28.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 784

Kırım Ey Güzel Kırım

Aluşta’dan (1) esen yeller yüzüme vurdu

Çocukluğumda büyüdüğüm eve gözyaşım döküldü.

Ben bu yerde yaşayamadım

Gençliğime doyamadım

Vatanıma hasret kaldım

Ey güzel Kırım.

Geze geze doyamadım her yerleri göremedim

Vatanıma hasret kaldım

Ey güzel Kırım

Bahçelerinin meyveleri bal ile şerbet

Sularını içmeye doyamadım ben.

Yeşil dağlar güldü bana

Dönüp geldi Tatar sana

Kucağını aç sen bana

Ey güzel Kırım.

(1)   Aluşta: Kırım’ın, Karadeniz’de 90 kilometre sahili olan, 37.000 nüfuslu şirin bir sayfiye kasabasıdır.

(2)   Kırım Türklerinin vatan sevgisi ile dopdolu bu güzel türküsü, Kırım sevdalısı güzide üç insanımızın; Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Mehmet Cemal Çiftçigüzeli ve Zafer Karatay’ın müştereken hazırladıkları kitaba isim olmuş: ‘Kırım Ey Güzel Kırım’

Kitap; Prof. Yalçıntaş’ın ‘Önsöz’ü ile başlıyor. Hocamız 5 sayfaya, 1438 yılında Hacı Giray tarafından kurulan Kırım Hanlığı’nın 345 yıllık tarihini sığdırmış.

Prof Yalçıntaş, sonraki sayfalarda 18 Mayıs 1944 Sürgün Faciası’nı, Kırım Türklerinin sürgün yıllarını, vatana dönüşlerini, kendisine has üslubu ile özetledikten sonra Kırım Türklerinin isteklerini, Kırım gezilerinden edindiği intibaları naklediyor. 70 yıl sonra Kırım’da okunan ilk ezanın heyecanı, yaşayan kadar okuyanı da duygulandırıyor.

Memnuniyetle öğreniyoruz ki Kırım’da, Rusların, Ukraynalıların genel nüfus içerisindeki oranları düşerken, Kırım Türklerinin oranı yükselmektedir.

Tarihî Türk yurdu olan Kırım toprakları; çakı bıçağı dâhil, hiçbir silah kullanılmadan, imandan gelen vatan sevgisiyle kazanılmış bir zaferle yeniden Türklere yurt olmuştur. Genel nüfus içerisinde % 16’lık paya sahip Kırım Türkleri Kırım’ı, bütün sıkıntılarına, imkânsızlıklarına rağmen Türkleştirmeye çalışıyorlar. Türkiye’nin desteğine ihtiyaçları var. İhtiyaçlarını karşılamak bizim boynumuzun borcudur. Bugün Kırım’a sahip çıkamaz isek, yarınlarda sahip çıkacağımız anavatanımız da olmayabilir.

Kitabın ikinci yazarı Mehmet Cemal Çiftçigüzeli; ‘Üç Kırım’ı anlatıyor. Bir Kırımlının trajik hikâyesini usta bir kalemden okuyorsunuz. Yüreğiniz dayanabilirse, gözyaşlarından satırları görebilirseniz…

Aziz Dost Çiftçigüzeli, mükemmel bir gözlemci, usta bir yazar. Kısacık bir gezi süresinde Kırım’ın tarihini, Kırım Türklerinin özelliklerini, hasletlerini, vatan hasretlerini, duygularını en ince

detaylarına kadar belirleyip düzgün ifadelerle okuyucuya aktarıyor. Satırlarını şiirlerle, türkülerle renklendirip zenginleştirerek…

Asıl zenginlik de gönlünden geliyor.

Kitabın üçüncü yazarı: Program Yapımcısı, TRT İstanbul Televizyonu eski Müdürü, Yazar ve Emel Kırım Vakfı Başkanı, Kırım Türklerinin, ‘Ak topraklar’ olarak andıkları Türkiye’deki yolbaşçısı Zafer Karatay’dır.

Karatay, Kitabın son 13 sayfasında;

*Kırım’ın önemi ve Kırım Türklerinin mücâdelesi *Türklerin Kırım’a gelişleri *Kırım Hanlığı’nın kuruluşu *Türk dünyasında aydınlanma: İsmail Bey Gaspıralı

başlıklı makalelerle Kırım Türklerinin 1000 yıllık tarihini bir başka açıdan ve ilim adamı titizliği ile anlatıyor. Karatay’ın verdiği bilgilerden; tarih boyunca bölgeye hâkim olan milletler içerisinde Kırım’a karakteristik kimlik kazandıran topluluğun Türkler olduğunu, Kırım’ın, bir biri ardına gelen Türk kavimlerinin müzesi olarak kabul edildiğini öğreniyoruz.

Zafer Karatay, kendisine ayrılan bölümün sonunda; Kırım’da bir güneş gibi doğan Gaspıralı İsmail Bey’in Türk dünyasını nasıl ısıtıp aydınlattığını mısra-ı bercestelerle anlatıyor.

‘Ey Güzel Kırım’, güzel üç insan tarafından kaleme alınan; Yavuz Bülent Bâkiler’in anlatımıyla: ‘Bir büyük destanla birlikte, Kırım topraklarına, Kırım Türkü’nün adını yeniden yazmaya çalışanların’ hikâyesidir. İnancın ıstıraplara merhem olduğu, ümitlerin hüzünleri boğduğu, göz pınarlarının kâh acıdan kâh sevinçten dolduğu, sel olup taştığı içli ve müjdeli bir hikâye…

13,5 X 23 santim ölçülerinde, 256 sayfalık kitabın son 8 sayfasında, kuşe kâğıda basılı l4 adet renkli fotoğraf bulunuyor.

POSTİGA YAYINLARI: Maltepe Mahallesi, Litros Yolu, Fatih Sanayi Sitesi Nu: 12/74 Topkapı İstanbul. Telefon: 0.212-501 71 07 Belgegeçer: 0.212-613 68 96 www.postigayayinlari.com e-posta: bilgi@postigayayinlari.com

Prof. Dr. NEVZAT YALÇINTAŞ:

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş 1933 yılında Ankara’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Ankara’da yapan Nevzat Yalçıntaş, Ankara Ticaret Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Yüksek Ticaret ve İktisat okulunu 1954’de bitirdi. Fransa Caen Üniversitesi Hukuk ve İktisadî İlimler Fakültesi’ndeki doktorasını 1957 yılında pekiyi dereceyle tamamladı.

Akademik hayatına Ankara’da başlayan ve kısa bir süre sonra İstanbul Üniversitesi’nde görev alan Nevzat Yalçıntaş, 1962-1963 yılları arasında doçentlik çalışmaları için İngiltere’de Londra Üniversitesi London School of Economics and Social Sciences’de bulundu.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, 1958 yılında Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nde İktisat Uzmanı olarak ilk defa devlet görevine başlamış, arkasından sırasıyla; 196-1998 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyeliği, 1968-1970 yıllarında Devlet Planlama Teşkilatı Sosyal Planlama Daire Başkanı, 1969-1970 döneminde Vekâleten İktisadî Planlama Daire Başkanı, 1973-1975 yılları arasında Avrupa Göçmen İşçiler Kurulu Üyeliği, 1975 yılında TRT Genel Müdürlüğü görevlerinde bulundu. 1982-1986 yılları arasında İslam Kalkınma Bankası Araştırma ve Eğitim Enstitüsü Kurucu Başkanlığı, 1986-1990 yıllarında Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanlık Baş Müşaviri ve Yüksek İstişare Kurulu Başkanlığı yaptı.

1999 Genel Seçimlerinde TBMM’ne İstanbul Milletvekili olarak girmiştir. 2000 yılında Cumhurbaşkanlığına aday olan Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, 2002 genel seçimlerinde AK Parti’den tekrar İstanbul Milletvekili seçilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulunduğu dönemde, Avrupa Güvenlik ve İş Birliği (AGİT) Parlamentosu’nda Başkan Yardımcılığı ve Türk

Grubu Başkanı ayrıca Türkiye-Rusya Parlamentolar arası Dostluk Grubu Başkanlığı görevini yürütmüştür. 2007 genel seçimlerinde ise kendi isteği ile milletvekili adayı olmamıştır.

MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ:

1945’te Kilis’te doğdu. Kartalbey İlkokulu ve Kilis Orta Mektebi’ni bitirdi. Kilis Huduteli Gazetesi’nde yazılar yazmaya başladı. Gaziantep Yeni Ülkü Gazetesi’nin Kilis Muhabirliğini yaptı. İstanbul Vefa Lisesi’nden mezun oldu.

İİTİA Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’ndan 1968’de ve İstanbul Basın Yayın ve Radyo-Televizyonculuk Yüksek Okulu’ndan 1978 yılında mezun oldu. Ankara Devlet Lisan Okulu ve Tunus Habib Burgiba Yabancı Diller Okulu’ndan sertifika aldı. Yüksek tahsilini tamamlarken 1967 yılında Babıali’de Sabah’ta profesyonel gazeteciliğe başladı. 32 yıl metin yazarı, program sorumlusu, yönetici olarak TRT’de çalıştı. 2008’de emekli oldu. Zaman Gazetesi’nin kurucu yazarı oldu, Kulis’ler yazdı, röportajlar yaptı. Türkiye Gazetesi’nde 12 yıl Ayhan Katırcıkara imzasıyla Fantezi ve Kulis yazıları kaleme aldı. Yayınlanmış 20 kadar kitabı vardır. Türk Cumhuriyetleri bağımsızlığını kazanınca tümüne giden ilk yazarlardan biri oldu. Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’nın kurucuları arasında yer aldı. Halen Vakfın Mütevelli Heyeti başkanıdır.

ZAFER KARATAY:

2 Ekim 1958 Ankara doğumlu. İlk, orta ve liseyi Ankara’da tamamladı. 1980 yılında Gazi Üniversitesi Mühendislik ve Mimarlık Fakültesini bitirdi. Sağlık Bakanlığı ve Sanayi ve Ticaret Bakanlığında çalıştıktan sonra 1986 yılından beri TRT İstanbul Televizyonunda yapımcı-yönetmen olarak görev yapmaktadır. 1989’dan beri eğitim kültür programlarının yanı sıra belgesel programlar hazırlamaktadır.

1983 yılında başladığı Kırım Türklerinin yayın organı Emel Dergisi’nin redaktörlüğünü fahri olarak sürdürmektedir. Çeşitli dergi ve gazetelerde Kırım Türkleri ve Türk Dünyası ilgili yayınlanmış pek çok makalesi bulunmaktadır. Kırım Tatar Millî Meclisi’nin kurulduğu 1991 yılından beri Türkiye Temsilcisidir. Emel Kırım Vakfı Başkanı, Gazeteciler Cemiyeti üyesi olup, Almanca ve İngilizce bilmektedir. Ayrıca, Kırım Tatar, Kazan Tatar, Özbek, Kazak Türk lehçelerini konuşabilmektedir.

Zafer Karatay, 2006 yılında İstanbul Televizyon Müdürlüğü görevine getirildi. 2008 yılında Müdürlük görevini belgesel yapmak için istifa ederek bıraktı ve halen belgesel projeler üretmektedir. www.internethavadis.com haber sitesinde köşe yazarıdır.

ŞİFANIN ŞİFRESİ:

Son yüzyılda kronik hastalıklar çığ gibi büyüdü. İyileşmeyi unuttuk. Şifa bize unutturuldu!. Batı, sağlık problemlerinin hangilerine çare bulabiliyor? Kronik hastalıkların pençesinde can çekişen çaresiz insanların şifası bu yüzyılda hangi menfaatlere kurban ediliyor? Ya hekimlik, ilaç lobisnin seçmece ilaçlarının zabıt kâtipliğini mi yapıyor?

Klasik tıp binlerce yıllık şifalı bitkiler ve uygulamalardan oluşan mirası elinin tersiyle bir kenara itiyor. Oysa şifanın şifresi, Batı tıbbına arkamızı dönmeden, hastalığı değil hastayı tamamlayıcı tedavi yöntemleriyle iyileştirmekte yatmaktadır. Bunu yaparken de manevî zırhımızı dualarla güçlendirmektir.

Erdinç Dinçer, Şifanın Şifresi isimli kitapta şifanın şifrelerinin hayatımızda dünden var olduğunu anlatıyor ve günümüzde fark edilmesini sağlamak ve uygulandığında son derece iyi sonuçlar alınabileceğini gösteriyor.

168 sayfalık kitap, Aralık 2013’te basıldı.

HAYY KİTAP: Zeytinoğlu Caddesi, Şehit Erdoğan İban Sokağı Nu: 36 Akatlar 34335 İstanbul.

Telefon: 0.212-52 00 50 Belgegeçer: 0.212-352 00 51 www.hayykitap.com e-posta: info@hayykitap.com

TÜRK ADINI ALAN TÜRKLER:

Nurer Uğurlu, Örgün Yayınevi tarafından Aralık 2013’te yayınlanan 504 sayfalık kitabında; ilk Türkler hakkında bilgi veriyor.

Proto-Türklerle ilgili ilk ve önemli bilgiler daha çok Çin kaynaklarında yer almaktadır. Bu kaynaklar, resmî ve özel pek çok tarih kitabı şeklindedir. Bununla birlikte, bu ülkenin tarihî olaylarını yazmakla görevlendirilmiş vakanüvisler, çok eski dönemlerden başlayarak yurtlarını ilgilendiren bütün siyasî, sosyal ve askerî olayları gün gün yazmışlardır. Çinli birtakım bilginler ve tarihçiler de, özel olarak, her çağda gerek yurtlarının, gerek Çinlilerle ilişki içinde bulunan komşu kavimlerin tarihlerini, sosyal hayatlarını, kültürlerini ilgilendiren küçük, büyük sayısız eser vermişlerdir.

Altay bölgesindeki arkeolojik ve ilmî araştırmaların karşılaştırılması ve bunların Çin kültürü ile birlikte tartışılması şu gerçekleri ortaya koymaktadır: Türklerin eski ataları (proto-Türkler), Moğolistan’a ve Kuzey Çin’e Altay bölgesinden göç etmişlerdir. H’yung-nu’ların (Hunların) kültür olarak doğuya değil, Altaylara bağlı bulunmaları bunu göstermektedir.

Çin kaynaklarından yararlanılarak Türkçe olarak basılan kitaplar çoğaldıkça pek çok tarihî gerçek, gün ışığına çıkacaktır.

ÖRGÜN YAYINEVİ: Nur-u Osmaniye Caddesi Nu:28 Eminönü / Cağaloğlu, Fatih, İstanbul.Telefon: 0 212 526 37 34 Belgegeçer: 0 212 526 37 34 e-posta: info@orgunyayinevi.com.tr www.orgunyayinevi.com.tr

ORTAÇAĞ MÜSLÜMAN COĞRAFYACILARINDAN SEÇMELER Türklerin Yaşadığı ve Türklere Komşu Olan Bölgeler

Ötüken Yayınları’nın ‘Dinî Araştırmalar ‘ serisinden yayınladığı eser, İlahiyatçı Prof. Dr. Merhum Yusuf Ziya Yörükân tarafından derlenip Türkçeye çevrilmiş, Prof. Dr. Mehmet Şeker, Yrd. Doç. Dr. Ali Ertuğrul, Yrd. Doç. Dr. Tahsin Koçyiğit ve Dr. Süleyman Özkaya tarafından yayına hazırlanmış.

Kasım 2013’te 16 X 23,5 santim ölçülerinde Birinci hamur kâğıda basılı kitap, 528 sayfadır.

