24.4 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 789

Muhabbet Fedaileri Olmalıyız

0

Bir asrı aşkın zamandır en çok ihtiyacımız olan şey muhabbettir.

Çünkü İslâm Âlemi’ni bölük pörçük eden ABD, AB’nin kilit ülkeleri, İsrail vs. devletler; bu bölük pörçük devletlerin bile varlığına tahammül edememektedirler.

Onları tekrar parçalamanın hile ve tuzaklarını kurmaktadırlar.

İslâm devletçiklerini birbirine düşürerek nihaî zafer ve utkularına, bir an evvel erişmeyi arzu ediyorlar.

Tabi bu emellerini Türkiye’nin de hakkından gelerek taçlandırmak istiyorlar.

Ve bunda da -maalesef- kısmen de olsa başarılı oluyorlar.

Ve asıl korktukları; uyanmasından fevkalâde endişe ettikleri ve bu hususta uykularını kaçıran -her şeye rağmen- kalkınma ve ilerlemesini sürdüren Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir.

İşte bu yüzden Kahraman Türk Milleti’nin son yurdu Anadolu’da taş üstünde taş koymamaya sanki yeminliler.

İşte bu yüzden Âlemi İslâm’ın şimal yıldızı hükmünde olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni en büyük hedef olarak görmektedirler.

Asıl atış ve vuruşlarını Türkiye için hazırlıyorlar. Ve buna tüm güçleriyle hazırlanıyorlar. Ve hatta hazırlanmış durumdalar.

Aralarında sinsi sinsi gülerek; son darbeyi nasıl, ne zaman, ne şekilde vurmanın plân ve projeleri üzerinde yoğunlaşmış bulunuyorlar.

Ama bilmiyorlar ki, Hakk’ın da bir hesabı var.

Vuracağı sillenin kaynağı, sıfatı Kahhâr

İşte bütün bu art niyetlilerin, sahte gülücüklerin ardına sığınan düşmanların niyet, arzu, istek ve zâlim amaçlarını sekteye uğratacak yegâne sed; yurt içinde ve dışındaki insanlarımız arasındaki muhabbeti hep teyakkuz hâlinde tutmaktır.

Birbirimize eften püften sebeplerle düşmemektir.

Menfî Batı’yı sevindirmemek, aramızdaki manevî rabıtaları zinde tutarak, birbirimize daha sıkı sarılmaktır.

Sevgi bağlarını kat kat kuvvetlendirmemiz elzemdir elzem.

Yoksa dilim varmıyor olacaklara; bilmem ki nasıl söylesem?

Hepimizin birbirimize karşı muhabbet fedaileri olmanın tam zamanıdır. Çünkü:

“Husumet ve adavetin (düşmanlığın) vakti bitti. İki harb-i umumî (dünya savaşı), adavetin ne kadar fena, tahrip edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi. İçinde hiçbir fayda olmadığı tezahür etti (ortaya çıktı).”

“Peki biz bu manaların neresindeyiz ve hayatımızda onları ne ölçüde aksettirebiliyoruz?

“Muhabbet fedailiğinin gereğini hakkıyla yerine getirebiliyor muyuz?

“Husumet sebebi olarak gördüğümüz ve küçük taşlar mesabesinde olan gerekçeleri; Uhud Dağı azametindeki sevgi bağlarının önüne geçirerek, ilişki ve muhatabiyetlerimizi ona göre mi düzenliyoruz?

“Hepimiz bu noktada kendimizi sıkı ve samimî bir özeleştiriye tabi tutmak durumundayız.” (Yeni Asya, ‘Biz Muhabbet Fedaileriyiz Husumete Vaktimiz Yok’ 19 Ekim 2014 adlı broşürden.)

 

Makamlar, Adalet ve Kin!

0

Demek ki birileri 400 milletvekili çıkaramadığı için, bazı Makamlar ve bu ülkeyi yönetenler millete küsmüş, tepedekiler bu halka darılmış ve inisiyatif elden bırakılmış, ipin ucu kaçırılmış, çarşılar, sokaklar, yollar, dağlar ihanet şebekelerine terk edilmiş ki, beynimizi donduracak derecede fazla şehit veriyormuşuz!

Tepedekilerin anlayışına göre, bu gidişle AKP bu seçimde görünen o ki, 400 vekil alamazsa ocaklara misliyle fazla ateş düşmeye devam edecektir. ” 400 vekil çıkarsaydık böyle olmazdı ” sözünün sahibi, bizim köylü Rüstem Dayı değil, dikkat buyurun siyaset üstü olması gereken bir makamda oturan bir zat. Vatandaş mahkemelerde bile haksızlığa uğradığında, bu makam, ülkede yaşayan herkese Ömer’in adaletini dağıtması gereken bir makamdır. Şimdi demektir ki hükümet yanlısı olmayan bir vatandaşa bu makamlardan hayır yok demektir.

Yani 1 Kasım da bu adamlar 400 milletvekili çıkaramaz ise ülke kan gölüne mi dönecektir? Bu nasıl ruh halidir? Bu nasıl bir kin ve kindarlıktır… Böyle bir kafa yapısına sahip olan insanların, o makamlarda oturması ülkenin talihsizliği değil midir? Bu makamlar, camiler gibi, asker ocakları gibi siyaset üstü olan ve bizi birleştiren göz bebeğimiz gibi koruduğumuz makamlardır… Buralara siyaset sokmak, bu ülkeyi adaletsizliğe, eşitsizliğe, intihara sürüklemek demek değil de nedir?

Alemlerin Efendisi Peygamberimize Risalet gelmeden önce hırsızlar akıllı becerikli insan, kız çocuklarını diri diri toprağa gömenler ise baş tacı edilen insanlardı. Yani hırsızlar özel akıllı insanlar, evlat katilleri gelenekleri sürdüren saygın insanlar olarak görülüyordu. Hatta Hz . Ömer o dönemle alakalı olarak, Müslüman olduktan sonra bu durumlar aklına geldikçe, sürekli gözyaşına boğulurken bu tablodan çok büyük üzüntü duyduğunu yeri geldikçe anlatırdı. Bu gün askerlerimizi katledenlerin o cahiliye dönemindeki evladını katledenlerden, bu suçlu asker katillerini açılım çözüm diye ödüllendirenlerden ne farkı vardır?

Yine bu kadar yolsuzluk, hırsızlık, soyma, çalma iddialarına karşı ”çalıyorlar ama çalışıyorlar” diyen ilahiyat profesörü veya halkın veya tartıştıklarımızın kafa yapısı, mücadele edilmesi gereken yeni cahiliye dönemi zavallıları değil midirler? Yani özetle hırsızlar ve katiller özel muameleye maruz kalıyorsa, bu milletin bir kısmı bu adamları baş tacı yapıyorsalar, bu düzene yeni cahiliye düzeni demek gerekmez mi?

Zaten bu ülkede cahil sayısı oldukça fazla değil mi? Derince’de biraz tanıdığım vatandaşla, bir vesile ile yan yana geldik konuşuyoruz. Bu ülkeye, bunca şehide yazık oluyor dedim. Müsebbiplerinin, pkk ile anlaşanların, onlara zaman kazandırıp, yığınak yapmalarına sebep olanların, özerklik sözü verenlerin, askere, polise kurşun sıkanların Allah versin dedim.

Adam:

”-Yani şimdi siz bizimkileri ( Bu hükümeti) mi suçluyorsunuz ” dedi.

