28.5 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 786

Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak ile Ortadoğu’daki Çatışmaları, ‘İslamofobi’ ve (sözde) ‘İslamî Terör’ Kavramlarını Konuştuk.

‘İslam dünyasındaki çatışmaların asıl sebebi İsrail ve süper güçlerin bölgeye hâkim olma isteğidir.’

 

Oğuz Çetinoğlu:Farklı inanç sistemleri arasındaki çatışmalar tarihin her döneminde var ola-gelmiştir. Maalesef günümüzde de devam ediyor. Oysaki bütün inanç sistemlerinde ortak ahlakî değerlerin mevcut olduğu biliniyor. Ortak değerler ön plana çıkartılırsa çatışmalar önlenebilir veya en aza indirilebilir mi?

 

Prof. Ocak: Günümüzde inanç sistemleri, yani din ve mezhepler arasındaki çatışmaların aralarındaki farklılıklardan doğduğunu, farklılıklar yerine ortak değerleri öne çıkartarak bu çatışmalara son verileceğini düşünmenin çok kolay bir yaklaşım olduğunu müsaadenizle evvela söylemek isterim. Bence bu ilk bakışta doğru gibi görünmekle beraber, tarihin bize gösterdiği gerçek, inanç farklılıklarından ileri geliyormuş gibi görünen çatışmaların temelde daha başka güçlü faktörlerden kaynaklandığıdır. Bilindiği gibi tarihi yapan üç temel dinamik vardır: Ekonomi,  siyaset ve din. Bu üç temel dinamik her tarihî hadisede mutlaka mevcuttur; şu farkla ki çoğunlukla siyaset ve ekonomi öne çıkar, din daha geri planda durmakla beraber zaman zaman diğer ikisine eşlik eder. Dolayısıyla hangi devirde, hangi coğrafyada, hangi kültür sahasında olursa olsun, devletler ve toplumlar arası çatışmalarda daima sözünü ettiğim bu üç temel dinamiğin rol oynadığını tarihçiler iyi bilirler.

 

Dolayısıyla söylemeye çalıştığım şudur: Uzak tarihten Haçlı Seferlerini hatırlayalım. Görünürdeki sebep Kudüs’ü ‘kâfirler’in (Müslümanların) elinden kurtarmaktır. Fakat asıl sebep Müslüman Ortadoğu’nun zenginliklerini yağmalamaktır. Yakın tarihte ise burnumuzun hemen dibinde Bosna’daki katliamlara, Uzakdoğu’da Çin Türkistan’ı ve Arakan’da Müslümanları yok etmek için insanlık dışı baskı ve zulümlere bakalım: Bütün bunların sebebi ilk bakışta inanç farklılıkları imiş gibi görünmesine rağmen, arkasında asıl ekonomik ve siyasî çıkar sağlama ve hâkimiyet kurma, hatta büsbütün yok ederek onların topraklarına, mallarına el koyma maksadı yatmaktadır. Buralardaki çatışmalarda hiç şüphesiz inanç faktörünün olmadığını iddia edemeyiz. Fakat kanaatimce bu, diğer saydıklarımın görünürdeki sebebidir.

 

Günümüz Ortadoğu’sunda gerideki güç odaklarının maksadı, Müslümanların kendi ufuksuzluk ve tutarsızlıklarından, çıkarcılıklarından, inanç farklılıklarından kaynaklanan zaaflardan yararlanarak yer altı yer üstü maddî, tarihî ve kültürel zenginliklere çeşitli bahanelerle ele koymak olduğu çok da bilinmeyen bir şey değildir. Bu güç odaklarının maksatlarına ulaşmak için çeşitli manipülasyonlara başvurdukları da bilinmeyen bir şey değildir. Nitekim Ortadoğu’da bir etnik kavga ve bir Sünnî-Şiî çatışması çıkararak Müslüman toplumları birbirine ifna ettirmek suretiyle (PKK yahut PYD, Hizbullah, IŞİD, DEAŞ, vs.nin bunun için ortaya çıkarıldığını düşünüyorum) bu topraklardaki sözünü ettiğim zenginliklere el koyma veya en azından onları yönetme maksadı güden bir takım güçler olduğu çok açık. Bunun saklanacak bir tarafı yok artık. Burada Müslümanlar arasında yaşanan çatışmalarda, inanç farklılıkları görünürdeki sebeplerdir ama asıl dip dalga kanaatimce siyasî ve ekonomik güç ve çıkar hesaplarıdır.

 

Çetinoğlu:Çatışmaların önlenebilmesi veya en aza indirilebilmesi için Osmanlı dönemindeki gibi heyet-i nasihadan veya âkil kişilerden faydalanılabileceği görüşünü değerlendirir misiniz?

 

Prof. Ocak:Zaman zaman bu yola başvurmak belki kısa süreli yarar sağlayabilir, lakin kalıcı çözüm sağlayamadığı pek çok tecrübeyle sabittir. Bu yüzden bu tür çalışmaları şahsen pek gerçekçi bulmadığımı söylemek isterim. Çünkü bunlar tarih ve sosyolojiyi dikkate almamaktan kaynaklanan ütopik çarelerdir ve dediğim gibi tarih bu tür faaliyetlerin hiç bir zaman kesin ve kalıcı çözüm üretmediğini gösteren olaylarla doludur. Çarpıcı bir örnek olarak erken İslam tarihi döneminde Hz. Muhammed’in vefatından çok fazla bir zaman geçmeden çıkan sivil harpleri gösterebilirim. Bunların vuku bulduğu zamanlarda da ‘heyet-i nâsıha’lar, ‘âkil’ insanlar vardı. Ama sonuca bakınız. Müslümanlar çok keskin bir biçimde bir daha birleşmeleri pek de mümkün olmayan bir surette iki bloka ayrıldılar. Sonuç ta bugünleri etkilemeye devam ediyor ve belli güç odaklarınca sık sık manipüle edilerek Müslümanlar aleyhinde kullanılıyor ve hep kullanılacak.

 

Etrafımızda, çok tehlikeli ve bana göre Müslümanları büsbütün zayıflatmak, birbirine düşürmek,böylece güçsüz bırakmak için çok elverişli bir araç olan, görünürde bir Sünnî-Şiî çatışması var. Ama temelde, iki mezhep arasındaki inanç farklılıklarını kullanarak İsrail’in ve süper güçlerin Ortadoğu’ya hâkim olma ve onu istenilen şekilde yönetme kavgası yaşanıyor.

 

Demin ‘heyet-i nâsıha’ların,’âkil’ insanların öğütlerinin tarihte yaşanan gerçekleri pek dikkate almadan başvurulan ama hep etkisiz kalmaya mahkûm ütopikçözüm yolları olduğunu söyledim. Ne yapalım ki tarih bu gerçeği gözümüzün ta içine sokan olaylarla dolu. Çünkü kişiler ve toplumlar arasındaki farklı değerler, en az ortak değerler kadar onların kimliklerini inşa eden unsurlardır. Sadece ortak değerlerin vurgulanması, farklılıkları yok sayıp üstünü örterek, empati yaparak anlamaya çalışıp kabullenmeden, saygı duymadan sadece tahammülü öğütlemek tarihî ve sosyolojik gerçeğin bir yarısını görüp öteki yarısınıgörmemek demektir. Bana göre tahammülden önce tanımak, anlamak, kabul etmek ve saygı duymak gerekir. Zaten işte bu gerçekçi yaklaşım yapılmadığı için ‘âkil’ insanların öğütleri hiçbir işe yaramıyor gerçek hayatta. İnsanlar ve toplumlar farklı değerlerine artık karşı tarafın tahammülüyle yetinmiyorlar, çünkü onu bir lütuf, hatta hakaret gibi değerlendirip kabul etmiyorlar. Ama aynı zamanda farklı değerlerinin de tanınmasını, kabul görmesini ve saygı duyulmasını güçlü bir şekilde talep ediyorlar. Türkiye’de Alevîlik meselesinin kısa vâdede çözümsüzlüğe mahkûm olmasının altında yatan temel hadise de bence budur.

 

İnsanlar ve toplumlar bu noktaya gelmedikleri sürece, sadece ortak değerleri öne çıkararak çatışmaları önlemek hiçbir şekilde mümkün olmayacak, farklı inançlar arasındaki çatışmalar sürecektir. Üstelik sadece inanç farklılıklarından kaynaklanmadıkları, esas itibariyle siyasî ve ekonomik hâkimiyet ve güç kazanma gibi dinamikler ana zemine hâkim olduğu için sürecektir.

 

Çetinoğlu:‘İslamî terör’ kavramını ortaya atanlar, Sıffin Savaşı’nı, Kerbela olayını, Emevi – Abbasi çatışmasını, Büveyhi / Fatımî – Sünni anlaşmazlığını delil olarak gösteriyorlar. Bu olaylar, İslâmî terör iftirası için geçerli gerekçeler olarak kabul edilebilir mi?

Prof. Ocak: Sözüm ona ‘İslamî terör‘  kavramı, batılıların İslam’ı, Müslümanların psikolojisini bir türlü anlayamadıkları veya işlerine geldiği için anlamaz göründükleri, yüzeyden bakıp kolayca damgalamayı tercih ettikleri için ortaya attıkları bir kavramdır bana göre. Delil olarak gösterdiklerini söylediğiniz olayları, özellikle de Cemel Vak’asını, Sıffîn Savaşı’nı, Kerbelâ Faciası’nı, Emevi – Abbasi çatışmasını, Büveyhi / Fatımî – Selçuklu Sünni mücadelesini ‘İslamî terör’e delil olarak gösterenler gerçekten böyle düşünüyorlarsa, sebebinin deminki sorunuza verdiğim cevaptaki aynı gerekçe olduğunu, yani bunları delil gösterenlerin tarih ve sosyolojiden habersiz olduklarını müsaadenizle söylemek isterim. Çünkü bu verilen örneklerin terör denilen modern kavramla hiçbir ilgisi yoktur. Terör çağımızın ürettiği modern bir kavramdır. Bu olaylar ise İslam tarihindeki hâkimiyet ve iktidar mücadelelerinin sebebiyet verdiği olaylardır, terör olayları değildir. Eğer bunu bizim toplumumuzdan birileri söylüyorsa, hiç şaşırmam. Çünkü toplum olarak problemler karşısında hep kolaycı sebepler bulup onlar üzerinden problemleri hallettiğimizi zanneden, aslında ‘halının altına süpüren’ bir yapıya sahibiz ve tarihi yapan dinamikleri hesaba katarak tarihini anlamaya çalışan ve kendine ona göre yol çizen bir toplum değiliz. Bizim tarih bilincimize yön veren, devlet olarak, toplum olarak hep hamâset duygularımız olmuştur.

