28.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 785

Elaziz’de Süleyman İstanbul’da Servet

Ortamektep talebesi iken Kilis’te Şıhlar Camii civarında mütevazi bir odada arkadaşlarımızla bir “kitap kulübü “kurmuştuk. İstanbul’da Milliyetçiler Derneği, Ankara’da Osman Yüksel’in Serdengeçti ve Salih Özcan’ın Hilal Dergisi ve Yayınlarından ödemeli istiyorduk. İnkılap Kitapevi’nden de Safahat. Kitap Kulübümüze ayrıca her gün iki de gazete alıyorduk; Peyami Safa, Burhan Felek’in yazdığı Milliyet ile, Kadircan Kaflı ve Ahmet Kabaklı’nın yazdığı Tercüman. Haftalık Yeni İstiklal de bunu takip etti. İşte böylece Ahmet Kabaklı’yla fikren tanışmamız 1960’lı yıllara rastladı. Lise eğitimini tamamlamak üzere Vefa’ya kaydolduğum zaman bir sevincim de sürekli yazı ve kitaplarını okuduğum Peyami Safa, Nurettin Topçu, Ali Fuat Başgil, İsmail Hami Danişment, Mümtaz Turhan, Mehmet Çavuşoğlu, Necip Fazıl Kısakürek, Eşref Edip Fergan, Muharrem Ergin, İbrahim Kafesoğlu, Mehmet Kaplan, Faruk Kadri Timurtaş, Tarık Buğra, Ahmet Davutoğlu, Muzaffer Özak, Mahir İz’leri tanımak oldu.

 

Daha sonra  “Şeyhülmuharririn” olacak Ahmet Kabaklı Aydınlar Ocağı, MTTB, Milliyetçiler Derneği, Türkocağı gibi bu yerlere çoğu zaman gelip gidiyordu. Hem öğretmen olarak biliyoruz, hem de Tercüman’da muharrir. Duyduğumuz bir imtihanı kazanarak Tercüman’a köşe yazarı olarak göreve başlamış. Bütün üstadları sadece uzaktan görür, imrenir, yanlarına yaklaşmaya adata “edeb” ederdik. Konuşurken bile yüzümüz kızarırdı.

 

TÜRK EDEBİYATI DERGİSİ

 

Kısmete bak, 1970 yılında Kemal Ilıcak’ın sahibi, Saadettin Çulcu’nun genel yayın müdürü, Aydoğdu İlter’in yazıişleri müdürü olduğu bir dönemde Tercüman Gazetesi çarşaf çarşaf ilanlar yayınlayarak “müsahhih” alacağını duyurdu. Tercüman fikirde ve sporda iddialı bir gazete ayrıca. Tirajıda dikkat çekecek kadar fazla. Saadettin Çulcu yazısında müsahhihin ne olduğunu açıklıyor, ünlü müsahhihleri örnek gösteriyor, yayın içindeki sorumluluğunu anlatıyor sütununda. Öyle bir cazip hale getirdi ki bu yazı onlarca kişi önce açılan yazılı imtihana girdi. Sonra mülakata. İki kişi kazandık. Biri ben, diğeri de İstanbul Hukuk Fakültesi’nden mezun bir Saraybosnalı bir arkadaştı. Alacağımız ücret açıklanınca Boşnak arkadaş vazgeçti. Ben “gazeteci olacağım” diyorum içimden, ücret az da olsa kabul ettim ve hemen göreve başladım. Ancak Tercüman toplu sözleşmeli bir gazete olduğundan maaşım neredeyse ikiye, üçe katlanmıştı.

Evinde ördüğü kazaklardan mutlaka bir tane almak veya sipariş etmek durumunda kaldığımız Ahmet Ilıcak şefimiz, Birsen Ermiş yardımcısı, Dr. Fahri Türkbeyler ve ben 4 kişi çalışıyoruz. Sonra Gürbüz Kamburoğlu ve Tarık Tavatoğlu geldi. Her gün Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, Tarık Buğra, Prof.Dr. Şükrü Baban, Rauf Tamer, Ali Rıza Alp, Reşat Ekrem Koçu, Mithat Sertoğlu, Şahap Ayhan, Necip Fazıl ve Necmi Tanyolaç’ı görme imkanım var. Düşünenlerin Düşüncesi’nde de akademisyenler görüşlerini açıklıyordu. Yazılarını okuyor ve tashihini yapıyorum. Ancak odamıza tek ve devamlı giren ise sadece Ergun Göze. Zaman zaman oğlu küçük Mehmet’i de getirir odamıza.

 

Ahmet Kabaklı ayrıca okul defteri boyutunda Türk Edebiyatı Dergisi yayınlıyor ve Sultanahmet’teki Divan Yolu Caddesi üzerinde Türk Edebiyat Vakfı’nın da başkanı. Çarşamba sohbetlerinin müdavimiyim. Bu sohbetlerin başlangıç ve bitiş saati de herkes için uygun. Önemli şeyler öğreniyor ve yeni bir muhit ediniyorum. Ne güzel. Türk Edebiyat Vakfı’na zaman zaman tombik, yuvarlak yüzlü, iri gözlü ve esmer, ele avuca sığmayan, çok hareketli bir genç geliyor ve görünüyor. Akabinde kayboluyor. Üç beş ay sonra yeniden aramızda ve sohbet toplantısında. Üstad Ahmet Kabaklı’nın yeğeni olduğunu çok sonra öğrendik.

 

HER KESİMİN DOSTU BİR AYDIN

 

Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde öğrenci imiş. Aynı zamanda gazeteci. Tercüman ve Anadolu Ajansı’nın Erzurum muhabiri. Daha önce de memleketi Elaziz’de Tercüman’ın muhabirliğini yapmış; Elazığ, Yeni Harput ve Uluova’da yerel yazılar kaleme almış.

 

Bir sempozyum için gittiğim Elazığ’da öğrendim. Daha lise öğrencisi iken ele avuca sığmayan haşarı, atak bir civanmert Servet. İdeolojik çatışmaların başladığı dönemlerde ise en önde ve cesur. Tunceli Erkek Öğretmen Okulu’nun anarşik olaylar nedeniyle eğitime son verilmesi neticesinde 470 öğrenciyi Elazığ’da konuk ettirecek kadar mükrim. Anadolu böyledir. Bir yiğit genç çıkar pervasız, neticesine bakmaksızın inancının gereğini yapar. Elazığ’da bugün Türk Dünyası Uluslararası Hazar Şiir Şölenleri ve yazar toplantıları geleneksel hale geldiyse bunda Servet Kabaklı ve arkadaşlarının payı vardır. Bu itirafı bizzat halen Konya, daha önce Elazığ Valisi olan Muammer Erol’dan dinlemiştim. Servet Kabaklı bu konuda Elazığ’a kim vali atanırsa atansın ilk ricası bu etkinliğin devamı oluyor, Türk Dünyası ile ilişkilerin artarak devam etmesini talep ediyor. İşte Elazığ, Türk Dünyası’nda  bu nedenle tanınıyor. Taşrada henüz alternatif bir başka şehrimiz de yok maalesef. Elazığ’da ayrıca kim yerel yönetimin başında olursa olsun mutlaka Türk Dünyasının bir saygın insanının ismi bu kentin sokaklarına, caddelerine, bulvarına, meydanına, salonuna, parkına ve anıtına veriliyor. Benim üç defa iştirak ettiğim her etkinlikte de mutlaka Servet Kabaklı vardı ve oradaydı. Elazığlı şair, sanatçı, yazar, müellif, akademisyen, hayırsever aydınlar da bu programlardan nasibini alarak ilçelere kadar taşınıyor. Mutfak ve toprak ürünleri tanıtılıyor.

 

Elazığ’da sosyal tesislerden ayrılarak İstanbul’a döneceğimiz gündü. Ali Coşkun elinde bir paket ile “Benim odaya yanlışlıkla bir paket bırakılmış, sahibini arıyorum” dediğinde yanıldığını sonra anladı. Aynı hediye paketinden bütün konukların odasına konmuştu. Tulum peyniri başta olmak üzere Gakkoşları hatırlatacak bir paket. Servet Kabaklı’nın hediyesi ve hatırası.

 

GAZETECİNİN AYDINLIĞI

 

Servet Kabaklı 1979’dan 1986 yılına kadar İstanbul Tercüman’da çalışmış. Bu yıllarını Tercüman’da birlikte olduğumuz Bekir Aydın’dan dinlemişimdir. Ahmet Hakan ve Vahap Munyar Hürriyet’teki sütunlarına taşıdılar vefat haberini birer anektodla. Servet hep ülkücü, ancak sosyal, medeni ve insani yanı ağır. Pir alevi gibi hemen parlayabilen, ancak hatalıysa karşısındakinin biraz sonra gönlünü alan biri. Vahap Munyar’a “gomünistkardaşım” diyerek sevgisini gösteriyor. Bu yaklaşım iki tarafı da üzmüyor, tam dersi dostluklarını pekiştiriyor. Ahmet Hakan’ı arıyor zaman zaman hal hatır sorabiliyor bir medeni meslektaşı olarak. Yeni Haber yayınlandığında burada yazmaya başlıyor(1986). Sonra Türkiye Gazetesi. Hukukum bu tarihten sonra artarak sürüyor. Ayhan Katırcıkara imzasıyla “Fantezi ve Kulis” yazıyorum. Bir de müphem resmim var. Servet Kabaklı için de o yıllarda böyle bir imkan hazırlanmış, ancak gerçekleşmemiş. Doğu Türkistan hariç bütün Türk Coğrafyasını tek tek dolaşıyor. Yazı hayatına ise daha sonra Yeniçağ ve Tercüman’da devam etti. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Ödülünü kazandı. Rahmetli Turgut Özal ile birlikte dış dünyaya seyahat etti. Özal’ın son seyahatinde yine yanındaydı. Bütün liderlerle dostluğu vardı, ama Özal ve Türkeş ile daha bir yakındı. Sözkonusu yıllarda ben Türkiye’de Ayhan Katırcıkara imzasıyla “Fantezi ve Kulis” yazıyorum. Birara Servet Kabaklı’nın da Türkiye’de günlük köşe yazıları yazması gündeme gelmişti. Servet Kabaklı imkanı, unvanı, makamı ne olursa olsun herkesle dostluk kurmakta mahir bir aydındı. Recep Tayyip Erdoğan ile ta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından itibaren iyi, samimi, çıtası yüksek dostluklar kurmuş ve bugüne kadar da sürdürmüştü. İstanbul’a gelen her vali ve yerel yönetici ile de öyleydi.

