24.4 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 788

MHP’ye Oy Verin, Bahçeli’yi Destekleyin!

Bugün Yüksek Seçim Kurulu'(YSK)na partiler milletvekili aday listelerini veriyorlar.

1 Kasım seçimleri sıradan bir seçim olmayacak. Bu seçimde Türk Milletinin, bu coğrafyada kaderi belirlenecek.

Türk Milletinin, Türk Yurdu Türkiye’de yok edilmek istendiği, bu satırları yazanı okuyanların malumudur.

Siyaset bir satranç oyunu olduğundan, şartlar neler olursa olsun bu oyun Türk Milleti tarafından iyi oynanmalıdır.

Onun için Türk Milleti; duygulardan arınarak ve aklıyla hareket ederek doğru bir tercihte bulunmalıdır.

Bu saatten sonra Türk Milleti için, milletvekili adaylarından ziyade, partilerin fikir ve duruşları ile liderlerin söylemleri ve eylemleri çok önemlidir.

Türk Milletini ve Türkiye’yi, içinde bulunduğu açmazlardan çıkaracak olan, MHP’nin ortaya koyduğu fikirler ile Devlet Bahçeli’nin söylemlerine uyan eylemleri olacaktır.

Bu sebeple kızgınlıklarınızı, eleştirilerinizi ve duygularınızı derin bir dondurucuya koyarak, Türk Milletinin yegane kurtuluş umudu olan MHP’ye oy verin ve Türk Milletini düzlüğe çıkaracağı iddiasını ortaya koyan Devlet Bahçeli’yi yalnız bırakmayarak destekleyin.

Türk Milletinin; “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” mealindeki ayette olduğu gibi Türk vatanının son kalesi  MHP’ye ve onun komutanı Devlet Bahçeli’ye sımsıkı sarılması elzemdir.

Çünkü aklın gösterdiği doğru yol budur!

Yoksa sonumuz Suriye ve Iraklı mültecilerin sonuna benzeyecektir.

O aday olmuş, bu aday olmuş bunlara takılmayın. Eğer siz mazeret üretirseniz, destektenmahrum bırakacaklarınızda, sizlerin vermediği destekleri mazeret olarak gösterecektir.

Türkiye’yi yönetme şansını ve imkanını MHP ve Bahçeli’ye vermelisiniz. Bundan hangi nedenle olursa olsun kaçmayınız ve kaçınmayınız.

Eğer aksi bir şekilde davranırsanız, tarih MHP ve Bahçeli’yi iktidar yapmaktan kaçınanları çıkacak sonuçlara göre olumlu veya olumsuz olarak yazacaktır.

Türk Milleti, 50 yıla yakın bir zamandır iktidarına talip olan bir siyasi partiyi böylesine ağır koşullarda mutlaka iktidar yapmalıdır. Aksi halde MHP ve Bahçeli’ye bir şey söylemek, kimsenin hakkı olmayacaktır.

Onun için diyorum ki; oylarınızı MHP’ye verin ve Devlet Bahçeli’ye destek verin.

 

 

2.8 Milyar TL ve Türk Bayrağı

Bugün iki konudan bahsedip Türk Milleti’nin içine düştüğü durumu özetlemek istiyorum.

Ahmet Necdet SEZER, 167.4 milyon TL’yi 7 yıllık görev süresince harcadı.

Abdullah GÜL, 722.3 milyon TL’yi 7 yıllık görev süresince harcadı.

Recep Tayyip ERDOĞAN göreve gelir gelmez harcama yetkisi yüzde yüz artırıldı ve son dakika önergesi ile de bütçenin binde beşine denk gelen 2.3 milyar TL harcama yetkisi verildi ve 16 ayda harcama yetkisi 2.8 milyar TL oldu.

Basına yansıyan bu bilgiler ışığında, insanımızın neyi, nasıl düşünmesi, değerlendirmesi gerekir?

Her şeyden önce Dinimizde, İsraf Haramdır.

Dinî değerler ışığında bakarsak, 16 aylık olağanüstü harcama yetkisini hangi ölçülere sığdıracağız?

Ekonomik ölçüler ışığında bakarsak, borç batağına sürüklenmiş, dövizin olağanüstü yükselişini önleyemeyen, yediği ekmeği bile borçlanan ve bugün, dünyanın en kırılgan ülkesi haline gelmiş ülkemizde, bu harcama yetkisini hangi ölçülere sığdıracağız?

İnsanî değerler açısından bakarsak, asgarî ücretin 1000 TL olduğu, işsizliğin zirve yaptığı, insanların çöpten yiyecek aradığı, insanımızın borç ödeme imkânının yüzde elli azaldığı, iş hayatının durma noktasına geldiğiböyle bir dönemde, bu harcama yetkisini hangi ölçülere sığdıracağız?

Bu harcama ve israf ne için? Bu para ile ne yapılmaktadır? Bu para nereye harcanmaktadır?

Bu sorular bir sır olarak mı kalacaktır?

Eğer, bu konu da bazılarının gözünü açmasını sağlayamayacaksa, ne yapalım, onlar da kör kalsın!

Bir de şu Türk Bayrağı meselesine değinelim.

17 Eylül 2015 Perşembe günü, TOBB önderliğinde Türkiye’nin bazı büyük Sivil Toplum Kuruluşları, Türk Bayrağı ile yürüyüş yaparak terörü lanetleyecekler.

Beyanatlarında, aslında Türk Milleti için yürüyüş yaptıklarını söylemeleri gerekirken, herhangi bir ayırım yapmamalarına rağmen, sadece, Türk Bayrağı ile yürümeleri Pkk’nın siyasî kanadının başı olan Selahattin DEMİRTAŞ’ı çok rahatsız etmiş.

Çok ilginç değil mi?

Seçimden önce, birkaç tane Türk Bayrağı ile miting yaparken, bu nasıl oluyor diye soranlara, bu bayrak bizim de bayrağımız diyen kişi, bugün, Türk Bayrağı taşıyanların bölücülük, ayrımcılık yaptığını söylemektedir.

Anadolu Türklüğü, çok zor bir dönemeçten geçmektedir.

Kırk katır mı, kırk satır mı dayatması tam da budur.

Bir tarafa dönüyorsun, israflarla, kandırılmalarla, yolsuzluklarla, yalanlarla, korkutmalarla, dayatmalarla, aldatmalarla, hakaretlerle zorla yürütülmeye çalışılan bir düzen, bir tarafa dönüyorsun, hem öldürüp, şehit edip, hem de barış isteyen bir düzen.

Türk milleti için, 1918 yılının Millî Mücadele, Millî Müdafaa şartları yeniden oluşmuştur.

Yani, Anadolu Türklüğü için, meşru müdafaa hakkı doğmuştur.

 

Çadır Devleti!

Bir devlet düşününüz ki; o devleti temsil eden bayrağı, yüz yıla yaklaşan rejimi, anayasası, devletin kurucu iradesi tartışır olsun. Bütün bu tartışmaların en büyük nedenlerinden biri, devletine baş kaldırmış, kundaktaki bebeklerden tutun da önüne gelen yaşlı genç çoluk çocuk demeden kanlı bir örgüt’ün istekleri doğrultusunda yapılmış olsun.

Yine bir devlet düşününüz ki; adalet mekanizması, teröristin ayağına götürülsün ve Türk bayrağı indirilip, Atatürk resminin üzeri örtülsün. (Hatırlatırım Habur’daki yargılama sistemini.)

Kanlı terör örgütü PKK ile mücadele edileceğine içeride ve dışarıda müzakere masaları kurularak, Türkiye’nin kıymetli zamanları israf edilmiş, PKK ise bu zaman israfından yararlanarak hem dağdaki militan gücünü takviye etmiş, hem de büyük boyutta silahlanmıştır.

Devletin en yetkili makamlarını işgal edenlerin söylediklerine göre; sırf çözüm süreci adına teröristlerin yaptıkları görmezden gelinmiş, eli silahlı eşkıyalar karakolların önünden geçerken polise el sallayarak adeta onlarla dalga geçmişlerdir.

Basın ve medya aracılığıyla her gün sürekli beyin yıkama, algı yöntemi oluşturma yoluna gidilmiş, en kutsal değerleri pervasızca tartışılıp, tahrip edilmiş insanımız da kafa karışıklığı meydana getirilmiştir. Ümitleri, geniş düşünceleri kaybolmuş, Türk milletinin büyük çoğunluğu adeta kendisini, “çadır devletinde” yaşıyor hissiyatına kaptırmıştır.

Ne kadar etkisiz, yetkisiz ve içerisinde Türk milletine karşı hasmane duygular besleyen adına “Akil insan” denen güruh varsa Anadolu yollarına düşüp, Türk milletini ikna etmeğe çalışmışlardır.  Tabi milletimizin sağduyusu galip gelmiş her gittikleri yerden kovulur derecede pretostolarla karşılanmışlardır.

13 yıldır işbaşında bulunan hükümet, Türkiye Cumhuriyetinin geçmişine sünger çekmiştir.  Millet, geçmişinden ümidini kesmiş, geleceğinden kaygılanmış, adeta tutsak edilmiştir.

Türk insanı, kullandığı oyu namusu bilip, oy atarak milletvekili, cumhurbaşkanı seçtiği kişiler, meclis kürsüsünden namusları ve şerefleri üzerine yemin etmişler, ancak ettikleri yemine sadık kalmamışlardır. Yani millet, üzerine düşen vatandaşlık görevini yapmış ama memleketi iyi idare etsinler, memleketi muasır devletlerin seviyesine çıkarsınlar diye seçtikleri, ettikleri yemine sadık kalmamışlardır.

Cumhurbaşkanı ve başbakan her fırsatta 2023 ve 2071 yıllarını telaffuz ediyor. Peki ama demezler mi,  cumhuriyeti kuran iradeye: “İki Ayyaş“, diye saldırırsan 2023 gibi bir hedefin nasıl olur?

AKP sayesinde Türk olmaktan kurtulduk” diyenlerin 2071 yılı gibi bir hedefi nasıl olabilir? Bu hedeflerden bahsedebilmek için insanın içinde “Türklük gurur ve şuuru, İslâm ahlak ve fazileti” olması gerekmez mi?

1071 de Malazgirt’le Anadolu’ya Türk-İslam mührünü vuran, bin yıldır bu mübarek toprakları yurt edinmiş bir milletin milliyetini yok farz edip, milliyetçiliği ayakları altına alanların samimiyetine nasıl inanalım?

Saygılarımla.

 

Milliyetçilik Yapılacaksa Onu da Biz Yaparız Netekim!

1944‘ün meşhur 3 Mayıs olaylarında Ankara Valisi Nevzat Tandoğan‘ca söylendiği kabul edilir: “Sizin milliyetçilikle, komünizmle ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz.”

Nitekim Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki milliyetçi-devletçi politikalar izleyen CHP’nin içinden ABD’nin yükselmesiyle eş zamanlı liberal sağ Demokrat Parti çıkarıldı. Sonra kendisi de ortanın solu‘na demir attı.

