17.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 791

Türkiye Işid’i Vuruyor, PYD/PKK ve Esad Kazanıyor

Türk kamuoyu, 28 Ağustos akşamı açıklanan geçici hükümetle ilgili gelişmeleri tartışırken, Türk ve ABD savaş uçakları da IŞİD hedeflerini vuruyordu.

Türkiye ile ABD arasında varılan mutabakatın arkasından hazırlıklar tamamlandı ve IŞİD’in Suriye’deki hedeflerine yönelik ortak hava harekâtı başlatıldı.

ABD Türkiye ile anlaşmasında Irak sınırları içinde Kandil’de bazı hedeflerin vurulmasına karşı çıkmadı. Ancak Suriye’de PYD/PKK hedeflerinin vurulması konusunda “aklınızdan bile geçirmeyin. Onlar benim bölgedeki müttefikim” dedi.

***

Esad’ın PYD Kartı

Esad yönetiminin bugüne kadar direnebilmesinin sebebi, İran, Rusya ve Çin‘in tam ve kararlı desteği idi.

ABD ise Suudi Arabistan, Katar başta olmak üzere Körfez ülkeleri, AKP yönetimindeki Türkiye ve ‘Suriye Dostu Grubu’ adı altında toplanan yüz kadar ülkeyle bir koalisyon oluşturdu.

Meselenin “diktatör Esad’ın zulmü” ve “Suriye’ye demokrasi getirme” olmadığı açık. Çünkü ABD yanındaki ülkelerin arasında demokrasi ve özgürlüklerle zerre kadar ilişkisi olmayan çok sayıda Arap Kral, Emir ve Şeyhler var.

Türkiye Esad ile dostluğu bitirip, Esed‘e dönüştürdüğünden beri, Suriye’de Esad yönetiminin yıkılması için elinden gelen her şeyi yaptı. Uluslararası hukuka uygun olsun olmasın her yolu denedi.

Esad ise Türkiye’nin kendisi ile uğraşmaması için Türkiye sınırlarındaki bazı bölgeleri PKK/PYD‘ye bıraktı. Bu bölgede bağımsız kantonlar kurmasına izin verdi.

PYD/PKK de, Türkiye’nin bütün ısrarına rağmen, Esad ile yaptığı anlaşmayı bozmadı, Esad güçlerine karşı savaşmadı.

Türkiye’nin Esad’a karşı desteklediği ÖSO ve diğer toplama gruplar ise etkili olamadı.

***

IŞİD’in Uyuyan Hücreleri

Bu arada IŞİD denilen bela Irak’tan Suriye’ye alan hâkimiyetini genişletti. Suriye’nin yaklaşık yarısı IŞİD işgali altında. Türkiye ile IŞİD, aralarında 110 km’lik bir sınır olan, komşu haline geldi.

Bugüne kadar IŞİD Türkiye’de bir eylem yapmadı. Suruç’ta yaptığı söylenen intihar saldırılı eylemi IŞİD kabul etmedi.

Oysaki IŞİD’in Türkiye’de binlerce uyuyan hücresinin olduğu, IŞİD’e Türkiye’den katılımların çokluğu sebebiyle, IŞİD’in merkezi Rakka’da Türkçe’nin yaygın olarak kullanılır olduğu yazılıp, söylenmekte.

Buna karşılık IŞİD’in de, “çözüm sürecinde” PKK’nın yaptığı gibi, sınır zafiyetlerimizi ve Suriye’den kontrolsüz göçmen girişini değerlendirdiği sır değil. Şehirlerimizi patlayıcılarla doldurduğu ve silahlı, tam biat etmiş, robotlaştırılmış militanlarıyla saldırıya hazırlandığı uzmanlarca ifade edilmekte.

Devletimizin bu uyuyan hücreleri bulup yok etmeden IŞİD’e karşı bizzat bombalamaya katılması, bu uyuyan hücrelerin erken uyandırılmasına sebep olabilir. Bu ise ülkemiz için çok tehlikeli.

Nitekim Türkiye bombalamaya başlayınca IŞİD’den ilk tehdit geldi. “Türkiye’nin kendi eliyle işledikleri kendilerine döndürülecektir” açıklaması yapıldı.

***

Nereden Nereye Geldik

Türkiye ve ABD Esad’ın gitmesini istiyordu.

Türkiye PKK/PYD’nin Suriye’de devlet kurmasını istemiyordu.

Şimdi çok ilginç bir duruma geldik: Türkiye, Esad yönetiminden alınan izinle, ABD ile birlikte, Esad’ın düşmanı IŞİD’i bombalıyor.

Büyük ihtimalle bizim desteğimizle IŞİD’den açılacak alanda PYD/PKK devlet kuracak.

***

Işid Kürt Devleti Kurulmasının Bir Aracıdır

ABD, IŞİD’i Irak’taki Barzani yönetimindeki Kürt Devleti’nin güçlenmesi için kullanmakta. Kerkük ve Telafer’de Türkmenlerin IŞİD sebebiyle Barzani himayesine mahkûm edilmesiyle bu operasyonun Irak ayağı gerçekleşti.

Şimdi de Irak petrol ve doğalgazının Akdeniz’e (Türkiye sınırları dışından) ulaştırılabilmesi için Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt koridoru oluşturulmakta.

Burada da Irak’taki yöntem kullanılmakta.

Kobani ve çevresi önce IŞİD tarafından işgal edildi. IŞİD, ABD başkanlığındaki koalisyon tarafından, bombalanarak çıkartıldı. Türkiye’nin de (kerhen de olsa) desteğiyle PYD/PKK “savaşçı kahramanlar” haline getirildi. Kobani PYD’ye hediye edildi.

PKK Türkiye için IŞİD’den daha yakın ve daha önemli bir tehlikedir. IŞİD Türkiye için, PKK ile kıyaslanamayacak kadar, daha sınırlı bir tehdittir.

Barzani – PKK/PYD Koridorunun tamamlanması Türkiye için çok zararlı. Hükümet bunun farkında. Ama ABD/AB planına karşı koyma gücü yok.

ABD/AB gölün kuşunu, gölün taşıyla vurmaya devam ediyor. Kendimize düşman PKK devletini, kendi elimizle bize kurduruyorlar. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi.

Üstelik sıranın Türkiye’de bir Kürt Devleti kurulmasına geleceğini bile bile.

Özetle, Türkiye’nin bizzat kendi uçaklarıyla IŞİD’e karşı bombalamaya başlaması sonucu iki önemli gelişme olabilir.

1-    IŞİD Suriye’nin kuzeyinde oluşturulmakta olan “Kürt koridorunun” eksik kalan bölgesinden uzaklaştırılacak. Türkmenlerin yoğun olduğu bu bölge de PYD/PKK hâkimiyetine devredilecek. Türkmenler silah ve eğitim olarak savaşma yeterliliğine sahip olmadıkları için PYD bu alana hâkim olacak.

2-    Türkiye’nin IŞİD’e karşı hava operasyonlarına bizzat katılması Türkiye’de uyuyan IŞİD’in uyandırılması riskini taşıdığı açık. PKK eylemleri yanında IŞİD eylemleriyle Türkiye kaosa itilebilir.

Görüldüğü gibi Türkiye içinde PKK ile mücadele yerine müzakere edildiği dönemi PKK çok iyi değerlendirirken, devletimizi yönetenler bir stratejik körlük içindeydi.

Bunun ağır bir bedeli olacaktı, oluyor.

Suriye politikası da ilk düğmenin yanlış iliklendiği başka bir alan.

Hem PKK ve hem de Suriye politikalarında AKP hükümetlerince yapılan yanlışlar Türkiye’yi daha maliyetli, daha riskli ve başarı şansı çok yüksek olmayan seçeneklere mahkûm etti.

Çok fazla karamsar olmayalım ama ödeyeceğimiz ağır bedeller olduğunu da bilmemiz lazım.

***********************************************

Babalar ve Oğulları

MHP Genel Başkan Yardımcısı ve kurucu lideri Başbuğ Alpaslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş ülkücüleri üzdü, Ak Partilileri çok mutlu etti.

Partisinin kesin kararına rağmen hükümete neden girdiği hakkında rivayetler muhtelif. Bir taraftan “Saray’ın bildiği bir zaafı” olmasından, “bakanlık uğruna davasını sattığına” kadar yorumlar var. Diğer taraftan AKP kanadı “ülke için kendini feda eden sorumlu devlet adamı” olduğuna dair propaganda yapmakta. Gerçek sebep zamanı gelince ortaya çıkar.

Tuğrul Türkeş MHP içinde soyadı sayesinde itibar gören bir isimdi. “Partiye şu özelliği veya hizmeti ile değer katıyordu” diyen yok.