 

Kısacası, bahsettiğiniz İslam tarihindeki örnekler herhalde İslam’ı ve Müslümanları terörist bazı grupların eylemlerini bahane ederek ‘ötekileştirmek’ için bir kılıf olarak kullanılmak istenmektedir.

.

Çetinoğlu:Belirtilen olaylar, İslâmî terör ithamı için geçerli gerekçeler olarak kabul edilebilir mi?

 

Prof. Ocak: Hayır! Kesinlikle hayır. Zâten deminden beri söylediklerim bunların geçerli gerekçeler olmayacağını yeterince gösteriyor. Çünkü bunlar İslam tarihine az buçuk vukufu olanların çok iyi bildiği gibi, demin de söyledim, tamamen siyasî iktidar ve güç mücadelelerinden başka bir şey değildir.

 

Sözünü ettiğiniz olayları ‘İslamî terör’e örnek olarak verenlerin mantığını kullanırsak, 16. yüzyıl Avrupa’sındaki meşhur Fransız- Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu (Savoi ve Habsbourg hanedanları) mücadelesi, Yüzyıl, Otuz yıl Savaşları, hatta Din Harpleri, Katolik-Protestan kıyımları (Saint Barthelmy, Vichi katliamları), 1862-1865 Amerikan İç Savaşı vsvs’nin de ‘Hıristiyan terörü’ olduğunu söylemek mecburiyetinde kalırız.  Bunu biraz tarih ve sosyolojiye aşinalığı olan hiçbir akl-ı selim sahibi kabul etmez. Bunlar bazen siyasî, bazen, ekonomik, bazen din savaşı görünümü altında ‘güç ve hâkimiyet’ mücadelelerinden başka bir şey değildir. Tıpkı Osmanlı-Safevî mücadelesinin (ki mücadelede elbette Osmanlıların Sünniliği savunma, Safevîlerin Şiiliği takviye etme hedeflerini de unutmamak kaydıyla) görünürde bir mezhep mücadelesi olarak algılanması gibi. Bu mücadele de aslında bir terör hareketi değil, güçlü ve oturmuş Osmanlı Devleti ile yeni kurulmuş genç, güçlenip büyümek isteyen Safevî Devleti arasında yaşanan siyasî ve ekonomik hâkimiyet ve güç mücadelesi idi. İslam tarihinde eğer bir ‘terör’ hareketinden bahsedilecekse belki ortaçağda İslam Ortadoğu’sunda kısmen ‘Alamut İsmailî terörü’nden bahsedilebilir belki, ama biliyorsunuz, o da artık tartışılıyor.

 

Aslında belki şunu da unutmamak lazım burada: Demin de söyledim, ‘terör’ kavramı modern bir kavramdır. Uzun yıllar kibirli Batı sömürgeciliğinin acısını çekmiş, tabiî kaynaklarına ve servetlerine el konulmuş, üstelik aşağılanarak hakir görülmüş Müslüman toplumlar içindeki, Batının siyasî, ekonomik, askerî, teknolojik ve ilmî üstünlüğü karşısında komplekse kapılıp köşeye sıkışmış bazı ‘Müslüman’ militan gençlerin, idealizm uğruna başvurdukları bir ‘çıkmaz sokak’, yahut ‘çaresizliğin çaresi’dir. Bir başka ifâde ile ‘İslamî terör’ damgası vurulan hareketler; belli güç odaklarının bunlar içindeki kandırılmış, aldatılmış olanlarının para karşılığında yaptıkları, içeriden ve dışarıdan sağladıkları sözüm ona ‘İslamî’ grupları kullanarak planlı, hedefleri belli eylemleridir

 

Çetinoğlu: İslamofobi nedir, hangi gerekçelerle bu kavram oluşmuştur, bu kavramla ulaşılmak istenen maksat nedir?

Prof. Ocak: ‘İslamofobi’ kandırılarak, aldatılarak kullanılan Müslüman kimlikli olmalarına rağmen Müslümanlığı bilmeyen teröristlerin batılı ülkelerde yaptıkları tedhiş hareketleriyle eşzamanlı olarak ‘İslam korkusu’ anlamında uzun zamandan beridir Batı dillerinde kullanılmaya, telaffuz edilmeye başlayan bir terimdir. İlk bakışta sözüm ona ‘İslamî terör’ün batılı ülkelerde, başka bir ifadeyle, Hıristiyan dünyada yarattığı sosyo psikolojik ruh halini yansıtır gibidir. Lakin bana göre bu aldatıcı bir görüntüdür. Bunun altında asıl kökü ortaçağlara kadar uzanan Müslüman ve Hıristiyan dünya arasındaki savaşların ve özellikle de Osmanlı fetihlerinin Avrupa içlerinde yarattığı yüzlerce yıldır birikmiş korku, nefret ve kinin yattığını söylemek yanlış değildir. Bence İslamofobinin görünürdeki ayağı, İslam’ı temsil ettikleri iddiasıyla sözde İslam adına hareket eden teröristlerin batılı devlet ve toplumlarda yarattığı dehşet ise, asıl ayağı Osmanlı fetihlerinin Avrupa içlerinde yarattığı yüzlerce yıldır birikmiş korku, nefret ve kindir.

 

Bir diğer ayaktan, bence aktüalitesi itibariyle en az bu ikisi kadar önemli bir üçüncü faktörden de bahsetmek gerekir ki bu da bana göre Batıda, kıta Avrupa’sında ve Amerika’da ilk başlarda sayıları az olmakla beraber alttan alta entelektüel ve okumuş kesimlerde yaygınlaşıyor izlenimi veren İslamlaşma olgusudur. Bürokraside, üniversitelerde hocalar ve öğrenciler arasında gizliden gizliye yavaş da olsa yaygınlaşan bu gelişmenin batılı devletleri açıkça telaffuz etmedikleri bir ‘korku’ya sevk ettiğini düşünüyorum. Zaman zaman ilmî toplantılar için gittiğim Amerika ve Avrupa’da gerek üniversite öğrencileri, gerekse hocaları arasında Müslümanlığa geçmiş olanlarla karşılaştığım ve tanıştığım için bu durumu oldukça gözlemleyebildiğimi sanıyorum.

 

İslam korkusunu en az batılı devletler kadar hissedenin de Katolik dünyasının ruhanî makamı Papalık olduğunu söyleyebilirim. İşte burada tam da karşımıza bütün sözde ‘masumiyet ve idealizmi ile’ ‘Dinler arası diyalog‘ projesi çıkıyor. ‘İslamofobi’nin önemli ölçüde aslında bir papalık üretimi olduğu söylenen ‘Dinler arası diyalog‘ projesiyle ilgili olduğunu düşünenler var. Daha doğru bir ifadeyle bu projenin üç İbrahimî dinin, Musevîlik, Hıristiyanlık ve İslam’ın aynı kökten geldiği, dolayısıyla aralarında önemli farklar bulunmadığı şeklinde bir yaklaşımı kullanmak suretiyle İslam’ı olabildiğince deforme ve pasifize ederek Hıristiyanlığa yaklaştırma, böylece Batı için ‘potansiyel tehlike’ olmaktan çıkarma maksadıyla ilgili olduğunu düşünenler var.

 

Bu düşüncede ben de belli ölçüde haklılık payı olduğu kanaatini taşıdığımı söyleyebilirim. ‘Dinler arası diyalog‘ projesinin çok ‘mâsum’ bir proje olduğunu sanmıyorum açıkçası. Böylece Müslümanları daha kolay kontrol edilebilme ve istenilen şekilde yönetebilme imkânının doğacağı, kısacası, son tahlilde belki İslam’ın Batı Hıristiyan dünyası için potansiyel bir tehlike olmaktan çıkarılarak İslam dünyasını rahatça kontrol etme hesabı yapılıyor olabilir. Dikkat edilirse bu konuda yaklaşık yirmi yıldan beridir Müslüman ülkelerde, bu arada özellikle Türkiye’de Türklerden oluşan cemaatlere sahip apartman altı kiliselerinin ve misyonerlik faaliyetlerinin yaygınlaştığı bilinmeyen bir şey değil. Bu kiliselerin genelde Protestan kiliseleri olduğu söylenir, ama bu bence o kadar önemli değil. Önemli olan Hıristiyanlığın özellikle bazı lise ve üniversite gençleri arasında sempati ile karşılanmış olması. Mesela seyrek de olsa bazı gençlerin boynunda kolye gibi haç taşıdıklarını gördüğüm zaman şaşırmıştım. Sorduğunuzda şeklinin hoşlarına gittiği için taktıkları cevabını alıyorsunuz.

 

Öte yandan bilgisayar oyunları ve çizgi filmler vasıtasıyla çocukların ve gençlerin Hıristiyanlık inanç ve kavramlarını tanımaları sağlanarak daha erken yaşlarda Hıristiyanlığa sempati duymalarının, böylece Müslümanlığı bırakmalarının hedeflendiğini de unutmamak lazım. Bütün bunlar karşısında Müslümanların çok yetersiz kaldıklarını, sadece namaza ve tesettüre yönelik bir eğitimin ağırlıklı olarak İslamî görüntülü ve yazılı araçlarda giderek yaygınlaştığını söyleyebilirim. Bu eksik ve klasik fıkıh mantığını kullanan İslamî eğitim anlayışının Hıristiyan dünyasının albenili, bin bir çeşit propaganda yöntemleri karşısında çok yetersiz kaldığını, çocukları ve gençleri cezbetmediğini görüyorum. Türkiye’de çocuklar için üretilen pek azı müstesna ‘İslamî’ çizgi filmlerin, bilgisayar oyunlarının gördüğüm ve seyrettiğim kadarıyla ne senaryoları, ne teknik seviyeleri, ne de vermek istedikleri mesajlar açısından yeterli ve başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim.