Acaba diyorum devletin resmî partisi olarak CHP’nin yerini AKP mi aldı? Bakıyorum 2002’den 2015’e; Tom Braks çizgi romanı gibi kılıktan kılığa girilmiş: Başlarda neo-liberal ve özelleştirmeci, ortalarda BOP’çu ve Medeniyetler İttifakçısı, sonlarda yeni Osmanlı’cı ve Çözüm’cü / Açılım’cı, uzatmalarda ise sınırlı – sorumlu (ss) milliyetçilik.

Çözüm deyince aklıma geldi; Nisan 2013‘te İzmit‘e gelen Âkiller Marmara Bölge Ekibi‘nden başta popüler akademisyen Deniz Ülke Arıboğan olmak üzere şimdi HDP Milletvekili Mithat Sancar, hukukçu-akademisyen Levent Korkut, popüler köşe yazarı Ali Bayramoğlu, o zaman Memur Sen Genel Başkanı şimdilerde AKP Milletvekili Ahmet Gündoğdu, eski film yıldızı Hülya Koçyiğit ve eski Baro Başkanı Yücel Sayman‘a KOCAELİ MİLLÎ KURULUŞLAR BİRLİĞİ olarak net sorular sormuştuk:

  • Sizin Âkiller Heyeti’nizin Güneydoğu Ekip Başkanı Can Paker ‘Barış sürecini Apo

Başlatmıştır’ ve ‘Serbest olmalıdır’ diyor. Siz de aynı fikirde misiniz?

  • 83’ten beri Türk-Kürt, çocuk-yaşlı, kadın-erkek, herkesin kanını dökmekten çekinmeyen

bir Terör Örgütü niye silah bıraksın? a-) Ya amacına ulaşma sözü verilmiştir b-) Ya örgüt devlet yönetimine ortak olmuştur. Sizce hangi şık?

  • 1860’lardaki feodal Bedirhan İsyanı’ndan beri emperyalizm 150 yıldır Güneydoğu’da cirit

atıyor. Kürtçe ilahi kitaplarını 120 yıldır Amerikalı misyonerler basıyor. Kürtçe diye bir dili Fransızlar ve Ruslar, Kürtlük diye bir olguyu İsrailliler inşa ediyor. PKK’da Hınçak ve Taşnakların farklı bir versiyonu olan Hoybun ve Asala’nın bir devamı.. “Sevr’deki Ermenistan’ı veremedik, Kürdistan verelim” ki Ermenistan’dan rezerv İsrail olan Ürdün’e (Jordan) kadar uzasın. Apo dahil BDP’lilerin ne kadarı Kürt kökenli, ne kadarı Ermeni asıllı, ne kadarı Türkmen ve Zaza? 1915 soykırımı masalının ihalesi önce Kürt aşiretlerineydi sonra Türkmen unsurlara. Müslüman Kürt’ü, Müslüman Türk’e kırdırarak Ermeniler, coğrafyadan silinmelerinin intikamını mı alacaklar? Siz de bu oyuna bizi razı getirebileceğini mi zannediyorsunuz?

  • Biz Ermeni’yi Rum’u da dışlamıyoruz ama terörle iş görmek isteyenlere de pabuç

bırakmayız. 100-110 yıl önce Gregoryen Ermeniler emperyalizme karşı bizimle dövüştüler ama misyoner tezgâhından geçip de Protestanlaşan Ermeni çoğunluk gaza geldi ve bedel ödedi. Kürt vatandaşlarımızı etnik şehvete alıştırıp Türklerle bir iç savaşa sürmekten ne kazanmayı umuyorsunuz? Cin şişeden çıktı. 1-2 yıl sonra doğu da ayrı batı da ayrı kırımlar yaşanırsa sorumlusu bu Akiller midir, Hükümet mi?

  • Yarın sizin de sayenizde silahla sonuç almak moda olacak. Önüne gelen Partiya Karkaren

Lazistan, Çepnistan, Sapancaistan kurabilecek. Herkesle böyle tatlı tatlı müzakere mi edilecek yoksa tepelerine mi binilecek? Başbakan’ın bizi sokmak istediği etnik cehenneme girersek nüfusun ne kadarı kırılacak, haberiniz var mı? Dışımızda dünyanın zulmü varken bizi içimizde birbirimizle uğraşmaya kim döndürdü?

Oradaki toplantıda karşı saflarda bulunan Kocaeli Memur Sen, İlim Yayma Cemiyeti ve Kocaeli Roman Dernekleri vesairenin eski-yeni başkanlarını Eylül başında Kocaeli Ticaret Odası‘nda yapılan Teröre Karşı Birlik Toplantısı‘nda ellerinde Türk Bayrakları ile “Şehitler Ölmez, Vatan Bölünmez!” diye bağırırken görünce gözlerim yaşardı.

Şimdi önümüzde eskinin Âkillerini oluşturan TOBB, TÜRK-İŞ, TZOB, HAK-İŞ, TESK Başkanlarının 17 Eylül Teröre Karşı Birlik Yürüyüşü var. Başlığımız neydi netekim? 

 

Osmanlı Arması / ‘Üç Padişah Bir Arma’

0

Eserin Yazarı Prof. Dr. Mehmet Zeki Kuşoğlu; ağaç ve taş oymacılığından hakkâklığa(1), sedefkârlıktan kuyumculuğa, mezar taşları araştırmacılığından sanat ve kültür tarihçiliğine, grafikerlikten yazarlığa, takı imalatçılığından sanat eserleri koleksiyonculuğuna… Onlarca dal ve alanda uzman olan, ‘hezar-fen(2) olarak anılabilecek değerli bir ilim adamıdır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültürel ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı Kültür Müdürlüğü tarafından basılan Osmanlı Arması / ‘Üç Pâdişah Bir Arma’ isimli eseri; Osmanlıcadan günümüz Türkçesine çevrileri yapan oğlu M. Oğuzhan Kuşoğlu, Tasarım ve Fotoğraflarla ilgili çalışmaları üstlenen kızı Z. Aslıhan Kuşoğlu’nun katkılarıyla hazırlamış. Anlaşıldığı üzere sanatkâr bir aile ile tanışmış oluyoruz. Eşi üniversite mezunu grafiker ve desinatör Sevinç Kuşoğlu, kendi eserini hazırlamakla meşgul olmalı ki, bu kitaba katkıda bulunamamış.

23,5 X 21,5 santim ölçülerinde özel boyda hazırlanan, 120 gram mat kuşe kâğıda basılı, VII (8) + 107 sayfalık eser, gümüş renkli özel bir malzeme ile kaplı sert kapak ve 135 gram kuşe kâğıda renkli olarak basılı şık bir gömlek içerisinde iplik dikişli ve şirâzeli olarak okuyucuya sunulmuş. İlk sayfada Tuğra şeklinde bir besmele yer alıyor. Sunuş yazısında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Yüksek Mimar Dr. Kadir Topbaş; tarihe mal olmuş kültür varlıklarımızı tanıtmanın, onlara sahip çıkmanın gereğine işaret ediyor. ‘Önsöz‘ başlıklı yazıda Mehmet Zeki Kuşoğlu Türk-İslam Sanatlarına duyduğu ilginin sebeplerini açıklıyor ve kitapta yer alan belge ve eserlerin büyük bir kısmının, kendi ‘mütevazı’ koleksiyonunda bulunduğunu belirtiyor.

Kitap özellikle Osmanlı Arması‘nın var oluş sebeplerini, kimin tarafından nasıl ve ne suretle, nerelerde kullanıldığını anlatmak için hazırlanmış.

Kitabın ana konusu Arma-i Osmanî olmasına rağmen, hem arma içinde tuğranın bulunması hem de birçok yerde armadan ayrı, kendi başına kullanılmış olmasından dolayı tuğra hakkında kısa bilgi verilmektedir. Padişah tuğralarının içlerinde bazı ufak değişikliklere uğramış olmasına rağmen, sultanın adı, babasının adı ve ‘Allah O’nu daima muzaffer etsin‘ mealinde yazının bulunduğunu, verilen açıklamalardan öğreniyoruz.

Yazar; ‘Üç Pâdişah Bir Arma‘ başlıklı yazısında; Osmanlı Arması’nın nasıl meydana getirildiğini hatırlattıktan sonra Sultan Abdülmecid Han, Sultan Abdülaziz Han ve Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın az bilinen özellikleri hakkında bilgi veriyor. Bunlardan ilk ikisinin; ‘kendi hallerine bırakılmış olsalar idi birincisi müzisyen, ikincisi ressam olurdu.’ Diyor ve ekliyor: ‘Bu olaylar, Osmanoğullarının ne kadar çok yönlü ve kabiliyetli olduğunun delilidir.’ Yine bu satırlardan; Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın babasından gelen kalıtım ile sanat tarihimizin en büyük sedefkâr(3) ve ince marangozları arasında yer aldığını ve hattat olduğunu ve de Türklüğüyle övündüğünü öğreniyoruz.

Prof. Dr. Mehmet Zeki Kuşoğlu; Osmanlı Arması’ndaki şekillerin ne ifade ettiğini şöyle açıklıyor:

 

‘Dikkatli bir göz ve düşünebilen her insan bu armaya baktığında çok şeyi fark eder. Ancak ben burada her şeyin yerli yerine oturması ve siz sayın okuyucuların arma hakkındaki düşüncelerini teyid eder bir mahiyette izahatta bulunacağım.

Armanın yukarısındaki daire içindeki tuğra, devletin kurucusu ve idamesini sağlayan padişahın simgesi olup orta dairesiyle birlikte güneşin her zaman gördüğünüz yuvarlağını temsil etmektedir. Güneşin yuvarlağını âdeta kucaklar biçimde yapılmış olan hilâl, devletin bir İslâm devleti olduğunu belirtir. Onun etrafındaki çizgiler güneşin şuaları ile bütün insanlığı, Memâlik-i Osmaniye’yi aydınlattığının ifadesi olmuştur. Her iki yandaki bayraklar İslâmî sembol olan üçlü hilâl ile Türk-İslâm şuuru vurgulanmaktadır. Zira Osmanlı hiç bir dönemde Türklüğünü ön plana çıkarmamıştır. Ancak Türklüğünden taviz de vermemiştir. Bünyesinde değişik ırk ve inançtaki bütün insanları yine armasında yer alan çiçek demeti, beyzî(4) kalkan ve miğferiyle, koruduğunu, hoş gördüğünü ve benimsediğini ifade etmiştir. Top tüfek, tabanca, mızrak ile de ferdî ve topyekûn gücünü bütün insanlığa göstermek istemiştir. Terazi ile adaleti, peygamberinin ‘insanlar hakkında hüküm verirken âdil olunuz‘ emrine uyarak yüzlerce yıl dünyanın adalet timsali olduğunu ifade etmektedir.

Alt tarafta âdeta gerdana sıralanmış gibi yerleştirilen nişanlar, ilime, sanata, medeniyete dolayısıyla devlete ve millete sadakatle hizmet eden kişilerin ödüllendirildiğini ve ödüllendirileceğini müjdeler.

Onun hemen altında yer alan kitap ise Kur’an’ın ilk emri olan ‘ikra’ oku sözünün ifadesidir. O kitap pozitif ilimlerle manevî ilimlerin birlik ve beraberlik ile bir arada okunmasının ifadesi olsa gerektir. Zira birinin eksikliği terazinin dengesinin bozulması gibi insanın dengesinin bozulduğunu bizlere göstermektedir.