Buna rağmen Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu, Tuğrul Türkeş sayesinde, MHP kalesine bir gol attı diyebiliriz.

Tuğrul Türkeş hükümete bakan olarak katılma davetini kabul etmeden, MHP yönetiminin izlediği politikaları eleştirebilir, hatta genel başkanlığa aday olabilirdi. Bu durumda saygı duyulurdu.

Ama Başbakan Yardımcısı olduktan sonra yapacağı hiçbir eleştiri dikkate alınmaz. Hatta en ağır Bahçeli muhaliflerince bile.

Bu bakımlardan Kutalmış Türkeş‘in geçmişte AKP milletvekili olması nasıl MHP oylarını etkilemedi ise, Tuğrul Türkeş‘in tavrı da etkilemez.

Yine de, oğlunda Alpaslan Türkeş’in özelliklerini görememek ülkücüleri üzdü.

Oysaki karizmatik liderlerin çok azının oğulları babalarının vasıflarını taşımıştır.

Bilal’den Tayyip Erdoğan olamayacağı gibi, Tuğrul’dan da Alpaslan Türkeş olmaz.

 

30 Ağustos’ta Türk Olmanın Zorluğu!

“Tarihinde batıya doğru yürüyüşünü yüzyıllar öncesinden başlatan Türk Milletinin, Anadolu’ya attığı en büyük askeri ve siyasi adımların yaşandığı günlerin tekrarını bu günlerde yeniden yaşıyoruz.

Her ne kadar gözden, gönülden ve akıldan uzak tutulmaya çalışılsa da Alparslan‘ın Malazgirt Ovasında bir kez daha açtığı kilidin Mustafa Kemal Atatürk‘le daha da sağlamlaştırıldığı ve Türk Ordusunun zaferlerle yoğrulduğu günleri içeren “Zafer Haftası”nı bir kez daha gururla idrak ediyoruz.

Bu sebeple Türk Milletinin ve bağrından çıkardığı Peygamber Ocağı olarak gördüğü şanlı Türk Silahlı Kuvvetlerinin, 30 Ağustos Zafer Bayramı hepimize kutlu olsun.

Türk Milletini ve Allah’ın nizamını yeryüzüne hâkim kılma davasında, toprağı kanları ile sulamış bulunan bütün şehitlerimizin aziz ruhları önünde bir kez daha saygıyla, minnetle ve şükranla eğiliyor, Müslüman Türk Milletinin bu kahraman evlatlarını binlerce Fatiha ile selamlıyorum.

Yine Allah yolunda, Türk Milleti için çarpışarak gazilik mertebesine ulaşmış yiğit insanlarımızın ebediyete intikal etmiş olanlarına rahmet yaşayanlarına da hayırlı ve bereketli bir ömür diliyorum.

Şahsen Allah’tan sonra kendimi en borçlu hissettiğim varlıklar, şehitlerimiz ve gazilerimizdir. Anama, babama, dedeme, atalarıma ve çocuklarıma nefes alacak, karın doyuracak bir toprak bulduysam onlar sayesindedir. Onlara ve mirasçılarına ne yapsam haklarını ödeyemem. İnanıyorum ki; kendisini Türk olarak hisseden her kişi, aynı duygular içerisindedir.

Şehitlerin ve gazilerin, kanları ve canları pahasına bize emanet ettikleri bu vatanda, bugün Türklük sorgulanmakta ve adeta aşağılanmaktadır. Hatta Türk Milletinin devlet üzerindeki hükümranlığı referandum ile geçirileceği farzedilen anayasa değişiklikleri ile sonlandırılmak istenmektedir. Demek ki; yaşananlara bakarsak, emaneti korumakta, üzerimize düşeni layıkıyla yerine getirememişiz. Ya da en azından ben getirememişim!

Bu yıl Zafer Haftası nedeni ile camilerde okunan Cuma hutbesinde bir kez dahi “Türk” sözcüğü geçmedi. Sanki Alparslan ve Mustafa Kemal; Türk ve komutalarında savaşan askerler Türk askerleri değildi!

Bu diyanet işlerinde, imamlarımızda, vaizlerimizde ve müezzinlerimizde hiç mi haysiyet kalmadı? Yeri ve zamanı değil ama birçok konu var ki neredeyse beni arkalarında namaza durmaktan alıkoyacaklar. Onun için acilen aynaya bakmalarında fayda görüyorum.

Eskiden vaaz ve hutbelerde “Müslüman Türk”lerin İslamiyete yaptıkları hizmetlerden bahsedilir ve Zafer Haftasında Türk Ordusunun komutanları ismen zikredilerek övülürdü. Şimdi bakıyorum da ne Alparslan‘ı ne de Mustafa Kemal‘i anan var, ne hatırlayan. Varsa yoksa “bu millet” tantanası. Tarih mi değişti yoksa bu imam, müezzin ve vaiz tayfasımı?

Gözümün önünden camilerde asılı “Ne mutlu Türküm Diyene” ve diğer milli söylemli mahyaların apar topar indirilişi geçiyor ve bu anı hiç unutamıyorum. İnsan ister istemez 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesinden sonra yurdun dört bir köşesinin müttefik güçlerce işgalinde yaşananları hatırlıyor. Yoksa aynı günlere doğru mu gidiyoruz? Ya da nereye gittiğimizi biliyormuyuz?

Atatürk‘ün, Bulgar İvan Manelof‘la 1906 yılında yaptığı konuşmaya bakacak olursak, “Türk Milleti gerçeği görünce arkasından yürür…” düşüncesinin doğruluğunun yanında bugün bunun hayata geçirilmesinde büyük zorluklar içinde olduğumuz tartışılmaz bir hakikattır. Türk Milleti kendisinden saklanan gerçeği nasıl görecektir? İşin püf noktası budur…

Her türlü yol denenerek Türk Milletinden, başına gelecek olanlar saklanmaktadır. Bunu anlamak için kâhin olmaya gerek yoktur. Biraz tarih bilgisi ve de gündemi takip etmek bizi sonuca götürmektedir. Yeter ki gaflet içinde olmayalım.

30 Ağustos Zafer Bayramında “Türk” sözcüğünün es geçilmesi ve bunun için, camilerin ve din adamlarının da içinde bulunduğu her türlü argümanın kullanılmış olması fikirlerimizin haklılığına delalet eden en büyük göstergelerdir.

Ancak yine de Türk Milletinin içinde yok edilemeyecek ve asli cevher olarak nitelendirilen bir öz vardır ki; bu öz oynanan oyunu yine bozup atacaktır.

Dünyanın neresinde “Ne Mutlu Türküm Diyene” anlayışı içinde yaşayan, gönlü ve kalbi Ayyıldızlı bayrak için atan ne kadar kardeşimiz varsa, onlarla hep birlikte nice 30 Ağustoslarda birlikte olmayı diliyor, Asil Türk Milletinin Zafer Bayramını kutluyor, Cenab-ı Allah’tan Türk Ordusuna her daim muzafferiyet niyaz ediyorum.”

Bu yazı 5 sene önce 2010 Ağustos’unda yazıldı. Bu kere 28 Ağustos 2015 tarihli Cuma hutbesinde, Türk’ün “Zafer Haftası” Malazgirt, Dumlupınar vs. falan hiç anılmadı. Hâlbuki Türk Yurdu Türkiye, silahlı bir saldırı altında. Türk Ordusu; Mehmetçikler, polislerimiz ile birlikte kahramanca bu saldırıya karşı koyuyor. Ama kimin umrunda? Bir de buna üstelik Başbakan Davutoğlu imzasıyla yayınlanan genelge ile “Son günlerde meydana gelen terör olayları nedeniyle, 30 Ağustos Zafer Bayramı törenlerinin sadece çelenk koyma ve tebrikleri kabul şeklinde icra edilmesi; diğer şenlik, konser, eğlence ve kutlama faaliyetlerinin yapılmaması uygun görülmüştür” denildi.

Hepinize soruyorum; ülkemiz silahlı bir saldırı altındayken, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gösterisi ile bir 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlasak, yeniden dosta güven düşmana korku salsak, kahramanlık türküleri ile halkımız çoşsa, kara toprağın bağrına bizim için düşen şehitleri ansak, “hepimiz Mustafa Kemal’iz”, diye haykırsak fenamı olurdu? İstemezler değilmi?

Olsun onlar istemesin; biz şerefle, onurla, gururla 30 Ağustos’u kutlayalım ve haykıralım “Her Türk Askerdir” , “Türk Milleti, Ordu Millettir”. Varmı ötesi?

 

Vazgeçilmez 3 Ülke; Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan

Orta Asyanın Güçlü Üç Ülkesinin İçinde Bulunduğu Ekonomik ve Sosyal Durumu

DR. Akkan Suver’le Konuştuk.