 

DOSTLARIYLA BİRLİKTE OLMANIN AYRICALIĞI

 

Servet Kabaklı’nın sohbeti keyifli olurdu, muhabbeti koyuydu, konuşmalarını saatlerce dinleseniz bu zaman diliminin bitmesini hiç kimse istemezdi. Evliliklerinin yıldönümünde tevafuk olarak Türkistan Aşevi’ndeydik. Kendi kutlamasını ikinci plana alarak dostları ve konuklarıyla ilgilendi. Ancak öğrenince aynı sofrada Kabaklı Ailesinin evlilik yıldönümleri için de birlikte olduk. İstanbul’daki yabancı misyon temsilcilerinden de dost edinmiş, Türkistan Aşevi’nde onlarla aynı sofrayı paylaşmasını bilmiş, görüşlerini onlara da aktarmıştır. Ramazanda İstanbul Özbekistan Konsolosu ve bir grup dostla birlikte iftar yapmıştık. Sayın Başkonsolos Taşkent kavunları getirmişti ülkesinden, ikram etti. Son ramazanda ise Prof. Dr. Aziz Akgül ve eşi Dr. Almıla Hanım, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Ali Coşkun, Doğu Türkistan’dan Veli Hoşur, bendeniz, eşim, çocuklarım ve torunum Can ile birlikte olduk. Soframıza hem hizmet ettirdi, hem şeref verdi. Esat Kabaklı hem çaldı, hem söyledi.

 

Servet Kabaklı’nın rahatsızlığını duyuyorduk. Öyle pat diye de söylenemiyordu. Her sorduğumuzda” çok iyiyim” diyordu. Kilo almıştı. Sigara içiyordu, bir türlü bırakamıyordu sanırım. Aralıklarla hepimiz sorduk sağlığını, hep aynı şeyleri anlattı; iyi olduğunu, kadere rıza göstermek gerektiğini, vakti gelmeden yaprağın bile kıpırdayamayacağını hatırlatarak büyük bir teslimiyet içinde bulunduğunu vurguluyordu. İnanmış bir insan, kaderine razı olmuş bir aydın portresi çiziyordu.

 

KADERİNE İMAN ETMİŞ BİR ENTELEKTÜEL

 

Bir ay sonra kadardı Nefes almakta güçlük çektiği ve beynine kan pıhtısı sıçradığından Servet Kabaklı’nın Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde olduğunu öğrendim. Öyle anlattılar. Yakınlarına da “Nesi var?” diye de bu duyarlı günde öyle hemen sorulamıyor. Tam ziyarete gidecektik ki daha fazla donanımlı ve bir kalp cerrahı eşliğinde ambülansla Maslak Acıbadem Hospıtal’a kaldırıldığı haberi geldi. Özel odada kimse ile görüştürülmüyormuş. Birkaç gün bekledik dua ederek. Görüşmeye başlandığını öğrenince metro ile Maslak’taki hastaneye gittim. Hastamızı bulamadı yetkililer. Cep telefonundan aradım, eve çıktığını, tedavisinin burada devam edeceğini, daha sonra kontrole gideceğini söyledi. Rahatlamıştım. Ancak Cağaloğlu’nda Şerif Aydemir, Mehmet Nuri Yardım, Mehmet Cangır, Cengizhan Orakçı, Fatih Aydemir başta olmak üzere toplanarak bir grup arkadaşımızla evinde ziyaret etmek ihtiyacı hissettik. Sultanahmet’teki sarı boyalı, iki katlı eski İstanbul evinde görüştük. Hep iyi olduğunu anlattı. Tahlillerin devam ettiğini, neticesine göre tedaviye karar verileceğini bildirdi. Eşi, oğlu, gelini ve torunu da oradaydı. Bize Türkistan’lı bir ailenin yaptığı makarna gibi  uzun, tuzsuz kuru un gurabiyelerinden ikram etti. İlk defa yemiştim, bir de örnek aldım. Kalabalıktık, hiç hastalığından bahsetmedi bile, her zamanki davudi sesiyle sohbetini ve muhabbetini sürdürdü.

 

Bir hafta sonra da vefat ettiğini öğrendik. Cenazesinde her kesimden insan vardı Sultanahmet Camii’nde. Avluya kadar taşmıştı cemaat. Tabutunun başına Doğu Türkistan bayrağı da eklenmişti. Helalleştik. Eyüp’te amcası Ahmet Kabaklı’nın yanına defnettik. Sonra Türkistan Aşevi’nde Kur’an ve dua.

 

Yeniçağ’daki bir yazısında TRT Genel Müdürü’ne arka çıkıyordu tartışmalar üzerine “Şenol Demiröz’e kefil oluyorum” diye. Arkadaşı Servet’i mahcup etti. Ancak camide bütün cemaat musalladaki Servet Kabaklı’ya sahip çıktı ve öyle bir mesaj verdi ki helalleşirken; onbinlerce gırtlaktan tek ses çıkmıştı arşa ulaşan: Helal olsun!

 

YILLAR ÖNCE

 

Ahmet Kabaklı bir gün telefonla beni aradı Ankara’da. Türkiye’de yazıyor Ahmet Kabaklı Günışığı’nı. Ben de Ankara kulislerini aktarıyorum İstanbul’a. O yıllarda TRT Haber Merkezi’nde çalışıyorum. Kabaklı Hoca’mın sesini duyunca sevindim ve heyecanlandım. “Buyurun Hocam” dedim iştiyakla. Ahmet Kabaklı insanlarımızın okumamasından, düşünmemesinden, yayın hayatımızın yaşadığı sıkıntılardan müşteki idi. Dedi ki;

-Mehmetciğim, kardeşim sen bizim Ankara temsilcisisin aynı zamanda.

-Sağolun, onur duyarım aziz Hocam.

-Senden bir ricam var.

-Buyurun efendim. Emrinize amadeyim.

-Dergimiz Türk Edebiyatı fedakarlıklarla yayın hayatını sürdürüyor. Zaten okuyanın az olduğu günümüzde, devlet de dergilere aboneliği askıya alacak diye duydum. Gerekçesi Kültür Bakanlığı’na bu konuda kaynak aktarılmaması.

-Öyle bir husus var hocam. Ankara’da dağa taşa arsaya kaynak aktarmak daha önemli!

-Senden hasseten istirham edeceğim, TBMM Bütçe Komisyonu üyeleri ile bir görüş, mutlaka tanıdığın vardır. Zaten devlet kütüphanelerinin dergilere abone sayısı 200- 300 kadar. Bu abone karşılığı önemli bir paraya tekabül etmez. Ancak dergiler yayınlanmazsa edebiyat ve fikir hayatımız sıkıntıya girebilir.

-Dergiler yazar okulu olarak görev yapıyor sevgili hocam. Dergiler kapanır, yayını aksarsa bu mekteplerin kapısını kilit vurulmuş olur.

-Sağolasın  Mehmet Bey, şimdi size İstanbul’dan öğretmen iki hanım arkadaşımız gelecek. Sen onlarla birlikte TBMM’nde ol, bütçe komisyonu ve kültür ile alakalı vekillerimizle bir tanıştır. Komisyon üyelerine benden de selam söyleyin Kültür Bakanlığı Kütüphaneleri için kaynak aktarsınlar. Kesmesinler.

 

Ahmet Kabaklı Türk Edebiyatı Dergisi üzerine titriyordu. Aşırı duyarlıydı. Çünkü Türk Edebiyatı’nın alternatifi de yoktu. İstanbul’dan iki hanım öğretmen arkadaşımız geldi. Birlikte olduk. Gerekli temasları yaptık. Netice de aldık. Ancak bu iki hanım öğretmenimizin akşam Tandoğan’da kaldıkları arkadaşlarının evine hırsız girince, çantalarını çalmış! Üzüldüler, fakat Türk Edebiyatı için girişimleri olumlu netice verince sevindiler.

 

EMANET EMİN ELLERDE

 

Ahmet Kabaklı vefat edince bu emaneti Servet Kabaklı teslim aldı. İstanbul Divanyolu’ndaki vakıf merkezi önce daha bir cazibe merkezi haline geldi. Restorasyon sonrası herkes bu sivil toplum kuruluşunu örnek gösterdi. Taziye için Özbekistan Yazarlar Birliği eski yöneticilerinden, şair, yazar ve mütercim dostum Miraziz Azam ile Türk Edebiyatı Vakfı’nda Cemal Aydın Beyefendiye gittiğimizde; yıllar önce gördüğü bu fiziki mekanı yeniden ve yenilenmiş şekliyle yaşamasını keyifle anlattı.

 

Türk Edebiyat Vakfı Dergisi ve yayınlarıyla daha da büyüdü Servet Kabaklı ile. 500. Türk Edebiyatı sayısı için ESKADER’deki toplantıdaki tartışmaları hatırlattım kendisine bir vesile ile”Kimse Türk Edebiyatı Dergisi’nden ve Ahmet Kabaklı Hocamızdan daha büyük değildir.” dedi. Tartışmalarda üzüldüğü belliydi. Türk Edebiyatı’nın aksamaması gerekir, benim tedirginliğim ondan. Servet Kabaklı devam etti “Sen merak ettin, derginin yayını aksamasın diye. Türk Edebiyatı Dergimiz, yayınlarımız sürecek. Dergimizin başına genç bir  edebiyatçı akademisyenimiz geldi!” Kim?” diye sormama bile vakit bırakmadı ve cevabını verdi: Bahtiyar Aslan. Rahatladım. Kabaklı duyarlılığı böyle birşey işte. Türk Dünyası ve Edebiyatı onların bir parçası. Daha da büyüyecek bu emanet.

 

Nurlar içinde yatsın, peygamberimize komşu olsun.

 

Neden Biz?

Günümüz dünyasının siyasi ve sosyal gelişmelerine bakıldığında yaşanan olumsuz olayların genelinin İslam dünyasında meydana gelmesi “neden biz?” sorusunu akla getirmektedir.

Peki, neden biz?