 

Sadece çocuklar için değil yetişkin seyirci kitlesine hitap eden tarihî ve dinî içerikli dizilerin senaryoları da bence acemice, iyi araştırılmadan ve gerçek hayattan kopuk, idealize edilmiş, adeta tarih dışı yaklaşımlarla kaleme alınıyor; diziler böyle senaryolarla çekiliyor. Bunlarda işlenen tarihî, dinî şahsiyetler, âlimler, sufiler gerçekte olduklarından epeyce farklı, âdeta insanüstü kişiler olarak işleniyor,  kusurları, yanlışları olabileceği bahis konusu edilmiyor. İki örnek vereyim: Diriliş ve Yunus Emre dizileri. Osmanlı devleti Diriliş dizisindeki gibi kurulmadı. Dizideki gibi bir Yunus Emre tarihte yaşamadı. Dizideki gibi bir Tapduk Emre de gerçekte yok. O dönem Anadolu’su da orada sergilenen kadar kusursuz ve gerçek dışı değildi. Tarihi, tarihî şahsiyet ve olayları idealize ederek, âdeta kutsallaştırarak roman yazmaktan, dizi yahut film çekmekten kurtulup tarihimizin gerçekleriyle karşılaştığımızda, onlardan korkmadan yüzleşmeyi (yüzleşme adına karalamayı kastetmiyorum) ve gerçekleri korkmadan, ürkmeden öğrenmemiz ve kabul etmemiz gerekiyor. Ancak bu sayede toplumumuzun rüşde ereceğini düşünüyorum. Bizim gibi toplumlar için toplumsal bilinç inşa etmede tarihin önemi bence burada.

Son olarak şunu vurgulamak isterim: Bunlar benim sizin sorularınıza verdiğim şahsî düşüncelerimi yansıtan samîmi cevaplarımdır. Doğru cevaplar budur iddiasında değilim.

 

 

 

 

 

 

 

AHMET YAŞAR OCAK

 

1945 Yozgat doğumlu olan Ahmet Yaşar Ocak Yozgat İmam-Hatip Okulunu bitirdikten sonra (1963) Yüksek tahsilini eski İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nde (şimdiki Marmara İlahiyat Fakültesi)  tamamladı (1967). İkinci lisansını aynı yıl girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde yaptı (1971). Bir yıl kadar Osmaniye İmam-hatip Okulu’nda meslek dersleri öğretmenliği yaptıktan sonra Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’nde asistan oldu (1972). Yüksek Lisans eğitimini burada aldı (1972-1974). Doktorasını Strasbourg Üniversitesi’nde yaptı (1974-1978). Hacettepe Üniversitesi’nde 1983 yılında Doçent, 1988 yılında profesör oldu. Hâlen TOBB ETÜ Tarih Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya devam etmektedir.

 

 

(ÖNCE VATAN GAZETESİ, 19 Eylül 2015)

 

 

Yerli ve Milli Olabilmek.

İstanbul’dan yeterli oyu alamayan veya oyunu artıramayan partilerin Genel Seçimlerde ülke çapında başarılı olabilmeleri mümkün değildir. Bu bakımdan bir seçmen olarak, İstanbul ve çevresinin sorunlarının ve çözümlerinin ele alındığı seçim beyannamelerini görmek isteriz. Alışılmış ve sürekli dile getirilen meseleler kadar; 3.BoğazKöprüsü ve 3.Havaalanının doğurduğu ve doğurabileceği sorunlar ele alınmalıdır. Buradaki yolsuzluk ve istismarlar, hak ihlalleri, eşe dosta tanınan imtiyazlar, çevredeki köylüleri ezen uygulamalar, büyük rant ve çevre sorunları ele alınabilir. İstanbul’un kuzey ormanları üzerinde oyunlar oynanmaktadır. Belgrad Ormanı nitelik değiştirmektedir. Atatürk Hava limanının kapatılması söz konusudur. Acaba bu arazi kimlere açılacak ve verilecektir? İstanbul milletvekili adayı olmak herhalde kolay değil…

***

Esed’e diktatör diyenler aynaya bakıp kendilerini değerlendirirlerse iyi olur. Anayasaya uymak yerine, anayasayı kendine uydurmak, basına baskı ve saldırı, Hürriyet Gazetesini bir iktidar milletvekili komutasında basmak, havuz medyası kurmak, rejim fiilen değişmiştir diyerek demokratik parlamenter sistemin rafa kaldırıldığının ilan etmek, siyasi tansiyonun ve kamplaşmayı artırmak ülkemizdeki eksik demokrasi örnekleridir…

Yerli ve milli olabilmeye Genel Seçimler yaklaştıkça epey talip çıktı ve bu kavramların kısmeti açıldı. Çelişkili tavır ve beyanları gördükçe daha önceleri neredeydiniz sorusu akla geliyor. Gerçekten küresel rüzgârların estiği, önü açılmış milli devletlerin kuşatıldığı bugünkü dünya düzeninde milli ve yerli kalabilmek zordur. Küresel çıkarları korumak ve onlara teslim olmak insanlara akıl almaz imkânlar sağlamaktadır. Milli menfaatler yerine küresel menfaatlerin korunması gerektiğini ileri süren yetkililer ve bakanlar gördük. Farklı ülkelerde değişik yöntem ve imkânlar sunarak birçok kimse elde ediliyor; kullanılıyor ve işi bitince de atılıyor. İdeolojik aidiyetin yerini alan etnik ve mezhep mensubiyeti belirli bir millete ait olmanın önüne geçiriliyor. Değişik şekillerde kullanılanlar milli ve yerli de kalamıyorlar.

Bazıları yerli ve milli olmakla Türklerin kastedildiğini ileri sürüyorlar. Yerli ve milli olabilmek her Türk vatandaşı için geçerli olmalıdır. Bazıları hem etnik köken arama peşine düşecek; hem de T.C. vatandaşı dini azınlıklar ve bazı etnisiteler de yerli sayılacak. Dini azınlık ve farklı etnikliklere bağlı vatandaşlarımızın da milli kimliği Türk’tür. Şu halde, bazılarının yerli ve milliden sadece etnik Türklerin kastedildiğini anlamaları yanlıştır. Kaldı ki, etnik Türk ve etnik Türk olmayan ayırımı da ayrı bir yanlıştır. Türk unsuru Anadolu’da etnik gurup değildir. Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya, Kosova, Irak ve Suriye gibi ülkelerde durum farklıdır.

–         Milli ve yerli olanlar dünya dili olan Türkçeye, milli sembollere ve değerlere sahip çıkarlar,

–         Milli egemenliği devredilemez ve paylaşılamaz olarak görürler ve tuzaklara düşmezler,

–         Türk olmayı, Türkiyelilikle karıştırmazlar,

–         Türk Milletine mensubiyet duygusunu hissederler; etnik taassuba sapmazlar,

–         Milli çıkarları her alanda koruyarak silah bırakmamış terör örgütü ile müzakere yapmaz; Habur, Oslo rezaletlerine ve Dolmabahçe Mutabakatlarına sebep olmazlar, yanlış politikalarla terörü azdırmazlar, dıştan kumandalı çözüm tekliflerine kapılmaz ve örgütün ekonomik kaynaklarını kuruturlar,

–         Yerli ve milli sermaye kendi çıkarını düşündüğü kadar, ülke çıkarını da düşünür, vergi kaçırmaz, hayali ihracat yapmaz; doğrudan yatırım yaparak istihdam yaratır. Milli ve yerli bir yönetim, üretimi ve ihracatı önleyici oyunlara gelmez; ülkeyi iç ve dış borç ablukası altına sokmaz; cari açığa rekor kırdırmaz; işsizliği artırmaz; gelir dağılımını düzeltir ve tarımı perişan etmez. Elindeki değerleri satıp onlardan kurtulmaz.

–         Yerli ve milli olanlar Cumhuriyet-Osmanlı rekabeti gibi kısır tartışmalara teslim olmaz. 1923 Türkiye’sinden rövanş almaya kalkmaz. Demokrasiye ve hukuk devletine bağlı kalır.

 

Çocuklar Okullarında Mutlumudur?

Okullar açıldı. Öğrenci ve veliler heyecan içindeler. Öğretmenlerise  “oldukça yoğun sorunları olmasına rağmen”, mesleklerinin kendilerine yüklediği sorumluluk ve çocuk sevgisinin coşkusuyla; bilgiyi, güzellikleri paylaşmanın mutluluğunu yaşamaya hazırlar.

Çocuklarımızın gittikleri okullarda, arzu edilen bilgileri, becerileri ve davranışları severek paylaşmaları ve mutlu olabilmeleri, sunulan eğitim ortamlarının uygunluğuna bağlıdır elbette ki.

Uygun eğitim ortamı denildiğinde,  fiziki mekânlar, materyal ve eğitim paydaşlarının uygunluğu/yeterliliği akla gelmektedir öncelikle.

Fiziksel ihtiyaçların yanında, özellikle sevginin, duygusal ihtiyaçların doyurulduğu ortamlar çocuklarımızı oldukça mutlu etmekte ve başarılı kılmaktadır.

Bu yüzden okul ikliminin, bireyleri sevgiyle ısıtan, bilgiye, paylaşmaya, başarıya özendiren kıvamda olması beklenir.

Okullar tatil” denildiğinde, sevinçten zıplayan çocukların, “okuldan nefret ettiği için” değil, zevkli bir öğrenme uğraşının yorgunluğunu çıkarmak için  “oley…” çektiğinden emin olmalıyız.

Ne var ki çocuklarımızın, eğitimin amaçları doğrultusunda mutlu ve başarılı olabilmeleri,”huzurlu ve başarılı öğretmen kadrolarıyla” mümkün olacaktır.

Oysa birçok temel sorunu çözülememiş öğretmenlerimizin, öncelikle bu eksikliklerinin giderilmesi gerekmektedir.

Bu bağlamda, eğitim sendikalarının yıllardır dile getirdiği ve günümüz koşullarının kaçınılmaz kıldığı,öğretmenlerin maddi ve manevi sorunları ivedilikle giderilmelidir.