‘Ortaçağ Müslüman Coğrafyacılarından Seçmeler ‘ isimli kitap; Merhum Prof. Yörükân’ın Anadolu’da ve diğer ülkelerde yaşayan Türk toplulukları üzerinde ve Dârü’l-Fünun İlâhiyat Fakültesi’nde yaptığı Akvam’ı İslâmiyye Etnografyası araştırmaları çerçevesinde ve sonrasında gerçekleştirdiği çalışmaların bir ürünüdür.

‘Ortaçağ Müslüman Coğrafyacılarından Seçmeler, Türklerin yaşadığı ve Türklere komşu olan Bölgeler’ adını taşıyan eser, Milâddan Sonra dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda yaşamış yedi Arap coğrafyacının; İbn Hurdazbih’in Kitâbü’l-Mesâlik Ve’l-Memâlik, El-Ya’kûbî’nin Kitâbü’l-Büldân, İbn Rusteh’in Kitâbü’l-A’lâki’n-Nefîse, İbn Fakîh El-Hemedânî’nin Muhtasaru Kitâbi’l-Büldân, Kudâme b. Ca’fer’in Kitâbü’l-Harâc, İstahrî’nin Kitâbu Mesâliki’l-Memâlik ve İbn Havkal’in Kitâbü’l-Mesâlik Ve’l-Me-mâlik adlı eserlerinde yer alan tasvirlerden yararlanılarak hazırlanmıştır. Türk ülkelerinin coğrafî yapısı, yerleşme düzeni dolayısıyla bu ülkelerde yaşanan sosyal hayat konusunda birinci elden bilgiler veren ve Ortaçağ Türk Dünyası’nı tanıtmaya yardımcı olan bir temel kaynaktır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT: İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

DOĞUNUN YILDIZI ALİ ŞİR NEVAÎ:

Sultan Hüseyin Baykara ve O’nun veziri diyebileceğimiz Ali Şir Nevaî, Doğu’nun yıldızlarıdır.

Bu tarihi roman daha çok, sultanın ‘Benim mektep arkadaşım, sohbet arkadaşım, kader arkadaşımsın; devletimin direğisin.’ Dediği Ali Şir Nevaî üzerinedir. Çünkü o hayatını milletine, devletine adamasıyla, birleştirici, bütünleştirici, mükemmelci özellikleriyle, Türk diline olan sevdasıyla, çalışkanlığı, verimliliği, yetenekli devlet adamlığı ve yüksek karakteriyle dünden bugüne örnek bir insandır. Bu eseri okurken, Doğu’nun 15. yüzyıl ikinci yarısındaki Türk kültür ve medeniyetine hayran kalacak, sarayın macera dolu dönemlerini ve şehzadeler mücadelesini büyük bir ibret ve heyecanla tâkip etme imkânı bulacaksınız.

Dr. Ayhan Güldaş tarafından kaleme alınan, Boğaziçi Yayınları tarafından 13, X 15,5 santim ölçülerinde 320 sayfa olarak basılan kitap Kasım 2013’te yayınlandı.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI: Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 www.bogaziciyayinlari.com.tr e-posta: yayin.bogazici@gmail.com

TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ:

Çağımızın güzel ahlak ve fazilet timsali âlimlerinden biri olan merhum eğitimci-sosyolog Seyit Ahmet Arvasi, yaşadığı dönemde Türk gençliğinin yolunu ve gönüllerini aydınlatmış bir ülkü eridir. O, gençlerin ideolojik bataklıklar içerisinde çırpındığı bir dönemde, kurtarıcı olarak ortaya çıkmış, kalemi ve sohbetleriyle kısa zamanda kendini sevdirmiş ve saydırmıştır. Fikir üretmiş ve gençlerin doğru yerde olmaları, doğru yolda ilerlemeleri için çalışmış ve başarıya ulaşmıştır.

Arvasi hoca, fikir ve düşünce hayatının çeşitli uçurumlarında dolaşan gençlerin koruyucu meleği olmuştur. Hedefini çok açık ve net bir şekilde şu veciz cümle ile ortaya koymuştur: ‘Ben, İslâm iman ve ahlakına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslamiyet’i gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim.’ Bu ideal, Türk gençliğinin büyük bir bölümü tarafından benimsenmiştir.

‘Türklük bedenimiz, İslam ruhumuz’ sloganı ile harekete geçen gençler, yıkıcı-bölücü eylemler önünde aşılmaz setler oluşturmuşlar, Türkiye’yi kanları ve canları pahasına büyük tehlikelerden korumuşlar.

Daha önce 3 ayrı cilt hâlinde basılan kitap, bu defa, 16 X 24 santim ölçülerinde 768 sayfalık tek cilt halinde toplanmış ve Aralık 2013’te okuyucunun istifadesine sunulmuştur.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

KISA KISA… / KISA KISA…

1-ASKERÎ TARİHTE STRATEJİK DÜŞÜNCE: M. Turgut Akad / İş bankası Yayınları 2- OSMANLI TOPLUMUNDA ÇOCUK OLMAK: Yahya Araz / Kitap Yayınevi

3- CENNETE GÖTÜREN NAMAZ: Ahmet Bulut / Timaş Yayınları

4- HENÜZ 17 YAŞINDA: Ahmet Midhat Efendi / Kapı Yayınları

5- BEYOĞLU’NUN EN GÜZEL ABİSİ: Ahmet Ümit / Everest Yayınları

 

İpek, Baharat ve Petrol; 30’dan 2000’e

Siz devam ededurun yok Kürt Sorun’uydu, yok anadilde konuşma yasağıydı yada bölgenin demokratikleşmesi tartışmalarına; eloğlu 2 yüzyıllık kara servet petrolün peşinde bloklararası kuşak çatışmasını oynuyor.

Hz. İsa’nın doğumu sayılan 0’ı esas alırsak yani iki büyük din olan Hıristiyanlıkla Müslümanlık arasındaki 2 bin yıllık mücadelenin tarihine bakarsak aslında ana sebebin ekonomik egemenlik olduğunu görebiliriz. Ticarî yollar ve hakimiyet mücadelesi..

Milât’tan Coğrafî Keşifler’e kadarki 14-15 asırlık zaman İpek’in en önemli ticarî meta olduğu ve İpek Yolu güzergâhının da hükümranlık mücadelesine temel teşkil ettiği bir biçimde gelişti.

Asya’nın doğusundan Avrupa’nın güneyine kadarki alan Roma, Hun, Kuşhan, Han/Çin, Bizans, Göktürk, Sasanî, Emevî, Hazar, Abbasî, Uygur, Tang, Gazneli, Karahanlı, Harzemşah, Selçuklu, Cengiz, Kubilay, İlhanlı, Altınordu ve Osmanlı gibi büyük devletlerin yeşerdiği alandı.

15.yy’dan itibaren Coğrafî Keşifler’le yeni ticarî yolların bulunması dünyanın bütün dengelerini değiştirdi. Osmanlı, Babür, Rus, Ming, Mançu gibi büyük devletler bir anda Portekiz, İspanya, Hollanda, İngiltere, Fransa gibi devletlerin arkasında kaldılar. Güney Asya’dan Batı Avrupa’ya kadarki Baharat Yolları ve bilinen-bilinmeyen kıtalar onlardan soruluyordu.

4 asır sonra yine durum değişti; bu kez petrol keşfedildi ve bütün kartlar bu yeni duruma göre yeniden karıldı. Ticarî yollara hâkim olma için devletlararası mücadelenin yerini Ortadoğu Petrolleri ve 7 Dev Petrol Şirketi aldı. Artık daha farklı bir safhaya geçmiştik; devletlerin varlığına ve yokluğuna çokuluslu dev şirketler karar veriyordu.

20.yy başında yani 1900’lerde dünyada 30 kadar devlet var iken yüzyıl bitiminde yani 1990’larda dünyadaki devlet sayısı 200’e yaklaştı. 21.yy başında yani 2000’li yıllarda 200’ün üzerine çıkan devlet sayısı yüzyılın sonunda, örneğin 2090’larda 2.000 adedi bulur mu? Konunun özü budur.

Büyük Ortadoğu Projesi ve 22 İslam Ülkesinden yeni devletlerin çıkarılması olayı bu işin bir alt aşamasıdır. Yani siz demokrasi çığlıklarıyla Kaddafî’yi veya Esad’ı indirmeye çalışırken aslında televizyon kumandası gibi düğmeyle hareket eden insanlar derekesine düşmüş oluyorsunuz. Sizi kimin, ne şekilde ve nereye kadar yöneteceğine kumandayı elinde tutan zatlar karar veriyor.

Hızla Ortaçağ’a doğru kayıyoruz. Feodalite yani derebeylikler ve ağalıklar hortluyor. Hızla kanunsuzluk kanun olma yolunda.. Güvensizlik, milyonların göç hareketleri, günlük kan ve ölüm bilançoları bu gidişi herkesin korunaklı şehirlerde kendi kanunlarıyla yaşamasına kadar götürebilir. Yani aparatçık gibi binlerce devletçik..

Siz devam ededurun yok partiydi – seçimdi, yok terördü yada Kuzey Irak – Kuzey Suriye teranelerine; aktör müsünüz, figüran mı? İşte bütün mesele bu!

Esad’a kızan, İran’a kızan, Türkiye’ye kızan, İsrail’e kızan neden Süper Güçlere kızmaz veya Küresel Şirketlerin gücünü görmez. Amerika’ya, Rusya’ya yada AB ülkelerine kısmen kızanlar da sadece partner / işbirlikçi seçiminden dolayı kızarlar. Ölenlerin sadece sayı olduğu kanıksandığında ülkeler de sayıdan başka anlam ifade etmezler.

Attığımız taş ürküttüğümüz kuşa değsin. Allah en başta akıl versin.

(Bu makalenin yazılmasında Prof. Anıl Çeçen ve Nihat Gürer’in fikirlerinden de faydalanılmıştır.)

 

Ankara İçinde Vurdular

Cumhuriyet tarihimizin en kanlı terör saldırısı. Hem de başkent Ankara’nın en merkezi yerinde. Yüzden fazla vatandaşımız öldürüldü, yüzlercesi yaralandı.

Suriyelileşen, Pakistanlaşan bir Türkiye manzarası.

Bu şartlarda belki “olmayacak duaya âmin demek gibi” olacak ama yine de “Allah bir daha böyle acılar yaşatmasın” diyorum.

Acaba kanlı saldırıyı kim hangi maksatla yaptı? Muhtemel şüpheliler kimler?

1-    İlk bakışta “Suruç’un kopyası olan” bir terör saldırısı. Suruç’u kim yaptırdı sorusunun cevabı bulunamadığı için “büyük ihtimalle her iki katliamı aynı el yaptırdı” diyebiliyoruz. Fakat şu örgüt veya devlet sonucu çıkaramıyoruz.

Suruç’taki intihar saldırılı katliamı IŞİD yaptı denildi ama IŞİD bu eylemi bugüne kadar kabul etmedi. Ayrıca IŞİD Türkiye’de başka bir eylem de yapmadı.

Yine de bu eylemi, belki de her iki eylemi IŞİD yapmış olabilir. Henüz bilmiyoruz. Ancak en önemli şüphelilerden biri IŞİD’dir.

1 Eylülde yazdığım “Türkiye Işid’i Vuruyor, PYD/PKK ve Esad Kazanıyor” başlıklı yazımda şu hususları belirtmiştim:

IŞİD’in Türkiye’de binlerce uyuyan hücresinin olduğu, IŞİD’e Türkiye’den katılımların çokluğu sebebiyle, IŞİD’in merkezi Rakka’da Türkçe’nin yaygın olarak kullanılır olduğu yazılıp, söylenmekte.

Buna karşılık IŞİD’in de, “çözüm sürecinde” PKK’nın yaptığı gibi, sınır zafiyetlerimizi ve Suriye’den kontrolsüz göçmen girişini değerlendirdiği sır değil. Şehirlerimizi patlayıcılarla doldurduğu ve silahlı, tam biat etmiş, robotlaştırılmış militanlarıyla saldırıya hazırlandığı uzmanlarca ifade edilmekte.

Devletimizin bu uyuyan hücreleri bulup yok etmeden IŞİD’e karşı bizzat bombalamaya katılması, bu uyuyan hücrelerin erken uyandırılmasına sebep olabilir. Bu ise ülkemiz için çok tehlikeli.

Nitekim Türkiye bombalamaya başlayınca IŞİD’den ilk tehdit geldi. “Türkiye’nin kendi eliyle işledikleri kendilerine döndürülecektir” açıklaması yapıldı.

İngiliz haber ajansı Reuters ilk bulguların IŞİD’i işaret ettiğini bildirdi.

2-     İkinci en önemli şüpheli Esad yönetimi. Türkiye, Suriye politikasında bugüne kadar ki devlet geleneği dışına çıktı. Erdoğan-Davutoğlu- Fidan üçlüsü doğrudan Suriye’nin iç işlerine müdahil oldu. Esad’ı devirmek için muhalif güçlere elinden gelen yardımı yaptı.

Bugüne kadar içeride başı yeterince dertte olan Esad Türkiye’ye karşı, F16’mızın düşürülmesi dışında, direkt bir eylem yapmadı. Suriye’nin kuzeyini PYD’ye bırakan stratejik hamle ile Türkiye’yi sıkıntıya soktu. 2,5 milyon Suriyeli Türkiye’ye girerken gerektiğinde kanlı eylemler yapabilecek yeterince militan sokmuş olabilir.

Şimdi Rusya doğrudan kendi silahlı kuvvetleriyle Esad’ı himayesine alınca denklem değişti. Esad rahatladı. Kendisini epey sıkıntıya sokan Türkiye yönetimine olan öfkesi ile bu kanlı saldırıyı yaptırmış olabilir.

Suruç ve Ankara katliamını üstlenen olmaması Esad ihtimalini güçlendiriyor. Çünkü IŞİD veya PKK gibi terör örgütleri yaptıkları eylemi kabul etmeyi tercih eder. Bir devlet yaptırırsa eylemi üstlenmez.

3-    Suriye ve Irak yeniden tasarlanıyor. Bu kanlı terör eylemi Türkiye’nin hemen güney sınırında yeniden yapılandırma planına müdahil olmasını istemeyen, içine kapanmış bir Türkiye arzu eden bir devlet veya örgüt de olabilir. Ülkenin her yerini güvensiz hale getirmek suretiyle, kendi içinde bu türlü saldırılarla uğraşmak zorunda kalan bir Türkiye istenmiş olabilir.

Bu maksatla terör saldırılarını yaptırabilecek örgüt PKK veya PYD, devlet ise “Kürt Koridorunu” oluşturmak isteyen devletler ve PYD’yi devletleştirmek isteyenler olabilir. Hatta bölgenin tasarlanmasında etkin olmak isteyen birden fazla ülkenin gizli servislerinin ortaklaşa planlayıp, bir taşeron örgüte yaptırdığı terör saldırısı da olabilir. (Genelde herhangi bir devlet yaptıracaksa doğrudan değil, taşeron örgütleri kullanır.) Bu ihtimalde şüpheli çoğalmaktadır.

4-    Türkiye’de bir Türk- Kürt çatışması hatta iç savaş ortamı oluşturmak hedeflenmiş olabilir. Ya da tam tersine (PKK/KCK’nın bu olayın hemen akabinde tek taraflı ateşkes ilan etmesiyle birlikte değerlendirildiğinde) terör örgütünün dünyada PYD gibi meşrulaştırılması hesaplanmış olması da muhtemeldir.

5-    Önümüzdeki 1 Kasım seçimlerinin sonucunu etkileme veya seçimin yapılmamasını sağlamak niyetiyle yaptırılmış olabileceği de söylenmekte. Bu ihtimali düşünenler internet fenomeni Fuat Avni’nin 19 Eylül günü attığı tivitte yazdıklarını hatırlatmakta.  Bu tivitte “Mitingler öncesinde Erdoğan ile Hakan Fidan’ın görüştüğünü” belirterek, “Terör olayları azdırılacak. Mitinglerin arifesinde şiddeti ve çatışmayı arttırmayı planlıyorlar” diye yazmış.