İslam dünyası, Hıristiyan Batı dünyasının yaşadığı ortaçağ dönemini uzunca bir zamandır günümüzde yaşamaktadır.

Bu durum birilerinin işine gelebilir.

Belki öyle olduğu için de bir türlü toparlanma emareleri göremiyoruz.

Ancak “birilerinin işine gelme” savunması, İslam dünyası için artık mazeret olmaktan çıkmıştır.

Nitekim en son yaşanan Hac faciası, içerisinde bulunduğumuz durumu ortaya koyması açısından önemlidir.

Zira bu facia artık meselenin sadece “birilerinin işine gelmesi” ile açıklanamayacağının çok net bir göstergesi.

Neden mi?

Çünkü bu facia günümüz İslam dünyasında insanın birey olarak bir türlü değer kazanamadığını göstermektedir.

Bu nedenle Müslümanların öncelikle “sürü” olarak görülmeye itiraz edip, birey olma yolunda adım atmaları gerekiyor.

Nasıl mı?

Elbette eğitimle.

Peki, nasıl bir eğitimle?

Kaliteli eğitimle.

Yani insanı üretmeye sevkeden bir eğitimle.

Zira böylesi bir eğitim insanın “kendi önüne konulanı” değil “kendi ortaya koyduğunu” kabullenmeyi öğrenmesi anlamına gelir.

Bunun yanında üretmek talepleri talepler de gelişmeyi sağlar.

Nitekim bugün 1,5 milyarlık İslam dünyası 80.62 milyonluk Almanya kadar üretemiyorsa söylenecek fazla bir şey kalmıyor!

İslam dünyasının silkelenip üzerindeki ölü toprağını atma vaktinin geldiğinden başka tabii…

Bunun için ise biz Müslümanların çalışıp üretmesi gerek…

Üretmenin yanında “neden biz?” sorusunun bir diğer cevabının da “ahlak” problemi olduğu kanaatindeyim.

Ahlak probleminden kastettiğim yaşamın her alanındaki ahlak eksiliğidir.

Zira dikkat edilirse başta iş ahlakı olmak üzere hayatın her alanında genel bir ahlaki zafiyet söz konusu.

Tabii şu da bir gerçek: Üretimin olmadığı yerde insanlar hemen her şeyi kolay yoldan yapma gayreti içerisinde oluyorlar…

Ve sonuçta toplumsal manada ahlaki sıkıntı ortaya çıkıyor…

Dolayısıyla iş dönüp dolaşıp yine üretmeye geliyor…

Bu nedenle tek neden olmasa da sıkıntımızın temel nedeni olan “üretim”i hayatın her alanı için devreye sokmadıkça izleyeceğimiz ve yaşayacağımız hadiseler yaşadıklarımızdan iyi olmayacaktır…

Ve sonuçta “neden biz” diye sormanın da anlamı kalmayacaktır…

Çünkü halimizin “nedeni” öncelikle “biz” olmaya devam edecektir…

Saygılarımla…

 

Deniz Kıyısında Hayat

“Daha siz tatile çıkmadınız mı?” diye soruyor birbirine komşular veyahut “Belli tatilden yeni dönmüşsünüz? Bayağı yanmışsın!? Havalar da cidden sıcaktı, iyi akıl etmişsiniz denize gitmekle!” deyiveriyorlar. İstatistikler ne diyor bilmiyorum ama, doğa ve dağ turizmi henüz yeterli değil Türkiye’de. Kış turizmi ise sadece imkanı ve unvanı olanların gerçekleştirdiği bir tür. Peki “sılayla hasret” giderenlere ne diyeceksiniz? “Sılaya hasret” tatilleri sürekli azalsa da konumunu kısmen de olsa koruyor. Fakat sılalar da artık eski sıla değil değişimden ve dönüşümden çok etkilendi. İç göç hızla sürüyor, tarım alanları ve yeşilliklerimiz yerleşime açılıyor.

 

Antalya’da hani o hararetin zirveye vurduğu zaman diliminde iki hafta kaldım.  Asfaltın sıcaklığı yollarda yüzünüze vuruyordu. Rüzgar esmiyor, yağmur çiselemiyor, havada bulut yeteri kadar görünmüyordu. Kitle iletişim araçları ise Allahtan klimalarını açıyorlardı da yer değiştirmeler kolay oluyordu. Marketlerin dükkânların, mağazaların, salonların, AVM’lerin de klimaları sürekli çalışıyordu.

 

Ne kadar da gökdelen dikilmiş Akdeniz’de?

 

Ucuz tatil aramak beyhude. Fiyatları küçük gösterenler size daha büyük masraf çıkartıyor. Mesela kliması yok. Kahvaltı ve yemek vermiyor. Denize ve merkeze uzak arabayla gitmek gerekiyor vs! En ucuz yer yine de kamu kuruluşlarının tesisleri. Buraya “eğitim ve sosyal” tesisler deniyor, yoksa resmi izin alınamıyor. Oysa tümü de eğitim amaçlı inşa edilmiş. Ara sıra da yapılmıyor değil. Ben orada iken “genel müdür gelecek ve daire başkanlarıyla toplantı yapacak” diye, bir tesisin lokantasının dörde birini VİP Salonu yaptılar. Adeta yıkıp yeniden inşa ettiler. Oysa biliyorum ki 10-15 sene evvelki bazı genel müdürler sıraya girerek yemek alıyorlardı normal personel gibi. Şimdilerde bazıları kaba, görgüsüz veya sonradan görme, asosyal olduğu için konumunu hemen değerlendiriyor!. Sahilde haşemalı, mayolu ve bikinililer aynı sahili paylaşıyorlar. Haşemalıların yanındaki erkekler ve çocukları daha modern kadına göre. Herkesin elinde akıllı telefon onunla meşgul. Denize girenler, güneşlenenlere göre daha az. Hele dubaya kadar ulaşanlar, sayıya gelecek kadar miniminnacık.

 

Kitapla Tatil Olmaz Peki Dergiyle?

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı “gezici kütüphane”lerini tatil beldelerine gönderiyor. Sevindim. Tatilde kitap okuyan oluyor mu? Sahili bir uçtan diğerine kadar dikkatle izledim: iki kişi kitap, dört  tatilci de gazete okuyordu. Gazete bayiine sordum satılan ve okunan gazeteler genelde muhalif ve magazin gazeteleri. Tiraj raporları bu tespiti doğruluyor. Okunan kitaplar ise “çok satanlar” listesinde olanlar. Kampın müsait bir yerine park etmiş, “gezici kütüphane” bir kamyon üzerine dizayn edilmiş. İçeride çok sayıda kitap raflarda. Dışardaki masada ise dergi ve mecmualar. Sevindim. Tatil  beldesinde hangi dergiler okunur merak ediyorum doğrusu. Bir zamanlar Hayat,Ses ve Hey Dergisi vardı böylesi yerlerin favorisi. Gerçekten bu magazin dergileri zamanına göre ofsetten de pahalı tifturuk baskının en güzel örnekleriydi. Sonra Yılmaz Öztuna’nın Tarih, hala devam eden Aylık Bütün Dünya da öyleydi. Dikkatle takip edilirdi.

 

Gezici Kütüphanede oturdum, birkaç saat bütün dergileri inceledim, ne giden oldu, ne gelen, sadece yöneticisi “içerde kitaplarımız da var” diye bir hatırlatmada bulundu. Masadaki dergileri teker teker notlarım arasına aldım, yönetici de “bu adam ne yapıyor?” diye merakla beni izliyordu.

 

Birkaç Resim, Birkaç İsim

 

1.Kültür ve Turizm Dergisini sevdim. Eren Safi kucaklamış götürüyor. Dergi güncelliği ve tanıtımı iyi yakalamış. Allahtan Kültür Bakanlığı yayınlamıyor da dergi okunacak bir halde. Bana göre tam tatile göre de konular yansıtılıyor. Abdullah Ziya Kazanoğlu, Cemil Meriç, Ahmet Ümit, Orhan Kemal gibi tatilde de okunacak yazarlar hatırlatılıyor. İçerde bu yazarların eserleri de var.  Sergi ve sanat haberleri de bir hayli fazla. Sevdim bu pahalı dergiyi.

 

2.Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi vardı yine masa üzerinde. JackLondon ve Eserlerinde Alkolizm adlı incelemeyi dikkatle okudum. Çünkü tatil beldelerinde en fazla tüketilen alkolsüz değil alkollü içeceklerdi.London da önce bir alkolikti.

 

3.Andante klasik müzik dergisi. Serhan Bali önetiyor. 3. İlk defa karşılaştım Tevfik İhtiyar’ın sorumluluk aldığı “RH+” adlı dergiyle.Koleksiyonerler için çok ideal bir yayın. Sanat ağırlıklı üstelik. Böyle bir yayın beni sevindirdi doğrusu.

 

4.Av Doğa Dergisi de ilgililer için önemli. Hele bölgede her türlü avlanma olduğu düşünülürse. Kamil Üçbaş’ı kutlarım.

 

5. Olta dergisi de öyle.

 

6.Suat Göçer ve Dilek Karataş “Filmarası” diye bir dergi yayınlıyorlar. Tatil için dikkat çeken bir yayın.

 

7. Güncel Sanat Antalya’da Mehtap Üzümcü tarafından neşre hazırlanıyor. Baktım masa da Antalya da temsil ediliyor. Tebrik ederim.

 

8.Turkuaz Bazaar Eda Göklü sorumluluğunda yayına hazırlanıyor, yabancı turistler için bir el dergisi.

 

9.Varlık olmazsa olmazlardan kamuda. Her yönetim alaka gösterir. Sanırım en aksakal dergi yayıncılığımız arasında. Keşke Hisar da kalabilseydi. Dünyayı etkileyen ve yeni görüşlerle tartışmaya açan yazar Sartre koltuğunun altına almış, Paris caddelerinde bağırarak gazete satıyor bir resim ve yazıda. Bizdeki muharrirlerimize duyururum. Keyifle okudum bu yazıyı.

 

10. Sosyalist Ömer Laçiner de siyasi irade hangi otoriteye teslim edilirse edilsin Birikim’i ile mutlaka gündeme girer. Sol ve İslamcılık İttifakı dikkatimi çekti. Kulvarı değiştiren Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu ile de bir görüşme vardı dergide.

