını karşılayan Tüpraş, artık körfez arıtma tesisinin suyunun bir kısmını alıp ileri arıtmadan geçirerek sanayisinin ihtiyacını karşılamaktadır. Bu, önemli miktardaki bir suyun artık sapanca gölünden alınmaması demektir.  Ayrıca diğer bazı arıtma tesislerinden çıkan suların bir kısmı da ileri arıtmadan geçirilerek, uygun alanlarda kullanılmaktadır. Böylece önemli miktardaki su, ikinci defa kullanılarak daha verimli kullanılmış olmaktadır. Ayrıca musluklarımızdan akan su iki ayrı gruba ayrılabilir. Birincisi mutfak-banyo-çamaşır yıkamak gibi günlük ihtiyaçlarımızın giderilmesinde kullandığımız yüksek güvenirlikli- iyi kaliteli su; İkincisi ise tuvaletlerimizin pisuar suyu. Evlerimizde kullandığımız mutfak, lavabo, banyo suları küçük bir yatırımla, süzme sistemlerinden geçirilip tuvaletlerdeki pisuar suyu için ikinci defa kullanabiliriz.  Bu konu, Kocaeli Kent Konseyi Başkanlığım döneminde, çevre komisyonu başkanımız çevre mühendisi Sn. Mustafa Görgün bey ve ekibinin yaptığı bir çalışma ile rapor haline getirilip Kocaeli Büyük Şehir Başkanlığı’na sunulmuştur. Bu raporda belirtildiği üzere, böyle bir sistemle, kullanılan suyun en az  %30 a yakın bir kısmı ikinci defa kullanılarak önemli bir tasarruf yapılabilmektedir. Bu sisteme evlerin çatı yağmur sularının eklenmesi ise yapılan ek yatırım masraflarını 5-6 yılda karşılamaktadır.

İnsanların şehirlerde toplanması, iklim değişikliği sebebiyle kullanılabilir suların azalması, suyun teminini zorlaştırmakta ve maliyetini artırmaktadır. Bu vazgeçilemez ihtiyaç maddesinin tüketiminde daha çok dikkatli olmak mecburiyeti kaçınılmazdır. Bu sebeple yağmur suyu ve gri su gibi doğal imkânlarımızdan daha çok istifade etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kuraklığın ve susuzluğun büyük doğal afetler olduğunu unutmadan bu konuda gerekli tedbirlerin alınması ve Allah’tan tüm doğal afetlerden bizleri koruması dua ve temennisi ile…

 

Gazete Deyip Geçmeyin

0

Gazete; elli yıl sonra artık başvuru kaynağıdır. Yarım asır veya çok daha sonrakiler için gazeteler  bulunmaz birer vesika ve belgedirler.

Bilhassa bölge gazeteleri; yöre için geçmişi aydınlatan birer projektör hükmündedir.

Geçmişi geçmiş olmaktan kurtarır. Havasını her zaman hissettiren bir vasıta, bir araç görevinde bulunur.

Gazete; mazinin canlı şahidi yâni geçmişin dili, gözü ve kulağı olduğu için; hâl, istikbal ve geleceği aydınlatır. Günü anlamayı sağlar. Yarınlara ulaştıracak yolu gösterir.

Evet, Gazete; geleceğe ışık tutar. Geçmişi hâle taşır.

İşte bu gibi sebeplerin doğurduğu bilinç ile, Gazete’nin ehemmiyet ve önemi bilinmeli. Üstelik onu yaşatmak millî ve hayatî bir görev olmalı.

Unutulmasın ki, “Söylenen şayi’dir / yayılır. Yazılmayan zayi’dir / kaybolur, unutulup gider.”

Bu duruma düşmemenin yolu ise; süreli bir neşriyata, devamlı bir yayına sahip olmaktan geçer.

Bu hususta Gazete; özellikle başı çekmektedir.

