19.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 790

Beşeri İlişkilerde Ölçü ve Denge

İnsanoğlunun yalnız başına sürekli olarak yaşaması mümkün değildir. Dinlenme ve düşünme amaçlı yalnızlıklar normal olarak görülebilir. Ancak sürekli yalnızlaşmaya mahkum olmak normal bir davranış değildir. Her şehrin veya yerleşim merkezlerinin en kalabalık olduğu yerler vardır. Hemen hemen herkes o kalabalık yerlerde her gün dolaşmak ister. Başka insanlarla konuşmaya, iletişim kurmaya, dertleşmeye, paylaşmaya, öğrenmeye, meraklarımızı gidermeye, dostluk ve arkadaşlıklar kurmaya vb. ihtiyacımız vardır. 
Herkesle aynı mesafede iletişim kurmaya ihtiyacımız yoktur. Buna gerek de, imkan da yoktur. Yaşamın bir gereği olarak, günlük ilişkilerimizde paylaşımda bulunacağımız insanların yapısı, zamanı, ilgisi, ilgimiz, niyetimiz, amacımız, beklentilerimiz söz konusu ilişkilerde temel teşkil eder.
Çok samimi olmamız gereken, az samimi olmamız gereken, gerektiğinde samimi olmamız gereken insanlar vardır. İş arkadaşlarıyla görevimiz gereği aynı mekanı paylaşmak zorunda kalırız. Bunlardan bazılarıyla çok iyi beşeri ilişkiler kurabilirken, bazıları ile ise, bazı özel olumsuz nedenlerden dolayı, aynı ortamı paylaşmak, zulüm haline gelebilir. Aynı işyerinin uzak bir bölümündeki sevdiğimiz bir arkadaşımız ise, mekanca uzak olmasına rağmen, beşeri ilişkiler konusunda birinci sıraya yerleşebilir. 
Burada anlaşabilme, paylaşabilme, dertleşebilme, akranlık, hemşehrilik, ortak özelliklere sahip olma, menfaat birlikteliği gibi faktörler büyük rol oynar.
Atalarımızın bir sözü vardır: “Çok muhabbet tez ayrılık getirir” diye. Bu sözün birçok yerde doğruluğu kanıtlanır. Uzun süreli samimiyetlerde laçkalaşma, iyi niyeti suiistimal, paylaşımlardaki adaletsizlik, güven zedelenmesi, şakalardaki dengesizlik, bıkma, daha iyi bir arkadaş bulunca öncekilerden vazgeçme vb. sebeplerden dolayı, samimiyetler zedelenebilir. 
Zira uzun soluklu samimiyetler ve ilişkilerin bedeli oldukça ağırdır. Hoş
görmeye, affetmeye, sabretmeye, paylaşmaya, destek olmaya, anlamaya, anlaşılmaya, sevgiye, saygıya, tahammüle, kaliteli empatiye, olgun olmaya, rasyonel düşünmeye ve durumu iyi değerlendirmeye ihtiyaç vardır. 
Eğer, sevgi, saygı ve anlayış ödünç verilirse, samimiyet testi belirli bir süre için olursa, paylaşımlarda denge kaçırılırsa, iyi niyetler suiistimal edilirse, muhatap değersizleştirilir veya yok sayılırsa, iyi zamanda koşarak gidilirken, kötü zamanda ayaklar geriye giderse, uzun soluklu güzelliklerden ve ilişkilerden bahsedemeyiz.
Aynı anda birçok insanla aynı ölçüde ve kalitede samimi bir ilişki içerisinde bulunmak imkânsızdır. Denize atılan bir taşın oluşturduğu halelerin ortasına kendimizi koyduğumuz zaman, en küçük ilk daireye kaç kişi sığar? Bir, iki veya üç değil mi? İkinci daireye kaç kişi sığar? Dört veya beş değil mi? Onuncu daireye kaç kişi sığar? Yirmi beş otuz. Yüzüncü daireye ise, yüz kişi sığar.
Görüldüğü gibi, haleler büyüyüp uzaklaştıkça insan sayısı artıyor ancak ilişki ve muhabbet de o ölçüde azalıyor. 
O halde ilk haleye kimleri koyacağız? Tahmin edersiniz ki, en samimi, en can, en dost, en akraba olan, en çok paylaşımlarda bulunduğumuz, birlikte zaman geçirmekten mutlu olduğumuz, kalitesine doyamadığımız bir kaç kişiyi değil mi? Peki bu kişileri ilk halede sürekli tutabilmemizin imkanı var mı? Yukarıdaki atasözümüzün icabı gereği biraz zor görünüyor değil mi?
Çevremizdeki iletişim içerisinde olduğumuz dost, arkadaş, akraba ve yakınlarımızı uygun haleye yerleştirebilmek, asıl ustalık isteyen bir eylem olarak karşımıza çıkıyor. Zira, yanlış yerleşim, başımıza umulmadık dertler açabilmektedir. 
Mesela; birinci haleye konulması gereken bir dostumuzu yanlış değerlendirerek sekizinci haleye koyduğumuz zaman, onun güzel ve kaliteli sunum ve paylaşımlarından mahrum kalırız. Benzer şekilde, birinci haleye koyduğumuz bir dostumuzun asıl yeri onuncu hale ise, sürekli sorunlarla karşılaşarak, mevcut enerjimizi de kaybederiz.
Peki, halelerimizi çevremizdeki mevcut dostlarla doldurduktan sonra, karşımıza yeni tanıdığımız on numara kaliteli bir dost çıkarsa ne yapacağız? Derhal ona yakın bir halemizden yer açmak en akılcı davranış olsa gerek değil mi? Tersini düşünelim, en yakın haleye yerleştirdiğimiz bir dostumuz kasıtlı olarak bir kırmızıçizgimizi koparttı ise, hatır için ona ne kadar süre tahammül edeceğiz? Elbette, kırmadan, incitmeden, had bildirmeden, intikam almadan, yüzüne vurmadan, sessizce, ustaca, fark ettirmeden, zamana yayarak onun hale sırasını daha ötelere atacağız.
Burada dikkat edilecek en önemli konu, uzak haleye göndereceğimiz muhatabımızla aramızda hasımlık yaratmamaktır. Kin ve intikam duygularıyla, had bildirerek, ceza çektirerek, kin güderek, burnunu sürterek, halesini uzaklaştırdığımız zaman, nur topu gibi ve amip gibi çoğalan sorunlarımızı kucağımızda buluruz. 
Hasım değil, uzak hısım yapmak en rasyonel seçimdir. 
Bu operasyon oldukça sancılı bir süreci gerektirir. Kaş çatmadan, üzmeden, intikam almadan, ilgiyi tamamen kesmeden, sessizce, zamana yayarak, tamamen kopmadan, operasyon tamamlanmalıdır. Bu eylemi başarıyla gerçekleştirebilirsek, muhatabımıza kendisinin davranışlarını yeniden gözden geçirme fırsatı da vermiş oluruz. 
Bu güne kadar hiç halemizde olmayan yeni tanıdığımız bir güzel dostun yeri ne olacak? Acele etmeden, iyice tanıyarak, dikkatle izleyerek, sazan gibi atlamayarak, sabırla olumlu ve olumsuz eylemleri teraziye koyacağız ve değerlendireceğiz. Sonuçlar verimli, etken ve yüksek kaliteli ise, onu en yakın halemize hemen taşıyacağız. Hüsrana uğramamak için, acele etmemek, iyi gözlemlemek ve değerlendirmek büyük önem taşır. 
Burada çok önemli bir gerçek ortaya çıkıyor. Çevremizdeki halelerimize yerleştirdiğimiz dostlarımızın yer değiştirmeleri ve birbirlerine geçişleri olabilmektedir. Yani geçişlerde esneklik söz konusudur. Ancak bu esneklik, oynaklık, kaypaklık, sabırsızlık, işgüzarlık, şıpsevdilik, bukelemunluk boyutlarına asla vardırılmamalıdır. Uzun uğraşlar ve yüksek kaliteli emekler sonucu elde ettiğimiz veriler sonucunda, halelerimiz arası geçişlere izin verilmelidir. 
Aksi takdirde uzun soluklu, kararlı, istikrarlı, yüksek kaliteli, sağlıklı, verimli ve etkili dost ve arkadaşlıklar kurmamız imkansız olabilir.
Selam sevgi ve dualarımla. Allah (cc) a emanet olunuz.
4 Ağustos 2015 Cuma Saat: 15.00 Antalya

İmam Hatipliler

28 Şubat döneminin kara listesinde yer alan İmam Hatip Liseleri ve bu liselerden mezun olanlar AKP döneminin gözdeleri oldu.

Çok temiz ve samimi Müslümanların hem maddi ilimler ve hem de dini ilimlerle mücehhez gençler yetiştirme gayretlerinin eserleriydi onlar. Böylece yetiştirilecek “iki kanatlı kuşlarla” dünya hayatında ileri medeniyetler seviyesine çıkılacak, ahirette de bu kanatlarla donatılmış gençlerimiz Cennete uçacaklardı.

İmam Hatip okullarında yeni nesil sadece bilgili değil, güzel ahlaklı, namazlı, abdestli yetiştirilecekti. Böyle yetiştirilen İmam Hatipliler devlet kademelerinde görev alacaklar,  özel şirketlerde dürüst, faziletli yönetici veya patronlar olacaktı.

İmam Hatip nesli yetiştirme gayretinde olan samimi ve fedakâr Müslümanların bu projesi Onlar için adeta Asr-ı Saadet dönemini yeniden yaşatabilmek ideali gibiydi.

Onlar gelecek ve her şey düzelecekti.

Bu proje bir yandan mevcut devlet yapısı içinde şüpheyle karşılanıyordu. Devlet, İmam Hatip okullarını din hizmetlerini yürütecek İmam ve Hatiplerin yetiştirilmesi için sınırlı ölçüde yapılması gerektiğini düşünüyordu.

Oysaki daha ahlaklı ve daha dindar bir nesil yetiştirme arzusundaki bu fedakâr insanlar pek de memnun olmadığı mevcut eğitim sistemi yanına yeni bir eğitim modelini ikame etmeye çalışıyordu.

İmam Hatip Okulları yaptırma ve yaşatma derneklerinde görev alan halkımız, çoğunlukla cami cemaatinden topladıkları paralarla bu okulların binalarını yapıyordu. Devletten / iktidar partisinden sadece eğitim kadrosu ve istedikleri tarzda bir eğitim verilmesini istiyorlardı.

Bu okullarda liselerde okutulan müfredatın yanında, din bilimleri ve bunları öğrenmeye yarayacak Osmanlıca, Arapça dersleri verilirdi.

Öğrencilerin toplum karşısında hitap etme yetenekleri geliştirmeleri için sık sık farklı fikirleri savunmakla görevlendirilen gruplar oluşturularak jüri önünde “münazara” denilen fikri tartışmalar yaptırılıyordu. Bu yetişme tarzı siyasetçi olanların çok işine yaradı.