 

11. Tarih Vakfı önemli çalışmalar yapıyor ve yayınlıyor. Toplumsal Tarih de bunlardan periyodik aralıkla çıkan bir yayını.

 

12. Milliyet Sanat.

 

13.DE dergisi de Kültür Bakanlığının abonesi olup okuyuculara arz ettiği yayınlardan.

 

14. Ramazan Kayan’ın sorumluluk aldığı Özgün İrade’deortadoğunun önemli ismi ve ülkemizde de iyi tanınan Cevdet Sait röportajını pek sevdim.

 

Emir “Oku” mu “Okuma” mı?

 

Dergiler esasında birer yazarlık okuludur. Her yazar, şair, mütercim, sanatçı mutlaka gençliğinde böyle bir uğraş vermiştir, öğrenci iken böylesine bir dergi çıkarmıştır, satsın, satmasın düşünmeden. Çünkü bu mektep böyle bir okul işte. Hastalık, eski tabirle mürekkep kokusu böyle bulaşıyor. Ancak şimdi gençlerin genelde böyle sancıları yok, akıllı telefon onlara yetiyor da artıyor bile. Sürekli eleştirdiğimiz batının gençleri ve mekteplileri ağabeylerinin icat ettiği akıllı telefonu değil de, ata dedelerinden miras kalan kitabı tercih ediyorlar. Bir kamu kuruluşundaki Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “gezici kütüphanesi”ndeki masada başka dergiler de vardı. Galiba bunlar okunmak için değil de denge için gibi geldi bana. Üstelik bu dergiler diğerlerine göre de şanslıydı:

 

15.Berna Olgaç Çelikbaş Mühür adında şiir ve edebiyat dergisini yayınlamış. Biraz amatör. Ama olsun yüreklerine sağlık.

 

16.  Yağmur da Abdullah Aymaz imzası var.

 

17.Edebiyat Ortamı Ankara’da Mehmet Ali Bulut ve arkadaşlarınca yayınlanıyor. Benim de sevdiğim ve takip ettiğim bir mütevazi dergi.

 

18. Eser Saka ve Dr. Ömer Kul ve arkadaşları emek veriyor Doğu Türkistan’ın Sesi’ne.

 

19. KKTC’den de iştirak var masada Folklor Edebiyat ile.

 

20. Değerli Şair dostumuz ve Türkiye’de de tanınan, önemli bir sanatçı Zeynel Baksaç’ın Kosova’da bir Osmanlı hatırası, Küçük Bursa  Prizren’de göz nuru, alın teri döktüğü Türkçem.

 

21. Halk Bilimi Dergisi Motif Akademi

 

22. Anadolu gururu taşıyan Elazığ’daki Nazım Payam Ailesinin bir parçası Bizim Külliye’de konuların başında İngilizce özetleri alkışlanacak bir gayret.

 

23. Prof. Dr. Turan Yazgan’ın emaneti Türk Dünyası Tarih’i oğlu Közhan Yazgan titizlikle devam ettiriyor. Kitap dergi örneği olarak yayınlanıyor sürekli.

 

24.Prof. Dr. Osman Horat ve arkadaşları Ahmet Yesevi Üniversitesi için emeğini esirgemiyor Bilig’i yayınlanmaya. Türk Dünyasından ses vermeye çalışıyor. Akademik endişe daha fazla haklı olarak.

 

25. Ankara’da Türk Ocağımızca yayınlanan Türk Yurdu Dergisi nerede ise yarım asırdır en itinalı ve istikrarlı bir yayın organı olarak güçlü nefesini ve konjonktürle örtüştürdüğü sesini yükseltmeyi sürdürüyor.

 

26. Türk Boyları Federasyonu Dergisi’ni masada görmem süpriz oldu benim için. Alakalısına bulunmaz bir çalışma.

 

27. Ülküdaşımız, gönüldaşımız Süleyman Servet Kabaklı arkadaşımızı bir Zafer Bayramı gecesi hakka uğurladık. Ancak amcası Ahmet Kabaklı’dan devraldığı Türk Edebiyat Vakfı, Türk Edebiyatı Dergisi ve yayınlarının çıtasını yükselterek devam ettirdi. Türk Edebiyatı hem geleceğin ve hem de günümüzün önemli bir birikimini yansıtıyor. Türk Edebiyatı yine devam ediyor fedakarlık ve özveriyle.

 

28. Muhafazakar holdingler artık her kentte ve  her sokakta var günümüz siyasi otoritesinin imkanlarıyla. Holdinglerin bankaları ve faizsiz bankacılık uygulamaları da  yurtdışı şubelerini açacak kadar başarılı. Ancak edebiyata, sanata, kültüre, medeniyet hareketinden ziyade maddi birikimlerini artırmağı daha yeg tutuyorlar. Denizbank, İş Bankası, Garanti, kısa adı YKB olan Yapıkredi öyle değil. Kitaplık YKY dergisi ansiklopedik boyda ve kalınlıkla bunun en şık örneği.

 

Rekabet Asfaltta Kitapta, Okumakta Değil

 

Peyami Safa Türk Düşüncesi Dergisi’nde yıllar önce bir tespit yapıyordu “Din, Dil, Hukuk ve Edebiyat Kitapları hep satar” diyor. Önemli bir tespit doğru satar ama okunur mu? Satmak kadar okumayı da öne almalıyız. Savaşı yapılan asfaltların, otobanların kimin yaptığı biçiminde değil de, okunup okunmama şeklinde olmalı. Akdeniz’de Antalya-Kemer Otobanı için Başkan Menderes Türel reklam panolarına büyükşehrin yaptığı hizmeti hatırlatarak “Yolunuz Hayırlı Olsun” derken, rakip partideki Kemer Belediye Başkanı Mustafa Gül ise karayollarına teşekkür ediyor. Keşke bu sataşmalar kitap için, okumak için, üretmek ve paylaşmak için olsa.

 

Adrasan Akdeniz’in hala tabiatını koruduğu ender yerlerden biri. Ancak inşaat sektörü burasının farkında. Bugün yarın sürpriz bekleniyor. Dilerim tarihi ve doğal dokusu aynen korunarak yapılaşma başlar.Olimpos ve Çıralı da öyle. Keşke olmasa. İnsanlar buraya deniz, güneş ve tarih için geliyorlar. Çakıl da olsa, kum da olsa sahili, herkes denize giriyor.  Haşemalısı da okumuyor maalesef, mayolu ve bikinilisi de.

 

Sahildeki sivrisineğe rağmen yabancılar akıllı telefonu değil, yanında getirdiği kitabı, Türkiye’deki bayiden aldığı yabancı dildeki mecmua ve dergiyi tercih ediyorlar. Televizyon izleyeni de az tatilde bu ecnebilerin.

 

 

 

Şehitlik ve Şehitlerin Hayatı

Şehit‘ denilince pek çok kişinin aklına; düşman silahıyla ebedî âleme intikal eden veya bölücü terör örgütünün militanları tarafından kahpece hayatına son verilen asker, polis… gibi güvenlik güçlerinin elemanları gelir.

Evet! Belirtilen durumlarda dünya hayatı sona eren kişiler şehittirler. Fakat şehitlik bunlardan ibâret değildir. Peygamber (sav) Efendimiz sordu: ‘Şehit kime denir?’ Sahabeden Ubade cevaplandırdı: ‘Allah (cc) yolunda, vatan müdafaasında ölen şehittir.’ İki cihan serveri buyurdular: ‘Evet! Bunlar şehittir. Öyle olunca ümmetimden şehitler çok azdır. Vebadan ölen, suda boğulan, doğum yaparken ölen kadın, aile fertlerine helal rızık temin etmek için çalışırken ölen, ilim yolunda iken ölenler de şehittir.’

Hz. Ebubekir (ra) diyor ya… ‘O söyledi ise vallahi doğrudur!’

Prof. Dr. Abdulhakim Yüce; ‘Şehitlik ve Şehitlerin Hayatı‘ isimli eserinde, ‘karın ağrısından ölen de şehit olur mu?’ diye düşünenlerin tereddütlerini, ikna edici açıklamalar ve delillerle gideriyor. Bu kadarla da yetinmiyor, birçok konuda hayat rehberliği yapıyor, verdiği bilgilerle, öğütlerle okuyucularına âdeta cennetin anahtarlarını sunuyor. Ne mutlu o anahtarları kullanmasını bilenlere…

O satırlardan tadımlık satırlar:

“Annelik, Allah tarafından kadınlara mukaddes bir vazife olarak yüklenmiş ve ona büyük değer atfedilmiştir. Çocuğu dünyaya getirmek, emzirmek ve beraberinde getirdiği çeşitli sıkıntılara katlanmak, başlı başına büyük bir imtihandır. Kur’an’da, anne-babaya iyilikten söz eden bir âyette bu durum şöyle dile getiriliyor: ‘Biz insana, anne-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşıması ile sütten kesilmesi, otuz ay sürer.’ (Ahkaf, 46/15) Âyette, çocuğun yaklaşık iki yıl emzirilmesine işaret edilerek, anne ve çocuk sağlığı açısından emzirme ve anne sütünün önemi de vurgulanmaktadır. Yüce Allah, annenin bu zor görevi severek yerine getirmesi için, onu çocuğuna karşı engin bir sevgi ve merhametle donatmış, çocuğa karşı fitrî bir meyil ve istek yerleştirmiştir. Diğer taraftan annenin bu zor görevine karşılık, daha kız çocuğu olarak dünyaya geldiği andan itibaren vefatına kadar, el üstünde tutulması için gerekli tedbirleri almış ve ikazlarda bulunmuştur. Kız çocuklarının erkeğe nazaran çok değersiz olduğu, kadının toplumda aşağılık bir derecede bulunduğu hatta bazılarının diri diri gömüldüğü bir dönemde nâzil olan İslâm, Peygamber’in diliyle şunları söylüyor: ‘Bir kimsenin bir kız çocuğu olur da onu incitmez, onu küçümsemez ve erkek çocuğunu ona tercih etmezse, Allah o kimseyi cennete koyar.’  Bir başka hadiste, saygı gösterilme ve çocuk üzerindeki hakları açısından anneyi babadan üç kat üstün tutmuştur. Erkeğin yapmakla mükellef olduğu bazı ağır görevleri kadına yüklemeyen İslâm, az bir gayretle aynı sevaba nail olacağını müjdelemiştir. Aile hukuku ile ilgili eserlere bakıldığında, daha başka birçok unsur bulmak mümkündür.

