28.5 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 787

Bayram Olsa Bayramlarımız

Bayramlarımız nasıl bayram olacak?

PKK terörü bitirilir, örgüt eylem yapamaz hale getirilirse… Şehit haberleri yerine kardeşlik türküleri konuşulursa…

Ekonomide kötüye gidiş durdurulursa… Büyüme artar, döviz kurları yerinde durur, gelir dağılımı düzelmeye giderse… Bölgesel gelişmişlik farkları azaltılırsa…

İşsizlik, fakirlik azaltılırsa… Kurban eti ve zekât verecek insan bulmakta zorlandığımızı görürsek…

Bayram tatillerinde trafik kazalarında yüzlerce kayıp, binlerce sakat vermez hale gelirsek…

Askere gönderdiklerimizle, Hac için uğurladıklarımızın sağ salim döneceğinden endişe duymaz olursak…

Adalet, hak, hukuk kavramlarına inancımız artarsa… “Güçlünün haklı olduğu değil, haklının güçlü olduğu” bir devlet ve sosyal yapı kurabilirsek…

Devletimizi yönetenlerin, din görevlileri ile kanaat önderlerinin ve yargı mensuplarının dürüst, ahlaklı, vicdanlı olduğuna ve konumlarının gereği olan sorumlulukları taşıdığına inanabilirsek…

Bayramlarımız bayram olacak…

Bütün bunlar olmadığı için bayramlarımız bayram tadında değil.

*****

Seçim ve Bayramı Hak Etmek

İktidarların, devleti yönetenlerin asli görevi, sadece bayramlarımızı bayram yapmak değil, her günümüzü bayram sevinci ile yaşamamızı sağlamaktır.

Seçimler bayram tadında yaşamamızı sağlayamayanlar yerine, toplumda huzur, refah ve mutluluğu sağlayacak kadroları işbaşına getirmek için yapılır.

Doğru tercih yapan toplumlar bayramları bayram olarak yaşamayı hak eder.

Gelecek bayramlarda hak edilmiş bayramlar yaşamamızı diliyorum.

*****

Moskova’da Cami Açmak

Putin ile R.T.Erdoğan Moskova’da birlikte cami açılışı yaptı. Rusya, Türkiye ve Kazakistan’ın katkılarıyla Moskova’nın en eski camilerinden biri yenilendi. Yenilenen Moskova Merkez Camisi açılışında Putin “İslam’ın Rusya’nın ayrılmaz bir parçası” olduğunu belirtti. “Bu cami Avrupa’nın en büyüğü haline geldi ve yeni, gelişmiş, muhteşem ve çok uluslu bir ülkenin başkentine yakışır bir hal aldı” dedi.

Moskova’da böyle bir Cami yapılması bizi elbette mutlu etti.

Ancak sosyal medyada aktroller bunu “Putin Moskova’da cami açıyor. Türkiye devletinin itibarı ve gücünün eseri… Helal olsun Tayyip Erdoğan’a. Şimdi de Putin’i imana getirdi, komünist Moskova’da cami açıyor, Moskova’ya ‘Hak yol İslam’ diye yazdı” gibi saçma sapan ifadelerle değerlendirdiler.

Keşke olabilseydi ama Rusya’daki sosyal ve siyasi değişimde maalesef devletimizin ve RTE’nin herhangi bir rolü yok. Rusya çoktandır komünist değil.

Putin‘in bu tavrında Rusya’da yaklaşık 25-30 milyon Müslüman nüfusun olması etkili. “Moskova, halen Avrupa’nın en yüksek Müslüman nüfusa sahip kenti durumunda. Rusya uzmanı Paul Goble’nin belirttiği gibi, 50-60 yıl içerisinde Müslümanlar Rusya’da çoğunluk konumuna geçecekler. 1991 yılında ülke genelinde bulunan toplam cami sayısı 300 civarında iken, bugün bu sayı 8000 den fazla.”

Ayrıca Rusya aynı zamanda İslam İşbirliği Teşkilatı’nda gözlemci üye statüsündedir.

*****

Putin, Erdoğan ve Suriye

Putin çok önemli bir devlet adamı. Dünya siyasetinde devletine, gücünün de üstünde, bir etkinlik kazandıran usta bir politikacı.

Suriye’de Esad’ın bir türlü yıkılamamasında en önemli faktör Rusya. Sonra da İran ve Çin.

Rusya son dönemde Suriye’deki savaşa fiilen askeri gücü ile de müdahil olunca bütün oyun kurucuların hesapları alt üst oldu.

Rusya’nın bu “kararlı ve dik duruşu” karşısında ABD, Esad ile görüşerek yapılacak bir siyasi çözüme “evet” dedi. Dahası IŞİD ile mücadelede ABD ile Rusya ve Esad işbirliği yapacak.

Sadece Esad’ın düşürülmesine odaklanmış R.T. Erdoğan ve AKP’nin dış politikası bu sebeple “iflas ve çıkmaza” sürüklendi.

Esad’ı, İran’ı, Rusya’yı ve Çin’i hesaba katmayan ve bölgedeki dengeleri iyi okuyamayan R.T.Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ve AKP kadrolarının izlediği Suriye ve Ortadoğu politikası yüzünden başımız dertte.

Bölgede ABD silahlı kuvvetlerinden sonra, Rusya askeri gücü de resmen bölgede. İran zaten gayrı resmi olarak savaşın içinde. ABD’ye kullanma izni verdiğimiz İncirlik ve diğer üsler yüzünden bağımsız dış politika izlemek için Türkiye’nin hareket alanı iyice daraldı.

Bütün bu gelişmelerden sonra R.T. Erdoğan, Cami açılışı yaptığı Moskova’da Putin ile görüşmesinden sonra, “Esad’ın kalabileceğini kabul etmek” noktasına geldi. Böylece “keskin bir U dönüşü yaparak, son kırmızıçizgisinden” de vaz geçmiş oldu.

Neymiş efendim? “R.T.Erdoğan Putin’i imana getirmiş.”

Allah’ım, bu aktrollerin aklını bir gece bana versen de, hiç olmazsa bir gece rahat uyusam.

*****

Suriye’de Kaybettiklerimiz

R.T.Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ve AKP kadrolarının izlediği Suriye ve Ortadoğu politikası yüzünden kaybettiklerimiz:

1-    Bölgedeki Türk nüfusa sahip çıkamadık, etkin olmalarını sağlayamadık.

2-    Irak’ın kuzeyinden Akdeniz’e petrol ve doğalgaz taşınması için tasarlanan “Kürt koridorunun” büyük kısmı gerçekleşti. Tampon bölge oluşturma planımız suya düştü.

3-    Esad düşmedi, daha uzunca bir süre de Suriye’yi yönetmeye devam edecek.

4-    Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın uzantısı PYD devletleşme yolunda mesafe aldı. ABD, PYD’yi müttefiki olarak ilan etti. ABD/PYD işbirliği ve ABD’nin PYD’ye yardımları engellenemedi.

5- Türkiye, IŞİD’e karşı koalisyona girerek, ABD ile birlikte hareket eden PYD (aslında PKK) ile aynı koalisyonda yer aldı. IŞİD terör eylemlerinin ülkemize taşınma riski arttı.

6-    Terör örgütü kabul ettiğimiz PYD’ye giden ABD yardımlarının kendi topraklarımızdan geçişine izin vermek zorunda kaldık. IŞİD ile savaşırken yaralanan PYD’lileri hastanelerimizde tedavi ettik, etmeye devam ediyoruz.

7-    Suriyeli 2,5 milyon sığınmacı Türkiye’de. Şimdiden 7,6 milyar dolar harcama yaptık. Bazı şehirlerimizde nüfus dengesi değişti. Göçün getirdiği sosyal ve ekonomik problemler derinleşmekte.

Cahit Armağan Dilek‘in 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsünde yayımlanan yazısından faydalanarak özetlediğim, bu kayıplarımıza daha birçok madde eklemek mümkün.

Fakat bana bir Allah’ın kulu da, “RTE ve AKP’nin izlediği bu politika sayesinde şunları da kazandık” diyebilir mi?

 

Asya Menşeli Bir Kavim: K ü r t l e r

0

Ayrıca, Kürtçe bildikleri halde, aynı Dili / Türkçe’yi konuşan, -istisnalar hariç- aynı Dine / İslâm’a mensup olan ve -her bölgesinde olarak- aynı Vatan’da yaşayan, yani Vatanları da bir olduğu için -diğer unsurlar gibi- aynı / Tek Bir Milleti, yani Türk Milleti’ni teşkil eden Kürt asıllı Türk Vatandaşlarımız olan Kürt kardeşlerimizi; Türk’ten ayrı – gayrı gösterme gayret ve çabalarının zirve yaptığı bir zaman ve zemindeyiz.

Evet, Dil, Din bir ise Millet birdir. Öyleyse hangi unsur ve kavimden oluşa değil; Dil, Din, Vatan birliğine bakmalı. Üçü de bir ise mes’ele yok. Kuvvetli bir millet oluşmuş demektir. Şayet biri eksik bile olsa; yine karşımızda bir millet var demektir. Kürt kardeşlerimize gelince:

“Üstad’a (Bediüzzaman Said Nursî’ye) göre Kürtler; Asya menşeli bir kavimdir, aslen Türktür ve onlar, Asya ordularının kahraman askerlerinin torunlarıdır. Şu tarihî bir gerçektir ki Türkler tarihe asker bir millet olarak geçmişlerdir. Bu bakımdan Asya’nın bütün Eski ve Orta Çağlar boyunca Avrupa’ya karşı askerî üstünlüğünü bu Cihangir Türk Orduları temsil etmişlerdir.

“Eski Çağların Mete Han’ı, Atilla’sı, Orta Çağların Bilge ve İstemi Kağanları, Îslâmî Devirler’in Timur’u, bir dereceye kadar Cengiz Han’ı, Alparslan ve Melikşahları, Osmanlıların Cihangir Yavuzları ve Kanunî Süleymanları, her zaman Asya’nın ayağa kalkması ve Batıya doğru yürümesinde, Cihangir Asya Orduları’nın öncüleri olmuşlardır.

“Üstad (Bediüzzaman)a göre Kürtler; işte bu Türklerden kopmuşlar ve onların torunlarıdır. Yani aslen Türk soyundan gelmişlerdir. Müslüman Türk’e intisap eden, kendini Türk’ün destanî kahramanlığında bulan ve bundan başı Ağrı Dağı gibi göklere değercesine gururlanan Üstad; kendi hemşehrilerine bir vesile ile yaptığı heyecanlı bir konuşmasında onlara aynen şöyle hitap etmektedir:

” ‘Ey! Eski Çağların Cihangir Asya Orduları’nın kahraman askerlerinin ahfadı (torunları) olan Kürtler!’

“Üstad bugünkü Kürtlerin bir manada Türk ve Türkleşmiş bir millet olduğunu ileri sürmektedir. Nitekim o, Sultan Reşad’la birlikte yaptığı Meşhur Rumeli Seyahati esnasında, yüksek seviyeli yol arkadaşları ile yaptığı bir değerlendirmesinde bu gerçeği açık açık ortaya koymuştur.

“Zira onun: ‘Bin senede İslâm taifelerinin birkaç aşiretinin Türk ve Türkleşmiş milletinin kalbinde yerleşen iman ve itikad cihetiyle ve imandan gelen bir kahramanlıkla, İslâmiyet ve kemalât-ı maneviyenin bayrağını Asya ve Afrika’da ve yarı Avrupa’da gezdiren’ diye başlayan uzun konuşmasında dile getirdiği ‘Türk ve Türkleşmiş birkaç İslâm aşiretinden’ asıl maksadının, bugünkü Anadolu ve geniş mânâda Musul, Kerkük ve civar bölgelerde yaşayan ‘Kürdler’ olduğundan hiç kimsenin en ufak bir şüphesi olmamalıdır.

“Üstad’ın haddizatında (aslında) Kürtleri; ‘Türkleşmiş kardeşler’ olarak görmesi, müslüman Türk’e, onun İslâmî şahsiyetine ve onun muhteşem tarihine intisap etmiş olmaktan duyduğu büyük şeref ve gururdan başka bir şey değildir. O bu manada, daha sonra yazdığı bir yazısında yine Türk Milleti’nin Kâbe-i İrfanı’na yönelmiş ve şöyle hitap etmiştir:

” ‘Ey bin seneden beri Vahdet-i İslâmiye’yi muhafaza eden Türk Milleti ve Türkleşmiş olanların din kardeşleri!’

“Mamafih (bununla beraber), Üstad gibi, Kürtlerin Asya menşeli ve Türk asıllı bir kavim olduğunu iddia eden daha birçok Batılı yazarlar vardır. Bunlardan meselâ Rus bilgini W. Radlof, Danimarkalı W. Thomsen, Macar asıllı G. Nemeth, yine Rus âlimlerinden V. Minorsky, B. Nikitin, A. Başmakof gibi daha birçok büyük tarihçiler; Üstadla aynı görüşü paylaşmışlar ve Kürdlerin, Türk asıllı bir kavim olduklarını ileri sürmüşlerdir.

“Türkçe, Kürdler hakkında henüz bir tek kitabın dahi yazılmadığı o erken Hürriyet Devri’nde,

3707

(1908’li yıllarda) ve daha sonra Cumhuriyet devrinde Kürdlerin; Asya menşeli ve Türkleşmiş bir

kavim olduğunu iddia etmesi, doğrusu insanı hayret(ler) … içinde bırakmaktadır.