“Rica ederim, ben öyle bir şey demedim dedim, siz öyle anlamışsanız öyle olsun, dedim”. Aramızdaki ipler daha da kopunca, adama: “Biliyorum, kızınız belediyede, oğlunuz da torpille işe girmişler çalışıyorlar. Belkide başkalarının hak ettiği yerler oraları… Sizin gibi çıkarcılardan hak üzere sözler beklemek hatadır. Çıkar için, göbekten birilerine bağlı olduğunuz müddetçe, siz ve sizin gibiler ne vatan, ne millet, ne şehit, ne hak, ne adalet kelimelerinin anlamlarından çok uzaklarda duygusuzca, mantıksızca, akılsızca, inançsızca yaşamaya devam edeceksiniz” dedim. Bu adamın bakışlarındaki kini artık siz tahayyül ediniz!

Allah bu ülkeyi ve Milletimizi, İslam Âlemini Cehaletten Kurtarsın. Âmin.

 

Enayi Yerine Konduğumu Biliyorum!

Türk Milletinin yüzyıllardır geri adım atmaktan ileri doğru yürüyüş fonksiyonları ortadan kalktı!

Devlete ve müesses nizama halen Nizamülmülk anlayışı hakim…

Böyle olunca Osmanlı’da, Kurtuluş Savaşı döneminde ve nihayet Cumhuriyet sürecinde ihanet dolu isyanlar; suçsuz ve masum hareketler olarak ilan edildi(!) Az kaldı pkk’da aynı şekilde nitelenecek. Çünkü kurşun atsalar bile hak arıyorlar!

Türk Milleti, kendisine kurşun atanlara bir gül bile sunsa kabahatli gösterildi ve gösterilmeye devam ediyor.

Türk Milleti, canına kast eden düşmana karşı, bir protestoyu bile Nizamülmülk’ün hakim olduğu devlet ve müesses nizamın kontrolünde yaptı. Ancak fatura yine kendisine kesildi.

Onun için Prof. Dr. Özcan Yeniçeri “Öyle görünüyor ki önümüzdeki süreçte devlet kontrollü,istihbarat kontrollü bir şiddeti gündeme getirecekler” diyor.

Leyla Zana şimdi “taraflar masaya otursun, müzakere başlasın” diye akıl veriyor. Hangi taraf neyin müzakeresi?

Türk Milletinin yaşadığı ülkede hukuk kalmamış, yargı yok olmuş, anarşi ve başıbozukluk almış yürümüş. Kimin umrunda?

Çünkü sabırsızlığa, gayretsizliğe, tembelliğe, korkaklığa alıştırılmış Türk Milleti, çabucak ürksün, çekinsin ve yüzyıllardır olduğu gibi yine bir geri adım atsın isteniyor.

Plan büyük, tuzak dehşet, yürünen yol çetrefilli, Türk Milleti hep kaybetsin diye bütün yollar mayınlı!

Türk Milletinin ideali kalmamış, stratejisi yok, ne yapacağını bilmiyor! Nizamülmülk’ün elinde oyuncak olmuş… Hatta milliyetçi kisveli adamlar bile çoktan “Türk Milleti” yerine “Millet” sözünü kullanıyor. Bizde onları hakkımızı arar adamlar zannediyoruz. Halbuki hepsi Truva Atı!

Karşısındaki ona yani Türk Milletine,nasıl geri adım attıracağını çok iyi biliyor.

Türk Milletinin haklılık kazandığı ortamlarda yaptırılan protestolar (!) bile haklılığı ortadan kaldıracak şekilde örgütleniyor ve kamuoyuna sunuluyor.

Türk Milleti, işgal kuvvetlerinin bayrakları ile onları karşılayan Rumları unuttu, Rus Ordusu’na erketelik yapan Ermenileri bilmiyor ama yok soykırım olmuş, yok 6 – 7 Eylül olmuş diye konuşup duruyor.

Hani Anadolu’daki ihanet tarihi! Niye Türk Milletine anlatılmıyor? Kusura bakmayın siz bilmeseniz yada farkında olmasanız bile ben Nizamülmülk’ün hakim olduğu müesses nizam tarafından enayi yerine konulduğumu biliyorum.

Göreceksiniz, bu gidişle pkk’ya zulüm ettiği iddiası ile Türk Milleti yakın bir zamanda dünya önünde suçlu ilan edilir!

 

Türklerin Tarihi Kitabına bir bakış

“Bizim hayali bir tarih ve kahramanlar yaratmaya değil, yalnızca doğruyu öğrenmeğe ihtiyacımız var”, tespitini okurları ile paylaşan Sn.Prof. Dr. İlber Ortaylı çok değerli bir bilgi hazinesi diyebileceğim Türklerin Tarihi kitabını okurlarına sunmuştur.

Bu eser, Timaş yayınlarından “İyi ki Kitaplar Var” serisinden basılmıştır.Eseri okudukça ne kadar eksik bilgim varmış, ne kadar çok bilmediğim konu varmış diyorsunuz. Tarihimiz ile ilgili farklı ve eksik bilgileri okudukça şaşırıyor, kitabın çekiciliği ve akıcılığı ile sayfaları yutuyorsunuz. Eserdeki verilen kaynakçaları öğrendikçe de tarih biliminin ilgili ve meraklıları için Sn. İlber Ortaylı Hocamızın ne kadar büyük bir imkân sunduğunu düşünüyorsunuz.

Eser Türklerin kullandığı yazı dilinden konuştuğu lehçelere,  inandığı dinden yaşadığı coğrafyaya kadar önemli bilgileri okuyucusu ile paylaşmaktadır. Orta Asya’dan-Horasan’a, Afganistan’dan-Hindistan’a, Kafkaslardan-İran’dan Anadolu’ya,Anadolu’dan Balkanlara, Türklerin yaşadıkları bu coğrafyadaki halklarla ilişkileri hakkında çarpıcı tespitleriöğreniyoruz.

Pars İmparatorluğu-Bizans İmparatorluğu ve bölgede kurulan Türk ve diğer devletlerin ve bunların bölgede yaptıkları ile ilgili nefis tespitleri öğreniyor ve Türk Atalarımızı daha yakından tanıyarak gururlanıyorsunuz.

Türk Karahanlılar Devleti, Şaman olan Saltuk Buhra Han tarafından 840 da kuruluyor. Bu han kendisine sığınan samanilerden öğrendiği Müslümanlığı benimseyip kabul ederek Abdul Kerim adını da ismine ekleyip halkıyla beraber Müslümanlığı topluca kabul ediyorlar. Yazı dili olarak kullandıkları Uygur alfabesini bırakmayıp devam ederler.Bu Karahan Devleti, Doğu Türkistan’da kurulan ilk Müslüman Türk Devletidir. Diğer Türk boyları İslam Dinine kültürel ve ticari ilişkilerle peyderpey girmişlerdir. Türklerin İslamiyet’e girişleri 10. Asırdan sonra hızlanmıştır. Müslümanlığı araplardan değil daha çok İranlılar’dan öğrenmişlerdir.

