28.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 783

Gazete Deyip Geçmeyin

0

Gazete; elli yıl sonra artık başvuru kaynağıdır. Yarım asır veya çok daha sonrakiler için gazeteler  bulunmaz birer vesika ve belgedirler.

Bilhassa bölge gazeteleri; yöre için geçmişi aydınlatan birer projektör hükmündedir.

Geçmişi geçmiş olmaktan kurtarır. Havasını her zaman hissettiren bir vasıta, bir araç görevinde bulunur.

Gazete; mazinin canlı şahidi yâni geçmişin dili, gözü ve kulağı olduğu için; hâl, istikbal ve geleceği aydınlatır. Günü anlamayı sağlar. Yarınlara ulaştıracak yolu gösterir.

Evet, Gazete; geleceğe ışık tutar. Geçmişi hâle taşır.

İşte bu gibi sebeplerin doğurduğu bilinç ile, Gazete’nin ehemmiyet ve önemi bilinmeli. Üstelik onu yaşatmak millî ve hayatî bir görev olmalı.

Unutulmasın ki, “Söylenen şayi’dir / yayılır. Yazılmayan zayi’dir / kaybolur, unutulup gider.”

Bu duruma düşmemenin yolu ise; süreli bir neşriyata, devamlı bir yayına sahip olmaktan geçer.

Bu hususta Gazete; özellikle başı çekmektedir.

Nitekim Bölgesel Üniversitelerin Tarih Bölümleri; yörede yayınlanan gazetelerin çok eski sayı ve nüshalarını inceleterek, yani üzerinde tezler yaptırarak; elli, yüz veya çok daha eski zamanların maddî-manevî seviye ve durumunu gün yüzüne çıkarttırmaktadırlar.

Çünkü biliyorlar ki, nereye gideceğini bilenler; ancak nereden geldiğini bilenlerdir.

Evet, Gazete deyip geçmeyin.

Gazete; dünyaya açılan bir penceredir.

Penceresiz ev olur mu?

Penceresiz eve güneş girer mi?

İşte gazete girmeyen ev d e, güneş girmeyen ev gibidir.

Güneş girmeyen eve doktor girdiği gibi, Gazete girmeyen eve de, yalan yanlış söylentiler girer.

İfrat-tefrit haberler kulakları tırmalar.

İleri-geri dayanaktan yoksun konuşmalar yankı yapar kulaklarda.

Bütün bunlar insanı zihnen ve fikren rahatsız eder. Ruh sağlığını bozar.

Gazete; hele bir de sizin sesiniz, sizin gözünüz, sizin kulağınız olan bir gazete ise; çok şanslı sayılırsınız. Çünkü söz, sihir gibi tesir eder / etkiler.

Mübalâğalı / abartılı söz ve kelimeler; insanı mânen sarsar ve üzer.

Doğru, güzel haber ve lâfızlar ise moral ve rûhî rahatlık verir.

İnsanı zinde, canlı ve hayat dolu kılar.

Hayata güler yüzle bakmayı sağlar.

Hem insanın kendine güven duymasını, hem de çevresine kendinden emin bir şekilde bakmasını temin eder.

Sosyal hayatın bilinçli bir ferdi olmasına da sebep ve vesîle olur.

X

İşte bunun içindir ki, Gazete’yi yaşatmak herkesi ilgilendiren bir husustur.

Fakat Gazete yazarlarına da büyük bir mes’uliyet ve sorumluluk düşüyor.

Kısaca demek lâzımsa:

“Gazeteciler (ve) edipler (yazarlar) edepli (edep dairesinde, sadece doğruyu yazan) olmalı. Hem de edeb-i İslâmiye (İslâm ahlâk ve edebi) ile müteeddip (edeplenmiş ve ahlâklanmış) olmalı. Ve onların sözleri, kalb-i umumî-i müşterek-i milletten (milletin ortak genel kalbinden) bîtarafane (tarafsız bir şekilde) çıkmalı. Ve matbuat nizamnamesini (basın statü ve tüzüğünü), vicdanlarındaki hiss-i diyanet (din hissi) ve niyet-ı halise (halis bir niyet) tanzim etmeli (düzenlemeli).”

 

 

Kavganın Sebebi Türk Kelimesi ve TC Devleti İsmidir!

0

Osmanlı’nın çöküşü sırasında Türkleri bu topraklardan  geldikleri  yere  sürmeye  çalışan  güçler, ülkeler, emperyalistler, halkın da  cehaletini  kullanarak,  dini  kullanmışlar, bazı şeyhlerin,  bazı dervişlerin  bazı  ileri gelen  özellikle  Kürt  kökenli  dini  lider  konumundaki  şahısları,  Türk  Devletine  karşı  isyan  ettirmişlerdir. Bu isyanları bastıran Atatürk  çok zor  şartlar  altında  TC  Devleti’ni   kurmuştur. Şimdi   o  zaman başarılı olup, Türk  Milleti’ni  bu topraklardan  süremeyenler, bu  ülke  içinde  buldukları  ajanlar, hainler  sayesinde  tekrar   Türk Milleti’ni  ve  TC  Devletini  ortadan kaldırmak  için  ihanet  şebekeleri  oluşturarak, dinimizi de kullanmaktan  çekinmeyerek, çözüm  süreci  adı altında bir  fitne hareketle  ülkemizi  ve  Türk Milleti’ni bölmeye çalışmaktadırlar.

Merkezi Amerika da bulunan ( Ethnologuedata form: l’anguages of the Word ) adlı kuruluşun 2005 yılında yaptırdığı bir araştırmadan. Ülkemizdeki nüfus dağılımı aşağıda belirtildiği şekilde tespit edilmiştir.

TÜRKLER 60.347.000 nüfusun tamamına oranı % 86.21

KÜRTLER 5.852.000 ” ” % 8.56

ÇERKEZLER 1.520.000 ” ” % 2.14

ARAPLAR 1.141.000 ” ” % 1.63

ZAZALAR 371.000 ” ” % 0.53

DİĞERLERİ 714.000 ” ” % 1.02

Hemen, hemen her millet yapısı içinde etnik ve dini farklılıklar vardır. Ancak teamüller göstermektedir ki . Devletler, hâkim milletin adı ile tanınır. Yukarıdaki tablo göstermektedir ki, Devletimizin adı Türk devletidir, milletimizin adı da Türk milletidir. Türkiye Cumhuriyeti devleti bu esaslar üzerine inşa edilmiştir.

Ancak TC Devleti,  kurulduğundan beri  bu  ülkede  Türk  düşmanları   sinsi  bir kavga  içindedir.  13  yıldır  bu  sinsi  kavga   PKK, paralel  yapı, Işid  ve  akp  ile  su yüzüne  çıkmış, Türk’e  düşman olanlar   subaşlarını  tutarak , ülkemizde  her gün  uygulanan adaletsizlikler, ihanetler  ve  ayrımcılıklarla   kan gövdeyi  götürürken ,insanımız  umutsuzluğa  düşürülmüştür…Ülkemizde  isyanlar  ve  ayaklanma provaları  her gün  yapılmaktadır.  PKK gibi  bölücü  örgütlerle  oturup  anlaşanlar, Kürt  kökenli  vatandaşlarımızın  oyunu  almak  adına, ülkemizi  bölünmenin  eşiğine  kadar  getirmişlerdir…

Atatürk’ün kurduğu ve tanımladığı Türk Milletine dayalı Türkiye Cumhuriyeti ve milli, üniter yapı amansız bir saldırı altındadır.

Saldıranlar kim derseniz; Türk Milletine inanmayan ne kadar  kültür  emperyalizminden  nasiplenmiş  sözde  Müslüman, Hristiyan, azınlık ve bilcümle gayrı Türk  varsa  hepsi…

Bunlar kavgayı çoğu zaman Türk Milletinden yana gözükerek yani takiye ile yapıyorlar..

Türk Milleti, Türklüğünden vazgeçecek olsa ve devletin adını birilerinin daha önce teklif ettiği gibi “Başında  Türk  kelimesi  olmayan  bir  isim, mesela  Anadolu  Devleti  vs ” gibi bir şey yapsak, her şey rahatlayacak!

Haçlı zihniyetinin ve onun yerli taşeronlarının bin yıldır süren hedefi bu!

Ancak ben ne Türklüğümden nede Türkiye Cumhuriyeti’nden vazgeçerim. Yani bu amansız kavganın tarafıyım… Ülkenin sahibi ve ezici çoğunluk olan; Türk Milletinden yana tarafım!

Diğer her şey laf-ı güzaf…

Bunu artık anlayalım ve kabullenelim!!!

Ne Mutlu Türk’üm Diyene!

Saygılarımla.

 

Bakara Suresi Türkiye Çağrışımları

Araştırma şirketleri verilerine göre yüzde 99’u Müslüman olan halkımızın evlerinde muhakkak Kur’an-ı Kerim bulunuyor ama onu okuma oranı yüzde 10’u bulmuyor. Anadilindeki anlamını okuma merakı ise yerlerde sürünüyor. Zaten bu okumamazlık, Mehdi’nin ve Hz.İsa’nın yeryüzüne tekrar ineceğiyle ilgili kanaatlerin yüzde 70’lere yakın çıkmasından belli.

Oldukça azınlıkta kalan Türkçe anlam / meal meraklıları içinse kronik bir sorun var: Kur’an çevirilerinin indiriliş / nüzul sırasına göre yapılmaması. Peygamberimiz’e inen ilk âyet Oku! / İkra! Yaratan Rabb’inin adıyla oku, Allah rızası için oku. Oku diye başlayan bir dinin okumayan pek bi Müslüman mensuplarıyız vesselam.

Kuran’ın ilk sûresi Allah’ın Elçisi’ne Hira Dağı’ndaki mağarada inen o ilk vahiyle sabit âyetleri kapsayan Alâk Sûresi olması gerekirken çok sonradan hatta Hicret’ten bile 2 yıl sonra inen ve en uzun sûre olan Bakara ile başlar Kitabımız (Fâtiha‘yı saymazsak). Acaba diyorum, okumayanlar için bu da bir destek unsuru mudur?

Bakara Sûresi‘nin adı ilginçtir; sığır ya da inek demektir ve özü Hz. Musa ile kavminin bir sığır kurbanı üzerinden imtihana çekilişiyle ilgilidir. Sûre 286 âyettir; Medine dönemi olduğu için Medenî âyetler olarak da adlandırılan bu kutsî sözlerden bir tanesi ise (281’nci âyet) ise Mekke dönemi / Mekkî âyetlerdendir.

Allah’ın sözleri – ilahi hitabı her zamanı ve her insanı kapsar. Özellikle de inançlarını hayat mücadelelerinin önemli bir tarafına koyma iddiasında bulunanları.

41’nci âyetteki “Âyetlerimi değişmeyin birkaç banknota.. Ve sakının artık benden!” hitabı insanı titretecek türden.

42’nci âyet “Doğruyla yanlışı değiştirmeyin. Ve bildiğiniz halde doğruluğu engellemeyin.” buyuruyor, net bir şekilde içimizdekileri uyarıyor.

44’ncü âyet “İnsanlara iyiliği emrediyor da kendinizi es geçiyorsunuz. Hâlbuki Kitap’tan haberdarsınız. Akletmez misiniz?” diyor bizim çelişkili Müslümanlarımıza. Hatta bunu hâl diline “Hoca’nın dediğini yap, yaptığını yapma!” diye çeviriyorlar.

62’nci âyet ise Cennet’in kapısında Molla Kasım türünden bekçilik yapmaya heveslilere gelsin: “Gerçek şu ki inananlar ve Yahudiler-Hıristiyanlar-Sabiîlerden kim Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanır ve iyi işler yaparsa tümünün Allah nezdinde ödülleri vardır; onlara korku da yok, hüsran da..”

75’nci âyetin uyarısı kime: “Size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Bunlardan bir parti vardı ki Allah’ın sözünü sonradan bilerek ve düşünerek tahrif ederlerdi.”