BAŞKANLIĞINI YAPTIĞI MARMARA GRUBU VAKFI’NIN BU ÜLKELERLE OLAN İLGİSİNDEN DOLAYI BİLGİSİNE BAŞVURDUĞUMUZ DR. AKKAN SUVER; TÜRKİYE’NİN KAZAKİSTAN, ÖZBEKİSTAN VE TÜRKMENİSTAN İLE OLAN İLİŞKİLERİNİN ÖNEMİNİ “HAYATÎ İLİŞKİLER” DİYE DEĞERLENDİRDİ.

OĞUZ ÇETİNOĞLU: Marmara Grubu Vakfı olarak, on sekiz yıldır Avrasya Ekonomi Zirveleri’ni tertiplemektesiniz. 7-9 Nisan 2015 günleri gerçekleşen bu Zirve’de Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan gibi bölge ülkelerinin sesi de duyuldu. Bu arada Kazakistan’da ve Özbekistan’da Cumhurbaşkanlığı seçimleri de yapıldı. Bildiğimiz kadarıyla Özbekistan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Türkiye sivil toplumu adına gözlemciydiniz. Bizlere sözünü ettiğimiz bu 3 ülke hakkında neler söylemek istersiniz?

Özbekler Seçimlerle Güven Tazeledi

Dr. AKKAN SUVER: Türkiye’nin kardeş Özbek, Türkmen ve Kazak halklarıyla ilişkilerine verdiği büyük değeri hepimiz gibi herkes bilmektedir.

Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan tarihî ve kültürel birikimleriyle, stratejik konumlarıyla, doğal kaynaklarıyla ve Orta Asya insan kaynaklarının büyük bir bölümünü oluşturan 53 milyonluk nüfuslarıyla bölgesel barış ve istikrar için önemli bir yerde bulunmaktadırlar.

Bu üç ülke ile ekonomik ilişkilerimizin boyutu da yüksektir. Daha üst seviyelere, düzeylere taşınması da hem bizim hem de onların hedefidir.

İzin verirseniz, Özbekistan’dan başlayalım. Özbekistan geçen sene parlamento seçimlerini, bu yıl da geride bıraktığımız Mart ayının son günlerinde Cumhurbaşkanlığı seçimlerini gerçekleştirdi. İki seçimde de hazır bulundum. İki seçimin de en dikkat çeken hususu yüksek demokratik ihtiyaçlara uygun reformlar içinde icra edilmesiydi. Batı standartlarına uygun gerçekleşen seçimler sonrasında Özbekistan adeta güven tazeledi.

Bildiğiniz gibi Özbekistan ekonomisi istikrarlı bir büyüme içindedir. 2015 büyüme hedefi olarak % 6,2 oranı öngörülüyor. Ekonomik gelişmenin en büyük etkeni ihracatında büyük yer tutan altın, pamuk ve doğal gaza bağlı gelirlerin artmasıdır. Zira dünya pamuk üretiminin yaklaşık yüzde yirmisini elinde bulunduran Özbekistan ayrıca dünyanın en büyük dördüncü altın rezervine sahip olup yıllık takriben 90 metrik ton altın üretmekle dünyanın en çok altın üreten dokuzuncu ülkesidir. Topraklarının yüzde altmışı hidrokarbon kaynakları açısından zengin olduğu bilinen Özbekistan’da, Orta Asya’daki petrol kaynaklarının yaklaşık % 31’i, doğal gaz kaynaklarının % 40’ı bulunmaktadır.

Ülke gerek sahip olduğu kaynaklar gerek konumu gerekse de güçlü ekonomisi sebebiyle bölge gücü olma konusunda iddialı bir konuma gelmiş bulunmaktadır. Rusya Federasyonu’nun bölgedeki öncelikli ortaklarından biri olan Özbekistan bugün Rusya ve Türkmenistan’dan sonra dünyanın üçüncü en fazla doğal gaz üreten ülkesidir.

Nurlu Yol Programı

ÇETİNOĞLU: Biraz da Kazakistan’dan söz edelim. Kazakistan da geride bıraktığımız ay içinde Cumhurbaşkanlığı seçimlerini yaptı. Türk dünyasının bu önemli üyesi hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr. SUVER: Devlet başkanlığı seçimlerinde bir defa daha halkın güçlü desteğini alarak seçilen Nursultan Nazarbayev’in ülkesi Kazakistan, bir yandan bölgedeki ekonomik daralma ve dalgalanmayı önlerken diğer yandan da Avrasya’daki işbirliği seçeneklerini çeşitlendiren bir ülke olarak dünyada kabul görüyor.

Orta Asya’nın büyük ülkelerinden biri olan Kazakistan, 2014 yılını % 4,3’e yakın bir büyüme ile tamamladı. Kazakistan yürüttüğü ‘2050 Stratejisi ve Nurlu Yol‘ programlarıyla bölgede dikkatleri üzerine toplayan bir ülke olarak ekonomisini 2015 yılında % 1,5 oranında büyüterek nominal olarak 223 milyar ABD doları büyüklüğe ulaşmayı hedefliyor. Gelecek yıl için önüne koyduğu büyüme hedefi ise % 2,2.

Gene Kazakistan, bu yıl en hızlı gelişen 20 ülke arasında 11. sırada yer aldı. Devlet hayatında çok kısa sayılabilecek bir sürede, büyük başarılara imza atan Kazakistan’da kişi başına millî gelir bugün 13.600 ABD dolarına yükselmiş bulunmaktadır. Avrasya Ekonomik Birliği çerçevesinde ortak pazarlar oluşturulmasını hedefleyen Kazakistan Rusya ve Belarus’la resmen gümrük birliğine geçmiş bulunmaktadır.

Türkiye ile dış ticaret hacmini on milyar dolara çıkarma hedefi içinde olan Kazakistan, 2017 yılında tertipleyeceği EXPO etkinliğine odaklanmış bulunmaktadır.

Öte yandan Türkiye, 2017-2018 yılında Kazakistan’ın Birleşmiş Milletler Geçici Üyeliğine adaylığı için çalışmaktadır.

Türkmen Uydusu Uzayda

ÇETİNOĞLU: Kazakistan’ı, Özbekistan’ı konuştuk. Türkmenistan hakkında neler söyleyeceksiniz?

Dr. SUVER: 2015 yılını ‘Tarafsızlık ve Barış Yılı‘ ilan eden, Orta Asya’nın bir başka ülkesi olan Türkmenistan’ın, önce son başarısından söz edelim isterseniz. Nisan ayının son günlerinde uzaya ilk haberleşme uydusu ‘Türk Âlem 52‘yi başarıyla gönderdi. Bu ilk Türkmen uydusudur.

2014 yılında ekonomisi % 10,3 büyüyen Türkmenistan, sanayi üretiminde % 11,1 artış elde etti. Enerji zengini de olan ülkede doğalgaz ihracatının ise bir önceki yıl ile kıyaslandığında % 11,2 artış gösterdiği gözlenmektedir. Gene Türkmenistan’ın geçen yıl ülkede on yedi milyar doları aşan bir yatırım yaptığı da bilinmektedir.

‘Tarafsızlık ve Barış Yılı’nın yirminci yılında Türkmenistan; jeopolitik konumuyla birlikte, zengin doğal kaynaklarıyla batının yeterince ilgisini çekebilecek potansiyele sahip bulunduğunun bilincindedir. Tarafsızlık politikasının; yirmi yılda Türkmenistan’a sağladığı en önemli kazanımın, güvenlik ve istikrar olduğu da ayrı bir gerçektir. Ciddî anlamda bir silahlanmaya ihtiyaç duymadığından, kaynaklarını ülkenin kalkınmasına yönlendiren Türkmenistan, tarafsız bir ülke olarak milletlerarası barışın sağlanmasında öncü güç olmakta ve bölgede diyalogun geliştirilmesi için bir merkez olarak kabul görmektedir. Özellikle de komşu ülke Afganistan’da istikrar ve güvenliğin sağlanması için ortaya koyduğu hizmetler, dünyada takdir edilmektedir. Bu da tarafsızlık politikasının eseridir.

Gene bu politikadır ki; yabancı yatırımların önemli ölçüde ülkeye akmasına ön ayak olmuştur. Ülkeye ve topluma özel bir özgüven kazandırmada önemli bir psikolojik katkı sağlayan tarafsızlık politikası dolayısıyla Türkmenistan’a belli bir prestij kazandırmıştır.

Vazgeçilmezlerimiz

ÇETİNOĞLU: Bu değerlendirmelerden sonra bu 3 ülke hakkında özetle ne söylemek istersiniz?