Fuat Avni’nin bir kişi olmadığı, muhtemelen CIA ile bağlantılı bir istihbaratçı ekip olduğu kanaati var. Bugüne kadar verdiği bilgilerin çoğunun doğru çıkması yazdıklarına ihtiyatlı yaklaşmamız gereğini ortadan kaldırmaz.

HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da, ‘Kanlı Cumartesi’den dolayı AK Parti iktidarını ve devleti sorumlu tuttu. Demirtaş’ın acısını anlıyorum ama elinde bir delil olmadan böylesine kitleleri tahrik edici ve sorumsuz bir beyanat vermesini doğru bulmuyorum.

Ben hiçbir devlet adamının böyle kanlı işlerin içinde olacağına ihtimal vermem.

Benim kanaatim Ankara’da yapılan kanlı terör saldırısının Türkiye’nin Suriye politikası ile alakası var. Son maddede dile getirilen ihtimal ancak birileri tarafından iç politika malzemesi olarak kullanılabilir.

Suruç katliamından sonra bu olayı bahane eden PKK’nın çatışmasızlığı sona erdirdiğini, Erdoğan/ Davutoğlu yönetiminin de “çözüm sürecini” buzdolabına koyup örgütle mücadeleye başladığını, geçen 5 aya yakın sürede 200 civarında şehit verdiğimizi düşünmemiz lazım.

Böyle bakınca Ankara’daki bombalı terör saldırısı daha vahim bir olaylar zincirini başlatan ilk halka olabilir diye endişe ediyorum.

*****

Hükümet Güven Vermiyor

Bu derece büyük bir terör saldırısı olmuş, İçişleri Bakanı “Güvenlik zafiyeti yoktu”;

Başbakan Davutoğlu, “biz şu anda Ak Parti hükümeti değiliz. Seçim hükümetiyiz” diyor

Yani “bu işlerden AKP sorumlu değil” demek istiyor.

Peki, hem bu hükümetin ve hem de bundan önceki hükümetin Başbakanı kim? Her iki hükümetin bakanlarını, devletin Emniyet ve İstihbarat Müdürlerini seçen Başbakan kendisi değil mi?

Dahası Başbakan Davutoğlu, intihar saldırısını yapan ve parçalanan kişi için, “Urfa Suruç’ta katliamı yapan Abdurrahman Alagöz yakalandı, hukuka teslim edildi diyor.

Böylesine sorumsuz ve mantıksız cevaplar yerine, “devlet mekanizmasının işleyişinde bir yerlerde aksaklık olmuşsa, araştırıyoruz. Gereken yapılacaktır” demek çok mu zor?

 

Su Medeniyetinden Damlalar ve Yaşadığımız Şehir Kocaeli (1)

Şehrimizin dünden bu güne su hizmetleri üzerinden önemli bilgilerin paylaşıldığı bir kitap ve buradan öğrendiğim ilgi çekici bilgileri paylaşacağım. Sn.Ahmet  Nezihi  Galitekin  bu çalışmasında da şehrimizin geçmişi ve bugünü ile ilgili çarpıcı bilgileri resim ve belgelerle   bizlerle paylaşıyor. Kocaeli’nin tarihine ışık tutan bu ve benzeri diğer eserleri sebebi ile kendisine ne kadar teşekkür etsek azdır.

Eser ‘Kocaeli Su Medeniyetinden damlaları’ adı altında İSU genel müdürlüğünce bastırılmıştır. Antik Roma döneminden  bugüne su hizmetleri  üzerinden   bölgemizinnin tarihine ışık tutulmaktadır.

İzmit’in en eski su kaynağı ‘Paşa suyu’ dur. İzmit’in 22 km kuzey doğusunda bulunan bu su, bir su kanalı ile  21 adet değişik büyüklükteki  su kemerleriyle dere-tepe aşırılıp şehre getirilmiştir. Romalılar zamanında yapılan bu suyolunun birçok bölümü harap olmakla birlikte su kemerlerinin bir kısmı halen mevcuttur. Türklerin şehri fethettiği 1300’lü yıllara kadar bu su kullanılmıştır. Şehrin fatihi Süleyman Paşa, bu su kaynağından beslenen çeşmeler ve 2 hamam yaptırarak halkın istifadesini genişletmiş ve suyun adı muhtemelen bu dönemden itibaren Paşa suyu namı ile bilinmektedir. Bu suyolunun bakımı 1900’lü yıllara kadar eski adı Mihaliç olan Türk ve Rumların beraber yaşadığı bugün kü Gündoğdu köylüleri tarafından yapıldığını öğreniyoruz. Bu hizmeti yapan aileler vergi muafiyeti karşılığı bu hizmeti vermişlerdir. Paşa suyu, 1931-1950 yıllarında şehrimizin Belediye Başkanlığı nı yapmış olan Kemal Öz zamanında fenni anlamda ilk şebeke suyu olarak kullanılmış ve İzmit’in 1 numaralı abonesi de kendisi olmuştur. Bu çalışma ile İzmit de 120 çeşme, 100 yangın musluğu ve 1230 abone yapılmış olduğunu öğreniyoruz. Şu anda Kocaeli’nin toplam abone sayısı 700 bin, izmit’in abone sayısı ise 150bini bulmuştur. Kitap da ayrıca su ihtiyacı karşılığında kullanılan sarnıçlar, küçüklü büyüklü 77 çeşme,27 hamam ve bunlarla ilgili 66 adet vakıf hakkında bilgi-belge ve resimler bulunmaktadır. İzmit’in 1500’lü yıllarında 20 mahallesinin bulunduğu, adlarının bugünkü gibi olduğu, Rumlar-Yahudiler ile Müslüman Türklerin birlikte huzur içinde yaşadıkları bir şehir olduğu bilgisini de öğreniyoruz. Ayrıca Sakarya-Sapanca-İzmit suyolu çalışmaları ile ilgili değişik belgeler paylaşılıyor. Eskiden Ağaç denizi olarak adlandırılan Samanlı dağları, İzmit sahilinde bulunan Osmanlı Devleti tersanesinin ağaç, İstanbul’un odun ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılamaktadır. Bir suyolu ile bu işin daha kolay ve verimli hale getirilmesi maksatlı bu çalışmalar hakkında da enteresan bilgileri görüyoruz. Bu bilgilerden biri de bu hizmetler için Sivas’tan Ermeni taş ve bina ustalarının getirildiği, bunların daha sonra projenin askıya alınması ile Bahçeciğe yerleştirildikleri bilgisidir.

Günümüzde var olduklarını tahayyül bile edemeyeceğimiz Körfezin en ucundaki tuzlaların varlığı bilgisi, buralardaki bataklıkların kurutulma çalışmaları hakkındaki belge ve bilgiler tarihe ilgisi olanlar için zengin bir kaynak oluşturmaktadır. Su saatinin bulunmadığı devirlerde su miktarı, kalınlıkları belirli borulardan geçirilerek ölçülürmüş. Debimetre denen bu aletler lüle, kamış, masura, çuvaldız ve hilal ismiyle ölçü verirlermiş. Osmanlılar döneminde İzmit Paşa suyundan 23 masura su kullanılırmış.( 1 masura 4,5 litre/dk su miktarına eş değer) 8 masura ise bir lüle miktarında olduğu bilgisini öğreniyoruz.

Şehrimizin önemli bir diğer su kaynağı da Çene suyu dur. Derince Çenedağ’ından çıkan bu su,  Osmanlılar zamanında da bilinmekte ve o dönemde, su sakaları tarafından ahşap fıçılarla getirip satılmaktadır.  Bu sudan, Cumhuriyet döneminde şehrin çeşitli yerlerine yapılan çeşmelerle, İzmit halkının faydalanması sağlanmıştır. Bu çeşmelerden eski tren garındaki çeşme, tren yolcularımız için yakın zamana kadar hizmet vermiştir.  Çene suyu şehrimizden geçenler için, pişmaniye ile birlikte, marka değerimiz olarak bilinir. Halen bu çeşmelerin hepsi iptal edilmiştir. Günümüzde Çene suyu Derince Belediyemiz tarafından, modern tesislerde dolumu yapılarak, bardak, şişe, damacana şeklinde paketlenerek ve de yakın zamana kadar kaşık tesisi olarak adlandırılan tesislerden satılarak, içme suyu olarak kullanılmaktadır.

Paşa suyu yetersiz kaldığında Seka fabrikası-sapanca hattından beslemeler yapıldığını öğreniyoruz.1951 de ise yeni bir su kaynağı olarak Karakaya suyundan faydalanılmıştır. Sn Erol Köse (1971) döneminde ise bu hat, önemli bir su kaynağı olarak kullanılacak şekilde yeni çalışmalar yapılarak, şehrin içme suyu ihtiyacı karşılanmaya çalışılmıştır.

 

Taşı Eritip Kadim Şehirleri Konuşturan Tarihçi

 

Bugün sorsalar “günümüzde en fazla hangi ilim dallarına ihtiyacımız var?” diye cevabım hemen “tarihçi ve sosyolog ” biçiminde olur. Diğer sektörlerde o kadar maruf insanımız var ki saymakla bitmez. Ancak sokaktaki insana birkaç tarihçi ismi sorsanız bilmez, aydınlarımız da “Prof. İlber Ortaylı ve Prof. Dr. Erhan Afyoncu” deyiverir. Veyahut buna birkaç isim daha ekleyebilir. Peki yeter mi? Kesinlikle hayır. Dolayısıyla gençlerimizden tarih eğitimi alan birini görünce hem yüreğimin yağı eriyor, hem de onu hararetle kutluyorum.

 

Mekteplerimizde de tarih dersimiz hem yeterli değil, hem yönetimlerin rızası kadar okutuluyor. Ortamektepte Niyazi Akşit ve Emin Oktay’ın ders kitabını okurduk. Her baskısında bazı bölümler sil baştan değişirdi. Mesela Sultan İkinci Abdülhamit Han dönemi.

 

Benim kuşağım tarih dersiyle iktifa etmez günün tarihi kitaplarını mutlaka okurdu. Mesela Ziya Şakir’in, Feridun Fazıl Türbentçi’nin, Turhan Tan’ın, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun, Nihal Atsız’ın. İsmail Hami Danişment’in eserleri bize o yaşta ağır gelirdi ama mutlaka kütüphanemize yerleştirmiştik. Her ne ise.

 

VAGONLARA YÜKLENEN ARŞİV

 

Mahir İz ve Mehmet Şevket Eygi Sönmez Neşriyat’ın Yeni İstiklal adlı haftalık gazetesini yayınlıyorlardı. Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başğil ve Nurettin Topçu gibi maruf muharrirler de Yeni İstiklal’de yazıyordu. Necip Fazıl Kısakürek’in Zindandan Mehmet’e Mektup’u unu da ilk defa Yeni İstiklal neşretmişti. Satır satır okudu bizim nesil. Noktasına, virgülüne varıncaya kadar hıfz etti. 1969’lı yıllarda Yeni İstiklal bir sayısında “Vagonlarla Kağıt Yapmak Üzere Bulgarlara Satılan Osmanlı Arşivleri” başlıklı bir yazı yayınlandı. Heyecanla okuduk İbrahim Hakkı Konyalı’nın bu yazısını. Yönetime karşı da hiddetlendik adeta. Kimdi bu İbrahim Hakkı Konyalı?

 

Ben Kilis’te doğdum.

 

Kilis Tarihi’ni ilk yazan Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş’ın babası Kilisli Avukat Kadri (Timurtaş) oldu. Ancak Mevcudu yoktu.  Çünkü Cumhuriyetimizin ilk yıllarında basılmıştı. Kilis konumu itibariyle çok önemli bir yerdeydi. Hititler, Aramiler, Asurlular, Persler, Selefkiler, Bizanslılar, Selçuklular, Kölemenler, Osmanlılar dönemini yaşamıştı. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan eserler bunu ispat ediyordu. Hazreti Ömer Halife iken Ebu Ubeyde Bin Cerrah ordularıyla bölgeyi fethederek Bizanslılardan almış. Ancak Hristiyan Bizanslılarla Müslüman Araplar arasında savaş hep sürmüş, zaman zaman birisi, zaman zaman da ötekisi galip gelmiş. Türkler ise bölgeye 8. Yüzyılda gelmiş. Abbasiler zamanında Harun Reşit El Mehdi zamanında bölge Türk yurdu olmuş. Bazı ansiklopedilerde ise Kiris isminin o günkü lehçe farkıyla Kilis olduğu ve “efendi” anlamına geldiği yazılı.

 

KİLİS TARİHİ YAZILIYOR

 

27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi olmuştu. Darbe sonrası Kilis Belediye Başkanı Hüseyin Münipoğlu askeri yönetimce görevden alınarak yerine genç Binbaşı Ali Demirel atanmıştı. Daha sonra ise Kilis’e kaymakam olarak tayin olunan Ali Metin Dirimtekin (1961), M. Kazım Bölükbaşı (1962) ve Ali Altuntaş (1963) Kilis Belediye Başkanlığı görevini yapmışlardı. İlk belediye başkanlığı seçimi ise 1963 Kasımının 20. gününde gerçekleşmiş, emekli Albay Celal Varış bu göreve gelmişti. Sevinen oldu, sevinmeyen oldu. Ancak bir haber herkesi tebessüm ettirmeye yetti de artı bile.

 

Emekli Albay Kilis Belediye Başkanı Celal Varış, İstanbul’dan ünlü Tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’yı getirterek Kilis Tarihi yazılmasını karar altına almış. Ben tarihe meraklıyım; sevinçten göklere uçuyorum. “Tarihçi Muharrir ve Müellif İbrahim Hakkı Konyalı Kilis Tarihi’ni yazmak üzere memleketimizde” haberini Kent ve Huduteli gazeteleri yazınca içim içime sığmıyordu sevinçten. Dedem Ethem Demircan da Şoförler Cemiyeti Başkanı ve aynı zamanda Belediye Encümeninde aza. Yaşım 16 falan. Sırf İbrahim Hakkı Konyalı’yı görmek üzere bir bahane ile dedemin yanına encümene gittim. Belediyede İbrahim Hakkı Konyalı ile hep birlikte encümende çay içiyorlar.

 

MUHARRİR VE MÜELLİF

 

Hafif kilolu,  kum desenli siyah-gri karışımı bir elbise giymiş, siyah kravat takmış, kalın çerçeveli gözlükleri gözünde, elindeki fötr şapkası ile serinlemeye çalışan İbrahim Hakkı Konyalı’yı ilk defa orada gördüm. Konuşmaları anımsıyorum encümendeki sohbette. Kilis Tarihi’ni yazacak. Mutabakata varılmış ve anlaşma imzalanmış. Telif hakkını pahalı bulanlar var encümende, “Kilis Tarihi yazılmasa da olur” diyenlere de rastlanıyor birkaç kişi de olsa. Hele birinin “Taşı mı okuyacakmış” demesi biraz gürültüye sebep oluyor. Kitabe okumayı bir azanın “kitap okuma” olarak anlaması da tartışma çıkardı “Kitap okuyacak biz de para mı vereceğiz?.” Ancaksöylenenler Belediye Başkanı’nın bir kulağından giriyor, ötekinden hızla çıkıyor. Tam tersine Celal Varış Kilis Tarihi için her türlü imkanı seferber ettiklerini anlatıyor.”Peki bu adam nerede kalacak?” diye soruyor bir tanesi. O yıllarda Kilis’te otel falan yok. Olanlar da otel gibi değil: Cumhuriyet Oteli, Kanaat Oteli, Saray Oteli tümü de Cumhuriyet Meydanı’na bakıyor. Bakıyor ama otellerimiz otel gibi değil işte. Bir aza “Bizim evde kalır Üstad “diyor. Bir başkası “Olmaz öyle şey,  Belediye’deki bir odayı kalınabilecek şekle sokarız” derken, bir başkası “Yaşlı başlı adama ayıp olur arkadaşlar” diye cevap veriyor. Bir tanesi Ulu Camii hücresini hatırlatıyor. Öyle bir tartışma başlıyor ki buna kesin çözümü İbrahim Hakkı Konyalı veriyor “Ben buraya yatmaya değil, çalışmaya, tarihimizi gün yüzüne çıkarmaya geldim. Ben nerde olsa yatarım. Siz bana, beni köylere götürecek bir cip, bir de fotoğrafçı verin yeter de artar bile.” Herkes şaşkınlık içindedir.