Ya 78: “Bunlardan câhil olanlar Kitab’ı bilmezler ve kuruntulu bir zan içindedirler.”

Ya da 79: “Yazıklar olsun eliyle kitap yazıp sonra da ‘Bu Allah indindendir’ diyenlere! Yazıklar olsun onların yazdıklarına, kazandıklarına yazıklar olsun!”

Ve 80: “Ve dediler ki ‘Cehennem ateşi birkaç gün hariç bize değmez’. De ki Allah’la ahit mi yaptınız?! Allah sözünden asla caymaz diye Allah’a iş mi öğretiyorsunuz?!”

Bakara Sûresi’nin Suriye çağrışımlarını bir sonraki yazıya bırakarak 83’ncü âyette  İsraioğulları‘ndan İMANIN 6 ŞARTI gibi alınan sözlerle bitirelim: “Allah’tan başkasına tapmayın. Anne-babaya ihsanda bulunun. Ve yakınınızdakilere, yetimlere, yoksullara iyilik yapın. İnsanlara güzel söz söyleyin. Namazı kılın / Salâtı ikame edin / Dayanışmayı sağlayın /. Zekâtı verin / Paylaşın.”

 

Eksen Sapması

Her devlette olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nde de geçmişten gelen ve devamlılığını koruyan belli başlı politikalar vardır.

Cumhuriyet’in kurulmasına da temel oluşturan bu politikaların geçmişi uzun yıllara dayanmakla birlikte özellikle son “üç yüz yıla” damgasını vuran hadiseler en belirleyici olanlarıdır denebilir.

Bu noktadan hareketle Türk tarihine bakıldığında Türk milletinin genellikle Batıya doğru yayılmaya yönelik bir politika izlediği görülür.

Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun genel siyaseti Doğu’nun hâkimi olarak bölgeyi yönetmek, Batı’ya ise yayılmak şeklinde özetlenebilir.

Ancak İmparatorluğun zayıflaması ve Batı medeniyetinin atağa geçmesi ile bu siyaset Doğu’nun hâkimi sıfatıyla Batı’nın ilerlemesini takip etmek şekline dönüşmüştür.

Hem Doğu’da hem de Batı’da kaybedilen topraklara rağmen, devletin gerçekleştirdiği yenilik hareketleri de Batı’nın takip edilmesine yönelik olmuş, bu siyasetten vazgeçilmemiştir.

Bu nedenle Türk milleti Doğu tarafından Batı kültürünü kendi içerisinde en çok yaşayan Doğulu olarak algılanırken, Batı tarafından ise Batı kültürünün Doğu’ya açılan bir kapısı olarak görülmüştür.

Türk milletinin yüzünü Batı’ya dönmesini geçmişten günümüze değin, içeriden ve dışarıdan birçok kişi eleştirse de, netice itibariyle eksen değişmemiştir.

Peki neden?

Bir milletin devamlılığını sağlayan temel unsur değişimlere ayak uydurabilmesidir.

Ya da değişime öncülük edebilmesi.

İşte bu noktada son dönem Osmanlı siyasileri ve aydınlarının geneli iki hususu tespit etmiştir:

Birincisi gerilemenin altında yatan sebeplerin başında dünyadaki değişime ayak uyduramamak yatmaktadır.

İkincisi dünyadaki değişimin öncülüğünü Batı yapmaktadır.

İşte bu iki tespit Batı’nın söz konusu takibe alınmasının temel nedenleridir.

Günümüze bakıldığında ise kimileri tarafından İmparatorluk günlerine duyulan özlemin adeta bir politika haline getirildiğini görüyoruz.

Bunun yanında çevremizde yaşanan değişimlere ayak uydurabildiğimizi  söylemek de mümkün görünmüyor.

Üstelik “Işık doğudan yükselir” sloganları ile eksenimizin Batı’dan Doğu’ya çevrilmesi ile yaşanan eksen sapması da bizi kaotik durumlara sokmaktan başka bir netice vermiyor…

Zira Doğu’nun içinde bulunduğu durum takipten ziyade teyakkuzu gerektiriyor.

Kısacası bu tablo içerisinde ülkemizin Batı’ya dönük yüzü Doğu’da sıkışıp kalmıştır.

Peki, bu sıkışıklık düzelir mi?

Mevcut şartlara göre eksen ayarı yapmadıkça, politikalarımızı bu manada gözden geçirmedikçe zor…

İşaret ettiğimiz husus “Batı’nın taklidi” anlamında algılanmasın lütfen!

Bahsettiğimiz şey bu değil…

Bahsettiğimiz şey değişimi anlamakla ilgili…

Zira söz konusu eksen sapmasında hedef değişime öncü olmaksa, öncelikle değişimin seyrini doğru anlamak ve değişime öncülük edenlerin neden “öncü” olduğunu tespit etmek gerekir…

Çünkü bugün Doğu’daki “değişimler”in de altında o “öncüler” yatmaktadır.

Anlamadığınız değişimi yönetme imkânınız da olamayacağına göre…

Eğer ekseninizi doğru ayarlamazsanız ne kendinize ne de Doğu’ya bir faydanız dokunur…

İşte o zaman elinizde kalan sadece varlık mücadelesi olur…

İşaret ettiğimiz husus budur.

Saygılarımla…

 

ABD – Türkiye – Irak Üçgeninde Türkmen Meselesi

‘Osmanlı Arşiv Belgelerinde Kültür Merkezi Kerkük’ isimli kitabın yazarı Dr. Cüneyt Mengü‘nün 2. eseri, 14 X 21 santim ölçülerinde, 421 sayfa hacimle yine Yalın Yayıncılık tarafından kültürümüze kazandırıldı.

 

Yazar, kitabının ana temasının; ‘Irak Türkmen meselesinin, Irak’ın ayrılmaz bir parçası olduğu ve herkesten öne Iraklıların bu meseleye sahip çıkması gerektiği gerçeği‘ olduğunu belirtiyor.

 

Kitapta; Türkmenlerin yıllarca maruz kaldıkları zulüm ve baskıların insan hakları evrensel beyannâmesi prensiplerine ters düşmesi sebebiyle bu alanda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarının vazife ve mesuliyetleri içerisinde yer alması gerektiğinin üzerinde duruluyor.

 

Dr. Cüneyt Mengü’nün eseri, özetle; Irak Türkmenleri meselesinin, bir insanlık meselesi olduğunu dünyaya haykırıyor. Kitap, bütünü itibariyle; Türk dünyasını, İslam âlemini, insan hakları savunucusu olduğunu her vesile ile belirten dünya milletlerini ve devletlerini, Birleşmiş Milletler Teşkilatını, İslam İşbirliği Teşkilatını, bütün milletlerarası kuruluşları Türkmenlerle ilgilenmeye davet eden bir açık mektuptur.

 

Türkmenlerin, tarih boyunca ve günümüzde hiçbir ülkenin ve hiçbir milletin güvenliği için tehdit oluşturmadığı, siyasî, askerî ve iktisadî faaliyetleri engellemediği bilinmektedir. Buna rağmen, İsrail’in güvenliğini ve petrol akışının devamlılığını sağlamak maksadıyla düzenlenen operasyonlarda Türkmenler zarar görmüşler, uzaktan-yakından zerre kadar ilgileri olmayan gelişmelerin bedelini can ve mallarıyla ödemek mecburiyetinde bırakılmışlardır. Dünyanın hiçbir bölgesinde, böylesine haksızlıklara maruz kalan bir başka topluluk yoktur.

 

ABD, 1998 yılında Irak’ta bulunan 2 Kürt grubu olan Kürdistan Demokrat Partisi ve Kürdistan Yurtseverler Birliği arasındaki kanlı-bıçaklı çekişmeleri sona erdirmek maksadıyla bir araya getirmiş ve barıştırmış, Iraktaki yönetimlerin ve barıştırdığı grupların, Türkmenlere zulmetmeleri karşısında daima üç maymun rolünü benimsemiştir.

 

Dr. Mengü eserine, Türkmenlerin Irak’taki tarihî varlığı hakkındaki bilgilerle başlıyor. Türkmenlerin yaşadığı toprakların 1918 yılında Osmanlı yönetiminden kopartılmasının içyüzünü, gerçekçi yorumlarını da ekleyerek Irak-Türkmen ilişkilerinin tarihini veriyor.

 

Kitap, aynı zamanda Türk tarihinin kısa bir özeti olmakla birlikte az bilinen, Türkmenleri yakından ilgilendiren detaylar da ihmal edilmemiştir. Aşağıdaki satırlar, konunun ne kadar derinlikli olarak incelendiğinin göstergesidir:

 

‘Avrupa’nın emperyalist ülkeleri, özellikle İngiltere ve Almanya’nın Orta Doğu’ya yönelik politikalarında, Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan bu bölgenin kaynaklarına sâhip olmak için ellerinden gelen her türlü yola başvurmuşlardır.

Zira Musul-Kerkük coğrafyasının sahip olduğu zengin petrol kaynakları, sanayi devrimini gerçekleştirmiş bulunan Avrupa’nın emperyalist güçlerinin en çok ihtiyaç duydukları hammadde durumundadır ve hâlen de devam etmektedir. Bu sebeple İngiltere, 19. yüzyılın sonlarından itibâren öncelikle gönderdiği casuslar aracılığıyla Orta Doğu bölgesi hakkında büyük bilgi birikimine sâhip olmuştur. 19. yüzyıldaki bu bilgi birikimi, İngiltere’nin 20. yüzyıldaki askerî harekâtına da büyük ölçüde yön vermiştir. Bugün dahi bu bilgiler güncelliğini korumakta ve gerektiğinde hem ABD ve hem de İngiltere tarafından başvurulmaktadır.’

 

Yazarın belirlemesine göre bölgenin siyasî coğrafyasının şekillenmesi; 16 Mayıs 1916 tarihinde İngiltere, Fransa ve Rusya’nın katılımı ile gerçekleştirilen ve gizli olduğu söylenen Sykes Picot Antlaşması ile kararlaştırılmıştır. Bu anlaşma, Birinci Dünya Savaşı sırasında, 29 Nisan 1916’da Kut’ül Ammare Kuşatması sonrasında İngiliz kuvvetlerinin Osmanlı 6. Ordusu karşısında bozguna uğramasından 17 gün sonra yapılmıştır. Kut’ül Ammare Savaşı, Osmanlı Cihan Devleti’nin son büyük zaferidir.

 

Bilindiği gibi; 1915’te Arabistan Yarımadası’nı ele geçiren İngiltere, Osmanlı’ya karşı ayaklanan Mekke’li Şerif Hüseyin’i destekleyerek Irak ve Filistin toprakları üzerinde kendisine bağımlı bir Arap devleti kuracaktı. Mekke Şerifi Hüseyin ile Mısır’daki İngiliz Yüksek Komutanı McMahon arasında böyle bir antlaşma gizli olarak imzalanmıştır. Fransa böyle bir plana karşı çıkıp İngiltere’ye baskı yaparak yeni bir antlaşma yapılmasını istedi. Rusya’nın onayı ile imzalanan bu antlaşmaya göre;

 

1-Rusya’ya, Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis ile Güneydoğu Anadolu’nun bir kısmı,

2-Fransa’ya, Doğu Akdeniz bölgesi, Adana, Antep, Urfa, Mardin, Diyarbakır, Musul ile Suriye kıyıları,

3-İngiltere’ye Hayfa ve Akka limanları, Bağdat ile Basra ve Güney Mezopotamya verilecektir.

 

1917 devriminden sonra Rusya antlaşmadan vazgeçmiş, Lenin gizli olan bu anlaşmayı dünya kamuoyuna açıklamıştır.