 

Ve yazarın, arma ile ilgili görüşleri:

‘Aydın ve zevkli padişah, Müslüman Türk toplumuna yakışır armayı tasarlarken, batı devletlerinin armalarının çoğunda olduğu gibi kuvvet timsali olarak bilinen hayvan motifleri yerine, kendi sanat ve kültürünün simgesi olan şekillerden faydalanmıştır. Çünkü İslâm inancına göre insan eşref-i mahlûkattır, yani yaratılmışların en şereflisidir. İnsanı her ne şekilde olursa olsun, hayvan temsil edemez.

Dünya tarihi hâlen onun bünyesinden kopan onca devleti nasıl bir nizamla idare ettiğini, dünya durdukça da konuşacağa benzer.’

Kitabın diğer bölümlerinde yer alan konu başlıklarının bâzıları: ; *Eski Türklerde Arma, *Eski Türklerde Millî Alâmetler, *Tanzimat Madalyası, *Devletlü Efendim Hizmetleri (başlığı altında Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın hizmetleri).

Son sayfalarda; Prof. Kuşoğlu tarafından yapılmış gümüş kakma Osmanlı Arması Örnekleri yer alıyor.

İSTANBUL KİTAPÇISI:

Telefon: 0.212-585 11 27 e-posta: istanbulkitapcisi@kultursanat.org

Beyoğlu, Kadıköy, Topkapı, Eminönü, Süleymaniye, Esenler ve diğer semtlerde şubeleri vardır.

(1)hakkâklık: Mâden, taş ve tahta üzerine çelik kalemle oyma yapma ve mühür kazma sanatı.

(2)hezar-fen: Elinden çok iş gelen, her şeyden anlayan

(3) sedefkâr: Kapı, dolap kapağı, rahl, minber gibi ince marangozluk işlerini sedef, fildişi, kemik, ağa, abanoz ve benzeri malzemelerle süsleyen sanatkâr. (Sedef; midye, istiridye ve benzeri deniz hayvanlarının kabuklarının iç tarafında teşekkül eden ve süslemelerde kullanılan beyaz menevişli, çok sert ve parlak maddedir.)

(4) beyzî: Yumurta biçiminde olan, oval.

 

 

 

 

 

 

Prof. Dr. MEHMET ZEKİ KUŞOĞLU

 

1943 yılında Gaziantep’te dünyaya geldi. Geniş aile çevresinde gelenekli sanatlarımızın çoğu icra edildiği için, o da sana­ta küçük yaşta ilgi duymaya başladı. Üniversiteye kadar olan hayatını ve ailesinin hikâyesini şöyle anlatıyor; ‘Çocukluğum, ailem içinde icra edilen, bu gün adına gelenekçi sa­nat dediğimiz güzel sanat eserlerinin arasında geçti. Bunlar kilimcilik, kuşakçılık. Antep işi nakış, ma­rangozluk, haratlık, taş ve bakır işçiliği idi. Annem Zekiye Hanım Antep’in Üzüme doymaz ailesine, Babam Mehmet Kuşoğlu da Cücükler ailesine mensuptu. Babam, Antep müdafaasında bu­lunmuş muharip gazilerdendi. Babamın medrese tahsili vardı. Yemenici idi. Yemeni Gaziantep’de aya­ğa giyilen üstü deri, altı köseleden yapılmış bir nevi ayakkabı idi. Yemeninin şeftali ve siyah renkli olan­ları vardı. Yemeniler sıhhî ve kullanışlıydılar. Annemin okuma yazması yoktu, yedi yaşında iken terzi çıraklığına başlamıştı. Onun pro­va dahi yapmadan elbiseler dikmesi herkesi hayrete düşürürdü. Kendisi bir tahsil yapmadığı için benim okumamı çok istemişti. 1949 yılında İstanbul’a yer­leştik. İlk ve Orta tahsilimi Davut Paşa İlk ve Orta Okulu’nda, liseyi de Atatürk Erkek Lisesi’nde ta­mamladım.’

 

1964’te Devlet Tatbikî Güzel Sa­natlar Yüksek Okulu’na (Marmara Üniversitesi Güzel Sanat­lar Fakültesi Grafik Tasarımı), sonra Millî Eğitim Bakanlığı bursunu kazanarak grafik tasarımı için Almanya’ya gitti. 1965-1969 yıllan arasında Hessen eyaleti Kassel Devlet Gü­zel Sanatlar Akademisi’nde master yaptı. Almanya yılların­da Avrupa müze ve kütüphanelerinde yaptığı gözlem ve in­celemelerinde Türk, İslâm ve Doğu sanatlarına ayrı bir ilgi duydu. 1970 yılında yurda döndüğünde en büyük arzusu Selçuklu ve Osmanlı sanatlarını incelemekti. 1971 yılından beri 37 yıl görev yaptığı, bugün adı Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi olan kurumdan, öğretim üyesi iken emekli oldu. Bu gün gönüllü olarak mesleklerini icra ederken ayrıca okullarımızın ders programlarında bulunmayan Madalya Heykeltıraşlığı yapmaktadır.

 

Dönemin hayatta kalmış bütün sanatkârlarıyla ilişki kurdu. Böy­lece pratiğinin yanı sıra teorisini de ilerletti. Özellikle ahşap, taş ve mâden sanatlarıyla ilgilendi. Onların çağdaş yorumlarıyla yurt içi ve yurt dışında; ABD, Almanya, Fransa, Hollanda, Birleşik Arap Emir­likleri, Mısır ve diğer ülkelerde,  yetmişe yakın şahsî ve karma sergi açtı. Sayıları iki yüzü bulan çeşitli makale­ler yayımladı. Makaleleri yurt içinde İlgi, Lâle, Türk Ede­biyatı, Boğaziçi, Köprü, Türk Dünyası Tarih  gibi dergilerde yer aldı. Milletlerarası ve millî kongrelerde yüzü aşkın konferans verdi, tebliğler sundu, röportajlar yaptı. gelenekçi sanatlarımız dalında ‘yılın en başarılı sanatkârı ‘ seçilen Kuşoğlu’nun bugüne kadar aldığı ödüller, yayınladığı kitaplardan bazıları şunlardır.

ÖDÜLLERİ

*1982 yılında Boğaziçi Dergisi’nin açmış olduğu anket ile gelenekli sanatlarımız dalında yılın en başarılı sanatkârı ödülü.

*1968 yılında Federal Almanya Hessen Eyaleti’nin açmış olduğu ‘Halk Yüksek Okullarını Tanıtma’ konulu afiş yarışma­sında birincilik ödülü.

*1983 yılında Türk sanatı sahasındaki çalışmaları ile Türk kültürü ve sanatlarına hiz­meti dolayısıyla Boğaziçi Başarı Ödülü.

*1984 yılında Mezar taşları sahasındaki çalışmalarıyla Türk Kültür hayatına verdiği hizmetler için Boğaziçi Başarı Belgesi ve şükran ödülü.

*1987 yılında İstanbul Rotaforte Kuyumcu Sanatkârları Yarışması Özgün Takı Yarışması İkincilik Ödülü.

*1989 yılında Türk Halk bilimine araştırma dalında gösterdiği­ değerli katkılarından dolayı, şükran belgesi.

*1989 yılında Beyaz Altın Semineri Şükran Belgesi Eskişehir Valiliği.

YAYINLANMIŞ KİTAPLARI

1- Fotoğraflarla İstanbul. Kassel 1969 (Basılmamış İhtisas Tezi).

2-Fotoğraflarla Van. 1971

3-Mezar Taşlarında Hüve’1-Bâkî. İstanbul 1984.

4-Türk Sanatında Gümüş. İstanbul 1991

5- Dünkü Sanatımız. İstanbul1994

6- Sedefkâr/ Altın Oymacı/ Gümüş Kakmacı Mehmet Zeki Kuşoğlu. İstanbul 1994

7- Osmanlı Kartvizitleri. İstanbul 1996

8- Neler Söyledim Neden Söyledim? İstanbul 1997

9- Sözüm Bu Ülkeyi Sevenlere. İstanbul 1998

10- Tılsımdan Takıya İstanbul. 1998

11- Düşünmek Bizden Irak (Modası Geçmiş Sözler). İstanbul 2004

12- Resimli Ansiklopedik Kuyumculuk ve Maden Terimler Sözlüğü. İstanbul 2006

13- Köprü İnsanlar. İstanbul 2006

 

 

 

 

 

KUŞBAKIŞI:

SOKRAT ÖNCESİ VE SONRASI:

Francis Macdonald Cornford’un yazdığı, A. M. Celal Şengör ve Senem Onan tarafından dilimize çevrilen kitap, 15 X 23 santim ölçülerinde, 104 sayfa olarak Haziran 2015’te yayınlandı. Kitapta;  Sakrates’in eski Yunan ve bütün Avrupa Medeniyeti içindeki emsalsiz yerinin sebepleri büyük bir açıklıkla ortaya konuluyor. Sokrates’ten önce İyonya’daki ilim çalışmaları, Sokrates, Aristoteles ve Platon’un felsefî sistemlerine de yer veriliyor.

 

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul (T. İş Bankası Parmakkapı Şubesi üzeri)

Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

OSMANLI’YI OSMANLI YAPANLAR / Kişiler, Olaylar ve Mekânlar:

Kitabın yazarı Mehmet Akbulut, Osmanlı Cihan Devleti’nin, dünyaya bir güneş gibi saçtığı cihanşümul değerlerin kurucularından ve timsallerinden gözünüzü bir an olsun alamayacağınız latif bir anlatımla bahsediyor. Osmanlı gazâ geleneğinin en müspet örneklerini verirken de Devlet-i Aliyye’nin kurucu doktrininin, ‘Nizam-ı Âlem’ olduğunu hakkaniyetle vurguluyor. Osmanlı’nın bütün bu muvaffakiyetlerinin, ancak ve ancak ortak bir ‘üst kimlik ve kültür’ inşa etmekle mümkün olabileceğini yazıyor. Daha önce hiçbir devletin mutlak mânâda barış sağlayamadığı coğrafyalarda, huzurlu ve âdil bir düzenin nasıl tesis edilebildiğini anlatıyor.

 

13,5 X 21 santim ölçülerinde 368 sayfalık kitap, Mayıs 2015’te yayınlandı.

 

AZ KİTAP-A’DAN Z’YE KİTAP / AZ YAYINCILIK HİZMETLERİ SAN. TİC. LTD. ŞTİ.

İkitelli Organize Sanayi Bölgesi, Heskop Sanayi ve Ticaret Merkezi M-5 Blok Nu: 79/1

İkitelli / Başakşehir / İstanbul Telefon: 0.212-512 86 64 e-posta: az@azkitap.com //   www.azkitap.com

 

ORTADOĞU:

Hıristiyanlığın başlangıcından günümüze Ortadoğu’nun iki bin yıllık tarihini dünyaca ünlü tarihçi Bernard Lewis’in ilmî bir yaklaşımla ve etkileyici bir dille anlattığı Ortadoğu isimli kitabının 10. baskısı Temmuz 2015’te yayınlandı. .

 

Üç büyük dinin ve pek çok medeniyetin doğum yeri olan Ortadoğu bölgesi tarih boyunca nice savaşlara, nice göçlere, nice gelişmelere, değişimlere şâhit olmuş, ev sahipliği yapmıştır. Bâzı zaman uygarlıkları birleştiren köprü görevini üstlenmiş bâzen de dinler arası büyük çatışmalara sahne olmuştur.