“(Kürdlerin Türklüğü hakkında geniş bilgi için bkz: Rasony, L. Tarihte Türklük, Ankara 1993. Nikitin, B. Kürtler, I, II. İstanbul, 1976. Allen, W. E. D. A History of the Georgian People, London, 1923. Şeref Han, Şerefname, Çev. M. E. Bozarslan, İstanbul, 1971. Sekban, M. Ş., Kürt Sorunu, İstanbul, 1970. Taneri, A., Türkistanlı Bir Türk Boyu: Kürtler, Ankara, 1983.)…

“Mamafih, etnik hüviyet gerçeğini kabul etmemekte ısrar eden (bir kısım) Kürdlerin karşısına; bu defa bu büyük Anadolu Evliyası, Müslüman Türk’ün kültürel kimliği, onun İslâmî şahsiyeti ve tarihî risalet görevi ile çıkmaktadır.

“Ona göre; müslüman olmayan bir Türk hakikî Türk olmadığı gibi, Türk’ü sevmeyen bir Kürd’ün de, hakikî Kürd olması mümkün değildir. Gerçekte Kürd olmanın, vatanperver olmanın bir tek yolu vardır. O da Müslüman Türk’ü bütün kalbi, gönlü, maddî-manevî bütün varlığı ile sevmektir. Çünkü bu; Üstad’a göre, Allah tarafından ilham edilen ilahî bir keyfiyettir.” (Bediüzzaman Said Nursî ve Anadolu İman Hareketi, Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, 1998 – Konya, s. 60 – 62)

 

‘Türkçe, Anadolu’nun Türkleşmesinde en Önemli Etken Olmuştur.’ Sosyolog Prof. Dr. Mahmut Arslan ile Millet ve Milletleşme kavramlarını konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Halk‘ kelimesini millet kavramının yerine kullananlar var. İki kelime arasındaki sosyoloji ilminin ışığında inceleyebilir miyiz?

Prof. Dr. Mahmut Arslan: Millet kavramı Arapça bir kavram. Osmanlı Devleti döneminde dinî cemaatlere verilmiş bir ad. Biz onu sonra Fransızcadaki national kelimesinin karşılığı olarak kullanmaya başladık. Cumhuriyetten sonra oldu. Ve ‘millet’in muhtevasında, manâsında bir değişiklik oldu. Eğer millet ‘nasyon‘ ise, batı dilinde ‘neyşın‘ ise, bu kolektif bir ruhu gerektirir. Yani kolektif ruh, bu insan topluluğunun aynı dine, aynı dile, aynı kültüre, aynı örf ve âdetlerle aynı potada erimiş olması gerekir.  Potada oluşan kolektif ruhtur. Bu kolektif ruh ne kadar güçlüyse millet de o kadar güçlüdür. Halk kavramında o unsurlar yok. Halk kavramı âdeta bir kitle kavramıdır. Yani insanların arasında hiçbir müşterek ruh yok. Her an dağılabilir. Ayrı dilden ayrı mezhepten ayrı örf ve âdetten insanları içine alıyor. Geçici bir süre için beli noktalarda birlik olabilir.

Çetinoğlu: Şuna benzetilebilir herhalde diye düşünüyorum. Fenerbahçe’nin maçına gideriz. Değişik semtlerden gelen, değişik mesleklere mensup insanların hepsi Fenerbahçelidir. Fenerbahçe’nin galibiyeti için tezahürat yaparlar. Birlik teşkil ederler. Fakat maç bittikten sonra her biri kendi kültürüne, kendi mahallesine, kendi iç bünyesine döner.

Prof. Arslan: Halkları da öyle mütalaa etmek mümkün. Yani geçici bir zaman dilimi için bir araya belli meseleleri üzerinde gelebilir ama tarihî beraberlik söz konusu olunca onları bir araya tutan unsurlar yoktur. İşte şu var çok ilgi çekici… Mesela Galatasaraylı söylediğiniz gibi Fenerbahçeli, Beşiktaşlı olmak. Şimdi bu bir üst birlik. Yani Ziya Gökalp’ın ‘mâşerî ruh‘ dediği şey… Ortaya çıkıyor bir süre sonra dağılıyor çünkü onların değişik mensubiyetleri var. İnsan bir anda birden fazla cemaatin mensubu olabilir. Eğer o tepede birleştiren en güçlü ruh sizi bir araya getirirse getirir. O faktör ortadan kalkarsa aşağıda toplum atomize olur, dağılır. O yüzdendir ki millet aslında millî şuur veya millet bilinci bu mâşerî ruhun olup olmamasına bağlıdır. Hatta Ziya Gökalp buna aynı zamanda ‘mâşerî vicdan‘ der. Yani sadece bir araya gelen faaliyet, gelenek, görenekler değil. Mesela bizim acıma duygumuz. Bu bile bizi biz kılan faktörlerden biri. Mâşerî kolektif vicdan denilen olay. Biz neye acırız, neye acımayız? O toplumdan topluma bu vicdan denilen olay cemiyetten cemiyete değişir. Vicdan adeta o mâşerî ruhun bizim içimize sinmesidir.

Çetinoğlu: Sosyolojik açıdan, ‘millet’ olarak adlandırılan insan topluluklarını ‘halk’tan ayıran unsurlara da bakabilir miyiz?

Prof. Arslan: Millet üzerinde durduk. Milliyet, millet olmanın şuuru. Milliyetçilik deyince yani sonuna o ‘çilik‘ eki geldiği zaman kendi milletinizi diğer milletlerden üstün görme eğilimi ortaya çıkar. ‘çilik‘ takısı, batı dillerinde ‘izm‘ karşılığıdır.

Çetinoğlu: ‘Diğerlerinden farklı görmek’ değil de üstün görmek? Her milliyetçi kendini ve mensubu bulunduğu milleti üstün mü görür, yoksa kendini farklı mı görür? Üstün görmek ırkçılık olmaz mı?

Prof. Arslan: Milliyetçi aslında kendini milleti içinde erimiş de hissedebilir. Yani Ziya Gökalp’ın dediği gibi ben sen o yok biz varız. Milliyetçilik biz şuurunun en yoğun hâlidir. Orada siz kendinizi milletinize ait hissedersiniz. Gerekirse o milletin menfaati için kendinizi feda ersiniz.

Çetinoğlu: Feda etme kavramının içersinde üstün görme kavramı olmasa gerek. Üstün görme kavramı faşizme yahut şovenizme daha yakın olan bir konu değil mi?

Prof: Arslan: Onu söyleyeceğim. Yani insanın kendisini, milletine feda etme derecesinde kendisini o millete ait hissetmesi başlı başına diğer milletlerden üstün görmesine çıkar.

Çetinoğlu: Sosyoloji ilminin ışığında ‘millet’, ‘milliyet’ ve ‘milliyetçilik’ kavramlarını tarif eder misiniz?

Prof. Arslan: Bir kere dil birliği gerekli. İkincisi inanç yani din birliği. Bu ikisi son derece önemli. Bu özellikle bizim için bu dil Türkçe. 13. yüzyılda Anadolu’nun Türkleşmesini bir mucize olarak görürüm. Yabancı yayınlar söylüyor. Malazgit’ten 50 sene sonra Ermeniler kilisede Türkçe dua etmeye başladılar. Bu dilin kabiliyeti nedir diye Avrupalı çok araştırmış.

Çetinoğlu: Türk müziğinde en güzel Türkçe besteleri Ermeniler yapmış, Rumlar yapmış, Museviler yapmış…

Arslan: Güzel de batılıların anlamadıkları taraf şu: Diyorlar ki bu Anadolu büyük medeniyetlerin Roma, Grek, Lidya, Frigya yani büyük medeniyetlerin üst üste yığıldığı yerler. ‘Bu göçebe dili nasıl olup da bu Anadolu’ya geldiğinde, daha önce bölgede konuşulmakta olan dile baskın çıktı?’ Yani bu dilin birden bire bu üstün medeniyetleri de silecek şekilde Anadolu’ya hâkim olması bunun büyük bir mucize olduğu söyleniyor. Bunun çok iyi araştırılması lazım. Yani Anadolu’nun Türkleşmesi olayı. Eğer Anadolu’nun Türkleşmesi olmasaydı ki sosyologlar şöyle izah ediyorlar; Türkler Anadolu’ya geldiklerinde Bizans şehirlerine yerleşiyorlar. Yerleştikleri şehirlerde bir süre sonra pazar yerleri oluşturdular ve bu pazar yerinin dili Türkçe oldu. Pazar yerindeki dilin Türkçe olmasıyla buraya gelen Rumu, Ermenisi ve Anadolu’nun antik ırkları Türkçe konuşmak mecburiyetinde kaldılar. Yani pazar yeri dili çok önemli.

Çetinoğlu: Anadolu’da böyle. Osmanlı’nın fethettiği topraklarda kimsenin diline, inancına kültürüne müdahale edilmemiş. Asimilasyonist hareketlere tevessül etmediği için yerli halk kendi kültürünü korudu. Kuzey Afrika’da Osmanlı 300 sene kaldı. Fransa 50 sene kaldı. Ama oralarda Fransız kültürü hâkim oldu. Çünkü Fransa oralarda asimilasyonist politika takip etti.

Prof. Arslan: Doğru. Mesela Timur gelip Anadolu’yu dağıttığı zaman Yıldırım’ı yenip esir aldı. Moğollar bütün Ege kıyılarına kadar Anadolu’yu kontrol altına aldılar. Ama Türkçenin yerini Moğolca almadı.

Çetinoğlu: Timur Moğolca değil Türkçe konuşuyordu.

Prof. Arslan: Çağatayca konuşuyor. Türkçenin bir lehçesi. Fakat Anadolu’da ne Çağatayca egemen oldu, ne Moğolca. Türkçe gücü ile baskın çıktı. Hatta Avrupalı birtakım yazarlar var Marx Müller diye bir diyor ki: ‘Eğer Moğollar gelip Osmanlı ordusunu yenmeselerdi bütün göçmen Türkmen aşiretler Anadolu’nun içine bu Moğolların bütün baskısıyla yayıldılar. Adeta Türkçe Anadolu’nun her köşesinde girmesinde bu belanın hizmeti oldu.’ Hatta şunu söylüyor: ‘Anadolu bir kültür kazanı durumundayken Moğollar kepçe oldu‘ diyor. Yani illa da siyasî hâkimiyet dil hâkimiyetini getirmiyor tarihte gördüğümüz kadarıyla. Bir tek faktörle açıklayamıyoruz. Ama şu var ki Anadolu’nun Türkleşmesi olayı çok iyi incelenmelidir. Eğer bugün Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet varsa bu sayededir.

Çetinoğlu: İlgi çekici, önemli bir tespit.

Önceki soruyu devam ettirirsem…İnsan topluluklarının millet hâline gelebilmesi için ‘olmazsa olmaz’ kabilinden gerekli unsurlar nelerdir?

Prof. Arslan: Din unsuru önemlidir. Mesela Şeyh Sunisi Anadolu’ya geliyor. Mustafa Kemal de destekliyor. Bütün Anadolu’da köy köy, kasaba kasaba vaaz veriyor ve Anadolu halkını Millî Mücadele’ye davet ediyor. Bu Şeyh Libya’dan geliyor. Hatta Şeyh Sunisi galiba Vahdettin’e Eyüp’te kılıç da kuşatıyor. Biliyorsunuz, Osmanlı Padişahları Eyüp’te kılıç kuşanırlardı. Gerçekten Milli Mücadele’ye büyük katkıları olmuş bir adam. Bütün Anadolu’yu yeşil örtüler içinde dolaşırken halkı etrafına topluyor. Yunanlılar çıkmış İzmir’den. Diyor ki: ‘Ey cemaati Müslimin! Bu gece rüyamda Hz. Peygamber’i gördüm. Elini öpmek için hamle ettim. Bana sol elini uzattı. ‘Ya Muhammed, niye sağ elini değil de sol elini uzattın’ diye sordum. Bana ne dedi biliyor musunuz: ‘Sağ elim Mustafa Kemal’in omzundadır.’ Cevabını aldım. Bu söz üzerine civar dağlarda ne kadar asker kaçağı adam varsa dağlardan inip şubenin önünde sıra girdi. Yani Millî Mücadele’nin gerisindeki bu faktörü unutmamak lazım. Yani Türklük, milliyet faktörü zayıf değil. Bakın Hint Müslümanlarından yardımlar geliyor. Gerekçe şu: İslam’ın Halifesi esirdir. İslam’ın son kalesi düşmek üzeredir. İslam dünyasından altın geliyor. Sağ elini Mustafa Kemal’in omzunda olması çok muazzam bir motive edici bir olay.

Anadolu harplerden bıkmış. Yani asker kaçağından geçilmiyor diyorlar. Ve tabi Akif’in de hakkını teslim etmek lazım. Kurtuluş Savaşı topla tüfekle değil, iman gücüyle kazanılmış. İman gücü son derece önemli bir rol oynamış. Bunun dışında Sultan Abdülhâmid Han’ın kurduğu mekteplerden mezun askerlerimiz sivil ve askerî bürokratımız buna rehberlik etmiş. Bakın ne kadar ilgi çekici: 1919’da Samsun’a ayak bastığı zaman Amasya Bildirisi var. Orda ilk bildirisinde Mustafa Kemal diyor ki: ‘Biz saltanatın ve hilafetin kurtuluşu için buradayız.’