 

Kitabın en detaylı ve bir o kadar da heyecanla okunan bölümü ‘Siyasî Tarih Sürecinde Musul‘ başlığı ile 68. sayfada başlayıp değişik ara başlıklarla 97. Sayfaya kadar devam eden 29 sayfa boyunca devam ediyor. ‘Sonuç ve Değerlendirme‘ başlıklı bölümde, yürek burkan ve fakat gerçekçi yorumlarla şu bilgilere ulaşıyoruz:

 

‘Esasen Musul, orada yaşayan Türkmenlerin kültürel, tarihî, coğrafî, siyasî ve askerî yönden Türkiye ile ortak değerlere sahip olduğu bir bölge olmasına rağmen İngiltere tarafından, 30 Ekim 1918’den sonra milletlerarası hukuka aykırı olarak işgal edilmiş ve bir daha bu toprakların Türkiye’ye katılmasına fırsat verilmemiştir. Fakat İngiltere, Türkiye ile ortak değerlere sahip olan Musul hakkında haksız iddia ve gerekçelerle, dünya kamuoyunu da etkileyerek kendi mandası altına alacağı Irak isimli yeni bir devlete bağlanmasını hem Türkiye’ye, hem bölge ülkelerine ve hem de bütün dünyaya diplomasi tekniğini kullanarak kabul ettirmiştir. Bu dayatmalarda özellikle Milletler Cemiyeti gibi arenada İngiltere’nin sâhip olduğu tartışmasız nüfuzu etkili olmuştur. Bu çalışmalarda görüldüğü gibi milletlerarası problemlerin çözümünde sadece haklı olmanın yetmediği, özellikle millî güç ve bu gücün meydana getirdiği Musul Meselesi’nin sonucu da böyle olmuştur.

…….

Diplomatik tecrübenin ne kadar önemli olduğu bunun karşısında Türkiye’nin masa başında ne kadar tecrübesiz olduğu görülmüştür.’

 

Yazar; kâhin değildir. ‘…milletlerarası ilişkilerin etkin bir şekilde varlığını her zaman hissettireceği gerçeği, geçerliliğini korumaya devam edecektir.’ Derken kehânette bulunmuyor. Aklını kullanarak geleceği görüyor. Çünkü ‘Göz olanı, akıl geleceği görür.’

 

Bugün Irak’ta aynı çirkin oyunlar oynanmakta, aynı tecrübesizlikle kayıplar verilmeye devam edilmektedir. Çünkü ‘geçmişin cahili olanlar, geleceği göremezler.’

 

 

YALIN YAYINCILIK:

Ordu Caddesi Nu: 25 Özbek Çarşısı Bölüm: 41 Beyazıt, 34452 İstanbul. Telefon: 0.212-546 97 54

Belgegeçer 0.212-518 43 63 e-posta: yalinkitap@yahoo.com www.yalinkitap.com

 

 

 

Dr. CÜNEYT MENGÜ

 

1968 yılında Bağdat Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun olmuş, ikinci üniversite olarak da yine Bağdat’ta Al-Mustansiriyya Üniversitesi’nde Hukuk Fakültesi’ni bitirmiştir. 1968 – 1973 yılları arasında Türkmen Kardeşlik Ocağı’nda yönetim kurulu üyeliği yapmıştır. Türkiye’de eğitimine devam eden Cüneyt Mengü, 1978 yılında Ankara Hacettepe Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimini tamamlayarak işletme konusunda Master yapmıştır. Daha sonra 2006 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde ‘Orta Doğu Turizm Pazarı’nın Türkiye Açısından Analizi ‘ başlıklı teziyle ‘doktor ‘ unvanını aldı.

 

Orta Doğu ülkelerine yönelik hizmetlerdeki eksiklikleri fark ederek 1985 yılında Mercan Turizm Seyahat Acentesi’ni kurmuştur. Ayrıca Panorama Hava Taşımacılığı ve Dış Ticaret Şirketi, Bamboo Seyahat ve Metex Fuarcılık şirketleri de bulunmaktadır.

 

*1985-1992 yılları arasında Irak Türkmenleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nin başkanlığını yaptı.

*1993-1995 yıllan arasında Irak Milli Türkmen Partisi’nde Başkan Yardımcılığı görevini üstlendi.                          *1995’de kurulan Irak Türkmen Cephesi’nin kurucu üyelerindendir.

*1999 – 2003 yılları arasında Irak Muhalif Grubu Kongresi’nde (INC) görev alarak 1999’da New York Irak muhalefet toplantısında ve 2002 yılındaki Londra toplantısında Irak Türkmenlerinin hem resmî sözcüsü ve hem de açılışta konuşmacısı olmuştur. Ayrıca Londra toplantısında Eşgüdüm ve Koordinasyon yüksek konseyi üyeliğine seçildi.

*2003 yılında Irak Muhalif Grupları’nın Selahattin toplantısı ve akabinde Davos Ekonomi toplantısına Türkmenleri temsilen konsey üyesi olarak katıldı. Saddam Hüseyin’in düşmesinden önce 7 Mart ve 17-18 Mart 2003 tarihlerindeki Ankara toplantılarında Amerikalı delegeler, Dış İşleri ve Genel Kurmay temsilcileri ile beraber katılımcı oldu. Saddam Hüseyin düştükten sonra Türkmen Meclisi’nin hazırlık kurucuları arasında yer aldı ve 750 delegenin katıldığı 3. Türkmen Kurultayı’nın hem hazırlık komisyonunun hem de kurultayın başkanlık görevini üstlendi.

 

Dr. Mengü yurt içinde İstanbul Ticaret Odası ve Türsab, yurt dışında ise ASTA ve UFTAA kuruluşlarının üyesidir. Hâlihazırda ticarî çalışmalarının yanında;

*Türkmeneli İş Adamları Derneği Başkanı.

*Türkmeneli İnsan Hakları Genel Başkan Yardımcısı

*İstanbul Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi’dir.

 

Türkmen meseleleri ile ilgili ‘Osmanlı Arşiv Belgelerinde KÜLTÜR MERKEZİ KERKÜK‘ isimli bir kitabı, yurtiçi ve yurt dışında çeşitli makaleleri yayınlanmış ve konferanslara katılmıştır. Ayrıca Türk Turizmi’nin tanıtımı ile ilgili yurt dışında birçok ülkede work shop, prezentasyon ve sunumlar organize etmiştir.

 

Evli ve bir çocuk babasıdır. İngilizce ve Arapça bilmektedir.

 

 

 

KUŞBAKIŞI

Âyete’l-Kürsî:

 

‘Âyetü’l-kürsî’ olarak da yazılan Bakara Sûresi’nin 255. Âyeti, bilhassa tehlikelerden korunmak için okunur. Âyet bu ismi, içerisinde geçen ve ‘taht’,  ‘hükümranlık’, ‘ilim’, ‘kudret’ gibi mânâlara gelen ‘kürsî’ kelimesinden almıştır. Allah (Subhanehu ve Teâla) Hazretlerini tanıtmakta ve O’nun ism-i âzâmını (en yüce ismini) içermektedir. Tevhid akîdesini anlatan Âyetü’l-Kürsî, Allah’ın yüce zâtı ile ilgili temel ilâhî meseleleri kapsamaktadır. İlâhî saltanatın ve hükümdarlığın son derece açık ve özet anlatımını ve Allah Teâlâ’nın zâtını ve sıfatını hem târif eden hem de maddî ve mânevî kuvvetlerinin son derece açık şâhitliği ile ispat eden bu âyet, Kur’an âyetleri arasında en yüksek bir şeref ve kıymete sâhiptir. Çünkü ilmin kavranması için önce Allah’ın ve O’nun sonsuz kudretinin tanınması gerekmektedir.

 

Cemalnur Sargut tarafından derlenen Âyetü’l-Kürsî adlı eser, çeşitli tefsir çalışmalarının yanı sıra İnsân-ı Kâmil’lerin yorumlarından faydalanılarak âyetin tasavvufî mânâsının derinlemesine incelendiği bir şerh çalışmasıdır. Bu eserde okuyucu, ‘Allah’, ‘İlâh’, ‘Hû’, ‘Hüve’, ‘Hüviyet’, ‘Hayy’, ‘Kayyum’, ‘Hâfız’ gibi isimler ile Arş ve Kürsî’nin hakîkatini tefekkür etme fırsatı bulacaktır.

 

Cemalnur Sargut’un ifadesiyle: ‘Âyetü’l-Kürsî‘nin tamamı, Allah’ın kulunu hıfzetmesini anlatmaktadır. Allah kulunu, O’nun hiçliğini ve kendi büyüklüğünü göstererek korur. Âyetü’l-Kürsî kalplere dirilik verir. Îmanı zaaftan korur. Tevhîd konusunda bizi muhafaza eyler. Âyeti okudukça îman güçlenir, îman güçlendikçe Âyetü’l-Kürsî, eman hikmetiyle bizi hıfzeder, tevhid ve ihlâs sırrını kalplere ilka eder.’

 

Nefes Yayınları:

Bağdat Caddesi, Güzel Sokağı Nu: 11 A Blok Daire: 2 Selamiçeşme, Kadıköy-İstanbul. Telefon: 0.216-359 10 20 Belgegeçer: 0.216-359 40 92 e-posta: irtibat@nefesyayinevi.com / www.nefesyayinevi.com

 

 

Bir Propaganda Silahı Olarak Basın:

 

Günümüzde en çok tartışılan konuda bir ilk kitap! Dünyada ve Türkiye´de sansür, baskı ve yönlendirme konularını işliyor.

 

Onur Öymen bu kitabında geçmişten bugüne, dünyada ve Türkiye’de liderlerin halkın gerçekleri öğrenmesini engellemek için neler yaptıklarını anlatıyor. Sansür, baskı ve cezalandırma en sık başvurulan yöntemlerdir. Bunlara karşı cesaretle direnip mücadele eden, mesleğinin yüz akı gazeteciler de var, boyun eğip hükümetlerin bir propaganda aracı olmayı kabul edenler de… Hapse girmeyi, hatta hayatını fedâ etmeyi göze alanlar da var, iliştirilmiş gazeteciliği kabul edenler de…

 

13,4 X 20 santim ölçülerinde, 496 sayfalık kitap, 2014 yılında yayınlandı.

 

Remzi Kitabevi A.Ş.

Akmerkez E 3 Blok Kat: 14 Etiler, İstanbul Telefon: 0.212-282 20 80 Belgegeçer: 0.212- 282 20 90 www.remzi.com.tr e-posta: post@remzi.com.tr

 

 

 

Eşikte:

2011 yılında vefat eden Ali Teoman’ın 1990 yılında yazıp 2008’de yayımladığı ilk romanıdır.  Avrupa’da Kafkaesk mekânlarda akan zaman, gerçekler, hâtıralar, hayaller, tedirginlikler, sevişmeler, adsız kadınlar ve erkekleri anlatıyor. 2013’te Fransızcaya da çevrilen roman, 13 x 21 santim ölçülerinde, 88 sayfa hacimle Ağustos 2014’te ikinci baskı olarak yayınlandı.

 

Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık:

İstiklal Caddesi Nu: 161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-252 47 00 Belgegeçer: 0.212-293 07 23 www.ykykultur.com e-posta: ykypazarlama@ykykultur.com

 

 

DERKENAR:

 

Doğru ve Güzel Türkçe İçin ipuçları:

 

Mecburiyet / Zorunluluk

Arapçadır diye kapı dışarı edilen ‘mecburî ‘ kelimesinin yerine ileri sürülen ‘zorunlu ‘  kelimesinin kökü olan ‘zor’ kelimesi de Türkçe değil, Farsçadır.

 

Türkçe diye alkışlanan bu kelimenin başka bir kusuru da, kural dışı oluşudur. Çünkü ‘zorunlu ‘ kelimesinin taban kelimesi ‘zorun ‘dur. Bu kelime Türkçe kaidelerine uygun olarak türetilmemiştir. Zira Türkçede ‘isimden isim türetme ekleri ‘ arasında bugün kullanılan ‘n ‘ eki yoktur.  ‘Yazın ‘, ‘kışın ‘, ‘gündüzün ‘ gibi bazı kalıplaşmış sözlerde yer alan ‘n ‘ eki, bir yapım eki değil, eskiden kullanılan fakat bugün artık o göreviyle kullanılmaz olan bir ‘isim çekim  / vasıta ‘ ekidir.