Bu okullardan mezun olanlardan din görevlisi olmayı tercih edenler Yüksek İslam Enstitüsü veya İlahiyat Fakültelerine yönlendirildi. Diğerleri çoğunluğu Hukuk ve Siyasal Bilgiler olmak üzere başka meslekleri tercih ettiler.

Bütün bunları yakından biliyorum. Çünkü rahmetli babacığım bahsettiğim samimi ve fedakâr insanlardan biriydi. Memleketimde İmam Hatip Okulu yapılması için yardım eden, yardım toplayan bir esnaftı. Zamanın Başbakan’ı olan Süleyman Demirel’e defalarca gidip, İmam Hatip Lisesinin açılması için talepte bulunan heyetlerde yer alırdı.

Şimdi bu projeyle yetiştirilen insanlar gerçekten devletin en önemli makamlarına geldiler. Siyasetçi, devleti yöneticisi, bürokrat, iş adamı oldular.

Acaba beklenen, umulan, hedeflenen güzel ahlaklı, dindar, işlerinin uzmanı kişiler oldular mı?

Rahmetli babacığım yaptıkları bu hizmetlerden dolayı kabrinde huzur içinde mi?

İmam Hatipli deyince kendisine peşin bir güven kredisi açtığımız bu insanlar bu güvene layık olabildiler mi?

Yoksa Levent Gültekin’in tespit ettiği gibi, “İslamcılık iktidara gelince İslam’ı yiyen bir canavara mı dönüştüler?”

*****

İmam Hatipliler ve Din Görevlilerinin Ahlakı

Her kitleden sağlam ve çürükler çıkabilir. İmam Hatipliler içinden de çürükler çıkması bu okullarda yetişmiş herkesi suçlamamızı gerektirmez.

Ancak yukarıda da bahsettiğim gibi bu proje devletin tevhid-i tedrisat yani eğitimin birliği ilkesine pek de uymayan bir eğitim modeli idi. Çünkü bu okullarda hedef sadece İmam ve Hatip yetiştirilmesi değildi. İmam Hatip kökenliler her meslekte, her makam ve mevkide bulunabiliyor.

13 yıllık Ak Parti iktidarında öncelikle şunu gördük: İmam Hatip ve İlahiyat Fakülteleri mezunlarının kahir ekseriyeti AKP taraftarı, bu okullar ve camiler AKP’nin arka bahçesi durumunda.

AKP döneminin birinci ilkesi liyakat değil, sadakat oldu.

Bu ilke gereğince devletin en önemli kurumlarının başına veya etkili mevkilerine İmam Hatip ve İlahiyat mezunları yerleştirildi.

Acaba İmam Hatip mezunları normal liseler veya diğer meslek okulları mezunlarından daha ahlaklı, faziletli, dürüst ve bilgili mi?

Din eğitimi almış olanlardan, en tepelerden en aşağı kademelere kadar, bu görevlerde bulunup da akçeli işleri kontrol edenlere bakmamız lazım.

Maalesef bunlar arasında da rüşvet, iltimas, ihaleye fesat karıştırma, kendilerine ve yandaşlarına rant üretmek için yapılan usulsüzlükler gibi kamu malı / kul hakkı yiyenlerin oranı oldukça yüksek.

Beni daha çok üzen konu ise, din eğitimi almış olanlardan çok büyük çoğunluğu bu suçları/ günahları kendileri işlemedikleri halde “dilsiz şeytan” olmayı tercih etmekte. Kendinden saydığı insanlardan suç / günah işleyenlere itiraz etmemekte, göz yummakta. “Eliyle, diliyle düzeltmeye çalışmadığı” gibi, “kalben buğz” dahi etmemektedir.

Hatta en saydıkları “fıkıh âlimleri” bile bu günahları mazur gösteren fetvalar vermekle meşgul.

Yazıklar olsun İmam Hatiplilere ve din eğitimi alanlara duyduğumuz saygıyı köreltenlere…

Yazıklar olsun din eğitimi alanlara duyduğumuz güven duygusunu yok edenlere.

********************************************

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez İmam Hatip Lisesi ve İlahiyat Fakültesi mezunu bir hoca. Bulunduğu makamın gerektirdiği bilgi ve tecrübeye sahip bir hoca olduğunu sanıyorum.

Ancak zırhlı makam aracı konusunda bulunduğu makamın gerektirdiği dirayet ve vakarı gösteremediği kanaatindeyim.

Kendisi DİB tarafından alınan milyonluk zırhlı araç konusunda kamuoyunda gösterilen tepkiden sonra, isabetli bir karar vermiş ve “bu aracı ibret-i âlem için iade edeceğim” açıklamasını yapmıştı.

Ancak bu açıklamasından sonra (kendisi de İmam Hatip Lisesi mezunu olan) Cumhurbaşkanı Erdoğan bizzat Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’i aramış, bu aracı iade etmemesini, ayrıca kendisine öncekinden daha pahalı bir başka zırhlı araç daha tahsis edeceğini bildirmişti.

Mehmet Görmez Hoca Cumhurbaşkanına “artık ben bu aracı da, bir başka pahalı aracı da kullanamam. Bu sadece beni değil, makamı da itibarsızlaştıracaktır. Eğer ısrar ediyorsanız Diyanet İşleri Başkanlığı’nın manevi şahsiyetini korumak için istifa ediyorum” diyebilmeliydi. Diyemedi.

“Papa kadar olamadı” dedirtti.

Diyanet İşleri Başkanımıza dahi saygı duyamaz hale geldik.

*****

Müftü İhsan Özkes

İhsan Özkes ise İmam Hatip Lisesi ve Yüksek İslam Enstitüsü mezunu eski bir Müftü.

CHP milletvekili iken Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı, özellikle yaptırdığı Saray hakkında çok ağır sözlerle eleştirmişti. CHP milletvekilliğinden istifa edince önceki söylediklerinin tam tersine bir tutum içine girdi. “Ak Saray değil kaçak saray” dediği Saray’da 30 Ağustos kutlamalarına katıldı.

Hem de “Suriye’de bugüne kadar ölenlerin vebaline Erdoğan da ortaktır” dediği, “Tayyip Erdoğan dünya lideri değil, dünya zenginidir” diyerek sataştığı zata şirin gözükmeye çalışarak…

Dahası “Hazret-i Peygamber ve Atatürk sağ olsaydı onlar da Saray’a giderdi” açıklamasını yaptı.

Kendi zaaflarına Şanlı Peygamberimizi ve Aziz Atatürk’ü malzeme olarak kullanan din adamlarına da yazıklar olsun.

 

Vatanın Taksidi

“Gönüllü” askerlik için, üç bin başvuru

Ya Rab! Bu nasıl millet ki, vatan vurgunu

Göçtü yüz bini aşkın insan ki büyük bir halk kesimi

İşte bu Güney Doğu’lumun devletten yana oluş resmi

Yine acı bir haber: Vatan sağ olsun, geride üç şehit

Vatanın sahibi kimler olduğuna, yeni bir kaç şahit

Şehit Yüzbaşı Ali Alkan; etti ağabeyini teselli:

“Üzülme abi ölmedik biz, hainlerin sonları belli.”

Mustafa Yılmaz: “Beni evlâdımın yanına gönderin;

Geride kalanlar lâzım vatana, acele etmeyin.”

Tarih boyunca vatanın taksitlerini, kanıyla ödedi bu millet

Demek bir taksîdi daha varmış; ne gam cânımıza minnet

Vatanın taksîdini ödeme vakti; öleceğin andır

Diyen demiş: “Toprak; eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

“Nush ile uslanmıyanı etmeli tekdîr

Tekdîr ile uslanmıyanın hakkı kötekdir.”

Dediği gibi ecdadın, nice nasihatler edildi, tınmadılar bile

Millet ve Halk bu değil, böyleleri, ancak birer vahşi kabîle

Güney Doğu halkını tenzih ederim, her türlü menfî kayıştan

PKK el çekmeli -Kürtlere rağmen- sözde hak arayıştan

Hattâ onlar da vazgeçip dönsünler; bu çıkmaz sokaktan

Var Devlet’in sıcak aguşunda var, ne isterlerse haktan

Türk – Kürt iki kahraman kardeş; et ile kemik gibi

Yoksa bu kanlı maceranın olacak sonu; denizin dibi

İki yiğit kavga ederken; bir çocuk onları döğer misâli

Türk – Kürt kavgasından olur galip; ancak düşman ahâli

Aklını başına al da sarıl, kahraman Türk kardeşine

Keder vermesin Allah, ne senin ne onun masum eşine

Mesela amcamın kızı, Pötürge’li Kürd’ün has eşi

Çocukları hangi safta yer alsın da, batmasın güneşi

Karakucak Güreşleri’nde Başkan Türe dedi:

Asla “Vatanı böldürtmeyiz.”

Yağma yok, vatan evlâtlarını

Emperyalizmin uşaklarına öldürtmeyiz.

Er Mansur’un babası Fadıl Cengiz; PKK’ya etti isyan

Millet oluşun en güzel örnek ve belgesini, oldu sunan

Dedi: “Biz de Kürdüz ama, değil bu Kürtlük dâvâsı.”

Dinimiz de, Dilimiz de, Vatanımız da en a’lâsı

Kürtçe de biliriz ama, Türkçe hepimizin baş tâcı

Demek ister ki: Tatdırmasın Allah gayrılığı, çok acı

Türk de biziz, Kürt de biziz; Türk Milleti olarak kardeşiz

Ayrılıktan yana aramızda, kimse bulamaz gerçek bir iz

Kürt baba: “Bu vatan için gerekirse hepimiz ölürüz.”

Şehitlik makamını, Türk kardeşlerimizle beraber görürüz.

Jandarma şehit erimiz Mansur Cengiz’in babası Fadıl Cengiz:

İftiharla kükredi: “Bu ülke için canımızı veren Kürtleriz.”

Evet Türkiyemiz için, şerefle can veren Kürdleriz biz

Bizi temsil edemez -bize rağmen- birkaç düşüncesiz

 

Psikolojik Savaş ve İstikrar

Bugün askere ve polise yapılan saldırılar ve bölücü terör olayları hayali açılım sürecinin ve ülkeyi tanınmaz hale getirecek YeniTürkiye tezgâhının sonucudur. Dış patentli bu açılım ve çözüm süreçleri hiçbir zaman çözüm olamazdı; çünkü hiçbir ciddi devlet siyasi anlamda intihar edemez ve ayağına da kurşun sıkamaz. Terörü ve silahı seçen, özerklik ve ayrı bağımsızlık peşinde olan terör örgütü, hayale kapılan yöneticilerimizi fena kandırdı ve uyuttu. 13 senede Türkiye tanınmaz hale getirildi. Doğrusu bizimkileri kandırmayan da kalmadı.