 

ABİDE VE KİTABELERİYLE KİLİS TARİHİ

 

Cumhuriyet Caddesi üzerindeki Turistik Lokantaya yemeye gidildi. Ben dedemden ayrılmıyorum. 1960’lı yılların  Foto İlkışık’tan sonra en havalı fotoğrafçısı Foto Şen’in genç sahibi elinde fotoğraf makinası ile Abdi Sever içeri girdi. Celal Varış, Abdi Sever’i hemen yanında oturan İbrahim Hakkı Konyalı ile tanıştırdı. “Abdi oğlum, İbrahim Hakkı Bey nereye giderse, sen de birlikte gideceksin. Gölgesi olacaksın. Her gösterdiği şeyin fotoğrafını çekeceksin. Dağı taşı birlikte dolaşacaksınız.” Abdi Sever sonradan anlattı “Bu adamcağız 70 yaşında falan. Bu dağı taşı nasıl gezecek? Hastalanır Allah korusun!” dedi ama Abdi Sever yoruldu, İbrahim Hakkı Konyalı yorulmadı. Daha sonra karısı Şefika Hanım da geldi Kilis’e. O da kocasıyla birlikte dağı taşı tepeyi, kaleyi, köyü, mezrayı, dereyi birlikte dolaştılar.Karnebi Köyüne ben de gittim. Gazeteciliğe merakımdan mı nedir, ben de gittim, bir de baktım Karnebi’deyim, Oylum’dayım. Ortaya dev bir eser çıktı. Ders kitabı boyunda resimli, 700 sahifeyi aşkın bir ansiklopedik çalışma. Fotoğraflarda Foto Şen’in logosu da var. Önsöz de Celal Varış’tan. İstanbul Cağaloğlu Alibaba Türbedar sokaktaki Fatih Matbaası’nda basılmış. Kilis Tarihi’ni ilk defa bu eserden öğrendim ben ve çoğu hemşehrim.

 

İŞSİZ GAZETECİDEN KONYALI’YA ASİSTAN

 

Aradan yıllar geçti. Üniversiteyi bitirmişim, askerliğimi yapmışım, işsiz gezdiğim günlerde Fatih Matbaası Sahibi Hilmi Kurtulmuş’un teklifi ile Tohum Bankası adlı bir araştırma yapmış, İsmail Selçuk mahlasıyla burada yayınlanmıştı. Bir hukukumuz oluşmuştu. Yeni bir teklif ile getirdi bana: İbrahim Hakkı Konyalı yeni bir çalışmaya başladı. Karaman Tarihi’ni yazıyor. O’na asistanlık eder misin?” Hemen kabul ettim. Birkaç kuruş da cebime para girecek .

 

Yeni İstiklal’deki o meşhur yazısından ve Kilis Tarihi’nden de tanıyorum üstadı. Hilmi Kurtulmuş, İbrahim Hakkı Konyalı’ya telefon etti. Yarın işe başlıyorum. Fatih Yavuz Selim’den treleybüse binerek Sirkeci’de indim. İlk arabalı vapurla Harem’e geçtim. Elimde adres var. Feribot’tan inince Selimiye’ya doğru yürüyeceğim. Solda bir dik yokuş var. Oradan tepeye doğru bakınca pembe boyalı bir apartıman göreceğim. Karlık Apartımanı. “Hele bir oraya gideyim, bulurum” diyorum kendi kendime. Öyle de oluyor.

 

Kızkulesi ayağımın altında gibi. Topkapı Sarayı öylesine muhteşem görünüyor. Galata Kulesi, Haliç de öyle. Sultanahmet ve Ayasofya’nın minarelerini görüyorum. Vapurlar birbiri ardından geçiyor Boğaziçi’nde. Tam yaşanacak yer galiba!. İlhan Engin’in “İstanbul’da Aşk Başkadır”ı gözümün önüne geliyor, Dr. Alaattin Yavaşça’nın “Boğaziçi şen gönüller yatağı” dudağıma konuk oluyor. İnsan burada şair olur, edip olur vallahi.  Zili çalıyorum. Apartımanın kapısı açılıyor. Yeni bir apartıman.  Birkaç kat çıkıyorum, kapıyı Şefika Hanım açıyor; “Buyur Evladım” diyor. Şefika Hanım mütevazi giyinmiş. Üzerindeki entari koyu renklerden bir harman gibi siyah ve lacivert. İstanbul Hanım efendisi bir kadın. İçeri giriyorum. Kitap kokusu geliyor her odadan.Çocuk kokusufalan değil. Duvarlarda değişik levhalar. Tümü Kur’an harfleriyle. Komidinin üzerinde birkaç aile resmi var çerçeveli. “Ata dedeleri” falan olabilir diye geçiriyorum aklımdan. İçerde bir ses geliyor “Kim geldi Şefikacığım?” Üstadın sesi olmalı. Şefika Hanım “Yabancı değil. Mehmet Bey geldi. Telefonda konuşmuştunuz ya?”

 

TERCİHLER SEBZEDEN YANA

 

Konuşulanlardan keyif alıyorum. İbrahim Hakkı Bey yanıma geldi. Aynı Kilis’te gördüğüm gibi. Galiba elbisesi de aynı. Gözlükleri de. Kilo almamış kilo vermemiş üstelik. Ancak daha yorgun görünüyor. Şefkatli bir insan resmi görüntülüyor yanıma yaklaşırken. “Hoş geldiniz.” diyor. Sonra ekliyor “Nerede çalışalım?”  “Hiç farketmez” diyorum. Zaten salondaki yuvarlak masa hazırlanmış.  Açık kirli yeşil renkli Hermes daktilomun kapağını açıyorum. Yanımda getirdiğim kağıtlardan birini takıyorum. Daktilomdaki bu ses de çok hoşuma gidiyor. Kağıdı takarkenki ses de bir acayip güzel benim için. Tuşları da etkileyici her vuruşta. Karaman Tarihi’ne böylece başlıyoruz. Üçüncü sınıf kağıtlarda Osmanlı Türkçesi ile  yazdığı yazıları okuma gözlüğünü takarakgörmeye çalışıyor, biraz duraklıyor, sonra hanımına sesleniyor ” Şefikacığım kahvemizi yapacaksın değil mi? İstersen içip öyle başlayalım. Konuşmalar benim Boğaziçi’ne bakmam için tam bir fırsat işte. Aman Allahım İstanbul böyle bir güzel işte. Necip Fazıl az bile yazmış. Yahya Kemal de öyle. Ancak iyi ki döktürmüşler. Bir vapurun düdük sesinden fazla güvertesindeki bacasından çıkan siyah duman daha fazla dikkat çekiyor. İyi ki martılar bu kirli sesi az da olsa bağırarak bastırıyorlar. Şefika Hanım kahvemizi getiriyor. Ancak sadece bana yapmış. “İbrahim Hakkı Bey azalttı, dokunuyor artık.” diye izahatta bulundu. Sonrada ekledi “Öğle yemeyine size ne yapayım? Saat kaçta hazır olsun istersiniz?. Biz daha çok sebze yemekleri yiyiyoruz.” Benim için farketmiyor yemekler o günlerde “Siz nasıl uygun görürseniz efendim. Ben yemek ayırt etmem” diyebiliyorum biran evvel yazılara başlamak üzere.

 

ŞİMENDİFER İBRAHİM HAKKI’DAN TARİHÇİ KONYALI’YA

 

İbrahim Hakkı Konyalı söylüyor ben yazıyorum. Zaman zaman okuyamadığı olan yerlere Şefika Hanım gelip yardım ediyor.  Demek Şefika Hanım da Osmanlı Türkçesi biliyor. Bir sahife bitiyor, yeni bir kağıt takıyorum, o bitiyor bir başka yeniyi daktiloma takıyorum. Gazete artık  kağıtlarından yapılmış samanlı dosya kağıtları bunlar. Yazım bitince bu kağıtlardan un gibi daktilonun içine düşenleri temizleyeceğim. Gerçi üflesem de çıkıyor ama, burada ayıp olur, yapmam.

 

İbrahim Hakkı Konyalı’nın aktardıklarını temize çekerken benim düşüncelerim yine üstada aitti. Bazı hususları kendisinden sorarak öğreniyorum. Füyuzat-ı Hamidiye Rüştüyesi’nde okumuş. Islah-ı Medaris eğitimi almış.

Konya’da Şimendifer mektebinden mezun olmuş. İstasyonlarda çalışmış bir süre. Batum’a kadar gitmiş. Çünkü o yıllarda Türkiye’de şimendifer ihtiyacı varmış. Sonrasında Konya’dan İstanbul’a yazarlık yapmak üzere gelmiş. Müellif olmayı kafasına koymuş.  Konya’da Hakyolu Dergisi’nin yayınlayarak bir tecrübe de edinmiş. İstanbul’da Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin talebesi olmuş. Osmanlı Türkçesi, Farsça ve Arapça öğrenmiş, biliyor.

 

-Mezar taşlarını okumama gelince Mimar Ayas Ağa’nın Saraçhanedeki mezar taşları çalınmıştı. Haberim olunca, araştırdım. Sonra ortaya çıkardık. Bulundu. Gördümkü mezar taşlarımız  kültürümüzün köprüleridir aynı zamanda.

 

Zaman zaman İbrahim Hakkı Bey’in yorulduğunu hissediyordum. Ancak Şefika Hanım daha hızlı çıkıyor ve çay servisine başlıyor.

 

-Mehmet Bey şu gördüğün Kız Kulesini, Ayasofya’nın minarelerini  İbrahim Hakkı Bey kurtardı. Bu tarihi eserler de gidecekti. Allah ondan razı olsun.

 

İbrahim Hakkı Bey çok soğukkanlı. Pek etkilenmiyor şartlardan, iltifatlardan. Kızgınlığını bile bilemiyorsunuz. “Dalkavukluk meslek olmuş” derken bile bu serzenişte dikkat çekme vardı. Ancak rengi aynı. Yazdıklarını daha çok oturarak okuyordu. Fakat ayağa kalktığı zamanlar da vardı. Kendisini koltuğa yeniden atarken derin bir de oh çekiyordu mutlaka. “Ohhh be…”

 

ŞEFİKACIĞIM

 

Notlarına göz attım, lavaboya gittiği zamanları fırsat bilerek. Yazdıklarının tümü Osmanlı Türkçesi, rakamlar ise latince. İmzası da öyle. Kendisi asparagas bir tarihçilik yapmıyor “falanı kim zehirledi” feşmekan diye. Birer kültür, sanat ve medeniyet abidesi olan şehirlerimizi gündeme taşıyordu. Mezar taşlarını okuyor, kitabeleri günümüz Türkçesine aktarıyordu. Zor okunabilen girift, sülüs yazıları çözebiliyordu. Arşivleri hallaç pamuğu gibi attırıyordu. Tan gazetesinde yazılar yazmış. “Tan Olayı’nı sorsam mı?” acaba diye aklımdan geçiyor, ancak edep ediyorum. İbrahim Hakkı Bey bir başka tür tarihçi. Kültür tarihçisi. Taşları konuşturuyor, kitabeleri hayata geçiriyor. Kadim şehirleri ayaklandırarak diri tutuyor.

 

Şefika Hanım muhallebi getirdi. Galiba içine turunçgillerden yaprak da atmış ki kokusu öyle geliyor. Karısı “İbrahim Hakkı Bey, verdiğin son yazıları da tasnif ettim. İstediğin zaman getirebilirim.” diyor. Kendisi “Şefikacığım o bölüme henüz gelmedik. Sonra hatırlatırım. Ellerine sağlık iyi oldu. Beni zahmetten kurtardın.” Eş ve iş arkadaşlığı böyle oluyor galiba. Belli ki bu mütevazi ailede bir soyluluk var. Selçuklu soyundan geldiğini zor da olsa öğrendim bu mütevazi aileden. Sonra Şefika Hanım bana döndü:

 

-Muhallebiyi beğendin mi Mehmet Bey? Bizim sütçümüz var. Tazedir. Her gün getirir. Bizde süt de çok tüketilir.

-Elinize sağlık efendim.

Sonra kocasına döndü:

-İbrahim Hakkı Bey defterde bir sorun yok. Sahifeler yerinde durduğu için mesele olmaz. Ancak okuyamadığınız bir yer olursa bir de ben bakarım.

 

Sonra bana bakarak konuştu Şefika Hanım:

-İbrahim Hakkı Bey kağıtlara not aldığında bir mesele olabiliyor yapraklar karışınca, ancak defteri tertemizdir.

 

TAASSUBA KARŞI BİR YAZAR BİR KENT

Şefika Hanım konuksever biri. Laf nereden açıldı hatırlamıyorum ama Konya’nın tutuculuğu iddiasına geldi. İbrahim Hakkı Bey Konyalı olmanın bir imtiyaz olduğunu söylüyordu, böyle bir ithama da razı değildi:

 

-Konya’da eğitim gördüğüm  Füyuzat-ı Hamidiye Rüştiyesi olsun, diğer yerler olsun hep ıslahat-ı medaris gibi taassuba karşıdır. Ben taassubun ne mel’un bir şey olduğunu bu mekteplerden öğrendim. Konya böyle bir yer. Alim yatağıdır. Hep buralardan icazet almışımdır.

 

Çalışmayı kendine iş edinen İbrahim Hakkı Bey’in ilk yazısı bir tercüme olarak Konya’da Osmanlıca yayınlanmış. Babalık’da Hak Yolu’nda yazılar neşretmiş. Soruyorum kendisine zaman zaman “imzanız hep aynı mıdır? İmzasını sürekli”Muharriri veya müellifi İbrahim Hakkı Konyalı” diye atıyor. Hiç değişmemiş bu uygulama.

 

Yemek saati geldiğinde Şefika Hanım çalıştığımız salona gelir, “Biraz dinlenin yemekten sonra devam edersiniz!” der. Öğle yemeklerine bir tür çağrıydı bu. Genelde hep sebze yemekleri gelirdi sofraya ıspanak, enginar, pırasa, lahana ve değişik dolmalar. Öncelik ise yoğurtlu kabak dolmasıydı. Sütlü bir tatlı da hemen hemen mutlaka olurdu bu öğle yemekleri mönüsünde. Akşamları evimizde olurduk. Epeyi bir süre bu böyle devam etti.