Dr. SUVER: Kazakistan da, Türkmenistan da, Özbekistan da bizim vazgeçilmezlerimizdir. Türkiye ile Kazakistan toplam bedeli 800 milyon doları bulan 19 ortak proje için anlaşma sağladı. Kazakistan Yatırım ve Kalkınma Bakanlığı, iki ülke arasında 2.8 milyar dolarlık 25 ayrı iş girişiminin hayata geçmesinde mutabık kalındığını ayrıca duyurdu. Türkmenistan’da ise müteahhitlerimizin üstlendiği proje sayısı 1400 olup toplam proje tutarı 40.8 milyar dolardır. İhracatımız ise 2 milyar dolar olup ithalatımız 655 milyon dolardır. Özbekistan’a gelince 700 kadar Türk sermayeli firma 50.000 kişiyi istihdam etmekte ve ihracatımız 1 milyar dolar, ithalatımız ise 600 milyon dolardır. Dolayısıyla Türkiye’nin bu ülkelerle ilişkileri farklılıklar arz edecek çaptadır. Vazgeçilmezdir.

 

K i m İ s t e m e z?

Kim istemez, vize istenmeyen bir ülkeye seyahati?

Pasaporta ihtiyaç duyulmayan, bir yerde istirahati

Kim istemez, para pul gereksiz, yapılacak bir yolculuk?

Para harcamaya paydos dedirtecek, hem de oluk oluk

Her şey, her istek yerine getirilir, istenmeden ücret!

İstenir sadece, içten edilmesi gereken, bir niyet

Kim istemez, dört mevsim seyahat, yaz kış, gece gündüz

Yol almak mümkün, olsa da dere tepe, dağlık veya düz

Üstelik, gösterilecek üniteler; birbirinden ayrı mı ayrı

İşlevi, fonksiyonu hayrete gark eder, meraklı insanları

İstenmez bu yolculuğa çıkmak için, ne para ne pul!

Dedik ya, yeter demek engellere, gayri savul

Aslında, gideceğin yer sana, ne uzak ne de yakın!

Böyle bir seyahat için, hani hazırlık, nerede aklın?

Etme merak dönüş için, o da resmî işlemlerden uzak!

Zaman mefhumu da, kurmasın zihninde, yersiz bir tuzak

Duyar gibiyim dediklerinizi, sanki ediyorum sizlerle alay!

Olacak şey mi bu Allah aşkına, hem ne demek vay vay vay!

Gelelim sadede derseniz, nedir bu kabul olmıyacak dua?

Hayal üstüne hayale, dedirtmek için “Amin”, oh ne a’lâ

Fakat dostlar, dediklerim inanın, hayal değil gerçek

Yok mu bin bir gerçek suyundan, kana kana içecek?

Dediğim ülkenin, içinde ve üstündesin zaten

Üstelik “Ruh” adlı hükümranısın, ülkenin ezelden

Hem vezirin de var senin; “Akıl” denen müşavir

O ülke ki, içinde yaşadığın, vücut memleketidir

Kan nehirleri, saç ormanı, var kemik dağlarını kuşatan eti

Sinir denilen haberleşme ağı, sağlıyor her türlü iletişimi

Zaman, imkân, sıhhat ve parasızlıktan; olmuşsun kötürüm!

Deme sakın: İlahî güzelliklerden, mahrum olarak ölürüm!

Unutma! Kâşif de sen, keşf olunacak olan da sensin

Sana; senden uzak ve yakın, acaba kim var dersin?

Farkına var da, ol kâşifi, kendi muhteşem vücûdunun

Sönmesin gerçeği bulma ateşin, kesilmesin sakın umudun

Farkına varmakla bu hakikatin, atmış olursun ilk adımını

Zaten “İnsan farkedendir.” demiş biri; tarif ederken insanı

Evet, ne de güzel demiş eskiler: “Sen seni bil sen seni.”

Allah’tan gayrına açma sakın, mahzen-i esrar olan sineni

Sanırlarken seni, hareketsiz duran bir heykel misâli

Yol üstüne yol kat’ et kendinde; fikrin olsun âli mi âli

Evet, senden sana, parasız bir yolculuk mümkün

Seyr-i sülûk denen bir seyahat, hem de her gün

Dediğim gibi yok bunda istenecek, ne para ne pul

Yeter ki olmaya çalış, senden beklenen idrakli bir kul

Dağlar taşlar aşarak, nice ırmaklardan geçeceksin

Çok yükseklerden düşen, çavlan harikalarına ereceksin

Bitmez, sonlanmaz, esrarlı bir seferin; olacaksın sâfiri

Anlayacaksın; tefekkürden mahrum, münkir olan kâfiri

 

Adsız Bir Adam ve Kahtı Rical!

“İlk önce “Kahtı Rical” ne demektir ona bakalım.Kahtı rical’in sözlük anlamı:Bir ülkede, büyük devlet ve siyaset adamları ile alimlerin bulunmaması,yetiştirilmemesidir.

Devlet adamlarının yetiştirilmemesi,alimlerin çok azalması devletin yıkılış sebeplerinden biridir.

Osmanlı-Türk Devletini yıkmanın tek şartının,onları ilimden ve dirayetli devlet adamlarından mahrum bırakmak olduğuna inanan İngilizler 2 asır boyunca bu iş için uğraştılar.

Fen ve din ilimlerinin okutulduğu medreselerin yozlaşması için var güçleri ile çalışarak, 19. asrın sonu ve 20. asrın başında arzularına tamamen ulaştılar.

Günümüzde buna benzer bir kahtı rical yaşadığımızı görüyor ve düşünüyorum.

Türk milleti ve devleti bir çok ağır sorun ile karşı karşıyadır.

Türk milleti açısından bakıldığında tarihte de böyle dönemlerin çok sık yaşandığını görürüz.

Onun için şaşırmaya ve endişeye kapılmak lüzumsuzdur.

Ancak meseleyi iyi anlamak bizler için bir zorunluluktur.

Türk milleti ve devleti bir kahtı rical yaşamaktadır.

Türk Milleti;kendini yönetecek vasıfta;samimi,idealist,bilgili adamlar bulamamaktadır.

Bunun kabahati hem toplumda hem de toplumun sivrilmiş seçkin insanlarındadır.

Yusuf Ziya‘nın “EŞŞEKNAME” adlı eğlenceli manzumesinde:

“gözleri düşünceli,başları daima eğik /

neler düşündüğünü fısıldamaz dudaklar”
dediği bir dönemimi yaşıyor acaba toplumumuz?

Yine;

“İnsana “eşşek” diyen cahillere sormalı; /

Acep kimin lehine aramızdaki farklar? /
Bence, hayatı sorup ondan öğrenmelidir, /
Şu akıllı yaratık dediğimiz ahmaklar.”

diyor aynı manzumede Yusuf Ziya

Yani şimdi insan olarak üzerimize üzerimize gelen sorunları çözememek “eşşeklik” ten bile kaynaklanmıyor,öyle mi? Vay halimize vay !!!

Yaşama dair tespitlerimde haklı çıkmak istemiyorum.Ben de yanılayım istiyorum.Şahsıma yapılacak eleştiriler doğru çıksın ben de şöyle bir rahatlayayım diye bakıyorum.Ancak olaylar;öngörülerimizi ve bunlara dair tespitlerimizi büyük oranda doğruluyor.

Türk Milletinin ezici bir nüfus üstünlüğüne rağmen,siyaset ve iktidardaki mikro etnik ırkçıların yüksek nispetteki güç ve temsili niye?

Kabahat kimsede değil,boşluk bırakanda. Haliyle tabiat kanunu olarak,boşluklar dolacak.İsterseniz Şair Eşref‘in ağır bir nüktesi ile benzetme yapalım:

“Bir soğan soyuluyor /
Yaşarıyor gözler /

Bir hazine soyuluyor /

Aldırmıyor öküzler.”

 

Eeee!!! Memleket meselelerine ve doğal olarak siyasete bu kadar duyarsız olursak ya da kullanılırsak, Şair Eşref ‘in bu şekildeki bir iltifatına mazhar oluveririz.Şaire kızmayın bir kusur varsa kendinizde arayın.

Türk milletinin makus talihini yenerek,Kahtı Rical’e ara vermiş olan Büyük Önder Atatürk‘ün bir anısını uzun yıllar hizmetinde bulunan Cemal Granda “Atatürk’ün Uşağı İdim” adlı eserinde şöyle anlatıyor.

Atatürk hakkında,özbeöz Türk olmasına rağmen başka bir millete mensup olduğu konusunda günümüzde dahi şayialar çıkartılmaktadır.