Kitaptan ayrıca Azeri ile Azerbeycanlı’nın farklı olduğunu öğreniyoruz. Bir Güney Azerbeycan’lının kendisini herhangi bir farslıdan farksız İranlı kabul ettiğinin bilgisini alıyoruz. Bu bilgi ülkemizdeki bazı Kürt vatandaşlarımızın Türk vatandaşlığı noktasındaki zaaflarını hatırlatıyor ve devletimizin halkına daha iyi vatandaşlık bilincini İran gibi niçin veremediğini sorguluyorsunuz. Büyük Selçuklu Devletinin Vezirlerinden Nizam-ı Mülkün kurduğu Nizamiye medreselerinin bir din eğitimkurumu olmaktan ziyade yöneticilik biliminin eğitimini veren kurumlar olduğunu, Süleyman Sah’ın Ertuğrul Gazi’nin babası değil Anadolu Selçuklu Devletini kuran zat olduğunu,  Anadolu Selçuklu Devletinin İran merkezli Büyük Selçuklu Devletinin Anadolu’daki devamı olduğunu akıcı bir üslupla zevkle okuyor ve tarihimizle gurur duyuyorsunuz. Anadolu Selçuklu Devleti’nin Anadolu coğrafyasındaki eserleriyle, özellikle ipek yolu güzergahının daha güvenli ve kullanışlı hale getiren Kervan Sarayları ile döneminin ileri bir medeni toplumu olduğunu, Türkiye kelimesinin ilk olarak İtalyan Tüccarlar tarafından,bu coğrafyadaki halkın çoğunluğunun Türklerden oluşması sebebi ile verildiğini öğreniyoruz. Aynı dönemde bu coğrafyaya Türkler ise Diyarı Rum demektedir.

Dil-tarih ve coğrafyanın birbiri ile ilişkilerinin önemine işaretle bu alanındaki maalesef çok eksiklerimizin bulunduğuna, bu konuları Mustafa Kemal Atatürk’ün çok iyi gören bir lider olarak gerekli kurumları kurdurduğunu fakat bunların daha sonra vazifelerini yapamayan-yapmayan yerler haline geldiğini öğreniyor ve üzülüyorsunuz. Bu tespit ve uyarılar temenni ederiz ki ilgililerin dikkatini çekerek bu kurumları asli vazifesi noktasında daha yararlı hale getirir.

Prof.Dr. İlber Ortaylı’ya sağlıklı ömürler dileyerek benzeri eserleri hazırlayacak imkânları bulması dilek ve temennilerimle saygılar sunarım.

 

Direnç Kırılması

Ülkemizin ağır ve acı bir dönemden geçtiği herkesçe malumdur.

Millet olarak “ağır ve acı” süreçler konusunda oldukça tecrübeli olduğumuz söylenebilir.

Ancak bizde bu tecrübeler, “ders almaya” vesile olmaktan çıkmaya başladı demek de yanlış olmayacaktır.

Zira çok uzun süredir benzer tecrübeler altında acılar yaşamamız “ders almaktan” ziyade unutmayı tercih ettiğimizin de bir göstergesidir.

Unutmak ise böylesi acı olaylara sebebiyet verenlere, bu olayları önlemek yerine onları adeta kışkırtanlara gereken demokratik tepkiyi millet olarak vermemize engel teşkil eden başlıca etkendir.

Hatta gerektiğinde kendimizi savunmamızın bile önüne geçer unutmak.

Çünkü unutan milletler haklı oldukları meselelerde kendilerini ifade etmekten aciz hale gelirler.

Dolayısıyla direnç göstermeleri gereken yerde dirençleri kırılır.

Biz bu durumu 1980 darbesi sorası daha belirgin bir biçimde yaşamaktayız.

Zira o günleri yaşayanlar çocuklarını yetiştirirken aynı felaketin yaşanmaması adına a-politik bir nesil yetiştirme gayreti içerisinde olmuştur.

Hâlbuki politika ile ilgilenmek dünya ve ülke meselelerine duyarlı olmayı zorunlu kılar.

Kişinin savunduğu fikir ne ise o fikir ve karşı fikir hakkında bilgi sahibi olmasını gerektirir.

Böylece kişinin hem kendini, hem de diğerlerini öğrenmesini ve kendini yetiştirmesini sağlar.

En azından öyle olmalıdır.

Bunun yanında politika ile “bilinçli biçimde” ilgili olan halk, ülke yöneticilerinin denetim mekanizması haline gelir.

Dolayısıyla hangi görüşten olursa olsun denetleneceğini bilen yönetimin, yönetim ahlakı düzgün olur.

Bunun örneklerini Avrupa’da görürsünüz.

Siyaset ile ilgilenmek kişinin tarih bilgisini ve şuurunu da geliştirir.

Çünkü siyaset üretmek için ülke meselelerini bilmek gerekir ki bunu bilmenin yolu da tarih bilgisinden geçmektedir.

Bunun örneklerini de Avrupa’da çok görürsünüz.

Bize gelince…

Bırakın halkı, “aydın” dediğimiz kişilerin bile birçoğu tarih bilgisi ve şuurundan bihaber.

Şuursuz insanların, milletine yapılan haksızlıklara “direnç” göstermesini bekleyebilir misiniz?

Ya da halkı bilinçlendirip haksızlıklara karşı mücadele azmini arttırmasını?

Aydını böyle olan bir halkın kendinden şüphe eder hale gelmemesi ve kendine yapılan haksızlıklara karşı “direncinin kırılmaması” mümkün müdür?

Değildir elbette.

Ve unutmamak gerekir ki bir milletin direncinin kırılması, o milletin varoluş mücadelesine girmesinin en büyük nedenlerinden biridir.

İşte direncimizin sınandığı bugünlerde biz de tam bu noktadayız diye düşünüyorum…

Kırılan direnç yeniden bilenir mi?

Tarihimizde örneği çok…

“Günümüz için durum ne olur?” derseniz…

Göreceğiz…

Saygılarımla…

 

Ya bir Yol Bul, Ya bir Yol aç, Ya da Yoldan Çekil!

7 Haziran seçimlerinden sonra ortaya çıkan tablo, gerek iktidar partisi ve gerekse Cumhurbaşkanı tarafından beğenilmemiş olacak ki, yeni bir seçimin (1 Kasım 2015) arifesindeyiz.

Anayasada yazılı 45 günlük hükümet kurma süreci, mevcut iktidar tarafından hükümet kurmama noktasına getirildi ki millet olarak böyle bir cezaya dûçâr olduk.

Meclisteki siyasi partiler, hükümet kurmama! Süreciyle iştigal halindeyken, PKK, 2009 yılından günümüze kadar süregelen aslında bir yıkım projesi olmasına rağmen çözüm sürecinin bittiğini ilan ederek, güneydoğu da beklenen eylemlerine başladılar. Bu güne kadar 114 (yüzondört) asker ve polisimiz şehit olmuş, bir o kadar da yaralı sayımız var. Allah daha fazla şehit vermekten bu milleti korusun.

Ülkemiz artık o hale geldi ki, şehit yakınları hiçbir siyasinin cenazelerine katılmalarını istemiyor, deyim yerinde ise öfke kusuyor.

Şehit yüzbaşımızın yarbay ağabeysi:

“-Düne kadar çözüm diyenler ne oldu da sonradan savaş diyor” diye adeta haykırıyor. Hatta bazı siyasiler özellikle iktidar kanadı, kargatulumba cenazenin bulunduğu topluluktan dışarı atılıyor. Bu güne kadar böylesi olayların hiç birisi ülkemizde yaşanmadı.

Başbakanın bir şehidimizin cenaze merasiminde ağladığını görünce Endülüs devletinin son hükümdarı Ebu Abdullah Muhammed’in hazin hikâyesi düştü aklıma.

Ebu Abdullah Muhammed, Beceriksizliği ve korkaklığı yüzünden İspanyollarla girdiği savaşı kaybetmiştir. Savaş sonunda Endülüs’ün son hükümdarı, bir kayanın üzerine çıkar ve Elhamra’ya son kez bakar. Gözyaşları içinde dudaklarından şu sözler dökülür: -“Elveda Elhamra elveda Endülüs”.

Ebu Abdullah’ın halini gören annesi Ayşe Hatun ise şu ibretli sözleri söyler:

-“Ağla hain ağla. Uğrunda savaşmayıp, erler gibi koruyamadığın memleket için şimdi kadınlar gibi ağla”.”