Çetinoğlu: Taha Akyol da çok güzel vurguluyor Hangi Atatürk isimli kitabında…

Günümüze bakarsak efendim, Türk milletinde, milletleşme sürecinin tamamlandığı söylenebilir mi?

Prof. Arslan: Bu nokta sosyolojik açıdan çok riskli bir nokta. Sanayileşme, şehirleşme bir taraftan milletleşme sürecini beslerken tabi bu kültür politikası, mâlî politikalar… Bunların hepsi için işine giriyor. Fakat şehirleşme ve sanayileşme birlikte de ferdileşme getiriyor. Yani biz bugün hem milletleşme süreci yaşıyoruz hem batılıların dediği gibi ferdîleşmeyi yaşıyoruz. Hani şu ‘Her koyun kendi bacağından asılır‘, ‘gemisini kurtaran kaptandır‘ felsefesi yürüyor. Sosyolog olarak gelecekte birbirine zıt iki akım milletleşme ve ferdîleşme bizim önümüze hangi fırsatları hangi riskleri getirecek onları zaman içersinde göreceğiz. Bu politikacılarımızın özellikle kültür politikalarıyla da ilgili bir şey.

Çetinoğlu: Bütün unsurların varlığına rağmen, millet şuuru oluşup gelişemeyebilir mi?

Arslan: Orhun Âbideleri’nde Bilge Kağan ve Tonyukuk’da ilginç bir millet şuuru görüyoruz. Bunu ne dereceye kadar Göktürk Devleti’nde yaygın olduğunu bilmiyoruz. Sadece hanedanla da sınırlı olabilir. Veya Bilge Kağan’la da sınırlı olabilir. Türk milletine hitap ediyor çünkü. Bilge Kağan’ın aynı bilgeliğini Tonyukuk’ta da görüyoruz. Onun veziri tabi. Fakat şunu biliyoruz ki Uygurlara kadar kurulan bütün Türk devletleri, Hunlar dâhil, bir haneden bir aile devleti kuruyor. Tesadüfen değil. Bozkırların yedi göbek soylusu, soyluluğun da esası koyun sürüsü. At sürüsü gibi zenginlikler.  Bu bir asalet oluşturmuş steplerde. Bazı aileler kurucu aileler olarak gözüküyorlar. Bazıları da tabi aşiretler olarak gözüküyorlar. Bu aile hem zengin hem güçlü hem geçmişinde sürekli yönetici olma yeteneğine sahip. Bu insanların yönetiminde yüzlerce Türk aşireti yanında yüzlerce Moğol aşireti var. Yani bu devletler birer kabileler konfederasyonu. Bugünkü aklımızla, bugünkü millet kavramımızla 8. yüzyıla, 7. yüzyıla gitmek son derece hatadır. O zaman bugünkü milliyet yok. Asıl milliyet düşüncesi Fransız İhtilali’nin ürünüdür ve doğrudur.

Çetinoğlu: Avrupa için doğru olabilir. Türkler için milliyetçilik düşüncesinin Bilge Kağan ile hatta daha önce başladığı düşüncesi yabana atılır gibi değil. Orkun kitabelerinde fevkalade düzgün bir Türkçe var. Bu Türkçe, fevkalade derin bir kültürün izlerini taşıyor. Bu kültürün sadece Bilge Kağan’la başlamış olması mümkün gözükmüyor. Bilmiyorum sosyolojik açıdan nasıl bakarsınız?

Prof. Arslan: Bunun mutlaka bir evveliyatı vardır. Hadi onu bırakalım. Alpaslan’ın gelip Anadolu’yu fethetmesi ve buraya hâkim olması da Türk milletinin çok zengin bir millet kavramının, milliyet kavramının olduğunu gösterir. Neden? Çükü Anadolu öyle bir toprak ki tarih boyunca mutlaka en güçlü olanlar buraya hâkim olmuşlar. Alpaslan doğdu, bir millet şuuru milliyetçilik şuuru oldu gelişti ve Anadolu’yu fethetti. Alpaslan Anadolu’yu fethettiği zaman 30 yaş civarındaydı. Öyle bir güç, böyle bir kültür ki 30 yaş dolar dolmaz kültürü oluşturmaya çalışmış olması mümkün değil. O zamanlar belki 18 yaşından itibaren insan daha bir aktif oluyordu. 49-50 yaşlarına gelince de artık ömrü bitmiş oluyordu. İnsan hayatı kısaydı. Daha öncesi var bunun. Kurtuluş Savaşı da yine bir millet şuuru olmadan Kurtuluş Savaşı’na girip de milleti bağımsızlığına kavuşturmak, topraklarımızı, vatanımızı işgalden kurtarma şuuru ki o da bir milliyetçiliktir. O ruh asker ve sivil kadroda var. Sultan Abdülhâmid Han’ın açtığı mekteplere bağladım. O kadro yani bu Osmanlı paşaları milliyetçi. Hep bu Abdülhamit’in açtığı sivil ve asker bürokrasi. Eğer Abdülhamit bu mektepleri açmasaydı bu Millî Mücadele’yi yürüten kadronun ortaya çıkması mümkün olamayacaktı. Netice itibariyle Türk milletinin oluşumunu Kurtuluş Savaşı’na bağlamak son derece yanlış.

Çetinoğlu: Bu konu kimin ilgi alanında?

Prof. Arslan: Sosyologlar inceleyecek. Yalnız burada teşkilatçılıkla milleti birbirine karıştırmamak lazım. Anadolu Selçukluları daha önce Büyük Selçuklularda belki Orta Asya’dan getirdikleri belki çobanlıktan gelen müthiş teşkilatçı adamlar. Ve bu teşkilatçı adamlar teşkilatçılıkları yani sürüyü sevk ve idare etmekten doğan bir yetenek gibi geliyor bu.

Çetinoğlu: Teşkilatçılığı, göçebeliğin kazandırdığı bir üstünlük olarak kabul edebilir miyiz? Çünkü yerleşik düzende yaşamak son derece kolaydır. Fakat göçebe olan bir insan, gittiği her yerde ayrı bir düzen kuracak, ayrı bir teşkilat kuracak. Onu yapamadığı takdirde hayat hakkı yoktur.

Arslan: Evet! 16. yüzyılda Safevî devletinde yöneticiler Türk, halk Fars. Hindistan’a gidiyorsunuz yönetilen halk Hintli, yönetici Türk. Toynbee’nin söylediği çok güzel bir söz var: ‘Dünyada devlet teşkilatını kurup yönetmeyi sanat haline getirmiş iki millet vardır; İngilizler ve Türkler.’ diyor. Müthiş bir teşkilatçılık var bizde.

Çetinoğlu: Biraz Ruslarda da var. Biliyorsunuz Ruslar, küçük bir kinezlik iken, komşuları Altın Orda Devleti’ne ve her yıl haraç veriyorlardı. Timur olmasaydı Rusya da olmayacaktı. Timur, Altın Orda Devleti’ni yıktı, Ruslar gelişme imkânı buldu.

Prof. Arslan: Nestor Rus devletinin kuruluş tarihini yazan bir tarihçi. Bizim Âşık Paşazademiz gibi. Nestor Kazan’a sürekli elçiler gönderiyor. Kazan Hânı’na diyor ki; ‘Biz Türklerle ticaret yapmakla zengin olduk. Fakat bir türlü devlet kuramıyoruz. Ordu kuramıyoruz. Bize bunları öğretir misiniz?’ diyor. Ve gerçekten Tataristan’dan bir takım uzmanlar gidiyor. Ordu nasıl kurulur, nasıl olur, sistemi falan. Yani ilk Rus devleti; Kiev Kinezliği böyle oluşuyor. Sonra Korkunç İvan geliyor. Gerçekten korkunç bir adam. Batıdan top döküm teknolojisini de aldıklarını görüyoruz. Korkunç İvan Ortodoks kilisesinin tunç çanlarını kullanıyor. İndirip bunları eritiyor ve top yapıyor. Kiliseyle arası açılıyor. Batılı Rus tarihi araştırmalarına göre Rus devleti Korkunç İvan zamanında Kazan Hanlığı modeline göre kurulmuş. Çarlık Rusya’sında da ordu sistemi merkezî devlet şuuru doğrudan doğruya Moğol devletinden ve Kazan Hanlığı’ndan Adeta Çarlık batılı devlet yapısıyla Asyatik devletin bir sentezi gibidir. Yani bir devlet kurma bu teşkilatın oluşmasında biz Ruslara çok şey öğretmişiz. Bunları biz söylemiyoruz. Ruslar da söylüyorlar.

Çetinoğlu: Rusyada bir söz vardır: ‘Rusları biraz kazırsanız altından Türkler çıkar.’ Denilir.

Arslan: Lenin’e bile dikkatle bakın, gözler çekiktir. Bir yerden bir Tatarlık vardır mutlaka. Hepsinde var.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim. Güzel ve faydalı bir sohbet oldu.

 

 

 

Prof. Dr. MAHMUT ARSLAN

1969 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nden ‘Roma İmparatorluğu’nda Mülkiyet Müessesi ve Bizans’ın Osmanlı Toprak Rejimine Etkisi‘ adlı lisans teziyle mezun oldu. Yan dal olarak seçtiği Felsefe Tarihi çerçevesinde Antik Yunan Felsefesi, Orta-Çağ Felsefesi ve Aydınlanma Felsefesi ile ilgili konuları ve filozofları inceledi. İktisat Fakültesi’nden aldığı Sosyal Siyaset sertifikası çerçevesinde ise Sendikacılık, İş Hukuku, İstihdam ve İşgücü, Kooperatifçilik, Sosyal Güvenlik gibi derslere, iki yıl da Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün derslerine devam etti. Bir yıl kadar da Goethe Enstitüsü’nün Almanca kurslarını tâkip etti. Mezuniyetten sonra dil imtihanını kazanarak doktora öğrencisi oldu. 1977 yılında Prof. C. Tanyol, Prof. A. Kurtkan, Prof. O. Arı, Prof. N. Göyünç ve Prof. T. Gökbilgin’den kurulu jüri önünde ‘Göçebelerde Sosyal ve Siyasî Kuruluş‘ adlı tezini savunarak ‘Doktor’ unvanını aldı. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünün açtığı dil ve bilim sınavım kazanarak adı geçen bölüme asistan oldu.

 

Asistanlığı döneminde Batı Almanya’nın Hamburg, Nürnberg-Erlangen ve Münich üniversitelerinde devlet felsefesi ve siyaset sosyolojisi ile ilgili inceleme ve araştırmalar yaptı.  1985 yılında Prof. A. Kurtkan, Prof. O. Arı, Prof. O. Türkdoğan, Prof. Ö. Ozankaya ve Prof. B. Gökçe’den oluşan bir jüri önünde; ‘Kutadgu-Büig’deki Toplum ve Devlet Anlayışı’ adlı tezini savundu.

 

Profesör olduktan sonra; Bursa Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Medikal Sosyoloji, Elazığ Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde, Florence Nightingale Hemşirelik Yüksek Okulunda Sosyolojiye Giriş; Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde Türk Sosyoloji Tarihi dersleri verdi.

 

Emekli olduktan sonra İstanbul Aydın Üniversitesi’nde Sosyoloji bölümünü kurdu. Bölüm başkanı olarak hocalık faaliyetlerine devam ediyor.

 

 

Aldatıcı Değişme ve Yerli-Milli Olmak

Büyük yanlışlar, gaflet örnekleri ve acılarla geçen son yılların bir Kurban Bayramını daha geride bırakıyoruz. Aziz şehitlerimizi saygı ve rahmetle anar, başta şehit ailelerine ve Türk Milletine baş sağlığı dileriz.

Bu yıl yine Hacda kaza ve izdiham dolayısıyla yüzlerce hacı adayı hayatını kaybetti. Ölümsüz ve kazasız bir dönem neredeyse geçiremiyoruz. Tedbirsizliğin, laubaliliğin ve düzensizliğin hüküm sürdüğü kutsal topraklarda artık bu işin düzenlenmesi İslâm ülkelerinin ortak bir kuruluşuna verilmeli ve Suudi tekelinden kurtarılmalıdır. Kutsal topraklar bütün Müslümanlarındır; buna göre bir statüye kavuşturulmalıdır.

Çelişkilerle ve gaflet örnekleriyle dolu politikalar sonucu ülkenin sürüklendiği ortam, Bayramlarda bile insana hüzün veriyor. Türkiye bu duruma lâyık değildir. Teröre taviz ve pazarlıktan ekonomi ve dış politikaya kadar sevindirici ve yeterli bir gelişme yok. Ne olduğu meçhul, güneyimizde faaliyet gösteren terörist guruplara, sözde Bölgede etkili olmak uğruna verilen destekler ülkenin itibarını sarsmıştır. YeniTürkiye adı altında tarihini ve kimliğini inkâr etmeye çalışan bir Türkiye manzarası, ülke acaba işgal altında mı sorusunu gündeme getirmiştir. Çözüm süreci diye çözülen bir Türkiye, ileri demokrasi diye kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Devlet gelenekleri yerinden oynatılmış, askeri darbelerden şikâyetçi olanlar hukuk devletine, askere, basına, iş âlemine ve birçok kesime karşı sivil darbelere girişmişlerdir. 1923 Türkiye’si ile basit hesaplaşma oyunları ve Osmanlıcılık tuzağına âlet olmak ciddi devlet adamlığı ile çelişmektedir. Kendi geçmişi ile hesaplaşarak milletleşmeyi ve Türk Milleti gerçeğini reddeden etnik gurup taassubu ve yobazlığı, insanları birbirinden uzaklaştırmıştır. Buna rağmen bayramlarda birlik ve beraberlik mesajları verilmektedir.