Bu durum, Atatürk’ün ne kadar büyük bir insan ve lider olduğuna bu sebeplede paylaşılamadığına dair bir delil teşkil eder.Atatürk ;

“Benim için bazı kimseler Selanik’te doğduğumdan dolayı yahudi olduğumu söylemek istiyorlar. Şunu unutmamak lazımdır ki; Napoleon’da Korsikalı bir İtalyandı ama Fransız olarak öldü ve tarihe Fransız olarak geçti. İnsanların içinde bulundukları cemiyet için çalışmaları lazımdır.”

Bu gün kendisini Türk olarak görmeyen bütün unsurlara sesleniyorum: Ne olarak doğduysanız doğdunuz. Eyvallah !!! ama Türk olarak ölmeyi ve tarihe Türk olarak geçmeyi başarın.
Böyle bir anlayışın hakim olacağı bir toplum “kahtı rical”i silip atacaktır.

Başarmak zorlukları yenmekten geçmektedir.Hiç bir şey kolay değildir. Tarihe bir ayna tutarsanız yaşadıklarımızın bir tekerrürden ibaret olduğunu görürsünüz.    
Toplum hangi sıkıntılar içerisindeyse,bizlerde birey olarak aynı şeylerden muzdaribiz.

Ancak sorunun kaynağı toplumdur. Bunu çözecek olanda bu topluluğu oluşturan insanlarımızdır.

Kusuru başkasında aramak gerçeklerden kaçmak olur.

Eğer bu asil millete yani Türk milletine mensup iseniz,içinizdeki cevher mutlaka sorunları eritecektir.

Onun için “Kahtı Rical” kendiliğinden ortaya çıkmamıştır ve kendiliğinden sona ermeyecektir.

Kahtı Rical’i getiren şartları siz oluşturdunuz şimdi de o şartları siz ters yüz edeceksiniz.

Bana burada senin pozisyonun nedir diye sorarsanız, size Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkanı Anar‘ın şu şiiri ile ama biraz kendime uyarlıyarak cevap vermek isterim:

“Özcan çıkınca tahta/
Bildi ki en büyük hata/
Güle güle,sahte sahte/

Ona övgüler düzenlerdir/
Sofrasında yiyenlerdir/
Haletini giyenlerdir/
Yüzüne karşı övüp/
Arkasından ona sövenlerdir/
Tahtını kurmuştu azamet için/

Gam,kader onunla tahtına çıktı/
Beş günlük dünyada beş bin felaket/

Hepsi gelip onun vaktine çıktı/
Ömrünün mihneti gör ne kadardı?/

Vusalın hasreti,hicranın derdi/

Niye Özcan’ın bahtına çıktı”

Özcanlar önemli değildir amma kahti ricale son vermek,Türk Milleti ve Devleti için sonsuz derecede önemlidir. Bilmem anlatabildim mi?”

Bu yazıyı da tam 8 yl önce yazmışım.Ülkemizde halk;malesef topçuyu,popçuyu,onun bunun mahdumunu,televizyonlarda malum odaklarca parlatılanları adam(!!!) zannediyor.Burada az veya çok sorumluluk ve kabahat hepimizde.Kavun değil ki koklayalım diyorsunuz!Hayır insanı da koklayacaksınız…Eğer bunu beceremeyecekseniz,bir şeylerin düzelmesinide beklemeyeceksiniz.

Memleketimiz ne acı ki;yüzyıllardır bir kahtı rical yani adam çıkartamama sorunu yaşıyor. Şimdilerde buna ortalarda gezinenleride adam zannetme sorunu eklendi…Ne olursa olsun bu adamsızlık sorunu,Türk Milletini yakıp yıkıp geçiyor.Ne olur biraz adam olmayanlara itibar etmeyelim!

Bunları,şu geçici hükümet kurulurken ve Türkiye “yeniden seçim”denilerek çapsız adamlarca meçhule götürülürken gelişen olan bitenden dolayı,sizlere bir kez daha hatırlatayım dedim!

 

Allah Evlâdın da Hayırlısını Versin

0

Kültürümüzde İslam inancından beslenen güzel bir söz vardır: “Allah her şeyin hayırlısını versin”. Çünkü hayırlı olmayan zenginlik, ilim, eş, evlât insana belâ, musibet, sıkıntı getirir.

Dünyevî âlemden uhrevî âleme göç ettiğinde insanoğlunu hayırla yâdettirecek şeyler; yaptığı hayırlı işler, hayırlı eserler, amel ettiği ilim, hayırlı eş, hayırlı evlâttır. Bunlar içinde özellikle evlât, çok çok önemlidir. Evlât, babasından aldığı manevi mirasa iyi sahip çıkabiliyorsa, babasının itibarını, hâtıralarını iyi koruyabiliyorsa, güzel ve hayırlı işlerini, çalışmalarını devam ettirebiliyorsa ve en önemlisi, ona bıraktığı ismi onurlu ve itibarlı bir biçimde taşıyabiliyorsa, hayırlı evlâttır.

Toplum hayatımıza büyük katkıları ve etkileri bulunan büyük fikir, dava ve inanç adamlarının evlâtlarının içinde maalesef, hayırlı olma konusunda fire çoktur. İsim isim saymaya gerek yok. Şöyle yakın tarihimizin önemli isimlerine bir bakın, söylediğimin ne kadar doğru olduğunu göreceksiniz. İslamî hassasiyeti ile tanınan bir kişinin evlâdının uyuşturucu komasına girerek öldüğünü, milliyetçi bir fikir adamınınevlâdınıntaban tabana zıt mahfillere savrulduğunu, Batının medeniyet ateşini mitoloji kahramanı Promete gibi ülkesine taşımasını istediği evlâdının gittiği ülkede papaz olarak kaldığını, devletin en üst kademelerinde görev almış kişilerin evlâtlarının çok pespaye durumlara düştüklerini tarih kaydetmektedir. Bunun örneklerini çoğaltabiliriz.

Onun için her zaman -Allah ve Peygamberimizi dışında tutarak- şunu söylüyorum: “Lider, önder fâniler değil, bağlanılan fikirdir, davadır, ilkelerdir, ülkülerdir”. Çünkü fâniler, hem ölümlüdür, hem de hatadan münezzeh değildir. Onun için atalarımız “Ağaca dayanma çürür, adama dayanma ölür” demişlerdir. Fani liderlere bağlanırsanız, öncelikle biat eder, her yaptığını kutsar, şahsiyetinizi kaybeder, biat edersiniz. Sonra da bir yanlışını, hatasını görürseniz üzülür, düş kırıklığına uğrar, yıkılırsınız, faturayı da, fikrinize, davanıza çıkarır, terkedersiniz.

Bir çürük elma bir sepet elmayı çürütebilir. Onun sepetten atılması diğer elmaları kurtarır. İnsanlar içinde de babasının adını, eserini ve davasını taşıyamayan zavallı evlâtlar varsa, onların da kopup gitmeleri, kalmalarından daha hayırlıdır. Hiçbir rant, mevki, makam, statü, babanın manevi mirasından daha kıymetli değildir. Hovarda mirasyedilerin zararları sadece kendilerinedir. Tam aksine onların uzaklaşması içinde bulundukları camiaların hayrınadır.

Uzun söze hacet yok. Marifetmame sahibi Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi “Hakk şerleri hayreyler”.

 

Şehitler ve Analar!

0

ABD oyunları, İsrail’in dünyayı idare etmeye devam etme planlarından dolayı, el içinde tutulan, sömürülen İslam ülkeleri hiç uyanmıyorlar, akıllanmıyorlar. Türk Dünyası son yıllarda, önceki yıllara nazaran daha da çok birbirinden kopmuş, Turan yerinde saymakta… Çünkü; lider,vizyon ,ufuk ve Başbuğ sorunu var. Özellikle Türkiye’yi idare edenlere bir bakın, içlerinde Türk kelimesi ile kavgalı olmayan kaç kişi var? Hür ve bağımsız gözüken Türkiye, Türkler tarafından yönetilmediği artık iyice ortaya çıkmış vaziyette. Kısaca Türk Dünyası boynu bükük ve darmadağın. Soydaşım Müslüman Türk’üm diğer Müslüman kardeşlerim gibi her yerde inim inim inlemekte. Türkiye tamamen ABD ve İsrail’in ama öyle, ama böyle çıkarlarının bir parçası konumunda.