Nitekim Bölgesel Üniversitelerin Tarih Bölümleri; yörede yayınlanan gazetelerin çok eski sayı ve nüshalarını inceleterek, yani üzerinde tezler yaptırarak; elli, yüz veya çok daha eski zamanların maddî-manevî seviye ve durumunu gün yüzüne çıkarttırmaktadırlar.

Çünkü biliyorlar ki, nereye gideceğini bilenler; ancak nereden geldiğini bilenlerdir.

Evet, Gazete deyip geçmeyin.

Gazete; dünyaya açılan bir penceredir.

Penceresiz ev olur mu?

Penceresiz eve güneş girer mi?

İşte gazete girmeyen ev d e, güneş girmeyen ev gibidir.

Güneş girmeyen eve doktor girdiği gibi, Gazete girmeyen eve de, yalan yanlış söylentiler girer.

İfrat-tefrit haberler kulakları tırmalar.

İleri-geri dayanaktan yoksun konuşmalar yankı yapar kulaklarda.

Bütün bunlar insanı zihnen ve fikren rahatsız eder. Ruh sağlığını bozar.

Gazete; hele bir de sizin sesiniz, sizin gözünüz, sizin kulağınız olan bir gazete ise; çok şanslı sayılırsınız. Çünkü söz, sihir gibi tesir eder / etkiler.

Mübalâğalı / abartılı söz ve kelimeler; insanı mânen sarsar ve üzer.

Doğru, güzel haber ve lâfızlar ise moral ve rûhî rahatlık verir.

İnsanı zinde, canlı ve hayat dolu kılar.

Hayata güler yüzle bakmayı sağlar.

Hem insanın kendine güven duymasını, hem de çevresine kendinden emin bir şekilde bakmasını temin eder.

Sosyal hayatın bilinçli bir ferdi olmasına da sebep ve vesîle olur.

X

İşte bunun içindir ki, Gazete’yi yaşatmak herkesi ilgilendiren bir husustur.

Fakat Gazete yazarlarına da büyük bir mes’uliyet ve sorumluluk düşüyor.

Kısaca demek lâzımsa:

“Gazeteciler (ve) edipler (yazarlar) edepli (edep dairesinde, sadece doğruyu yazan) olmalı. Hem de edeb-i İslâmiye (İslâm ahlâk ve edebi) ile müteeddip (edeplenmiş ve ahlâklanmış) olmalı. Ve onların sözleri, kalb-i umumî-i müşterek-i milletten (milletin ortak genel kalbinden) bîtarafane (tarafsız bir şekilde) çıkmalı. Ve matbuat nizamnamesini (basın statü ve tüzüğünü), vicdanlarındaki hiss-i diyanet (din hissi) ve niyet-ı halise (halis bir niyet) tanzim etmeli (düzenlemeli).”

 

 

Kavganın Sebebi Türk Kelimesi ve TC Devleti İsmidir!

0

Osmanlı’nın çöküşü sırasında Türkleri bu topraklardan  geldikleri  yere  sürmeye  çalışan  güçler, ülkeler, emperyalistler, halkın da  cehaletini  kullanarak,  dini  kullanmışlar, bazı şeyhlerin,  bazı dervişlerin  bazı  ileri gelen  özellikle  Kürt  kökenli  dini  lider  konumundaki  şahısları,  Türk  Devletine  karşı  isyan  ettirmişlerdir. Bu isyanları bastıran Atatürk  çok zor  şartlar  altında  TC  Devleti’ni   kurmuştur. Şimdi   o  zaman başarılı olup, Türk  Milleti’ni  bu topraklardan  süremeyenler, bu  ülke  içinde  buldukları  ajanlar, hainler  sayesinde  tekrar   Türk Milleti’ni  ve  TC  Devletini  ortadan kaldırmak  için  ihanet  şebekeleri  oluşturarak, dinimizi de kullanmaktan  çekinmeyerek, çözüm  süreci  adı altında bir  fitne hareketle  ülkemizi  ve  Türk Milleti’ni bölmeye çalışmaktadırlar.