 

Eğer ‘dilcilik ‘ yapacaksak, Türkçeyi kurallarına uygun / doğru bir şekilde bilmek, kullanmak mecburiyetindeyiz?

 

Sezai GÜNEŞ: Bizim Külliye Dergisi, 62. Sayı.

 

 

KISA Kısa / KIsa Kısa…

 

1- AŞKA UYANMAK: Ahmet Günbay Yıldız. Timaş Yayınları.

2- MALATYA’NIN PUSLU YILLARI: Şevket Gözübüyük. Beyan Yayınları.

3-Osmanlı’dan Günümüze DEMOKRATİKLEŞME SÜRECİNDE TÜRK SİYASÎ HAYATI VE KEMALİZM: Dr. Metin Eriş. Bilgeoğuz Yayınları.

4- DİNÎ KAVRAMLAR SÖZLÜĞÜ: Heyet Tarafından Hazırlanmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.

5- AHISKA ARAŞTIRMALARI: Yunus Zeyrek. Kendi Yayını.

 

Fare Kapanı ve Türkiye

Stratfor dış politika ve ekonomi konularında Amerikan Savunma Bakanlığı’na ve özel kuruluşlara danışmanlık yapan, kritik istihbarat satan bir düşünce kuruluşu. Analistlerinin çoğu eski CIA ajanı olan Stratfor için ABD’de “gölge CIA” deniyor. Kurucusu ABD’li Yahudi George Friedman.

Friedman, 2009 yılında çıkan, “Gelecek 100 Yıl” isimli kitabında, 21. yüzyılın “ABD Çağı” olacağını, bu yüzyılın olaylarının Amerika Birleşik Devletleri tarafından şekillendirileceğini anlatıyor. Friedman dünyada devletlerin güç dengesinin geleceğine dair kehanetlerini jeo-politikaya ve tarihe dayandırıyor.

ABD’nin gücünü yitirmekte olduğu iddialarının gerçeği yansıtmadığını, bilakis ne kadar güçlü bir devlet olduğunu verdiği rakamlarla izah ediyor:

Amerikalılar dünya nüfusunun yüzde 4’ünü oluşturmaktadır fakat dünya mal ve hizmet üretiminin yüzde 26’sını üretmektedir. Amerikan ekonomisi öylesine büyüktür ki kendisinden sonra gelen dört ülke (Japonya, Almanya, Çin ve İngiltere’nin) toplam ekonomisinden daha büyüktür.

Sanayi üretiminin çoğunu ABD sınırları dışına kaydırmasına rağmen sadece ABD sınırları içindeki üretimiyle bile en büyüktür. Japonya ve Çin’in endüstrilerinin toplamından daha büyüktür.

Enerji bakımından dünyaya bağımlı gibi gözükse de, aslında dünyanın en büyük enerji üreticisidir.

ABD küresel standartlarda nüfus yoğunluğu az olan bir ülkedir. Kilometrekareye düşen insan sayısı dünya ortalaması 49’dur. Japonya’nın 338, Almanya’nın 230 ve ABD’nin (insanların yaşamadığı Alaska bölgesi hariç tutulsa bile) 34’tür.

Tarım arazileri bakımından Amerika Asya’da kişi başına düşen arazinin beş katına, Avrupa’ya göre iki katına sahiptir.

ABD toprak, iş ve sermaye sahibi bir ekonomi olarak hala çok gelişmeye müsait bir ekonomidir.

ABD askeri gücü ile tüm kıtayı egemenliği altında tutmaktadır. Dünya savaşlarında yıpranmamıştır. ABD donanması dünyadaki bütün okyanusları kontrolü altında tutar. Dünyadaki bütün denizlerdeki her bir hareketi anlık izler. Dünyanın geri kalan tüm donanma araçları bir araya gelse ABD donanmasının araç sayısına ulaşamamaktadır. Bu insanlık tarihinde başka hiçbir devlete nasip olmamış bir durumdur.

Bu sayede Amerika uluslararası ticareti kontrol altında tutmaktadır.

Bu veriler ışığında ve ABD’nin, jeostratejik konumu, ekonomik, siyasi ve kültürel gücünü de dikkate alarak Friedman’ın iddiası şudur: “Amerika Birleşik Devletleri kendi gücünün yalnızca başlangıcındadır. 21. yy Amerikan yüzyılı olacaktır.”

Brzezinski de 20. Yüzyılın sonlarına doğru ABD’nin dünya sahnesine tek süper güç olarak çıktığını ve süper güç olmasındaki en büyük etkenin ABD’den başka hiçbir ulusun benzeri ve ekonomik bir güce sahip olmadığı olduğunu belirtmektedir.

“Gelecek 100 Yıl” kitabında FriedmanTürkiye, Meksika ve Polonya’nın yeni büyük güçler olarak ortaya çıkacağını” iddia ediyor. O’na göre “Türkiye kaoslar ortasında sağlam bir platforma sahiptir.”

Friedman “Rusya ile yeni ve büyük bir soğuk savaş dönemi yaşanacağını” öngörüyor. O’na göre azalmış nüfusu ve yetersiz altyapı yatırımları sebebiyle Rusya bu savaşı kazanamaz. Rus ordusu ve ekonomisinin zayıflayacağını, 1917 ve 1991’de olduğu gibi bu kez 2020’lerde çökeceğini düşünüyor.

Birçok yorumcunun aksine Çin’i birinci rakip olarak düşünmüyor. O’na göre “Çin yakın gelecekte önce ekonomik krize girer ve dünya lideri olma ihtimali ortadan kalkar.” Daha sonra da Çin’in parçalanacağını tahmin ediyor.

*****

Davıd Phılıps’ın Kehaneti

Bana göre ABD’nin en önemli güçlerinden birisi de, rakiplerinin zaaflarını, güçlü taraflarını çok iyi analiz etmesidir. “Büyük Satranç Tahtası“ndaki bütün taşları (vezirleri, kaleleri, piyonları) en etkili bir şekilde kullanmasıdır.

Çözüm Sürecinin” mimarlarından ABD’li David Philips‘i tekrar hatırlatmak istiyorum.

Sık sık Ankara’ya gelip, AKP Hükümeti’ne akıl hocalığı yapan, ‘PKK’nın Silahsızlandırılması, Dağıtılması ve Toplumla Kaynaştırılması’ ve ‘Türkler ve Iraklı Kürtler Arasında Güvenin Kurulması’ gibi  “Kürt raporlarından” tanınan bu adam 11 Mayıs 2013 de Hürriyet Gazetesi’ne verdiği mülakatta şu kehanette bulunmuştu:

“Türkiye ve Kürdistan konfederasyon olacak!”

Bir başka deyişle, “Türkiye Kürtlerle büyüyecek.”

Bu tez fare kapanına konmuş peynir gibi bir yemdi. Özellikle “Yeni Osmanlıcılık” hayalleri peşinde gidenler için çok cazip bir tuzaktı bu.

Yani Türkiye önce Kürtlerle ‘teknik olarak’ büyüyecekti ama sonra Büyük Kürdistan’ın kopmasıyla küçülecekti.

*****

Frıedman’ın Türkiye Hakkındaki Öngörüleri

Şimdi Friedman’ın Türkiye’nin ve bölgemizin geleceğine dair aşağıda özetlenmiş kehanetlerini okuyunuz. David Philips ile ortak yönlerini hemen fark edeceksiniz.

Bu kehanetlerin ve benzerlerinin sadece Amerikalılar değil, komşularımızda da etkili olduğunu düşününüz.

O zaman Türkiye’nin neden PKK terörüyle uğraştırıldığını, neden Suriye’de bu kadar yanlış işlerin içine girdiğini, neden hem ABD’nin ve hem de Rusya’nın PKK’nın uzantısı olan PYD’yi müttefik kabul ederek desteklediğini anlamak daha kolaylaşacak.

***

Friedman’a göre, “Bugün dünyanın en büyük 17’nci ekonomisi olan Türkiye 2020’de 10’uncu sıraya yükselir. Rusya’nın çöküşüyle birlikte hem Avrasya’nın hem de Arap dünyasının en güçlü aktörü haline gelir… Türkiye’nin tarihi düşmanlarından Yunanistan, Balkanlar’daki kaos nedeniyle giderek güçsüzleşmiştir. Arap Yarımadası da, sadece petrole dayalı ekonomisiyle bir krizin eşiğindedir.

2020’ye yaklaşırken ABD’ye karşı son kozlarını kullanan Rusya’nın karıştırdığı Ortadoğu ve Balkanlar savunmasız ve güçsüz durumdadır. Türkiye bu fırsatı değerlendirecektir:

Türkiye etkisini Kafkasya’nın kuzeyine, Rusya ve Ukrayna’ya kadar ilerletir, Don ve Volga ırmaklarının arasındaki vadiye oturur, Rusya’nın tarım cennetine kurulur.

Kazakistan‘ı din kartını kullanarak hâkimiyeti altına alır, Orta Asya’ya iyice yerleşir. Artık Karadeniz bir Türk gölü haline gelmiştir.

Asıl amaç hem Karadeniz hem Akdeniz’i kontrol etmektir: Bölgesel güç olmak istiyorsan bu şarttır. Bunun için de Türkiye Avrupa ülkelerini Boğaz’dan uzak tutmaya çalışır. Giderek büyüyen sınırlarını korumak için Balkanlar‘ı da kontrol altına almak ister.

Irak ve Suriye’de karmaşa vardır, Kürtler tam “Kendi ülkemizi kurmanın sırası” diye düşünürken Türkiye bu iki ülkeyi de kontrol altına alır. Bununla da yetinmez Arap Yarımadası’na kadar iner.

Türkiye’nin Akdeniz rüyasını gerçekleştirecek gelişme, Mısır’daki bir iç savaş sayesinde yaşanır. İslam dünyasının en önemli gücü haline gelen Türkiye, Mısır’daki huzursuzluğu bastırmak için bölgeye barış gücü gönderir. Böylece oraya da yerleşir ve Süveyş Kanalı’nı kontrol altına alır.

Ortadoğu’da Türkiye hâkimiyetine girmeyen iki ülke kalmıştır: İran ve İsrail. İsrail direnir ama dört bir taraftan Türkiye’yle çevrilmiş durumdadır. Körfez’e hâkim olan Türkiye, pratik olarak İran’ı da köşeye sıkıştırmıştır.

Ortadoğu’daki bu hâkimiyetin sadece ekonomik ve askeri boyutta kalmasını yeterli görmeyen Türkiye işin içine dini de katar. Tam bir “halifelik” gibi davranır. Bu arada Osmanlı döneminin gücünü tüm dünyaya hatırlatmak istercesine başkenti de Ankara’dan İstanbul’a taşır. Böylelikle bölgedeki varlığını Müslüman ülkeler nezdinde meşrulaştırır.”

Bu kitap çıkalı 6 sene oldu, 2020’ye de 5 sene kaldı. Friedman’ın Türkiye’nin büyümesi ile alakalı kehanetlerinin hiçbiri gerçekleşmedi. Yakın gelecekte gerçekleşme ümidi de kalmadı. Ama bu kehanetlerin gerçekleşmesi halinde zarar görecek olan her aktör Türkiye’ye zarar vermekte

 

Yesevi Vakfı’nın Türk dünyasını Türkiye’ye, Türkiye’yi Türk dünyasına tanıtmak için çalışan Başkanı Erdoğan Aslıyüce Röportajın ikinci ve son bölümünde Türk dünyasını anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Alevî vatandaşlarımız,  yalnız Ahmed Yesevî’yi değil, Yunus Emre’yi de kendilerine mal ediyorlar. Bu konuda diyecekleriniz var mı?