 

“ALIN TERİ SOĞUMADAN HAKKINI VERİNİZ”İ DUYMAMAK

 

İETT kitle iletişim araçları o yıllarda 60 kuruştu. Vapurlar da öyleydi. Benim basın kartım olmadığı için böylesi masrafları karşılamam gerekiyordu. Ayrıca ev kirası, diğer zaruretler falan epeyi bir yekün teşkil ediyordu. Aradan epeyi bir zaman geçmişti. Üstadİbrahim Hakkı Konyalı’dan bu konuda bir ses çıkmayınca mevzuyuHilmi Kurtulmuş Bey’e açtım. O da  sadece ” ya öyle mi?” diye sordu. İnancımız gereği “alın teri soğumadan ödeme yapma” emrini  kimseye duyuramıyordum. Bir müddet daha devam ettim. Sonra ayrılacağımı söyleyince hiç kimse niçinini sormadı bile!.

 

Artık İbrahim Hakkı Konyalı’nın bir okuyucu olarak kalmıştım. Gazetelerin Tarih Sohbetleri ve Tarih’ten Sesleri’ni takip ediyordum. Hilmi Kurtulmuş’a bir defasında uğramıştım ki “Mehmet bunda senin emeğin fazla, gel bir takım al bakalım!” dedi. “Nedir o?” diye sormadan Abide ve Kitabeleriyle Karaman adlı eseri Hilmi Kurtulmuş Bey bir poşete koyarak verdi.  “Keşke Üstad İbrahim Hakkı Bey de imzalasa da öyle alsaydım” diye hatırlattım. ” İbrahim Hakkı Bey  hiç çalışmadan durabilir mi? Kilis, Karaman, Konya, Bursa derken Üsküdar Tarihi’ne başlamış. Gerisi gelecek bunların Ereğli, Şereflikoçhisar, Manavgat ve Aksaray’a kadar uzanacaktı.

 

TAŞ OKUMAK MI TAŞ KESİLMEK Mİ?

 

Bugün Gazetesi’nden yine takip ettim İbrahim Hakkı Konyalı’yı. Çünkü kadim şehirlerimizin tarihlerini merak ediyordum. 88 yaşında vefat ettiği gün bile çalışıyordu Belediye Başkanı’nın makamında. Odadakiler geç anladılar. Evini Türk Edebiyat Vakfı’na bağışlamıştı sanatçılar, müellifler ve muharrirler Boğaziçi’ni gören, Topkapı Sarayı, Kız Kulesi, Sultanahmet ve Ayasofya Camilerine bakan bu dairede eserler üretsinler diye!. Kütüphanesini ve arşivini de adına kurulan Üsküdar’daki kütüphaneye verdi. İbrahim Hakkı Konyalı üstada rahmet dilerim. Günümüzde acaba ömrünün dördüncü çeyreğinde bile koşturan kaç tane İbrahim Hakkı Konyalı var dersiniz? Yahut kaç kişi taşları, kitabeleri okuyabiliyor, girift sülüs yazıları çözebiliyor? Ne dersiniz?

 

‘Türk dünyasını Türkiye’ye, Türkiye’yi Türk dünyasına tanıtmak için çalışıyoruz.’ Diyen Yesevi Vakfı Başkanı Erdoğan Aslıyüce Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerini anlatıyor:

Oğuz Çetinoğlu: Yesevî Vakfı’nın başkanısınız. Hoca Ahmed Yesevî bütün Türk dünyası tarafından çok iyi tanınıyor.  O’nu; heyecan ile şuurun ideal karışımını sağlayan bir Türk milliyetçiliği aktivisti olan Erdoğan Aslıyüce’den dinleyelim. Kısa bir Ahmet Yesevî yorumu yapar mısınız?

Erdoğan Aslıyüce: Efendim, öncelikle Hoca Ahmed Yesevi’nin tarihî hayatını tanımadan nasıl ifade edersek edelim eksik olur kanaatindeyim;

Öncelikle hep söylenir; ‘Doğduğu yer belli değildir.’ Diye. Ahmed Yesevi’nin doğduğu yer Sayram’dır. Babası Şeyh İbrahim’in yaşadığı yer ve türbesinin olduğu yerde Sayram’a iki üç km mesafededir

Annesi ise Musa Şeyh’in kızı  Ayşe Hatun’dur. Hoca Ahmed Yesevi’nin türbesi Türkistan (eski Yesi) şehrinden 279 km uzaklıktadır.

Bütün Kaynaklar Ahmet’in 7 yaşında yetim kaldığını ifade ediyor. Buna göre 1104 yılında doğan Ahmet,1111 yılında yetim kalır. Babası ölünce annesi de Sayram’da bulunan dayılarının yanına yerleşir ve orada vefat eder. Annesinin türbesi de Sayram Cuma  Mescidi haziresindeki  ‘Karasaç Ana’ türbesidir. Dayılarının kabirleri de buradadır.

Sayram şehri Kaşgarlı Mahmud’un ölümsüz eseri Divanu Lügat-it Türk’te ; ‘Sayram: İsbicab veya Akşehir dahi denen Beyza şehrinin adı. Bu şehre Sayram dahi denir.’ Diye ifade edilmektedir.

Dünyaya geleceği daha Hz.Peygamberimiz zamanında haber verilen ve İslam büyüklerinden olacağı müjdelenerek Türk destan geleneklerine uygun olarak ve zengin kerametlere beslenerek ilk mürşidi olan Arslan Baba’dan ‘nefis’ terbiyesi alan Büyük Âlim Yusuf Hemadani’den (ö.1140) mânevî dereceler olarak şeyhine halife olup Buhara’da postuna oturduğu halde yerini Abdullah Gücdüvani’ye bırakıp kendisi Türkistan’a gelip dergâhını kurarak kararan gönülleri aydınlatmaya başlar.

O dönemde Yesi’deki konar-göçer Türk  topluluklarının tek Tanrı inancının da olanlarla, Hıristiyan, Zerdüşt, Budist ve değişik inançlarda olanları İslam’a dâvet eder…

Hoca Ahmed Yesevi, Arapça, Farsça bildiği halde Buhara’nın aksine Yesi’de derslerini Türkçe verir.

Uluğ Türkistan coğrafyasının klasik ve kutlu anlatım biçimi olan hece vezinli şiirlerine ‘Hikmet‘ adı vererek hiçbir sanat endişesi taşımadan fikrî, dinî açıklamalarını Türkçe yaparak öğretme görevini yürüterek bütün Türk topluluklarının vazgeçilmezi olmuştur.

Kısaca söylemek gerekirse Türk milletini İslam diniyle tanıştıran, Türk diliyle barıştıran kişi olmasından dolayı ‘Pir-i Türkistan‘ diye anılan Türk-İslam dünyasının millî ve mânevî birliğini sağlayan büyük insanlardan birincisi Hoca Ahmed Yesevi’dir.

Çetinoğlu: Ahmed Yesevî, Türk dünyasının birliği ve mutluluğu için çalışan bir ulu kişi idi.  Bu yönü ile Türk milliyetçisidir.  Aynı zamanda tasavvuf ehlidir. Yani mükemmel bir Müslüman’dır. Oysaki İslamî hassasiyeti olan bazı dostlarımız; ‘kavmiyetçilik’ olarak algıladıkları milliyetçiliği, İslamiyet’e aykırı buluyorlar. Buna karşılık bâzı Türk milliyetçileri de, Şamanizm özentisi içerisinde olmalılar ki, İslamiyet’e şaşı bakıyorlar.

Yesevî felsefesinin ışığında; milliyetçilik ve İslamiyet ilişkisini tahlil eder misiniz?

Aslıyüce: Hoca Ahmed Yesevi, Türkistan coğrafyasında Türk Tasavvuf şuurun uygulanmasında ilk büyük tesiri getiren bir ulu kişidir.

Yesevi, sanat endişesine hiç bağlı kalmadan şiirini sırf dinî, tasavvufî bir propaganda vasıtası gibi kullanmıştır.

Yesevilik’in etkisinin büyüklüğünü ondan kaynaklanan Bektaşilik ve Nakşilik’in etkilerini de göz önünde tutmamız gerekir.

Ayrıca Hoca Ahmed Yesevi’nin yaşadığı coğrafyanın büyük çoğunluğu Türk olan ahalisine rağmen, birlik beraberlik yoktu. Çünkü toplum, henüz İslamiyet’i ve onun getirdiği yeni dünya görüşünü tam manasıyla n anlayabilmiş ve benimseyebilmiş değildi.

İşte her şeyden önce birbirleriyle ihtilaflı olan değişik inançlara sahip olup Tek Tanrı inancı, Budizm, Şamanizm ve Paganizm’in kalıntılarını hâlâ yaşıyorlardı.

Bütün bunlara rağmen; Yusuf Hemadani Buhara’da dergâhında Hoca Abdullah Berki (ö.H.555 M.1160-61) ‘nin ölümü üzerine şeyhlik Hoca Ahmed Yesevi’ye kaldığı halde, yerini Abdulhalik Gücdüvani’ye bırakarak Yesi şehrine döner ve orada Türkçe söyleyip, Türkçe yazarak Türk milletini hem diliyle hem de diniyle tanıştıran ve barıştıran olarak görevine devam etmiştir.

Bu arada Hz. Peygamberimizin hayatını çok iyi öğrendiği İslam-ı Ehl-i Sünnet itikadını hiçbir tefrikaya sebep olmayacak şekilde düzenleyerek Allah katında kendine düşeni yapmamış olmakla suçlanacağını biliyor ve iman ediyordu.

Bu sebeple Yesi’de yakılan ocakta hoşgörüyle hiçbir din, mezhep ve ırk farkı gözetmeksizin bütün insanlığa hizmet etmeyi ve kararan gönülleri aydınlatarak kazanmayı kendine şiar edinmiştir.

Hoca Ahmed Yesevi, Hz. Peygamberimiz ve sahabelerin yaptığı gazalardan, kendinin nefsiyle yaptığı savaştan bahsedip ‘Hu Şemşirin kolga alıp nefsini kır‘ der. Yani kılıç gibi keskin Allah adını anarak nefsini kır derken sanki Allah Allah sedalarıyla gazileri savaşa yollar. Savaşla ilgili bir kıt’ası da şöyledir;

 

Bu dünyada yügrük atka mingüçiler

Harb küninde mübarizlik kılguçılar

Elmas pulad kılıç kurnı çapkıçılar

Ecel kilse begu hanı koymas imiş

 

Bu dünyada yüğrük ata binenler, harp gününde savaş edenler, elmas çelik kılıç kuşağı kuşananlar, ecel gelince beyi, hanı koymaz imiş‘ diyen Hoca Ahmed Yesevi bir yandan gazilere fethe yüreklendirirken bir yandan da ölümün herkese geleceğini hatırlatıp;  ‘Ölürseniz Tanrı yolunda ölün‘ demek ister.  İslam’ı yaymak için hak yolunda ölmek Türk-İslam gazilerinin en büyük ideali olmuştur. Ahmed Yesevi Türkistan Türklüğünü kuzeye ve batıya yapacakları akınlar için hikmetleriyle teşvik edip yönlendirmiştir. (1)

Hoca Ahmed Yesevi;

Yol azığınızı düzün, güçlüklere karşı hazırlıklı olun, yarı yolda kalmayın!‘  Diyerek, Anadolu yollarına Oğuz boylarını fethe göndermiştir.

Şüphesiz ki, tarih boyunca birçok şom ağızlı da çıkmıştır. Her olayı bağnaz ve tutuculukla yorumlamıştır.

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in 49.suresi olan El-Hucuret suresi 13. âyetinde;

Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden (Âdem ile Havva’dan) yarattık. Hem de sizi soylara ve kabilelere ayırdık ki birbirinizi tanıyasınız (kim olduğunuz sorulunca, bağlı bulunduğunuz soy veya milletinizin adını söyleyesiniz). Biliniz ki, Allah katında en iyiniz takvası en ziyade olanınızdır (şeref, soy ve neseple değildir). Şüphe yok ki Allah Âlim’dir. = Herşeyi bilendir, Hâbirdir = Herşeyden haberdardır.

 

Zinhar Türk’üm demeyin dinden çıkarsınız!‘ diyenler kendi soylarını ve aşiretlerini ilan etmişlerdir.

İslamiyet’e şaşı bakıp Şamanizm özentisi olanlar öncelikle Şamanizm’in Mançurya’dan geldiği ve bir din anlayışı olmadığını da bilmeleri gerekir.

Çetinoğlu: Ahmed Yesevî, derin ve engin Peygamber muhabbeti ve öğretileriyle ‘Sünni Müslüman’ sıfatına uygun bir yapıya sahip. Buna rağmen Aleviler sâhipleniyorlar. Yesevî Hazretleri, ‘İslamiyet’in  özel bir yorumu’ olarak kabul edebileceğimiz  Alevîlikle ilişkilendirmek mümkün olsa bile, tamamen Alevîliğe terk edilebilir mi?

Aslıyüce: Şüphesiz ki, Hoca Ahmed Yesevi’deki engin peygamber sevgisini Fuat Köprülü bir Yesevi dervişini kaynak göstererek şöyle ifade eder:

Hz. Peygamberimizin gazvelerinin birinde Ashabı Kiram çok acıkmış ve Hz. Peygamberimizden yiyecek istemişler, Hz. Muhammed (s.a.v)’in duası üzerine Cebrail (a.s.) cennetten bir tabak hurma getirdi. Ancak dağıtım sırasında bu hurmalardan biri yere düştü. Cebrail (a.s.) bu düşen hurmanın gelecekte ümmetin hayırlılarından olacak Ahmed’in nasibi olduğu bildirdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, sahabesi içinden kimin bu emaneti Ahmed’e vereceğini sordu. Arslan Baba bu göreve talip oldu ve Hz. Peygamber düşen hurma tanesini eliyle Arslan Baba’nın  ağzına attı. Hemen hurma üzerinde bir perde zahir oldu ve Hz. Peygamber, Arslan Baba’ya Ahmed’i nasıl bulacağını târif ve tâlim ederek onun terbiyesi ile meşgul olmasını emretti.

 

Arslan Baba aldığı emir üzerine Uluğ Türkistan’ın Sayram şehrinde Ahmed’i 7 yaşında buldu:

Okula giden bir çocuk gördü ve selam verdi. Çocuk selamı iade etti ve sordu:

– ‘Ey Baba hani emanetim?‘ dedi.

Arslan Baba şaşırdı.

– Sen bunu nereden biliyorsun?

– Bana Allah bildirdi.

Arslan Baba adının Ahmed olduğunu öğrenince emaneti sahibine verdi.

Yedi yaşına kadar birçok yüksek manevî rütbelere yükseldikten sonra Arslan Baba’nın terbiyesi ile yüksek bir olgunluk mertebesine erişen Ahmet, yavaş yavaş şöhret kazanmaya başladı. Olgunluk çağında 27 yaşında da büyük âlim Yusuf Hemadini’ye (ö.1040) intisap etti.

İmam-ı Azam, Ebu Hanife (599-670), Buhari (810-869), Büyük Türk Bilgini İmam Matrudi (852 ?-944) ve Yusuf Hemedânî gibi büyük İslam bilginlerinin izinden yürüyen Ahmed Yesevi, hakikat mertebesine ulaşabilmek için ibâdet ve riyâzeti tavsiye eden, ancak Hak yolunun meşakkatli olduğunu ifade ederek önce nefsin öldürülmesi gerektiğini nefsinde tatbik ederek Ehli Sünnet yolundan ayrılmadan itikadî  olarak ta Matrudi yolunu takip etmiştir.            Yesevlik  13. yüzyılda Yesevi dervişleri vasıtasıyla Anadolu coğrafyasına gelmiştir. Anadolu’daki onlarca Yesevi yolcularından bazıları Hacı Bektaş-ı Veli, Sarı Saltuk, Ahi Evren, Geyikli Baba, Şeyh Sadreddin Konevi ve diğerleridir. Somuncu Baba ve Hacı Bayram-ı Veli de aynı altın halkanın temsilcileridir.