Son yıllarda bazıları şanlı bayrağımızdan huylanır hale gelmiştir. Yakın geçmişte ilçe başkanı gibi çalışan bazı kaymakamların tahrik unsuru olabilir zırvalarıyla bayrak asmaya karşı çıktıkları unutulmamıştır. Neredeyse her etnik guruba bir bayrak yakıştırılarak eşitlik sağlanmaya çalışılacaktır.

Basında TSK’nin operasyon taleplerinin büyük çoğunlukla reddedildiği haberleri yer aldı. Devletin valisi olmaktan uzaklaşmış bazı valilerce barışı, çözümü ve açılımı engeller gerekçeleriyle taleplerin reddedildiği anlaşılmaktadır. Aslında bunları merkez valisi yapıp merkeze çekmek merkezi kirletmektir.

Koruculuğun kaldırılmasını isteyerek malum bölücü ve ırkçı çevrelere yeşil ışık yakanların, 5 bin korucu almaya kalkmaları düşündürücüdür. Yenikapı’da “teröre hayır, kardeşliğe evet” mitingi de parti propagandasına dönüşmüştür ve eksiktir. Terörlü taleplere karşı çıkıp, terörsüz talep ve tavizler için masaya oturmak arasında bir fark yoktur. Bu konuda dış baskılara hayır diyebilecek bir Türkiye özlemi vardır. Acaba ne olmuştur da,basında yer alanlar doğru ise;terör örgütünü teknik takip imkânı zayıflamış, sinyal takibi yapılamaz hale gelmiştir.Şifreler ele mi geçirilmiştir? İstihbarat neden zayıflamıştır?

Bizler gerçekleri söylerken ve yazarken bazıları bizi bölünme paranoyasına tutulmuş görüyordu. Ancak bu defa baş patron bölünme ve bölücülükten bahseder oldu. Sayın Başbakan da Türkiye’nin beka sorunu vardır diyor. Çok geç gerçeklere ve doğrulara dönüyoruz. Bölünme ihaneti yeni keşfediliyor. Acaba bu değişiklik seçimden sonra da devam edecek mi? Çok zor duruma düşen terör örgütünün “ateşkes“teklifi kabul edilecek mi? Buzdolabına konan ve çoktan çözüm olmaktan çıkıp, çözülme sürecine dönüşen süreç hâlâ devam edecek mi? Akiller heyeti yine ikna amaçlı komik toplantılar yapacak mı? Bizi bilgilendirecekler mi?!

Bir kimsenin yerli ve milli olması, milli seviyede mensup olduğu millete aidiyet şuurunda aranır. Dar bir etnik mensubiyette değil… Kendisini Türk Milletine mensup hisseden, ülkesiyle yabancılaşmamış ve Türk kültürünü yaşayanlar milli, yerli ve Türk’tür. Doğum yerine ve etnik aidiyete göre yerli ve milli ayırımı yapılmaz. Bu çelişkiye bir gazetenin birinci sayfasında da yer verilmez.

 

İyi Bayramlar.

Günümüzün yaşam şartları bayram günlerini birçoğumuza tatil imkânı olarak algılatsa da aslında bayramlar bir milletin bütünlüğünün simgesidir.

Bu bütünlük hayatın hem manevi hem de maddi boyutlarında ortaya çıkar.

Manevi olarak bayramlar, toplumda sükûnet ve barış ortamı yaratır.

Mesela herkesin bildiği gibi küs olanlar bayram vesilesi ile barışma imkânı bulur.

Bazen bayramlarda kısa süreli de olsa savaşların bile durduğu görülür…

Özellikle dini bayramlarda dinimizin gereği olan yardımlaşma daha çok arttığı için toplumda birlik ve beraberlik duygusu da artmaktadır.

Dolayısıyla bayramların manevi anlamda bütünleyiciliği kimi zaman toplumda var olan gerginliğin azalmasına sebep olur.

Bayram günleri ve öncesinde yapılan hazırlıklar toplumda sadece manevi olarak değil ekonomik olarak da önem arz eder.

Zira ekonomik olarak bayramlar piyasalara canlılık getirir.

Ticaret hareketlenir.

Bugün ülkemiz son zamanlarda yaşadığı acılara binaen buruk bir bayrama girse de insanımızda bayramın getirdiği umut havası az da olsa hissedilmektedir.

Ekonomik olarak ülkemizin bir dar boğazın içerisine doğru sürüklendiği belirtilse, birçok yabancı araştırma şirketi tarafından ekonomik riski yüksek ülkeler kategorisinde gösterilse de bu bayramda da sokaklar bayram hazırlığı içerisinde olan insanlarla doludur…

“Bu ne anlam ifade ediyor” diye soracak olursanız:

Kanaatimce bayramların getirdiği maddi ve manevi güzellikler o toplumda az çok hala hissediliyorsa, bu durum toplumu geleceğe taşıyan dinamiklerin de devam ettiğini bize gösterir.

Kısaca o toplum hala tarih sahnesinde yer almaya gayretlidir demektir…

Yani bugün ülkemizin içerisinde bulunduğu zor şartlara rağmen milletçe bir bayram havası yaratabiliyorsak, umudumuzu yitirmememiz gerekir.

Bir millet hangi etnik unsurlardan oluşursa oluşsun ortak bayramlarda birleşebiliyorsa, o milletin birliğinin devam etmesi her daim mümkündür…

Dış basında ve içeride bazı provakatörler tarafından “ülkede iç savaş olabilir” havası yaratmaya çalışılsa da inanıyorum ki bu görüşler yakın zamanda asılsız kılınacaktır.

Zira Türk milletinin geçmişten gelen en önemli özelliklerinden biri karşısındakine ayrıştırıcıdan ziyade bütünleştirici özelliklerini öne çıkararak bakmasıdır.

Bu nedenle tarihte farklı etnik gruplardan oluşan ve uzun süreli birçok devlet kurmuştur.

Bu vesile ile milletimizin mübarek kurban bayramını kutlar, bayramların yarattığı milli birliğin ilelebet devamını Cenab-ı haktan niyaz ederim.

 

Türk Tarihinde Yazılmayanlar

0

Velut bir kalemi ve işlek bir üslubu olan Erdoğan Aslıyüce, sayısını belki kendisinin de tam olarak bilemeyebileceği kadar çok olan kitaplarında hep Türklerin yaşadığı coğrafyayı, Türk tarihini, Anadolu kültürünü, Türk Müslümanlığını yazıyor. Meselelere daima geniş açıdan bakan yazar, görünüşle yetinmez, hâdiselerin sebeplerini ve yan tesirlerini bütün teferruatıyla anlatır. Okuyucuyu sıkmadan, kafa karıştırmadan ve yormadan…

Aslıyüce’nin 12,5 X 19 santim ölçülerinde, 313 sayfalık eseri, aynı hacimde 3-5 kitap çıkartılabilecek bilgiler ihtiva ediyor. Buna rağmen ele alınan her mevzu hakkında okuyucuyu tatmin edecek bilgiler veriliyor. Üstelik bu bilgilerin çoğu ‘bir şeyler bildiğini‘ iddia eden -ve iddiasında haklı olan-  okuyucuya bile ‘vay canına…’ dedirtecek cinsten bilgiler.

İşte bunlardan birkaçı:

*Troyalıların Türklüğünün ispatı (Sayfa: 9) *Avrupalıları ehlileştiren Türkler (S: 19) *Sibirya’ya ad veren Türkler: Sabirler (S: 31) *Sakalar Türk’tür. (S:38) *Anadolu’nun kapısı Türklere nasıl açıldı? S:47) *Kırşehir’deki Hılla Gölü toplantısı ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşu (S: 56) *Peygamberimiz (sav) Efendimizin Sarı Saltuk’a verdiği vazife (S:68) *800 ada ve adacık nasıl bizim oldu?  (S:124) *Atatürk’ün vefatından sonra Fevzi Çakmak cumhurbaşkanı olacakken, nasıl olup da hiç hesapta olmayan İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesi hâdisesi (S: 130) *Türkçeyi Unutan Oğuz Bey! (S: 147) *Mosinekler, Makronlar ve Medler  (S:171-181) *Amazonlar (S:186) *Van’da Ermenilerin Türk soykırımı (S:191) *Edirne’de Sultan İkinci Beyazıd Han’ın, inşa ettirdiği külliyede akıl hastalarının müzik ve çiçekle tedâvi edildiğinin gurur kabartan, güç veren hikâyesi. Çünkü o devirde Avrupalılar akıl hastalarını diri diri yakarak öldürüyorlardı. Osmanlı ise, akıl hastalığının çeşidine göre keklik, turaç, sülün, geyik ve bülbül etinden yapılmış yemeklerle tedâvi yöntemi uyguluyor ve başarılı sonuçlar alıyordu. (S:193) *31 Mart Vakıası (S: 207) *Rıza Tevfik (Bölükbaşı) – İngiliz işbirliği (S: 213) *Entel-dantel takımının tamamının, diğerlerinin de büyük bölümünün; ‘Bu da kim?’ diyeceği Baymirza Hayıt’ın romanlara, filmlere mevzu olabilecek hayatı (S: 226) *Nisan ayında ibretlik olaylar (S:255) *Çanakkale Savaşlarını başlatan sebepler ve savaşların en zorlu mücâdelesinin yaşandığı 4 günün hikâyesi, o ıstıraplı günlerde kol gezen ihânetlerden birkaçının özeti…(S:266 – 268 ve devamı)

Kitabın 131 ve 132 sayfalarında; yarım asırdır ‘girdik, giriyoruz, gireceğiz‘ diyerek Avrupa Birliği kapılarının önünde bekleşenlere ithaf edilecek ibretlik bir yaşanmış hikâye yer alıyor:

İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyesi Alman asıllı Prof. Naumark ile bir kısım talebesi Boğaziçi’nde geziye çıkarlar. Talebelerden biri Prof. Naumark’a sorar: ‘Avrupa bizi neden sevmez?’ Prof. Naumark şu cevabı verir: Çok samîmi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir! Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince, diyerek sıralar:

1- Müslüman olduğunuz için sevmez. Ama faraza laik şöyle dursun, Hıristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam eder.

2- Sizler farkında değilsiniz ama onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak otaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.

3- Avrupa’nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa’yı pazar yapmaya başladınız.

4- En az 400 yıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.

5- Selçuklular Anadolu’yu, Osmanlılar ise orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler.

6- Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hâkimiyet sağladılar.

7- Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi. Kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığının adamlarıdır. Batı her yerde İslamiyet’i, sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadet’i devam ettirdi.

8- Kilise size kin kusmaktadır. Ve sebepleri yukarıdadır.

9- Ben Türkiye’ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 19 üniversite var. (O tarihte öyle idi şimdi ise 100’ün üzerinde)

10- Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır.

11- Yine sizler, Avrupa’nın tarihî düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.

Kitabı eline alanlar, kadim Türk yurdu Doğu Türkistan’ın Çinlileştirilmesini; bağırarak ağlamadan, ayak bileği kemiklerini sızlatacak şekilde ayak tabanını zemine vurmadan okuyamayacağı satırlardan öğreniyor.

Sayfa 229’da Elçibey’in hikâyesi gururla ve gözyaşlarıyla okunuyor. Okuyucu yazı boyunca adı geçen İsa Yusuf Alptekin, Kemal Çapraz ve Servet Kabaklı’ya serin fâtihalar gönderiyor.

Türksüz bir Türkiye Projesi‘nin kurgulandığı 3 Mayıs 1944 Türkçülük Duruşması’nın öncesi ve sonrası, ‘Türk Tarihinde Yazılmayanlar‘ isimli kitabın dikkatle okunması gereken bölümlerinden bir başkasıdır.

Özetle Türk Tarihinde Yazılmayanlar, mâcera romanı gibi heyecanla, kâh acı, kâh gurur sebebiyle akan gözyaşlarını birbirine karıştıran bilgi yüklü bir gizli tarih kitabıdır.

YESEVİ YAYINCILIK:

Küçük Ayasofya Mahallesi, Küçük Ayasofya Caddesi Nu: 13 Hüseyinağa Medresesi. Kadırga, Sultanahmet – İstanbul. Telefon: 0.212-638 51 94 Belgegeçer: 0.212-638 35 47  e-posta: e_asliyuce@yahoo.com

 

 

 

 

 

 

ERDOĞAN ASLIYÜCE

Kırıkkale ili, Delice ilçesi, Büyükyağlı kasabasında 1946 yılında doğdu. Babası Ümmetoğulları’ndan Mehmet, annesi Pırıklı köyü eşrafından Hasan Aykanat’ın kızı Nuriye Hanımdır. İlk okula köyünde başladı. Kırıkkale Atatürk İlkokulunu bitirdi. Ortaokulu Kırıkkale’de tamamladı. Liseyi Konya Karatay Lisesi’nde dışarıdan bitirdi. Çalışma hayatına 1970’de MKE- Silah ve Tüfek Fabrikası’nda Kırıkkale’de başladı. Kırıkkale, Seydişehir, Bursa ve Konya’dan sonra 1982’de İstanbul Türk-Metal Sendikası kurucu başkanı oldu. 1996 yılında Türk-Metal Sendikası’nın İstanbul Şube Başkanlığı’nı bırakana kadar aktif sendikacı olarak tanındı.