Tüm İslam Dünyasında çıkarlar ön planda. Her yerde ülkemizde olduğu gibi sözde, göstermelik Müslümanlığın olduğunu herkes görebiliyor. Hatta İslam’ın yinede en sahih yaşandığı ülke Türkiye diyebiliriz. Müslüman ülkelerin hepsi isimleri bilmem ne Cumhuriyeti olsa da hiç biri Cumhuriyetle yönetilmiyor. Çoğunda bizim ülkemizde olduğu gibi Cumhurun başı var ama ,halkın kendi kendini idare ettiği bir sistem yok.Cumhurun başı yerine tek kişinin hakimiyeti var. Çoğu İslam ülkesi, Arabistan gibi neredeyse bir kralın elinde… Kısaca yat yat,kalk kalk. İnsanlar da düşünme ve aklını kullanma zaafiyeti had safhada. Ülkemizde de artık öyle olmuş ki tarikat lideri, parti başkanı ,din tüccarı vb, bir kişi her şeyi düşünüyor,yapıyor ,güdüyor,diğer insanların düşünmesine hiç gerek yok. Zaten birilerinin ifadesiyle ,Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet fiili olarak kaldırılmış vaziyette …

Böyle olunca da ülke karmaşaya kurban edilmiş,Türk sahipsiz,Türk öksüz. Gösteri de olsa Mısırlı Esma için camilerde etkinlikler yapılırken, vaazlar verilirken, yürüyüşlerle yer yerinden oynatılırken ki bu etkinlikleri pompalayanlar, seçimlerde semeresini her seçimde görmüşler,alacaklarını almışlardır. Ama Türk çocukları patır patır toprağa serilirken ses yok,tık yok, bu millet uykudan asla uyanmıyor… Yukarıdan gelen emirlerle bazı müftü ve imam efendilerinde işgüzarlıkları sonucu, şehit cenazelerinde çeşitli atraksiyonlarla Ülkücülerin slogan atması bile engelleniyor. Bu ülke tamamen faşizme teslim olmuş gibi…Üstelik pkk ya yapılan baskınlar ve sınır ötesi hareketlerden ,yine seçimde daha çok oy ümidi ve tek başına hükümet olma beklentisi açıkça var. Mehmetlerin ölmesi kimsenin umurunda değil…Varsa yoksa iktidarın devam etmesi ve üstü açılacak ne varsa ,üzerlerini kapalı tutmak…

Şimdi pkk ile yapılan anlaşmalarda, Türk Milletinden yine de korkulup, anlaşma prosedürüne uymayıp, mutabık kalınan maddelerde yan çizme sonucu , seçime kadar suskun kalan pkk aldatıldık yeisine kapılınca , yine işgaller ve kan dökmeler,şehit cenazeleri başladı. Artık her gün yine 3-4 bazen daha fazla topluca asker,polis ve diğer insanımız öldürülüyor. Şehitlerimiz dizi dizi anaların göz yaşları ile defnedilirken ses tık yok. Baştaki idare ise hala tek başına iktidar olma tamtamları çalmanın peşinde, şehit mehit umurunda değil , buradan gözüken bu !!!

Şehitlerin arkasından “Şehitler ölmez vatan bölünmez “diye iç dünyasını dışa vuran Ülkücüler de baskılarla diskalifiye edilmeye çalışılıyor. Artık şehit cenazeleri bu millete normal,günlük hayatın bir parçası gibi geliyor. Anaların ağlaması da alıştırma yapıla yapıla kimsenin umurunda değil artık. Dedik ya ateş sadece düştüğü yeri yakıyor, o kadar…

Ve ateş düştüğü yeri yakarken,benim şehidimin Suriyeli,Mısırlı vb Müslüman kardeşlerimizin çeyreği kadar değerinin olmadığı bu ülkeyi idare edenlerin davranışları sonucu ortaya konuluyor. Hala “başınız sağ olsun,kanı yerde kalmayacak” rütuşları ile durum geçiştiriliyor. Ve bunca vatan evladına yazık oluyor. Malı götürenler götürmeye devam ederken ,”Mehmet’e ve şehitlerimize verilen değerin ne kadar da hiç, ne kadar da yok “olduğunu görmek insanı nefes alamaz ve ümitsizlik sendromuna sokuyor.

İşimiz Allah’a kalmış ne yazık ki! Uyanmak yok, tedbir yok ,umut yok, savunmak yok, birlik yok ,mücadele yok , velhasıl sahipsizlik devam ediyor …
Şehitlerimiz dizi dizi gelirken ,Türk Milleti sessiz geçim derdinde . Ses çıkaran, diri kalmış tek güç Ülkücü Hareketi susturmak için birilerinin hile ve baskıları artarak devam ediyor. Üzerine ölü toprağı serpilen Türk Milleti hala darmadağın ve suskun !!! Şehitler maalesef artarak toprağa verilirken, anaların gözyaşı daha da çoğalarak akıyor. Ve birileri de bu göz yaşlarını hala istismar ediyor !!!
Allah bu milleti korusun! Amin…

Saygılarımla…

 

Lağım Çukurunda Gül Devşirilmez

0

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana ülke olarak bir ilki yaşamanın arifesindeyiz. 7 Haziran seçimlerinden günümüze kadar geçen 80 gün içerisinde maalesef ne bir koalisyon hükümeti, nede azınlık hükümeti kurulamadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ön alma talimatlarıyla hareket eden Başbakan Ahmet Davutoğlu, ne CHP, ne de MHP ile görüşmelerinde ciddi olarak koalisyon hükümeti kurmak için masaya oturmadı. 45 Günlük süreyi doldurmak için dostlar alışverişte görsün misali hem milleti boş yere ümitlendirdi hem de zaman israfına sebep oldu. Genel seçimlerin yapıldığı günden buyana iktidardan düşmüş bir hükümetle hala görevini sürdürmenin gayreti içerisinde.

Ülke, gerek siyasi, gerekse ekonomik yönden büyük bir çıkmazın içerisindeyken, cumhurbaşkanının talimatıyla yeni bir seçime gidiyor. Güneydoğudan yurdun dört bir yanına her gün üçer beşer şehitler gelirken, büyük şehirlerimizde bombalamalar, kundaklamalar yaşanırken Prf. Ünvanlı bir sağlık bakanı çıkıp: “Eğer Erdoğan başkan seçilseydi bu kaos ortamı yaşanmazdı” diyebiliyor. Peki ama sormazlar mı adama “o halde başkan seçilmedi diye siz getirdiniz ülkeyi bu kaos ortamına“.

Gerçektende dedikleri gibi bu ortamda nasıl sağlıklı bir seçim yapılacak çok merak ediyorum.

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Cumhurbaşkanından seçim hükümeti kurma görevini aldığı gün yaptığı basın toplantısında, CHP ve MHP ile yaptıkları görüşmeleri adeta günah çıkarırcasına uzun uzadıya açıkladı.

Bu yazımda CHP den ziyade MHP ile yapılan görüşmelerin analizini yazmak istiyorum.

MHP’nin ne istediği 7 Haziran akşamından itibaren biliniyorken; Ahmet Davutoğlu’un görüşmelerden sonra hala Sayın Devlet Bahçeli ve MHP’yi suçlaması, tek kelimeyle seçime doğru giderken, kara propagandadan başka bir şey olmasa gerek.

MHP’nin koalisyon kurulması için öne sürdüğü şartlar:

-Anayasanın ilk dört maddesine dokunulmasın,

-Çözüm süreci bir daha ortaya konulmamak kaydıyla kaldırılsın,

-17/25 Aralık yolsuzluk olaylarının ucu nereye kadar giderse yargıya taşınsın.

-Cumhurbaşkanı anayasal çizgilerinin dışına çıkmasın.

Sayın Bahçelinin ortaya koyduğu bu şartlar; namuslu, dürüst, her vatanperver insanın kabul edeceği maddeler olması gerekirken, ne yazık ki Davutoğlu tarafından reddedilmiştir. Kendisinin dürüstlüğünden şüphemiz olmamasına rağmen, 17/25 olaylarına karışmış dört eski bakan, Rıza Zarraf olayı, ayakkabı kutularındaki milyon dolarlar, yatak odalarında ki para kasaları, Bilâl oğlan tarafından sıfırlanan milyon dolarlar ve tapelerin hesabı sorulmayacaksa, sizin adaletinizden, iyi niyetinizden söz edilebilir mi?

Bunca yolsuzluk ve hırsızlıkları bile bile hangi dürüst namuslu bir lider, içine sindirir de kirli bir koalisyonun parçası olmayı kabul eder? Kaldı ki olmaz ya; he deyip te Sayın Bahçeli kabul etse dahi CB. Tayyip Erdoğan buna razı olacakmı?

Sayın Devlet Bahçeli haklı olarak soruyor:

– “Böyle bir hükümete ortak olduğumuzda öbür dünyada bunca şehide ne cevap vereceğiz, – “Bunların bütün pisliklerini sizler temizleyesiniz diye mi bizler şehit olduk” demeyecekler mi“?

Bu yüzden hiç kimsenin MHP neden koalisyon kurmağa yanaşmadı diye manasız sualler sormağa hakkı olmasa gerek. Hele hele bu partinin geçmişinde Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak gibi dürüstlüğü ve adaleti uğruna şahadet şerbetini içmiş bir ülkü devi bulunuyorken.