Günümüzde, çokları yanlış anlayışların ürünleri olan, çocuk doğurmanın ve emzirmenin kadın vücudunu fizikî açıdan bozduğu, yıprattığı, hastalıklara sebep olduğu vs. şeklindeki iddialar ve sosyal hayatta kadına istediği gibi hareket etme, sosyal etkinliklere, gün ve partilere katılma, dışarıda çalışma, vb. faaliyetlerde, hürriyetini kısıtladığı anlayışının yaygınlaştığı da hesaba katılırsa, sosyal, psikolojik, ekonomik baskılara karşı ciddî bir mücâdele ile çocuk doğurup beslemenin ne kadar önemli olduğu ve bu mukaddes vazifeyi başarıyla yerine getirirken ölen kadının şehit sevabına nail olacağı daha iyi anlaşılır kanaatindeyiz.

Hadis-i şerifte, hâmile ve emzikli kadının, iç ve dış düşmana karşı nöbet bekleyen kişiye (murabıt) benzetilmesi ayrı bir inceliği ortaya koymaktadır. Çocuğun, hâmileliğin ilk gününden itibaren her türlü psikolojik ve fizikî tehlikeye karşı hassasiyetle korunması, şefkat ve sevgi ile terbiye edilip eğitilerek insanlığa yararlı bir fert hâline getirilmesi annenin mukaddes görevleri arasındadır. Bu göreviyle anne, sınır boylarında düşmana karşı nöbet bekleyen askerin veya nefis ve şeytana karşı mücâhede eden kişinin uyanıklık ve titizliğini göstermelidir.’

Prof. Yüce, İslam’ın cihad anlayışını, büyük ve küçük cihad ile şehitlik kavramlarını açıkladıktan sonra şehitliğin türlerini;

1-Kâmil şehit veya dünya ve ahret şehidi, 2- Dünya şehidi, 3-Âhiret şehidi olarak 3 grupta izah ediyor.

Âhiret şehidi başlıklı bölüm, 20 alt başlık altında anlatılıyor.

Eserin 2. Bölümünde ‘Şehitliğin Fazileti‘, 3. Bölümde ‘Şehitlerin Hayatı‘ mevzularına yer veriliyor.

Netice‘ başlıklı son bölümde; ‘insan hayatının, ruh ve bedenle irtibatı neticesinde oluştuğu, Ruhun bedenle irtibatının kesilmesi ile ‘ölüm’ hâdisesinin meydana geldiği, ruhun ölümsüz olduğu‘ belirtiliyor.

Prof. Dr. Abdulhakim Yüce, kitap boyunca ele aldığı her mevzuda derinlemesine bilgi sâhibi olduğunu ortaya koyuyor. Kitabı okuyanların, şehitlik kavramı ile ilgili düşünceleri yenileniyor, yanlışlar düzeltiliyor, hiçbir boşluk kalmamacasına bilgiler tamamlanıyor.

Günümüzde yazılı, sesli ve görüntülü medya şehitlik kavramını; gözyaşlarının, acıların ve elemlerin kaynağı imiş gibi kamuoyuna sunuyor. Oysaki şehitlik; yüceltilmesi gereken, gıpta edilecek bir mazhariyettir. Kültürümüzde insanlarımız şehitliğe özendirilir. İstiklal Savaşı’nda vatanın kurtuluşu, sonrasında korunması, ancak gerektiğinde gazi ve şehit olmayı göze alacak mücâhitlerin fedakârlıklarıyla sağlanmıştır.

Mevzu sâdece vatanımızı, bağımsızlığımızı, bayrağımızı koruma meselesi değildir. İlmin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması, Allah adının yüceltilmesi, İslamiyet’i öğrenmek ve öğretmek, ahlaklı, dürüst ve çalışkan nesiller yetiştirmek mecburiyetindeyiz. En önemlisi de insanın kendi nefsi ile mücâdele edip ‘topluma örnek insan‘ olabilmesidir. Şehitlik, yalnızca bu mücâdele içerisinde iken ölen veya öldürülenlerin ulaşacağı bir yüce mertebe değildir.  Hayatı boyunca bu yolda çalıştıktan sonra rahat yataklarında ölmüş olsalar bile hiç şüphe olmasın şehittirler.

Özetle şehitlik, yalnızca ölümle ulaşılacak bir mertebe değildir. Asıl şehitlik, yaşarken, tercih edilen hayat tarzı ile ulaşılabilecek zirvedir. Cenab-ı Allah, hiçbir kuluna ölmeyi emretmiyor. Asıl gaye, Allah (Subhanehu ve Teâla)’nın koyduğu emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker / iyiliği emretme kötülükten men etme esasları dâiresinde yaşamak suretiyle şehit olmaktır.

Eserin yazarı Prof. Dr. Abdulhakim Yüce; ifâde kabiliyeti yüksek selis bir Türkçe ile bilinen gerçekleri unutulmayacak bir şekilde gönüllere nakşediyor.

13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 189 sayfalık kitap, 2004 yılında yayınlandı.

IŞIK YAYINLARI: Emniyet Mahallesi Huzur Sokağı Nu: 5 Kısıklı, Üsküdar, İstanbul. Telefon: 0.216-318 60 11 Belgegeçer: 0.216-318 42 02 www.isikyayinlari.com

Prof. Dr. ABDULHAKİM YÜCE

1962yılında Batman’da doğdu. 1986’da, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. İki yıl boyunca, alanında araştırma yapmak gayesiyle görev almayıp, özel dersler aldı ve ilmî araştırmalar yaptı. 1988 yılında Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde doktora çalışmalarına ve Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde vaizlik görevine başladı. Başkanlığın görevlendirilmesiyle, Almanya’nın Köln ve Fransa’nın Paris şehirlerinde, belli sürelerle görev yaptı.

1992’de doktora yaptığı fakültenin Tasavvuf Anabilim Dalı’na asistan olarak tâyin edildi. Aynı yıl, Mefatîhu’l Gayb’ın İşarî Yönü (Razî’nin Tefsirinde Tasavvuf) adlı tezini bitirerek, alanında doktor oldu. 1993 yılında Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalına Yar. Doç. Dr. olarak tâyin edildi. 1997’de Doçent, 2003’te Profesör oldu.

İngilizce ve Arapça bilen Yüce, hâlen bu görevine devam etmektedir.

Yayınlanmış Kitapları:

*Razi’nin Tefsirinde Tasavvuf: Nil Yayınları, 1996. *Kalb Hayatı (Muhâsibî’den çeviri): Işık Yayınları, 1997.  *Gece İbâdeti: Işık Yayınları, 1999. *Şehitlik ve Şehitlerin Hayatı: Kaynak Kitaplığı, 2001. *Tasavvuf ve Bid’at: Nil Yayınları, 2001.*Konuşma Sanatı ve Hitâbet: Işık Yayınları, 2013. *İtikâf: Işık Yayınları. *Bizim Yuvamız: Işık Yayınları

KUŞBAKIŞI:

SOKRAT ÖNCESİ VE SONRASI:

Francis Macdonald Cornford’un yazdığı, A. M. Celal Şengör ve Senem Onan tarafından dilimize çevrilen kitap, 15 X 23 santim ölçülerinde, 104 sayfa olarak Haziran 2015’te yayınlandı. Kitapta;  Sokrates’in eski Yunan ve bütün Avrupa Medeniyeti içindeki yerinin sebepleri ortaya konuluyor. Sokrates’ten önce İyonya’daki ilim çalışmaları, Sokrates, Aristoteles ve Platon’un felsefî sistemlerine de yer veriliyor.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul (T. İş Bankası Parmakkapı Şubesi üzeri)

Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

TÜRKİYE’NİN GÖÇ TARİHİ:

Türkler, Ötüken’den, Altay’dan Ural’dan sonraki yıllarda İdil ve Tuna boylarından bu gün yaşamakta olduğumuz topraklara göç etmişlerdi.  Bu sebeple olmalı, gerek Osmanlı Devleti devrinde gerekse Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana göç ederek Anadolu’ya gelen herkese kucak açtık; açmaya, her geleni bağrımıza basmaya devam ediyoruz. Temelinde İslam bulunan millî kültürümüzün gereğini yapıyoruz.

1468 yılında Fatih Sultan Mehmed Han, Arnavutları, Fatih’in Oğlu Sultan İkinci Beyazıd Han 1492’de İspanya’nın kovduğu Musevileri Türkiye’ye kabul eti. 1828-1829 yıllarında Çerkezler, 1830’da Polonyalılar, 1850’li yıllardan itibâren Kırım Türkleri, 1878’de Boşnaklar, 1922-1938 yılları arasında Yunanistan’da, 1923-1949 yılları arasında Romanya’da yaşayan Türkler geldiler. 1924-1936 yılları arasında Makedonya’dan gelenler oldu. 1925’ten 1949 yılına kadar Bulgaristan’dan devam eden göçler 1951-1953, 1968-1979 ve 1989-1990 yıllarında devam etti. 1945-1951 ve 1953-1967 yıllarında Suriye’den, 1950’da Doğu Türkistan’dan, 1979’da Afganistan’dan, 1988 ve 1991 yılları arasında Irak’tan çok sayıda göçmen kabul ettik. 2011 yılında Suriye’den başlayan göçler, günümüzde devam ediyor. Sayılarının 2.000.000’u aştığı belirtiliyor.

M. Murat Erdoğan ve Ayhan Kara tarafından derlenen Türkiye’nin Göç Tarihi isimli eserde bunlar anlatılıyor. 19 X 24 santim ölçülerinde 392 sayfalık kitap, Haziran 2015’de yayınlandı.