Ne kadar ibretlik ve ders çıkarılacak bir söz değil’mi? On üç yıldır iktidarda olan AKP iktidarı kendilerinden önceki hükümetlerin politikalarını ellerinin tersiyle itip, “yeni Türkiye” hayalleri kurarken gerek siyasi gerek ekonomik açıdan gelinen nokta kocaman bir kaos ve hezimet.

Ama İktidarın başındakiler her ağızlarını açtıklarında demokrasiden bahsederler de, demokrasi müesseselerinin bir maddesinin de başarısızlıktan sonra istifa olduğunu hatırlamak bile istemezler. İktidarda başardığın ölçüde kalırsın başaramadığın zamanda istifa etmesini bileceksin. Sandık, her zaman bir demokrasi ölçütü değildir.

Yazımın başlığına aldığım veciz sözü, M.Ö.247 – M.Ö. 182 tarihleri arasında yaşamış Kartaca komutan’ı Anibal söylemiştir.

Bu da gösteriyor ki söz doğru yer ve zamanda kullanılırsa aradan asırlar da geçse gene de geçerliliğini koruyor. Tarih, ibret alınacak olaylarla doludur yeter ki onlardan gerekli dersi çıkaralım.

Saygılarımla.

 

Yüce Türk Milleti Başımız Sağolsun! Genelkurmay Başkanlığı’na Açık Mektup

“Ordu, Türk ordusu. İşte bütün milletin göğsünü itimat, gurur duygularıyla kabartan şanlı ad. 1937”

“Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir. 1937”

“Sizin gibi kumandanları, subayları ve erleri olan bir millet için yâd elleri altında köle olmak mümkün değildir. 1925”

Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN sadece üç parçasını aldığım bu sözlerin muhatabı Türk Silahlı Kuvvetleri ve onun ana karargâhı olan Genelkurmay Başkanlığı’dır.

Genelkurmay Başkanlığı, bu sözlerin muhatabı olarak gerekeni yapmak zorundadır.

Genelkurmay Başkanlığı, ATATÜRK’den bahsedecek ise, onun emirlerini yerine getirecektir.

Türk Milleti, çocuklarını, ne Recep Tayyip ERDOĞAN’a, ne de Ahmet DAVUTOĞLU’na teslim etmektedir.Çünkü, Türk Milleti, Rabia’ya hüngür hüngür ağlayıp, Tük Şehidine kelle diyenlere canı çocuğunu emanet etmez. Çünkü Türk Milleti, canları çocukları Şehit olurken, maça gidenlere, 400 milletvekilinin hesaplarını yapanlara zaten teslim etmez.

Bu gerçeği, Adana’daki son iki ŞEHİT Cenazesi dahil Şehitlerin gözlerden kaçırılarak defnedilme gayretlerinden anlıyoruz. Toplum Mühendisliği, Algı Yönetimi bu sefer tutmamış ve Şehitlerin vebali olarak teröristlerle görüşüp onları besleyen ve güçlenmelerine göz yumanların kimler olduğu her cenaze töreninde açıkça ortaya konmaktadır.

Bu yüzden, Türk Milleti, gözbebekleri, canlarının parçası çocuklarını Türk Silahlı Kuvvetleri’ne teslim etmektedir.

Genelkurmay Başkanlığı, bu aşamadan sonra, mutlaka, ama mutlaka terör örgütünün yok olmasını sağlamak zorundadır.

Bunu yapmamanın hiçbir bahanesi yoktur.

Bu kadar çocuğumuz şehit olurken, bu kadar canımız yanarken, bu kadar içimiz kavrulurken vur emri var-yok, validen izin aldık-almadık gibi bahaneleri kabul etmek, artık mümkün değildir.

Türk Milleti’nin artık tek güvencesi kalmıştır: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, hiçbir engel tanımadan, hiçbir bahane üretmeden terör örgütünü yok etmesidir.

Bu aşamadan sonra, Türk Milleti’nin tek beklediği, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin neye mal olursa olsun, akan kanların yerde kalmamasını sağlamasıdır.

Bu aşamadan sonra, yeniden barış süreci, çözüm süreci gibi oyalama, kandırmaca, yutturmaca ve soytarılıklarına kulaklarını tıkamalı ve gözlerini kapamalıdır.

Terör örgütü ya bitecek, ya bitecektir.

Türk Milleti, bütün yaşananlara rağmen, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne olan güvenini sürdürmeye devam etmekte ve bu güvenin artmasını arzu etmektedir.

Tarihi bir dönemeçten geçiyoruz.

Bu dönemeçte kimin ne yaptığı tarihe bir not olarak düşecektir.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk Milleti ile irtibat halinde olacaktır.

Bu aşamadan sonra, hesabın sadece Türk Milleti’ne verilebileceği düşünülerek hareket edilmelidir.

Devletin yönetiminde, Tük Milleti’nin üstünde bir güç yoktur, olamaz.

Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran irade, Türk Milleti’ne güvenerek yola çıkmış ve Türk Milletini kurtarmak ve korumak üzere hareket etmiştir. Sonuçta “HÂKİMİYET, KAYITSIZ ŞARTSIZ TÜRK MİLLETİNİN” olmuştur.

Bugün de gelinen nokta budur.

Türk Milleti’nin yaşaması ve yücelmesi için var olan ve onun bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk Ordusu, yine Türk Milletini korumak ve kollamak noktasına gelmiştir. Bunun geri dönüşü yoktur, bunun durması ve tereddüdü yoktur.

Balyoz, Ergenekon yutturmacaları yaşanırken bugünlerin geleceğini gören bizler, o gün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin arkasında dimdik durduk. Hem de, TSK’nın en tepesinde olan bazılarının bizim gibi dimdik durmamalarına rağmen…

Bugünlerin geleceği çok belli idi.

Keşke, bugünler gelmese idi.

Ama perşembenin gelişi çarşambadan belli idi.

Sayın Genelkurmay Başkanlığı; bugüne kadar ne oldu ise, oldu, olanlar oldu. Artık, bu aşamadan sonra, çığırından çıkmış olan bu kanlı gidişi durdurmak, hiçbir engel tanımadan sana bağlıdır.

Türk Milleti, Ali-Veli ile değil, canlarının yanmaması ile ilgileniyor.

Bu arada hemen belirtelim ki, bu açık mektupta TÜRK POLİSİ ihmal edilmiş değildir. Devletin ve Türk Milleti’nin bekası deyince bütün kadrolar, Türk Silahlı Kuvvetlerine dâhildir anlamında bir anlayışla hareket edilmiştir.

Yani, tarihî ORDU-MİLLET kavramı göz önüne alınarak yazılmıştır.

Bütün bu yazdıklarımdan sonra, HER ŞEYE RAĞMEN Hukukun üstünlüğü ve Hukuk Devleti olma özelliğimiz gereği, Hukukî altyapının da hazır olduğunu söylemeliyim.

Buyrun; 1982 Anayasası’nın 120 ve 122. Maddeleri hukukî altyapı için tamamen uygundur.

Olağanüstü hal ile ilgili olarak 120. Madde ve Sıkıyönetim ile ilgili olarak da 122. Madde hukukî altyapıyı tamamen hazırlamakta ve beklemektedir.

Şimdi değil ise, ne zaman?

Bu maddeleri, yürürlüğe koymamanın bu aşamadan sonra, yürürlüğe koymayanlar açısından ne anlama geleceğine Türk Milleti karar verir.

 

Tam Demokratik Seçim Sistemi

Bilinen fıkradır:

1950 Seçimleri’nde oyunu kullandıktan sonra, köylü seçmen bir an duraklar ve sandık başkanına döner:

– Bey pusulamı geri istiyorum.