1972 yılında gönüldaşlarıyla Kırıkkale’de Dur Yolcu Gazetesini, 1980’de de Konya’ da arkadaşlarıyla Konevi Dergisi‘ni çıkardı. 1987’de İstanbul’da çıkardığı aylık İstanbul Metal İşçileri Dergisi‘ni 54 sayı devam ettirdi.

1 Mart 1993’te İstanbul ‘da Hoca Ahmed Yesevi Vakfı’nı kurdu. Küçükayasofya semtindeki Hüseyinağa Medresesi’nin Bakanlar Kurulu kararınca vakfa tahsisini sağladıktan sonra burayı restore edip Hoca Ahmed Yesevi Vakfı Kültür Merkezi yaptı. 1994’te Yesevi Yayıncılık şirketini kurdu. Ocak 1994 tarihinden itibaren aylık Sevgi Dergisi Yesevi‘yi yayınlamaktadır. Dergi, halen yayınına aralıksız devam etmektedir. Yine 1994’te Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi BİR’i yayın hayatına kazandırdı. Türkiye’nin çoğu ilini köy köy gezdi. Yurt dışında Japonya, Çekoslavakya, İngiltere, Kanada, ABD, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Yugoslavya (Sancak), Romanya, Tuva, Hakasya, Altay Ülkesi, Tataristan, Başkurtistan, Altay Cumhuriyeti, Hollanda, Almanya, İsviçre, Tayland, Sudan, Taiwan (eski milliyetçi Çin), Hongkong, Kırgızistan, Özbekistan, İsrail, Arnavutluk, Moldovya, Gagavuz Yeri, Pridnestrovya, Singapur, Suriye, Yakutistan ve Bosna Hersek’i gezdi. Bu ülkelerde görüp yaşadıklarından 28 kitap yazdı. Gezilerinde, klasik seyyahlar gibi sadece gördüklerini değil, o yerin tarihini, sosyal yapısını, siyasî analizini ve tam bir gerçeklikle güzellikleri ve çirkinliklerini aktardı. Bu tarzıyla kendine has bir gezgin tipini oluşturdu.

Yayınlanmış Kitapları:

1- Her Yönüyle Kırıkkale (1974)   2- Metal İşçilerinin Mücadele Tarihi (1989, Refik Sönmezsoy ‘la), 3- Genç İşçiler (1990), 4- En Büyük Grev (1991, R. Sönmezsoy’la), 5- Adım Adım Türk Yurtları (1997), 6- Turan’dan Kırım’a (2001), 7- 4 Kıta 8 Ülke (2001), 8- Hücreden Cümleye (2001), 9- Türkistan’dan Anadolu’ya Alpler, Erenler (2002), 10- Laleden Yağlı Güreşe: Hollanda (2002), 11- Değişen Komşumuz Suriye (2003), 12- Türkiye’nin Yüreği Kastamonu (2003), 13- Türk’e Gözaltı (2004), 14- Garip Türk’ün Feryadı (2004), 15- Türk’ün Çile Çemberi (2004), 16- İstanbul’dan Adıyaman’a (2004), 17- İstanbul’dan Trabzon’a (2004), 18- Türkistan: İki Dünya Eşiği (2005), 19- Akdeniz’in İncisi: İskenderun (2007), 20- Ah Şu Balkanlar (2007), 21- İlk İşgal, Son Kurtuluş (2008), 22- Türk Tarihinde Yanlış Bilinenler, Yanlış Yorumlananlar (2008), 23- Ceyhan Tarihi – İşgal ve Kurtuluş (2008) 24- Çukurova’nın Yıldızı Ceyhan (2008) 25- Türk Tarihinde İşbirlikçiler ve 150’likler (2009) 26- Adım Adım Türkiye (2009)  27- Çanakkale’den Paşaeli’ne (2009) 28- Türk Dilinin Başşehri Kırşehir (2009) 29- Çanakkale’den Paşaeli’ne (2009) 30-Marmara’dan Akdeniz’e (2010)  31-Türkiye’nin Yüreği Kastamonu’da Türk Dünyası Günleri (2011)  32-Şehir Şehir Türk Kurultayları (2012) 33- Şûra Şehirleri (2013)

KUŞBAKIŞI:

AVRUPA’DA MÜSLÜMANLAR / 16.-18. Yüzyıllar:

Lucete Valensi, Alp Tümertekin’in Türkçeye tercüme ettiği eserinde 16.-18. yüzyıllar arasında Hıristiyan dünyasında kürek mahkûmu, köle, tüccar, siyasî mülteci ve azınlık olarak yaşamış Müslümanların hikâyelerini anlatıyor. Yazara göre Müslümanların Avrupa’daki serüveni, hâlen tekerrür etmekte olan ikili bir dışlama hareketinin tarihini gözler önüne seriyor: Hıristiyan olmayan insanlar, herhangi bir Avrupa devletinin vatandaşı olamazlar. Bu sebeple dâima dışlanırlar,

Müslümanların günümüzde Avrupa’da mâruz kaldıkları şiddete duyarlı bir metin kaleme alan yazar sosyal boyutlu ilk tehcir örneği sayılabilecek bir vakadan, Moriskoların(*) 17. yüzyıl başında İspanya’dan sürülmesi örneğinden yola çıkarak, bu şiddetin geçmişine ışık tutuyor. Avrupa demokrasilerine musallat olmuş İslam düşmanlığı ve yabancı düşmanlığı belalarına karşı okuyucuyu uyarırken, Aydınlanma hareketlerinin cihanşümul sınırları üzerine düşünüyor.

Temmuz 2015’de yayınlanan kitap, 332 sayfa ve 15,5 X 23 santim ölçülerinde.

(*) Moriskolar: 1500’ü yıllarda İspanya, Hıristiyan olmayanları göçe zorlamıştı. Ecdat ocağından, topraklarından ve evlerinden ayrılmak istemeyen Müslümanların ve Musevilerin bir kısmı, Hıristiyanlığı kabul etti. Bir müddet sonra bunların bir kısmının Katolik imiş gibi gözüküp, gizlice kendi dinlerini yaşadıkları anlaşıldı. Bu kişiler hakaret ve aşağılama maksadıyla ‘Moriskolar‘ olarak isimlendirildi. Onlar da 1609 yılından itibâren tamâmen sürgün edildi. 275.000 kişi oldukları tahmin ediliyor.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul (T. İş Bankası Parmakkapı Şubesi üzeri)

Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

 

ÇOCUKLUK SIRRI

Pedagog Âdem Güneş “Her çocuğun özünde, o çocuğun nasıl bir yetişkin olacağının şifrelerini barındıran ‘çocukluk sırrı’ vardır.” Diyor ve devam ediyor: “Bu sır, çocuğun içinde ‘buyurucu bir iç kılavuz’ olarak, mütevazı bir sabırla, adım adım o çocuğun kişilik ve karakterini oluşturma mücâdelesi verir. Yetişkinler ise, çocuğun özünde gerçekleşen bu ince yapılanmayı hesaba katmadan, kendilerince bir zoraki kişilik oluşturma gayreti içine girdikleri için, çocuk eğitiminde problemler yaşanıyor.”

Çocukluk Sırrı‘ isimli kitapta, çocuğun benliğini zarara uğratmadan, kişilik ve karakterini bozmadan, onlara nasıl rehberlik yapılacağı anlatılıyor. Başka bir deyişle, kitapta, Mevlana’ların, Hacı Bektaş’ların, Yunus’ların, Fatih’lerin nasıl yetiştiğinin sırlarını barındıran Anadolu Pedagojisi de var.

15,5 X 21,5 santim ölçülerinde, 288 sayfalık kitap, 2013 yılında yayınlandı.

NESİL YAYIN GRUBU: Merkez: Sanayi Caddesi, Bilge Sokağı Nu: 2 Yenibosna, Bahçelievler, İstanbul.

Telefon: 0.212-551 32 25 Belgegeçer: 0.212-551 26 59  www.nesilyayinlari.com e-posta: bilgi@nasilyayinlari.com

ZAMANIN BEHRİNDE RAMAZAN HİKÂYELERİ

Yazarı Dr. Necdet Subaşı, 2015 yılı Haziran ayında yayınlanan 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 170 sayfalık kitabını şu cümlelerle tanıtıyor:

‘1980’lere daha varmamıştık. Henüz yeni yetme bir üniversiteliydim ve iftarı o zamanlara has bir şekilde herkes gibi ben de kendi evimde, ailemle birlikte yapardım. Aile içi yakınlıklar hâricinde dikkat çekici dâvetler olmazdı. İftarlar evde yapılırdı, iftara gitmekten çok iftara çağırmak akılda kalırdı. Aileler arasında protokol yoktu, sadece özel misafirlere açılan göstermelik havalı yemek masalarının, porselen takımlarının evlerde bir yerlere tıkılması için epeyce bir zamanın geçmesi gerekecekti. Yer sofrasında olurduk, kapıyı çalan lafı uzatmazdı, gelir sofraya otururdu. Yemekte herkese bir kaşık bulunurdu. ‘Tanrı misafiri’ diye bir şey vardı ve iftar yemeğinin varsa bir lezzeti, biraz da o, gelenin dualarıyla teşrif ederdi.’

 

(*)Zamanın behrinde: Eski zamanlarda

DERGÂH YAYINLARI:

Merkez: Binbirdirek Mahallesi, Klodfarer Caddesi Nu: 3/20 Altan İş Merkezi Sultanahmet – İstanbul.

Telefon: 0.212-518 95 78  Belgegeçer: 0.212-518 95 81  e-posta: bilgi@dergahyayinlari.com www.destek@dergahyayinlari.com

Satış Yeri: Molla Fenari Sokağı Nu: 28 Yıldız Han Giriş Kat (Katlı otoparkın yanı) Cağaloğlu, Fatih – İstanbul

Telefon: 0.212- 526 99 41 Belgegeçer: 0.212-519 04 21  e-posta: kitap@dergahyayinlari.com www.dergahyayinlari.com

 

KISA KISA…

 

1- TÜRKLERİN VE MOĞOLLARIN ESKİ DİNİ: Jean-Paul Roux. Tercüme: Prof. Dr. Aykut Kazancıgil.

2- HALİM SELİM EFENDİ: Mehmet Nuri Yardım. Çağrı Yayınları.

3- KAFKASYA TÜRKLERİ: Mehmed Emin Resulzâde. Yayına Hazırlayanlar; Dr. Yavuz Akpınar, İrfan Murat Yıldırım, Selahattin Çağın. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları

4- YİRMİ KUR’A NAFİA ASKERLERİ: Rifat N. Bali. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

5- İKNA ODASI: Yıldız Ramazanoğlu. Timaş Yayınları.

 

Derin Devlete Odalardan Pelerin

“Şu Fırat’ın suyu akar serindir

Söyletmeyin beni yaram derindir”

12 Eylül‘de çocuktuk ama 28 Şubat‘ı iliklerimize kadar yaşadık. Ve o ‘Postmodern Darbe‘nin en meşhuru “Beş’li Çete“ydi: TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği), TESK (Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu), TİSK (Türkiye İşverenler Sendikası Konfederasyonu), TÜRK-İŞ (Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu) ve DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu).

Fuat Miras, Derviş Günday, Refik Baydur, Bayram Meral ve Rıdvan Budak‘tan oluşan ve Resmî Devlet‘in gayriresmî kanadını oluşturan bu yapı iyi iş çıkardıktan sonra hem bolca siyasî rantını devşirmiş hem de nihayetinde hesapta özeleştirisini yapmaktan da geri durmamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti‘nin iktidar-ordu-yargı-medya desteğiyle 28 Şubatvari bir makas değiştirme denemesi olan ‘Açılım‘ ya da ‘Çözüm Süreci‘nde de bu “Maskesiz 5’ler” Türk Milleti’ne yedirilmeye çalışılan terör zokasını hazmettirmek için sahadaydı, maçın ilk 11’indeydi.

TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu bu iş için dünya masrafla kurulan Âkil İnsanlar Heyeti‘nin Akdeniz Bölge Başkan’ıydı. TESK Başkanı Bendevî Palandöken ise Karadeniz Bölge Heyeti’ne son sıradanda olsa girmeyi başarmıştı. TÜRK-İŞ Başkanı Mustafa Kumlu İç Anadolu Bölgesi Heyeti’nde, DİSK Başkanı Erol Ekici ise Ege Bölgesi Heyeti’ndeki yerini almıştı. TİSK’in yerineyse kadroya TZOB (Türkiye Ziraat Odaları Birliği) dâhil edildi ve Başkan Şemsi Bayraktar öncüğünde Karadeniz Âkil Heyeti’ne eklendi.

Gün döndü, devran döndü; keser ve sapı bilmem ama hesap döndü. 7 Haziran‘da Devlet’imizin proje partisi AKP yeterli oyu alamayınca hem seçim tekrarına karar verildi hem de terörle ve terör unsurlarıyla kararlılıkla müzakere birden 180 derece dönüşle kararlılıkla mücadeleye dönüştü.

Teröre karşı birlik platformları, bütün evlere-araçlara bayrak astırmalar, şehitler için büyük mitingler-yürüyüşler ve İmralı – Oslo hattında örgütle gelin-güvey olunurken en çok eleştirilen hatta yerden yere vurulan MHP’nin tüm milliyetçi söylemlerini kuşanmak tam da bu dönemde gerçekleşti.