İSTANBUL BİLGİ ÜNİVERSİTESİ YAYINLARI:

İnönü Caddesi, Nu: 6 Kuştepe, Şişli, İstanbul. Telefon: 0.212-311 61 64 Belgegeçer: 0.212-216 24 15                            e-posta: www.bilgiyay.com e-posta: dagitim@bilgiyay.com

16 TÜRK DEVLETİ:

Cumhurbaşkanlığı Arması’nı da süsleyen ‘Bağımsız 16 Büyük Türk Devleti’, Türkiye’nin devlet geleneğini ve Türk milletinin geçmişini anlamak hususunda, önemli olduğu iddia edilmekle birlikte ancak sembolik bir mânâsı vardır. Konu Hüseyin Nihal Atsız’ın bir makalesinde etraflı bir şekilde ele alınmıştır. Bu defa kitap hacminde ele alınması, ümit edilir ki Türklük şuurunun pekişmesini sağlar. Çünkü bu devletlerin tarihi, bize gerek siyasî gerekse ahlakî açıdan büyük dersler sunmaktadır. Unutmamalıyız ki, tarihinden utanan değil tarihini kucaklayan bir neslin yetişmesinde hepimizin sorumluluğu vardır.

Ayrıca kitap, tarih bilincini kaybetmiş devletlerin talihsiz örnekleriyle doludur. Geçmişini bilmeyen toplumlar, medeniyetle bağını koparmamış ve tarihinin bilincinde olan toplumları taklide muhtaçtır. Taklit eden değil, taklit edilen model bir medeniyetin sâhibi olabilmemiz için, tarihimizi gelecek nesillere aktarmak büyük ve mühim bir sorumluluktur.

Sinan Yağmur’un kaleme aldığı eser, Mayıs 2015’te yayınlandı. 13,5X 21 santim ölçülerinde, 280 sayfadır.

HAYY KİTAP: Zeytinoğlu Caddesi, Şehit Erdoğan İban Sokağı Nu: 36 Akatlar 34335 İstanbul.

Telefon: 0.212-52 00 50 Belgegeçer: 0.212-352 00 51 www.hayykitap.com e-posta: info@hayykitap.com

KISA KISA… KASA KISA…

5.1-20. YÜZYIL TÜRK HALK ŞAİRLERİ: Emir Kalkan / Ötüken Neşriyat

5.2-AHMET MİTHAT ANLATILARINDA KİMLİK İNŞASI VE MODERNİZM: İbrahim Tüzer / Akçağ Basım Yayım

5.3-GİZLENEN TÜRK TARİHİ ve Hz. MUHAMMED: Muharrem Kılıç / İrfan Yayınevi

5.4-KOCA REİS / FAHRİ UZUN: Prof. Dr. Kenan Erzurumlu / Bilgeoğuz Yayınları.

5.5-KUR’AN-I KERİM’DEN DUA ÂYETLERİ: Sâlih Suruç’un Önsözü ile / Timaş Yayınları

DERKENAR:

ÂL-İ İMRAN SÛRESİ MEAL VE TEFSİRİ

Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler zannetmeyin! Bilakis onlar diridirler; Rab’leri katında rızıklanırlar. Allah’ın fazlından verdiği nimetlerle mutludurlar. Ayrıca, henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiç bir korku ve keder bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar. Onlar, Allah’tan gelen bir nimet ve keremin müjdesi ile sevinirler. Muhakkak ki Allah-u Teâlâ müminlerin ecrini zayi etmez.’ Buyrulmaktadır.

Allah yolunda şehit olanların ‘ölü’ olduklarını düşünmek doğru değildir. Çünkü ölü, hayatı sona eren, duyuları yok olan, bu sebeple hiçbir şeyi algılayamayan kimse demektir. Oysa Allah yolunda öldürülenler böyle değildir. Onlar görünürde ölmüş olsalar bile Allah’ın kendilerine bahşettiği özel bir hayatla diridirler. Onların hissetme, lezzet ve zevk alma kabiliyetleri vardır; Allah katında onlara bol nimetler, geniş rızıklar sunulmakta ve mutlu bir hayat yaşamaktadırlar. Fakat dünyadaki insanlar bunu fark edemezler. Çünkü şehitlerin hayatları mâhiyet ve boyut bakımından dünyadakilerden farklıdır.

Umumiyetle müfessirler bu tür âyetleri ruhun ölümsüzlüğü inancıyla açıklamışlardır. Onlara göre ölüm hâdisesi, ruhun bedenden ayrılmasından ibârettir. Ölen ruh değil bedendir. Ölümden sonra iyilerin ruhları âhiretteki güzel makamlarını görerek onunla mutlu olurlar. Kötülerin ruhları da cehennemdeki yerlerini görerek bundan elem duyarlar. Şehitler sadece yüksek makamlarını görmekle kalmaz, Allah nezdinde dünyalılara verilenden daha güzel ve daha büyük nimetlere mazhar olurlar.

Şehitler Allah’ın kendilerine lütfettiği nimetler sebebiyle sevinip mutlu oldukları gibi, şehit olarak kendilerine katılmamış olan mücâhitlerin İslâm uğrundaki cihadlarının Allah katında zayi olmadığı için herhangi bir korku ve tasanın bulunmadığı müjdesini alarak sevinirler. Allah öldürülen şehitlerin ruhlarının dünyadaki sevdiklerinin sevinç veren hallerinden haberdar olduklarını söylemektedir.

171. âyet hem bir önceki âyeti pekiştirmekte hem de şehitlerin sadece arkada bıraktıkları müminler için korku ve tasa olmadığını öğrenmeleri sebebiyle değil aynı zamanda Allah’ın kendilerine vereceği nimeti ve müminlerin ecrini zayi etmeyeceği vaadi dolayısıyla da sevineceklerini ifade eder.

KUR’AN YOLU / TÜRKÇE MEAL VE TEFSİR: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları. Ankara 2006

 

 

 

Rusya, Sıcak Denizlerden Sonra Sıcak Savaş Bölgelerine de İniyor a Dostlar

 

“Havlamasını bilmeyen köpek sürüye kurt getirirmiş.” Güney sınırımızın dibinde Rusya ile uçaklarımız “it dalaşı” yapıyor. İyi de biz kuzeykuzeydoğudan bile Rusya ile komşu değildik, bu güney komşuluğu nerden çıktı?

Hani en uzun sınırımız ve en verimli sınır ticaretimiz Suriye ileydi? Şimdiyse yeni komşularımız; Rusya, PYD, IŞİD, ÖSO ve biraz da EsEd. Sınır ticaretimiz de insan ve silah üzerine ama giren – çıkan belli değil.

İşte ben buna dış politika derim: Rusya Gürcistan‘a girdi, çıkarken 2 bağımsız devlet daha bıraktı; Abhazya ve Osetya, hala tanımayamadık.

Rusya Ukrayna‘ya girdi, Kırım‘ı kopardı aldı; orada 300 bin kişilik özerk bir Kırım Tatar Cumhuriyet’imiz vardı, “Ne oluyor lan” bile diyemedik.

Rusya yandaşı ayrılıkçılar Ukrayna’nın Donetsk ve Luhansk topraklarında 2 cumhuriyet 1 konfederasyon oluşturdular; biz Batı’yla beraber seyrettik. Hırvatistan kadar alan, Sırbistan kadar nüfus Rusların kontrolünde; ne 100 bin kadar Müslüman’la (Tatar, Azeri, Kıpçak..) ilgiliyiz ne de 100 bin kadarlık gayrimüslim Türklerle (Karay, Urum, Roman..) ilgiliyiz.

El attığımız yer kuruyor: Libya 4 yıldır iç savaşta ve 3-4 parçaya ayrılmış durumda. Arap Dünyası’nın reisi 85 milyonluk Mısır‘la hala doğru dürüst kontağımız yok. Hesapta Gazze‘ci-Filistin‘ciyiz; elin oğlu (İsrail) bizimkileri hem evinde dövüyor hem camide dövüyor, gıkımız çıkmıyor.

Kuzey Irak‘ta Barzanî Kürdistanı ve PKK ile sınırız; ikincisini atıp birincisini resmen rahatlatmak yolundayız. Kuzey Suriye‘de kuracağımız güvenli bölgeyle birlikte Kürdistan pazılının (puzzle) ikinci parçasını da boydan boya birleştirmiş olacağız. Dolayısıyla din kardeşimiz Araplarla hiçbir komşuluğumuz da kalmayacak.

Amerika, Adana’daki İncirlik Üssü‘müze ve Diyarbakır’daki Pirinçlik Üssü‘müze yeniden çökmüş durumda. NATO ve AB ülkeleri haricinde İsrail, Çin ve Hindistan, Suriye’de cirit atıyor. İran ise Lübnan Hizbullahı ile bizim kovalamaya çalıştığımız Esad’ı doğrudan korumaya almış vaziyette.

Şimdi bir de Rusya eksikti. Neymiş; Suriye sınırımızda Rusya ile gerginlik yaşıyormuşuz. Niye; Rusya’nın acıması yok diye.. Rusya, hem Rakka’daki IŞİD’i sağlam vurdu hem de Esad’a karşı olan ÖSO guruplarını ve bu arada bizim Türkmenleri. 2020’lere dek uzanan bir planlamada yer alan IŞİD’in erken havlu atması yeni BOP’un bir kez daha revize edilmesi demek.

2 BOP’ta da değişmeyen; 4 parçalı Kürdistan Federasyonu. İran kısmı hariç 3’ünün ihalesi bizde.. Hayırlısıyla şu 1 Kasım Seçim Süreci‘ni atlatalım, siz görürsünüz o zaman Çözüm Süreci’nin Açılım ayaklarını!

Cemaat ve PKK/HDP külyutmaz İktidar‘ımızı ayrı ayrı kandırmış. Eh, onlar kandırabiliyorsa Amerika – Rusya hayli hayli kandırır. Dış politikanın özü zaten kandırma, pardon ikna.

Ne demiş şair; “Yorgunum çünkü yorgunluğumun yaşamak gibi bir sebebi var”. Ne diyeyim; gerginim zira gerginliğimin hariciye ve strateji profesörü bir Başbakan’a sahip olmak gibi bir dış politik endişe temeli var.

Derinlik Sarhoşluğu mu; o bir şarkı ve bir film.

 

Mİlli Kimliksizlik ve Sahte Milliyetçilik!