Hoca Ahmed Yesevi Hazretleri bir gün Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’ye buyurdu:

 

‘Eğer her zaman Cenab-ı Hak ile konuşmak istersen şu rübaiyi dilinden düşürme:

 

Sensiz benim bir dem karara mecalim yok,

İyiliklerini saymaya imkânım yok

Tenimdeki her tüy eğer dillense

Binde bir şükrümü yerine getirmeye imkânım yok (2)

 

Hayatın boşluğa tahammülü olmadığı gibi Hoca Ahmed Yesevi’ye Hacı Bektaş-ı Veli  bağlıları sahip çıkmışlardı. Hem iyi de etmişler yoksa tamamen unutulacaktı.

 

Kimin kime sahip çıkması hiç önemli değildir. Hoca Ahmed Yesevi’yi Divan-ı Hikmet’nden, Hacı Bektaş-ı Veli’yi de Makalat’ından tanımalıyız.

Hoca Ahmed Yesevi, İslam’ın inanç, ibâdet ve ahlak ilkelerini hep savunmuş ve bunları Türklere sevdirmiştir.

Divan-ı Hikmet de Yesevi’nin İslamiyet anlayışının göstergesi değil mi?

Sünnetleri muhkem tutup ümmet oldum Ebu Bekir, Ömer, Osman, Murtaza’ya Emri

Maruf, Nehy-i Münker bilip kılsa namaz, oruç, tövbe üzre varanlar Fasık, Facir havalanıp yere basmaz oruç, namaz, kaza kılıp, misvak asmaz Resullah sünnetinde değer vermez günahları günden güne artar dostlar şeriatı, tarikatı bileğimde sen oruç, namaz Kadir’imin farzı olur. Gördüğü anı inanan Ebu Bekr-i Sıddık’tır. İkinci yar olan adaletli Ömer’dir. Üçüncü yar olan hayâ sahibi Osman’dır. Dördüncü yar olan Hak Aslanı Ali’dir.’

Türkler arasında Emevi ve Abbasi zulmünden kaçanlar, Türklere Ehl-i Beyt’in uğradığı haksızlıkları dinledikçe sempati duymuşlardır. Müminlerin tamamı da Ehl-i Beyt’i sevmişlerdir. Yesevilik bütün Türklerin zevkine ve ruhuna hitap etmiştir. Yesevilik’in sevilmesi manevî değerlerimizde birleşmede en önemli rolü oynamıştır.

 

Ölü Metin’de yitik diriliş

Ey Sevgili

Sen Benim ömrümün,

Yalnızlığının öteki yüzüsün!

İbrahim Özgün

 

Doğan Kitap’ta yayınlanan “Yürüyüş Yolu” adlı çalışmam dolayısıyla mahkemeye verildim. Kitabın mevcudu da yok. Birinci baskısı bitti. Yenisi ne zaman olur bilmiyorum. Ancak Yürüyüş Yolu’nun ikinci duruşması Ekim sonu yapılacak. Türkiye’de fikir emekçilerinin önemli bir kısmının ikinci evi gibidir adliye koridorları. Bana da hiç yabancı değil. Son olarak Ankara Adliyesi’nde (2006) yargılanmış ve beraat etmiştim. 9 sene sonra bir yeni mahkeme geldi. En fazla görüşlerimden, yazılarımdan veya yazıişlerinde hukuki sorumluluğu almamdan dolayı yargılandığı 1960’lı yıllardır. Askere gittiğimde(1968) 40 ayrı basın-yayın davasından yargılandım ve tümünden de aklandım. Şimdi bir yenisi, inşallah bu da aynı sonuçla neticelenir. Çünkü ben insandan, barıştan ve ülkemden yana bir yazarım. Çok değerli hukukçumuz, Elazizlihemşehrimiz Avukat Mehmet Cangir ile konuyu görüşmek üzere İstanbul Aksaray’daki İLESAM etkinliğinde buluştuk. İkimiz de İLESAM’a üyeyiz. Dava dosyamı İLESAM İstanbul Başkanı Cafer Vayni ile Avukatımız Mehmet Cangir’e verdim. Sonrasında ise “ÖLÜ METİN” etkinliğine katıldık.

Çok Yönlü Bir Aydın

Ölü Metin Azerbaycanlı Yazar Orhan Fikretoğlu’nun (Bakü-1966) uzun ve kısa hikâyelerden oluşan bir kitabı. Türkiye Türkçesi’ne Prof. Dr. Fethi Gedikli çevirmiş,  editör Güray Süngü’nün nezaretinde İZ Yayıncılık da neşretmiş. Sefer Aliyev neşrinde katkı vermiş. Çiçeği burnunda bir kitap Ölü Metin. Kitabı da yazarı da tanımıyorum. İLESAM’da yüzyüze geldik dolayısıyla.

Azerbaycan’a defalarca gitmeme, değişik etkinliklere katılmama, meslek kuruluşlarında birlikte olmama rağmen Orhan Fikretoğlu ile karşılaşmadım. Aynı zamanda Orhan Fikretoğlu televizyon yorumcusu, sinemacı ve senarist. Şair bir ailede yetişmiş. Moskova Dünya Edebiyatı Enstitüsü’nde eğitim görmüş. Daha 15 yaşında iken  Kirpi dergisinde ilk hikayesi yayınlanmış, 17’sinde sinemaya dahil olmuş. Çok genç yaşta edebiyat ve sanat mahfillerinde ismi duyulmuş, çalışmaları yayınlanmış. Değişik dillere tercüme edilmiş. Öyküleri Oxfort Üniversitesi’nde gündeme alınmış, Dünya Nesir Antolojisi’nde yer bulmuş. “Yedi” romanıyla Almanya’da ödüle layık görülmüş. Tiyatro eserlerinden Taş, Çuvaldızın Ölümü, Şekilci ve Şekilci sahnelenmiş. Yük filminde de aktör olarak rol almış. Şans Yüzüğü, Ses, Umut, Solak, Beyaz Tablodaki Adam, Halı Nağmesi (Uluslararası Yalta Ödülü),  Aile, Kız Kulesi, Arsa, Yalan, Kelebek,  Borç, Kanatlarımı Yumuşatma Çek filmlerinin sinema yazarı. Gazelhan Filminde sinema editörü.

20. Yüzyıl Bozgunu

Türkiye Türkçesine büyük bir başarı ile aktaran  Prof. Dr. Fethi Gedikli Bakü’de Türkiye Kültür Ataşesi olarak bulunmuş, dolayısıyla Azerbaycan aydın, yazar, akademisyen ve sanatçılarıyla birlikte olmanın avantajını da kullanmış bu çeviri sırasında. “Çağımızın insanı yalnızdır, hastalıklıdır, yaralıdır, bölünmüştür, parçalanmıştır. Sanırım bu yüzden Ölü Metin’de de bütünlüğe varmak için okuyucunun çabası gereklidir.” diye hatırlatan Prof. Dr. Fethi  Gedikli bu uzun ve kısa öykülerde Müslüman Türklerin 20. Yüzyıl boyunca yaşadıkları benzersiz yıkımı göreceklerini belirtiyor. Türkiye’de bir, Azerbaycan’da üç kez yaşanan alfabe değişikliğinin insanları hafızasız bıraktığını savunuyor. Diyor ki özetle:

-Hepimiz alzaymır hastasıyız. Bin yıl boyunca atalarımızın yazıp çizdikleri birdenbire bize yabancılaşmış “ölü metin” haline gelmiştir. Ölü teminleri diriltmek için İsrafilin suruna ihtiyaç vardır.

Esasında bu tespit, kitap ile alakalı bütün her şeyi deşifre ediyor. Bir yaklaşım da şu; “Sırp Yazarı MiloradPaviç’in Hazarların Sözlüğü, Azerbaycanlı Kemal Abdullah’ın Yarımcık Elyazması ve Neriman Abdurrahmanlı’nın Gönül Elçisi’yle  Umberto Uco’nun Gülün Adı’nın bir devamı Ölü Metin!”

Ölü Metin’de tema; Azerbaycan özelinde Müslüman dünyanın serancamı. Alfabe değişikliği ile dilsizleşen bir toplum. Düşmana hizmet eden bir sistem. Maruf bireylerin soyunun tükenmesi,  fizik ögeleri gibi kültür varlıklarının, yazılanların ve üretilenlerin ölü metinler haline gelmesi. Yetmez mi bu ana eksenin tartışılır hale gelmesi? Bana göre yeter de artar bile. Toplum içinde insanlar yapayalnız. Savaşın vurduğu işgal altındaki Karabağlı çocuğun bilinci onarılması zor halde yaralı, bir başka cehennem bekliyor savaş mağdurlarını. Kaçkınlar (mülteci) geleceğini kaybetmekle yüzyüze. Dış dünya kendisinden olmayana; öldürmeyi ve öldürülmeyi dayatıyor. Başka alternatif de göstermiyor. İnsanlarımız adeta bir mengene içinde sıkışıp kalmış!. Karabağ’da, Irak’ta, Yemen’de, Suriye’de, Mali’de, Libya’da, Mısır’da, Afganistan’da, Arakan’da durum aynı. İnsanlar ya bir intihar bombacısına hedef olacak, ya da kendisi bir intihar bombacısına dönüşecek. Belki de insanlar Amerika’nın insansız hava aracıyla öldürülecek, ya da çaresizliğini Avrupa yolunda zenginlik, lüks yaşam, tüm dünyevi hazlar ve özgürlük yolunda denizde boğulmak ile yaşamaya tutunmak arasında mücadele edecek. Ölü Metin’den böyle bir mesaj çıkarmak mümkün.

Prof. Dr. Fethi Gedikli Türkçenin filizlenmesi olarak görüyor Ölü Metin’i. Bunda kendisinin de katkısı var. İLESAM’daki konuşmasında bir hususa da dikkat çekti: “Batı ve ABD, toplumları tanımak için söz konusu ülkenin edebiyat kitaplarına bakıyor. Dününü ve bugününü değerlendirebiliyor. Kararlarını ona göre şekillendiriyor.” Doğru bir tespit bu. Necip Mahfuz’un kitapları Mısır halkını, yönetimini, mücadelesini, sosyal hayatını, evvelini ve ahirini tanımak için yeter de artar bile. Ben böyle bir şansı yakaladım ve kullandım. Kahire’de görevli olarak kaldığım sürede Necip Mahfuz’u tanıdım, eserlerinin tümünü okudum. Mısır ve toplumu Necip Mahfuz’un anlattığının aynısı.

İZ Yayıncılık’ın editörü Hamdi Akyol da Azerbaycanlı yazarların Ölü Metin ile 7. Eseri neşretmiş olduklarını söyledi. Darısı diğer yayınevlerimizin başına, birbirimizi daha akından tanımak için.

Aşk ve İsyan Ahlakı

İLESAM’daki Ölü Metin toplantısında Azerbaycanlı Orhan Aras gibi bir aydını tanımakla çok mutlu oldum doğrusu. Çok birikimli, donanımlı bir entelektüel. Almanya’da bulunuyormuş. Böyle bir toplantı için gelmiş. Ailesi ve evi İstanbul Maltepe’de imiş. Halil Cibrin’den bir tespitle başladı konuşmasına “Yaratıcılık aşk veya isyanla doğar, ortaya çıkar.” Günümüz insanında bunlar kaybolan güzellikler oysa. Kullananın hiç bir katkısı olmadığı akıllı telefonlar herkese yetiyor ve artıyor galiba. Aşk ve İsyan Ahlakı de ne oluyor?. Galiba eve döndüğümde Nurettin Topçu ve Dr. Ali Şeriati’yi bir kere daha okuyacağım. Neler dedi Orhan Aras:” Biz her şeye ideolojik gözlükle baktık. Batıcı, Ülkücü, Türkçü, İslamcı vs. Oysa batı ise edebiyat eserleriyle, televizyon dizileri ve sinemasıyla kendi insan prototiplerinin hepsini sundu. Ceo, futbolcu, bankacı, polis, gangster, mafya, katil, öğretmen, talebe, yerel yönetici, politikacı, kumarbaz vs. Bunların iyi olanını da, kötü örneğini de bize ezberletti. Seçmeyi bize bıraktı. Biz bunu yapamadık. Tercih hatalarında bulunduk.”

Ne kadar önemli bir tespit, gençlerimiz her nasılsa hep Messi olmak ister. Her ne ise. Orhan Aras’a göre aşk ve isyan kültürleri doğuruyor. Çağlayan gibi yeni bir medeniyet hareketini önümüze koyuyor. İnsanın anlama ve anlatma kabiliyeti ortaya çıkıyor. Azerbaycan edebiyatı ve sanatı bu nedenle saraylara girdi. Kanuni Sultan Süleyman ünlü Türk bestekarı ve nazariyatçısı Abdulkadir Meragi ailesinin torunlarına bile maaş bağlatmıştır.Şairleri ödüllendirmiştir. Ya bugün?!

Tefekkür Yitirilmemeli

Kitabın yazarı Orhan Fikretoğlu o gün mutluydu. Türkiye Türkçesine Ölü Metin’in çevrilmesinin orijinalinden de güzel olduğunu söyledi. İşinin yazı yazmak olduğunu belirten Orhan Fikretoğlu görevinin de insanları anlatmak ile bütünleştiğini, böylece insanların ve toplumların birbirini daha yakından tanıyabileceklerini belirtti. Yazar Orhan Fikretoğluşunları söyledi:

-Toplumlara sevgiyi aktarıyorum, coğrafyamızı ve birbirlerini tanıtmaya çalışıyorum. Bunu da tefekkürle yoğunlaştırmaya çağırıyorum. İnsanları en iyi tanıma aracı edebiyattır. Ancak özünü satarak vitrine giren edebiyatçılar daha öndedir. Benim gibi çetin edebiyatçılar ise pek tanınmıyor, vitrine giremiyor, giremiyor. Dolayısıyla kendimize dönmenin tam zamanı diye düşünüyorum. Kitabımın anlaşılmasını çok istiyorum. Tefekkür yitirilmemeli.

Bir de anekdot vardı toplantıda. Bir yazara sormuşlar kitabında ne anlattın diye. O da “Ben yazıcıyım, okuyucu değilim” demiş.

Yazarlar insanını, toplumunu anlatmalı. Hem de idealize etmeden gördüğü gibi yansıtmalı. Sokaktaki insan bir eseri okuyunca kendini bulabilmeli, “İşte bu benim, bu  kitap beni anlatıyor” diyebilmeli. Üstelik  unvanı, makamı, şöhreti, özelliği ne olursa olsun. Ölü Metin tefekkür etmek için de bir fırsat; insanımızı, toplumumuzu, günümüzü, gelişmeleri düşünmek için de iyi ayarlanmış bir çalışma. Nerede, niçin ve nasıl duruyoruz?!

 

 

 

 

Bodrum Bodrum

Yıllar önceydi. Ankara TRT Haber Merkezi’nde sabah nöbetçisiyim. Sabah 05.00’te ben ve mesai arkadaşlarım kurumdayız. TRT’nin Kavaklıdere’deki genel müdürlüğüne geldiğimde ışıklar yanmıyordu. Güvenlik elektriklerin kesik olduğunu, yayına yetiştirmek için çalıştıklarını söyledi. Peki, biz nerede ana haber bültenleri hazırlayacak ve yayına vereceğiz?