Merkezi Amerika da bulunan ( Ethnologuedata form: l’anguages of the Word ) adlı kuruluşun 2005 yılında yaptırdığı bir araştırmadan. Ülkemizdeki nüfus dağılımı aşağıda belirtildiği şekilde tespit edilmiştir.

TÜRKLER 60.347.000 nüfusun tamamına oranı % 86.21

KÜRTLER 5.852.000 ” ” % 8.56

ÇERKEZLER 1.520.000 ” ” % 2.14

ARAPLAR 1.141.000 ” ” % 1.63

ZAZALAR 371.000 ” ” % 0.53

DİĞERLERİ 714.000 ” ” % 1.02

Hemen, hemen her millet yapısı içinde etnik ve dini farklılıklar vardır. Ancak teamüller göstermektedir ki . Devletler, hâkim milletin adı ile tanınır. Yukarıdaki tablo göstermektedir ki, Devletimizin adı Türk devletidir, milletimizin adı da Türk milletidir. Türkiye Cumhuriyeti devleti bu esaslar üzerine inşa edilmiştir.

Ancak TC Devleti,  kurulduğundan beri  bu  ülkede  Türk  düşmanları   sinsi  bir kavga  içindedir.  13  yıldır  bu  sinsi  kavga   PKK, paralel  yapı, Işid  ve  akp  ile  su yüzüne  çıkmış, Türk’e  düşman olanlar   subaşlarını  tutarak , ülkemizde  her gün  uygulanan adaletsizlikler, ihanetler  ve  ayrımcılıklarla   kan gövdeyi  götürürken ,insanımız  umutsuzluğa  düşürülmüştür…Ülkemizde  isyanlar  ve  ayaklanma provaları  her gün  yapılmaktadır.  PKK gibi  bölücü  örgütlerle  oturup  anlaşanlar, Kürt  kökenli  vatandaşlarımızın  oyunu  almak  adına, ülkemizi  bölünmenin  eşiğine  kadar  getirmişlerdir…

Atatürk’ün kurduğu ve tanımladığı Türk Milletine dayalı Türkiye Cumhuriyeti ve milli, üniter yapı amansız bir saldırı altındadır.

Saldıranlar kim derseniz; Türk Milletine inanmayan ne kadar  kültür  emperyalizminden  nasiplenmiş  sözde  Müslüman, Hristiyan, azınlık ve bilcümle gayrı Türk  varsa  hepsi…

Bunlar kavgayı çoğu zaman Türk Milletinden yana gözükerek yani takiye ile yapıyorlar..

Türk Milleti, Türklüğünden vazgeçecek olsa ve devletin adını birilerinin daha önce teklif ettiği gibi “Başında  Türk  kelimesi  olmayan  bir  isim, mesela  Anadolu  Devleti  vs ” gibi bir şey yapsak, her şey rahatlayacak!

Haçlı zihniyetinin ve onun yerli taşeronlarının bin yıldır süren hedefi bu!

Ancak ben ne Türklüğümden nede Türkiye Cumhuriyeti’nden vazgeçerim. Yani bu amansız kavganın tarafıyım… Ülkenin sahibi ve ezici çoğunluk olan; Türk Milletinden yana tarafım!

Diğer her şey laf-ı güzaf…

Bunu artık anlayalım ve kabullenelim!!!

Ne Mutlu Türk’üm Diyene!

Saygılarımla.

 

Bakara Suresi Türkiye Çağrışımları

Araştırma şirketleri verilerine göre yüzde 99’u Müslüman olan halkımızın evlerinde muhakkak Kur’an-ı Kerim bulunuyor ama onu okuma oranı yüzde 10’u bulmuyor. Anadilindeki anlamını okuma merakı ise yerlerde sürünüyor. Zaten bu okumamazlık, Mehdi’nin ve Hz.İsa’nın yeryüzüne tekrar ineceğiyle ilgili kanaatlerin yüzde 70’lere yakın çıkmasından belli.