0

Almışız ay yıldızlı bayraklarımızı, şehitlerimizin acısını yüreğimizde hissederek, acılarını duyarak bağırıyoruz,”Şehitler ölmez, vatan bölünmez !” diye. Şaşırıyoruz, neden Ülkücülerden başkası yok bağıran? Diye düşünürken, kuyruğu sıkışanlar birden bire Milliyetçi kesilmeye başladı. Dün ” Milliyetçiliği ayaklar altına aldık ” diyen muhteremler, milliyetçiliğe ırkçılık dediklerini görmezlikten gelerek, Allah’ım Milliyetçi olup çıkmışlar. Yalakalık o kadar ileri gitmiş ki birden bire para ve makamla aldıkları Türkeş’in Oğlu ile onlar o’ nu, O onları kullanaraktan, bir tek Ülkücüyü dahi koparıp alamayanlar, hayatlarını Türkeş düşmanlığı ile geçirmelerine bakmadan gidip Başbuğun mezarına su bile serpmişler. Allah’ım bu kadar da yalakalık, bu kadar da istismarı bu Türk Milleti nasıl kaldırıyor?

Ülkücüler terörü ve pkkyı telin mitinglerine giderlerken o kıt imkânlarla bayrak dağıtırlarken, şehit cenazelerinde ellerinde bayraklarla yürüyüşler yaparlarken, Türk Bayrağını kravatlı pkklıların başı olan Selahattin Efendi ırkçılıkla nitelendirmesini bizler yadırgarken, birden bire sözde beyaz partili dostlarımızda aynı cümleleri sarf etme gayreti içine girmeleri bizi şaşırttı. Neymiş efendim; Türk Bayrağı dediğinde, kökü Türk olan bu kelime ırkçılığı gündeme taşıyormuş. Eee biz Türk deyince diğerleri alınıyormuş. Bu Türk kelimesi ile ilgili ne varsa kalksa bu ülkede mutluluk, kardeşlik olacakmış! Bak hele şu işe sen…

Tek başına iktidar olamayan zevat, önümüzdeki seçimi de düşünerek , ne yapalım,ne edelim derken ,ayaklar altında ezdikleri milliyetçiliğe birden bire sarılıvermişler. Allah Allah, iktidarda olduklarını da unutarak, muhalefetteymişcesine birde teröre hayır mitingi yapmışlar. Herkese Türk Bayrağı da dağıtmışlar. Mitingden sonrada, milli şahsiyet ve kimliği olmayanlar bazı kişiler Türk Bayraklarını yerlere atmışlar. Bu yerlerdeki bayrakları çöpçüler toplayıp çöpe atmışlar. Bir ilkokul bebesi yerde bir kağıttan Türk Bayrağı görse defalarca şahidim, onu yerden alır elinde taşır, çiğnenmesini engellerken, bu Türk kelimesinden gocunanlar tınmadan bayrakları yerlere atarak, üzerlerinede basarak yürüyüp gitmişler. Bu nasıl duruş, bu nasıl bir aymazlık, bunlarda hiç mi Türk Bayrağı sevgisi yok. Bunlar neler yapıyorlar böyle? Yazıklar olsun !!!

Tepedeki işaret etmezse, yapın demese elde Türk bayraklarıyla şehit cenazelerine katılıp slogan atamayanların millîliği ve yine aynı şahısların işareti olmasa bir çırpıda, yüzlerce hacının ezilerek ölmesi vebalini sorgulamayanların Müslümanlığı nasıl ve nerede geçerli?

Oysa bizim dinimiz akla ve mantığa en uygun din.

Hani akıledenler?

Bizim dinimizin temeli sorgulama; kadermiş diyenler hangi dinden?

Bizim dinimiz dünyayı ve insanlığı huzur ve barış içinde yaşatmak için; öyleyse İslam âlemindeki bu kan, bu zulüm ve bu aymazlık neden?

Batı’nın, siyonizmin bize reva gördüğü “En iyi Müslüman, ölü Müslümandır” sözünü biz kendimize nasıl layık görüyoruz. Ve imanımız kaç gram, yaşantımız kaç ruble?

İlk gelen ayet oku;ancak okuma oranımız, yüzde iki – üç bile değil. Ama lafa gelince herkes filozof kesiliyor.

Ne olacak bu milletin ve İslam coğrafyasının hali? Demekten geçemeyeceğiz!

Saygılarımla…

 

Bazen Kendi Köpeğine Dahi Bile Sahip Çıkamazsın

Sene 1971 Bucak ilçemizin Hökez dağında davarlarımızı güdüyorum. Orta okul öğrencisiyim. Okuldan arda kalan zamanlarımda davarlarımızın başında oluyorum. Cafer ismini verdiğimiz çok güzel ve yetişkin bir çoban köpeğimiz vardı. O kadar asildi ki, gece davarları örümeye götürdüğümüzde, kendisini yastık yapar üzerine bizi yatırırdı.

Kendi bölgemize hiç bir yabancıyı yanaştırmazdı. Kirlenen giysilerimizi dahi onun önünde çıkarmak ve değiştirmek zorundaydık. Zira alışmış olduğu giysi değiştiyse eğer, yeni giysimizle bizi yabancı zanneder ve hızla üzerimize doğru havlayarak gelirdi. Kendimizi ispat etme konusunda çok zorlanırdık. Sonuçta giysimizi onun önünde göstererek değiştirmeye başlamıştık.

Normal şartlarda herkes bir çoban köpeğinin, sahibinin her komutunu dinler ve yerine getirir zanneder. Bizim Cafer için durum böyle değildi.

Bir gün şehir komşularımızdan bir arkadaş koyunlarını bizim bölgemizin içinde güdüyordu. Kendisine dedim ki, “arkadaşım koyunlarını bizim bölgemizde gütme. Benim için önemli değil ama, Cafer seni gördüğü zaman mutlaka ısırır”. (O ara Cafer çok uzaklarda idi.) Arkadaşım bana rahat bir şekilde: “Nasıl olsa sahibi olarak sen varsın, onu durdurursun” dedi.
Halbuki durum onun zannettiği gibi değildi. Cafer kendi bölgesine giren bir yabancıyı kovalamak amaçlı, ısırma eylemi hareketine geçtiği zaman, onu durdurmak imkansızdı.

Dediğim gibi de oldu. Çok uzaklardan Cafer’in olağanüstü derecedeki gürültülü sesiyle, ok gibi bize doğru koşması bir oldu. Bölgemize giren koyun çobanı arkadaşımı görmüş ve olanca gücüyle saldırıya geçmişti.
Arkadaşım benim sırtıma tutunarak arkama saklandı ve kendini güvene aldığını zannetti. Halbuki ben Cafer’imizin huyunu çok iyi bildiğim için, onu zamanında ikaz etmiştim.

Yine de var gücümle elimdeki sopa ile ve gırtlağım patlayana kadar bağırmayla karşı koymama rağmen, Cafer hiç beni dinlemeden çok hızlı bir şekilde gelip etrafımda çevik bir viraj alıp, koyun çobanı arkadaşımın baldırından hatırı sayılır bir parça kopararak, hızla yanımızdan uzaklaştı.
Arkadaşım kan revam içinde kaldı ve bana Cafer’i niye durdur(a)madın diye kızdı.
Halbuki elimden geleni yapmıştım ama, beni dinlemeyeceğini de bildiğim için, onu zamanında uyarmıştım. Cafer’imiz, genlerinin emrettiği eylemi ustaca gerçekleştirmişti. Yani sorumluluk bölgesinin korunmasında görev icra ederken, kendi doğru bildiğini yapmış ve sahibi olan beni dahi dinlememişti.

Bugün haberlerde bir partimizin liderinin ağzından şöyle bir söz duydum:
Birilerine “Herkes köpeğine sahip çıksın” diyordu. Sen köpekleşmiş bazılarından bahsettin galiba ama, bazen insanın en yakın dostu ve arkadaşı olan köpeğine dahi sözü geçemeyebiliyor. 
(Aramızda kalsın ama sayın genel başkan bu söz size yine de hiç yakışmadı).

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a emanet olunuz…

 

Bu Sıkıntılar da Bitecek

Bu hafta sonu 12 Eylül 1980 dönemini anlatan “Kafes” adlı filmi seyrettim. 12 Eylül’e getiren olaylar ve sonrasında Mamak Askeri Cezaevinde yapılan işkence ve zulümleri anlatan sahneleri karmaşık duygular içinde izledim.

Önce ihtilali hazırlayan ve benim üniversitede öğrenci olarak yaşadığım “anarşi” olayları.

“Bu olaylar bitmeyecek” veya “ülke elden gidecek” kaygısıyla yaşadığımız bu kargaşa dönemi bir anda bitiverdi.

Daha sonra “ihtilal yönetimi hep devam edecek” kaygısı. Bu kaygı da bir süre sonra geçti ve o dönem de bitti.

Şimdi ise geniş kitlelerde bir yanda PKK terörü, diğer tarafta “diktatörlük rejimine geçiş” ile alakalı kaygılar ve “galiba bir daha güzel günler yaşayamayacağız” endişeleri hâkim.

Bu endişeleri besleyen makul şüphe var mı? Var.

Çünkü AKP ve HDP/PKK arasında yürütülen süreçte, “Dolmabahçe Mutabakatı” ile sondan bir evvelki durağa geldiğimizin işareti verilmişti.

Bereket 7 Haziran seçimleri sonucu ile bu iki endişe büyük ölçüde azaldı.

Çok şükür ki AKP ve HDP/PKK arasında anlaşma nasıl olduysa bozuldu. HDP, R.T. Erdoğan’a “seni başkan yaptırmayacağız” dedi. Erdoğan da “Dolmabahçe Mutabakatını” tanımadığını ifade etti.

Böylece bırakın “başkanlık sistemine” geçmeyi, AKP tek başına iktidar olma şansını kaybetti.

RTE/AKP de “Çözüm Sürecini” buzdolabına kaldırdı.

AKP+HDP oylarıyla Anayasa değiştirme şansı da kalmadığı için, hem ülkemizin bir bölümünün koparılmasının ilk adımı olacak “özerk Kürdistan” kurulması ve hem de ülkenin geri kalanında “tek adam rejimine geçiş” gibi iki felaketten kurtulduk.

Vatandaş olarak bizlere düşen görev, 1 Kasımda yapılacak seçimlerde bu iki felaketten temelli kurtulmamızı sağlayacak bir sonuç çıkmasını sağlamaktır.

*****

Beşiktaş Nasıl Kurtulur?

12 Eylül’ün ağır günlerinde Galip Erdem ile Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, “Bilge Erdem” adı ile yazdığı “şifreli yazılar” ile mesajlarını iletmişti.