Erdoğan Aslıyüce: İfade ettiğimiz gibi Alevi vatandaşlarımız Hoca Ahmed Yesevi gibi Yunus Emre’yi de kendilerine mal ediyorlar.

 

Alevilerin hemen hemen hepsi Oğuz Türklerinin çeşitli oymak ve aşiretlerindendir. Yani Türkoğlu Türk’türler.

 

Hoca Ahmed Yesevi ile Yunus Emre de Türkoğlu Türk olduklarına göre Alevi kardeşlerimizin iki Alperen derviş gaziye de sahip çıkmaları gayet normaldir.

 

Hayatın boşluğa tahammülü yoktur. İyi ki o kardeşlerimiz sahip çıkıyorlar. El Burini’ye, El Farabi’ye biz sahip çıkmadığımız için Acemler sahip çıkıyor.

 

Çetinoğlu: Biraz da Yesevî Vakfı’ndan söz eder misiniz? Neler yapıyorsunuz, hangi hedeflere ulaşmaya çalışıyorsunuz?

Aslıyüce: Efendim, Hoca Ahmed Yesevi Vakfı 1 Mart 1993 tarihinde kuruldu. Hoca Ahmed Yesevi ismini taşıyan Türkiye’de kurulan ilk vakıftır.

 

1993 yılında vakfımız kurulur kurulmaz Uluğ Türkistan toprağında 1992’de verdiğimiz söz gereğince iki tarihi eseri Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden tahsisi yaptırıp onları restore etmek amacıyla yola çıktık.

 

1993 yılı Temmuz ayında Bakanlar Kurulu kararıyla iki yer tahsis edildi:

 

1- Kadırga’da Darüssade Ağası Hüseyin Ağa Medresesi (Küçükayasofya)’ni bi mekanlardan 693 günlük uğraş sonucu kurtararak  restarasyonuna başladık. Boş olsa idi 6.600.000 TL yapılacak işlem seneler sürünce 42.000.000 TL’ye restore edildi.

 

2-İkinci yer ise Şehit Mehmet Paşa yokuşunda Özbekler Tekkesi’dir. Oranın işgalini de 730 günde sona erdirdik. Ama bilmem neden orası için 1996-1997’de 33 kamyon pislik çıkarılmasına ve milyarlarca lira harcanmasına rağmen birçok gizli elin entrikalarıyla karşılaştık sonunda Vakıflar İstanbul Bölge Müdürlüğü’ne iade etmek durumunda kaldık.

 

-Öncelikle Ocak 1994 tarihinden bu yana Aylık Sevgi Dergisi Yesevi’yi çıkarıyoruz. (Haziran 2009’da 186. Sayıya ulaştı.

 

-Altı ayda bir yayınlanan Türklük incelemeleri dergisi ‘Bir’i 10 cilt kadar çıkardık.

 

-Bugüne kadar 40’ın üzerinde özellikle Türk Dünyası’na yönelik kitap yayınlandı.

 

-Ananevi olarak ‘Kadim Türk Bayramı’ Nevruz’u her sene kutluyoruz.

 

-Ticarî hayatın vazgeçilmez unsuru Ahilik’in kurucusu olan Ahi Evren’i anma toplantıları düzenliyoruz.

 

-Yine Caber’de yatan Süleyman Şah’ı anma toplantıları yapıyoruz.

 

Çetinoğlu: Yesevî Dergisi, Türkiye’de yayınlanan ve çok geniş bir coğrafyaya ulaşabilen ender yayın organlarından biri. Diğer özelliklerinden söz eder misiniz?

Aslıyüce: Yesevi Dergisi, 28 Ekim 1993 tarihinde gönül dostlarının müşterek fikirleriyle oluştu. Dâvet ettiğimiz 115 kişiden 99 kişi katılınca hem Esma-i Hüsna hem de Hz. Pir’in 99 bin öğrencisine işâret saydık. Yalnız bu sayı Hurufiler gibi değildi.

 

Dünyanın neresinde olursa olsun bir Türk varsa Müslüman olsun veya olmasın; Dünyanın neresinde olursa olsun bir Müslüman varsa Türk olsun veya olmasın onların derdi bizim derdimiz olacak.’ ilkesiyle yola çıktık.

 

Türk dünyasını Türkiye’ye, Türkiye’yi Türk dünyasına tanıtmak amacıyla başladığımız çizgiden ayrılmadan devam ediyoruz.

 

Yesevi Dergisi çıktığı günden bugüne birlik-beraberlik yolundan ayrılmadan, insanlarımız arasında nifaka sebep olacak tek satır yazmadan kültürümüze hizmet etmekteyiz.

 

İmkânlarımız nispetinde dergimiz dünyanın birçok ülkesine özellikle Türk dünyasının en ücra köşelerine bile gitmektedir.

Çetinoğlu: Diğer derginiz BİR Dergisi, artık çıkmıyor. Ne tür problemleriniz oldu da kapandı?

Bu vesile ile yayıncılığa başladığınız tarihten bu yana,  Millî Eğitim ve Kültür bakanlıklarının, fikir ve kültür fidanlığı olan dergi yayıncılığına yaklaşımları ile ilgili değerlendirmelerinizi alabilir miyim?

Aslıyüce: Efendim, Bir Dergisi’ni altı ayda bir yayınlamak düşüncesiyle yola çıktık. Vakfımızın mütevelli heyet üyesi Prof. Dr. Metin Akar Beyin sekreterliğinde ‘BİR’ Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi’ni;

 

Türk Dünyası’ndaki bilim adamlarının ortak dergisi ve ortak ilmî platformu olmak, Latin esaslı Türk Dünyası ortak alfabesinin hayata geçirilmesini kolaylaştırmak amacıyla çıkardık.

 

Bir Dergisi’nin, Dili Türkçe ve makaleler herhangi bir çağdaş Türk lehçeleriyle de yazılabilirdi yani Türk Dünyası ortak alfabesinin kullanılması esas alınmıştı.

 

Yazarlara makalelerden 20 adet ayrı basım ile bir dergi gönderilir şeklinde ilkelerimizi belirlememize rağmen; bazı yazı gönderen yazarlar 3-4 TL kargo ücretini ödemek yerine, yazılarını bize ödemeli göndermeleri Bir Dergisi’nin kapatılmasının en önemli sebebi olmuştur.

 

 

Yesevi Yayıncılık yayın hayatına başladığı 1994 yılından bu yana;

 

-1996 yılında Halk Kütüphaneleri’ne 100 adet Yesevi Dergisi abonesi

-2003 yılında Halk Kütüphaneleri’ne 50 adet Yesevi Dergisi abonesi

 

Kitap yayınlarından ise;

 

-1996 yılında 50 adet Türkmen Edebiyatı kitabı alındı.

-2003 yılında Çağdaş Türk Edebiyatı kitabı alındı.

 

Kısaca ifade etmemiz gerekirse 1994 yılından bu yana Türk Dünyası’nın hafızası Aylık Sevgi Dergisi Yesevi, 54 ülkede okuyucusu olduğu halde T.C. Kültür Bakanlığı kütüphanelerine girebilme özgürlüğü kazanamamıştır.

Çetinoğlu: Türk dünyası ile yakından ilgilisiniz. Türkistan Türk cumhuriyetlerinin görünürde 2 problemi var. Birincisi; Yer altı ve yer üstü zenginlikleri, halkın refah ve mutluluğuna dönüştürülemiyor. İkincisi demokrasi kavramı, bütün kurum ve kurallarıyla işletilemiyor. Bu konudaki gözlemleriniz nelerdir?

Aslıyüce: Türkistan, Türk Cumhuriyetleri’nin de sizin de ifade ettiğiniz gibi yer altı ve yer üstü zenginliklerini 1990 yılına kadar SSCB kendi çıkarları doğrultusunda kullandı.

 

1991 yılından sonra bağımsızlıklarına kavuşan kardeş Türk Cumhuriyetleri yer altı ve yer üstü zenginliklerini öncelikle kendileri işletme noktasına gelmeden halkın refah ve mutluluğuna dönüştürmelerinin zaman içinde olacağına inanmaktayım. Ancak emperyalist güçler buna izin verecekler mi orasını bilemiyorum.

 

Türk Cumhuriyetleri’nde demokrasinin bütün kurum ve kuruluşlarıyla işlemesini hemen beklemek mümkün değildir.

 

Türkiye Cumhuriyeti bile demokrasiye bütün kurum ve kuruluşlarıyla işletebiliyor mu?

 

Türkistan Cumhuriyetleri’nin hepsinin değişik demografik yapısına göre bakmak gerekir.

 

Kırgızistan’da demokrasi adına ayaklanarak her şeyi talan etmediler mi? Hem de dış güçlerin teşvikiyle…Aynı oyunu Özbekistan bozdu, rejimini korudu. Kazakistan’da demografik yapısına göre çok akıllı gidiyor. Azerbaycan’da ve Türkmenistan’da durum daha da değişik.

 

Ama inanıyorum ki kardeşlerimiz kendi problemlerini kendileri halledecekler.

Çetinoğlu: Bu röportajın son sorusu; ‘Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleştirilmesi’ olarak ortaya konulan gelişmelerle ilgili olsun. Söz sizin Sayın Aslıyüce…

Aslıyüce: Sualinize değişik bir cevap vermek isterim, şöyle ki:

 

Tarihin hiçbir döneminde Ermeni diye bir milletin varlığından haberdar değiliz. Bugün Ermeni denen bu millete Ermeni adı sonradan verilmiş takma addan başka bir şey değildir.

 

Ermeni dediğimiz insanlarda zaten bu ismi kullanmazlar ve kendilerine ‘Hay‘ derler.

 

1879’da Fransa’da neşredilen ‘Yeni Umumî Coğrafya Lügati’nde yazılı olan  ‘Armenia‘ ismi sami aslındandır.

 

Aram =Yüksek ‘tir ve Mezopotamya ovalarına nispetle irtifaî yüksekliği gösterir.

 

*Prof. Dr. N. Marr da ‘Ermeni Kilisesi’nin Ortodoks Kilisesi’nden ayrılmasına kadar Ermenilerin millî bir ismi yoktu, Ermeniler tarihin eski zamanlarına naklettikleri masaldan başka bir şey değildir.’ Demiştir.

*Daha doğru bir ifadeyle bunlar millet değil birçok ırkların karışımından meydana gelen bir topluluktur.

*Ermenilere ait arkeolojik kazılarda meydana çıkarılmış bir eser bulunamamıştır.

 

*Tarih boyunca Türk’ten hep iyilik ve koruma görmesine rağmen, Türk milletinin en

zor günlerinde hep arkadan hançerlemişlerdir. Yılardır da bıkmadan usanmadan iftira ve yalanlarına devam etmektedirler. Geçmiş değil daha 1993’de Azerbeycan Türklerine yaptıkları katliam ortadadır.

 

(1) Müjgan Cumbur, Ahmed Yesevi’nin Ahi ve Gazileriyle  Anadolu’nun Türkleşmesindeki Yeri. Milletler Arası Hoca Ahmed Yesevi Sempozyumu Bildirileri (26-29 Mayıs 1993); Kayseri Erciyes Üniversitesi Yayınları Nu: 26, Kayseri -1993, Sayfa: 63

(2) Yaşar Nuri Öztürk, Ahmet Yesevi-Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus Emre Zinciri.  Yesevilik Bilgisi; A. Yesevi Vakfı Yayınları, Ankara -1998,  Sayfa: 223 ( Kitabu’l Fevaid  Sayfa:11’den)

 

ERDOĞAN ASLIYÜCE‘NİN BİYOGRAFİSİ

Kırıkkale ili, Delice ilçesi, Büyükyağlı kasabasında 1946 yılında doğdu. Babası Ümmetoğulları’ndan Mehmet, annesi Pırıklı köyü eşrafından Hasan Aykanat’ın kızı Nuriye Hanımdır. İlk okula köyünde başladı. Kırıkkale Atatürk İlkokulunu bitirdi. Ortaokulu Kırıkkale’de tamamladı. Liseyi Konya Karatay Lisesi’nde dışarıdan bitirdi. Çalışma hayatına 1970’de MKE- Silah ve Tüfek Fabrikası’nda Kırıkkale’de başladı. Kırıkkale, Seydişehir, Bursa ve Konya’dan sonra 1982’de İstanbul Türk-Metal Sendikası kurucu başkanı oldu. 1996 yılında Türk-Metal Sendikası’nın İstanbul Şube Başkanlığı’nı bırakana kadar aktif sendikacı olarak tanındı.