Bu yüzden diyoruz ki:

Lağım çukurunda gül devşirilmez“.

 

Çocuklara Kitabı Nasıl Sevdiririz?

0

Teknoloji ile erken yaşta tanışan çocukların kitaba uzak durdukları belirlenmiştir. Sosyologlar, çocuklara kitabı sevdirmek için aşağıdaki tavsiyelerde bulunuyorlar:

*Anne-baba olarak okumak ve çocuklara okuyan modeller olarak görünmek, onlarda heves uyandırabilir. Fakat dikkat! Okuma işi ona ayırdığınız zamanı kısıtlıyor ve kitap aranızda bir engel oluşturuyor ise tam tersi bir etki oluşturabilir.

*Evde televizyon veya bilgisayar ile vakit geçirmeyi çocuğun yatma saatinden sonraya bırakarak ortaklaşa kitap okuma zamanları oluşturmak da çocuktaki kitap okuma isteğini güçlendirebilir.

*Kitap seçmek için kitabevine birlikte gitmeye ve kitap seçiminde çocuğun da isteklerini göz önünde tutmaya dikkat edilirse kitabı okumaya daha hevesli olacaktır. Kitap seçerken çocuğa kitapları incelemek için fırsat tanımaya ve sabırlı davranmaya dikkat edilmelidir.

*Kitapların nasıl kaleme alındığı kadar nasıl resimlendirildiği de çok önemlidir. Çocuklar kelimelerden önce resimleri okumayı öğrenirler. Üstün kaliteli olarak kaleme alınmış bir kitap titizlikle resimlenmemişse hak ettiği ilgiyi göremeyebilir.

*Resimlemede önemli olan yazıdaki duygunun görüntülü olarak canlandırılmasıdır. Bu sebeple resimlerin, bazen rengârenk olması, bazen birkaç renginin vurgulanması, bazen de siyah beyaz olması tercih edilir.

*Anlatılanla resim iyi eşleşmiş olursa çocuk, kitabın bütününü sevecek ve etkisinde kalacaktır. Çok sâde bir anlatımla, temel bir duyguyu işleyen bir yazıya karmaşık, bol renkli ve ayrıntılı resimlerin eşlik etmesi bütünlüğü bozabilir.

*İyi kaleme alınmış ve güzel resimlenmiş olsa bile sayfa düzenine, grafik tasarımına ve kullanılan malzemeye itina gösterilmemişse kitap beklenen ilgiyi görmeyebilir.

*Kitabın dilinin akıcı olmasına ve Türk dilinin iyi kullanılmış olmasına da dikkat edilmelidir.

*Kitabın yazarının ve resimleyeninin daha önceki çalışmalarının tanınıyor olması, kitabın bilinen bir yayınevi tarafından yayımlanmış olması güvenilirliği açısından olumlu bir işârettir.

*Her kitap çocuğa bilgi verilmesi veya çocuk tarafından okunması maksadıyla hazırlanmamıştır. Mutlaka bir ders vermek veya yeni bir bilgi edindirmek gibi bir görevi yoktur; sadece çocuğu eğlendirmek ve keyifli bir zaman geçirmesini sağlamak için de seçilebilir.

*Çocuk edebiyatı da resim, heykel, müzik gibi bir sanat dalıdır. Çocuk kitabının nasıl olması gerektiği hakkında katı kurallar konulamaz. Çocuğun ilgisini çeken, ona farklı bakış açıları kazandıran, ona haz veren kitap değerlidir.

*Elbette her kitabın ahlakî, dinî, öğretici ve yönlendirici tarafları olmalıdır. Fakat çocuk kitaplarındaki bu özellik, eğlendirici ve okuma alışkanlığı kazandırıcı özelliğini ortadan kaldırıyorsa, çocuğa okuma alışkanlığı kazandırmadığı gibi, okumaktan nefret ettirebilir.

 

SOBE / Çocuk Eğitiminin Şifresi

Psikohekim Abdülaziz Yılmaz’ın, Birinci Baskısı Mayıs 2014’te, Dördüncü Baskısı Ekim 2014’te yapılan eseri; 13,5 X 21 santim ölçülerinde; 112 sayfadır.

BEM-BİR-SEN Belediye ve Özel İdare Çalışanları Birliği Sendikası 1 Numaralı Şube Tarafından Eğitim Serisi içerisinde yayınlanan kitap; meslekî haklarını korumaya çalıştığı üyelerinin aile huzuru ve şahsî gelişimlerinin sağlanması maksadına yöneliktir. Yazarın ilk kitap çalışması olan Sobe; *Çocuk Gelişimi, *Çocuk Yetiştirme Tutumları ve Bu Tutumların Çocuğa Etkileri, *Çocuk ile İletişim, *Çocuklarda Oyun, *Çocuk ve Televizyon, *Ailede Pedagjik Din Eğitimi, *Yaşa Göre Din Eğitimi, *Çocuğa Allah’ı Sevdirmenin Yolları başlıklı, alt bölümleri de olan 8 ana bölümden oluşuyor.

Eserin, çocuklarını yetiştirirken ailelere rehberlik edeceği düşünülmüştür. Kitap hem ilmî hem de örfî bilgilerle donatılmış bir bütünlüğe sahiptir.

*Hayattaki en kıymetli varlığımız olan çocuklarımızı nasıl yetiştirmeliyiz?

*Onların sağlık ve mutlulukları için üstümüze düşen vazifeler nelerdir?

*Çocuklarımıza olan sevgimizi en iyi nasıl ifâde ederiz?

*Günlük hayatta çocuklarımızla olan iletişimimizde karşılaştığımız problemlere en pratik çözümleri nasıl üretiriz?

B soruların cevaplarını Sobe isimli eserde bulmak mümkündürr.

Her bölümün başlangıcında; özlü sözler bulunuyor. Birkaç örnek:

*İlk başta anne ve babalarımızın çocukları, sonra çocuklarımızın anne ve babası oluruz. Daha sonra anne ve babamızın anne ve babası, en sonunda da çocuklarımızın çocukları oluruz. (Milton Greenblatt)

*Çocuğunuzu eğitmek istiyorsanız, onu dövmemelisiniz. Ona küsebilirsiniz fakat bunu fazla devam ettirmemeli ve en kısa zamanda barışmalısınız. (Ebul-Hasan)

*Çocuklarınıza saygılı davranın, onlarla alay etmeyin, onlara hakaret etmeyin, ‘aptal‘ ve ‘câhil‘ gibi lakaplarla onları çağırmayın. (Hz. Muhammed) (sas)

*Kuşlar uçar, balıklar yüzer ve çocuklar oynar. (Landreth)

*Çocuklarınızı, yaşadığınız zamana göre değil; yaşayacakları zamana göre yetiştiriniz. (Hz. Ali) (kav)

Kitabın son 12 sayfasında, yazarın; daha önce çeşitli dergilerde yayınlanan, çocuk eğitimi ve aile huzuru ile ilgili 4 adet makalesi yer alıyor.

Makalelerden tadımlık bir bölüm:

Kitaplarda yazıyor, terapinin ve eğitimin kuralları arasında yer alıyor diye ben de seminerlerimde bazen eylem ve söylem birliği kuralından bahsediyorum. Sonra dönüp düşünüyorum canım anneciğim ile candan babacığım ne eylem ne de söylem bilmiyorlardı. Bilmeyi bırak, o kavramları duymamışlardı bile. Ne oldu? Bir yerimiz eksik mi kaldı? Yoo! Aç susuz, telef tahsil bir şekilde tam dokuz çocuk büyütmüşlerdi. Hiçbir kitap okumadan ve hiçbir psikohekim seminerine katılmadan yetiştirmişlerdi bizi. Bildikleri tek şey vardı. O da ‘Az olsun ama helal olsun.’ demişler ve bize haram yedirmemişlerdi. Allah onlardan razı olsun, hayırlı ve uzun ömür versin.

Demem odur ki sevgili okuyucu! Çocuğunu yetiştirirken kasma kendini. Sıkıntı yapma, onu rahat bırak ve sen de rahat ol. Dört şeyi ihmal etme! Birincisi, helâl rızıkla doyur. İkincisi, gece gündüz dua et. Üçüncüsü, tadına vara vara sevgini ver. Hele hele baba isen zorla sınırlarını. Zira baba sevgisini babadan alamazsa çocuk, hayatında hep yarım kalır bir şeyler. Velev ki çocuk, büyüsün baba olsun ya da anne olsun hep arar hep tatmak ister o sevgiyi.

Kitap, yalnız yetişme çağında çocukları olan anne babalar için değil,  her yaşta insana, ablalara, ağabeylere, teyzelere ve dayılara da faydalı olacak bilgiler içeriyor.