Zemin kata indik. TRT’nin ölçü bakım personeli arızayı gidermeye çalışıyordu. Biz ise kimimiz ayakta, kimimiz yerde oturarak bülteni hazırlıyorduk. Aydınlığımız mumlarla oluyordu. Muhabirler hazırladıkları haberleri bana getiriyorlardı. Bir tahta üzerine koyduğum daktilomla nöbetçi müdür olarak getirilen haberlerle bülteni hazırlamaya koyuldum. Ama elektrik gelmezse ne olacaktı? Tecrübeliydim bu konuda, dolayısıyla biraz rahattım. Ankara Radyosuna gönderecektim bülteni. Ancak telefonlar da çalışmıyordu, sonra televizyon haberleri ne olacaktı? TRT Ölçü Bakım Müdürü Ümit Ergun oradaydı, kan ter içinde çalışmasını sürdürüyordu. Yaklaştım, kendimi tanıttım ve sordum. Ana Haber Bülteni saatine kadar elektrik kesintisi arızasının giderileceğini söyledi. Sevindim. Öyle de oldu.

Ümit Ergun ile tanışmamız böyle başladı. Sonra Oran’da aynı apartmanda birlikte 10 yıl komşuluk yaptık. Çocuklarımız Furkan, Burkan, Gökçe ve Oğuz aynı yaş grubunun arkadaşları oldular. Dostluklar artarak sürdü. Oğuz İstanbul Şerifali’de bizim alt katımızda oturuyor. Ümit Dede ve Asuman babaenne torun Efe’yle de hasret giderdikten sonra Ümit-Asuman Ergun çifti beni ve eşimi 10 yıldır oturdukları Bodrum’a davet ettiler. Karar vermekte biraz geciktik ama sonunda saat 07.00’de İstanbul’dan yola koyulduk.

Sezon Sonu Ege’de Olmak

Önce Pendik’e arabalı vapura gittik. Sabah sabah o yoğun trafikten öyle bir arınarak çıktık ki sormayın. Hatta 15 dakika önce vardık. Feribot dolu. Kahvaltı için gemi büfesinden bir şeyler aldık peynirli simit gibi. Birer de çay. Yolcular uykularını almamış gibi bir halleri var. Biz de öyleyiz. Çünkü dün akşam Sarıcaların düğünündeydik. Bir saat sonra Yalova’dayız.  Yolcular ve araçlar bir anda iniveriyor karaya. Otobanı levhalardan bularak yola çıkıyoruz. Citroen’e parmak boğumu kadar hafıza kartına bin şarkı yüklemiş Ümit Bey. Dinleyerek, nostalji yaparak yola çıktık. Akhisar’da Keskinoğlu Tavukçulukta mola verdik. Burada tavuktan her şey yapılıyor. Sağımız solumuz her yer Keskinoğlu’na ait. Ama Akhisarspor, Keskinoğlu’ndan daha fazla kentin ismini duyurdu.

Manisa, derken İzmir’e geldik. Yine gökdelenler kuşatmış güzel şehri. Artık beni ciddi ciddi rahatsız ediyor bu konut politikası. Kuşadası’na kadar hiç bir trafik kontrolü yoktu. Kuşadası’nı sezon sonu dolayısıyla yalnız yakaladık. İlerde Yunan Samon Adası. Sahil Kuşadası’nda iyi dizayn edilmiş sanırsınız ki Fransa kıyılarındasınız. Ayrıca her taraf dağ taş inşaat. Nem ve rutubeti hemen hissediyorsunuz terleyerek. Belediye sosyal tesislerinde çay içtik. Bitişikte de bir kapalı çarşı var. Karşıda ise oteller. Park yeri burada da sorun. Denizde balıklar kıpır kıpır. Elinizi denize soksanız tutacaksınız. Yakalayanı, olta atanı yok, hatta bakan da öyle. Oteller sıralanmış denize paralel. Tur otobüsleri fır dönüyor kent içinde. Tertemiz Kuşadası’nda kitapçıların olması beni sevindiriyor.

Yeniden yola koyuluyoruz. Ege kentlerini bir bir geçiyoruz. İşte Söke burası. Un’u bir marka Söke’nin. Sonra rüzgar gülleri dönmeye başlıyor dağlarda. Devlet de buna teşvik veriyor. Elektrik enerjisinin tüketim oranı bir ülkenin kalkınmasıyla alakalı ip uçları verir. Elektrik fazla tüketilmiyorsa geri kalmışlık alametidir.

Güvercinlikte Cinayet Gibi Tasarruf

Bafa gölüne geldik. Hava hala aydınlık. Bu sevindirici işte. Bir zamanlar tek şeritten ilerlenebilen bu yol artık duble. Bir kamyonun arkasına takılarak 20 km hızla ilerlemek yok. Sizi hatalı sollama ile tepede bekleyen trafik polisine ceza vermek da hak getire. Bodrum levhasını gördük nihayet. Nüfus 140 bin olmuş levhasında. Yaz sezonu bu nüfus bir  milyona kadar çıkıyormuş. Yolunu iki yanı yine otellerle dolu.

Güvercilik’e saptık önce. Tabii özelliklerini kısmen koruyan bir mekan burası. Koy’un bir ucu öyle, karşısı ise iki çirkin otel inşaatı ile kirletilmiş. Öyle belli oluyor ki yeşil alanın tahrip edildiği ve çimento yığınlarına fırsat verildiği. Aman Allahım. İntikam alınırcasına yeşil alan düşmanlığı yaşanıyor. Güvercinlikte köfte ekmek yedik, çay içtik. Turladık. Bir deniz bu kadar güzel olabilir. Ah bir de deniz kenarına içki şişeleri, yiyecek artıkları, poşetler, paketler, boş koliler atılmasa. Eğer bunları görmezseniz dokusu henüz değişmeyen yaşanacak bir yer Güvercinlik. Üstelik kesenize göre bir hayat mümkün. Yolculuğumuz tam 13 saat sürmüş. Üç yerde mola verdiğimiz düşünülürse çok iyi. Zaten bir de hız limiti var, sürat yapmamak gerek.

Bodrum’a benim ve eşimin üçüncü gelişi. İlk geldiğimizde Kale yakınlarındaki bir pansiyonda kalmıştık. Sonrasında Üngün-Rıfkı HepseverlerinYalıkavak’taki Akın Sitesi’ndeki yazlıklarında.

Halikarnas Balıkçısı Katil mi?

Bu defa Turgut Reis’te konuk olacağız. Osmanlı Amirali Turgut Reis ile Halikarnas Balıkçısı’nın(Cevat Şakir Kabaağaçlı)heykelleri  ve büstleri var çoğu yerde. Bodrum deyince akla hemen Turgut Reis, Cevat Şakir Kabaağaçlı (1890-1973) ve Zeki Müren(1931-1996) geliyor. Girit’te doğan Cevat Şakir ile Bodrum özdeşleşmiş. Edebiyatçı, yazar ve gazeteci olması bunda rol oynuyor.Çoğu yabancı dillere tercüme edilen roman, hikaye, deneme, anı ve çocuk kitapları yazmış. Bazıları şunlar; Mavi Sürgün, Anadolu Efsaneleri, Merhaba Anadolu,  Anadolu’nun Sesi, Merhaba Akdeniz, Uluç Reis, Turgut Reis,  Bulamaç, AgentaBurinaBurinata hemen hatırlanabilecekler.  Aristokrat bir aileden geliyor. 2. Abdülhamit zamanında görevli Mehmet Şakir Paşa’nın oğlu. Ailede bakın kimler var? Kardeşi ünlü ressam FahrelnisaZeid, Sanatçı Füreya(Koral), Aliye(Bergen), Suat Şakir, İzzet Melih ve Nejat  ile Şirin Devrim. Bu ünlü aileyi  Ayşe KulinFüreya ve Aliye eserleriyle romanlaştırdı.

Ziyaretçileri için “Akıllarını hep Bodrum’da bırakıp gittiler” diyen ve eğitimini İngiltere’de tamamlayan Robert Kolejli Cevat Şakir bir dizesinde de şöyle hatırlatıyor: “İtalya’yı gör de öl derler/ Yok canım!/ Bodrum ile kıyılarını gör ve yaşa”

Bodrum koyları süper. İmkanı olanlar için görülmemesi ve yaşanmaması olmazsa olmaz gibi bir şey. Halikarnas Balıkçısı imzasıyla eserleri yayınlanan Cevat Şakir Kabaağaçlı peki neden Bodrum’da? Bir iddia askerlikle alakalı bir yazısından, bir diğerine göre bir adamı tabanca ile vurarak öldürdüğünden önce hapsedilmiş, sonra Bodrum’a sürgüne gönderilmiş. Özel eşyaları da Bodrum Deniz Müzesi’nde sergileniyor.

Sanat ve Kültür Merkezleri

Bodrum evleri hep beyaz. Çok da yakışıyor. Alaka büyük bütün dünyadan. Çok yabancı var. Hollanda ve Danimarkalıların yaşadığı özet siteler birer büyük kasaba gibi. Bir ara “Türklerin buraya girmesi yasak” diye yazmışlar ama tepkiler üzerine kaldırılmış sonra. Sitelerde bir arada yaşamayı öğrenememe sıkıntısı bir hayli fazla. Hem de her sitede. Yabancı paralara göre mönüler de var çoğu yerde. Her marka bir yer açmış.  Orta Kent, Gündoğan, Mumcular, Yalıçiftlik, Geriş, Kadı Kalesi, Yahşi, Kargı, Torba, Bağla, Turgut Reis, Yalıkavak, Gümbet, Karaincir, İslamhaneleri,  Aspat, Akyarlar, Bitez, Karaada, Göl Türkbükü ve Gümüşlük’teki siteler birbiriyle yarış halinde. Koylar birbirinden güzel. Siteler ve inşaatlar dağlara doğru hızla tırmanıyor. Yine çok yer var ama, bu hızla; birkaç sene sonra Bodrum iyice dolacak.

Yalıkavak, bir zamanlar daha önde olan Türkbükü’nü geçmiş. Bük koy anlamında. Rus yabancı sermayesi, Azeri bir işadamı Marinayı, Yalıkavak ve Bodrum Marinalarının da önünde bölgenin en önemlisi haline getirmiş. Pahalı yatlar, değişik bayraklarla sıralanmış. Çarşılar dünyadaki örnekleriyle paralel gidiyor.  Palmarina Bodrum Deniz Müzesi’nde özel koleksiyon minyatür ahşap gulet gemi sergileniyor. Çini eserlerde Kütahyalı Fahri Çetinkaya imzası var. Bu çinilerin her biri tek ve parmak izi hükmünde. Kültürel mirasımızı tarihi dokusu içinde çağdaş motiflerle hayatımıza yeniden kazandırıyor. Bu müze bana taze bir nefes gibi geldi.

Bodrum merkezindeki Sanatçılar Çarşısı da gezilmeden, görülmeden olmaz. Portre ve karikatürlerinizi yapıyor ressamlar. Tipe göre fiyatlandırma olduğu yazılı girişte. Tam karşıda akrilik bir çalışma var. Bütün dikkatimizle bu tablolara bakıyoruz uzaktan. Ressamı Namık Birlik daha yakına buyur etti. Gittik. Tanıştık. Kutladık. Aynı zamanda öğretim görevlisi de olan sanatçı, meslektaşları gibi dertli. Yabancıların ilgisi daha fazla bu Bodrum tablolarına. Fiyatları yarı yarıya düşürmüş, ama değişen bir şey olmamış. Ayrıca deposunda da yer kalamamış. Eşim ile meslektaş olduklarından serzenişlerde ortak duygular hakim oldu. Açıktaki eserlerin çalınmasına bir önlem almamışlar. Namık Birlik “Hırsız ne yapacak bunları, kimse almaz ve satamaz” dedi. Doğru söylüyor. Devletin sanat ve sanatçıya alakası dipe vurmuş vasiyette. Ayakta durana aşk olsun. Bravo doğrusu. Bir tablo alıyoruz İstanbul’a götürmek üzere. Üçte bir fiyatından iskonto ile.  Fazla kazanan sanatçılar ise dövme yapanlar. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Bodrum’da Güzel Sanatlar Fakültesi açmış. Öğrencileri bir bu sanat merkezinde etkinlik sergiliyorlar.

Bodrum’da Bodrum’u Yaşamak

Yel değirmenleri, Konacık’taPedesa Harabeleri, Antik Tiyatro, Myndos Kapısı, sarnıçlar, Osmanlı Kulesi, Kaplan Kulesi, Maussolleum ve Bodrum Kalesi için özel vakit ayırılmalı. Koyları gezmek için ise programına göre bir tur gemisine biniliyor. Öğle yemeği dahil 80 TL kadar.

Hakan Aykan bir zamanlar Bodrum’un eğlence dünyasını ayakta tutan bir sanatçı.”Hadigari” diye açtığı gece kulübünde şöhret oluyor. Genç yaşta da vefat edince Bodrum Belediyesi adını kültür ve sanat merkezine veriyor. Ünlü tenor Hakan Aysev’in buradaki konseri de hala konuşuluyor. Kale’nin bitişiğindeki bu yerde Trafo diye tarihi dokusu korunmuş yerel yönetimin bir sosyal tesisi var. Tam karşısında ise Halikarnas Balıkçısı eğlence merkezi. Revüler bile sahneleniyormuş. Kıyıda ise bir gemi gece kulübü haline getirilmiş, gece 12’den sonra denize açılarak program gerçekleştiriyormuş yasağa kılıf uydurarak.

Sıkıntılı bu günlerde Ferhan Şensoy Tiyatrosu Bodrumluları tebessüm ettirebilmiş. Nedim Saban’ın Zülfü Livaneli’den Leylanın Evi’ni sahnelediği tiyatro da düşündürmüş. Bir çok ünlü emekli aydın da Bodrum’da yaşıyor. TRT’den arkadaşım Birgül Ergev’i evinde ziyaretimde bir STK’da gönüllü olarak çalıştığını anlattı; Suriyeli mültecilerin ihtiyaçlarını tedarik ettiklerini, bu konuda Bodrum’da yaşayan yabancıların da maddi katkı verdiklerini anlattı. Bir şeyi de ekledi “Zaman zaman da okullara giderek minik öğrencilere öyküler okuyorum” dedi. Sevindim.

Kalabalıklar Bodrum merkezde. Bir de Gümbet’te. En canlı ve cıvıl cıvıl olan yerler de burası. Her gece ülkücü gençler sırtlarında Türk bayrakları, sağ ellerini de bozkurt işareti yaparak konvoy halinde terörü kınadı, şehitlere rahmet ve dua konvoyları düzenlediler. İlk ve son durak da merkezde Jandarma Karakolu oldu.

Bodrum’da Suriyeliler görünmeyecek kadar azdı. Akyarlarda Suriyeli minik göçmen yavrumuz Aylan’ın cesedinin bulunduğu sahile gittik. Karşıda Koz(İstanköy) ve Kalimnos Adaları yirmi dakika deniz motoruyla. Tamı tamına bir insan kaçaklığı sergileniyor. Onca ölümlere rağmen ne göçmenler ve ne de kaçakçılar bundan vazgeçmiyor. Yunan adalarında Suriyeli göçmenlerin sayısı sürekli artıyormuş. Turist sayısı da bu yüzden azalma göstermiş. Ancak Bodrum’dan her gün en az iki gemi adalara gidiyor ve geliyor. Sırf balık yemeye gidip-gelen yerli turistlerin sayısı da az değil.

Yürüyüş Yolu Kargoda

10 gün hızla geçti. Dostlar bırakmıyor ama hem yurtdışından misafirlerim var ve hem de bir televizyon programı için İstanbul’a dönmem gerekiyor. Hele bir de uygun uçak bileti bulunca keyfimi sormayın.Rıfkı Hepseversağolsun beni ve eşimi Milas’a daha yakın havaalanına bıraktı. Bodrum Havaalanı çok modern ve bazı ülkelerin başkentlerinkinden de daha büyük. Neredeyse her yarım saatte bir uçak havalanıyor. 24 saat uçaklar yurtdışı ve içi seferine çıkıyor. Hepsi de dolu. Uçakların ineceği Atatürk ve Sabiha Gökçen havaalanındaki gibi trafik yoğunsa açıklamalar geliyor birbiri ardından. Adı rötar değil ama gecikme yaşıyoruz. Havaalanında gazete almak için D&R’ye uğradım. İktidar, muhalefet ve ortada üç gazete aldım. Kitaplardan çok satanlar, yeni yayınlar, klasikler hep raflardaydı. Yürüyüş Yolu kitabımı sordum. Görevli genç kız bilgisayara bakarak “Kargodan henüz çıkmamış efendim!” dedi. Bu sırada uçağımız için anons yapılıyordu. Gidip sıraya girdim İstanbul’a uçmak için.