 

1972 yılında gönüldaşlarıyla Kırıkkale’de Dur Yolcu Gazetesini, 1980’de de Konya’ da arkadaşlarıyla Konevi Dergisi‘ni çıkardı. 1987’de İstanbul’da çıkardığı aylık İstanbul Metal İşçileri Dergisi‘ni 54 sayı devam ettirdi.

 

1 Mart 1993’te İstanbul ‘da Hoca Ahmed Yesevi Vakfı’nı kurdu. Küçükayasofya semtindeki Hüseyinağa Medresesi’nin Bakanlar Kurulu kararınca vakfa tahsisini sağladıktan sonra burayı restore edip Hoca Ahmed Yesevi Vakfı Kültür Merkezi yaptı.1994’te Yesevi Yayıncılık şirketini kurdu. Ocak 1994 tarihinden itibaren aylık Sevgi Dergisi Yesevi‘yi yayınlamaktadır. Dergi, halen yayınına aralıksız devam etmektedir.Yine 1994’te Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi BİR’i yayın hayatına kazandırdı. Türkiye’nin çoğu ilini köy köy gezdi. Yurt dışında Japonya, Çekoslavakya, İngiltere, Kanada, ABD, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Yugoslavya (Sancak), Romanya, Tuva, Hakasya, Altay Ülkesi, Tataristan, Başkurtistan, Altay Cumhuriyeti, Hollanda, Almanya, İsviçre, Tayland, Sudan, Taiwan (eski milliyetçi Çin), Hongkong, Kırgızistan, Özbekistan, İsrail, Arnavutluk, Moldovya, Gagavuz Yeri, Pridnestrovya, Singapur, Suriye, Yakutistan ve Bosna Hersek’i gezdi. Bu ülkelerde görüp yaşadıklarından 28 kitap yazdı. Gezilerinde, klasik seyyahlar gibi sadece gördüklerini değil, o yerin tarihini, sosyal yapısını, siyasî analizini ve tam bir gerçeklikle güzellikleri ve çirkinliklerini aktardı. Bu tarzıyla kendine has bir gezgin tipini oluşturdu.

ASLIYÜCE’NİN YAYINLANMIŞ KİTAPLARI:

1- Her Yönüyle Kırıkkale (1974)

2- Metal İşçilerinin Mücadele Tarihi (1989, Refik Sönmezsoy ‘la),

3- Genç İşçiler (1990),

4- En Büyük Grev (1991, R. Sönmezsoy’la),

5- Adım Adım Türk Yurtları (1997),

6- Turan’dan Kırım’a (2001),

7- 4 Kıta 8 Ülke (2001),

8- Hücreden Cümleye (2001),

9- Türkistan’dan Anadolu’ya Alpler, Erenler (2002),

10- Laleden Yağlı Güreşe: Hollanda (2002),

11- Değişen Komşumuz Suriye (2003),

12- Türkiye’nin Yüreği Kastamonu (2003),

13- Türk’e Gözaltı (2004),

14- Garip Türk’ün Feryadı (2004),

15- Türk’ün Çile Çemberi (2004),

16- İstanbul’dan Adıyaman’a (2004),

17- İstanbul’dan Trabzon’a (2004),

18- Türkistan: İki Dünya Eşiği (2005),

19- Akdeniz’in İncisi: İskenderun (2007),

20- Ah Şu Balkanlar (2007),

21- İlk İşgal, Son Kurtuluş (2008),

22- Türk Tarihinde Yanlış Bilinenler, Yanlış Yorumlananlar (2008),

23- Ceyhan Tarihi – İşgal ve Kurtuluş (2008)

24- Çukurova’nın Yıldızı Ceyhan (2008)

25- Türk Tarihinde İşbirlikçiler ve 150’likler (2009)

26- Adım Adım Türkiye (2009)

27- Çanakkale’den Paşaeli’ne (2009)

28- Türk Dilinin Başşehri Kırşehir (2009)

 

Türkosfer / Türkofon Milletler Topluluğu – X

Türkler ve akraba milletlerin öyküsü onuncu bölümüyle Balkanlar ve Güneydoğu Avrupa’dan devam ediyor…

 

77 – Batı Trakya Türkleri : Mübadeleye dahil edilmeyen Türkler.. ‘Türk’ kelimesini kullanmadan ve Yunanlılar gibi fanatik ırkçı bir toplumda yaşamaya çalışan insanlarımız. Yarım milyondan fazla Müslüman’ın yaşadığı Başkent Atina’da bile cami yapımına izin vermeyen Yunanlıların Batı Trakya’da uyguladığı politika insanları hayatlarından bezdirmek üzerine.

Sayıları 250 bin civarında.. Doğu Trakya’mızın doğal uzantısı olan Dedeağaç, Gümülcine ve İskeçe illerinde oturuyorlar. Bunun haricinde Selanik, Kavala ve Yanya gibi bölgelerde de Türk ve Müslüman varlığı mevcuttur.

Atatürk zamanında dış politikamızda mütekabiliyet diye bir şey vardı. Şimdilerde biz cemaatsiz boş kiliseleri ihya ettikçe ediyor, Ruhban Okulu’nu açmayı deniyor ve Patrikhane’nin ekümenikliğini / evrenselliğini tanıma aşamasına geliyoruz ama Yunanistan Batı Trakya’da “Nuh diyor, Türk demiyor”. Dostluk ve komşuluk da yemiyor.

 

78 – Ortodoks Türkler / Turkosporos: 1924 Mübadalesi gereği Orta Anadolu ve Karadeniz’den diğer Grek ve Grekleşmiş unsurlarla birlikte giden Hıristiyan Türkler (Urum / Rum). Yozgat ağzından, Karaman konuşmasından başka bir dil bilmeyen ve kilise ayinlerini, ibadetlerini bile Türkçe yapan gruplardılar.

Din ve mezhep birlikteliğine rağmen Yunanlılarca ‘Türk tohumu’ diye dışlanan bu öz Türk topluluğunun sadece Karadeniz’den gelenleri bile Pontik ismiyle ayrı bir dille ve yarım milyonluk bir kitleyle rakamlandırılmaktadır.

Buna rağmen tarımda ve ticarette kendilerini kabul ettirdiler. Yoz müzik muamelesi gören şarkı ve türküleri ‘rembetiko’ adıyla moda oldu. Futbol, basketbol yaygın sporların ulusal takımlarında -es, -os takısı yanında Perperoğlu gibi, Mitroğlu gibi, Kaymakoğlu gibi Türkopol oğlanlardan geçilmez oldu.

Hatta bir önceki Yunan Hükümeti’nin hem kabine sözcüsü (Kedikoğlu) hem de Makedonya ve Trakya Bakanı (Karaoğlu) onlardandı. Bir ara Başbakan (Solakoğlu) bile çıkarmışlardı. Şimdiki II.Çipras Kabinesinde de Maria Kolya Çaruha ve Elena Kundura var.

Bu birkaç milyonluk kitle hem Türkiye Cumhuriyeti’nin hem Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin ilgi alanında olmalı. Hatta sülale birliği gibi ortak hareketler bile planlamaya alınabilir.

79 – Karaylar : Musevilikte Karaim mezhebini kuran ve Hazar Devleti’nin hatırasını yaşatan Türkler.. Musevîlikleri[1] İsrail’den farklıdır ve günlük hayatta halen Türk kültürünü yaşatırlar. Birçok yer adı onlardan türemiştir: Karaim – Kırım (Crimea), Karayna/Karaina – Ucraina, Gara/Garay (Macaristan), Craiova/Krajina/Karay-ova (Romanya).

Yahudi bankerlerin desteklediği Hitler’in öldürdüğü Musevîlerin Hazarların bakiyesi olanlar olduğu kuvvetli bir iddiadır.[2] Nitekim II.Dünya Savaşı’nın bitiminden 3 yıl gibi kısa bir süre sonra bağımsız İsrail Devleti kurulmuştur. Hem ebedî mazlum pozisyonu aldılar hem de Yahudilerin çoğu[3] – korkudan – Filistin’e adeta aktı.

Bugün sayıları 40 bin civarında.. Bu sayıya Kırım’da yaşayan ve Karay’larla karışmış olan Musevî Kırımçaklar da dahil. Litvanya’da Vilnius ile Trakay, Polonya’da Krakovi ve Ukrayna, Dağistan (Cuhutlar), Beyaz Rusya, İsrail, ABD gibi ülkelerde yaşamaktalar.

Türkiye’de de hatırı sayılır Karay göçmeni vardır. Kara(y)köy’ün adının buradan geldiği kabul edilir. Bir de meşhur şahsiyet; Refik Halit Karay. Dünyaca meşhurlar arasında Arjantin Millî Takımı futbolcusu Ezeqiuel Garay; Belarus millî atlet Natalya Karayeva, İngiltere’nin meşhur mankenlerinden Romola Garai, ABD’nin finans ve akademisyen ailelerinden Moşe, Paul ve Aleksander Baran; İsrail Dışişleri Bakanlarından Zippi Livni ile Genelkurmay Başkanlarından Silvan Şalom da var.

 

80 – Sabataylar : Delilikle dahilik arasında tarif olunan ve biraz da her devre farklı görevler almasından kaynaklanan bilgi bolluğuyla tuğla kitaplar yazan Yalçın Küçük, her taşın altında bir Sabataist-Dönme-Gizli Yahudi[4] arama geleneğini başlatarak Türk Milleti’nin diz bağlarını gevşetme operasyonunun koçbaşılığını yaptı. Ve spordan sanata, kültürden siyasete her şeyimizi hatta bayrağımızı, başkentimizi, marşımızı hep onlar belirlemişti. Oysa Yahudilikle Musevîliği eşdeğer göstermek bile başlı başına büyük bir aldatmacaydı.

Sabataizm de Karaim gibi Musevîlikte ayrı bir mezheptir. Ve 17.yy Osmanlı’sında yaşayan Sabatay Sevi’nin[5] ardılları olarak bilinirler. Fakat bize Yeniçağda Kırım Hanlığı’ndan, Leh Krallığı’ndan, Rus Çarlığı’ndan gelenlerin ve yakınçağda da Polonya, Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya gibi yerlerden gelenlerin içinde mühim miktarda Musevî Türk vardı.

Bunlar arasında Türkçülüğün kitabını yazan Moiz Kohen (Tekin Alp), hem Leh Ordusunda dövüşen hem de Osmanlı Ordusunda dövüşerek şehit düşen Mahmut Celalettin Paşa (Konstantin Borzeçki)[6] gibi Türk Kurtuluş Savaşı’nda ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşatılmasında görev alan pek çok Sabataycı mevcuttur.

Türkiye’deki her Musevî Sabataycı değildir. 15 ve 16.yy İspanya’sından kaçan Seferadlar çoğunlukla Yahudidirler fakat Doğu Avrupa ve Sovyetler tarafından gelen ve Eşkenaz olarak isimlendirilenler ise genelde Yahudi olmayan Musevîlerdendirler. Ernest Renan’dan Wittmayer’e, Samuel Krauss’dan Firkoviç’e Subbotniklerin (Rusça Sabataistler) Hazar-Türk bakiyesi olduğu fikri paylaşılır.[7]

Sabataycılardan millî ülküye hizmet edenler de olmuştur, düşmanla işbirliği edenler de.. Tıpkı diğer Türkler gibi. Sayısal bir tasnif çok akıllıca olmasa da birkaç yüzbinlik bir kitleden söz etmekteyiz.