Öğretmen; mesleğinden, mensup olduğu kurumdan, çalışmalarının karşılığını görmekten, kendisine verilen değerden gurur duyabilecek düzeye getirilmelidir.

Öğretmenin zihnini, “öğrencilerime nasıl daha fazla yararlı olabilirim” gibi sorulardan başka, hiçbir sorun meşgul etmemelidir.

Unutmamak gerekir ki, her amacın bir takım ön koşulları vardır. Belirlenen hedeflerin gerçekleştirilebilmesi için “olmazsa olmaz” ön koşulların giderilmesi elzemdir.

Çağdaş düzeyde mekânlar, eğitim materyalleri öğrenmenin temel unsurlarıdır elbette ki. Ancak, “kaliteli, huzurlu, azimli, sevgi dolu” öğretmenler olmadığı sürece eğitim ortamları asla çocuklarımızı mutlu edemeyecektir.

Çünkü mutlu olmayan, mutlu edemez.

Müfettişliğimin ilk yılıydı. Grupça, bir bayan öğretmenin çalıştığı bir köy okuluna rehberliğe gitmiştik. Okullar açılalı iki aya yakındı. Derslikte gerekli araç gereç yok diye öğretmeni eleştirmeye başladık.

Hüzünlenerek, “eşinin Şırnak’ta er öğretmen olduğunu, lojmanın pencerelerinin demir parmaklıklı olmadığı için korkudan uyuyamadığını, derslik duvarlarına çivi çakarken parmağına çekici vurduğunu, sorunlarını muhtara anlatarak yardım istemesine rağmen, destek alamadığını” söyleyerek morarmış parmağını göstermişti.

Sonra da; “sizleri sabırsızlıkla bekliyordumsıkıntılarımı çözersiniz diye, fakat halimi hatırımı sormak aklınıza gelmedi. Dinlemeden, anlamadan eleştirmeye başladınız” diye sitem etmişti.

Hatamızı anlamış,  mahcup olmuştuk. Bu yaşantı hayatıma hep ışık tuttu mesleğim boyunca.

Şimdi diyorum ki, çok derli çocuklarının üzerine titreyen sayın anne babalar, devletin eğitim yetkilileri; öğretmenlerimizi anlamaya çalışalım, Onlara yardımcı olalım. Devlet sorunlarını gidersin, hep birlikte mutlu olmalarını sağlayalım.

Okul ortamları buram buram sevgi koksun. Böylesi ortamlarda; ilgiyle, hoşgörüyle, güler yüzle sunulan bilgi menüleriyle beslenençocuklarımız da sağlıklı büyüsünler ve doyunca mutlu olsunlar.

“Yine mi okul?..Offf…” söylemlerini artık çocuklarımızdan duymayalım. Geleceklerinin inşa edildiği okullarına, tebessümle, arzuyla, koşarak gitsinler.

Sevgiyle kalın…

 

Asya ve Avrupa Kıskacındaki Türkiye!

Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusunda PKK terörü hızla can alırken, millet olarak bütün dikkatimizi bu bölgeye odaklamışız. Etrafımızda başka hangi dolaplar dönüyor ne yazık ki bunların farkında bile değiliz. Vahşi terör örgütü; Asker, Polis, Sivil vatandaş demeden her gün can alıyorken, onların parlamentodaki siyasi uzantıları da, Avrupa’da Türkiye’ye karşı siyasi ve ekonomik baskı uygulatmak için kapı kapı dolaşıp yandaş toplama çabası içindeler.

ABD yetkilileriyle ise kanka oldukları bizce çoktan aşikâr olmasına rağmen şimdi kendileri görüştüklerini açıkça beyan ediyorlar. Zaten PKK nın bu gün ellerinde bulunan silahların birçoğu,  ABD askerleri Iraktan çekilirken onlara bırakmış olduğu silahlar olduğu gibi bir kısmı da Suriye de IŞİT’e karşı bombardıman yapan koalisyon kuvvetlerinin PYD ye IŞİD i vurması için havadan bıraktıkları mühimmatlardır.

Havadan koalisyon güçlerinin bıraktığı bu mühimmatlardan herkes payına düşeni alıyor. PKK alıyor, PYD alıyor, IŞİD alıyor. Yeter’ki, Ortadoğu da kan ve gözyaşı dinmesin.

Hükümetin 2012 yılından itibaren inatla ve yanlış olarak uyguladığı çözüm süreci, Türkiye’yi bugün içinden çıkılamayacak kadar güç duruma getirmiştir. Hükümet taraftarlarının ağızlarını her açtıklarında 30 yıldır devam eden terörden bahsederler de, iktidara geldikleri günden buyana terörün bu denli nasıl azgınlaştığının muhasebesini yapmazlar.

Tabir caizse; adeta taşları kaldırımlara gömdüler, köpekleri serbest bıraktılar. Emasya protokolüyle askerin elini kolunu bağladılar, yandaş, il başkanı, ilçe başkanı gibi AKP için çalışan partizan vali ve kaymakamları bu bölge vilayetlerine atayarak askerin operasyon yapma yetkisini bunlara bıraktılar. Bu valilikler tarafından askerin 280 olay için başvuruşuna sadece sekiz defa izin verildiği söyleniyor. Ne kadar acı bir gerçek değil’mi? Şimdi bunların hepsi panik içindeler çünkü gerek eski başbakan, gerek eski içişleri bakanı suçu, bürokratların üzerine yıkmaya çalışıyorlar. Hepside yargılanacaklar adalet, er veya geç mutlaka tecelli edecek.

Dış politika konusunda Ortadoğu gerçeğini iyi okuyamayan hükümetin özellikle Suriye konusunda attığı yanlış adımlar yüzünden Türkiye’nin hızla dönüşü olmayan bir kaosa doğru sürüklendiğini görmekteyiz.

Şam Emevi Camisinde Cuma namazı kılacağız la başlayan Suriye macerası, Cumhurbaşkanının eylül ayında Rusya lideri Putin‘le görüşüp dönüş yolunda gazetecilere: “Suriye konusunda geçiş dönemi Eset’le de olur” demesine rağmen B.Bakan Davutoğlu aynen ABD li siyasilerin kullandığı dili kullanarak: “Geçiş dönemi asla Eset’le olmaz” diyor. Türk dışişlerinden ise zerre ses çıkmıyor. Artık görülüyor ki; B.Bakan ve Cumhurbaşkanı dahi Suriye konusunda mutabakat sağlamış değiller. Yani durum tabir caizse Hocam Prf. Dr. İskender Öksüz’ün deyimiyle: “Vantilatör B..a çarptı“.

İş bununla da kalmıyor dost bildiğimiz(!!!) Suudi Arabistan, İsrail ile ortak bir açıklama yaparak: (Suudi bir general ve İsrailli dışişleri mensubu yetkilisi) “Türkiye ve İran’ın Ortadoğu’daki emellerini kırmak için İran, Türkiye, Irak ve Suriye topraklarının üçte bir parçalarını birleştirerek (Büyük Kürdistan’ın) kurulması için çalışmalıyız” diye deklarasyon yayınladılar. Yani asla yan yana gelmez denilen bu iki ülke söz konusu Türkiye ve İran olunca anında ittifak yapabiliyorlar.

Bu da gösteriyor ki; dünya milletleri arasında devamlı dostluk veya devamlı düşmanlık yoktur, sadece çıkarlar vardır.

Ege’de olanların ne kadar farkındayız?

16 Ege adası ve bir kayalığın 2004-2009 yılları arasında Yunanistan askerleri tarafından işgal edildiğini eski Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri Kurmay Albay Ümit Yalım, o kuruluş senin, bu kuruluş benim il il gezerek sürekli dile getiriyor. Buna rağmen. Hükümet yetkililerinde alabildiğine büyük bir vurdumduymazlık ve pişkinlik hâkim.

Meclis oturumlarında MHP’li vekillerin birçok defa bu konu hakkında vermiş oldukları soru önergeleri ya savsaklanmış ya reddedilmiş ya da beylik konuşmalarla geçiştirilmiştir. En son verilen soru önergesinde o zamanın Milli Savunma bakanı, şimdiki meclis başkanı İsmet Yılmaz cevaben: “O adalar, evet fiilen Yunanlılar tarafından işgal altında ama Lozan anlaşması hükümlerine göre bizim sayılır“. Sayın bakanın ne demek istediğini anlayan varsa beri gelsin.

Sözcü gazetesinde Saygı Öztürk’ün verdiği habere göre bundan yaklaşık bir ay önce Yunan Genel Kurmayının devir teslim töreninde bir de Türk Askeri Ateşe’si bulunuyordu. Türk devletine ait olan adalar Yunan işgali altındayken, Yunan Toplarının namluları Turgut Reis’e çevrilmişken, Türk jetleri Egede Yunan uçakları tarafından sürekli taciz edilirken Türk Ateşe’nin orada bulunması çok manidar doğrusu.

 

Kim İtiraz Ediyor?

Türkiye’nin bugün yaşadığı kanlı ortamın barış süreci denen soytarılıkların, anaların ağlamasın denen yüzsüzlüklerin sonucu olduğuna aklı başında kim itiraz ediyor?

Yani, aklını şeytana satmamış kim itiraz edebilir?

Dedik ki;

“şeytanla pazarlık yapılmaz!”

Bize, şeytan muamelesi yaptılar.

Dedik ki;

“Analar ağlamasın oyunu yapmayın, biz sizden daha çok bunu istiyoruz. Ama bu yaptığınız, teröre destektir.”

Bize, kandan beslenenler muamelesi yaptılar.

Gelinen nokta, barış süreci oyununun, analar ağlamasın tezgâhının sonucudur.

Bugün akan kandan, barış sürecine destek verenler, analar ağlamasın tezgâhının içinde olanlar sorumludur.

Zaten, her ŞEHİT cenazesinde, ŞEHİT yakınlarının KENDİLİKLERİNDEN gösterdikleri tepkiler, bu gerçeğin çok açık ifadesidir.

Artık, ŞEHİTLER adeta kaçırılarak defnedilmekte, gizlice defnetmek için özel gayretler saf edilmektedir.