Oldukça azınlıkta kalan Türkçe anlam / meal meraklıları içinse kronik bir sorun var: Kur’an çevirilerinin indiriliş / nüzul sırasına göre yapılmaması. Peygamberimiz’e inen ilk âyet Oku! / İkra! Yaratan Rabb’inin adıyla oku, Allah rızası için oku. Oku diye başlayan bir dinin okumayan pek bi Müslüman mensuplarıyız vesselam.

Kuran’ın ilk sûresi Allah’ın Elçisi’ne Hira Dağı’ndaki mağarada inen o ilk vahiyle sabit âyetleri kapsayan Alâk Sûresi olması gerekirken çok sonradan hatta Hicret’ten bile 2 yıl sonra inen ve en uzun sûre olan Bakara ile başlar Kitabımız (Fâtiha‘yı saymazsak). Acaba diyorum, okumayanlar için bu da bir destek unsuru mudur?

Bakara Sûresi‘nin adı ilginçtir; sığır ya da inek demektir ve özü Hz. Musa ile kavminin bir sığır kurbanı üzerinden imtihana çekilişiyle ilgilidir. Sûre 286 âyettir; Medine dönemi olduğu için Medenî âyetler olarak da adlandırılan bu kutsî sözlerden bir tanesi ise (281’nci âyet) ise Mekke dönemi / Mekkî âyetlerdendir.

Allah’ın sözleri – ilahi hitabı her zamanı ve her insanı kapsar. Özellikle de inançlarını hayat mücadelelerinin önemli bir tarafına koyma iddiasında bulunanları.

41’nci âyetteki “Âyetlerimi değişmeyin birkaç banknota.. Ve sakının artık benden!” hitabı insanı titretecek türden.

42’nci âyet “Doğruyla yanlışı değiştirmeyin. Ve bildiğiniz halde doğruluğu engellemeyin.” buyuruyor, net bir şekilde içimizdekileri uyarıyor.

44’ncü âyet “İnsanlara iyiliği emrediyor da kendinizi es geçiyorsunuz. Hâlbuki Kitap’tan haberdarsınız. Akletmez misiniz?” diyor bizim çelişkili Müslümanlarımıza. Hatta bunu hâl diline “Hoca’nın dediğini yap, yaptığını yapma!” diye çeviriyorlar.

62’nci âyet ise Cennet’in kapısında Molla Kasım türünden bekçilik yapmaya heveslilere gelsin: “Gerçek şu ki inananlar ve Yahudiler-Hıristiyanlar-Sabiîlerden kim Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanır ve iyi işler yaparsa tümünün Allah nezdinde ödülleri vardır; onlara korku da yok, hüsran da..”

75’nci âyetin uyarısı kime: “Size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Bunlardan bir parti vardı ki Allah’ın sözünü sonradan bilerek ve düşünerek tahrif ederlerdi.”

Ya 78: “Bunlardan câhil olanlar Kitab’ı bilmezler ve kuruntulu bir zan içindedirler.”

Ya da 79: “Yazıklar olsun eliyle kitap yazıp sonra da ‘Bu Allah indindendir’ diyenlere! Yazıklar olsun onların yazdıklarına, kazandıklarına yazıklar olsun!”

Ve 80: “Ve dediler ki ‘Cehennem ateşi birkaç gün hariç bize değmez’. De ki Allah’la ahit mi yaptınız?! Allah sözünden asla caymaz diye Allah’a iş mi öğretiyorsunuz?!”

Bakara Sûresi’nin Suriye çağrışımlarını bir sonraki yazıya bırakarak 83’ncü âyette  İsraioğulları‘ndan İMANIN 6 ŞARTI gibi alınan sözlerle bitirelim: “Allah’tan başkasına tapmayın. Anne-babaya ihsanda bulunun. Ve yakınınızdakilere, yetimlere, yoksullara iyilik yapın. İnsanlara güzel söz söyleyin. Namazı kılın / Salâtı ikame edin / Dayanışmayı sağlayın /. Zekâtı verin / Paylaşın.”