– Geri verilmez, niçin istiyorsun?

– Adres yazacağım

– Adres yazılır mı be adam!…

– ‘Geçen seçimde’ adresi yazmadık da oylar başka partiye gitti de…

* * *

7 Haziran’da bir genel seçim atlattık. O veya bu partiden ziyade hiç kimse seçimin galibi olarak çıkamadı. Ama bütün bir ülke kaybetti.

Diğer yandan şu da bir gerçekti ki; % 41 oy alan bir parti dahi tek başına iktidar olacak milletvekili sayısına ulaşamamış oldu. Oysa daha önce bu ülkede % 35 ile hem de açık ara sandalye sayısı ile pek çok hükümet kurulmuştu.

Öyleyse şu bir gerçektir ki; mevcut seçim sistemimizde ciddi bir sorun var demektir…

Bunu incelemeye başlamadan önce bir bilgiyi daha siz değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum:

Eğer İstanbul ya da Ankara, İzmir gibi büyükşehirlerimizden birinde yaşıyorsanız ne yazık ki oyu daha az değerli vatandaş oluyorsunuz. Ama buna karşın Hakkâri veya Burdur gibi az nüfuslu bir ilimizde yaşıyorsanız oyunuz İstanbul’daki bir seçmene göre en az 5 – 6 kat daha fazla etkiye sahip!

Nasıl mı?

Türkiye’deki seçmen sayısı: 53 milyon 765 bin,

Yurt dışından seçmen sayısı ise: 2 milyon 868 bin

Toplam 56 milyon 633 bin seçmen ve 550 milletvekili koltuğumuz var.

56.633.000 / 550 = 102.969 ortalama ile milletvekili başına düşen seçmen sayısı çıkıyor.

Buna göre, basit bir aritmetik hesapla her bir milletvekilimizin 102.969 oyla seçilmesi gerekir, değil mi?

Ama bu basit hesaba rağmen İzmir’de bir kişinin milletvekili çıkabilmesi için 155.967 oy gerekirken, Tunceli’de 27 bin oy alan kişi milletvekili olabiliyor. Ve 1 Kasım’da da muhtemelen böyle olacak.

Ya da İstanbul 2 numaralı seçim çevresinde 164 bin oy alan kişi ancak milletvekili olabilirken Hakkâri’de ise 40 bin oy alan kişi milletvekili olabilecek.

Elbette hesaplar bu kadar basit değil, kat sayılar, barajlar vb. pek çok öğe var. Ama gerçek sonuç bu… 4 İstanbullu bir Hakkârili oy gücüne ancak ulaşabiliyor.

Bu da temsilde adalet ilkesinin resmen gaspı anlamına geliyor. Eğer 550 milletvekili çıkacak ise bu durumda her milletvekilinin ortalama 103 bin oy alması gerekir ki adalet olsun.

Diğer yandan mevcut sistemde nüfusu az olan bazı vilayetlerimizde terör örgütü halkın üzerinde baskı oluşturarak 27 bin oyla bir milletvekili çıkarırken, İstanbul, İzmir veya Bursa gibi şehirlerde 150 – 160 bin oyla ancak bir milletvekili seçilebilmekte. Bu ise Mecliste Milletimizin iradesinin aslında temsil edilip edilmediği gerçeğini sorgulamaya neden olmakta!

Yani; Bir Tuncelili ya da Batmanlı vatandaşımızın oyu 6 İstanbullu’nun oyuna eşit oluyor. Böyle bir durumda temsilde adaletten kim nasıl bahsedebilir?

Ya da çıkan sonuç gerçekten Türk Milleti’nin iradesi midir?

Eğer mecliste dirlik, düzen ve güçlü hükümetler istiyorsak öncelikle, seçim sistemindeki bu yanlışa çok hızlı bir şekilde son verilmesi gereklidir.

Aksi halde yüce meclis, küçük bir bölgenin ve grubun çoğunluğa tahakkümüne aracı olmaktan başka bir anlam ifade etmez. Ondan sonra da gelsin şehit cenazeleri ve hamaset nutukları…

Eğer 103 bin oy üzerinden vilayet tabanlı değil, nüfus tabanlı bir seçim sistemi oluşturulursa (yani bazı vilayetler birleştirilip 103 bin nüfuslu tek seçim bölgesi haline getirilirse) hem temsilde nispeten adalet sağlanacak, hem de terör örgütünün güdümünde siyaset yapmak zorunda olanların etkinliği azaltılacaktır.

Öte yandan; aslında bu hata düzeltilse bile sistemde yine de çeşitli yanlışlar sürmeye devam edecek elbette…

Çünkü bir diğer sorun da politik hayatımızda bir virüs gibi parti liderlerini ele geçiren lider sultası hastalığıdır. Bunun tedavisi ise asıl olan milletin, kendi vekilini gerçek anlama seçmesi, yani tanıdığı, bildiği insanlara oy vermesidir. Kısacası Tam Demokratik Seçim’dir. Kısacası partisiz demokrasi ya da diğer adıyla “Doğrudan demokrasi” uygulamasıdır. Ancak bu, temsilde adaleti ve milletin gerçekten kendini temsil edebildiği bir sistemi getirecektir.

Fakat bu ise başlı başına başka bir yazının bir konusudur…

Not: Hakkâri Dağlıca’da ve Iğdır’da kalleş tuzaklarla şehit edilen Mehmetçiklerimize ve polislerimize rahmet, gazilerimize de acil şifalar diliyorum. Milletimizin başı sağ olsun…

 

“Dağlıca’daki O Gün”ün Tarihçesi

 

49 günde 81 şehidimiz vardı, 50.gün sayıyı şaşırdık. Şehit ve yaralılarımıza 1 gün sonra ulaşabildik. Genelkurmay 16 şehidimiz olduğunu açıkladı o gün Dağlıca’da. Ve o gün Dağlıca’da 49 şehidimiz olduğunu söylüyor bölgedekiler.

Iğdır’da, Tunceli’de, Mardin’de 14-15-16.. Şehitler bizim için sayı değildir, şeref bayrağıdır. Şehitlik bir nasip meselesidir ama taşları bağlayıp köpekleri serbest bırakanları da asla unutmuyoruz.

İsmini aldığım dedem hem Çanakkale hem Kurtuluş Savaşı gazisi. Ben de onun madalyasının varisiyim. Çanakkale Şehitleri ve İstiklâl Savaşı Gazileri Varisleri Anma ve Yaşatma Derneği II. Başkanlığımız buradan geliyor.

Askere Dağ Komando talepli kâğıt imzalayarak gönüllü gittik. 1992 Kasım’ında Diyarbakır’a indiğimizde her işportacı Kürtçe müzik çalıyordu. Silvan’daki köy aramalarında işimize yarar diye Kırmançça öğrenmeye çalışmıştık.