Ama güneş balçıkla sıvanmaz.

Bir de, tepkisini gösteren ŞEHİT yakınlarına hakaret modası başladı ki, bu durum, barış sürecine destek verme soytarılığından daha da şeytanî ve daha da vahim bir durumdur.

Tehdit de ayrı bir konu.

Nedir tehdit?

400 milletvekili verirseniz, bu işler biter.

Allah Allah!

Peki, şimdi neden bitmiyor?

400 vekil ile nasıl bitirmeyi düşünüyorsan, şimdi de aynı yöntemi kullanarak bitir.

Yani, 400 şantaj mı?

Kenan Evren’in ihtilal yapmak için işlerin olgunlaşmasını bekledik dediği gibi, daha çok kan dökülmesini mi bekliyorsunuz?

Madem, 400 alınınca bitecek, şimdi bu reçete ile neden bitirmiyorsunuz?

Daha çok ananın ağlamasını mı bekliyorsunuz?

400 alınınca bitirecek reçeteler şimdi neden devreye girmiyor?

400 ile başka hesaplar mı yapılmak düşünülüyor?

Ayrıca, şimdi hangi yetki eksik de, 400 alınınca yeni bir yetki olacak?

Bakın, bu gidişat, tahammül sınırlarını aşan bir gidişattır.

Her gün 3-5 tane ŞEHİT haberi insanımızın bütün sinirlerini yıpratmış ve insanımızı olağanüstü germiş bulunmaktadır.

Bir de, dün teröristlerle kucak kucağa oturanlar ve gazetelerde, televizyonlarda bu kucak kucağa oturanları alkışlayanlar, onlara sonsuz destek verenler, bugün kalkıp, terörist avcılığı yapmıyorlar mı, utanmadan, sıkılmadan…

Bu durum meseleleri gören ve anlayan insanımızı daha da germekte, sinirlerini yıpratmakta ve aklını başından almaktadır.

Bari edebinizle susun ve oturun. Bu kadar ikiyüzlülüğe, bu kadar düzenbazlığa ne kadar tahammül edilebilir?

 

Yerli ve Milli

Gün oldu papaz cüppesi giydik,

Gün oldu Yahudi cesaret nişanı astık boynumuza,

Gün oldu meydanlarda Ortadoğu Eş başkanı olarak havamızı attık,

Gün oldu zengin işadamlarının kotralarında balık partileri yapıp,

Gün oldu fakir sofralarında iftar açtık.

İngiliz vatandaşlığından çıkmadan çifte vatandaşlıkla üç dönem bakan olduk.

Kökleri tarih öncesine dayanan Türk milletinin ismini anmaktan imtina edip, otuz altı etnik parçaya ayırıp “Millet” kavramı içerisinde tekrar birleştirdik hangi milletse bir türlü bu milletin adını öğrenemedik.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bir de yerli ve milli 550 vekil istiyoruz öylemi?

Ya “yerli ve milli” kelimelerinin tarifini bize yanlış öğretmişler, ya da, birileri bu millet’in aklıyla alay ediyor, pes doğrusu.

***

Terörün Beli Kırıldı mı?

Başbakan, liderler toplantısı için gittiği ABD de Turken Vakfının düzenlediği bir toplantıda:

“Bugün itibarıyla, şunu ifade etmek isterim ki Türkiye’ye dönük terör tehdidinin beli kırılmıştır”

Bu sözün söylendiğinden; Bir gün önce PKK Giresun da jandarma karakoluna saldırmış, iki gün sonrasında ise şehit haberleri ve terör bilançosu şöyledir:

İki asker ve üç polis ailesinin evine ateş düştü,

6 ilçe daha güvenlikli bölge kapsamına alındı,

Güneydoğunun birçok yerinde karakollar bombalandı, çok sayıda yaralı var,

Bitlis valisi, ilçelerinde taşımalı sistemle oy kullanılması için İl Seçim Kuruluna müracaatta bulundu.

Eğer terörün beli böyle kırılıyorsa, Allah beli kırılmayan terörden Türk milletini korusun.

Kalın sağlıcakla.

En İyi Müslüman Ölü Müslüman mıdır?

“Ey Müslüman! İslam’ı öyle canlı ve diri yaşa ki seni öldürmeye gelen sende dirilsin” diyordu Sezai Karakoç. Cevabı yine Diriliş Şairi versin: “Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum.”

Biz Müslümanlar madden ve manen ölü gibiyiz. Hıristiyanların Ortaçağ Avrupası’ndaki hâli gibiyiz. Bir ölür (şehit binbaşı), bin eziliriz (Mekke – hac).

Fizikî anlamda dünyada en çok ölen biziz ve birbirimizi en çok öldüren biziz. Sosyo-ekonomik anlamda en az üreten biziz ve en iyi hazır yiyicileriz.

Dinimizin ilk emri ‘Oku‘dur; okuyanların oranı % 0,01 ama Müslümanlık iddiasındakiler yüzde 99,8.

Müslümanların kıblesi (yönü-ciheti-yönelişi) Kâbe‘dir ama her gün binlerce Müslüman karadan ya da denizden Avrupa‘ya kaçmaya çalışıyor.

Çalışarak ve üreterek Avrupa’yı geçmeye çalışmıyoruz; çalışan ve üreten Avrupa’ya mülteci olarak geçmeye çalışıyoruz.

Bizim dinimiz hak din, kitabımız son kitap, Peygamberimiz yüce ahlâklı. Hıristiyanların ise kitabı bozulmuş, dinleri yozlaşmış, ahlâksızlıkları diz boyu. Öyleyse biz ya Müslüman değiliz, ya adam değiliz.

Hacda ihramlıyken karıncayı bile öldürmen yasak ama birbirini eze eze öldürebilir ve sonrasında da tavafa devam edebilirsin. 1000’e yakın hacı adayı öldüğü halde hac iptal edilmedi. Ya Peygamberimiz zamanında olsa O ne yapardı?

Bizim Devletimiz; 8 ay önce Suudî Kral Abdullah el-Abdülaziz öldüğünde neden millî yas ilan etti ve Türk Bayraklarını yarıya indirdi, vinç kazası sonrası 800 Müslüman feci şekilde öldüğü halde neden millî/dinî yas ilan etmedi ve bayrakları niçin yarıya indirmedi? Kralın canı can da hacca niyetlenen Müslümanlar patlıcan mı?

“Mekke’de-Medine’de ölmeye gücü yeten burada ölsün. Burada ölene şefaatim vacip olur” hadisini kim, ne zaman uydurdu? Ebu Cehil‘den başlayıp tüm kâfirlerin, Abdullah bin Übey‘den başlayıp tüm münafıkların ve Osmanlı’ya ihanet eden Mekke Şerifi Hüseyin‘den başlayıp tüm hainlerin cesedi Kutsal Topraklara düştü diye mi kutsanacak?

Sahih bir hadiste Peygamberimiz “Müslümanlar bir vücudun âzaları/organları gibidir; bir uzvu/organı acı çekerse bütün vücut acı çekmelidir” diyor. Bu son hadisedeki hissizliğimiz – duygusuzluğumuz ölçü alınırsa biz vücut olarak ağaç kütüğü müyüz, kaya dibi miyiz, jant kapağı mıyız?

Cumhurbaşkanı yol vermezse elde Türk bayraklarıyla şehit cenazelerine katılıp slogan atamayanların millîliği ve yine o hüküm vermezse bir çırpıda ölen bin hacının taammüden vebalini sorgulamayanların Müslümanlığı hangi ülkede geçerli?

Bizim dinimiz akıl dini; hani akledenler?

Bizim dinimizin temeli sorgulama; kadermiş diyenler hangi dinden?

Bizim dinimiz dünyayı yaşanır bir hale getirmek ve insanlığı huzur ve barış içinde yaşatmak için; öyleyse bu kan, bu zulüm ve bu aymazlık neden?

Amerika’nın ve Batı’nın bize reva gördüğü “En iyi Müslüman, ölü Müslüman dır” sözünü biz kendimize nasıl layık görüyoruz. Ve imanımız kaç gram, yaşantımız kaç karat?

Muhammed İkbal ile bitirelim: “Müslümanlardan kaç, İslam’a sığın!

 

Yine Teröriste Hitap

0

“Teröriste Hitap” yazımda belirttiğim gibi, kimlerin; sırtını sıvazladığını bir düşün be kardeşim.

Kimlerin desteğine mazhar olduğunu bir gör be kardeşim.

“Hadi koçum arkandayım!” diyenleri bir seç be kardeşim.

Sana verdiği vehim, vesvese, fısıltı ve üflemesine düşünerek iyice bir kulak ver be kardeşim.

Ver de “İnneme’l- mü’minûne ihvetün.” / “Ancak mü’minler, inananlar kardeştir.” (Hucurât: 10) diyen âyete muhalif ve aykırı olmaya yönelttiğini gör be kardeşim.

Din kardeşine hiç çekinmeden, hiç tereddüt etmeden, hem de namertçe kurşun sıkıyor, tuzaklar kuruyor! Güya, bu yıkım ve öldürmeleri Kürtler için yaptığını sanıyorsun! Artık ayıl be kardeşim.

En büyük zararı Kürtlere verdiğini gör be kardeşim.

Bil ki, Türk kardeşini  -Allah göstermesin-  yok ettiğin takdirde, ilk yok edilecek olanın kendin olacağını artık aklet be kardeşim.

Çünkü seni kullanan ve Türk kardeşine ihanet ettirenlerin: “Kardeşine ihanet eden bana haydi haydi eder.” düşüncesiyle, ilk önce seni saf dışı bırakacaklarını bil be kardeşim.

Tarihin, evvel emirde hainlerin ihanete uğratılmalarının nice ibretli öykü örnekleriyle dolu olduğunu hatırla be kardeşim.

Şimdi gelelim sadede: Kürt kahir ekseriyetine rağmen; Kürtçülük ve Bölücülük yapanlar; şayet, çekinmeden kurşun sıktığı, tuzaklar kurduğu Türk kardeşinin; mahiyet, hüviyet, şahsiyet ve indallah kimliğine, Allah katındaki makbuliyetine bir baksalar; eminim ki, kendilerinden ve yaptıklarından hicap duyup utanacaklardır.