Ve bu ‘En Kahraman Beşler’, bu kez de bu bağlamda en ön saftaki yerini aldılar. Bu meyanda Hisarcıklıoğlu, Palandöken, Kumlu ve Bayraktar başkanlara en derin saygılarımı sunuyorum. 28 Şubat ve Açılım/Âkiller/Çözüm sürecinde yerini alan fakat seçim öncesi mutedil doz milliyetçilik kampanyasına katılamayan Kani Beko‘yu (DİSK) iki derede bir arada kaldığını bildiğim için anlayışla karşılıyorum.

DİSK’in eksikliği bile hissedilmez. Zira MEMUR-SEN ve HAK-İŞ kaç zamandır ilk 11’de oynamak için Millî Takımlar Baş Sorumlusu‘na göz kırpıyorlardı. 28 Şubat’ı es geçmiştiler çünkü Devlet ile resmî tanışıklıkları yoktu. Ama artık eski başkanlar Ahmet Gündoğdu ve Salim Uslu ile TBMM’de, yeni başkanlar Ali Yalçın ve Mahmut Arslan ile aktif olarak sahadalar.

Dolayısıyla Devlet‘in işine karışılmaz. Süreç geliştirme ve yönetmede Devlet‘in eline su dökülmez. Devlet‘in bir bildiği vardır, başka bir bildiği vardır ve bir başka..

“Söyletmeyin beni anam yaram derindir

Ölem ölem yaram derindir nasıl gülem”

 

MHP’yi Dışarıdan ve İçeriden Yıkamadılar

Keçecizade Fuat Paşa, nükteleri ile de ünlü olan, tarihte iz bırakmış bir devlet adamıdır. İki defa sadrazamlık ve beş defa da Hariciye nazırlığı yaptı.

Padişah Sultan Aziz’in Paris gezisi sırasında Fransa İmparatoru 3. Napolyon, Dışişleri Bakanı Fuat Paşa’ya Osmanlı Devletinden kabul edilmesi güç, çok ağır taleplerde bulunur. Bir de aba altından sopa gösterir:

“Bu sorunlar sizin için bir dert… Yorgun omuzlarınızdan bunları atınız… Devletinizin ne kadar zayıfladığı bütün dünyada biliniyor.”

Fuat Paşa, gülerek karşılık verir:

“Haşmetmeab, Devlet-i Aliyye öyle büyük ve güçlü devlettir ki, üç yüz senedir, siz dışarıdan biz içeriden bu devleti yıkamadık!”

Şu sıralar Milliyetçi Hareket Partisi‘nde yaşanan olaylara bakınca bu nükte aklıma geliyor.

İlk önce partinin kurucusu, Başbuğ Alpaslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş AKP’ye girdi. Girmekle kalmadı “AKP’yi tek başına iktidar yapmak lazım” diyerek MHP aleyhine propagandaya başladı.

MHP kitlesi Tuğrul Türkeş’in bu hareketine üzüldü, kızdı. Ama babasının hatırı dışında bir ağırlığı olmadığı için pek bir travma yaratmadı. “Her evlat babasına çekmez” denildi. Tarihte örnekleri çoktu. Mesela koskoca Fatih Sultan Mehmed’in oğlu Cem Sultan bile saltanat uğruna Rodos Şövalyeleri ve Papa’nın himayesine sığınmıştı.

Ama arkadan MHP’nin sevilen, etkili ve başarılı milletvekili, MHP fikriyatının ekranlardaki en iyi savunucularından Sinan Ogan partiden ihraç edildi. (Sinan Ogan AKP’nin transfer ve bakanlık teklifini reddetti.)

Yetmedi. Milliyetçi Hareket Partisi’nin yüzakı Meral Akşener milletvekili aday listesine konulmadı.

MHP’lilerin Meral Abla‘sı rakip partililerin de kendisinden hep saygıyla bahsettiği bir isim. 28 Şubat sürecinde Türkiye’nin ilk kadın İçişleri Bakanı olarak görev yaptığı sırada, dik duruşuyla muhafazakâr camianın da hayranlığını kazanmıştı. Meral Akşener TBMM Başkanvekili olarak tarafsız ve etkili yönetimiyle herkesin takdir ettiği bir isim oldu.

Etkili hitabeti, sıcak insani münasebetleri, birikimi ve tecrübesi ile partinin en önemli görevlere getirebileceği bir isimdi. Nitekim Cumhurbaşkanlığı, TBMM Başkanlığı, Bakanlık ihtimalleri gündeme geldiğinde herkesin aklına ilk gelen isimlerden biri oluyordu. Normalde bu özellikleri ile partisine değer katması avantajı olmalıydı. Tam tersi oldu.

Kendi iradesi dışında da olsa, Meral Akşener’in bu kadar öne çıkmasından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli rahatsız oldu. Önce TBMM Başkanlığı veya Başkan Vekilliği görevlerine aday göstermedi. Nihayet milletvekili adayı yapmayarak bu rahatsızlığını açığa çıkardı.

***

Ülkemiz Cumhuriyet tarihimizin en kritik ve netameli günlerini yaşıyor. Bu dönemde ülkenin ve milletin birliği ve dirliği için Milliyetçi Hareket Partisi’nin güçlü olması çok önemli.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin Meclis’te HDP’den daha az milletvekili ile temsil edilmesi ayıbının tekrar yaşanmaması lazım.

Ama dışarıdan darbeleri anladık da, içeriden yapılan darbelerin mantıklı bir izahı yok.

Ben MHP kitlesinin bu sebeplerle 1 Kasım seçiminde “kan kussa da kızılcık şerbeti içtim” diyeceği ve partisinden vazgeçmeyeceği kanaatindeyim.

Ancak seçimden sonra MHP’de bir iç hesaplaşma yaşanmasının işaretlerini hissediyorum.

*****

AKP’de Hesaplaşma Ne Zaman?

Peki, muhalefette böyle olaylar yaşanıyor da AKP’de neden fazla ses çıkmıyor?

Bunu da yine bir Keçecizade nüktesi ile açıklamaya çalışalım:

Keçecizade Fuat Paşa’ya sormuşlar: “Paşam, gerçek dostların kimler?”

Paşa şöyle cevap vermiş: “Şimdi iktidardayım, bilemem!”

******************************************

Erdoğan ve AKP Seçim Kampanyasına Başladı

20 Eylül Pazar günü İstanbul Yenikapı’da yapılan “teröre karşı tek ses” mitinginde Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan konuştu.

Sözde “Sivil Dayanışma Platformu”nun bir organizasyonuydu. Gerçekte ise baştan ayağa devlet imkânları kullanılarak yapılan bir Ak Parti mitingi idi.

Gerçi parti amblemleri kullanılmadı, sadece Türk Bayrağı vardı. Ama Davutoğlu bir STK programında konuşan Başbakan gibi değil, AKP Genel Başkanının seçim mitingi imiş gibi konuştu. “HDP’ye oy vermeyin, baraj altında kalsın” dedi, partisi için tek başına iktidar istedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da, güya üstü kapalı olarak, “herhalde ne demek istediğimizi anlıyorsunuz değil mi?” diyerek, HDP’nin baraj altında bırakılmasını istedi.

Esasen devleti yöneten zevattan mitinglerde terörü kınaması değil, alacakları doğru kararları, doğru zamanda ve etkili bir şekilde uygulamaları ile terörü bitirmesi beklenir.

Elinde dünyanın en güçlü ordularından biri bulunan; emniyeti, istihbaratı, bin yıllık devlet, onlarca yıllık terörle mücadele tecrübesi olan bir devletin yöneticilerinin vatandaşa terörden yakınması anlamsızdı.

Fakat AKP ve Erdoğan en hatalı oldukları konuyu, terörü bahane ederek, şehitlerimizi anarak bir “seçim mitingi” yaptı.

Tekrar seçimin yapılmasına sadece 41 gün kala, böyle bir miting düzenlenerek seçim propagandası yapmak, etik olmadığı gibi, adalete ve hakkaniyete de aykırıdır.

Zaten seçim çok adaletsiz şartlarda yapılıyordu. Diğer partiler seçim yardımı alamayınca kısıtlı olan imkânları iyice daraldı.

Buna karşılık AKP devletten ihale alan müteahhitlerden, Belediyelerden, Valilik ve Emniyetin imkânlarından bolca faydalanmakta. Cumhurbaşkanı yine devlet imkânlarıyla “toplu açılış”, “muhtarlarla toplantı” vb bahanelerle mitingler, toplantılar, TV yayınları yapmakta. Bu programlarda her vesile ile muhalefete çatıp, AKP’ye oy istemekte.

Bu mitingde, Adalet ve Kalkınma Partisi‘nin isminde bulunan “adalet” iddiasından vazgeçtiği, bir kere daha, tescil edildi.

*********************************************

Hitabet Yetmiyor, İcraat Önemli

R.T.Erdoğan‘ın iyi bir hatip olduğu malum. Etkili olmasının temel sebebi sadece vurgulamaları, ses tonu ve vücut dili değil. Dün inanarak söylediği bir konuda, bugün tam tersini savunmak zorunda kalsa bile, yine inanarak konuştuğu izlenimi veriyor.

Zaten hayranlarının çoğu ne dediğini duymasa da, anlamasa da O’nu çok beğeniyor.

Davutoğlu ise miting konuşmalarında çok etkisiz. Vurgulamalarıyla, ses tonu ile yapay bir teatral söylem havasıyla etkili olması mümkün değil. Toplantılarda konuşması daha başarılı.

Ancak her ikisi de artık eskisi kadar etkili değil.

Çünkü “terörü bitirmeye azimli olduklarını” söylerken, kendi talimatlarıyla gerçekleşen Oslo Görüşmelerinde Hakan Fidan’ın söyledikleri, Habur rezaleti, Akiller kumpanyası, açılım sürecinin PKK’yı palazlandırması akla gelmekte.

Dolmabahçe‘de teröristbaşı ile yapılan “mutabakat metni“ni okuyan HDP milletvekilleriyle beraber olan Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı hatırlanmakta.

Daha neler geliyor akla?

“Çözüm Sürecinde” Valilerin operasyonlara izin vermemesi geliyor.

“Üzerinde silah olan PKK’lı teröristler karakolun önünden geçiyorlar, onlara el sallıyorlardı. Asker de onlara hiçbir şey yapmıyordu” diyen Bülent Arınç ile bunlara “çözüm süreci zarar görmesin diye biz talimat verdik” diyen Erdoğan ve Davutoğlu geliyor.

Döşenen mayınlar ve yurda sokulan tonlarca patlayıcı ve ağır silahlarla verdiğimiz şehitlerin parçalanmış bedenleri, geride bıraktıklarının feryatları göz önüne geliyor.

Sadece konuşmakla olmuyor, icraat lazım.

Son söz: Malınız kötüyse en iyi pazarlama teknikleri bile işe yaramaz.

 

Türk Dili Uzmanı Dr. Şâkir Alparslan Yasa ile Türkçe üzerine konuştuk.

Oğuz Çetinolu: Türk dilbilgisi kaidelerine aykırı olarak üretilmiş veya amiyane tabirle ‘uydurulmuş‘ kelimelerle ilgili görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Dr. Şâkir Alparslan Yasa: Muhakkak ki her dilin yeni mefhumlar için yeni kelimeler türetmeye ihtiyacı vardır. Fakat her biri müstakil, kapalı bir sistem teşkil eden diller bunu kendi mantıklarına, kendi kaidelerine göre yaparlar. Bu kaidelere göre teşkîl edilmeyen kelimeler -lisâniyatta- “Uydurma” veya “Barbarca” (Fransızcadaki “barbarisme” tâbirini bu suretle Türkçeleştiriyoruz) kabul edilirler. Her dilin bekçileri mesabesinde olan dilciler, edîpler veya o dilin her bir konuşanı bu çeşit kelimelere karşı müteyakkızdır ve onların yaygınlaşmaması için kararlılıkla mücadele ederler. Zîrâ bunlar, dilin mantığını, bünyesini bozar ve onu keşmekeşe, binaenaleyh tereddiye sürüklerler. Bâzan böyle kaide hârici bir kelime, muhtelif sebeplerle yaygınlaşır ve “galat-ı meşhur lûgat-i fasîhden evlâdır” kaidesince umumi kabûl görür. Şu var ki bu ameliye isimsiz bir şekilde bütün bir halkın eseridir ve bu çeşit kelimeler istisnâî kalırlar veyâ hiç olmazsa nâdirattandırlar.

Hâlbuki Türkiye’de, 1930’lardan itibaren, iktidar gasıbı bir zümre, kasd-ı mahsûsa ile Uydurma veya Barbarca kelime imaline yönelmiş ve bu yolla yeni bir Resmî Dil ihdas etmiştir. İşte Milletimiz için tahammül edilmez olan, onun dili üzerinde bu şekilde sû-i niyetle ve cebren tasarruf edilmesidir. Dilimize bu gayr-i meşru müdahalenin başlıca gayesi de, kimisi için hâinâne sâiklerle, kimisi için de anlaşılmaz bir eziklik hâlet-i rûhiyesiyle, Türkçeyi Fransızcalaştırmak, yani hem türetme kaideleri, hem kelime hazinesi, hem zevki, hem de cümle kuruluşu bakımından olabildiğince Fransızcaya benzetmektir. Hâinâne sadiklerle hareket edenleri tespit, teşhis ve kendileriyle -meşru vasıtalarla- mücadele lâzımdır. Eziklik hâlet-i rûhiyesiyle davrananları ise îkaz ve şuurlandırmak iktiza eder. Onlara hitaben bizim ezcümle söyleyeceğimiz şudur: Hem medeniyet, hem insanlık bakımından tarihe şan veren ve insanlığın bin küsur senedir gidişatı üzerinde müessir olan Türkler gibi büyük bir millete mensup olan bir ferdden, asırlardır dünyaya kan kusturan şu Avrupalılar karşısında eziklik hissine kapılmak şöyle dursun kibirli olmak beklenir ve buna rağmen, bir Türk, diğer insanlara karşı mütekebbir davranmıyorsa, bunun sebebi, ancak Müslüman faziletine sahip olmasıdır.