Sözde dost ve müttefiklerimiz Türkiye’nin terörle mücadelesini içlerine sindirememişlerdir ve menfaatlerine aykırı bulmuşlardır. Bir dönem güneyimizde yerleşmesine müsaade edilen çekiçgücün terör örgütüne çok yönlü destek olduğu unutulmamıştır. Aktütün Karakoluna yapılan saldırıda teröristlerin konuşmaları çirkin işbirliğini ortaya koymuştur. Teröristler üstlerinden geçen helikopterin “devletinmi; yoksabizimkilerinmi” diye birbirine sordukları yüzlerce örnekten sadece birisidir.

Geçenlerde ABD Beyaz Saray sözcüsünün “her iki tarafa da çatışmadan uzak durmalarını tavsiye ediyoruz” şeklindeki sözleri kamu düzenini sağlamak ve korumakla görevli meşru devlet güvenlik güçlerini yasa dışı bölücü ve kanlı terör örgütü ile aynı seviyeye indirmektir. ABD, kendisini hedef alan terör olaylarında neden iki taraftan bahsetmez; işgale ve saldırıya uğrayanlarla acaba müzakere yapmaz?

2000’li yılların başlarından itibaren TSK’ne kurulan dış kaynaklı kumpaslara âlet olanlar, rövanş hesapları yapanlar, sözde askeri vesayeti kıracaklarını düşünenler, rejimi ve devleti savunmada boşluklar yaratmışlardır. Bu çirkin kumpaslar bugün de sürmektedir. TSK’ne kurulan kumpaslar aslında T.C.’ne kurulmuştur. Genel Kurmay Başkanını bağımlıyargı yolu ile terör örgütünün başı olarak suçlayan sapık anlayış, terörle mücadelede de zaaflara sebep olmuştur.  Davalarda kullandıkları ve kahraman ilan ettikleri bazı savcı ve hâkimler yurt dışına kaçmışlardır. Şimdi onlar artık kahraman değil, paralel yapıcı haindir.

Psikolojiksavaşın bir gereği olarak asker neden savaşıyoruz ve neden ölüyoruz diye soruyormuş. Bu saptırma ve bozgunculuğun doğrusu, neden gerektiği gibi savaştırılmıyoruz ve karakol ve kışla savunması yapıyoruz şeklindedir.

Güney Doğu’da bölge halkı kendinden olmayan, milli ve manevi değerlerinden çok uzakta olan ve ülkesine karşı kullanılan örgütü iyi tanıyor. Bazı sözde aydın kılıklı dalkavuklardan ve gazeteci müsveddelerinden gerçekleri çok daha iyi biliyor. Dün Ergenekon, Balyoz ve casusluk davalarında kumpasların içinde ve yanında yer alanlar, hukuksuzluğu destekleyip ona kılıf arayanlar, her milli davada karşımızda bulduklarımız bugün de görevlerini yapıyorlar. Bunların sivil veya az da olsa asker emeklisi olması fark etmiyor. Hepsinin kavgası milli devlet, milli kimlik ve Cumhuriyet Türkiye’siyle…

Türkiye’de istikrar dün de yoktu; bugün de yoktur. AKP 1 Kasım 2015 Genel Seçimlerinde istikrara oy isteyecektir. Olmayan bir şeye oy istemek suya yazı yazmaktır. HDP’li bakanların hükümette yer alması koalisyonu ve yönetimi paylaşmak istemeyen iktidarın suçudur. Koalisyonu istiyor görünenlerin gönlünde erken seçim – onlara göre seçimin yenilenmesi – ve tek başına iktidar vardır. Uzlaşmaz olan ve demokrasiyi tıkayan kibir ve gururuna yenik düşenlerdir. MHP’nin topu topu 3 aylık birliktelik için şart koştuğu 4 maddeden neden rahatsız olunmuştur? Siyaset biraz samimiyet ve istikrar gerektirir. İstikrarı parti ve şahsi çıkarları için bozanlar, hesaba katmayanlar istikrar için oy isteyemez. Parlamenterdemokrasiyi rafa kaldırıp millikimlikle uğraşmayı demokratikleşme zannedenler, istikrarın önündeki engellerdir. Ülke yararına herkes durum değerlendirmesi yapabilmelidir.

 

Prof. Dr. Tolga Yarman Beyefendi, Türk Aynştayn’ı Oktay Sinanoğlu’nu Anlatıyor.

GİRİŞ:

Oktay Sinanoğlu, Amerika’nın tepesine oturan, dünya ilim çevrelerinin peşinde koştuğu adam… Döküntülerini toplayanların Nobel Armağanı aldığı adam… İşaret ettiğinin Nobel armağanına layık görüldüğü adam… Modern üniversite tarihine adını yazdırmış adam. Bu adam bizim. Bu adam hep bizi düşündü. Ülkesi için, insanları için çalıştı.                                                                                                                                                                         ‘7 kere 8 kaç eder‘ sorusuna bir defada doğru cevap veremediği halde, hangi dizide hangi oyuncunun, hangi karakteri canlandırdığını bilenler bu adamı bilmiyorlar. O; bize hava gibi, su gibi gerekli bir kıvılcımdı.                                                                                                                                                            Devletimizi yönetenler kıymetini bilemedi, bilenler ‘önüme geçer‘ endişesiyle bilmezden geldi. Türkiye’de kendisine imkân verilseydi pek çok genç Oktay Sinanoğlular yetiştirecekti.                                                                                                      Aziz ve Necip Türk Milleti, ebedî âleme doğuşundan sonra nasıl bir değeri kaybettiğini bilirse, yeni Oktay Sinanoğlular yetiştirecektir. Böyle bir gelişmeye vesile olur niyazı ile Aziz ve Muhterem âlim-hocamızı, O’nu iyi tanıyan yakın dostu Prof. Dr. Tolga Yarman ile konuştuk.

 

Oğuz Çetinoğlu: Prof. Dr. Merhum Oktay Sinanoğlu Hoca’mızla ne zaman, nerede ve hangi vesile ile tanıştınız?

Prof. Dr. Tolga Yarman: Kendisini hemen herkes gibi, o daha Yale’de, 28’inde Profesör olarak tâyin edildiğinde uzaktan tanımış ve O’na büyük hayranlık beslemeye başlamıştım. O tarihte henüz, Galatasaray Lisesi son sınıfta idim…

Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırmalar Kurumu (TÜBİTAK) bursu ile Massachusetts Institute of Technology Üniversitesi’nde (MIT),(1) Nükleer Mühendislik ve Nükleer Bilimler alanında doktoramı yapmaya gitmiştim… Oktay Hoca o zaman Yale Üniversitesi’nde idi. Ben de New England (Massachusets, Vermont, Maine, Rhodes Island, Connecticut, New Hampshire Eyaletleri’nde Okuyan Türk) Öğrenciler Birliği Başkanı idim. Hafta sonları toplantılarımız olurdu. Sinanoğlu Hoca’yı çağırırdık, bizi kırmaz, atlar, gelirdi.

Sonrasında, Üniversite Öğrenimimi; Fransa’da, kısaca ‘Lyon Teknik Üniversitesi‘ diyebileceğimiz ‘Institut National des Science Appliquées de Lyon’da tamamlamış, 1967-1968’de, İTÜ Fiziko Kimya Kürsüsü’ne, asistan olmuştum…

Oktay Hoca ile ilk karşılaşmamız, işaret ettiğim gibi, MIT’de, öğrenciler olarak toplandığımız ‘Student Center’de oldu.

1983 yılında siyasetle bağlantı kurduğumdan dönemin şartları gereğince Üniversite’den ayrıldım. İlmî çalışmalarla ilgimi devam ettirmek için makaleler yazdım. Fakat yazdıklarım, gönderdiğim yurt dışı dergilerde yayınlanmaya değer bulunmuyordu.

Başka bir konu seçtim: Konu olarak Einstein Görelilik Kuramı’yla, Kuvantum Mekaniği’ni birbirlerine bağlamak ve bu çerçevede, içime bir türlü sindiremediğim, Einstein’ın Genel Görelilik, yani Gravitasyon Kuramı’na alternatif olacak, şu ki esas itibariyle, Kuvatum Mekaniği’nden kök alacak kuramı yazmak… Muhakkak yeni bir şey yapmak üzere değil, hayır, anlamadığımı anlamaya çalışmak için…

Einstein’ın Genel Görelilik Kuramı’nın, türetim yollarını, içime sindiremediğim sonuçlarını, kendi kendime, kendime özgü yollardan türetmek üzere giriştiğim gayret sonucu, başta beklemediğim kadar ciddi bir noktaya, epey bir gelmiştim ama dediğim gibi, sonuçlarımı dünyaya kabul ettirmede zorlanıyordum…

Makalelerim, yurt dışına gidip gidip, oradan döndükçe, düşüncemin çalınabilecek olmasına dönük kaygı, içimde büyüye gidiyordu…

Sonunda, sırf kayda geçirmek için, iki makalemi, en büyük Üniversitemizde kökleşmiş olarak çıkan Dergi’ye yolladım (Chimica Acta Turcica, İÜ)… Yıl olmuş, 1997…

Çalışmam burada da reddedilmişti.

Editör, Sevgili Arkadaşım Prof. Murat Orbay, kendisiyle yaptığım görüşme üzerine makaleleri Oktay Sinanoğlu’na gönderdi. İki ay sonra Oktay Hoca’yı aradım… ‘Merhaba’, ‘Nasılsınız‘ kelimelerinden sonra, zapt edemediğim bir dürtüyle konuya atladım:

-Hocam, makalelerde bir mana var mı?

Bir ‘mana’ mı? Dedi… ‘Kaç mana’, birden, yok ki!

Dünyalar benim olmuştu…

Oktay Hoca, makaleler üzerinde biraz daha da çalışmak için bir parça zaman istedi…

İki ay sonra Moda’da, bir çay bahçesinde buluşup saatlerce konuştuk…

Çalışmamı övmesi benim için bir ayrıcalıktı…

Neticede, ‘Bilim Kilisesi’ne baş kaldırışım’, ayrıca çok hoşuna gitmişti.

Kuvamtum Mekaniği’nden Gravitasyon sonuçlarını almama, şaşırmış, bir o kadar sevinmişti.    ‘Bunu nasıl göremedik‘ yönünde oluşabilecek bir kompleks, kırıntısı, sergilemedi. Tersine; yaptıklarımı, bir kardeşinin yapmış olması, O’nda kıvanç duygusundan başka bir duygu uyandırmamıştı.

Nasıl ‘yüksek bir ilim namusu‘ taşıdığını, o gün yakından görmenin hem kıvancını, hem de sevincini bahşetti bana…

Böyle zamanlarda insanlar genelde ve ‘maalesef’, diyeceğim, şuna benzer laflar ederler:

Aradan yüz yıl geçmiş, bunu birisi muhakkak düşünmüştür.

Koskoca Einstein yanılmış olabilir mi? Teori’nin üzerinden, daha nice dev beyinler geçti!