 

Princeton Üniversitesi’nde Yakındoğu profesörü olan Bernard Lewis, yüzyıllar boyunca çeşitli alanlardaki önemli bilgi ve fikirlerin çıkış noktası olan Ortadoğu üzerine uzmanlığını bu eserinde gözler önüne seriyor.

 

Lewis kitabında, Ortadoğu târihi ile birlikte kültürünü de anlatıyor. Kahvehaneler üzerinde çok duruyor. Çünkü kahvehâneler, sosyal dokunun bütün renk ve katmanlarının bir arada gözlemlenebileceği mekânlardır.

 

14 X 21,5 santim ölçülerinde, 496 sayfalık kitabı, Selen Y. Kölay Türkçeye çevirmiş.

ARKADAŞ KİTABEVİ:

Yuva mahallesi, 4. Sokak İvedik, Yenimahalle, Ankara. Telefon: 0.312-396 01 11  //  Belgegeçer: 396 01 41  e-posta: info@arkadas.com.tr //  www.arkadas.com.tr

 

KISA KISA…  KISA KISA…

 

1- ÖMER HAYYAM RUBÂÎLERİ: Ahmet Kırca. Ötüken Neşriyat.

2- HAYKIRIŞ: Tülay Gökçimen. Pınar Yayınları.

3- DOĞU İLLERİ VE VARTO TARİHİ: M. Şerif Fırat. Yayın B Basın Yayın Dağıtım.

4- CUMHURİYET EFSÂNELERİ: Mustafa Armağan. Timaş Yayınları.

5- BAŞKA BİR YOL: Elif Çizmeci. Beyan Yayınları.

 

 

Bulgaristan Türküymüş!

Bugünler Türkiye’de at izi it izine karışmış durumda.

Türk Milleti başına geleni anlamasın diye büyük bir kavram kargaşası ve buna bağlı olarak bir algı yaratılıyor.

Örneğin terör sorununa “Kardeş Kavgası” tanımlaması yapılıyor. Provokatörlerin teşviği ve bizzat provokatörlerin eli ile pkk’nın siyasal yapılanması Hdp’ye saldırılar düzenlettiriliyor. Çocukları şehit olanlara “dün kürt olduğumuz için dükkanımıza saldırdılar bugün oğlumuz şehit oldu” dedirtiriliyor. Ve başta Leyla Zana ve Selahattin Demirtaş olmak üzere malum şahıslar, Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti için “taraf olarak müzakereye oturmaktan” söz ediyor.

Buna mukabil “Çözüm Süreci ile analar ağlamayacak” diyenler yeniden ortaya çıkıp “Bakın bize 400 vekil verseydiniz bunlar olmayacaktı” diyor.

Bütün bunların arasında bir tanede Hdp genel başkan yardımcılığını yürüten veya başka bir görevi olan ve anasının babasının Bulgaristan’dan Bursa Yenişehir’e göç ettiğini söyleyen Nursel Aydoğan isimli bir Diyarbakır milletvekili var.

Bu Nursel Aydoğan’ın etnik kimliği nedir bilmiyorum. Benim için önemli değil. Ancak eğer Bulgaristan Türkü ise konuştukları yine bir Balkan Türkü olarak beni rahatsız ediyor.

Bulgaristan Türkü olduğunu iddia eden veya öyle lanse edilen Hdp’nin Diyarbakır Milletvekili Nursel Aaydoğan’ın TV 5 ekranlarında yayınlanan görüntülerinde “Bizi Öcalan yarattı” ve “Kürt kadınları, bizi yaratan ve özgürleştiren kadınlar olarak Öcalan’ın özgürlüğünü talep ediyoruz.” demesi ilgimi bir kez daha çekti.

Şimdi bir; Hdp Diyarbakır Milletvekili Nursel Aydoğan’dan,belkide tekrar olacak ama Bulgaristan Türkü müdür değilmidir yoksa Cizreli Şir İzzeddin isyanı ile oralara giden devlet ve Türklük düşmanı olanlardanmıdır diye açıklamasını bekliyorum.

İkinci husus; Bulgaristan Türklerinin ve diğer Balkan – Rumeli – Trakyalı insanlarımızın Türkiye’de kurduğu onca konfederasyon, federasyon, dernek, vakıf, spor kulübü adı altında faaliyet gösteren stk’nın Nursel Aydoğan ve söylemleri hakkında toplumla paylaştıkları veya paylaşacak oldukları fikirleri merak ediyorum.

Üçüncüsü ortalıkta gezen; Balkanlıyım, Rumeliliyim veya Trakyalıyım diyen entellektüel (!) aydınların bu konudaki düşüncelerini öğrenmek istiyorum.

Ayrıca Nursel Aydoğan’ı da fikirlerini eylemli olarak ortaya koymasından dolayı kutluyor, bu konularda fikirlerini bile açık etmekten kaçınanlarıda kınıyorum.

İnşallah Balkanlardan kaçanlar olduğunuz gibi Türkiye’den de ilk kaçacaklardan olmazsınız!

 

 

Erdoğan mı, PKK mı?

Hürriyet’te İsmet Berkan‘ın son yazılarından birinin başlığı “Sizce ülkenin en önemli sorunu Erdoğan mı, PKK mı?” idi.

Böyle bir başlık atılması bile ürpertici. Cumhurbaşkanının “ülkenin en önemli sorunu” değerlendirmesinde bir terör örgütü ile aynı kefeye konulması alışılmış bir olay değil.

İsmet Berkan tarafsız bir yazı ile başlığın altını doldurmuş:

“Memleketin yarısı, ülkenin en önemli sorununun Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olduğuna inanıyor.

Onlara göre, sırf 1 Kasım’daki seçimi Adalet ve Kalkınma Partisi kazanabilsin, hatta mümkünse 400 milletvekili çıkarabilsin diye Erdoğan silahlı kuvvetleri ve polisi durduk yerde PKK’ya saldırttı. Bu görüşe inananlara göre, tek amacı HDP’yi baraj altında bırakmak ve böylece Meclis’te Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğu elde edip başkan olmak Erdoğan’ın.

Bu inancın çeşitli alt kategorileri de var. Mesela bazıları, Erdoğan’ın Kürtlerin oylarını aldığı ‘Çözüm süreci’ döneminde PKK’nın yurtiçinde silah ve mühimmat yığınağı yapmasına göz yumulduğunu, Kürtlerin oyunu alamayacağını anladığında Erdoğan’ın süreci bitirdiğini, dolayısıyla bugün canını kaybedenlerin hepsinin sorumlusunun Erdoğan olduğunu düşünüyor; düşünmekle kalmıyor bunu yazıp çiziyor, söylüyor.”

Gerçekten böyle bir algı yaygın.

Böyle bir algı CB Erdoğan’ın kontrolünde olan çok geniş bir propaganda mekanizmasının her olumsuz gelişmeyi PKK, Paralel Yapı ve Muhalefete yıkmak konusundaki çalışmalarına rağmen oluşabiliyorsa önemlidir.

*****

HDP’yi Baraj Altına İtmek İçin

R.T. Erdoğan’ın 7 Haziran seçimleri sonucundan memnun olmadığı, koalisyon istemediği; AKP’nin tek başına iktidar olabilmesi için ülkeyi 1 Kasım’da “tekrar seçime” götürdüğü bir sır değil.

4 partili bir Meclis’te AKP’nin tek başına iktidar olması, imkânsız diyemesek de, son derece düşük bir ihtimal.

RTE/AKP ile HDP/PKK/KCK arasındaki “mutabakatınbir şekilde bozulduğu, HDP’nin seçim öncesi kullandığı “seni başkan yaptırmayacağız” cümlesiyle açığa çıkmıştı.

Böylece 17/25 Aralık soruşturmaları konusundaki kararlılığı bilinen CHP ve MHP‘den sonra bu konuda hesap sormaya niyetli muhalif kanada HDP de eklenmişti. Erdoğan bu yüzden Meclis’in toplanmasını bile göze alamadı.

Bu durumda Saray’da alınan kararlarla erken seçimde HDP’nin baraj altına itilmesi tasarlanmış olabilir. Bunun için “HDP‘nin Türkiye partisi olmadığı, PKK’nın güdümünde olduğu, dolayısıyla dökülen şehit kanlarının sorumlusu olduğu” mesajı verilmek istendiği anlaşılıyor.

Böylece HDP’ye verilen emanet oyların geri döneceği hesaplanmış ve HDP’yi baraj altına kalması planlanmış olabilir. Bunun için kontrollü bir gerilim de istenmiş olabilir.

Ama ülkenin Cumhurbaşkanının sırf bu sebeple “silahlı kuvvetleri ve polisi durduk yerde PKK’ya saldırttığına” inanamam.

Ayrıca çatışmasızlığın PKK tarafından bozulduğu olayların kronolojisinden belli.

*****

PKK’nın Savaş Hazırlığına Göz Yumanlar Sorumludur

Erdoğan “Ben ve arkadaşlarım bu yolda beyaz kefenimizi giydik“, “çözüm süreci için gerekirse baldıran zehiri içerim”  dediği sürecin mimarıdır.

“Çözüm süreci döneminde PKK’nın yurtiçinde silah ve mühimmat yığınağı yapmasına göz yumulduğu” konusu iyice açığa çıktı.

Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu ve diğer AKP yetkilileri zaten itiraf ettiler.

Erdoğan ATV ve A Haber ortak yayınında açıkladı: “Çözüm Süreci’ni bunlar adeta Güneydoğu’da, kısmen Doğu’da kendileri için silah stoklama süreci olarak değerlendirdiler. Çok ciddi bir silah stoklaması yaptılar. Burada bu süreç içinde güvenlik güçlerimiz, tabi ‘herhangi bir çatışmaya, şuna buna girmeyelim’ dediler ama daha sonra anladık ki bu süreç içinde bunlar bunu yaptılar.”

Çözüm süreci döneminde PKK’nın silah ve patlayıcı depoladığını, terör örgütünün bölgede alan hâkimiyetini eline geçirdiğini, asker toplama, vergi tahsil etme, yargılama gibi erkleri kullanan paralel bir devlet yapılanması oluşturduğunu devlet bildiği halde görmezden gelmişti.

Bu durumu süreç yürütülürken, PKK’nın savaşa hazırlandığını ben bile çeşitli defalar bu köşemde yazdım. Uzman kişiler de yazdılar, TV’lerde anlattılar. Ama dinleyen olmadı.

Devletin istihbarat raporlarında bu hususların kapsamlı bir şekilde değerlendirildiği, ancak “süreç zarar görmesin” diye göz yumulduğu açık. Polisi karakola, askeri kışlaya hapsederek PKK’nın yaptığı savaş hazırlığına karşı operasyon yapılmasına izin vermeyerek bu güne gelindi.

Dolayısıyla 7 Haziran seçimlerinden sonra yollara gömülen uyuyan mayınlarla, ağırlığı tonlarla ifade edilen patlayıcılarla, roketatarlarla, gelişmiş silahlarla şehit edilen asker, polis ve vatandaşlarımızın kaybından, başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, bu politikaların yürütücüleri (en azından vicdani ve siyasi açıdan) elbette sorumludur.