Oğuz Çetinoğlu: Bu kelimeler nasıl oluyor da kısa zamanda ayrık otu gibi Türkçemizi sarıyor?

Dr. Yasa: Barbarca kelimelerin “ayrık otu gibi sür’atle Türkçeyi sarmasının” esas sebebi, 1930’lardan itibaren cebren ve hileyle ve (maariften matbuata, kanun diline kadar) her çeşit vasıtaya müracaat ederek bu kelimelerin halkımıza dayatılması, ana mektebi sıralarından başlayarak Milletçe hepimizin Resmî Temessül İdeolojisi (RESTİ) tarafından bir beyin yıkama ameliyesine tâbi tutularak bu kelimelerin ve daha umumi olarak “Yoztürkçe” diyebileceğimiz uydurma Resmî Dilin bize zoraki benimsetilmesidir.

Dikkat edilirse, Târihî Türkçemizin asıl kırılma noktasının 27 Mayıs Balyoz Darbesi olduğu görülür. Yeni Esas Kanun “Yoztürkçe”yi Devlet Dili yapmış, 12 Eylül Balyoz Darbesi de aynı vetireyi daha ileri bir merhaleye ulaştırmıştır. Meş’ûm 12 Eylûl İhtilâline kadar memleketimizde hâlâ uydurmacaya şuurla mukavemet eden geniş bir milliyetçi zümre mevcutdu; hayfâ ki İhtilâl sonrasında bu zümre küçük bir ekalliyet hâline gelmiştir!

Oğuz Çetinoğlu: Dilin, kültürün teşekkül etmesi, kültürün de insan topluluklarını millet hâline getirmesindeki rolü nedir? [Bu çerçevede] bu kelimelerin kültürümüz üzerindeki zararları hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr. Yasa: İçtimâiyatçıların umumiyetle kabul ettikleri ve UNESCO öncülüğünde imza edilen mukavelelerde de têyid edildiği vechiyle, “kültür”ü, biz de, bir beşerî topluluğun nesilden nesle aktarılan muayyen düşünüş ve davranış şekilleriyle bunların maddî tezahürleri şeklinde tarif ediyoruz. Bu düşünüş ve davranış şekillerinin başlıca iki unsuru dil ve dindir. Dil, zaten diğer kültür unsurları için de cari olduğu üzere, hem -uzun bir tarihi süreç içinde- bir topluluğun eseri olarak ortaya çıkar, hem de o topluluk üzerinde müessir olur. O, kendisine vücut veren ve şekillendiren topluluğun aynasıdır. Bir dili tetkik ederek, onu yoğuran topluluğun zihniyetini ve tarihi macerasına -büyük ölçüde- anlamak mümkündür. Aynı şekilde, millet de bir kültür topluluğundan ibârettir. Onda ırkın, soy-sopun, sülâlenin, akrabâlığın rolü, bunların kültürü nesilden nesle aktarmak için en tabiî vâsıta olmasından ibârettir; yoksa millî râbıta ile ırkî râbıta aynı şey değildir. Bu ilmî hakîkati, rahmetli Ziyâ Gökalp de çok isâbetle tesbît etmiş ve Türkçülüğün Esâsları‘nda, Türk köylüsünün de, “dili dilime uyan, dîni dînime uyan” düstûruyla ilmî bir milliyet anlayışını dile getirdiğini kaydetmiştir.

Binâenalyeh millet, milliyet zâten kültürden ibârettir ve kültürün de başlıca iki unsurundan biri dildir. Nasıl ki bir topluluğun dînî anlayışı bozulduğunda milliyet şuûru da bozulursa, aynı şekilde dili bozulduğunda milliyeti de çözülmeye başlar.

Bir milletin dili, onun sâdece yaşıyan nesillerine değil, bunlarla berâber geçmiş ve gelecek nesillere de âiddir. Öyleyse hiçbir neslin dil üzerinde kendi başına istediği gibi tasarruf hakkı yoktur. Her nesil ecdâdından devraldığı dili hassâsiyetle korumak ve sâdece yeni ihtiyâçlara, yeni gelişmelere binâen onu daha da inkişâf ettirerek müstakbel nesillere devretmekle mükelleftir. Aksi takdîrde nesiller arasındaki râbıta kopar ve yeni nesiller artık atalarının mensûb olduğu millete mensûb olamazlar.

Tek kelimeyle, dil üzerinde keyfî tasarruf, dille oynama, onu yoğuran milletin canına kasdetmektir.

Çetinoğlu: Türk Dil Kurumu, Türkçenin yozlaşmasını önlemede tesirli olabiliyor mu? Nasıl veya Neden?

Dr. Yasa: Dil Kurumu’nun esâs kuruluş maksadı, Târihî Türkçenin -büyük bir kısmı İslâm medeniyeti kaynaklı olan- kelimeleri yerine, onu Fransızcaya benzetecek şekilde yeni kelimeler îmâl etmekti. Yâni Târihî Türkçenin yerine Fransızcaya benzer yeni, sun’î bir dil ikame etmek… Dil İnkılâbı denilen şey bundan ibârettir. Nasıl ki Târihî Yazımız yerine Latin Yazısı ikame edilip buna Harf İnkılâbı denmiştir… Yine aynen kıyâfet inkılâbı, hukuk inkılâbı gibi… Dahası, tam bir şahsıyetsizlik, tam bir maymun tavrı içinde Avrupa’nın her şeyi kopya edilip mürâice bunların “Türk yazısı”, “Türk kıyâfeti”, “Türk hukuku”, “Türk mûsıkîsi”, ilh… olduğu iddiâ edildiği gibi, Fransızcaya benzer bu uydurma resmî dil de “Öztürkçe” olarak kabûl ettirilmiye çalışılmıştır. Yâni Eski Anadolu Türkçesinin asırlar boyunca tekâmülüyle teşekkül eden o cânım İstanbul Türkçesi hâlis Türkçe değilmiş de, bunların uydurma, sun’î, Frenk mukallidi dili “Öztürkçe” imiş! İşte Türkçeye yönelik bu korkunç tahrîb faâliyetinde Dil Kurumu’nun rolü birinci derecededir.

Mâmâfih, Dil Kurumu, bu tahrîbkâr faâliyeti yanında Türk diline ve Türk edebiyâtına âid yüzlerce pek kıymetli eser neşrederek Millî Kültürümüze büyük hizmetlerde de bulunmuştur. Ayrıca, son senelerde, Uydurmacılığın öncüsü olma rolünü terk ettiği müşâhede edilmektedir. (Şu var ki şimdilerde, sârî, yaygın bir hastalık hâlinde, başta akademisyenler, yazarlar, mütercimler olmak üzere herkes kelime uydurmaktadır…) Hâl-i hâzırdaki Dil Kurumu Başkanı gayet şuûrlu bir Türkçeci olarak bilinmektedir. Lâkin bütün Devlet imkânlarını arkasına alarak pek kuvvetli bir cereyân hâlinde sürüp giden “Öztürkçecilik”le başa çıkabilmek için her kesimden milliyetçilerin (yâni Türk milleti, Türk kültürü âşıklarının) seferber olarak aksi istikamette daha kuvvetli bir cereyân meydana getirmelerine ihtiyâç vardır.

Çetinoğlu: Türk Dil Kurumu’nun neşrettiği lügatleri nasıl buluyorsunuz?

Dr. Yasa: “Türkçe Sözlük” ve ihtisâs lûgatleriyle (“biyoloji”, “matematik”, “ekonomi sözlükleri” gibi) “Yoztürkçe”ye hizmete devâm ettiği gözlenmektedir. Bu lûgatler, baştan sona Uydurmaca kelimelerle doludur. Hâlbuki bu lûgatlerde hiçbir uydurma kelimeye yer verilmemesi, aksine bunların bir “Barbarca-Türkçe Lûgat” veyâ her lûgatte bu başlık altında bir bölümle Türkçe mukabilleri gösterilerek teşhîr edilmesi, kara listeye alınması ve vatandaşlarımızın bunları kullanmaktan caydırılmaya çalışılması iktizâ ederdi.

Ayrıca, Dil Kurumu’nun “Türkçe Lûgat”i, lûgat tekniği bakımından da pek kötüdür, hatâlarla mâlûldür. İki misâl vereyim: “Tercüme” ne demektir diye lûgate mürâcaat ettiğinizde, “harfiyen tercüme” anlayışı üzerine kurulu tipik “Öztürkçeci” zihniyetiyle “çeviri” kelimesine yönlendirilmektesiniz; pekâlâ bâri bu yanlış kelimeye bakarak tercüme vâkıasını anlamaya çalışalım diyerek o kelimenin îzâhatını okuduğunuzda, bu sefer de “tercüme” kelimesine yönlendirilmektesiniz! Hâlbuki bir lûgatte bir kelime, karşısına gûyâ anamdaşı olan bir başka kelime konularak îzâh edilemez; o kelimenin, alâkalı mütehassıs tarafından yapılacak “efrâdını câmî, ağyârını mânî” bir târifinin o maddede yer alması ve örnek cümlelerle de onun nasıl kullanılacağının gösterilmesi lâzımdır. Bu bakımdan, Fransızların Le Petit Robert‘i dört dörtlük bir lûgattir ve biz eskiden beri lûgatçilerimize onu kendilerine nümûne-i imtisâl almalarını tavsıye edegelmişizdir.

Dîğer bir misâl de, “mübâdele” kelimesinin “Türkçe Sözlük”teki gûyâ îzâhıdır. Bu lûgat, bu mefhûmu, “değişim, takas, trampa, değiş-tokuş” mefhûmlarıyle karıştırarak tamâmen mânâsız hâle getirmiştir. Uzun uzadıya îzâhatına girmeden Fransızcayla mukayese ederek şu kadarını söylemiş olalım: “Mübâdele”, “échange” karşılığıdır. İktisâddaki “échange en nature” “aynî mübâdele”, “échange monétaire” “nakdî mübâdele”dir. Bunlardan birincisi Fransızcada ayrıca “troc”, Türkçede “takas veyâ trampa” tâbir edilir ve çocuk diline âid olan “değiş-tokuş” da ilmî bir ıstılâh olamaz. “Değişim”e gelince, o (sayacaklarımızın tıpatıp hiçbirisi olmaksızın) “tahavvül”, “tebeddül”, “istihâle”, “inkılâb” gibi mefhûmlarla alâkalıdır ve Fransızcada daha ziyâde “changement” kelimesinin karşılığıdır. Bu arada şu husûsa da dikkat çekmiş olalım ki bütün bu kelimelerden her birinin de birçok farklı mânâsı ve kullanılışı vardır. Binâenaleyh bu kelimelerden her birinin karşısına bir uydurma kelime koyarak onu ifâde etmiş olmazsınız ve ayrıca, bunu yaptığınız zaman, her kelimenin, târihî seyir içinde kazandığı derin mânâları, çağrıştırımları (“connotation”lar) ve onlarla berâber Milletin târihî hâfızasını da yok etmiş, Millî Kültürü fecî şekilde budamış olursunuz. Meselâ Târihî Türkçenin “hayât” kelimesine mukabil uydurulan “yaşantı” ve “yaşam”ın hayâtla ne alâkası vardır? Birincisi, fiilden isim yapan -tı eki kelimeye küçüklük mânâsı veyâ değer düşürücü bir mânâ kazandırdığı için ancak kötü bir hayâtı ifâde edebilir: “Şu bizimkisi hayât değil, yaşantı be birâder!” gibi. Yine fiilden isim türeten -m ekiyle teşkîl edilmiş ikincisi ise, doğum, ölüm, yudum misâllerinde görüldüğü üzere, bir hamlede yapılan bir işi veyâ onun netîcesini ifâde ettiği için, aslâ “hayât” kelimesinin karşılığı olamaz. Hele bir de “hayât” kelimesinin târihî süreç içinde kazandığı farklı mânâlar ve onunla yapılmış tâbirler, atasözleri düşünülürse… “O, hayâtına girince, hayâtının seyri değişti ve hayâtı başka bir mânâ kazandı.” “Hayâtının baharında ölümcül bir hastalığa yakalandı.” “Ben ilmî araştırmalarımla hayât buluyorum.” “Hayâta gözlerini yummak”, “hayât pahalılığı”, “sâat beşte kampüste hayât durmak”, “hayât felç olmak”, “hayât-memât mes’elesi”, “Hayâtım!”, ilh…

Çetinoğlu: Neden Böyle oluyor?