81 – Goralılar ve Boyaşlar : Kosova, Makedonya, Sırbistan, Karadağ ve Hırvatistan gibi ülkelerde yaşayan Dağ-lı / Gora-lı Türkler. Kafkasya’da da Karaçay’lara Tağ-lı, Cuhut’lara  Dağ Musevîsi deniliyor. Boyaşlar / Bayaşlar ise Osmanlı bakiyesi olarak daha çok Romanya’da yaşarlar ve diğer isimleri ‘madenci’ anlamında Rudari’dir.

Sayıları ise Macaristan, Hırvatistan, Bulgaristan ve Amerika, Avustralya, Güney Afrika’ya göçenlerle birlikte tahminî olarak 50 bin civarındadır. Goralılar Müslüman, Boyaşlar Hıristiyandır.[8]

Goralılar, Türkçe-Sırpça-Arnavutça-Bulgarca-Makedonca-Boşnakça ile karışık Torlakyan[9] lehçesinin bir dalını konuşurlar ve sayıları 60 bin kadardır. Yağlı güreş ve pehlivanlık (pelivano) festivalleri, evde rakı (rakıca) ve Türk kahvesi içme gelenekleri, kahve falı; millî geleneklerindendir.

Horon’a “Oro” ve Çiftetelli’ye de “Çiftelice” diyerek davul-zurna eşliğinde oynarlar. I.Dünya Savaşı’nda birçoğu Türkiye’ye göç etti.[10] GORA ve AROG filmlerini çeken komedyen Cem Yılmaz da muhtemelen Goralıların torunlarındandır.

 


[1] Musevîlik (din) başka Yahudilik (soy ve din) başkadır.

[2] Arthur Koestler (13. Kabile), Kevin Alan Brook (Hazar Yahudileri)

[3] Hatta Yahudi olmayan Musevîlerden de önemli bir kısım

[4] Avdetî yada Converso / Konverso

[5] Sabatay / Subutay da, Sevi de Orta Asya Türkçesinden isimler

[6] Nazım Hikmet’in dedesi

[7] en.wikipedia.org

[8] A.g.y. (Etnik Gruplar maddesi)

[9] Muhtemelen Şeyh Bedrettin’in halifesi olarak Balkanlarda örgütleme çalışmaları yapan TORLAK Kemal’den kalma

[10] en.wikipedia.org

 

Su Medeniyetinden Damlalar ve Yaşadığımız Şehir Kocaeli (Makale 2)

Kocaeli’nin nüfusu hızla artmakta ve sanayi kuruluşları her geçen gün çoğalmaktadır. Günümüzde yılda 25 bin civarında doğum ve 20 bine yakın göç sebebiyle Kocaeli’nin nüfusu artmakta ve 40 bine yakın yeni su abonesi yapılmaktadır.1980 li yıllarda, bu kadar olmasa da, bölgemizde hızlı bir nüfus artışı mevcut olup yeni ve daha güçlü bir su kaynağı olarak Yuvacık Kiraz Deresi üzerinde yapılması düşünülen Yuvacık Barajı çalışmaları hızlandırılmıştır. Bu baraj, DSİ tarafından 1982-1983 de planlanmış ve 1986 da İzmit Su Temin Projesi adı altında,  o gün ki İzmit Belediye Başkanı Sn Necati GENÇOĞLU zamanında şekillendirilmiştir. Yuvacık Barajı adı altında 1987 de Gama inşaat firması tarafından inşaatı başlamıştır. Yapımı çok uzadığı ve şehrin su sıkıntılarının artması sebebiyle, Sn Sefa  SİRMEN’in Belediye Başkanlığı  döneminde, 1996 yılında yap işlet devret modeli  ile bir  İngiliz firmasına yeniden ihale edilerek  yapımı  hızlandırılmıştır. Bu firma,  1999 yılında temiz su arıtma tesisi ve isale hatları dâhil işi bitirmiş,  18.01.1999 tarihinden itibaren ise şehre buradan su verilmeye başlanmıştır. Yuvacık barajı maliyeti ve işletiş şekli sebebi ile önemli siyasi tartışma konusu olmakla beraber halen Kocaeli’nin birinci su kaynağıdır. 2014 yılından itibaren işletme hakkı tamamen Kocaeli Büyük Şehir Belediye Başkanlığı’na geçmiştir.

2006 yılındaki kuraklık sebebi ile yapılan alternatif su kaynaklarını hizmete alma çalışmaları çerçevesinde önce Sapanca gölü-Yuvacık barajı temiz su arıtma tesisi arasında bağlantı hattı yapılıp hizmete alınmıştır. Bu hat ihtiyaç durumunda Kocaeli halkının sapanca gölü suyundan istifadesi imkânını sağlamaktadır.2013 yazındaki kuraklıkta şehrimizin su ihtiyacının karşılanmasında önemli oranda istifade edilmiştir. Ayrıca 2013-2014 kuraklığı yeni alternatiflere ihtiyaç olduğunu göstermiştir. Bunun için  Kandıra Namazgah Barajı hızla tamamlanıp devreye alınarak  Kandıra bölgesinin ihtiyacı  buradan temin edilmektedir. Namazgah Barajı suyu, yazın önemli bir nüfus artışı yaşayan Kerpe-Kefken-Cebeci hattının temiz su ihtiyacını karşılamaktadır. Ayrıca ihtiyaç durumunda Derince-Körfez ilçelerinin kuzeyindeki yerleşim birimlerinin ihtiyacına cevap verecek bir alt yapı da bölgeye getirilmiştir.   (0)Sıfır su kesintisi hedefi ile bu çalışmalara, bölgemizde 80 derin kuyu açılarak, yeraltı sularımız, temiz su arıtma tesislerine bağlanmış ve bu sulardan da istifade imkânına kavuşulmuştur. Ayrıca ‘gri su’(geri kazanım suyu)ların sanayi ve çevre sulama ihtiyacında kullanılması gibi çok önemli çalışmaların yapıldığını öğreniyorsunuz.

Kitap, 2000’li yılların başında, şehrimiz için çok önemli bir sorun olan İzmit Körfez kirliliğini ortadan kaldıran evsel atık suların arıtılmasına yönelik de önemli bilgileri veriyor. Tarafımca 26.12.2012 tarihinde Kocaeli Aydınlar Ocağı internet sayfasındaki makalemi de kaynak gösteren bu konuda, çalışan 17 adet atık su arıtma tesisinin günde 200 tona yakın atık çamuru çıkardığı bilgisi ve yapımı devam eden 3 adet ve projelendirilmesi tamamlanmış 4adet atık su arıtma tesisi ile evsel atıkların %99 arıtmalardan geçirilmesi hedefiyle,  birçok Avrupa şehrinden daha ileri bir hizmet in verildiği bilgisini öğreniyoruz. Bu sayede İzmit körfezi önemli oranda temizlenmiş Karamürsel plajlarında mavi bayrak alınarak denize güvenle girilebilir olmuştur. Şehrimizde ayrıca tifo, para tifo, hepatit-A gibi kirli sularla bulaşan hastalıklarında artık yok denecek kadar az olması bu alt yapı hizmetlerimizin yeterli olduğunun diğer bir göstergesidir.

Son sayfalarda ise çeşme restorasyonları, Pakistan ‘da, Karadağ’da temiz su arıtma tesisleri yapılması, Van ‘da deprem sonrası su hizmetlerine katkı verilmesi gibi diğer çalışmalar anlatılıyor. Son sayfalarda ise yeni gölet, baraj ve İSU kurumunun su ve güneşten enerji üretimine yönelik projeleri hakkında bilgilerin olduğunu görüyorsunuz.

Son 10 yılda yapılan bütün bu çalışmalarla şehrimizdeki su hizmetleri çok ileri seviyeye getirilmiştir.  Böylece musluklarından sıfır kesintili içilebilir suyu akan bir şehirde yaşamaktayız. Bu dönemin Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Sn İbrahim Karaosmanoğlu, İSU kurumu Genel Müdürü Sn İlhan Bayram ve çalışma ekibi ile ne kadar gururlansa yeridir. Böyle bir kurumda 2 dönem yönetim kurulu üyeliği yapmış olmak da şahsım için ayrıca bir övünç kaynağıdır.

Kocaeli’mizin su hizmetlerini, bu konuda emeği olan herkesi bilmeğe ve öğrenmeğe vesile olan böyle bir eser içinde ilgilileri tebrik ve takdir ederken bu hizmetleri yapanlardan ölenlere rahmet, sağ olanlara da sıhhat ve afiyet dileklerimle saygılarımı sunarım.

 

Süleyman Servet Bey

Ahmet Kabaklı’yla fikren tanışmamız 1960’lı yıllara rastlar. Beyazıt’da Karaağaç İşhanı’nın teras katındaki Aydınlar Ocağı’nın son aylarıydı. Marmara Kıraathanesi ile Küllük ise Beyazıt’da harıl harıl çalışıyordu. İstanbul Vefa Lisesi son sınıftayım. Sadece Süleymaniye Kirazlı Mescit 46 numara ve Cağaloğlu’nda MTTB’ye gidip gelmiyorum, Büyük Doğu Fikir Kulübü’nün de müdavimiyim. Büyük Doğu Fikir kulübü o yıllarda Beyazıt Gedikpaşa’da Kayserili Cam üretimi ve ticareti yapan Refik Bürüngüz Ailesi tarafından Necip Fazıl Kısakürek’e tahsis edilmiş bir daire. Hanın tümü nerdeyse imalathane ve ayakkabı kokuyor.

 

Kulubün sürekli gelenleri Rafet Çıngıl, Hüseyin Rahmi Yananlı, Bahri Zengin, Hüseyin Arı, Ali Biraderoğlu, Rıfat Besceli hatırımda kaldığı kadarıyla. 146 nolu ile Büyük Doğu Fikir Kulübü’ne üstad beni üye kaydediyor. Mutlu olduğum ender günlerden, aylardan, yıllardan birini yaşıyorum.  Vezneciler’de üniversiteli öğrencilerin kurduğu Ötüken Yayınevi de Necip Fazıl’ın iki kitabını yayınlamış: Hikâyeler ve Sultan Abdülhamid. Haftalık Yeni İstiklal ve Yeni İstanbul elimizden, yüreğimizden hiç düşmüyor. Sonra Hami Tezkan ve Gökhan Evliyaoğlu’nun yayınladıkları günlük Son havadis gazetesi ve haftalık Düşünen Adam Dergileri.

 

Daha sonra  “Şeyhülmuharririn” olacak Ahmet Kabaklı bu yerlere çoğu zaman gelip gidiyor. Hem öğretmen olarak biliyoruz, hem de Tercüman’da muharrir. Duyduğumuz bir imtihanı kazanarak Tercüman’a köşe yazarı olarak göreve başlamış. Bütün üstadları sadece uzaktan görür, imrenir, yanlarına yaklaşmaya adata “edeb” ederdik. Konuşurken bile yüzümüz kızarırdı.

 

Tercümanlı Yıllar ve Türk Edebiyat Vakfı

 

Kısmete bak, 1970 yılında Kemal Ilıcak’ın sahibi, Saadettin Çulcu’nun genel yayın müdürü, Aydoğdu İlter’in yazıişleri müdürü olduğu bir dönemde Tercüman Gazetesi çarşaf çarşaf ilanlar yayınlayarak “müsahhih” alacağını duyurdu. Saadettin Çulcu yazısında müsahhihin ne olduğunu açıklıyor, ünlü müsahhihleri örnek gösteriyor, yayın içindeki sorumluluğunu anlatıyor sütununda. Öyle bir cazip hale getirdi ki bu yazı onlarca kişi önce açılan yazılı imtihana girdi. Sonra mülakata. İki kişi kazandık. Biri ben, diğeri de İstanbul Hukuk Fakültesi’nden mezun bir Saraybosnalı bir arkadaştı. Alacağımız ücret açıklanınca Boşnak arkadaş vazgeçti. Ben “gazeteci olacağım” diyorum içimden, ücret az da olsa kabul ettim ve hemen göreve başladım. Ancak Tercüman toplu sözleşmeli bir gazete olduğundan maaşım neredeyse ikiye, üçe katlanmıştı.