Nitekim, kendi bölgelerinden çıkmış, o toprakların insanı olan kendi hemşerileri ve kendileri gibi Kürtçe de konuşan Asrın Âlimi’nin şu tesbit ve yorumları; değil sadece kendilerini, dünya zâlimlerini bile ilzam edecek, konuşamıyacak duruma sokacak mahiyet ve içeriktedir.

X

“İslâmî devirlerde de Kürdler; Müslüman Türklerle aynı kaderi paylaşmışlardır. Nitekim Üstad (Bediüzzaman)…bu gerçeği şöyle dile getirmektedir:

‘Kürdler; Türklerin hakikî bir vatandaşı ve eskiden beri cihad arkadaşı olmuşlardır.’ (Nursî, S. Mektubat, EN. s. 403)

“Öyle ya Kürdler; belki bin seneden beri Selçuklular da dahil, bu topraklarda Türklerle beraber olmuşlar, iyi ve kötü günlerini onlarla birlikte yaşamışlar, beraber gülmüşler, beraber ağlamışlar ve cihad meydanlarında koyun koyuna şehid olmuşlardı. Onların Türklerle birlikte yaşamaları âdeta, bir ilahî kader çizgisi hâline gelmiştir. Bunun dışında başka şeyler düşünmek, hattâ tasavvur etmek dahi, bu ilahî kadere isyan etmek olurdu. (Bediüzzaman Said Nursî ve Anadolu İman Hareketi, Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, 1989 – Konya, s. 62)

“Türk Milleti’ne kılıç çekmeyiniz (diyen) Üstad (Bediüzzaman); Türk pederlerimiz dediği bu millet ve onun ulularının, her zaman himmeti bereketi ve duasıyla yanında olmuş ve en ufak bir menfî hareketin içinde olmamıştır…

“Harb-i Umumî’den az önce ve azınlık gruplarının İmparatorluğun parçalanması için çanak tuttuğu o meş’um yıllarda; Üstadın da Van’da bulunduğu sıralarda bazı askerlerin, müslüman halkın genel dinî temayüllerine aykırı davranmalarından acı acı yakınan ve isyan etmekten başka bir çıkar yol görmeyen ve kendisinden de yardım isteyenlere karşı bu büyük Tanrı Kulu aynen şöyle demiştir:

‘O fenalıklar, o dinsizlikler, onu yapanlara mahsustur. Ordu, onunla mes’ul olmaz. Hem bu  Osmanlı (Türk) Ordusunda belki yüz bin evliya vardır. Ben bu orduya kılınç çekmem ve (çekemem), size de iştirak etmem (katılmam).’ (Nursî, S. Şualar, EN. s. 361) (a. g. e., s. 63 – 64)

“Evet, geniş İmparatorluk hudutları içinde yaşayan etnik guruplar ve ekalliyet şovenizminin İmparatorluğun kalbine pis bir hançer gibi saplandığı o bedbaht devirlerde bile Bediüzzaman, Arş-ı Alâyı titreten bir sesle (menfî) ekalliyet (azınlık) milliyetçiliğinin karşısına dikilmiş ve kendi hemcinsleri olan Kürdlere aynen şöyle seslenmiştir:

3711

‘Altı yüz seneden beri Tevhid bayrağını bütün âleme karşı yüceltmiş olan bizim ŞANLI  TÜRK pederlerimize kuvvet ve cesaretimizi hediye edelim. Ona bedel, onların akıl ve marifetinden istifade edeceğiz. Öyle ya, Türkler bizim aklımız, biz de onların kuvveti, mecmuumuz (bir araya toplandığımızda); bir iyi insan (millet) oluruz.

‘(Onlara) hodserane (dik başlılık) yapmıyacağız. Bu azmimizle başka unsurlara ders-i ibret vereceğiz ki, iyi evlâd böyle olur. Hem de istibdad zamanında bir batman itaat etmişsek şimdi bin batman itaat ve ittihad farzdır. Zira şimdi, (bunun) sırf menfaatini göreceğiz. Elhasıl, (Türklerle) ittifakta kuvvet var. (Türklerle) ittihadda hayat var, itaat-ı hükümette ise, selâmet var. Hablü’l-Metin-i İttihada (birlik olmanın sağlam ipine) ve şerit-i muhabbete (sevgi şeridine) sarılmak zarurîdir.’ (Nursî, S. Nutuk, Dersaadet İstanbul, 1326. Kitabın zeyl (ek) kısmı, özellikle İstanbul’da Kürdlere telkinat bahsi yeniden ve ibretle okunmalıdır.) (a. g. e., s. 63)

“Şeyh Said ve taraftarlarının kendilerini desteklemesi için yaptıkları ve ardı arkası kesilmeyen ısrarlarından fevkalâde rahatsız olan Üstad, onları son bir kere daha ikaz etmiş ve belki bugünlere hitab edercesine aynen şöyle demiştir:

‘Bin seneden beri Kur’anı taşıyan bir millete kılınç çekmem, siz de çekmeyin. Bu milleti eskiden beri  Türkler idare etti. Bundan sonra da yine onlar idare edecektir. İçlerinde şayet fenalar varsa gidip, ikaz edip irşad etmelidir.’ (Şahiner, N. Resimlerle Bediüzzaman Said Nursî, İstanbul – 1996, s. 88) (a. g. e., s. 64 – 65)

“Şeyh Said ve çevresindekiler, doğuda giriştikleri isyan hareketlerinde, Üstad Bediüzzaman’ın da kendilerine katılmasını istemişlerdir. Doğudaki aşiretler üzerinde fevkalâde büyük bir nüfuza sahip, belki bir parmak işaretiyle isyanın kaderini değiştirecek olan bu Allah Adamı; yine ağırlığını Müslüman Türk Milleti tarafına koymuş ve bu millete çok büyük bir bağlılık, sadakat, bundan da öte eşsiz bir vatanperverlik örneği göstererek isyancılara aynen şöyle demiştir:

‘Yaptığınız mücadele kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir. Türk Milleti, İslâmiyete bayraktarlık etmiş ve dini uğrunda yüz binlerle, milyonlarla şehid vermiş ve milyonlar velî yetiştirmiştir. Binaenaleyh kahraman ve fedakâr İslâm müdafîlerinin torunlarına, Türk Milleti’ne kılınç çekilmez ve ben çekmem.’ (Nursî, S. Beyanat ve Tenvirler, YAS, s. 137) (a. g. e., s. 64)”

 

Yaralı Ceylanlar Kulübü

0

Kitap, Fatih Vural’ın sorularına Prof. Dr. Mim Kemal Öke’nin verdiği cevaplardan oluşuyor.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, kuşe kâğıda renkli olarak basılı 16 sayfadan oluşan ‘albüm’ bölümü ile birlikte 192 sayfalık ‘Yaralı Ceylanlar Kulübü‘ isimli eser, okuyucuyu mistik bir yolculuğa çıkarıyor. Yolculuk, ‘yalnız bir beyaz Türk‘ olarak tanıtılan Mim Kemal Öke’nin değişiminin hikâyesidir. Ve aynı zamanda Bakara Sûresi’nin 216. Âyeti’nin(*) tecellisi…

Değişim, 17-18 yaşlarında, Robert Kolej’i bitirdikten sonra İngiltere’ye gidip Cambridge Üniversitesi’nde okul papazının; ‘Sizi kilisede hiç görmedim‘ demesiyle başlıyor: Papaz, Genç Öke’nin Müslüman olduğunu öğrenince, Müslüman öğrencilerin namaz kılabilecekleri bir oda tahsis edilmesini sağlar. Namaz kılmasını bilmeyen ‘beyaz Türk’ü imam olarak görevlendirir. Değişim başlamıştır. Görevini yapabilmek için Kur’an dilinin öğretildiği Şarkiyat Fakültesi’ne kaydolur. İskoç hoca, bizimkinin Türk olduğunu öğrenince: ‘Niye buradasınız? Siz, ibâdetinizin dilini bilmiyor musunuz?’ Diye sorar.  Genç Öke içinden: ‘Allah’ım bu kadar çok dövme beni‘ Diye geçirir. Duası kabul edilmiştir. Kısa bir müddet sonra ‘Elhamdülillah, iyi ki Müslüman’ım‘ demektedir.

1991 yılında Türkiye’nin en genç profesörü iken bir dergâhın, ‘Yaralı Ceylanlar Kulübü‘nün müdâvimidir. Burası Türkiye! ‘Bir insan hem ilim adamı hem tasavvuf ehli olamaz.’ Denilir ve kapı önüne konulur.

Asıl büyük değişimi, oğlunun ciddî bir hastalığa yakalanmasından,  kızının down sendromlu olduğunun anlaşılmasından sonra yaşayacaktır. Kendi kendisine sorar: ‘Allah hiç defolu varlık yaratır mı?’ Cevabını da kendisi verir: ‘Yaratmaz!’

Şanslıdır: İmtihan edildiğinin farkındadır. İmtihanlar birbiri ardına gelir. Haddini aşmış, Allah’a gönül koymuştur. Hâlet-i ruhiyesini şöyle anlatır:

‘Eşimin zorlamasıyla bir Cuma namazına gittim. Küskünüz ya, en arkaya oturdum. Bir anda hayale daldım…

Bir dağın üstündeyim. Mermer gibi haşmetli bir dağ… Kesik, kesik… Yürümesi çok zor… Karşı tarafta da bir dağ var. Ortası, uçurum. Müthiş fırtınalı, gürültülü bir hava… Yağmur, rüzgâr… Gök, kapkaranlık. Uçurumun altından alevler yukarıya doğru yükseliyor… Bağırtılar, çağırtılar, azap çeken insanlar… Cehennem…

Karşıya geçmek mecburiyetinde olduğumu hissediyorum. Bir kılıç var ama diklemesine. Keskin yeri, yürüme yüzeyi. Bastığım anda paramparça olup aşağı düşeceğim. Karşı tepede Nazlı’mı gördüm. O sırada yeni doğmuş olmasına rağmen, on sekiz yaşına gelmişti. Hep hayalini kurduğum bir kızdı. Bana baktı, ‘Tut elimden baba. Seni bu tarafa geçireceğim,’ dedi. Üç kere tekrarladı bu cümleyi.