Dr. Yasa: Dil Kurumu’nun, artık Uydurmacılığın öncülüğü rolünü terk etmiş olsa dahi, lûgatlerinde -maatteessüf- Barbarca kelimelere yer vererek onları resmî dil planında meşrûlaştırmasının ve bu sûretle daha da yaygınlaşmalarına âlet olmasının başlıca sebebi, Kültür Bakanlığı’nın 1.  Türk Dili Kurultayı’nda resmen benimsenen şu sakîm anlayıştır: “Yapıca ve anlamca bozuk olan terimlerden tutunmuş, benimsenmiş ve dilde yer etmiş olanları birer galat örnek sayarak bunlara dokunmamak”… (Hamza Zülfikâr, Terim Sorunları, 1991: 18) Hâlbuki bunlar ne halkın galatlarıdır, ne de dilde her nasılsa yaygınlaşmış tek tük örneklerdir. Bunlar, resmî kültür jenosidi siyâsetinin bir tezâhürü olarak cebren ve hîleyle yaygınlaştırılmış ve Türkçenin irsiyetini (“génétique”), bünyesini bozan, Türkçeyi tabiî inkişâf  mecrâından çıkarıp tereddî ettiren kelimelerdir. Binâenaleyh ne kadar şüyû bulmuş olurlarsa olsunlar, kat’iyen meşrû kabûl edilemezler! Bunlar, Türkçenin ayrık otlarıdır ve onları tek tek ayıklıyarak Türkçeye resmî dil planında da tekrâr hayât vermek lâzımdır. (“Yaşam” vermek değil!)

Çetinoğlu: Batı dillerinden gelen yabancı kelimeler baş tâcı edilirken, Farsça ve Arapça kelimelerin Türkçeden kovulması hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr. Yasa: Bu tavır, tamâmen ideolojiktir ve yerine göre taassub, cehâlet, sû-i niyet veyâ marazî bir rûh hâlinin mahsûlüdür.

İdeolojik kasıd, husûsen 1930’larda ortaya çıkmıştır. Esâs mayası, Türkçe ve Türk târihi kadar Müslümanlık olan Milletimizin hayâtından İslâm bütünüyle kovulmak ve yerine tamâmen materyalizm, şahısperestlik ve Frenk kültürü ikame edilmek istenmiştir. Yâni bahis mevzûu olan topyekûn bir kültür jenosidir. Dikkat edilirse, ısrarârla ve istikrârlı bir şekilde hep İslâm Medeniyeti kaynaklı kelimeler Resmî Dilden tasfiye edilmeye ve yerlerine, ya Frenkçeleri, ya da onlara benzer Uydurmacaları ikame edilmeye çalışılmaktadır. Bu bir Devlet projesidir ve proje, 1930’lardan beri (1950-1960 devresi bir dereceye kadar istisnâ edilirse) aksamadan yürütülmektedir. Bu husûsları hem Türkçenin Istılâh Mes’elesi‘nde, hem de Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi‘nde bütün delîlleri ve tafsîlâtıyla îzâh ettiğimiz için üzerinde daha fazla durmayı zâid addediyoruz.

Bâzıları da bütünüyle dilimizin malı olmuş, dilimize zenginlik ve güzellik katmış, gönüllü ve hazmedilmiş bütün bu kelimeleri dilden ayıklamayı milliyetçilik îcâbı zannetmektedir. Hâlbuki İslâmsız bir Türklük düşünülemiyeceği gibi İslâm Medeniyeti kaynaklı kelimelerden ayıklanmış bir Türkçe de düşünülemez. Zîrâ böyle bir sun’î dil, ecdâdımızla aramızdaki râbıtayı koparır ve bizi köksüz, şekilsiz, şahsıyetsiz, kolayca Avrupa’ya temessül edecek bir kitle, âdeta bir sürü hâline getirir. Nitekim, Milletimizin büyük bir kesiminin bu hâinâne siyâset netîcesinde Avrupa’ya temessül ettiğini esefle müşâhede ediyoruz. Bu resmî, bu Avrupacı siyâset sâyesinde, içimizden, aynen İsmet İnönü’nün ifâde ve temennî ettiği gibi, Avrupalılardan hiçbir farkı kalmamış geniş bir kesim çıkarmışlardır. Yanlış bir milliyetçilik anlayışıyla hareket eden kesim şu hakîkati idrâk etmeli ki bugün dîğer Türk topluluklarıyla da aramızdaki dil bağı, Eski Türkçeye dayanan kelimelerden ziyâde İslâm Medeniyeti kaynaklı kelimelerle kurulmaktadır.

Çetinoğlu: Yapılanlar sizce ne mânâ ifâde ediyor?

Dr. Yasa: Sû-i niyet ise, bilhassa Sabataî, Mason, Avrupaperest ve Şahısperest zümre için bahis mevzûudur. Bunlar sırf Türk milletini benliğinden koparıp laik ve emperyalist Avrupa’nın kuyruğuna takmak için bile bile böyle bir proje geliştirmişler, böyle bir harekât planlamışlardır. Bu zümre için sayısız isim arasından sâdece Tekinalp, mâhut adam ve İbrahim Necmi Dilmen’i hatırlatmakla iktifâ ediyoruz.

Çetinoğlu: Sebep nedir?

Dr. Yasa: Marazî bir rûh hâli… Ne kendi milletini ve Millî Kültürünü, ne de Avrupa’yı ve Dünyâ târihini lâyıkıyle tanımıyan bir zümrenin Avrupa karşısında kapıldığı aşağılık kompleksi, eziklik hissiyle ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki maddiyat ağırlıklı Avrupa Medeniyetinin üstünlüğü, hem kısmî, hem de muvakkattir. Kısmîdir, zîrâ mânevî derinlikten mahrûmdur ve bu bakımdan insanoğlunu sığ bir mahlûk hâline getirmektedir. (Buna mukabil İslâm Medeniyeti, madde-mânâ, dünyâ-âhiret muvâzenesi üzerinde yükselir ve bu haseple insanı daha fazla mes’ûd etmeye kabiliyetlidir.) Muvakkattir, zîrâ Avrupa’yı bize üstün kılan ilmî zihniyet ve usûlün, müsbet ilimlerin kaynağı İslâm Medeniyetidir ve biz bu planda da aslımıza rücû ettiğimiz zamân sür’atle Avrupa’yla maddeten de yarışabilecek hâlâ geleceğiz.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Alparslan Bey, Cevaplandırmanızı isteyeceğim pek çok soru var. Başka bir röportajda inşallah…

 

Dr. ŞÂKİR ALPARSLAN YASA:

1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazâsında doğdu. Babası Hokand’lıdır ve Hoca Ahmed Yesevî sülâlesindendir.

1967-1973 senelerinde Millî Eğitim Bakanlığı burslusu olarak ve iktisâd tahsîli maksadıyle Fransa’da bulundu. Tahsîlini tamâmlıyamadan Türkiye’ye döndü. Avdetinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne (SBF) kaydolduğu hâlde o anarşi senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak mecburiyetinde kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve gazetelerde makaleler ve tedkîk yazıları yazdı.

Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve 1998 senesinde İktisâd Bölümünden mêzûn oldu. Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünde kabûl edilen tez ile ‘Doktor‘ unvanı aldı. Aynı üniversitede Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalında Öğretim Görevlisi olarak ders verdi, 2013 senesinde yaş haddinden emekliye sevk edildi.

Tercüme sâhasıyle alâkalı ve muhtelif akademik mecmûalarda neşredilmiş -bâzıları kitap hacminde-  18 makalesi, tercüme kitapları, milletler arası sempozyumlarda sunduğu teblîğleri, değişik tercüme kitaplar hakkında hakem raporları bulunmaktadır.

Şâkir Alparslan Yasa; evli, 2 çocuk babasıdır.

YAYINLANMIŞ ESERLERİ:

Sevgi Peygamberi: (1996), Türk Eğitim Sistemi / Alternatif Perspektif: Türkiye Diyânet Vakfı Yayını. (Heyet azâsı olarak, 1996), Kamu Harcamalarında Etkinlik ve Parlamenter Denetim: (T.C. Sayıştay Başkanlığı Yayınları, 2002), Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar: Kurtuba Yayınları, 2013), Türkçenin İnkişâfı İçin

Tercüme: (Hitabevi Yayınları, 2014)

(ÖNCE VATAN GAZETESİ, 08 Ağustos 2015 Cumartesi)

 

Kürt İle Kürtçüyü Ayıralım

Ülkemiz için en önemli sorun insanların konuştukları ana dile göre ayrıştırılmaları ve haklarında kolay ve basit genellemelere gidilmesidir. Kurmançça veya Zazaca konuşan vatandaşlarımıza yanlış etiketler vurulmaktadır. Ülkeyi yönetenlerin terörist başını Kürtlerin temsilcisi gibi görmeleri ve onun görüşlerinden istifade edilebilirliğini ileri sürmeleri ne kadar yanlışsa; Kürt vatandaşları da kolay ve basit genellemeye giderek terör örgütü üyesi gibi görmek o kadar yanlıştır. Kürt ile Kürtçü birbirinden çok farklıdır. Türkiye’de bir Kürtsorunu değil; Kürtçülük sorunu vardır. Bu konu maalesef siyasi rant hesaplarına bir malzeme olmuştur. Kürtçülük sorunu da Kürtlerin değil; Kürtleri dün Osmanlı’ya, bugün de Cumhuriyet Türkiye’sine karşı kullananların sorunudur. Asıl amaç bazı Kürtlerin ve terör örgütünün BüyükErmenistan için malzeme olmasıdır. Kullanılanlar zamanla kolay atılır. Günümüzde terörle iç içe olan, sadece Kürtleri değil Anadolu halklarının temsilcisi olduğunu iddia eden malum partinin ve bazı temsilcilerinin Ermenistan ile yakın temasta olmaları bundandır. Hayali Ermeni iddialarını destekleyen, Erivan’a destek için giden malum partili belediye başkanları vardır. Van’da Ermeni mezalimini yok sayan bu işbirlikçiler, önce eski Van ile yeni Van arasındaki farkı yakalasınlar. “Anadolu’daki emanetlerinizin bekçileriyiz”, diyerek Erivan’dan alkış alanlar, başkaları adına ülkelerine savaş açanlardır. Hilale karşı Haç’a malzeme olanlardır.

Bir eşbaşkan bayrağa düşman olmadıklarını söylüyor. Kendilerini Türk Milletine mensup hissetmeyenlerin bayrakla da milli kimlikle de sorunları vardır. Kongrelerinde Türk bayrağı asmayanlar, bayrağı indirenler, Diyarbakır’da bir askeri üssün önündeki direkten bayrağı indirip atanlar, bayrak dostu mudur?

Türkiye’de asıl sorun ülkeyi yönetenlerin bölücü ırkçılık sorununu demokrasi içinde çözülemez noktaya taşmalarındaki ihmal ve gaflettir. Terörü bizzat yönetenler azdırmış, ona yeni mevziler kazandırmışlardır. Çıkarılan birçok kanun özellikle Yerel Yönetimler Yasası ve İç Güvenlik Yasasındaki değişiklikler sadece birer örnektir.Ülkeyi yönetenler sık sık “terörle bir yere varılmaz; terör daha fazla demokrasiyle çözülür; hak ve imtiyaz verirsen birlik sağlanır” anlayışından hareket ederlerdi. Bundan dolayı terörle mücadele, müzakere ve pazarlık safhasına dönüşmüştür.

Hem etnik milliyetçiliğe karşıyız diyeceksiniz; hem de yıllardır etnik merkezli politikalar uygulayacak ve bunlara göz kırpacaksınız. Bu çelişkileri yaşadı bu ülke… Kaldı ki, etnik milliyetçilik kavramı da yanlıştır. Etnik gurupların değil; milletleşmiş toplumların milliyetçiliği olur. Milletleşemeyen, milli seviyede mutabakat kuramayan toplumlar etnik ve mezhep çatışmaları ile uğraşır durur. Demokrasi de onlara çok yabancıdır. Uygulamak isteseler de uygulayamazlar.

Türk Milletine mensup herkesin, müslim veya gayri müslim, hangi etnisiteden olursa olsun; milliyetine ait olan milliyetçiliğe sahip çıkması tabiidir. Türk Milliyetçiliği etnik ölçekli bir kavram değildir; bundan dolayı etnik çağrışım yapmaz. Türk Milliyetçiliği Türk Milletini bir bütün olarak bağımsız ve hür yaşamasını sağlayan iradenin adıdır. Diğer milletlerin varlığını da inkâr etmeden, dünyayı daha adil, anlamlı ve istismar edilmeden yaşayabilmenin reçetesidir. Milliyetçilik kimsenin tekelinde de değildir. Duygusal düşmanlığa da girmez.Bu sene Hacda hayatını kaybeden hacılarımız milliyetleri itibariyle Türk hacılarıdır. Bunların ne kadarı Kürt, Zaza veya Çerkes gibi ayrıştırmaya kalkmak, ayrıntıyla uğraşmak ve etnik ırkçılığa özenmektir.

Dün Sevr ve Mondros barışı ülkemiz için nasıl bir barış sayılamazsa; bugün de buzdolabına koyulan, çöken terör soslu sözde çözümsüreci de ülke yararına bir çözüm olamaz. Sorunların çözümü Türkçe yer adlarını değiştirip mesela Güroymak’ı Norşin yapmaktan, Türk kimliğini reddetmekten geçmez. KCK’ya af çıkaranlar şimdi çark ediyorlar. Analar ağlamasın diyenler, ülkenin anasını ağlattılar. Bilhassa Suriye politikasındaki yanlışlar ve çelişkiler ülkeyi bölgesel terörün ithali ile karşı karşıya bıraktı. Bir dönem IŞİD’e doğrudan veya dolaylı destek olanlar, diğer bir dönem Kobani’ye, peşmerge ve PKK’ya destek olur hale geldiler. Ülkeyi de yalnızlaştırdılar. Şimdi ise yanıldık ve aldatıldık diyorlar.