*****

Cezai Sorumluluk

Son 69 günde (7 Temmuz-13 Eylül 2015) terör saldırılarında 118 güvenlik görevlisi (asker, polis ve korucu) şehit edildi, 27 kişi hayatını kaybetti.

“Çözüm sürecinde” PKK’nın savaş hazırlığına göz yummak suretiyle bunca şehit verilmesindeki sorumluluk sadece vicdani veya sadece siyasi midir? Yoksa cezai sorumluluğu da var mıdır?

Milliyetçi Hareket Partisi cezai sorumluluğun da olduğu kanaatiyle, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu.

MHP suç duyurusunda, “Süreçte, anayasal suç işleyen, konusu suç olan emri uygulayan, suçluyu kayıran, görevini kötüye kullanan, kamu görevini terk eden veya yapmayan, suçu bildirmeyen, suç delillerini yok eden, gizleyen veya değiştiren, suç delillerini bildirmeyen, terör örgütüne yardım ve yataklık eden kamu görevlileri ve diğer şüpheliler hakkında kamu davası açılmasını” istedi.

“Çözüm Süreci’ni övünerek başlatan eski Başbakan, yeni Cumhurbaşkanının yargılanması için gerekli işlemlerin başlatılmasını, halen yasama dokunulmazlığı bulunan şüpheliler hakkında fezleke düzenlenerek TBMM’ye gönderilmesini” talep etti.

MHP “Şikâyetimiz hakkında işlem yapmayan, etki altında kalan, baskıya boyun eğen savcıların ve hâkimlerin tarih ve milletimiz önünde sorumlu olacağını” söylüyor.

Ancak “dokunan yanar” algısının olduğu bir ortamda, böyle bir davayı açacak savcı çıkar mı?

Aklı hür vicdanı hür” bir Cumhuriyet Savcısı çıkar ve dava açarsa çok şey değişir.

Kamu davası açılamazsa dahi suç duyurusu ve içindeki iddialar bugün de, yarın da çok önemli olmaya devam edecek.

Şehitlerin kaybından sorumlu tutulan AKP 1 Kasım seçimlerinde birkaç puan kaybederse sürpriz olmaz.

 

Kaliteli Yaşamda Sürücülük Sanatının Yeri ve Önemi

Otomobillerin ve diğer çeşitli taşıtların sayısının oldukça arttığı, yolların kalitesinin sürekli yükseldiği, insanların sabır ve saygı dağarcıklarının çok oynak olduğu zamanımızda, sürücülük; çok önemli bir sanat olarak karşımıza çıkmaktadır.

Araçların tamamında ileri teknolojiler kullanılarak, araç kullanma eylemi hem kolaylaşmakta, hem de aynı ölçüde zorlaşmakta ve hassasiyetleri artmaktadır.

Hiçbir zaman göz ardı edilemeyecek hususlar ise, her an gözden uzak tutulmayacak “dikkat” eylemi, karşılıklı saygı, evrensel kabul görmüş kurallara harfiyyen uyma, işi şansa bırakmama, araç-yol-iklim-yük durumu-sürücü sağlığı ve özel durumları-yollardaki değişkenlik, vb. gibi konulardır.

Sürücülükte kişinin günde birkaç defa, haftada bir defa, ayda bir defa, altı ayda bir defa, yılda bir defa, beş yılda bir defa, on yılda bir defa ve kırk yılda bir defa karşılaşabileceği özel trafik sorunları vardır.

Günde birkaç defa karşılaşılan sorunlar, hemen hemen her sürücü için geçerlidir ve usta bir sürücü bu sorunları tecrübesiyle ve basireti ile rahatlıkla savuşturabilir. Gündeme dahi getirmeyi gerekli görmez. Öndeki aracın ani fren yapması, ıslak yolda aracın kayması, yola sığamayan bir aceminin tepkisini savuşturması, havaleli bir yükün veya rüzgârın aracı savurması, biraz sert bir virajın ikazı vb. gibi basit olumsuzluklar, usta sürücüler için normal ve beklenen sorunlardır.

Ancak acemi sürücüler için aynı ağırlıktaki sorunlar, acemilikten kaynaklanan panik, tecrübesizlik, heyecan, gaz ile frenin yerini karıştırma, direksiyonu bırakıp elleri yüze kapatarak, sürüş işlemini Mevla’ya havale etme gibi basiretsizlikler, rahatlıkla beklenmedik tehlikeli sonuçlara yol açabilir.

Usta sürücü olmak, kaliteli tecrübe ile perçinlenmeyi gerektirir. Yıllarca araç sürerek, sürücülükte çok büyük tecrübe sahibi olanların avantajları yüksektir. Çünkü onlar sürüş işlemini sürekli yaptıkları için, söz konusu eylemi bilinçaltlarının hafızasına kaydettirmişlerdir. Bilinçaltının hafızasına kaydedilmiş bir eylem, bilinçten bilinçaltına devredilmiştir.

İnsanlar bilinçli olarak iki eylemi birden aynı anda kaliteli bir şekilde yerine getiremezler. Mesela, cep telefonu ile konuşan bir kişiye, bir şey söylerseniz, ya size sus işareti yapacak, ya da telefonu uzaklaştırarak sizi dinlemeye koyulacaktır. Acemi bir sürücü için de böyledir. Direksiyona sıkı sıkıya sarılmış, sırtını koltuktan ayırmış, gözünü karşıya dikmiş acemi bir sürücü ile kaliteli sohbet edemezsiniz. Size hemen “dur, kafamı karıştırma, dikkatimi dağıtma” diyecektir. Çünkü sürücülük eylemi yenidir ve henüz bilinçaltının hafızasına kaydedilecek kadar tekrarlanmamış ve tecrübe edilmemiştir.

Hâlbuki usta bir şehirlerarası otobüs şoförü, hem yanındaki kişi ile kaliteli sohbet eder, hem de kaliteli bir şekilde aracını sürebilir. Çünkü sürücülük eylemini yapa yapa yeteri kadar tekrarlamış ve ustalaşmıştır. Yanındaki ile konuşan bilinç, otobüsü süren ise, bilinçaltıdır.

Ustalaşmanın verdiği rehavet, aşırı özgüven, rahatlık ve cesarete çok dikkat etmek gerekir. Karşıdaki de senin gibi usta ise, sorun yok. Ancak karşıdaki oldukça acemi, saygısız, dengesiz, sarhoş, yaşlı, titiz, öfkeli, güçlü aracına güvenen birisi ise, yandı gülüm keten helva…

Öndeki aracı sollamak için klakson çalmayı yeterli görüp, hemen sollama eylemine başlamak; bazen ustalığı yerle bir edebilir. Öndeki sürücünün yaşlı ve duyma özürlü olması, aynı anda onun da öndeki aracı sollamaya başlaması, aracına güvenip hızla gaza yüklenmesi gibi durumlar, sizin sollama eyleminizi sabote edecek ve beklenmedik tehlikelere sebep olabilecektir.

Karşıdaki sürücünün uyuması, tekerinin fırlayıp gitmesi, lastiğinin patlaması, yükünün kayarak aracın dengesini bozması, köprünün alçak veya yükün yüksek olması, sürücünün kalp krizi geçirmesi, affedilebilir bir trafik hatasını affetmeyerek öfkesine benzin döken bir sürücüye toslanması; sizin hiçbir hatanız olmadan, bir kuşlukluk işi bir kışlığa çevirebilir.

Kırk yıllık tecrübeli bir sürücünün kırk yılda bir karşısına çıkan trafik sorununu alt edemeyerek, trafik canavarına kurban gitmesi muhtemel olabilir. Çünkü karşısına çıkan sorun, öncekilere ve tecrübelerindekilere uymayan aykırı bir sorundur. Asıl ustalık kırk yılda bir karşılaşılabilecek bir soruna dahi hazırlıklı olma bilinç ve sorumluluğu ile direksiyona oturmaktır.

Normal süratle giderken, birdenbire erimiş bir asfalta rastlamak, çakıllı bir yola girmek, yeni yağmış bir yağmurun yol açtığı kayganlığa maruz kalmak, yolun eğimindeki değişiklik, karşıdan gelenin yapacağı büyük bir hata karşısında gösteremediğimiz ustalık, edindiğimiz bütün tecrübeleri yerle bir edebilir.

“Haklı olmayı değil, mutlu olmayı tercih edelim” sloganımı burada avazım çıktığı kadar bağıracağım müsaadenizle…

Trafikte haklı olmak değil, kazaya sebebiyet vermemek önemlidir. Yeşil ışıkta yaşlı ve özürlü birisine çarpıp öldürdüğümüz takdirde, yeşil ışık bizi katillikten ve cezadan asla kurtaramayacaktır.

Trafikte daima en kötü durum ve kazasızlık varsayımına göre hareket edilmesi gerekir. Hayli uzakta iken yanan yeşil ışıkta geçme şansı çoğu zaman yoktur. Usta sürücü onun sarı ve kırmızıya dönebileceğini tahmin ederek ve de “kavşağa girerken mutlaka yavaşlanır” ilkesine uyarak, son anda sarı ve kırmızıya yakalandıktan sonra, “valla durmam mümkün değildi” mazeretine sığınmak, usta bir sürücünün değil, trafik magandasının işi olsa gerek. Kırmızı ışık ihlalleri en fazla bu yöntemle olmakta, aynı zamanda bu tarzdaki kazaların sonuçları da çok ağır olmaktadır.

Trafik sevgi, saygı, yardım etme, yardımlaşma, kolaylaştırma, öğretme, paylaşma, sabretme, örnek olma, sakin olma, güzelliklerinin uygulanma arenasıdır. Hak arama, had bildirme, intikam alma, kavga ile üste çıkma, saygısızlık etme, hiddetlenme ve şiddete başvurma basitliklerinin ortaya konulma yeri asla değildir.

Büyük araç sürücüleri kendinden küçük ve yeteneği zayıf araçların haklarını asla ve asla gasp etmemelidir. Özellikle iki tekerlekli bisiklet ve motosikletler, traktörler, iş makineleri, uzun araçlar, geçiş önceliği olan araçlar, acemi-kadın ve yaşlıların kullandığı araçlar, eski ve arızaya meyilli araçlara ayrı bir özen ve hassasiyet gösterilmelidir.

Hatanın kimden kaynaklanması çok fazla önemli değildir. İstenmeden bir trafik sorunu ile karşılaşıldığında, soruna değil, çözüme odaklanılmalıdır. Olmasa iyiydi, ama olduktan sonra, “sen haklı-ben haklı” tartışmasına girerek sorunu amip gibi çoğaltmak, hastane, karakol, savcılık ve morg gibi sevimsiz bir tercihle bizi baş başa bırakabilir.

Kazasız belasız, sağlıklı ve kaliteli günler dileklerimle, Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

Yakın Dostu TOLGA YARMAN Beyefendi, Türk Aynştayn’ı OKTAY SİNANOĞLU’nu Anlatıyor.

 

“Maddiyat ve maneviyatı dengeleyin. Formülünüz ‘ilim + gönül’ olmalı.