 

Leoparın Kurtuluşu

1970’Li yıllarda, yabancı bir filim izlemiştim. Rus ve ABD’li iki diplomat, Birleşmiş Milletler toplantı salonunun bir köşesinde oturmuş tartışıyorlar. Rus Diplomat: -“Siz ABD’liler, bir eyleme geçeceğiniz zaman, meclisi toplayalım, görüşelim, senatoya havale edelim, oradan onay çıkarsa harekete geçelim diyorsunuz. Ama biz Ruslar; sizler bu görüşmeleri tartışırken, görevimizi yapıp bitirmiş ve evimize dönmüş oluyoruz diyordu”.

Rusya devlet başkanı Viladimir Putin, Demirperde yıllarındaki soğuk savaş taktiğini aynen sürdürüyor.  Suriye konusunda başından beri kararlılığını devam ettirip hep Esad’ın arkasında durdu. Başta ABD olmak üzere Avrupa devletleri, Türkiye, İran, NATO parmağını sokmayan kalmadı Suriye’nin içine. Bir o kadar da muhalif gruplar. Tam bir cıfıt çarşısı. Başta Türkiye dâhil koalisyon güçleri,  Öylemi olsun böylemi olsun diye oyalanırken birde bakmışız, Rus uçakları Suriye’yi bombardıman yağmuruna tutmuş.

Rusya’ya göre asıl hedef IŞİD militanları ama bakıyoruz ki, IŞİD haricin de Türkmenler ve ÖSO (Özgür Suriye Ordusu). Hatta bir rivayete göre CİA Suriye merkezi de bombardımandan nasibini almış. Buradan şu sonucu çıkarırız ki, her milletin Suriye üzerinde ayrı ayrı çıkarları var. Ama ABD ve Rusya’nın tek ortak noktaları, PYD yi koruyor ve kolluyorlar. ABD’nin, Irak’ı işgalinden buyana en büyük hedefi, kukla bir Kürt devleti kurdurmak. Rusya’nın PYD üzerindeki niyeti ise henüz belli değil.

Geçen hafta birçoğunuz televizyonlarda görmüş ya da gazetelerde okumuştursunuz. Hindistan’da başını metal su kabına sıkıştırmış bir Leopar, sıcak çöl ortasında bir o tarafa bir bu tarafa şuursuzca gidip gelirken, köylüler Leoparın zor durumunu görüyor ve derhal doğal hayatı koruma görevlilerine haber veriyorlar. Görevliler önce Leopar’ı iğne ile uyuşturuyorlar, sonra metal kabı kafasından çıkarıp hayvanı tekrar doğaya salıveriyorlar.

Türkiye’nin bu günkü durumu da aynı başı su kabına sıkışmış Leopar’ın haline benziyor. Aslında bizim başımızın su kabına sıkışması, Türk askerinin başına çuval geçirilmesiyle başladı. Türk askerinin başına çuval geçiren ABD’ye nota verecek misiniz diye soran gazeteciye o günkü başbakanın verdiği cevap: “Ne notası, müzik notası’mı” cevabı oldu.

Çuval hadisesinden sonra Ergenekon, Balyoz gibi davalarla Türk ordusunun moral gücü iyice çökertildi, ordu aşağılandı. Hatta öylesine aşağılandı ki, başbakan yardımcısı Bülent Arınç: “İyi ki böyle bir orduyla savaşa girmemişiz” diye ordunun itibarını (kendilerince)sıfıra indirdi.   Ama aynı orduyu yürürlükten kaldırdıkları (Emasya) protokolüne ve değiştirdikleri anayasanın 35. Maddesine göre iç güvenlikte kullanılmaması gerekirken hükümet, iş başa düşünce pek alâ PKK ile mücadelede kullanabiliyor.

Suriye de akıl almaz oyunlar tezgâhlanıyor. 2011 yılından buyana Suriye’nin içine düştüğü bunalımdan 1. Derecede sorumluluğu olan hükümetimizin uyguladığı yanlış politikalar sayesinde, bugün orada olup bitenleri ne yazık ki kenardan seyrediyoruz. Daha şimdiden Suriye’ye IŞID’ terör örgütünü bombalamak için gelen Rus uçakları, Türk F16 ları taciz etmeğe başladılar bile. 911 Km. uzunluğa sahip Türkiye-Suriye sınırı, önümüzdeki günler ve yıllarda birçok olaylara gebe kalacak. Dua edelim ki bu olayların Türkiye ye hissedilir, kalıcı bir zararı olmasın.

Hindistan da Leopar’ın başındaki metal kabı, Doğal Hayatı Koruma görevlileri geldiler, çıkardılar ve Leopar kurtuldu. Türkiye’nin başındaki kabı ise ancak Türk Milletinin bizzat kendisi çıkarmak zorunda. Çünkü Türkiye’nin başka seçeneği yok. Bunun çaresi ise, 1 Kasım seçimleri. Ya 13 yılda ülkenin başına türlü belaları saran AKP hükümetiyle yoluna devam edecek, ya da “önce devletim, sonra partim sonra ben” diyenlerle beraber yürüyüp kendi kurtuluşunu kendisi sağlayacak.

Saygılarımla.

 

Din Görevlilerinin Genel Kültür, Din ve Siyasetle İmtihanı

Yıllar önce “Din Görevlileri ve Genel Kültür Konuları” başlıklı bir yazı yazmıştım ve bu yazı -şimdi, tam hatırlamıyorum ama- Karınca ya da Size Edebiyat dergilerinden birinde yayınlanmış, ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı’na da göndermiştim. Diyanet, verdiğim örnekler için “haklısınız” dememişti de “Görevlilerimize hizmet içi eğitimler verilmektedir” mealinde bir cevap vermişti. O yazıda ezcümle şunları yazmıştım:

Din görevlilerimiz şair olarak genelde Mehmet Akif Ersoy’u bilmekte, Yahya Kemal’den, Arif Nihat Asya ve başkalarından okudukları beyit ya da dörtlükleri Mehmet Akif Ersoy’a atfedip geçmektedirler. Mesela,  mahallemizdeki cami imamı 30 Ağustos sonuna rastlayan Cuma hutbesinde ‘Mehmet Akif’in ifade ettiği gibi; “Şu kopan fırtına Türk Ordusudur Ya Rabbi Senin uğrunda ölen ordu budur Yârabbi ! Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın, Gaalib et, çünkü bu son ordusudur İslam’ın” deyip geçti. Oysa bu şiir Yahya Kemal Beyatlı’ya aitti.

Zamanın Altındağ Müftüsü Hacıbayram Camii’nde vaaz veriyor, ben de Ulus’taki camilerden birinde dinliyorum. O da Çanakkale savaşlarından söz ederken, “Ruslar Çanakkale’ye geldikleri zaman..” deyip duruyor, ben de “Yahu Ruslar Çanakkale’ye gelmişler mi idi ki” diye düşünüyorum. Öyle ya orada İngilizler, Fransızlar ve Avustralyalı Anzaklar felan vardı. Anladım ki Hoca efendi “düşman” yerine “Ruslar” diyor.

Bu defa zamanın Ankara Müftüsü Kocatepe Camii’nde Cuma Namazı öncesi kürsüde konuşurken bir misal vermek istemiş ve “Ziya Paşa Büyük Elçi iken…” diye söze başlamıştı. Ben de çok meraklıyım ya, “Ziya Paşa Büyükelçilik yapmış mı idi yahu” diye düşünürken o devam etti: “Avrupalı diplomatlar, Türkiye’nin nüfusu kaç diye sormuşlar, o da elli milyon demiş. O kadar var mı diye sorduklarında da biz ölülerimizle birlikte yaşarız deyivermiş!” Oysa bu nükte de Ziya Paşa’ya  değil yine Yahya Kemal Beyatlı’ya aitti ve o sıralarda Türkiye’nin nüfusu 13 – 15  milyon civarında idi.

Bu misaller 10 – 15 yıl öncesine aitti. Kanıksadığım için artık dikkate almaz olmuştum ama daha birkaç ay öncesinde yine Ankara’da ve yine bir Cuma vaazında konuşan emekli bir İmamın verdiği misal yaramı depreştirdi. Birlikte olunursa güçlü olunacağını anlatırken verdiği misal şu: “Selçuk Bey oğullarını toplamış ve eline bir çubuk alıp kırmış. Sonra iki, üç çubuk almış, onları da kırmış. Çubuklar çoğalınca kırması zorlaşmış ve artık kırılmaz olunca oğullarına şöyle demiş. İşte, birlik olursanız sizinle kimse baş edemez!”

Bu misal de malum, Oğuz Han’a atfedilir. Bilge Tonyukuk’un da böyle bir öğüdü vardır ama Selçuk Bey zamanında zaten yeni bir güç olarak ortaya çıkma savaşı verildiği için kardeşler ve boy mensupları için ayrılığı, kavgayı düşünmeye zaman bile yoktur.

Bir de en yenisi…

Hadi öncekiler genel kültür konuları idi diyelim; ya şuna ne buyurulur?

Ankara’nın kenar semtlerinden birinde büyükçe bir cami. Cuma namazının hemen öncesi ve cemaat oldukça kalabalık. Yolum oraya düştüğü için ben de o camideyim. Terör iyice tırmandığı ve her gün oldukça kabarık şehit haberleri geldiği için anlaşılan camilerde topluca dua edilmesi istenmiş. İyi, güzel… Güzel de böylesine büyük ve gösterişli bir caminin görevlisi dua adabını ya da Cenab-ı Allah’a nasıl hitap edilip nasıl yardım isteneceğini bilmiyorsa ne yapmalı?

Hani bir zorbadan kurtulmak isteyen biri, despot, ayyaş eşinden bıkıp usanan kadın “Ne olursun yapma, ne olursun dövme – sövme, ne olursun içme…” gibi ifadelerle yalvarır ya, bizim Hoca Efendi de -hâşâ ve hâşâ- sanki bir şahısa yalvarır gibi her cümlenin başında Allah’a “Ne olursun?” diye hitap ediyor? Önce sürçü lisan sanmıştım ama üç, beş ve daha fazla “Ne olursun?” çekilince rahatsız oldum. Demek ki bu konularda da yapılacak çok iş, verilecek çok eğitim var.

Kısacası, camilere ve hele hele Cuma namazlarına her daldan, her kültür seviyesinden insan gelmektedir. Hatta ve hatta dini konularda namaz kıldırıp vaaz verenlerden daha ehil kişiler de orada bulunabilecektir. Öyle ise İmam ve Hatiplerin iyi donanımlı ve genel kültür konularına da vakıf olmaları gerekmez mi?

Peki, ya din görevlilerinin bağlı olduğu merkeze, Diyanet İşleri Başkanlığı’na ne demeli? Diyanet Takvimi’nde Mekke’nin fetih tarihi olarak 1 Ocak gösteriliyor. Yıllardan beri de bazı gruplar güya yılbaşı kutlamalarına alternatif olsun diye o tarihte fetih kutlaması adı altında bazı programlar düzenliyorlar ve sanki Diyanet de bunlara alet oluyor. Bu durum inatlaşmaya yol açtığı için de adeta “Kaş yapayım derken göz çıkarılıyor!” Oysa muteber tarih kitaplarına ve hatta Diyanet’in kendi yayınladığı İslam Ansiklopedisi’ne göre Mekke’nin fetih tarihi 11 Ocak. Ben bunu da dert edindim ve -maalesef cevap alamadığım başka sorularla birlikte- 2015 yılı başlarında Diyanet İşleri Başkanlığı’na sorup, “Nasıl ki tarihi bir vak’a olan İstanbul’un fetih tarihini 29 Mayıs yerine mesela 19 Mayıs’a çekemezsek Mekke’nin fetih tarihi de değişmemelidir” dedim. Sağ olsunlar, bu konuda, Başkanlığın Basılı Yayınlar Dairesi Başkanı Yunus Akkaya beni telefonla arayarak, “Ben de araştırdım, tarih konusunda haklısınız. Gelecek yılın (1916) takvimlerinde düzeltilmiş olarak göreceğinizi söyleyebilirim” demişti. İşte, takvimlerin çıkmasına az bir zaman kaldı, göreceğiz.

Bu işin bir yönü…

Diğer yönü ise daha feci diyebiliriz. Şöyle ki:

Son yıllarda maalesef din görevlilerinin önemli bir bölümü siyaset girdabının içine girdiler ve debelenip duruyorlar. Başkanlığın da bu konuda pek çok ithama maruz kaldığı malum. En azından bazı konularda eyyamcılık yapılıyor olması kimsenin gözünden kaçmıyor. Siyasi kimliği olan birtakım kişilerin cami avlularında ve hatta cami içlerinde politika/propaganda yapmaları, ellerine mikrofon alıp konuşmaları hoş değil ve dine mugayirdir. Allah korusun bunun önü alınmaz ve yapanlara, göz yumanlara müeyyide uygulanmazsa camilerimiz Kur’an-ı Kerim’de Allah tarafından men edilen birer “Mescid-i Drar” (Tevbe Suresi, 107 – 117. Ayetler) (Zarar Mescidi) haline gelebilir. Çünkü o yapılar siyaset için değil ibadet içindir. Her ne maksatla olursa olsun siyasilerin camiler içinde ya da avlusunda konuşma yapmaları doğru değildir. Bu konuda Diyanet’e yaptığım bir müracaata da İstanbul Müftülüğünden şöyle bir cevap gelmişti: “…Yapılan tetkikat sonucu, siyasi konuşma yapan din görevlisi ikaz edilmiştir/cezalandırılmıştır!” Oysa ben din görevlisinin siyasi konuşma yaptığını değil, bir siyasinin cami içinde eline mikrofon alıp konuşmasını şikâyet etmiştim.

Dert çok da bir örnek daha verip noktalamak istiyorum. 2015 Kurban Bayramı’nda, Bayram Namazı’nı ilçemizin bir köyünde kılmıştım. Anlaşılan, postacı köye gelen mektupları İmam Efendi’ye teslim ediyor, o da cemaate/sahiplerine veriyordu ki, namaz çıkışı cemaatten birine gelen zarfı uzatırken, “Bak gördün mü, sen oyunu başka partiye veriyorsun ama bunlar sana bayram tebriği gönderiyorlar” dedi. O sözü duyunca gayrıihtiyari bakıp “lahavle” dedim. O köyde misafir olarak bulunmasam ya da İmamla samimiyetim olsa lafımı da esirgemeyecektim.

Bunlar hoş şeyler değil… Kendini yetiştirip geliştirmeyen, araştırıp öğrenmeyen her meslek erbabı gibi din görevlilerinin de topluma vereceği bir şey yoktur. Hele hele din görevlisi siyasete bulaşmış ve bulaştırılmışsa artık ondan hayır beklemeyin.

İşin özeti şu: Et çok önceleri kokmuştu ve tuzlanmıştı ama tuz da koktu ve ortam çekilmez bir hal aldı. Gayret edip “Ne oluyoruz yahu!” diye şöyle bir silkinip kendimize gelirsek umulur ki Allah sonumuzu hayra çıkarır.