 

Evinde ördüğü kazaklardan mutlaka bir tane almak veya sipariş etmek durumunda kaldığımız Ahmet Ilıcak şefimiz, Birsen Ermiş yardımcısı, Dr. Fahri Türkbeyler ve ben 4 kişi çalışıyoruz. Her gün Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, Tarık Buğra, Prof.Dr. Şükrü Baban, Rauf Tamer, Ali Rıza Alp, Reşat Ekrem Koçu, Mithat Sertoğlu, Şahap Ayhan, Necip Fazıl ve Necmi Tanyolaç’ı görme imkânım var.

 

Yazılarını okuyor ve tashihini yapıyorum. Ancak odamıza tek ve devamlı giren ise sadece Ergun Göze. Zaman zaman oğlu küçük Mehmet’i de getirir odamıza.

Ahmet Kabaklı ayrıca defter gibi aynı boyutta Türk Edebiyatı Dergisi yayınlıyor ve Sultanahmet’teki Divan Yolu Caddesi üzerinde Türk Edebiyat Vakfı’nın da başkanı. Çarşamba sohbetlerinin müdavimiyim. Bu sohbetlerin başlangıç ve bitiş saati de herkes için uygun. Önemli şeyler öğreniyor ve yeni bir muhit ediniyorum. Ne güzel. Türk Edebiyat Vakfı’na zaman zaman tombik, yuvarlak yüzlü, iri gözlü ve esmer, ele avuca sığmayan, çok hareketli bir genç geliyor ve görünüyor. Akabinde kayboluyor. Üç beş ay sonra yeniden aramızda ve sohbet toplantısında. Üstad Ahmet Kabaklı’nın yeğeni olduğunu çok sonra öğrendik.

 

Elazizli Süleyman Servet kabaklı

 

Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde öğrenci imiş. Aynı zamanda gazeteci.

 

Tercüman ve Anadolu Ajansı’nın Erzurum muhabiri. Daha önce de memleketi Elaziz’de Tercüman’ın muhabirliğini yapmış; Elazığ, Yeni Harput ve Uluova’da yerel yazılar kaleme almış.

 

Bir sempozyum için gittiğim Elazığ’da öğrendim. Daha lise öğrencisi iken ele avuca sığmayan haşarı, atak bir civanmert Servet. İdeolojik çatışmaların başladığı dönemlerde ise en önde ve cesur. Tunceli Erkek Öğretmen Okulu’nun anarşik olaylar nedeniyle eğitime son verilmesi neticesinde 470 öğrenciyi Elazığ’da konuk ettirecek kadar mükrim. Anadolu böyledir. Bir yiğit genç çıkar pervasız, neticesine bakmaksızın inancının gereğini yapar. Elazığ’da bugün Türk Dünyası Uluslararası Hazar Şiir Şölenleri ve yazar toplantıları geleneksel hale geldiyse bunda Servet Kabaklı ve arkadaşlarının payı vardır. Bu itirafı bizzat halen Konya Valisi olan Muammer Erol’dan dinlemiştim. Servet Kabaklı bu konuda Elazığ’a kim vali atanırsa atansın ilk ricası bu etkinliğin devamı oluyor, Türk Dünyası ile ilişkilerin artarak devam etmesini talep ediyor. İşte Elazığ Türk Dünyası’nda bu nedenle tanınıyor. Taşrada henüz alternatif bir başka şehrimiz de yok maalesef. Elazığ’da ayrıca kim yerel yönetimin başında olursa olsun mutlaka Türk Dünyasının bir saygın insanının ismi bu kentin sokaklarına, caddelerine, bulvarına, meydanına, salonuna, parkına ve anıtına veriliyor. Benim üç defa iştirak ettiğim her etkinlikte de mutlaka Servet Kabaklı vardı ve oradaydı. Elazığlı şair, sanatçı, yazar, müellif, akademisyen, hayırsever aydınlar da bu programlardan nasibini alarak ilçelere kadar taşınıyor. Mutfak ve toprak ürünleri tanıtılıyor.

 

Elazığ’da sosyal tesislerden ayrılarak İstanbul’a döneceğimiz gündü. Ali Coşkun elinde bir paket ile “Benim odaya yanlışlıkla bir paket bırakılmış, sahibini arıyorum” dediğinde yanıldığını sonra anladı. Aynı hediye paketinden bütün konukların odasına konmuştu. Tulum peyniri başta olmak üzere Gakkoşları hatırlatacak bir paket. Servet Kabaklı’nın hediyesi ve hatırası.

 

Servet Kabaklı 1979’dan 1986 yılına kadar İstanbul Tercüman’da çalışmış. Bu yıllarını Tercüman’da birlikte olduğumuz Bekir Aydın’dan dinlemişimdir. Ahmet Hakan ve Vahap Munyar Hürriyet’teki sütunlarına taşıdılar vefat haberini birer anektodla. Servet hep ülkücü, ancak sosyal, medeni ve insani yanı ağır. Pir alevi gibi hemen parlayabilen, ancak hatalıysa karşısındakinin biraz sonra gönlünü alan biri. Vahap Munyar’a “gomünist kardaşım” diyerek sevgisini gösteriyor. Bu yaklaşım iki tarafı da üzmüyor, tam dersi dostluklarını pekiştiriyor. Ahmet Hakan’ı arıyor zaman zaman hal hatır sorabiliyor bir medeni meslektaşı olarak. Yeni Haber yayınlandığında burada yazmaya başlıyor(1986). Sonra Türkiye Gazetesi. Hukukum bu tarihten sonra artarak sürüyor. Ayhan Katırcıkara imzasıyla “Fantezi ve Kulis” yazıyorum. Bir de müphem resmim var. Kendisi için o yıllarda böyle bir imkân hazırlanmış, ancak gerçekleşmemiş. Doğu Türkistan hariç bütün Türk Coğrafyasını tek tek dolaşıyor. Yazı hayatına ise daha sonra Yeniçağ ve Tercüman’da devam etti. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Ödülünü kazandı. Rahmetli Turgut Özal ile birlikte dış dünyaya seyahat etti. Özal’ın son seyahatinde yine yanındaydı. Bütün liderlerle dostluğu vardı, ama Özal ve Türkeş ile daha bir yakındı. Servet Kabaklı imkânı, unvanı, makamı ne olursa olsun herkesle dostluk kurmakta mahir bir aydındı. Recep Tayyip Erdoğan ile ta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından itibaren iyi, samimi, çıtası yüksek dostluklar kurmuş ve bugüne kadar da sürdürmüştü. İstanbul’a gelen her vali ve yerel yönetici ile de öyleydi.

 

Türkistan AŞevi’nde Evlilik Yıldönümü Kutlaması

 

Servet Kabaklı’nın sohbeti keyifli olurdu, muhabbeti koyuydu, konuşmalarını saatlerce dinleseniz bu zaman diliminin bitmesini hiç kimse istemezdi. Evliliklerinin yıldönümünde tevafuk olarak Türkistan Aşevi’ndeydik. Kendi kutlamasını ikinci plana alarak dostları ve konuklarıyla ilgilendi. Ancak öğrenince aynı sofrada Kabaklı Ailesinin evlilik yıldönümleri için de birlikte olduk.İstanbul’daki yabancı misyontemsilcilerinden de dost edinmiş, Türkistan Aşevi’nde onlarla aynı sofrayı paylaşmasını bilmiş, görüşlerini onlara da aktarmıştır. Ramazanda İstanbul Özbekistan Konsolosu vebir grup dostla birlikte iftar yapmıştık. Sayın Başkonsolos Taşkent kavunları getirmişti ülkesinden, ikram etti. Son ramazanda ise Prof. Dr. Aziz Akgül ve eşi Almıla Hanım, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Ali Coşkun, Doğu Türkistan’dan Veli Hoşur, bendeniz, eşim, çocuklarım ve torunum Can ile birlikte olduk. Soframıza hem hizmet ettirdi, hem şeref verdi. Esat Kabaklı hem çaldı, hem söyledi.

 

Servet Kabaklı’nın rahatsızlığını duyuyorduk. Öyle pat diye de söylenemiyordu. Her sorduğumuzda” çok iyiyim” diyordu. Kilo almıştı. Sigara içiyordu, bir türlü bırakamıyordu sanırım. Aralıklarla hepimiz sorduksağlığını, hep aynı şeyleri anlattı; iyi olduğunu, kadere rıza göstermek gerektiğini, vakti gelmeden yaprağın bile kıpırdayamayacağını hatırlatarak büyük bir teslimiyet içinde bulunduğunu vurguluyordu. İnanmış bir insan, kaderine razı olmuş bir aydın portresi çiziyordu.

 

Kaderine Rıza Göstermiş İnanmış Bir Aydın

 

Bir ay sonra kadardı Nefes almakta güçlük çektiği ve beynine kan pıhtısı sıçradığından Servet Kabaklı’nın Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde olduğunu öğrendim. Tam ziyarete gidecektik ki daha fazla donanımlı ve bir kalp cerrahı eşliğinde ambülansla Maslak Acıbadem Hospıtal’a kaldırıldığı haberi geldi. Özel odada kimse ile görüştürülmüyormuş. Birkaç gün bekledik dua ederek. Görüşmeye başlandığını öğrenince metro ile Maslak’taki hastaneye gittim. Hastamızı bulamadı yetkililer. Cep telefonundan aradım, eve çıktığını, tedavisinin burada devam edeceğini, daha sonra kontrole gideceğini söyledi. Rahatlamıştım. Ancak Eskader‘de toplanarak bir grup arkadaşımızla evinde ziyaret etmek ihtiyacı hissettik. Sultanahmet’teki sarı boyalı, iki katlı eski İstanbul evinde görüştük. Hep iyi olduğunu anlattı. Tahlillerin devam ettiğini, neticesine göre tedaviye karar verileceğini bildirdi. Eşi, oğlu, gelini ve torunu da oradaydı. Bize Türkistanlı bir ailenin yaptığı makarna gibi uzun, tuzsuz kuru un pastası ikram etti. İlk defa yemiştim, bir de örnek aldım. Kalabalıktık, hiç hastalığından bahsetmedi bile, her zamanki davudi sesiyle sohbetini ve muhabbetini sürdürdü.

 

Bir hafta sonra da vefat ettiğini öğrendik. Cenazesinde her kesimden insan vardı Sultanahmet Camii’nde. Avluya kadar taşmıştı cemaat. Tabutunun başına Doğu Türkistan bayrağı da eklenmişti. Helalleştik. Eyüp’te amcası Ahmet Kabaklı’nın yanına defnettik. Sonra Türkistan Aşevi’nde Kur’an ve dua.

 

Yeniçağ’daki bir yazısında TRT Genel Müdürü’ne arka çıkıyordu tartışmalar üzerine “Şenol Demiröz’e kefil oluyorum” diye. Arkadaşı Servet’i mahcup etti. Ancak camide bütün cemaat musalladaki Servet Kabaklı’ya sahip çıktı ve öyle bir mesaj verdi ki helalleşirken; onbinlerce gırtlaktan tek ses çıkmıştı arşa ulaşan: Helal olsun!

 

Türk Edebiyat Vakfı, dergisi ve yayınlarıyla daha da büyüdü Servet Kabaklı ile daha da büyüyecek bu emanet. Nurlar içinde yatsın, peygamberimize komşu olsun.