 

OKTAY SİNANOĞLU DİYOR Kİ:

Ben baktım, Türk Bayrağı, Atatürk karşımda, cam çerçeveli olduğu için bayrağın üstünde kendi yansımamı görüyorum. İçimden yemin ettim, dedim ki: ‘Amerika’ya gideceğim ve orada söz sahibi olacağım, ondan sonra gelip o namussuzlarla burada uğraşacağım. O zaman anlamıştım ki burada kalırsam Amerika’nın kölesi olurum, oraya gidersem Amerika’nın efendisi olur, buraya gelip onlarla daha rahat mücadele ederim.’ Ve işte bizi gönderdiler. Hiçbir zaman Amerikan vatandaşı olmayı düşünmedim. Aklımdan dahi geçmedi. Ben atalarımdan beri Türk kimliğimle varım. Ne yaptıysam o sayede yaptım. Ona, buna yaranayım diye değil. Otuz yılda bak milleti ne hale soktular. Simdi de ‘açlıkla’ terbiye ediyorlar.

Ayarlı basının köşe yazarlarından biri geçenlerde Avrupa Birliği’ne girmenin yararlarını anlatırken, ‘O zaman bu ay yıldızlı pasaport ile Avrupa kapılarına gitmenin utancından kurtulacağım‘ diyor. Tanrı, bu millete acısın.                                                                                                                     Yıldız Teknik’te Özel ders açtık, yepyeni şeyleri dünyada ilk defa anlatıyorum, dışarıda herkesin benden öğrenmek istediği şeyleri Türkiye’de Türkçe anlatıyorum. Alakası olmayan, fizikten matematikten insanlar geliyor, asıl gelmesi gerekenler yok!

*   *   *

ABD içinden göçmüş bir ülkedir, tabii pat diye göçmez, arada bir canlanır, tekrar bir şeyler olur ama içinden çok zayıf tarafları vardır. Dünyada en büyük borcu olan devlettir. İç ve dış borç olarak…

Ama bir devingen tarafı vardır, arada bir şey çıkarırlar bir sene öyle idare ederler, sonra yine inişe geçerler. Öyle pek göründüğü gibi bir güç değildir…’  

Oğuz Çetinoğlu: Oktay Sinanoğlu, Türkçe konusunda da çok hassastı. Anlatır mısınız nasıl bir Türkçeye taraftardı?

Prof. Dr. Tolga Yarman: Evet öyle… Hoşuna gitmeyen bir kelime duyduğunda, bunun Türkçesi’ni zikredip, “ihtarda hoşgörülü” olmayacak kadar, radikaldi…

O’nun da sabrının bir sınırı vardı…

Böylesi sorunlarla karşı karşıya kaldığımızda, biz eğitimciler, “Düşünceyi, acaba hangi mekanizmayla, daha az zahmetli olarak aktarabiliriz?”, sorusuna, cevap ararız…

Harika bir hocaydı, kuşkusuz… Ama sonuna doğru, yorulmuştu… Tahammül sınırları, zorlanıyordu.

İste, “Türkçe elden giderse, Türkiye elden gider”, yönündeki derin kaygısının pençesindeydi…

Bakın size bir sırrımı vereyim:

-Kim ki, Türkçe bilim dili değildir, o Türkçe bilmiyordur, derim…

Türkçe yazmaya da konuşmaya da bayılırım… Hem Fransızca hem İngilizce Dersler verdim, veriyorum. Almancaya hâkimiyetim, daha az iyi sayılmaz…

Fakat eğer Türkiye’de yabancı dilde ders veriyorsam, dersin çeşitli evrelerinde durup, dediklerimi muhakkak Türkçe özetlerim. Bunun iki nedeni var: Birincisi, Çocuklar yabancı dile yeterince aşina değiller. İkincisi ve daha önemlisi burada, Oxford’da ya da Sorbonne’da ders vermediğime göre, Çocuklar benim Türkçemden mahrum kalmamalılardır…

Oktay Hoca, daha da radikaldi.

Yabancı dilde eğitimle, emperyalizmin damardan beynimize hulul ettiğini düşünüyor, giderek ana dilde yapılmayacak eğitimin, çocuğun gelişiminde olumsuz rol üstleneceğini düşünüyordu.

Dili ayrı öğretelim, dersi Türkçe yapalım diyordu… Bu bağlamda kolejlere de karşıydı, hatta işte ODTÜ’de, İngilizce dildeki eğitime de…

Genelde, kendisine, düşüncesinin üstüne oturduğu kökler itibariyle, evet, katılıyorum.

Ama Onunla hemfikir olmayacak çok sayıda, saygıdeğer bilim insanımız, vardır…

Bu konu eğitimbilimcilerin konusu olduğu kadar, ciddi bir siyasî kavga konusudur ve katiyen kolay değildir.

Şunu eklemeliyim…

Ben Galatasaray Lisesi’nde Türkçe okuma yazma öğrenmeye başladığım evrede, Franszızca okuma yazma öğrenmeye başladım.

Lise 1’den itibaren Almanca öğrendim. Almanca, Fransa’daki Üniversite yıllarımda, “yabancı dilimdi”.

MIT’de, doktoraya başladığım zaman, hemen iç İngilizce deneyimim yoktu… Başta evet zordu, ama birkaç ayda intibak sağladığımı ifade edebilirim…

Yani, o durumda dahi, “MIT’de ana dilde eğitim görmediğim için, bir kayıp içinde olduğumu” düşünmüyorum… Tersine harika oldu, bence öylesi… Ayrıca MIT’de ya da Berlin Teknik Üniversitesi’nde, ana dilde eğitim talebi, saçmanın ötesinde olur, değil mi?

Yine de Oktay Hoca’yı iyi anlamamız gerek:

O buradaki bilhassa İngilizce Eğitimi ile, çocukların dersi kavramalarındaki zorluktan çok, özümüzden kopartılabileceğimizi kaygısını, dile, getire gitti…

Ee işte o zaman, örneğin iki ODTÜ’lünün bir konuyu aralarında Türkçe tartışmalarına tanık olursanız, konuştukları dil, “Türkçilizce” oluyor, bundan rahatsızlık duyuyordu…

O’nun dediklerini tabii, dikkate almamız gerekiyor…

Yine de olayı eğitimbilimciler enine boyuna didikledikten sonra, siyasî bir seçim yapmamızın yerinde olacağını düşünüyorum…

Her ne pahasına olursa olsun, Türkçe ders anlatımı, Türkçe makale yazımı, bence de önemle desteklenmelidir.

Bu yapılmazsa, işte o zaman, gerçekten “By by Türkçe“, demek zorunda kalırız… Pekiyi bunu kimler yapar? Bilim adamları ve aydınlar… Onlar yazdıkça, onlar konuştukça gelişir, güzelleşir Bilim Türkçesi… Öğrencilerim çok iyi bilirler ki, Türkçe ders verirken ya da konuşurken, hemen hiç yabancı sözcük kullanmam.

Bir gün Sevgili Oğlum, Doç. Dr. Ozan Yarman (OY), beni (B) sigaya çekti.

 

OY: Pekiyi, Magnetic Field’e ne diyorsun?

 

B: Mıknatıs Alanı.

 

OY: Intensity?

 

B: Şiddet.

 

OY:  Pekiyi, ya “Vector”e?

 

B: Yönlü büyüklük.

 

OY: Pekiyi, “Condansateur” ya da İngilizcesi ile “Capacitor”, buna?

 

B: Yüklük.

 

OY:  “Vector Magnitude”, buna?

 

B: Yönlü Büyüklüğün Boyu

 

**

 

Oktay Hoca’nın aradığı işte zaten böyle bir şeydi… Abartıya kaçmadan, Temiz Türkçe ile geliştirilmiş olacak, bir bilim dili ve bunun “yabancı dilden anlatıma”, hiç bir biçimde feda edilmemesi…

Eklemeliyim:

– Kim ki, “Türkçe bilim dili değildir!”, diyor, bence, Türkçe bilmiyordur!..

Çetinoğlu:Kendimiz kalarak gelişmek ve geliştikçe özümüze dönmek‘ şeklinde özetlenebilecek düşüncelere sâhipti. Detaylarını sizden öğrenebilir miyiz?

Prof. Yarman: İşte bir parça açıkladım, esasen… “Özümüzde kalalım”dan ziyade, hassalarımızı bilelim, onlar çok nadide, onlara sahip çıkalım, onları bir defa katiyen unutmayalım ve onları geliştirelim, onlarla birlikte ve ve onları geliştirerek, gelişelim.

Şimdi kimi arkadaşlarımı belki kızdıracağım ama, “Kardeşim, barışı, kardeşliği, adaleti, toplumsal adaleti, dayanışmayı; “Komşum açken, ben tok uyuyamam!”, diyen bir millete sen; kalıbına bile dokunmadan, getirip, alternatif olarak “Sosyal Demokrasi”yi sunuyorsun. Bunun özüne elbette saygım var… Tarihî gelişmesine öyle…Kurumlarına, kurallarına, yine öyle… Kavgasına öyle, ama be mübarek, şunu hiç değilse bir Türkçeleştir öyle bir söyle, örneğin işte “Çağdaş, Toplumcu, Özgürlükçülük”, de, bir şey de, ama olduğu gibi apartma, ne olur, yahu!… Yaptığını yaparsan, yalnızlaştırıyorsun, kendini…

“Demokrasi”, giderek örneğin, “laiklik”, sözcüklerini dahi, henüz Türkçeleştirememiş olmak, bence bir aydın ayıbıdır.

Oysa iste “Cumhuriyet”, Halk Yönetimi… “Demorasi” ise, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki kısıtları kaldıran, yani “Özgürlükçü” Halk Yönetimi…

“Laiklik”, inanç barışı… Cumhuriyet’in laiklik anlayışı ise, inanç barışını elbette kapsar, ama aynı zamanda “inançta aklîlik”, anlamını taşır… Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş felsefesinde bu vardır… Ama şimdi öyle mi!..

Türkçe konuşmazsanız, insanların kafası karışıyor…

Laik, laikçi, anitlaikçi, kayık, kayıkçı, halayık, lâyık, gibi bir alay, söz ve anlam saçağı peydah oluyor…

Oktay Hoca’nın ortaya koyduğu sorun buydu…

Internete, “örütbağ” dedi… Tutmadı… Olsun… Başka bir şey deriz, oluverir…

Çetinoğlu: Uzun yıllar Amerika’da yaşadı. ‘Devşirilme’ baskılarına direndi. O dönemde Türkiye ile birlikte pek çok ülke, Amerikanlılaştırılıyordu. Oktay Sinanoğlu o modaya kapılmadı. Hatta ‘Amerikalılardan nefret ediyordu‘ denilebilir. Konu ile ilgili görüş ve gözlemlerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Yarman: “Amerika” diye genelleştirmek, hakça olmaz… Bizlerin bulunduğumuz yerler, ABD’nin dolayısıyla, Dünya’nın en cennet yerleriydi… MIT, Berkeley, Yale, CALTECH, buralar ve daha niceleri, Dünya’nın önder, bilim merkezleridir…

Buralardaki hocaların, giderek öğrencilerin hemen hepsi, örneğin Vietnam’daki savaş makinesine çok karşıydılar… Bugün Orta Doğu’da, Kuzey Afrika’da, Afganistan’da olup bitenlere bakış açılarının aynı olduğunu söyleyebilirim…

Oktay Hoca işte, örneğin bugün, her yıl bir milyon insanın kanını içerek yaşayan Savaş Makinesi’ne, onun bütün denklemlerini, marifetlerini biliyor olarak, şiddetle karşıydı…

Bir de tabii, özümüzden kopmamak, evet, önemli…

Biliyor musunuz, MIT’deki çalışma masamın baktığı duvarda, kocaman bir Türk bayrağım vardı. Ben koymuştum…

Hintli Hocalar, derslere, laboratuvarlara, işte “mihrace kıyafeti” benzeri kıyafetleriyle giderlerdi. Derslere yalınayak ve köpeği ile giden öğrenci de vardı… Bütün bunlar bir arada olaraksa, MIT’nin ve benzer cennet merkezlerin zenginliğiydi…

Şunu da ekleyeyim: Ben derse kravatla giden her halde tek öğrenciydim… Hala derse muhakkak kravatla giderim J…

“Devşirilmemenin” bir önemli silahı, kendi düşüncenizin olmasıdır.