Açılım 2009 Oslo Görüşmeleri ile başladı. Biz de o zamandan beri tarihçi ve dış politika analisti kimliğimizle tarihin tekerrür etmemesi adına yazılarımızla uyarı levhaları dikmeye çalıştık. Bir kısmıyla hafıza tazelemekte yarar var:

  • “Beşir Atalay çalsın, Şivan Perver söylesin. Açılım bi heyr be!” (Korkunun Adını Af Koymuşlar

– Ağustos 2009)

  • “Korkuların üzerine gitmek‘or’câhil cesareti?İşte bütün mesele bu!” (Müjde, Nurtopu Gibi

Bir Kürdistan’ımız Oldu – Kasım 2009)

  • “Siyasal İslâm cenahı PKKyı kınamayı veİskenderun‘daki şehitleri bile ağzına almamaya

azmetmiş..” (Dikkat! Bölünmüş Yol – Haziran 2010)

· Eşkiyaya kahraman muamelesi yapıldı Habur’da, Silivri’de kahramana eşkiya muamelesi

yapılıyor.” (Bölünmeyi Tartışmak Yada İhanete Alışmak – Temmuz 2010)

  • Açılım denen şey başından berimilletin arasını açmaktı.” (Etnik Cehennem’e Doğru –

Ağustos 2010)

  • 12 Haziransonrasındapandoranın kutusuiyice açıldığında asıl tepkilerDoğu‘dan

değil Batı‘dan gelecek. Birlikte yaşamanın çivisini çıkaranlar o çivinin tekrar yerine çakılmayacağını biliyorlar.” (Kürt’ün Kafasını Türk’e Kırdırmak – Haziran 2011)

  • Mehmetçik’in kanı Kurtuluş Savaşında bile bu kadar ucuz değildi.” (Şehitler Sahip

Çıkılmadığı Zaman Ölür – Eylül 2012)

  • Partiya KarkerenKürdistan2013’te yeni bir mutasyona doğru sürükleniyor.” (Nor Asala ve

Bir Diyarbakır Masalı – Ocak 2013)

  • Türk Milliyetçiliğinitekfir ediyorsunuz. Ama işApo‘ya gelince ‘aşkım, aşkım’ replikleri..”

(Ada Sahillerinde Görüşüyorum, Egemenliği Bölüşüyorum – Şubat 2013)

  • “Bir zât-ı boşboğaz “Çözüm sürecini hayvanlar bile anladı” yâvesini yumurtlamış.” (‘Akil’in

Biri Kuyuya Taş Attı – Mayıs 2013)

  • “Erdemini yitiren millet bir gün vatanını da yitirir.” (Kürdistan’ı da Biz Kurarız Netekim –

Aralık 2013)

  • “Paralel mi aramıştınız? Kör müsünüz?” (Paralel Yapı Dedikleri – Ağustos 2014)
  • Türk Milleti’neçorap muamelesi yapan gücün kaynağınedir: Made in KİM?” (Yasin Börü Öldü mü? Huzur – Düzen Kaldı mı? – Ekim 2014)
  • Elmayla armudu aynı kefeye koyup camilerde “ırkçılık hutbesi” verenler ve verdirenler kaybetti.” (AKP Kendi Yarattığı Frankeştayn’a Yenildi – Haziran 2015)

Bugün aslında dündür. Bugün başımıza gelenler dün düşünmediklerimiz, yarın başımıza geleceklerse bugün düşünmediklerimizdir.

 

Göktürkçe Öğreniyorum

0

Genişletilmiş 4. Baskısı 16 X 24 santim ölçülerinde, birinci hamur kâğıda basılı 231 sayfa hacimli eser, 2015 yılının Haziran ayında yayınlandı.

Kitabın yazarı Gökbey Uluç; ‘Önsöz‘ de şu bilgileri veriyor:

‘Şimdiye değin Türk yazılarının özel öğretimi yapılmadığı için, öğretilmeye nereden başlanacağı, nasıl olacağı yönünde bilgiler bulunmamaktadır. Bilimteylerde(1) üstünkörü öğretilse de, özel olarak nice(2) olacağı konusunda elimizde kaynak bulunmadığı için bu çalışmaya odaklandım. Burada yazdıklarım, kişisel deneyimlerimin sonucudur. Elde ettiğim verileri kamuya sunuyorum.

Deneyimlerime Iğdır’da başladım, Bakü’de devam ettim. Iğdır’daki deneyimlerimi tutanak olarak yazdım, Bakü’de de aşamalı olarak uyguladım. Böylece 5 aşamalı öğrenme yordamı geliştirdim. İlk aşamada damgaları, ikinci aşamada yazım kurallarını, üçüncü aşamada sayıları, dördüncü aşamada günümüz dilinden örnekleri, beşinci aşamada da el yazmalarına geçtim. Böylece 2 yedigünlük(3) bir çalışma süresi bize yeterli oldu. 5 derste işi çözenler, aynı gün öğrenenler, 2 saat içinde bitirenler de bulunmaktadır.

Bu betikte(4) okuyacaklarınız, yalnızca eski dili öğretmeyecek, günümüzde de nice yazabileceğinizi, kullanabileceğinizi gösterecektir. Bu bağlamda hem bilimtey öğrencilerine yararlı olacak, hem de özel ilgi gösteren kişilere yol gösterecektir.

Çektiğimiz görüntüleri(5) izleyip de okuldaki Göktürkçe dersinden 90 üzeri notlar aldığı için teşekkür eden yüzlerce öğrenci oldu.

Artık kolayca yazabildiğini, eski yazmaları okuyabildiğini, günümüz dilini damgalarla işleyebildiğini bildiren binlerce kişi var. Kimisi özel notlarını, kimi günlüğünü, kimisi de anılarını damgalarla yazıyor.

Ulaşabildiğim kişilerle yüzyüze dersler geçtim. Öğrenekler(6) açtım. Ulaşamadıklarıma da genelağ(7) üzerinden, çektiğimiz görüntülerle el uzattım. Şimdi de bu çalışmalarımı burada toplayıp elle tutulur bir ürüne dönüştürdüm.

Türk ulusunun dili hep var olsun diye, kendi sözünü kendi damgalarıyla yazsın diye, ben de bu betiği yazdım.’

Gökbey Uluç, sâdece Göktürkçeyi öğretmekle yetinmiyor. Hayran olunacak, gıpta edilecek bir hassasiyetle Türkçenin inceliklerinden, güzelliklerinden birini 8. Sayfadaki dipnotta de hatırlatıyor:

‘Değinmeden edemeyeceğim bir sözcük olarak, ‘bacı’dan söz açmak istiyorum. Rusçada, İngilizcede bile, -bile diyorum çünkü çoğu kez akrabalık ilişkilerimizin çok yüksek olduğunu, bu yüzden akrabalık üzerine öbür dillere göre daha çok kavramımız olduğunu deyip övünürüz; İngilizlere, Ruslara söz çatarız- işte bu Ruslarda, İngilizlerde bile tek sözcükle belirtilen ‘sistır/sistra’, bizde sanki sonradan ortaya çıkma bir durummuş gibi, uzun uzun ‘kız kardeş ‘ diye söylenmekte, yazılmaktadır. Bundan dolayı, ‘bacı’ sözcüğünün yaygınlık kazanmasını, eski işlekliğine, daha doğrusu Anadolu’daki işlekliğine, yazı dilinde de var olmasına umut besliyorum. Hem bacı gibi bir sözcük dura dura, ‘kız kardeş ‘ deyiminin kullanılmasını çok da doğru bulmuyorum.’

Bacı‘ kelimesine gösterilen sevginin Anadolu’muzdan, ‘söz çatmak‘ deyiminin Azerbaycan Türkçesinden aparılıp Türkiye Türkçesine kazandırılmaya çalışılmasının yüzü suyu hürmetine, ‘sözcük‘ kelimesinin kullanılmış olması hoş karşılanabilirse, hemen herkesin altına imza koyacağı bu satırlar, kitabı daha da sevimli hâle getirir.

Yazarın; ‘Yad‘, ‘yordam‘ gibi, unutulmak üzere olan çok güzel kelimeler kullanılarak, onların Türkçemize kazandırılması, dilimizin, özünü koruyarak gelişmesini, zenginleşmesini sağlamaya çalışması, her türlü takdirin üzerindedir.