Bu yazılardan  “Beşiktaş Nasıl Kurtulur?” başlıklı olan yazıda da Galip Erdem, Beşiktaş üzerinden, “bu vatan (Türkiye) nasıl kurtulur?” un mesajını vermişti.

Şimdi bu yazıyı okumanın tam zamanıdır:

“Duyduğumuza göre, özellikle son yıllarda, Beşiktaş’ı yönetenlerin çoğu takımın tarihinden, zaferlerinden, gayesinden, hedefinden ve ülküsünden habersiz kimselermiş. Yöneticiliği ikinci bir meslek saymışlar. Siyaset mücadelesinde taraftar toplamak için, bol kazançlı bir yatırım yapmak için, nihayet meşhur olmak için Beşiktaş’ı kullanan yöneticiler varmış. Hatta vebali anlatanların boynuna Beşiktaş’ın ne zaman kurulduğunu bilmeyen, ilk forma renginin ne olduğunu duymayan yöneticilere bile rastlanmış; önce kırmızı-beyaz renklerin seçildiğini, Batı Trakya kaybedildikten sonra siyah beyaz’a çevrildiğini öğrenmemiş, Fuat Bolkan’ı hiç tanımamışlar. Böyle yöneticilerin elinde Beşiktaş’ın niçin şampiyon olamadığına değil de nasıl hâlâ kümede kaldığına şaşmaz mısınız?”(…)

“Beşiktaşlılar, inanan insanlardır. İnanan insanlar güçlüdür, güçlü insanlar sabırlıdır. Fırtına dinecek, bulutlar dağılacak, hava açacak, güneş yeniden doğacak, eski günler yeniden gelecektir. Takımımızın puan cetvelindeki sırasına üzülmeyin. Bütün büyüklerin hayatında böyle talihsizlikler vardır. Birbirinizden kuvvet alın, birbirinize kenetlenin, güzel günleri bekleyin. Dâva büyüktür ve elbette çetindir. Ama mutlaka kazanılacaktır ve Beşiktaş düşmemekle kalmayacak, mutlaka şampiyon olacaktır…”

***

Merhum Galip Erdem Ülkücü camia içinde “Ağabey” ve “ülkü devi” olarak tanımlanan bir mütefekkir dava adamıdır.

Bazı Milliyetçi Hareket Partililer de Galip Erdem’in bu sözlerini “MHP Nasıl Kurtulur?” şeklinde uyarlamaktan yana.

Diğer bazı MHP’liler ise her iki görüşün aslında aynı kapıya çıktığı kanaatinde. Çünkü Onlar “MHP kurtulmadan/ iktidar olmadan Türkiye kurtulmaz” görüşünde.

*****

Ahmet Hakan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan

Hürriyet yazarı Ahmet Hakan evinin önünde (üçü AKP üyesi olduğu tespit edilen) dört kişi tarafından vücudunda kırıklar oluşacak şekilde darp edildi.  Olayın üzerinden 4 gün geçtikten sonra nihayet Cumhurbaşkanı Erdoğan açıklama yaptı.

“Basın başdanışmanım her zaman şiddetin karşısında olduğumuzu açıkladı. Olayı tasvip etmek mümkün değil.”

Bakın bu cümlelerde ve konuşmanın tamamında ‘olayı şiddetle kınıyorum, Ahmet Hakan’a içtenlikle geçmiş olsun diyorum. Bundan sonra basın mensuplarına her türlü baskı ve şiddetin önlenmesi için gereken yapılacaktır…’ gibi ifadeler yok. Ayrıca açıklamayı Basın danışmanı yaptı ve ‘geçmiş olsun’ demek için kendisi aramadı.

Dahası, Erdoğan, “İstesek sinek gibi ezeriz, merhamet ettik de hayattasın” diye Ahmet Hakan’ı tehdit eden Star yazarı Cem Küçük’ü isim vermeden savundu.

Üstü kapalı olarak “A. Hakan da yazılarına dikkat etseydi” mesajı verdi.

Hemen aklıma R.T. Erdoğan’ın sahiplendiği kişileri savunma refleksi aklıma geldi.

Mesela Gezi eylemleri sırasında bir başörtülü kadın, yanında bebeği olduğu halde Kabataş İskelesi’nde  ‘üzerleri çıplak, deri eldivenli göstericiler tarafından taciz edildiğini, üzerine idrar boşaltıldığını’ iddia etmişti.

Bu iddia için Başbakan Tayyip Erdoğan, “Benim başörtülü bacıma saldırdılar” diye mitinglerde nasıl da haykırmıştı?

Üstelik yalan olduğu kamera görüntüleri ile ispatlanan bu saldırı olayına tepkisi ne kadar şiddetliydi?

Buna karşılık Ahmet Hakan’a saldırı gerçek ve failler yakalanmış. Sadece azmettirenler merak ediliyor.

Cumhurbaşkanımızdan (görüşlerini beğensek de beğenmesek de) Türkiye’nin en etkili yazarlarından ve TV tartışma programı sunucularından birine yapılan saldırıya daha güçlü bir tepki vermesini ümit ederdik.

Mesela Ahmet Hakan’a da aynı sahiplenmeyle “benim sakallı kardeşime saldırdılar” demesini beklerdik.

Demedi. Diyemedi.

Çünkü her sakallı “yandaş” değildi. Bu sakallı adam muhalif yazılar da yazıyordu.

Üstelik Ahmet Hakan’a saldırı bireysel bir saldırı değil. Hürriyet Gazetesi‘ne yapılan peş peşe iki saldırıdan sonra gerçekleşmişti. Gazeteye yapılan saldırıda saldırganların başında bir AKP milletvekili vardı. Bu milletvekilinin ve Star Gazetesi yazarının tehdidini takiben yapılmıştı.

Kısacası doğrudan “basın özgürlüğüne saldırı” niteliğinde bir durumdu.

Bir Cumhurbaşkanının en öncelikle koruması gereken bir alandır, basın özgürlüğü.

Nerede?

“Demokrasi ile yönetilen ülkelerde.”

 

Vatan Sevdası

Vatana sevdalı, sınırda ere , 
Bu itler vuruyor bak askerlere, 
Ön ayak oldunuz bu hainlere , 
Analar ağlıyor tüm şehitlere…

Bunlar suç işliyor göz göre göre,
Şimdi ne diyelim çözümcülere!
Yazık olmadı mı bu ölenlere?
İnandıramadık bu cahillere.

Canım kurban bu vatanı sevene,
Çıkarsızca vatan için ölene.
Katılalım vatan millet diyene,
Gel Allah aşkına, katıl bizlere!

 

Lütfü Türkkan mı, Bölücüler mi?

0

Kocaeli’nde HDP’ye yurtdışından gelen oylarla kaptırılan vekilliği geri almak için en yakın ihtimal yine MHP’dir. Yeni sisteme göre MHP’nin alacağı 500 küsur veya 1000 artı oy Lütfü TÜRKKAN’ı parlamentoya yeniden gönderecek ve HDP Kocaeli’nden vekil çıkaramayacaktır.

CHP bir vekilliği daha alabilmesi için ortalama 70.000, AKP ise 80.000 oy daha fazla alması gerekir. Bu durum da mümkün değildir. Yani bu tabloya göre en gerçekçi sonuç MHP’ye verilecek çok az (500 ile 1000 arası )bir destekle HDP bayrağı Kocaeli’nden inmiş olacaktır.

Bu meselede AKP ve CHP li vatandaşlardan Lütfü Bey için MHP ye verilen bir miktar oy, AKP ve CHP nin hâlihazırda almış olduğu vekillikleri aşağı çekmeyecektir. Alacakları biraz oy ise artı bir vekillik getirmeyecektir. Yapılacak en mantıklı ve ülkemiz açısından en doğrusu,MHP ye biraz oy desteğidir. Bu durum da Lütfü Bey’in vekil olması, pkknın ise ilimizde aldığı bir vekilliğin yok olması demektir.

Türk Milleti’nin bölünmez bütünlüğüne inanan herkese seslenmek istiyorum, diyor Lütfü Bey. AKP li, CHP li, SAADET ve BBP li ve diğer partililer, MHP ye atacağınız bir oy, şehrimizin önemli bir lekesini temizleyecektir. Pkknın aldığı bir milletvekilliği MHP ye geçecektir. Partiler birbirlerine ne kadarda kırıcı, yıpratıcı cümleler sarf etse de ortak akıl Kocaeli ilinde devreye girmelidir. Kendisini hemen hemen herkesin tanıdığı Lütfü Türkkan Bey,meclisin geçen dönemde en fazla çalışan vekillerinin en başında gelenlerden birisidir.

Lütfü Bey, Kocaeli ilinde ve tüm Türkiye de herkesin kolayca ulaşacağı normal bir vatandaş konumunda olan bir şahsiyettir.Tüm çarpıklıkları ,haksızlıkları mecliste çekinmeden dile getiren vatansever ,muhafazakar bir vatan sevdalısıdır.. Meselelere bilimsel ve çağın icapları doğrultusunda yorumlar getirerek insanımızın aydınlanmasına da katkı sağlamaktadır.

Lütfü Türkkan Bey, bir dönem yaptığı milletvekilliğinde vekil maaşını hiç almamıştır. Maaşlarını tamamen mağdur öğrencilere hibe etmiştir, sanırım etmeye de devam edecektir. Tamamen kendi çıkarı için çalışmayan ve millet menfaati, vatanın bölünmez bütünlüğü için çalıştığı aşikar olan bu değeri Kocaeli halkı mutlaka vekil olarak meclise göndermelidir.

Kocaeli ilinde aşağı yukarı aynı sonuçlar çıkacaktır. Ne kadar taşıma oy olursa olsun, bu ilde seçim pkk ile Lütfü Türkkan Bey arasında odaklanacaktır. Pkknın bu ilde vekil çıkarmasını istemeyen her vatansever insanın şapkasını önüne koyup düşünmesi lazımdır. Hesap birinci paragraftaki gibidir. Kocaeli halkının sağduyusu, Lütfü Bey’i meclise gönderip, bölücülere bu ilde güzel bir ders verecektir. Kocaeli Halkının sağduyulu olmalarını ve ortak akılla hareket etmelerini beklemekteyiz. Lütfü Türkkan Bey’e çıktığı bu yolda Allah’tan başarılar dileriz.

Saygılarımla…