Yoksa, bakıyorsunuz, buradaki hemen bütün siyasî akımlar, kimse kusura bakmasın, yok oradan, yok şuradan, yok buradan, edinilmiş, konfeksiyon – hazır giyim şablonlar üzerine oturuyor…

Olur mu Allah aşkına böyle bir şey!..

Bir yandan “Ecdadım!” demeden laf etmeyeceksin, bir yandan ecdadının kemiklerini sızlatacak davranışlara, pasa imza atacaksın!.. Yok böyle bir aymazlık…

Oktay Hoca onun için Atatürk’e çok meftundu. Çünkü Gazi, bir şey apartmamış; beğenirsiniz, beğenmezsiniz, kendi sentezini arkadaşlarıyla birlikte kurgulamış, uygulamış…

Çetinoğlu: Oktay Sinanoğlu, Türkiye’nin değerini takdir edemediği bir yüksek şahsiyet. El attığı her konuda başarılı olmasına rağmen, nasıl oldu da kendisini Türkiye’yi idâre edenlere kabul ettiremedi?

Prof. Yarman: O bir canlı, saatli bombaydı…

 

Yalakaların korkulu rüyası…

 

Düşüncesi olan, bunu telaffuzda milim çekincesi olmayan bir şövalyeydi…

 

Kısacası, örneğin Atatürk zamanında yaşasa, herhalde baş tacı edilirdi.

 

Kafadan, Millî Eğitim Bakanı, Kültür Bakanı olurdu…

 

Ama O’nun, saygı duyacağı liderlerin yanında…

 

Baştaki eğer sizi kendisine iktidar tehdidi olarak algılıyorsa, sizi, kim olursanız olun, biçmekten kendini alamaz…

 

Oktay Hoca, yaşadığı zamanında, buradakilere çok bir fazlaydı…

 

Esasen iktidar gibi bir tutkusu yoktu. Olamazdı…

 

Bakın size bir sırrımı daha vereyim:

 

Siyasette zamanınıza iyi hakim olamazsanız, “özgün icraat” yapamayacağınız bir yana, elinizde makas, o düğün senin, bu açılış benim, habire, oradan oraya, kurdela kesmeye gitmeye, sıkışırsınız…

 

Oktay Hoca böyle bu dünyanın adamı değildi, elbette.

 

İtiraf etmeliyim ki, ben de, evet epey bir gayretim olmadı değil, büyük bir sorunlulukla eda ettim, her ne yaptı isem; yine görev düşer yaparım; şu ki, bakıyorum işte, son toplamda, o dünyanın adamı değilim…

 

Çetinoğlu: Türkiye için tasarladığı projeleri hayata geçirecek, hiç değilse topluma ve Türkiye’nin yönetimine tâlip olacak gençlere anlatacak bir OKTAY SİNANOĞLU VAKFI kurulması düşünülebilir mi? Bu işi kimler üstlenmeli?

 

Prof. Yarman: Bu vakıf evet muhakkak kurulmalı… Görev; Ailesi’nin yardımıyla, başta TÜBİTAK’ındır… Ama siyasî rüzgârlar, keşke yanılsam, buna ne kadar geçit verebilir… İlerici belediyeler, Hoca’nın adını, yaşatmak üzere, sokaklara, parklara, çeşitli kültür merkezlerine verebilirler, elbet… Buralarda hayatı kısaca anlatılabilir. Yazılar asılabilir, filimler gösterilebilir…

 

TÜBİTAK’ın ilk bilim ödülünü O almıştı…

 

Yani TÜBİTAK, Prof. Oktay Sinanoğlu’na sahip çıkmayacak… Bu Fransız Akademisi’nin Henri Poincaré’yi boş vermesi gibi bir şey oluşturur, mazallah!..

 

Üstümüze düşeni muhakkak yapmalıyız…

 

**

Adres, telefon, e-posta değişiklikleri oldu, çok aramama karşın, bir süre görüşemedik… O’nu, çok özledim… Ablası’nın, yakından tanıma şansım olan Sevgili Esin Avşar’ın, yanı başına, defninde, Dostları, Sevenleri yanı sıra, Ailesi’yle kucaklaşmak, büyük bir teselli oldu, adeta… Geçende (27 Haziran 2015), TÜMÖD’ün düzenlediği, O’na Saygı Toplantısı’nın öncesinde, sırasında ve sonrasında Eşi ve 10 yaşındaki İkiz Çocukları Oya ve Alper’le, sarmaşabilmek, şakalaşabilmek, bir ödül oldu adeta. Şu ki, Oktay Hoca’yı, şimdi daha da çok özlüyorum… Hep özleyeceğim!..

 

Nur içinde yatsın!

 

……………………………………….

Not: Prof. Dr. Sayın Tolga Yarman’ın isteği sebebiyle, tercih ettiği üslup ve kullanılan kelimelere müdâhale edilmemiştir.

 

 

Prof. Dr. OKTAY SİNANOĞLU’NUN GENÇLERE TAVSİYELERİ: ‘Gençler, Türkiye’ de âdet haline gelmiş göstermelik işlerden kaçının. Sırf  ‘üniversite bitirdi ‘ desinler diye, ananız babanız ‘Oğlumuz Amerika’da mastır yaptı’ diyerek öğünebilsin diye yüksek öğrenime gitmeyin. Sonunda ancak kendinizi kandırırsınız. Temel gayeleriniz, kendinizin ufak çıkarları ötesinde, kendiniz dışında, bu ülke, bu ulus, Türk dünyası, Avrasya, insanlık için olsun. Yüksek hedefler için çalışın. O zaman, kendi durumunuz da kendiliğinden düzelecektir.                                       Maddiyat ve maneviyatı dengeleyin. Formülünüz ‘ilim + gönül’dür. Bu iki kanadın biri eksik olursa ne kendinize ne de insanlığa hayrınız dokunur. Gündelik siyaset, çıkar grupları, dışarıdan güdümlü gizli veya açık ‘cemiyet’lerden uzak durun. Atatürk’ün dediklerini bol bol okuyun, onları işte bu günler için demiş, yazmış. Türkiye’nin şerefli, refahlı, itibarlı ve bağımsız geleceği için Atatürk yolumuzu çizmiştir. Dış ülkelerden, onların yerli kuyruklarından medet ummayın. Gayeleri bize yardımcı olmak değil, Türk adını tarihten silmektir. Dünyanın neresinde olursanız olun, kimliğinizi, Türk dilini, Türk tarih ve kültür bilincini, binlerce yıllık geleneğini kaybetmeyin. Dış ülkelerde ne kadar kimliğinizi korursanız yabancılar da size o kadar itibar edecektir.

Başkasını taklit etmeyin. Kendi yolunuzu çizip azimle yürüyün. O zaman herkes sonradan sizi taklit edecektir. Eğitimde önce bir meslek, gerçek bir beceri, bir altın bilezik sahibi olmaya bakın. Ne yaparsanız yapın, en iyisini yapın. Siyasetçinin en kötüsü olunacağına tamircinin parmakla gösterilen en iyisi olmak yeğdir. Bulabilirseniz Türk okuluna, eğitimin Türkçe verildiği okullara gidin. Konulara merak sarın, not için çalışmayın. O meslekte yararlı olacak bir yabancı dili öğrenin. Bülbül gibi konuşup yabancıdan ayırt edilemez hale gelmek hiç şart değil.

Unutmayın ki Türk olmak bir kafa ve gönül işidir. Türk kültürüyle, diliyle, ata sevgisiyle Türk’tür. Soy sop meselesi karıştırarak, o her şeyimizi borçlu olduğumuz şerefli atalarımızı karalamaya çalışan iç düşmanların kitaplarına, yaygaralarına kulak asmayın. Kültür genleri, ırk genlerinden daha önemlidir. Vatanı, milleti için her türlü fedakârlığa hazır bir taban gerekiyor. Bu taban son elli yılda hayli eritilmiş, kafası, gönlü karıştırılmış, birbirine düşen kesimler, dışa bağımlı sahte aydınlar, içinde vatanının geleceğini düşünmeyen, daha da acısı vurdum-duymazlaşmış kalabalıklar oluşturulmuştur. Bu durumda gerçek bir önder çıkabilse bile başarılı olma şansı pek azdır. Simdi yapılacak iş hızla bu toplumun yeniden kaynaşmasına, bilinçleşmesine, vatanını, milletini kendisinden önce düşünen insanların çoğalmasına önayak olmaktır. Türkiye’yi tekrar Kuvayi – i Milliye ruhu, Atatürk ruhu kurtaracaktır.’

 

Prof. Dr. OKTAY SİNANOĞLU’nun YAYINLANMIŞ (İLMÎ ESERLER DIŞINDAKİ) KİTAPLARI:

1-TÜRK AYNŞTAYN’I / Oktay Sinanoğlu Kitabı: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2001

2-BÜYÜK UYANIŞ: Otopsi Yayınları, 2003

3-NE YAPMALI?: Alfa Yayınları, 2003

4-Bir Nev-York Rüyası / ‘BYE-BYE’ TÜRKÇE: Otopsi Yayınları, 2004

5-HEDEF TÜRKİYE: Otopsi Yayınları, 2005

6-TÜRKÇE GİDERSE TÜRKİYE GİDER: Bilim+Gönül Yayınevi, 2007

7-2050’YE 5 KALA: Bilim+Gönül Yayınevi. İstanbul, 2009

8-DAYATMALAR KÂBUSU: Bilim+Gönül Yayınevi. İstanbul, 2013

9-TÜRKİYE, NEREDEN NEREYE: Bilim+Gönül Yayınevi. İstanbul, 2013

10-ADAM: Bilim+Gönül Yayınevi. İstanbul, 2013

11-BATININ BATIŞI VE DÜNYADA YENİ UFUKLAR: Bilim+Gönül Yayınevi, 2014

12-İLERİSİ İÇİN: Bilim+Gönül Yayınevi, 2015

13-GÖÇMEN HAMAMI: Bilim+Gönül Yayınevi, 2015

 

Prof. Dr. TOLGA YARMAN

1963’de Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. Üniversite öğrenimini Fransa’da gördü; Institut National des Sciences Appliquées de Lyon Mühendislik Okulu’ndan, 1967’de mezun oldu. Doktora çalışmasını ABD’de yaptı; Massachusetts Institute of Technology’den, 1972’de ‘Bilim Doktoru’ unvanını aldı.