Kitabı okurken göze ilişen ‘altı mış‘ = altmış, ‘yiti miş‘ = yetmiş, ‘sekiz on‘ = seksen, ‘tokuz on‘ = tokuzan = toksan = doksan, ‘min‘ = bin, ‘tümen‘ = on bin gibi bazı kelimeler, okuyucuda tebessümler oluşturan hoşluklar ihtiva ediyor.

Satırlar arasında ‘gülün dikeni‘ olarak kabul edilebilecek kelimeler de yok değil. Türk dili uzmanlarının ‘uydurma‘, Türk dil kaidelerine aykırı olarak üretilmiş olduğunu yazıp söyledikleri; ‘olanak‘, ‘anımsatmak‘, ‘odaklanmak‘, ‘kişisel‘, ‘neden olmak‘, ‘örneğin‘, ‘tümce‘ ve ‘gereksinim‘ gibi kelimelerin kullanılış sebepleri, kendisiyle yapacağım ve gazetemizde yayınlanacak röportajda yer alacaktır.

Göktürk Türkçesinden alınıp, günümüz Türkçesine kazandırılmaya çalışılan bâzı kelimelerin karşılıkları, okuyucuya kolaylık sağlamak maksadıyla dipnotlar hâlinde veriliyor. Birkaç örnek: beltek: defter, bakacak: televizyon, yır: şarkı, güngen: saat, damgalık: alfabe, öğbilim: matematik, harma: destek.

Göktürkçe Öğreniyorum‘ isimli kitap; ‘Önsöz‘ ve kitabın yazılış sebeplerini, maksadını açıklayan sayfaları hâriç, *Türk Damgalarının Kökeni, *Okuma Yazma Çalışmaları, *El Yazısı Geliştirme Çalışmaları, *Okuma Yazma Kuralları, *Günümüz Türkçesini Yazarken, *Uyulması Gereken Kurallar, *Okuma Parçaları, *Eski Türk Sayıları, *Gültekin Yazıtından Örnek, *Bilge Kağan Yazıtından Örnek, *Irak Bitig’den Örnek, *Bahadır Çiğşi Yazması, *Eski Atasözleri, *Türk Damgalarının Dile Yararları başlıklı 14 bölümden oluşuyor.

Kitaptan tadımlık bölümler:

‘Gönül kapalı bir evdir. Ne güzel ki, onun bir kapısı var. Aç o kapıyı! Açmazsan sevgi içeri nice girer? Sevgi, soylu bir hanım gibidir. Kapıyı kırmasını bekleyemezsin. Ya kulağını dört açıp kapının vurulmasını bekle veya açık bırak öylece. Ancak, uyanık ol. Kapıyı açık görüp hırsızlık yapmak isteyen olabilir. Evdeki kutsalı, gönlünü çalabilir; ışığını, gücünü alabilir. Yılma! Al o hırsızdan kutsalını ancak, kapına da kilit vurma. Böyle yapar kimileri, gönül evine bir kez hırsız girdi mi, kapar kapısını, gömer kendini.’

*   *    *

Türk damgalarının dile yararları:

Türk damgaları, Türkçe yazmak için yaratıldığından katı kuralları vardır. Bundan ötrü dil yapısını sıkı sıkı koruma altına almıştır. Türkçe’nin ses kurallarından kesinlikle ödün vermez. Yad sözcüklerin Türkçe’ye girmesi olanaksız bir durum alır. Yurt dışında ortaya çıkan yeni bir kavram, Lâtin damgalarının olduğu dönem elini kolunu sallayarak girerken, Türk damgalarının olduğu dönem bunu yapamayacak, zorunlu olarak öz dilden bir karşılığının üretilmesine yönlendirecektir. Nedeni, yad sözcükleri Türk damgalarıyla yazmak çetin, dahası olanaksızdır.

Bunlarla birlikte bu damga düzenine geçmenin en büyük getirisi, ulus olmanın bilincini doya doya yaşatması olur. Kendimize ait olan bir yazı düzeni demek, gerçek bir ulus olduğumuzun kanıtıdır.

 

Lâtin damgalı herhangi bir yazı görüldüğünde doğrudan Avrupalı usa gelmektedir. Çin damgaları görülünce, betin Japonca bile olsa tezden uslara Çin gelir. Arap damgaları da Arapları çağrıştırır, Osmanlıca yazılmış bir betin olsalar da… Bu yüzden damga eşittir kimlik demek doğrudur. Yazıya göz ucu ile bakıldığında Türklerin usa gelmesi için kullanılmalıdır.

Türkçe için yaratıldığından Türkçenin tüm kurallarını savunur, onları korur. Ödün vermez. En sıradan örnek, ünlü uyumuna girmeyen Ali adı bile yazılamamaktadır. Eli azı alı yazabilirsiniz. Böylece dile girmeye çalışan yeni bir kavram olduğunda yazılamayacak, öz dilden karşılık türetilmesine neden olacaktır.

Ünlüler değme durumda yazılmadığından ortak Türk diline hizmet eder. Unuturum ile unutaram sözcüklerinin yazımı birdir. Ancak okuyanın kimliği, bakış açısı ile ayırt edilebilir. Bir Türkiyeli unuturum derken, Azerbaycanlı unutaram diye okuyacaktır.

Damgaların her birinin bir köken açıklaması olduğundan usta kalıcıdır.

Ünlüler her durumda yazılmadığından hızı artıracak, daha az yer kaplayacaktır. Örneğin ‘ancak ‘ sözü 5 lâtin damgası ile yazılırken Türk damgaları ile bu sayı 2’ye inmektedir.

Sözcüklerin köken açıklamasını anlaşılabilir kılar, Türkçe’ye ilgi doğurur. Böylece gençler dili sever, bir bakıma dilbilime ilgi duyarlar, dilimizi geliştirirler. Örneğin oktay sözünün /ok/, /at ile /ay/ damgalarından geldiğini bilmek, ilgi yaratabilir.

Bambaşka bir düzenek olduğundan yad dildeki özel adların okunduğu gibi yazılmasını sağlar, lâtinde yaşanan çelişkiyi kökünden siler.

Göktürkçe öğrenmek isteyenler; www.gokturkceogreniyorum.com adresinden bilgi edinebilirler.

KUTLU YAYINEVİ:

Şirinevler Mahallesi, Fevzi Çakmak Caddesi, 1. Sokak Nu: 4/26 Bahçelievler, İstanbul.                                                          Telefon: 0.212-603 56 61 www.kutluyayinevi.com

GÖKBEY ULUÇ:

1988 yılında Iğdır’da doğdu. 2008 yılında Anadolu Üniversitesi’nden Laborant ve Veteriner Sağlık Teknisyeni diploması aldı. 2014 yılında Azerbaycan Devlet Pedagoji Üniversitesi Matematik Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Anadolu Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde tahsil hayatı devam ediyor.

Yayınlanmış kitapları: *Sevilmek İsteyen Kişi: (Roman, 2011, *Yazışmalık: (Dil Üzerine Yazılar, 2012), *Ustan Gönüle: (Roman, 2013), *Irak Bitig: (Ortak çalışma), *Dede Korkut Betiği: (Ortak çalışma)

KUŞBAKIŞI:

MUHTEİLİF EVHAMLAR KİTABI:

Ömer İklim Demir, kalbini yalnızlıkla terbiye eden insanları, birbirini ıskalayan hayatları ve eskidikçe güzelleşen, güzelleştikçe de insanı dibe çeken hâtırâları önümüze koyuyor. İs Bağlamış sokaklar, naftalin kokan paltolar, hikâyesi hiç bitmeyen sokak bilgileri, mesâi mesâi deliren beyaz yakalılar, günlük hayatın lime lime ettiği bütün evhamlı ruhlar… (Tanıtım bülteninden)

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK:

İstiklal Caddesi Nu: 161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-252 47 00 Belgegeçer: 0.212-293 07 23 www.ykykultur.com e-posta: ykypazarlama@ykykultur.com

TÜRKÇE ADLARIMIZ:

H. Coşkun Avşaroğlu’nun ‘Türkçe Adlarımız’ isimli, 14 X 21 santim ölçülerinde 352 sayfalık eseri, 2015 yılında yayınlandı. Yazar, eserini hazırlama maksadını;  ‘Türk kültürü ve Türk’ün geçmişle bağını ortaya koyan eksiksiz bir kaynak oluşturmak…’ şeklinde açıklıyor. Bir Türk’ün çocuğunun adının güzel Türkçemizden seçilmesinin önemini belirten Avşaroğlu, bunun kültürümüze sâhip çıkmak açısından her Türk ana babanın birinci görevi olduğuna işaret ediyor.