Yaptığının, muhakkak bir yerinde, yanlış vardır!

Onca adam görmemiş, ben de görmedim. O halde bu ‘doğru’ olamaz.

Gülünç olduğu kadar, ‘aşağılık kompleksi‘ yüklü tepkilerdir bunlar…

Çok sevdiğim bir matematikçi arkadaşıma, Einstein’ın yerçekimi nazariyesinde bir arıza olduğundan emin olduğumu söyleyince, yukarıdakilerden çok farklı bir tonda:

Geçen yüzyılın, Hilbert’ten başlayarak, en büyük matematikçileri bu konuda çalıştılar Tolga Hocam, burada bir yanlış aramak, Himalayalar’ın altından tünel kazmaktan daha zordur.’ Deyivermişti!

Oktay Hoca, buralara hiç girmeksizin, fevkalade asil bir biçimde ve cin gibi, yaptıklarımı görmüş, onaylamış ve sonuçlarımdan övünç duymuştu.

İşte böylesi bir ilim namusu…

Sonra Moda’da bir kebapçıya gittik… ‘Hakem Raporu’nu, orada kaleme, aldı. Şöyle diyordu:

Sayın Dr. Esin Bölükbaşı

Yürütme Kurulu
Chimica Acta

İ. Ü. Mühendislik Fakültesi Dekanlığı Yayın Bürosu 
34850 Avcılar, İstanbul 
F: 0212 591 19 97

Derginize yayınlanmak üzere sunulmuş bulunan, Tolga Yarman’ın,

1-Invariances Based on Mass and Charge Variation Manifactured by Wave Mechanics, Making Up The Rules of Universal Matter Architecture,

2-A Novel Systematic of Diatomic Molecules Via the Theory of Special Relativity

adlı makalelerini inceledim.

Temel olarak şunu belirtmek istiyorum ki, bu makalelerde son derece yeni, çok ilginç ve fizik ve kimyada birçok gelişmelere yol açabilecek kavramlar ve bulgular ortaya konmaktadır.

 

Yayın tarzı gibi ayrıntıları yazarla belirleyebileceğiniz öngörüsüyle, içeriğin önemi hakkında vardığım sonucu, bilgilerinize saygılarımla sunarım.

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu

(İmza)  
15 Eylül 1998

 

Oktay Hoca, belli bir olgunluk seviyesine ulaşmış çalışmalarıma, Türkiye’de, gönülden ve derinlemesine ilk sâhip çıkan ilim adamıdır.

Oktay Hoca sonraki çalışmalarımda hep bana destek verdi. Çalışmalarımın hepsinde, Oktay Hoca’ya gerçekte hiç bir zaman tam eda edemeyeceğim, vefa borcumun, işareti vardır…          Çetinoğlu: Gerek ilk görüşte gerekse sonraki berâberliklerinizde, Sinanoğlu’nda gözlemlediğiniz kişilik özelliklerini anlatır mısınız?

Prof. Yarman: O’na hayranlığımı, gizleyemezdim. Doğrusu, bunu, MIT’de 1960’ların sonlarındaki ilk karşılaşmamızda, çoktan anlamıştı.

‘Gönül penceresini’ hemen açtı. Bahşettiği sevgi, beni gururlandırmıştı… MIT’deki ilk buluşmamızda ayaküstü, ama uzun konuştuk… Bana, daha o zaman, iç dünyasını açmakla, beni ayrıca ödüllendirdi.

Zıpkın gibi zeki, bir o kadar duygu insanı…

Yumuşak, aynı zamanda, radikal… Tâvizsiz, çok kişilikli…

Çetinoğlu: Sinanoğlu, özel sohbetlerinde; hücrelerinin her bir zerresini ıstırapla kıvrandıran Türkiye gerçeklerini anlatıyordu. Hiçbir Türk’ün kabullenemeyeceği acı gerçekler… O gerçekleri, kendisini yakından tanıyan Tolga Yarman’dan dinleyebilir miyiz?

Prof. Yarman: Bakın size bir örnek vereyim: Çocuk yaşta, kışın, evsiz barksız, sokaktaki kedinin köpeğin, yalnızlığını, çaresizliğini, buna rağmen ayakta kalma direncini, özel bir duyarlılıkla doğmayanların idrak etmesi, çok zaman alır…

Böylesi bir idraki hatta hiç geliştiremeden bu dünyadan gelmiş geçmiş Âdem’ sayısı, astronomik sayıları aratmayabilir.

İnsanın gözüne görünenler vardır, görünmeyenler vardır. Gönül gözüne görünenler vardır, görünmeyenler vardır. İdrakine yükselmiş olgular vardır, onun çok uzağından kalmış olgular vardır…

Oktay Sinanoğlu gibi birisi, bakacak ve fakat görmeyecek… Böyle bir şey yok!

Bakınca gördükleri, O’na, genelde ‘acı’ veriyordu… Yalnız Türkiye’ye dönük olarak değil, bütün dünyaya dönük olarak…

Perişan ülkeler‘ lafı O’nun tornasında, yontulmuştur…

Bu ne kadar varitse, Türkiye’ye dönük özel sevdası, bir o kadar varittir…

Evet, Türkiye’nin üstüne titriyordu…

Evren ve madde âleminde iken, topraklarımızda hangi ‘kan’ ve ‘tarihî bağlam’ uzantısında oturduğumuzu unutmaz, aynı biçimde, Türkiye’nin üstüne titrerken, evren ve madde âleminden, insanlığa dönük duyduğu sorumluluk itibariyle, uzaklaşamazdı.

Tam bir Atatürkçü idi. Cumhuriyet’e meftundu… Ancak ‘Gardırop Atatürkçüleri’ bir yandan, Cumhuriyet’i, bir de sözüm ona Cumhuriyet’ten yana görünerek çığırından çıkartanlar, O’nu deliye çeviriyordu…

Acı çekti ama itidalini ve nükte kabiliyetini hiç köreltmedi…

Zaman zaman şöyle derim:

Kulağını kesmeden Van Gog olamazsın, her kulağını kesen ise, Van Gogh olacak diye biri kaide yoktur.

Bu bağlamda, ‘Oktay Hoca kulağını kesmeyi elbette aklına hiç getirmedi!’ Denilebilecektir. Fakat algıladıkları, duyarlılığıyla yoğrulunca, eminim işte, derinlikleri öylesine başka türlü olan bir insanın duyduğu, ‘ezâ’ya benzer bir duygu oluyor…

Bir yandan nükteyle, bir yandan, kendi deyişiyle, ‘delikanlılık pozuna gölge düşürmemeye çalışarak’, sıkıntısını geçiştiriyordu.

Bence amansız ve örnek bir mücadele verdi. Hep tek başına!

Dünyanın bildiği ve saydığı bir Hoca olmasa, O’na, Nobel ödülünü vermedikleri bir tarafa, büyük problem yaşatacak odaklar ayrıca ve muhakkak, olurdu…

Son evrelerinde, etkilediği insan kitlesinin büyümesi, O’nu takip altında tutanların, daha çok hareketlilik göstermelerine sebebiyet vermişse, buna hiç şaşırmam…

Çetinoğlu: Türkiye’nin 2000’li yıllardaki durumunu anlatırken, tedbir alınmazsa yakın bir gelecekte karşılaşılacak felaketler konusunda ilgilileri / yetkilileri uyarıyordu. Neler söylüyordu, söyledikleri gerçekleşti mi?

Prof. Yarman: Bir defa bölgedeki emperyal oyunları görmemesi mümkün değildi. Türkiye’nin ise buna boyun uzatması O’nu muhakkak çileden çıkarıyordu.

Bilirsiniz, üzeriden en çok durduğu değerler… ‘Akıl’ ve ‘Gönül’ idi.

Aklı başından alınmış bir ülke, irfanı kapalı, vicdanı mühürlü bir gençlik, tartışmayan, sorgulamayan, nesiller, O’nu ‘deliye’ çevirmeye yetiyordu…

Şu var ki, karşınızda dev güçler varsa, bir tek akıl ve (ne kadar dâhiyane olursa olsun), şahsî hünerlerinizle onlara, karşı koyamazsınız. Açmazı buydu…

Stalin’e demişler ki:

Papa hakkında çok atıyor, tutuyor…

Stalin’in cevabı, ilgi çekici:

Kaç tümeni var ki!

*   *   *

Oktay Hoca’nın dinleyenleri, hayranları, çoktu… Fakat onların başında ‘Oktay Paşa‘ olmayı iç istemedi… Aklından bile geçirmedi… O anaforlara, bir girdin mi, laboratuar, kütüphane, kitap-mitap, biter… O, buna katlanamazdı…

Oktay Hoca, tam manasıyla bir aydın ve ilim adamıydı… Kamuoyu için yazdığı kitaplarla, acayip savaştı. Fakat bunun dışında herhangi örgütlü, siyasî bir mücadele, O’nu, öteki ‘can parçası’ araştırmadan kopartırdı… Buna katlanamazdı…

Çetinoğlu: Buna rağmen asla ümitsiz ve karamsar değildi. Ümitlerinin kaynağı ne idi, güvendiklerinin temelinde ne vardı?

Prof. Yarman: Akıl, direniş, sevgi ve mücadele…

Bir defasında Mareşal Tito demiş ki:

Yugoslavya’yı bölebilirler, Sovyetler Birliği’ni çökertebilirler, ama Mustafa Kemal’in Türkiye’sine, bir şey yapamazlar…

Oktay Hoca, Mustafa Kemal’e; Tito’dan muhakkak daha çok güveniyordu…

Ama ya Mustafa Kemal’in yerine, yıllar içinde geçenler?

Bunu, bir başka fasılda konuşuruz…

Şu ki, Kemalistler, Cumhuriyetçiler, ‘laikler’ mi yoksa ‘laikçiler’ mi, artık tam ne diyeceğimi bilemiyorum, devam edeyim, ‘milliyetçiler’, giderek solcular, hal ve hareketlerini, kilitlendikleri saygıdeğer hedefler itibariyle, ciddi olarak sorgulamalıdırlar.

Bana kalırsa, kimseyi bilhassa kastetmiyorum, ama ‘Türkiye’deki dinamikleri‘, hele bölgedeki, petrol ve doğal gaz savaşı zemininde anlayan, hemen hiç yok gibi…

Oktay Hoca ise, olup biteni hemen herkesten daha berrak görüyor ve insancıl (milliyetçi demeyeceğim), ‘millî bir refleks‘ geliştiriyordu…

İşaret etmeliyim ki, Oktay Hoca, inançlı bir insandı ve aklın, nakil tarafından biçilmesine en çok isyan edenlerden biriydi.

Bakın ‘nakil’, ‘bilim kilisesinde’ de vardır… Esasen olmazsa, olmazdır, ‘nakil’… Ama bu ‘kilise’, ‘sorgulama kültüründen’ uzak durmayabildiği için, kendini yeni baştan var etme erdemini, epeydir, göstere-gelmiştir.