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ)’de, 1982’de Profesör oldu. İTÜ, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, Anadolu Üniversitesi, California Institute of Technology, İ.Ü. Mühendislik Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Fakültesi, Brüksel Özgür Üniversitesi, Feyziye Mektepleri Vakfı Işık Ünivertsitesi ve Galatasaray Üniversitesi’nde öğretim görevlerinde bulundu. Halen, T.C. Okan Üniversitesi öğretim üyesi.

Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP) (Ankara, 1983), Anadolu Bilim ve Teknoloji Stratejileri Araştırma Enstitüsü (BİLTES) (Eskişehir, 1987), Türkiye Sosyal, Siyasal ve Ekonomik Araştırmalar Vakfı (TÜSES) (İstanbul, 1988), Tarih Vakfı (İstanbul, 1991), Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) (İstanbul, 1994) ve Bilim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği (BESAM) (İstanbul, 1998), kurucu üyesi oldu. Bir dönem (2009 – 2011 arası) TÜMÖD İstanbul Kolu Başkanı olarak görev yaptı.

1983’te SODEP MKYK Üyesi olarak çalıştı. 1989-91 arası, Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) İstanbul İl Yöneticisi olarak göreve seçildi. Aynı zaman diliminde, SHP İstanbul İl Kültür ve Eğitim Komisyonu Başkanı olarak pek çok etkinliğin öncülüğünü yaptı. Bu dönemde “Çağdaş Toplumcu Demokrat Düşünceyi” başlattı. Bu çerçevede, ülkemizdeki siyasal oluşumlara, özellikle de, SHP ve CHP içindeki, genelde ülkemizdeki siyasal hareketlere ve bölünmüşlüğe dönük, pek çok makale yazdı, araştırmalar geliştirdi, siyasalar önerdi. O arada “CHP Açılırken Solda İnsan Hareketleri” başlıklı bir kitap yayınladı. (1992)

“Doğabilim” birikimleri uzantısında, bir bakıma, “toplumcu demokrasi” kuramı ve “toplumcu bir ahlak öğretisi” olarak hazırladığı, “Un Système de Croyance Cosmique” başlıklı kitabı, Belçika’da basıldı (1997).

2006’dan itibaren, dort yıl boyunca her hafta, konuklarıyla birlikte, “Enerji Savaşları” adını verdiği, Bölgemiz ve Türkiye üzerinde gelişen askerî ve siyasî girdapları, teknik girdiler itibariyle, derinlemesine tahlil eden ve çıkış yolları dokuyan, bir televizyon programı gerçekleştirdi…

Son on beş yıldır Einstein’ın Görecelik Kuramı ile Modern Atom Kuramı’nı birleştirmek üzere geçekleştirdiği çalışmalar, o arada çağrılı olarak kaleme aldığı iki kitap (“The Quantum Mechanical Framework Behind the End Results of the General Theory of Relativity: Matter is Built on a Universal Matter Architecture”, Nova Publishers, New York, ABD, 2010, “Superluminal Interaction as the Basis of Quantum Mechanics: A Whole New Unification of Micro And Macro Worlds”, Lambert Academic Publishing, Almanya, 2011), çeşitli dünya ilim merkezlerinde yükselen yankılar bulmaktadır.

 

Prof. Dr. Sayın TOLGA YARMAN’IN, 06 Eylül Pazar günü yayınlanan 1. Bölüm ile ilgili açıklaması:

Röportaj Metni’nin kısaltılması ve Çok Değerli Üstat Oğuz Çetinoğlu tarafından yayına hazırlanması sürecinde, gayrı iradî, birkaç hata vukua gelmiş görünüyor. 
Bir hata, 6 Eylül 2015 günü yayına giren yazının ilk bölümünün 5. Paragrafı’nda göze çarpıyor. “Siyasetle yoğun meşgul olduğum süreçte, çalışmalarım yayına değer bulunmadığı için başka bir konu, seçmiş”, değilim… O aralar (1980’ler – 1990’lar), taa başından beri hep aynı konuyu çalışagittim… Evet, bu alanda yaptıklarım “kavga konusu” oluşturuyordu… Ancak işte, nihayetinde, Sevgili Oktay Sinanoglu’nun, yaptıklarıma istisnaî derecede değer atfetmesi ve “orada gizli” olan derinliği görmesi ve onaylaması (1998), bu açıdan çok önem taşıyor… Bilhassa, O’nun “derin görüşünün” benim için, çok nadide bir örneğini teşkil ediyor…

Üstat Oğuz Çetinoğlu’na, her hal-u kârda ve kalbî olarak, çok teşekkür ediyorum… Sevgili Oktay Sinanoglu’nun aziz hatırası önünde, derin saygı ve şükranla eğiliyorum. Nur içinde yatsın!.

 

 

Terör ve Kıbrıs’ın Geleceği

 

Türkiye’nin başına yeni bir Sevr belasını taşımak ve ülkemizi Irak ve Suriye yapma tuzakları devam ediyor. Bizzat iktidar destekli Yeni Anayasa ve Yeni Türkiye denen ülkeyi tanınmaz hale getirecek tuzaklara düşürme çabaları bölücü terör arttırılarak sürdürülüyor. Aslında Balyoz, Ergenekon ve Casusluk davalarıyla askeri hedef alma, ona güç ve itibar kaybettirme bu oyunun bir parçasıydı.

Devlete başkaldırıyı, ayrı egemenlik peşinde koşmayı, özerklik ve sahte barış taleplerini demokrasi diye kimse yutturmaya kalkmasın. Bazı siyasilerin suç kapsamına giren davranış, söz ve tehditleri adeta teşvik görüyorsa; sözde barış ve komik çözüm süreci! zedelenmesin diye türlü siyasi hokkabazlıklar yapılıyorsa, bu ülkenin savcıları ve hakimleri görevlerini yapamaz bir ortama sürükleniyorlarsa, bu kötü gidişten sorumlu olanlar vardır. Bunun sorumlusu ülkeyi yönetenlerdir. Genelkurmay başkanının terör örgütü başı olmakla haksız bir şekilde suçlandığı, askerin darbe yapmakla itham edildiği, Sayın Arınç’a suikast iddialarıyla TSK’nın kozmik odasına girildiği, yanlış politika ve tavizlerle çatışmasızlık kandırmacasıyla oyalanan,silah bırakmamış bir kanlı örgütle pazarlık yapan siyasetçiler baş sorumludur.

Siz hala çözüm süreci diye ısrarcı iseniz; malum çevrelerin alay konusu olmuşsanız; çözüm değil ama artık iyice anlaşılan çözülme sürecini buzdolabına koyma fıkraları anlatıyorsanız, doğru siyasi irade ortaya koyamazsınız. Bugün olup bitenler karşısında barış, özgürlük, açılım, çözüm ve demokratikleşme diye aldatıldık diyemezsiniz. Bir ara Sayın Mehmet Ali Şahin’in “Ya bölünecektik, ya da taviz verecektik” şeklinde bir beyanatı vardı. Bu kadar taviz, iç güvenlik yasası dâhil birçok yasa değişikliğinden sonra bölünmüşlük sorunu ile karşılaşmamız, bu ve benzeri ifadeleri kullananları tekzip etmektedir.

Güvenlikçi politikalarla olmuyor, artık analar ağlamasın” gibi yanlış yönlendirmelerle kendi elimizle onlara göre kurmak istedikleri sözde devletin bir parçasını neredeyse takdim edeceğiz. Ülkeye karşı psikolojik harekât yoğun bir şekilde sürdürülüyor; zihinler karıştırılmaya ve vatandaşlar birbirine düşürülmeye çalışılıyor. Bu zaten PKK’nın hedefidir. Her Kürt vatandaşı örgüt üyesi gibi görmemeliyiz. Dağdan şehre inenler, bu fırsat kendilerine verilenler, çoğu yerde halkı güvenlik güçlerinin hedefi yaparak onu teröre çekmek istiyor ve destek arıyor.

Maalesef bazı önemli askeri kuruluşlar ya lağvedildi, ya etkisizleştirildi yada MİT’e bağlandı. Teröre öyle bir özgürlük tanındı ki; çatışmasızlık aldatmacasıyla yollara mayınlar döşendi ve yönetenler seyretti. Askerin alacağı kararları AKP il başkanı gibi çalışan valiler aldı. Operasyonlar engellendi ve sonuçta bütün Türkiye  -sadece analar değil- ağladı ve acı çekti. Şehitler hepimizindir, ateş sadece düştüğü yeri yakmıyor. Terör örgütü ile iç içe olan terörist tabutu taşıyan teröre her türlü imkânı sağlayan bazı belediyeler, “silahlar sussun, ölümler olmasın” diye kamuoyunu oyalayan ve aldatan, hakaretin her çeşidini yapan malum parti mensupları bugünkü manzaranın sorumlusu değiller mi?

Türkiye terör ve ekonomi dâhil iç sorunları ile boğuşurken Belçika dâhil bazı ülkelerin parlamentoları mahkeme gibi çalışıp haksız ve köksüz Ermeni iddialarını kabul ediyor. Koalisyon ortağı HDP’li iki bakan bu iddiaları tasvip ediyor.

Kıbrıs’ın geleceği ile ilgili müzakereler gizli ve sessizce yürütülüyor. KKTC tarafında yer alan görüşmecilerin bir kısmının yakın tarihi bilmedikleri konusunda endişelerimiz var. Kıbrıs’taki esas sorun zaten bu.  Rum oyununa ve tuzağına bundan dolayı sözde dostlarımızın dayatmalarıyla her an düşebiliriz; çünkü geçmişten ders almıyoruz. Yavru Vatan denilmesinden bile bazıları rahatsız. Yeni neslin bir kısmı AB simidine sarılarak kurtuluşu arıyor, oysa AB nimetlerinden eşit faydalanamayacağı petrol arama krizinde ortaya çıktı. Anlaşılan KKTC’de birçok ticaret erbabı tezgâhtar yapılacak, bazılarının sahibi oldukları mal ve mülkler ellerinden alınacak, Rum nüfus kuzeye yerleşecek, Türkiye’nin garantörlüğü kaldırılacak, KKTC yok sayılacak. Bir ara Ankara destekli Annan Planına soydaşlarımızın yarıdan fazlası evet dediler ve kurdukları devletten vazgeçtiklerini haykırdılar. Şimdide bazıları azınlık olmaya ve yine adreslerinin toplu mezarlar olacağını fark etmeden yeni planlara evet demeye hazırlanıyorlar. Devletini reddeden ondan vazgeçen sözde devlet adamları gördük ki bunları Rum kesiminde şef garson bile yapmazlar. Birleştirilecek Kıbrısbir tarafta, zorla Batı tarafından ayrıştırılacak ülkeler diğer tarafta. Bu büyük bir çelişkidir. Bazıları anlamalıdır ki, milli bağımsızlığın piyasa fiyatı yoktur. Artık onları kurtaracak rahmetli Rauf Denktaş gibi yiğit ve kaliteli milli davayı kucaklamış liderler de yoktur, ver diyecekler fazlasıyla verecekler; git diyecekler bazıları koşarak adadan uzaklaşacaklar. Böyle bir çöküşe evet diyecekler.