Türkçe adları bırakıp, dolaştığımız coğrafyalardaki milletlerin adlarını benimsememizin dilimiz, kültürümüz, tarihimiz açısından mahzurlarını belirten Avşaroğlu her Türk’ün görevinin Türk kıyılarına çıkıp, Türkçe adlarla çocuklarımızı çağırmamızın önemine işâret ediyor. Unuttuğumuz adlarımızı hatırlamamızı ve yaşatmamızı teklif ve tavsiye ediyor.. Sözlüğü bu maksatla hazırladığını söylüyor.

Büyük bir boşluğu dolduran eser, alfabetik sırayla geniş bir Türkçe adları ihtiva ediyor.

BUĞRA YAYINLARI / GAZİ KİTABEVİ:

53. Sokak, Nu: 29 Bahçelievler, Ankara Telefon: 0.312-223 77 73 Belgegeçer: 0.312-215 14 50 E-posta: info@gazikitabevi.com.tr internet: www.gazikitabevi

 

 

BU TOPRAKLAR BİZİM!

“Heyecan dolu, Atatürk sevgisi ile coşan, ‘vatan tehlikede ‘ deyince ayağa kalkıp ‘Ben de varım’ diyen bir Kıbrıs Gazisi’nin, Atilla Çilingir’in ‘Andımız Olsun ki Bu Topraklar Bizim‘ adını verdiği eseri, bir babanın 23 yaşına gelmiş evladını kaybetme korkusuna benzer bir endişe içinde, 23 yaşını doldurmuş olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ebediyete kadar yaşatılması andı ile kaleme alınmıştır ve heyecan vericidir, Yer yer okuyucuyu düşünmeye sevketmektedir.’  (K.K.T.C Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş)

14 X 21 santim ölçülerinde 240 sayfalık kitap, Mustafa Kemal’in askerlerine ithaf edilerek 2007 yılında yayınlandı.

TOPLUMSAL DÖNÜŞÜM YAYINLARI: Cağaloğlu Yokuşu Ergüç Han Kat: 3, Nu: 9 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-528 66 89 Belgegeçer: 0.212-519 84 85 e-posta: toplumsaldonusum@gmail.com

KISA KISA / KISA KISA…

1- BALKAN ŞAHİNİ: Hasan Erdem. Ötüken Neşriyat.

2- HÂNEDÂN’IN SÜRGÜN ÖYKÜSÜ: Kerime Senyücel. Timaş Yayınları.

3- EY RABBİM DUALARIMI KABUL EYLE: Mehmet Ali Bulut / Hayat Yayınları.

4- MASONLUK VE MASONLAR: Süleyman Kocabaş. Vatan Yayınları Kayseri.

5- YORGİOS SFRANCİS’İN ANILARI: Chronicon Minus Çeviren: Levent Kayapınar.

Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

DERKENAR:

GÖKTÜRKLER:

Avarlar hâkimiyeti altındaki Göktürklerin Boy Beğ’i Uluğ Yabgu’nun oğulları Bumin ve İstemi, Avar Kağanı Onabay Kağan’a isyan ettiler ve 552 yılında yönetimi ele geçirdiler. Devletin adını, ‘Göktürk Devleti‘ olarak değiştirdiler. Tarihte, devletin adında ‘Türk’ kelimesini kullanan ilk siyasî kuruluştur. Bumin, ‘Büyük Kağan ‘ olarak devletin doğu bölgesinin, İstemi Kağan da O’na tâbi olarak batı bölgesinin hâkimi oldu. Bumin Kağan’ın ölümünden sonra oğlu Kara Kağan ve kısa bir süre sonra O’nun da ölümünden sonra Mu-kan Kağan, ülkenin sınırlarını genişlettiler. Sasani ve Bizans imparatorluklarını da kendisiyle aynı politikaları tâkip etmek mecburiyetinde bıraktılar. Mu-Kan Kağan, 572 yılında vefat etti. Yerine geçen kardeşi Ta-po, Çinli prensesle evlendi. Zaman içerisinde Göktürk Devleti, zayıfladı. Sonraki Kağan Tardu, ihtiraslı davranınca Ta-po ile arası açıldı. Göktürk Hakanlığı ikiye bölündü. Bir müddet sonra Doğu Hakanlığı Çin hâkimiyetine girdi. Doğu Göktürk Hakanlığı 630 yılında tarih sahnesinden silindi.

Batı Göktürk Hakanı Tardu, 600 yılında Çin üzerine sefer düzenledi. Çinliler Türklerin yolu üzerindeki içme suyu kaynaklarına kuvvetli zehir koydular. Türk ordusu büyük zayiat verdiğinden geri döndü. Çinliler halkı, Tardu’ya karşı ayaklandırdılar. Batı Göktürk Hakanlığı da 658 yılında kurnaz ve hilebaz Çinliler tarafından tarih sahnesinden silindi.

Aşina soyundan Kutluk Beğ, 680 yılında İkinci Göktürk Devleti’ni kurdu. Kısa süre içerisinde Göktürk Devleti eski gücüne kavuştu. İlteriş Kağan adını alan Kutluk Beğ, 691 yılında. Oğullarından Bilge 8, Kül Tegin 7 yaşında idi. Bu sebeple 27 yaşındaki kardeşi Kapgan, Kağan ilan edildi.

Kapgan Kağan, düzenlediği saldırılarla Çin’i perişan etti, haraca bağladı. Sonraki yıllarda onlarca savaşta, 80.000 – 100.000 kişilik Çin ordusunu yendi, generallerini esir aldı. Çinliler Türkleri savaş alanında yenemeyeceklerini anlayınca, Türgişler, Bayırkular, Kırgızlar gibi diğer Türk topluluklarını Kapgan Kağan’a karşı isyan ettirdiler. Ancak uzun süre sonuca ulaşamadılar. Kapgan Kağan, 716 yılında Bayırkular ile yaptığı savaşı kazandıktan sonra sağ kalan bir düşmanın kurduğu pusuya düştü ve öldürüldü. Yerine oğlu İnel geçti ise de bir müddet sonra İlteriş Kağan’ın oğulları Bilge ve Kül Tekin ülke yönetimini üstlenmek mecburiyetinde kaldılar.

Bilge Kağan’ın ölümünden sonra Göktürk Hakanlığı’nda çöküş belirtileri baş gösterdi. Ülkeyi, çocuk yaştaki hakan adına Tonyukuk’un kızı olan annesi Po-Fu Hâtun idare etmeye çalışıyordu. Devlete hâkim olamadı ve hânedan üyeleri birbirine düştü. Huzursuzluk bütün yurda yayıldı. Basmıllar, Karluklar ve Uygurlar birleştiler, 745 yılında İkinci Göktürk Devleti’ne son verdiler, Uygur Türk Devleti’ni kurdular.

OĞUZ ÇETİNOĞLU