Yoksa söyleyeyim, sorgulamayı ve sorgulanmayı ufak ufak taca atan, giderek, menfaat kalelerinin dışına fırlatmak isteyen, bir ‘bilim kilisesi’, IŞİD’den beterdir… Ki, bu kilise yer yer olsun, böylesi işaretleri maalesef vermektedir.

Oktay Hoca böyle bir bilim kilisesinin keşişi olmayı her zaman reddetmiştir.

Çetinoğlu: Sinanoğlu’nun hayalinde; dünya devletleriyle iktisadî ve teknolojik açıdan entegre olmakla birlikte, iktisaden güçlü, teknoloji üretebilen, tam bağımsız,  kalkınmış ve müreffeh bir Türkiye oluşturmak düşüncesi vardı.

Bu düşüncelerinin uygulamaya konulması, kimler tarafından nasıl engellendi?

Prof. Yarman: J) … Balyoz’a ve Ergenekon’a bakmak yeter de artar bile…

Türkiye, bir ‘Siber Savaş’ yaşadı… Tek kurşun atılmadan Ordu’nun tepesi bir çırpıda biçildi…

Oktay Hoca yaşasa ve biraz daha etkili olmaya başlasa, herhalde tam da, valla mükemmel bir ilim adamı Haberal gibi, bedel ödemeye mahkûm kılınabilirdi… Unutmayalım kil, Sevgili Mehmet Haberal, en verimli beş senesini, Silivri’de ‘mecburî ikamette’, geçirdi…

Çetinoğlu: Oktay Sinanoğlu tam bir entelektüeldi. Kendi aslî alanı dışında kalmasına rağmen, Türkiye’yi kalkındıracak konularda derinlemesine bilgi sâhibi idi. Hangi alanda neler tasarlıyordu? Önemli gördüğünüz birkaç projesinden söz eder misiniz? Prof. Yarman: İlk Yaz Okullarını düzenleyenlerdendi. Aklı ve ilimi, aydınlanmayı, gönüle aynı ölçüde sâhip çıkarak, güçlendirmek için, çırpındı durdu… Fakat dediğim gibi, ‘teşkilatlı’ değildi… Siyaseten baltalandı, durdu…

Çetinoğlu: Akıl ‘ dediniz. Nasıl bir akıl ve kimin aklı?

Yarman: Öğrencilerime şöyle derim:

Aklı kendi başına bırakırsanız, ya davulcuya ya zurnacıya kaçar, akıl deneyle terbiye edilmek mecburiyetindedir…

Oktay Hoca; bağımsız ve millî bir karakterdeydi.

Strateji derslerimde söylediğim, bir şey vardır ki, ihmale gelmez:

-‘Sosyal adaletin’, ‘gelir dağılımında âdil paylaşımın’ oluşmadığı yede, ‘millîlikten’ bahis abestir.

Bir de, Okyanus aşırı bir yerlerden kerteriz tutacaksın, arkasından millîlikten, bağımsızlıktan dem vurmaktan çıkmayacaksın! Bu bir riyâdır. Görenekteki adı, münafıklıktır.

İşbirliği bir şeydir, talimat alıp, bunu yerine getirmek başka bir şeydir.

Doğrusu bu konuları, Oktay Hoca ile uzun uzadıya tartışma şansım olmadı, ama millî kere millî, bağımsız kere bağımız, bir örnek kişilik sergileye-gittiğini, hemen ifade edebilirim.

Bu yönde tam bir sancaktar olmuştur…

 

(1)Amerika Birleşik Devletleri’nin Massachusetts Eyâleti’ndeki Boston Şehri’nin Cambridge Mahallesi’nde yerleşik ve özellikle ilim, mühendislik ve ekonomi  konularındaki başarılarıyla tanınan bir teknik üniversitedir. Teknoloji ve mühendislik konularında dünyanın en iyi teknik üniversitesi olarak tanınmaktadır. 1865 yılında faaliyete geçmiştir.

 

Prof. Dr. OKTAY SİNANOĞLU:

1935 yılında doğdu. 1953 yılında 18 yaşında iken Atatürk tarafından 1928 yılında kurulmuş Türk Eğitim Derneği Yenişehir Lisesi’ni burslu olarak okudu ve birincilikle bitirdi. Okulun bursuyla kimya mühendisliği okumak üzere ABD’ye gitti.                                                                                         1956yılında, 21 yaşında iken ABD Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley Kimya Mühendisliği Fakültesi’ni birincilikle bitirdi.                                                                                                                             1957 yılında, 22 yaşında iken Massachusetts Institute of Technology Enstitüsü’nü (MIT) 8 ayda birincilikle bitirerek Kimya Yüksek Mühendisi oldu.                                                                                                                                                    1960 yılında 25 yaşında iken Yale Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak çalışmaya başladı.                                                                                               1961 yılında 26 yaşında iken ‘Atom ve Moleküllerin Çok Elektronlu Kuramı’ başlıklı tezi ile doçent ve 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını ilim dünyasına kazandırarak profesör unvanını aldı. Bu unvan ile Modern Üniversite Tarihinin ve Yale Üniversitesi Tarihinin (son 300 yıldaki) en genç profesörü oldu.                                                                              1964 yılında 29 yaşında iken Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne danışman profesör olarak tâyin edildi. Kısa bir süre sonra, Yale Üniversitesi’nde ikinci bir kürsüde daha profesör olarak görev verildi.                                                                                           Dünyada yeni kurulmaya başlayan moleküler biyoloji dalının ilk birkaç profesöründen biri oldu. Watson ve Crick sarmal modelindeki DNA sarmalının çözelti içinde o halde nasıl durduğunu keşfetti.                                                                                     Amerikan Millî İlimler Akademisi’ne üye olarak seçildi. Buraya seçilen ilk ve tek Türk oldu. İki defa Nobel’e aday gösterildi. Defalarca Nobel Akademisi’nin isteği üzerine Nobel’e adaylar gösterdi. Dünyanın sayısız yerinde sayısız buluşları ve teoremleri ile ilgili sayısız konferans verdi. Son zamanlarda, 26 yaşından beri devam ettiği Yale Üniversitesi’nde Moleküler Biyoloji ve Kimya olmak üzere iki kürsüde profesör ve 7 senedir görev yaptığı Yıldız Teknik Üniversitesi’nde ise Kimya dalında olmak üzere bir kürsüde profesör olarak görev yaptı.

19 Nisan 2015 tarihinde ABD’nin Florida Şehri’nde vefat etti. İstanbul’da toprağa verildi.

 

(DEVAM EDECEK)

(ÖNCE VATAN GAZETESİ, 04 Eylül 2015 Cuma)

 

 

Nuh İle Hz. Nuh

Gelişen bilimin verilerine göre ana ve babalarımızın genlerini taşımaktayız. İyi veya kötü bütün bedensel özellikler gen haritasında yer alır ve nesilden, nesle taşınır. Bu bilgiler kalıtım yoluyla bir bireyin ne olacağı değil,ne olabileceğini hakkında tahmin yapmamızı sağlar.                                                                                                                     Benzerlik ve farklılıkları kalıtım ve çevre oluşturur. Yapılan araştırmalarda kalıtımın insan yapısı üzerinde %65, çevre etkileşimin ise %35 olduğu tahmin edilmektedir.   Kişiliği oluşturanda bu %35 farazi kısım olup ruhsal varlığımızın oluşmasında önemli bir yer işgal eder. Bütün insanlar İslam ahlakı üzerine doğmalarının hikmeti de budur.                                                                                                                             Şu soru ister, istemez akla takılmaktadır. Çevresinde, sevilen ve sayılan iyi huylu ve karakter sahibi olan insanların nasıl yaramaz ve ahlaksız çocukları olmaktadır. Her şeyi genlerle izah etmemiz ne derece doğrudur.                                                                                   Kendi halinde, çevresindeki insan ve hayvanlara şefkat ve merhamet gösteren ve onu tanıyanların hepsinin benim gibi bu ortak kanaati taşıdığımız Allah rahmet etsin bir dostum ve müvekkilim vardı. Yetişkin iki kız ve iki erkek çocuğu vardı. Fransa’da işçi olarak çalışmaya gitmiş ve oradan emekli olunca Eyüp ilçesine yerleşmiş mali yönden hali vakti yerinde bir kimseydi.                                                                                                     Ancak bu arkadaşın 26-27 yaşlarındaki küçük oğlunun bir benzeri sülalesinde bile yoktu. Bu çocuk ahlak ve karakter itibariyle hiç birine benzemiyordu. Bu insan için kötü demek bile basit bir tanım olurdu. İçkici, kumarcı, esrarkeş olması bir yana mahalledeki kedi ve köpekleri döver ve hatta öldürdüğü söylenirdi. İnsanlara ve komşularına yaptığı kötülükler sayılamayacak kadardı. En nihayet gasp amaçlı komşunu olan bakkalın yeni evli tek erkek çocuğunu silahla vurarak öldürdü ve cezaevine girdi. Çıktığında da fazla yaşamadı hastaydı öldü.                                                                                                                 Oysa ana, babası diğer çocuklarına olduğu gibi Ona da aynı terbiyeyi vermişti. Bu durumun sırf genlerle izahı mümkün değildir.                                                                                   İnsanlığın ikinci babası sayılan Hz. Nuh (a.s) çocukları Ham,Sam,Yasef ve Kanan’ı aynı terbiye ile yetiştiremeye çalışmıştır. Hz. Nuh’un asi oğlu Kenan sadece Nuh’un oğlu olmaya karar vermiş ve belirli sonunu sağlamıştır. O nedenle salih bir ana ve babanın, asi çocuğu olabilir. Bu durum bizleri şaşırtmamalı ve ana ve babayı suçlamamak gerekir.         Hz. İbrahim’in babası Azer kâfir olarak yaşadı ve Azer olarak öldü. Oğlu İbrahim ise Hz. İbrahim olarak yaşadı ve öldü.                                                                                                         Her birey ayrı bir dünya olup, kendisine en uygun seciyeye sahip olarak o yolu seçer.                                                                                                                                       Temelde insanlar ana ve babalarına nispetle saygınlık kazanamadıkları gibi, bunu kaybetmezlerde. Saygınlık kişinin bizatihi kendi kişiliğiyle ilgili olup, makam ve mevki ile de saygınlık kazanılamaz. Mevki ve makamın getirdiği sadece o makama duyulan yücelik atfındandır. Oradaki şahsa değildir. Devlet başkanlığı, Hükümet Başkanlığı, Valilik, Parti Genel Başkanlığı, Profesörlük ve benzeri mevkiler ulvi birer makamdır. Ancak orada hasbelkader bulunanın saygın bir kişi olduğu her zaman söylenemez. Tarih bunun örneklerle doludur.                                                                                                            Olumsuz davranışı olan, değer yargılarından uzak Nuh’un oğlu Kenan’ı babası Hz. Nuh’a izafeten saygın bir kişi olduğunu söylemek Allah’ın bize kendisinden verdiği akla ihanettir. Hiç kimseyi ana ve babasından dolayı ne yüceltmeli ve ne de alçaltmalıyız. Yücelik ve alçaklık tamamen şahısın kendisiyle ilgilidir. Nuh’un oğlu ile Hz. Nuh’un oğlu olmak arasındaki fark işte buradadır.                                                                                      Selamla. Sağlıcakla kalın. Eylül-2015

 

Selahattin Demirtaş ve Ali Haydar Konca’ya Soruyorum

Neyi sayıklıyorsunuz, neler saklıyorsunuz? Bilinçaltınızdan ne demeçler patlak veriyor?