Elimi uzatır uzatmaz beni kendi tarafına çekti. O anda kendimden geçip, ‘Allah!’ diye bağırmışım! Caminin içindeki herkes bana baktı. Bir ben Allah demişim, bir de ezan okuyan müezzin.

Namazdan sonra eve koşup Nazlı’ya sımsıkı sarıldım.

………

İslam tarihi, yolculukla başlar: Hicret. Hicret’ten önce ise asıl yolculuk olan insanın kendi içine yolculuğu: Miraç. Kendi miracını tamamlamayan da Medine’ye gitmesini, hicret etmesini bilmez. Önce kendi içinde hicret edeceksin ki sonra dışarıya edebilesin.’

*   *   *

Mim Kemal Öke kendisini, sözlerini Alâeddin Şensoy’un yazdığı, Prof. Dr. Alâeddin Yavaşça’nın Hüzzam makamında bestelediği şarkıda bulmaktadır:

Güneşin kavurduğu

Rüzgârın savurduğu

Feleğin hep vurduğu

Bir garip aşığım ben.

Akşamın seherinde

Dertli sazı elinde

Yanık türkü dilinde

Bir garip aşığım ben.

Hiç durmadan dolaşan

Dağlar bayırlar aşan

Yüreği sevgi taşan

Bir garip aşığım ben

Tanrım görsün bu hâlim

Kalmadı hiç mecâlim

Kerem mecnun misâlim

Bir garip aşığım ben.

*   *   *

Günün birinde Millî Eğitim Bakanlığı teklif edilir. Yurt dışında öğretim üyesi olmak hayallerini süsleyen bir imkândır. Fakat Hayır! Aidiyetinin farkındadır. Durumu ‘Mübârek’e arz eder. Cevap; ‘Tamam işte! Dualar tuttu‘ kelimeleriyle verilince, gözleri yaşlanır ve yalvarır: ‘Efendim, ben kapıyı bırakmam. Benim yolum belli. Beni halkanızdan çıkarmayın!’

Halkadan çıkmaz; güvenilir mekânlardadır. Azaplardan kurtulmuş, huzur iklimine post sermiştir.

Değişimler devam eder. Hedefleri de değişmeye başlamıştır. Şöyle düşünür: ‘Sadece bilgi yeterli değil. Öyle olsaydı, bilgisayarlar en büyük mürşit olurdu ama olamaz! Çünkü o bilginin derûnuna vâkıf olamıyorlar. O zaman, Bir profesör olarak ilminin, diplomalarının hakkını vermek için dünyaya başka bir yönden bakmalısın. Önce kendini bulmak, kendini bulduktan sonra Allah’ı bulmak, Allah’ı bulduktan sonra O’nunla irtibat kurup topluma bu irtibatın önemini yani mutluluğun reçetesini anlatmak… Bayezid-i Bestami’nin dediğini uygular: ‘Aramakla bulunmaz. Fakat bulanlar hep arayanlardır.’

Aramaya devam eder ve mutluluğun formülünü bulur: Üç A… yâni; Âdem, Âlem ve Allah… Arasındaki bütünlüğü, dördüncü bir ‘A’ olan Aşk ile sağlamak.

Hazret-i Mevlânâ, Yunus Emre… aşk ile insanlığın sevgilisi oldular.

Mim Kemal Öke, kitabının son bölümlerinde, tasavvuf halkalarından… Şazeliyye, Sünûsî ve Arûsî’den bilgiler veriyor. Onlardan birinin şeyhi, sanki kendi müritlerine değil, günümüz tarikat şeyhlerinden birilerine ve de seçilmiş veya tâyin edilmiş yöneticilerden yolunu şaşırmış olanlara mesajlar gönderiyor:  “Kardeşlerim, sakın yetimlerin mallarını zulmederek yemeyin. Yüce Allah şöyle buyurdu, ‘Muhakkak ki yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ateş doldurmuşlardır. Onlar alevlere yaslandırılacaklardır.’ Kardeşlerim, kardeşlerim, kardeşlerim… Sakın insanların istekleri olmadan mallarını yemeyin. Sakın ha mertebenizi ve dininizi kullanarak, farklı yollarla insanları korkutarak, dünyalık elde etmeyin. Aynı zamanda insanlara kızarak, silahla tehdit ederek, vurarak, aşağılayarak mal elde etmeyin. Arkadaşlarınızı araç ederek veya karşınızdakini borçlu duruma düşürerek mal elde etmeyin. Kardeşlerim sakın idareciyken rüşvet almayın. Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdu, ‘Rüşvetle elde edilen ettense, ateş yemek daha iyidir. Kim haksız yere et elde ederse, şüphesiz ki ateş onu yakacaktır.’ Yine Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdu, ‘Allah rüşvet alana da verene de lanet etmiştir.’ Lanet, Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmaktır. Asla insanlardan, lehinize bir şeyler sızdırmayın.”

Kitabın 9. Bölümünde adı geçen Şeyh Zafir Efendi, Sultan 2. Abdülhâmid Han’ın da şeyhidir. ‘Asıl padişah asıl sultan kim?’ Diye sorulsa, tasavvufun büyüklüğü ile yüz-yüze gelinir.

Bu bölümde ve sonraki sayfalarda Mim kemal Öke okuyucusunu; Şehbenderzâde Ahmet Hilmi Filibeli, Ömer Fevzi Mardin Hazretleri, Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri, Mehmet Faik Erbil Hazretleri, Aziz Baba hakkında bilgilendiriyor. Onlar, mihverdeki mürşid-i kâmiller silsilesinden mihver zatlardır. Onların her birinin mihverinde ise; din terbiyesi, ilahî aşk, illa ve lâkin güzel ahlak ve de Allah (cc) rızâsı için halka hizmet var.

Zâten tasavvufun aslı da bu…

(*)Meâlen: İhtimal ki, hoşlanmadığınız şey sizin lehinizedir ve ihtimal ki sevdiğiniz şey sizin aleyhinizedir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.

TİMAŞ YAYINLARI:

Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00                                    e-posta: timas@timas.com.tr /  www.timas.com.tr

 

 

Prof. Dr. MİM KEMAL ÖKE:

Kökeni Orta Asya Uygur Türklerine dayanan bir ailenin çocuğu olarak 1955’te İstanbul’da doğdu. İlköğrenimini Şişli Terakki Lisesi’nde bitirdi. 1973’te Robert Kolej’den mezun olduktan sonra İngiltere’ye giderek Cambridge Üniversitesi’nde İktisat ve Tarih alanlarında yüksek tahsilini tamamladı. Sussex, Cambridge ve İstanbul üniversitelerinde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler ihtisası yaptı. 1979’da BM Filistin Dairesi’nde çalıştı. 1980’de Türkiye’ye gelerek akademik kariyere yöneldi. Boğaziçi Üniversitesi’nde 1984’te doçent, 1990’da profesör oldu.

 

1983’te TRT’de genel müdür danışmanlığına getirildi ve kuruma başta ‘Timur Devrinde Kadiz’den Semerkant’a Seyahat ‘ olmak üzere çeşitli belgeseller hazırladı. 2006’ya kadar TRT ve özel kanallarda yarışma, sohbet, haber ve tartışma programlarına imza attı. Günlük gazetelerde ‘Mim Noktası ‘ adını verdiği sütununda dış politika değerlendirmeleri yaptı. İdarî görevlerden hep uzak durmasına rağmen, Dışişleri Bakanlığı’nı temsilen yurt dışında resmî toplantılara katıldı.

Akademik kariyeri boyunca araştırmaya hep öncelik verdi. Türkçe, İngilizce, Urduca ve Arapça yayımlanmış yirmiyi aşkın eserleri arasında (Osmanlı-Türk dış politika tarihine ilişkin, Filistin, Ermeni, Musul ve Hilafet sorunları üzerine) yazdıkları alanında temel referans kaynağı addedilmektedir.

 

‘Asker-sivil, din ilişkileri’ üzerine ülkemizdeki ilk kapsamlı incelemeleri kaleme aldı: Din-Ordu Gerilimi; Derviş ve Komutan: Özgürlük-Güvenlik Sarkacındaki Türkiye’de Kimlik Sorunsalı; Kılıç ve Ney, Gazi ve Sufi…

 

Son beş yıldır postmodern insanın kişilik-kimlik ve ruhunu keşfetmesinde müziğin (ritim ve raksın) rolünü incelemektedir. Bu doğrultuda Latin Amerika (Kaderle Dans) ve Afrika (İlahlarla Dans) toplumlarının mistik deneyimlerini ‘deneme’ türünün özgünlüğü içinde değerlendirmiştir.

 

Beşeri bilimlere ‘insan telakkisi’ ışığında eğilmekte ve bu bağlamda (Türk) tasavvuf felsefesi üzerinde durmaktadır: Aşkla Dans: Türkler, Tasavvuf ve Musiki…

Tarihin akışı içinde insanın ikilemlerini resmeden ‘Günbatımı ‘, ‘Kızılelma ‘, ‘Yaşanmamış Anılar ‘ ve ‘Duvardaki Kan ‘ adlı romanları da bulunmaktadır.

 

Kültürel ve ilmî çalışmaları sebebiyle çeşitli ödüller alan Öke, karakalem resimlerinden oluşan şahsî ve kolektif sergiler açmıştır. Kızıyla beraber Türk sanat ve tasavvuf musikisi korolarına katılmakta ve binicilik sporu yapmaktadır.

 

Sosyal duyarlılığı uzantısında engelli bireylere ritim ve dans (folklor) dersleri vermektedir. ‘Down Sendromu’ konusunda yapmış olduğu araştırmaları ve deneyimleri içeren 47. Kromozom adlı ailelere yönelik bir el kitabı da mevcuttur.

Evli (Neval), iki çocuklu (Alihan, Nazlı Hilal) ve bir torunludur (Demirhan Kemal).