İmparatorluk geleneği olan bir milletiz. Başka dinden, ırktan ve renkten insanlarla Asya-Avrupa-Afrika’da devletler yönetmişiz. Sade Osmanlı’yı kastetmiyorum; Hun İmparatorluğu’ndan Delhi Türk Sultanlığı’na ve Hazar İmparatorluğu’ndan Memlûk Sultanlığı’na kadar böyle..

Anadolu’da da kurduğumuz tüm devletlerde eski halklardan yeni yerleşimcilere dek kapımız herkese açıktı. Yönetme işinde hüner toplumsal katmanları ayrıştırmak yada dışlamak değil onları bir arada tutacak hizmet ve emek koordinasyonu oluşturabilmektir.

Reklama girmeyelim. Sözü nereye getireceğiz; Ermenilere, Süryanilere.. O niye?

HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş ne zaman ağzını ‘Halklar’ diye açsa ya “Kürt, Türk, Alevi, Sünni, Ermeni, Yahudi” diye örnek zinciri kuruyor ya da ‘Haklar’ diye mevzu yaptığında “Kürt, Ermeni, Süryani” diye sıralama yapıyor.

HDP’nin son seçimde aldığı 6 milyon oyun yarıdan fazlasının Doğu ve Güneydoğu Bölgesinden olduğu biliniyor. Tüm Türkiye’de yaşayan Ermeni sayısı 60-70 bin, Süryani sayısı 20 bin, Keldani sayısı 3-4 bin. Bunların da çoğu İstanbul’da yaşıyor.

Oysa resmî istatistiklere göre Türkiye’de Arapça konuşan 1 milyon (Suriyeliler dışında), Zazaca konuşan yarım milyon insan var. Seçmenden oy alma esasına göre kurulan bu parti 1 milyonu değil 100 bini esas alıyor. Kürt kimliğinin tanınmamasından bahsediyor ama Zaza’yı Kürt sayıyor.

Dahası ikide bir “Ermeni soykırımı vardır”, “Tereddüt etmeden Ermeni soykırımını kabul ediyorum”, “Evet, 1915 bir soykırımdır” diyen bir insan amatör bir tarihçi bile değilse niye bu konuda bu kadar ısrarlıdır? Varsa bu soykırımı kendi dedeleri yada akrabaları yapmış da ordan mı biliyor?

Mesela benim dedelerim öyle şeyler yapmamış. Ama İzmit Bahçecik’teki Hınçak – Taşnak çetelerinin azgınlıklarına karşı sivilleri koruma adına meşru müdafaa yapmışlar. Sadece 600 sayfalık yöresel bir tarih çalışması bunun arşiv belgeleriyle dolu.

Hükümet’in taze Bakanı ve taze Kocaeli Milletvekili Ali Haydar Konca da “Bir katliam yapıldığı çok açık ve nettir. Bunu herkes kabul ediyor. Esas itibariyle kabul etmeyen de yok. Asıl olan tanımlanması noktasındadır. Onu da Partimizle tartışıp konuşup ve birlikte vereceğimiz karar doğrultusunda netleştireceğiz” diyerek AB Nazırı olarak ilk demecini patlatıyor.

Bildiğim kadarıyla kendisi de Demirtaş gibi hukukçu. Amatör olarak tarihle ilgileniyor mu bilmiyorum. Yanılmıyorsam da Muş Varto’lu.. Varsa bu katliam Varto’da mı yapılmış? Konca’nın dedeleri mi yapmış, kim yapmış? Muş haricinde de katliam yapıldığına dair elinde hangi veriler varmış; bir tarihçi olarak meraka kapıldım.

Halkların Demokratik Partisi, zaman zaman Ermeni Soykırımı Anma Etkinliği yapabiliyor. Eşbaşkanlardan Belediye Başkanlarına kadar sırayla herkes Erivan’a özel ziyaretlerde bulunabiliyor. Hatta 7 Haziran Seçimlerinde olduğu gibi Avrupa Ermeni Federasyonu yani Diaspora “HDP’yi destekleyin” çağrısı yapabiliyor.

AKP’den Markar Esayan, CHP’den Selina Doğan, HDP’den Garo Paylan’ın Ermeni kimliğiyle TBMM’ne girmesi demokratik renklilik adına doğru. Ortalama 90 bin kişiye 1 milletvekili düştüğüne göre sayı fazla ama olsun.

Demirtaş ve Konca ne yapmaya çalışıyor?

 

Erenler Nöbette

Türkiye’de siyasî adım atmak isteyenler her şeyden önce ABD, AB’nin kilit ülkeleri, İsrail, Rusya ve hattâ komşu ülkeleri hesaba katmak zorundadır.

Zira Türkiye öyle bir stratejik yerde bulunuyor ki, atacağı, atmak istediği her adım kendisinden çok başkalarını ilgilendiriyor ne kelime hattâ endişelendiriyor.

Çünkü coğrafyası kaderi olan bir ülkeyiz.

Çünkü insanlığın jeopolitik ağırlık merkezinin tam üstündeyiz.

Çünkü halen resmî büyük bir müttefikimiz(!) olan ABD; ikili oynamakta, sağı gösterip solu vurmakta, zahirî / sözde bahanelerle PKK’yı kendi kara gücü olarak görmekte ve göstermektedir.

“2003 yılında Türkler, ABD güçlerinin Türkiye üzerinden Irak’ı işgal etmesine izin vermeyi reddettiler. O zamandan beri ABD ile ilişkileri karmaşık ve sıkıntılı oldu.” (George Friedman – Stratfor Bşk. – Stratfor – 21 Temmuz 2015 Turque Diplomatique 15 Ağustos – 15 Eylül 2015 s. 3)

Dikkat edilirse bütün karışıklıklar, tüm kaynaşmaların hepsi Türkiye’nin etrafında cereyan etmektedir.

Aslında kızım sana söylüyorum gelinim sen anla kabîlindendir.

Çünkü asıl hedef Türkiye’dir. Fakat Türkiye’yi her şeye rağmen cepheden vuramadıkları için, ihanet çemberine alıp, boğazını yavaş yavaş sıkarak, Türkiye’yi tedrîcen boğmak istemektedirler.

Fakat bunun beklenmedik bir tepki ve patlamaya sebep olacağını da düşünmüyor değiller.

Bu yüzden perdeyi yırtmıyor, sûreta yüzümüze gülmeye devam ediyorlar.

Zaten en tehlikeli olanı da bu:

Türkiye sık sık “Sen de mi Brütüs?” demek zorunda kalıyor.

Bu yüzden bizi; içimizden, bizimle yıkmak istiyorlar.

Tıpkı Osmanlı Devleti’ni kendi çocuklarıyla hırpalatıp zayıflatarak, son darbeyi idaremizdeki devletçiklere tek tek vurdurmaları gibi.

Aynen Çakalların ve Kurtların ancak topluca hareket ederek Arslan’ı baskı altına alıp tedirgin ettikleri veya son darbeyi sinsice, fırsat yakalıyarak vurmak istemeleri gibi.

Nitekim Abbasî, Endülüs ve Osmanlı Devleti’ni -her zaman geçerli en etkin silâh olan- “Parçala, böl, yönet ve hükmet.” plânı ile parçalayıp, sonra da onları birbirine kırdırmakla sonuç aldıkları gibi.

Bugün de Türkiye’deki -menşeleri farklı da olsa- dini bir, dili bir, vatanı bir olan; özellikle oluşta ayniyet arz eden aynı milleti, yâni Büyük Türk Milleti’ni; teferruat ve ayrıntılardaki farklılıkları bahane ederek, birbirlerine karşı kışkırtıp sürtüştürerek, tüm unsurları içeren ve hepsinin şemsiyesi hükmünde olan “Türk Milleti” mefhum ve kavramında gedikler açarak; Türkiye Cumhuriyeti’ni hak ile yeksan / yerle bir etmek istemeleri gibi.

Fakat evdeki hesabın çarşıya uymayacağını bir türlü akıl etmiyor edemiyorlar.

Hakk’ın da elbet öyle bir hesabı var ki Yarenler

Bilmiyorlar ki Allah’ın izniyle nöbette Erenler

 

 

Bir Tek Problem Var

Ülkede 7 Hazirandan beri yaşananlara, söylenenlere, yapılanlara bakıyorum ve gerçekten şaşırıyorum.

Sanki, problem ve problemin kaynağı belli, açık, aleni, aşikar değilmiş gibi herkes farklı pencerelerden değerlendirmeler yapıyor.

Sanki, herkes, gerçekleri görmüyormuş gibi, her şey olağan işliyormuş gibi fikirler üretiliyor.

Sanki, hükümet kurmaya resmî olarak yetkili ama, gayrı resmî olarak yetkili olmayan bir DAVUTOĞLU olduğu bilinmiyormuş gibi yapılıyor.

Bakın, açık ve net:

Recep Tayyip ERDOĞAN, ne koalisyonlu, ne de şartlı destekli bir AKP hükümetine asla razı olmaz, olamaz.

Bakın, Recep Tayyip ERDOĞAN, AKP’nin tek başına iktidar olmadığı bir Türkiye’yi asla istemez, isteyemez.

Ülkenin bütün meselesinin kaynağı budur.

Tekrar, tekrar yazalım, söyleyelim, anlatalım:

Recep Tayyip ERDOĞAN, AKP’nin tek başına iktidar olmadığı bir Türkiye’yi asla istemez, isteyemez.

Bu nedenle, kimse, şu parti neden şöyle yapmadı, şu kişi neden böyle yaptı, şu insan neden bunları yaptı gibi yorumlarla ne kendisini üzsün, ne başkalarını üzsün.

Türkiye’de şartlar ne olursa olsun, ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın Ahmet DAVUTOĞLU, kendi insiyatifi ile hükümet kuramaz.

Zaten kuramadı.

AKP-CHP görüşmelerinde, AKP’nin sözcüsü kim idi?

O kişi, neden, kim tarafından oraya kondu?

Bunları düşündünüz mü?

Sıfır, risk.

 

Ahmet DAVUTOĞLU hükümeti kuramayınca, görev, teamül gereği CHP’ye verilmesi gerekmez miydi?

Neden verilmedi, bunu düşündünüz mü?

Sıfır, risk.

Bir konu var, mutlaka onu da konuşmalıyız.

Doğru, Recep Tayyip ERDOĞAN’ın karşısında, şu meclis aritmetiğinde yüzde 60  blok var.

Ama, bu bir blok değil.

Bu bloktan bir ortaklık çıkamaz.

Yani, bölücü terör örgütünün siyasî uzantıları ile Türkiye’yi böldürmeyeceği samimi ve gerçek iddiasında bulunanların ortaklık kurması eşyanın tabiatına aykırıdır.

Bu durum da, Recep Tayyip ERDOĞAN’ın maalesef şansıdır.

Seçim, Recep Tayyip ERDOĞAN için son şans olarak kullanılıyor. Yani, tek başına AKP iktidarını elde edebilmenin fırsatı olarak son deneme için her şey yapıldı ve ülke şartları ne olursa olsun yapılmaya çalışılıyor.

Bütün bu anlatılanlardan sonra, geriye iki soru kalıyor.

Birincisi, Recep Tayyip ERDOĞAN, neden AKP’nin tek başına hükümet olmadığı bir Türkiye’yi istemez, isteyemez?

Bunun cevabını herhalde 2013 yılının 17 Aralığından beri yaşananlara, gizlenen gerçeklere bakmak gerektir, cevabı orada.

İkinci soru; çözüm ne?

Bölücü olmayan, teröre destek vermeyen meclisteki kadroların ortak hareket edebilecekleri bir sayıyı bulabilmeleri.

Aksi takdirde, çözüm, başka mecralara kayabilir.

VERİN 400 MİLLETVEKİLİNİ BU İŞ HUZUR İÇİNDE BİTSİN.

YOKSA!!!!! ?????

 

Aral’ın Sırları

0

Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde Araştırma Görevlisi olarak hizmet vermekte olan Yrd. Doç. Dr. Tahsin Parlak Orta Asya’da gerçekleştirdiği ilmî araştırmalar neticesinde ulaştığı bilgiler hakkında şu bilgileri veriyor:

‘Küresel ısınmanın had safhada olduğu bölgede, kuruyan Aral Gölü’nün tabanında Türk kültür tarihinin izleri çıktı. Özellikle Aral’ın 25 metre derinliklerinde, Korkut Ata Devlet Üniversitesi’nin yürüttüğü kazılar sonucu ortaya çıkarılan Kerderi Bölgesi’ndeki Kerderi kümbetleri ve arkeolojik kalıntılar Anadolu’dakilerle aynı. Turan yolunda yaptığım gezilerde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki kiliselerin de Kıpçak Türklerinin menzil kiliseleri olduğunu tespit ettim. Çünkü Kazakistan’daki ‘Akiler‘in, bu günkü ismiyle Ahi Teşkilatı’nın ilk kuruluş yeri buradır. Bu teşkilatı incelediğim zaman Osmanlı Devleti’ni 622 sene ayakta tutan etkenin Âhilik Teşkilatı olduğu ortaya çıkmaktadır. Ahilik Teşkilatı’nın merkezi incelendiğinde, Kıpçakların Aral’daki Akkurgan’dan başlayıp Selçuklunun başkenti Cankent’ten, o bölgeden hareket ederek Anadolu’ya iki koldan geldiklerini görüyoruz. Müslüman olan Oğuzlar Türi-İlkmen/Türkmen adını alarak Selçukluları oluşturup Anadolu’ya ilerlerken, Hıristiyan olan Oğuz ve Kıpçaklar ise Gürcistan üzerinden ilerleyişlerine devam ediyorlar. Bu arkeolojik ve etnografik bulgular bir araya geldiği zaman, Türklerin dünya medeniyetine katkıları olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Fakat ‘Ahilik Yolu‘ dediğimiz İpek Yolu zamanla gözden kaçmış. Oysaki Kıpçak boyları olan Çıldır Atabekleri, 1576’ya kadar Hıristiyan olarak yaşamış, Lala Mustafa Paşa’nın Erzurum’a vali olmasından sonra Müslümanlığı seçmişlerdir. Çıldır Atabekleri, Müslüman olduktan sonra Ahilik sistemiyle yaptıkları menzil kiliselerinin yerine menzil külliyelerini oluşturuyorlar. Böylece kültürün devam etmesini sağlıyorlar.’

6 yıllık çalışmanın sonunda yazdığı ‘Tur-an yolunda ‘Aral’ın Sırları‘ isimli kitabıyla Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV)’ın 2007 yılı ‘Türk Dünyası’na hizmet ödülü’ne lâyık görülen Parlak; Orta Asya’daki kaya resimlerinden yola çıkarak, tarihi İpek Yolu’nu kuran Kıpçak Türkleri’nin ticaret yoluyla kültürlerini Roma’ya oradan da Avrupa’ya yaydıklarını tespit ettiğini belirterek bugün Hıristiyan âleminin dini sembolü olan haç, Almanya’da ve birçok Avrupa ülkesinde bereket Tanrıçası sembolü olarak kullanılan Simurg kuşu gibi birçok ögenin, binlerce yıl önce Türkler tarafından kullanıldığını açıklıyor.

Halı ve kilimlerdeki motiflerde özellikle Dış Oğuz’u temsilen Ok damgası, İç Oğuz’u temsilen Oğ damgasını ve ikisinin karışımından meydana gelen Oğuz damgasını saptadığını kaydeden Yrd. Doç. Dr. Parlak şunları yazıyor:

‘İç Oğuz’un kullandığı Oğ damgası, çadır evlerin (keçe- Kiyüz evler) tepe penceresinin formunu teşkil eden motiftir. Söz konusu motif günümüz Kırgızistan’ının bayrağında da karşımıza çıkmaktadır. Dış Oğuz’lar ise dünyanın dört bir tarafına turlanıp gittikleri için Ok damgasını kullanıyorlardı. Dış Oğuzların bilinen diğer ismi de Kıpçaklardır. İpek Yolu’na hâkim olan Kıpçaklar, gittikleri yerlere bu motifleri götürdüler. Bu motifler içerisinde özellikle güneşi temsil eden ‘Oz’ damgası yani çarkıfelek, Avrupa’da gamalı haç olarak karşımıza çıkıyor. Dış Oğuz’un Ok damgası ise, Kıpçakların bir kısmının Hıristiyan olmasıyla birlikte üçüncü yüzyılda Avrupa’ya taşınıyor. Oğuzların güneş damgası Tunç devrinde Azerbaycan’daki kaplarda, Erzurum’un Oltu İlçesi’ndeki koç ve koyun heykellerinde bulunurken, ‘Ok’ damgası ise Kıpçaklar Hıristiyan olduktan sonra Avrupa’da haç olarak kullanılmaya başlanıyor. Hıristiyan âleminin simgesi olan haçı Türk dünyasının halı ve kilim dokumalarında, yine Ahmet Yesevi Türbesi’nin tuğla dekorasyonu arasında görebilirsiniz. Yine yarısı kartal, yarısı pars olan Dış Oğuz’un ongunu Simurg kuşu figürü, İpek Yolu’nun her yerinde karşımıza çıkıyor. Tataristan ve Hakas Devletleri’nin arması, Kazakistan’ın millî simgesi olan Simurg, Hunlar’dan itibaren bir çok Türk Devleti’nin yanı sıra Roma’nın kurucusu Tursakalardan meydana gelen Etrüksler aracılığıyla İtalya’da ve Almanya’da kullanılmaktadır. Türkistan’da bulunan Bayındır’dan İzmir’deki Bayındır’a getirilerek gemilere yüklenen mallar, Kıpçaklar tarafından deniz yoluyla İtalya’ya taşınıyordu. Böylece Kıpçaklar, kültürlerini de Avrupa’ya aktarıyordu. Orta Asya’daki Turan Denizi’nin Ege’de Tiran Denizi olarak karşımıza çıkması da bunlara örnek teşkil ediyor. Orta Asya’daki kaya resimleriyle İtalya ve bu bölgedeki amblemlerin sırrı budur.’

Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Tahsin Parlak, halı ve kilim motiflerini araştırmak için gittiği Kazakistan’da, Orta Asya’da yaşayan Türklerin Kıpçaklar aracılığıyla Avrupa’ya taşıdıkları kültürün izlerini buldu.

Son buzul döneminden sonra insanların Orta Asya’daki Turan ovası civarında yeniden hayata başladıklarını kaydeden Yrd. Doç. Dr. Tahsin Parlak; “Bu bölgede yaşayan insanlar, Kıpçak Türkçesi’nde ‘an’ olarak nitelendirilen hayvanları, yine hayvanların şahı olan Şahan’ı, kartalı ve diğer kuşları evcilleştirerek, günlük hayatta yararlandılar. ‘Turan Yolu’nu daha sonra ‘İpek Yolu’, ‘Baharat Yolu’ ve günümüzde de ‘Enerji yolu’ adını aldı” diyor.

Dr. Parlak’tan edinilen bilgilere göre; ‘Osmanlı Devleti’nin bayrağında yer alan üç hilal, bozkırdaki yarı göçebe hayatı temsil eden Akkır’ı, İpek Yolu’nu anlatan Akyol’u ve ince şehir hayatını gösteren Akkurgan’ı simgeliyor. Ve bu ince şehir hayatıyla kültür ve medeniyetin beşiği durumundayız. Ancak bugün batı, bizi yalnızca bozkır hayatıyla ön plana çıkarıyor. Orta Asya’daki kaya resimleri incelenirse, Türklerin binlerce yıl önce Bering Boğazı’nı nasıl aştığını, dünyaya nasıl ulaştığı görülür.’

Öyle anlaşılıyor ki yaklaşık 4 yıl bölgede kalan Yrd. Doç. Dr. Tahsin Parlak, halı ve kilimlerde kullanılan motiflerin her birinin birer damga olduğunu belirilemek suretiyle elde ettiği ipucunu tâkip ederek ulaşacağı bilgi ve belgelerle, Türk tarihi ile birlikte dünya tarihinin de yeniden yazılması gereğini ortaya koyacaktı.

Yayın yılı belirtilmeyen eser, 20 X 28 santim ölçülerinde, kuşe kâğıda basılı, 164 sayfadır.

TÜRK DÜNYASI İNSAN HAKLARI DERNEĞİ:

Genel Merkez: Trabzon. Telefon: 0.532-313 80 91 Belgegeçer: 0.462-325 70 75 e-posta: info@turkdunyasihd.org www.turkdunyasi.org

 

 

 

 

Yrd. Doç. Dr. TAHSİN PARLAK:

Erzurun Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Türk El Sanatları Bölümü Öğretim Görevlisi 56 yaşındaki Yrd. Doç. Dr. Tahsin Parlak, Ahmet Yesevi Üniversitesi’ne görevli gittiği Kazakistan’da kaldığı evde doğalgazdan zehirlenerek vefat etti.