 

 

 

KUŞBAKIŞI:

GİDENLERİN ARDINDAN

13,5 x 21,5 santim ölçülerinde, 335 sayfa hacimli, 2006 yılında çıkan eserinde Yavuz Bülent Bâkiler; yakından tanıdığı ve rahmet-i Rahman’a uğurladığı devlet, siyaset, sanat ve ilim adamlarını bilinmeyen veya az bilinen özellikleriyle tanıtıyor. Kiminin meziyetlerini, kiminin zaaflarını anlatırken hiçbir art niyet taşımadan, samîmi ve inandırıcı bir üslupla…

Atatürk-İnönü-Özal-Akbulut, Adnan Menderes, Cemal Gürsel, Tevfik İleri, Alparslan Türkeş, Nejdet Sançar- Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Sâmiha Ayverdi, Azerbaycan’dan Zeynel Abidin Tağıyeef, Aziz Nesin ve Kemal Tahir, Nâzım Hikmet, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, Necip Fâzıl Kısakürek, Kerkük Türklerinin 18 Ocak 1980 şehitlerinden Doç. Dr. Necdet Koçak ve diğerleri…

Onlar, Ârif Nihat Asya’nın ifâdesiyle; dünyanın bir yanağından öpmüşlerdi, günleri doldu ve diğer yanağından da öperek ayrıldılar. Kimi hoş sadâlar, şerefli ve örnek isim bırakarak kimileri ise…

Sâdece bu kadar değil. Ülkemize milletimize kim canla-başla hizmet etmiş, kim devletin imkânlarını şahsi menfaatleri için kullanmış, kim, sinsi-sinsi ve sessiz örümcek gibi gelişmemizi, ilerlememizi engelleyecek ağlar örmüş… Buz gibi gerçekler, yalın bir samimiyetle bu kitapta.

TÜRK EDEBİYATI VAKFI YAYINLARI:

Divanyolu Caddesi Nu: 14 Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-527 50 32 Belgegeçer: 0.212-513 27 49

www.turkedebiyati.com.tr e-posta: tedev30@gmail.com

 

 

TÜRK KÜLTÜRÜNDE BOZKURT:

Altan Deliorman’ı ‘Hezâr-Fen’ yapan en mühim tarafı, O’nun çok zengin bir kültür mâlumatına sâhip oluşudur. Türk kültürünün en mühim ve klâsik bilgileri, Altan Deliorman’ın kalemini besleyen pınar lüleleridir. O, aynı zamanda pek dikkatli bir Türk kültürü araştırıcısıydı.

1989 yılında yayınlanan ‘Üç Makale’ isimli kitabının üçüncü ve  ‘Bugünkü Mânâsı İle Bozkurt’ isimli makalesini genişleterek, 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde, 124 sayfa olarak 2009 yılında kitaplaştırdı.

Kitap, ciddî bir araştırmanın mahsûlüdür ve Türkçülüğün remzi olan Bozkurt’u bütün yönleriyle anlatmaktadır.

Bozkurdun Türk tarih ve kültüründeki önemli yerine, Türk ve yabancı tarihçiler, Torkologlar, çeşitli vesilelerle temas etmişlerdir. Ancak her okuyucunun bütün bu kaynaklara ve bilgilere ulaşmasının zor olduğunu ancak bu değerli çalışmaların bozkurdun Türk varlığının bugünkü ve geleceğindeki yeri ile alakalı yorumlara görmediklerini düşünen Altan Deliorman; kurdun nasıl bir hayvan olduğunu, bozkurdun yer aldığı Türk destanlarını, arkeolojik buluntulardaki,  yazıtlardaki, Türk klasik eserlerindeki bozkurdu ve bozkurdun Anadolu’daki izlerini geniş kapsamlı olarak inceliyor.  BAYRAK/BASIM/YAYIM/TANITIM: Horhor Caddesi Nu: 12 Daire: 1 Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-531 87 48 Belgegeçer: 0.212-635 79 85 www.orkun.com.tr e-posta: orkun@orkun.com.tr

GÖZLÜKLERİN ÜZERİNDEN:

11 Ağustos 2015 Salı günü Eyüpsultan Camiinden ebedî âleme yolcu ettiğimiz İstanbul Efendisi Faik Bilgi; Mart 2014’te yayınlanan 12 X 19,5 santim ölçülerinde 208 sayfalık eserinde; İstanbul’un kültür ve sanat çevrelerinde tanıdığı kendisi gibi mümtaz zevâtı anlatıyor.

Geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer‘ özdeyişini hatırlatan bir eser. Okurken eskileri eskilere döndüren, yenilere nezâkette, nezâhatte, kültürde ufuklar açan bir mısra-ı bercesteler demeti.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-GİZLİ KALMIŞ BİR İSTANBUL MASALI: Ali Teoman. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.

2- SÜNNETE GÖRE GÜNLÜK HAYAT: Mehmet Paksu. Nesil Yayınları.

3-Çİ: Akilah Azra Kohen. Destek Yayınları.

4-MOĞOLLAR VE MEVLANÂ: Kemal Ramazan Haykıran. Sentez Yayınları.

5-OSMANLI COĞRAFYASINDA PETROL MÜCÂDELESİ: Ali Okumuş. Taş Mektep Yayıncılık.

DERKENAR:

DOWN SENDROMU

Down sendromu hastalık değildir. İnsan vücudundaki hücrelerin 46 yerine 47 olmasından kaynaklanan genetik bir farklılıktır. Tıpkı bâzı çocukların sarı saçlı-mavi gözlü olması gibi…

Mongolizm‘ veya ‘trizomi 21‘ olarak da bilinir.  Down sendromlu çocukların % 40’ında doğuştan kalp hastalıkları görülür. Bu hastalığın tedâvisi mümkün değildir.

Farklılığın sebebi bilinmemektedir. Kaynağı anne-baba değildir ve hamilelik öncesi veya sırasında olan hiç bir şey çocuğun farklı doğmasına yol açmaz.

Genç annelerde her 1.000, orta yaşlılarda 800, 40 yaşın üzerindeki annelerde ise 50 doğumdan birinde görülmektedir.  Hamilelik sırasında yapılacak tetkiklerde ana rahmindeki bebeğin down sendromlu olup olmadığı tespit edilebilir.

Down sendromlu çocukların da kendilerine has kişilikleri, yetenekleri ve düşünceleri vardır. Özel ilgi ve metodlarla belli ölçüde eğitilebilirler ve bâzı yetenekler kazandırılabilir. Down senromlular çabuk yaşlanırlar.

4. ve 5. Dönem İstanbul Milletvekili Dr. Ali Nejat Ölçen’in ikinci çocuğu down sendromlu doğunca eşi Makbule Ölçen, özel eğitim görerek önce kendi oğlunu, sonra da Ankara’da bir vakıf kurarak 150 çocuğun eğitimini gerçekleştirdi. Bu çalışmalarını ÖZÜRLLER YOKUŞU isimli kitabında kamuoyunun bilgisine sundu

 

Toprakla Buluştum

Arkadaşım Mustafa Yener ile birlikte Artvin İli Borçka İlçesi Ziraat Mühendisliğinde, Ziraat Teknisyeni olarak çalışırken; 1991 yılında ben Trakya Üniversitesini, Mustafa da Çanakkale Üniversitesini kazandı. Çalışmaya devam ederken, zor şartlarda eğitimimizi de sürdürdük.

 

Mustafa Bey Çanakkale İli Lapseki İlçesi İlçe Tarım Müdürlüğüne bağlı Şevketiye Köy gurup Teknisyeni olarak göreve devam edip yüksekokul okuyordu. Bilahare Lapseki Çardak kasabasına atandı.

 

Görev yaptığı süreç içerisinde zaman zaman yazları Mustafa Beyin yanına gidiyordum. Burası çok güzel sakin sessiz bir kasaba. Denizi, tarımı, balığı var, havası güzel, doğal güzelliği de olan bir yer.

 

Nihayet 2013 yılında Memur Emeklisi olan eşimle biriktirip aldığımız İzmit Akçakoca evlerindeki daire ve dükkânı satarak, Çardak’tan yer almaya karar verdik ve iki katlı mini bir yazlık yapma imkânını bulduk.

 

Bana fazlasıyla yetecek olan bir bahçem var. Bahçemde yetişkin olarak şeftali, zeytin, erik, kiraz ağaçları mevcut olup, boş bulunan yerlere ise nar, hurma, elma,armut,ayva,incir,üzüm,kayısı,dut ağaçları diktim.Kuyusu bulunan bahçeme su motoru ve gerekli damlama tertibatlarını aldım.Boş yerlere ise sebze yetiştirmeye karar verdim. İlk etapta kavun, karpuz, kabak, patlıcan, biber, fasulye salatalık ektim. Sonra maydanoz, roka ve fasulyeleri teker teker ekerken ellerim toprakla buluştu.

Yıllar önce yaptığım çapalama işlemini, ot almayı özlemişim. Fasulye ekiyorum, üç gün, dört gün sonra onların topraktan fışkırmalarını izliyorum. Canım sıkılınca hemen bahçeye girip bir tur atıyorum, karpuzlarımın ve kavunlarımın her gün nasıl da büyüdüklerini görüyorum.

Sebzelerden ilk olarak kabağımı kopardım, salatalık, sonra biber ve patlıcan, sonrasında ilk fasulyemi topladım, domateslerin kızarmasını bekledim. Yakında kavun ve karpuzlarım da oldu.

İzmit’e her gelişimde akrabalara ve komşulara bahçemden meyve ve sebze getiriyorum.

Hayatın olumsuzluklarını burada unutuyorum. Birçok insan hayatın olumsuzlukları ile baş başa iken, bizim ruh ve beden olarak iyi halimizi korumamız gerekir. Filozofun söylediği gibi; “bir gün mutlu olmak istiyorsan içki iç,bir hafta mutlu olmak istiyorsan tatile çık,ömür boyu mutlu olmak istiyorsan toprakla uğraş.”

Ne mutlu bana sadece yazları da olsa toprakla buluşuyorum. Bugün emeklilerimizin ve boş insanların hobi bahçelerine ihtiyacı var. Belediyelerin ve  yetkili makamların hobi bahçeleri oluşturmaları gerekir.

Yazlıktaki bahçemde çalışmak üzere bütün gönül dostlarımı beklerim.