Dr. Parlak’ın Erzurum’da oturan ailesi, uzun süre iletişim kuramayınca bu ülkedeki Türk Büyükelçiliği’ni arayıp yardım istedi. Büyükelçilik görevlileriyle birlikte kaldığı eve giden Kazak yetkililer, ilim adamının cansız bedeni ile karşılaştı. Kazak yetkililer, Dr. Parlak’ın doğalgaz zehirlenmesinden öldüğünü belirtiler.

Ölümü şüpheli bulunan Parlak, daha önce evine giren kişilerin saldırısına uğramış ve pencereden atlayarak canını kurtarmıştı. Tahsin Parlak, özellikle yöreye özgü halı-kilim ve eski kumaş desenleri konusunda uzmandı.

1999-2001 yıllarında Kazakistan’da Başbakanlık Türkiye İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) adına Aral Bölgesi El Halıcılığı Geliştirme Projesi’ni yürüttü. Kazakistan Bilimler Akademisi’nde doktorasını tamamladı. Kazakistan’da Korkut Ata Devlet Üniversitesi’nde de bir süre öğretim görevlisi olarak çalıştı.

Yrd. Doç. Dr. Parlak, son dönemlerde özellikle Türk dünyası ve Türklerin kökenleriyle ilgili yaptığı kültür tarihi araştırmaları, bu konulara ait yayınladığı kitaplarla dikkatleri üzerine çekmişti. Hıristiyan inancının simgesi haç ile Nazilerin de kullandığı gamalı haçın Türk kültürünün birer ürünü olduğunu arkeolojik ve etnografik bulgularla ortaya koyan ve 17 yıldan bu yana Atatürk Üniversitesi’nde görevli olan Yrd. Doç. Dr. Parlak’ın cenazesi Erzurum’a getirilerek toprağa verildi.

 

 

 

DERKENAR

 

ARAL GÖLÜ

İnsan toplulukları, coğrafya parçalarını vatan haline getirirler. Seçim sırasında, yerleşilecek toprakların zenginliği ön planda tutulur. Su, toprak zenginliği sağlayan en önemli unsurdur. Aral Gölü, böyle bir zenginliğin merkezi olduğu için Türk topluluklarını kendisine çekmiştir. Tarihî adıyla Amu Derya ve Siri Derya, günümüzdeki isimleriyle Ceyhun ve Seyhun ırmakları, asırlar boyunca Aral Gölü’ne hayat taşıdılar.

Amu Derya (Ceyhun) Irmağı, Tacikistan sınırları içerisindeki Hindikuş Dağları’ndan doğar. Uzunluğu 2.500 kilometredir. Siri Derya (Seyhun) Irmağı’nın bir kolu Tienşan Dağları’nın Kazakistan’da kalan bölümünden, diğer kolu ise, Özbekistan’ın başşehri Taşkent’e hâkim dağlardan doğar. Bu iki kol, yine Özbekistan sınırları içerisindeki Fergana Vadisi’nde birleşir. Uzunluğu 3018 kilometredir. Her iki nehir, tabii havzası ve sulama kanalları ile yaklaşık 500.000 kilometrekarelik bir alana su verir. Aral Gölü’ne ulaştıklarında, iyice cılızlaşır. Gölün ihtiyacı olan suyu ona veremezler. Bu sebeple, Aral Gölü’nün su ile kaplı alanı, 68.000 kilometrekareden 15.000 kilometrekareye düşmüştür. Su yüzeyinin deniz seviyesinden yüksekliği de 53 metreden 12 metreye inmiştir. Ölüm fermanının imzalandığı tarihlerde Aral Gölü, Marmara Denizi’nin 5 katı büyüklükte idi. İçerisinde 25 ayrı çeşit balık yaşayabiliyordu.

Aral Gölü’nü, çağımızın en büyük tabii felaketi haline getiren gelişme, bu değişimlerle meydana geldi. Gerek su seviyesinin azalması, gerekse tarım alanlarında kullanılan ilâç artıklarının su yolu ile Aral Gölü’ne  gelmesi  sebebiyle,   su canlıları tamamen yok oldu.

Aral, dünyanın dördüncü büyük gölü idi. Hazar Denizi’nden 78 metre yüksekte idi. Birbirlerine kanalla bağlı idiler. Kanal gemileriyle yük ve insan taşımacılığı yapılabiliyordu. Olumsuz gelişmeler neticesinde bölgede hayat ve ekonomi felç oldu.

Aral Gölü, ilim adamları ve çevreci kuruluşların ilgi odağıdır. Yıllar süren araştırmalara rağmen, paraca destek bulunamadığından, gölün tamamen kuruması ve kapladığı alanın çölleşmesi engellenemiyor. Hızlı gidiş durdurulamazsa, 10 yıl sonra göl, çöl ortasındaki bir çukur olarak bölge coğrafyasındaki yerini almış olacak.

Aral Gölü, sâhibi olduğu zenginliklerle, çevresinde 5.000 yıl devam edegelen bir yerleşim alanı oluşturmuştu. Üzerindeki 1.200’e yakın adacıkları ile ilgi çekici bir turizm bölgesi idi. Bölgeyi yurt ve yerleşim alanı olarak seçen Türklerin zevk sahibi olduklarını ispatlayan bir dünya cenneti idi.

Moskova’daki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) yöneticileri, pamuk… daha fazla pamuk istediler. Çevre bilincine sahip olmayan tarım uzmanları, emirleri yerine getirdiler. Aral’a hayat veren sular, pamuk tarlalarına yönlendirildi. Sular toprağa hayat verdiler. Toprak, pamuk verdi. Pamuklar rubleye, rubleler dolara dönüştü. Dolarlar, SSCB’nin propagandasında kullanıldı. Kazanan olmadı, Kaybeden, bölge halkıydı. Topraklar çöl oldu. Hava, zehir doldu. İnsanlar, zehir solumaktan hastalandılar, öldüler. Bazıları ise yaşayan ölü hâline geldiler. Aral çaresiz, insanları dermansız, görenler üzgündür. Ozan olsanız, türkü yakabilseniz… bir Aral Ağıtı çıkar ortaya. Dinleyenleri ağlatan…

 

OĞUZ ÇETİNOĞLU

KUŞBAKIŞI:

GÜVENLİ BAĞLANMA:

Âdem Güneş’in yazdığı kitap,  16,5 X 22,5 santim ölçülerinde, 176 sayfadır. 2014 yılında yayınlanmıştır. 

Hayat bağlanmalardan ibarettir. Önce anneye sonra babaya, aileye ardından hayata ve yaşamaya bağlanma…

Yaşama sevincini kaybetmiş kişiler bağlanamayanlardır.

Birçok psikolojik problemin kökeninde bağlanamamak veya bağlanmanın şiddetini ayarlayamamak vardır. Ve bu duygu yüklü özellik, ancak çocukluk yıllarında edinilir.

Bağlanma; ebeğin, kendisini tamâmen bebeğine bırakmış annesinin kucağında huzur bulmasıyla başlayan, yetişkinlik yıllarında romantik bağlanmalara kadar devam eden hayatın ana çizgisidir.

Pedagog Âdem Güneş Güvenli Bağlanma isimli kitabında insan olmanın, kişilik gelişiminin, hayatın her döneminde sağlıklı ve doyum veren ilişkiler kurmanın esası olan ‘bağlanma’ konusunu ele alıyor.

Emzirmeden birlikte uyumaya, aidiyet ilişkisinden ayrılmaya, sütannelikten tuvalet eğitimine, farkında olmadan bebeğe hissettirilen hissî ve psikolojik şiddetten baba-bebek ilişkisinin sınırlarına varıncaya kadar pek çok konuyu ‘bağlanma’ çerçevesinde değerlendiriyor.

TİMAŞ YAYINLARI:

Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00                                    e-posta: timas@timas.com.tr /  www.timas.com.tr

ORUÇ BARBAROS SULTAN:

Denizciliğe heves ettiler, tayfa oldular. Azmettiler, çalıştılar, teknenin sâhibi oldular. Oruçla Hızır’la birleşip, deryalara açılıp, yeni yerler ve insanlar tanımak istediler. Reislik hevesine kapılıp reisliklerinden oldular. Köyleri, evleri, kaleleri yağmalandı, sevdikleri şehit edildi, sabrettiler. Yine denize açılıp kendi işlerinde olmayı dilediler ama hapsedildiler. Rablerine yalvarıp kendi kurtuluşları ve cümle İslâm’ın ferahı için yakardılar, kurtuluşa nail oldular. Zaman geldi, sultanlara bey oldular, kâfirlere karşı Müslümanların yardımına koştular. Yaralandılar, uzuvlarını kaybettiler ancak asla yılmadılar, İslâm için cihattan geri durmadılar. Gün geldi ihanete uğradılar ama her durumda tevekkül ettiler. Çalıştılar, cihat ettiler, ihsanda bulundular ve kendi mülklerini edinip, üzerinde sultan oldular. Zevkusefaya düşmediler, Allah yolunda cenk etmekten yüz çevirmediler. Türk adını Mağrip diyarından tüm cihana duyurdular. Belki peşlerinde kabir bırakamadılar ama övünülecek şanlı bir tarihî miras bıraktılar.

Dursun Saral’ın yazdığı, 14 X 21,5 santim ölçülerinde 591 sayfalık kitap, Oruç ve Hızır Reislerin 1478-1518 yılları arasındaki hayatlarının, tecrübelere ve belgelere dayanılarak ‘Tarihi Empati / Roman’ türünde anlatılıp yazılmasıdır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

20. YÜZYIL HİKÂYELERİ:

Türkiye’de 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra, yeni bir anayasa yürürlüğe girdi. Bu anayasa gerçekten Türkiye’nin gördüğü, en geniş hürriyetleri getirmişti. Fakat aynı zamanda Türkiye aleyhinde yer altı çalışması yapan örgütler de getirilen hürriyetlerden faydalandılar. Rus ve Çin emperyalizmine bilerek veya bilmeyerek hizmet eden pek çok yayın o dönemde devreye girdi.

Eli kalem tutan Türk milliyetçileri, hikâye ve makalelerle gençliğe gerçekleri anlatma gayreti içerisinde oldular. Ahmet Karabacak, o dönemde Edip Kemal müstear adı ile kaleme aldığı yazılardan güncel olanlarını bu kitapta toplu olarak okuyucuya sunuyor.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

KISA KISA:

1-YER KUBBE: Hâlit Kakınç / Kırmızı Kedi Yayınevi.

2-POTUS VE BEYEFENDİ: Tolga Tanış / Doğan Kitap.

3-SİPER MEKTUPLARI: Necati İnceoğlu / Remzi Kitabevi

4-TÜRK TARİHİNİN BAĞLANTILARI: Murat Kavaklı / İrfan Yayıncılık.

5-AH ŞU BALKANLAR: Erdoğan Aslıyüce / Yesevî Yayıncılık.