Kitabın arka kapak yazısı:

Bir ezan, bir isim ve bir hayat… Yaşamak, ağlamakla başladı bu zemini kaygan dünyada… Çocuk ağlıyorsa, şükredildi ilkin… Gün geçtikçe hayıflanma, isyan, beddua… Sabır, yalnızca peygamber sıfatı olarak kaldıkça, oysa ne ‘beşkardeş’ler büyüttü bir çocukla çileden çıkan anne-baba… Ekilmemiş bir tarla gibidir o küçücük yürekler, ek ekebildiğin kadar, ne ekersen tutar… Ama doğruluk ama dürüstlük ama iman… Yeter ki tohumun Allah rızası ile sulansın, çorak da olsa: O, isterse gülistan yapar. Eğit… Eğil ve diz çök! Bak gözlerinin içine, öyle ki göz bebekleriniz birlikte yaşlansın… Onunla çocuk ol kimi zaman, Nebi (sas)’den tevarüs eden emri yerine getir her an… O, hep ebe olsun; sen ise hep sobelen hayat saklambacında. ‘Önünü, arkanı, sağını, solunu’ sünnetle donat ki Rasûlün ahlâkı çıksın her ağacın arkasından…

Anne! Baba!

Ve o güzel huylarınız!

SOBE!

MGV Basın Yayın Organizasyon Eğitim Hizmetleri Radyo KIrtasiye Turizm Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi / MGV Basın Yayın Ltd. Şti.

Aydınlar Mahallesi. Hürriyet Caddesi. Nu: 184/C Çankaya, Ankara Telefon: 0.312-480 51 11 Belgegeçer: 0.312-480 51 19 http://www.mgvyayinlari.com

Abdulaziz Yılmaz

1981 yılında Şebinkarahisar’da doğdu. 1999’da İstanbul Sarıyer İmam Hatip Lisesi’ni bitirdikten sonra 2006’da Kıbrıs Yakındoğu Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun oldu. 2009’da İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde Uygulamalı Psikoloji (İngilizce) Yüksek Lisans eğitimini tamamladı.

Sağlık Bakanlığı’nda iki buçuk yıl kadar çocuk ve aile psikologu olarak çalıştı. Hâlen İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde Yönetici Psikolog olarak çalışmaktadır.

Bugüne kadar ‘Psikohekim ‘ mahlasıyla yurt içinde ve yurt dışında çocuk ve aile seminerleri ile gençlik eğitimi konferansları vermiştir. Çeşitli dergilerde, gazetelerde, yazıları yayınlanmıştır.

Yazar eğitim ve seminer çalışmalarına hâlen devam etmektedir. Yazarın çalışmaları www.psikohekim.com internet adresinden tâkip edilebilir. Abdulaziz Yılmaz, evli ve iki çocuk babasıdır.

Doğru ve Güzel Türkçe İçin İpuçları:

-Kimi edebiyatçılarımız, devrik cümle kullanmadan edebiyat yapılamayacağını zanneder. Psikologlar da devrik cümle kullanmadan tesirli olamayacaklarını, muhataplarını ikna edemeyeceklerini zannediyorlarsa, düşüncelerini gözden geçirmeleri faydalı olur.

-‘Ne’ kelimesi olumsuzluk ifade eder. Bu kelime cümle içinde kullanılmışsa, cümle sonundaki kelime de olumsuz ise, cümleden anlaşılan mana olumlu olur. Doğru cümle: ‘Annem ve babam, ne eylem ne söylem biliyorlardı.’ şeklinde olmalı.

Hatâ yapmamak için cümlenin: ‘Annem ve babam, eylem nedir bilmezdi.’ Şeklinde yazılması, daha akıllı bir tercihtir.

-‘Kimi‘ kelimesi, yalnızca insanlar için kullanılır. Eşyalar ve zaman için kullanılması yanlıştır. Bizim; ‘bazan / bazen‘ ve ‘ara-sıra‘ gibi güzel kelimelerimiz var. ‘Kimi zaman‘ yerine onlar kullanılmalı.

KUŞBAKIŞI

Geçmişten Günümüze Mistisizm ve Tasavvuf

Hafif esintinin etkisi ile hışırdayan sararmış yaprak, yuvasından ayrılıp yere düşen tohum…

Suyun ateşe, hamurun fırına, insanın zamana galebesi… Sabır.

Toprağa düşen tohumun içindeki özde gizlenen orman…

Ve dördüncü boyut… Diğer bir deyimle zaman: yani sabır.

Toprak, su ve hava: tohumun ana rahmi tohum için var edilenler…

Ve her şeyin özünde sabır…

Zaman ve sabır: tohumdan ormana giden yol. “FENA” dan “BELA” ya varan yol…

Ve delinme zamanı. Belki başlangıcın belki de sonun başlangıcı… Ölüme doğuş…

Fidan “elif” olmuş, göklere yükselmekte…

Çiçek, başak ve meyve… Başlar eğer. “ELİF” ten “VAV” a dönüşür. Hu çeken güvercinler misali zikirdedir…

Hamken pişip yanan tohumdan toprağa düşen yeni tohumlar…

Toprak beklemede, su beklemede, hava beklemede… Sabırla beklemede…

Binlerce yıldır sayısız dervişin nefesini duymuş, nefsini öldürmesine şahit olmuş çilehaneler sessizce inler: “inna lillahi ve inna ileyhi raciun”

(Tanıtım bülteninden)

Prof. Dr. Kenan Erzurumlu’nun kitabı, 2015 yılında yayınlandı.

Bilgeoğuz Yayınları:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

İyilerin Dalgalı Denizlerden Çıkardığı İnciler:

İlk defa Fuat Köprülü tarafından dikkat çekilen ve Prof. Dr. Cihan Okuyucu’nun metnin çevriyazısını gerçekleştirmesiyle gün ışığına çıkan eser, şimdi de Doç. Dr. Mücahit Kaçar’ın metni sadeleştirmesiyle birlikte bir bütün hâlinde okuyucu ile buluşuyor. Ateşîn bir kalp ve samîmi bir gönlün sâhibi olan Hazini’nin eserinde; ‘Arapların kutbu, Acemlerin pîri, Türklerin şeyhi ‘ olarak vasıflandırılan, medeniyetimizin yapı taşı, bilgelikler ırmağı Ahmed Yesevî ile Yesevîlik âdabı, menâkıbı ve büyüklerini anlatılıyor. 584 sayfalık kitap 2015 yılında yayınlandı.

Eser, Ahmed Yesevî kaynağının derin damarlarından ‘mıknatıs-ı ekber ‘ olarak vasfedilen Seyyid Mansur ve nice Yesevî büyükleri ile bizleri tanıştırıyor. Metin boyunca yüksek ahlâklarıyla hakikati korumuş ve kollamış ve onun ışığını her dem sözlerinde ve davranışlarında canlı tutmaya çalışmış, incelikler dünyasının önderleri olan Maveraünnehir bilgeleri hep bir ağızdan, iyiliklerin ahlâk denizinin dalgalarından ortaya çıktığını söylüyorlar ve dalgalı denizlerden çıkardıkları incileri paylaşıyorlar.

Büyüyen Ay Yayınları:

İskenderpaşa Mahallesi, Kıztaşı Caddesi Nu: 13, Kat: 2 Fatih, İstanbul, Telefon ve Belgegeçer: 0.212-533 18 11

e-posta: info@buyuyenayyayinlari.com.tr www.buyuyenay.com.tr

Sosyal Hareketlerin Sosyolojisi:

Sosyolog Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, 16,5 X 24 santim ölçülerinde, 448 sayfalık kitabında,  hızlı değişen çoğulcu toplumların karşı karşıya bulundukları problemleri inceliyor.  Bu problemlerin en önemlilerinden biri de sosyal hareketlerdir. Sosyal hareketler, toplumda yeni bir hayat tarzını, yeni bir modeli oluşturmak için eylemde bulunulan kolektif bir davranış biçimidir. Bu bakımdan, sosyal hareketler bir yanda hayatın akışıyla yetinmeyen sosyal rahatsızlıkları dile getirirken, öte yandan bunların çözümlenmesi için yeni çareler teklif eder…

Türkdoğan Hoca; ‘Günümüz çoğulcu toplumlarını dinamik bir tarzda etkileyen eylemlerin hedeflerini, beklentilerini ve oluşum biçimlerini yakından tâkip etmek; bunlara çözüm yolları bulmak, iyileştirmek ve yeniden hâkim toplumla bütünleştirmek ancak sosyolojinin bu yeni alanı içinde yorumlandığı takdirde yararlı sonuçlar doğurabilir.  Sosyal hareketlere bakış açımızın değişmesi, yeni niteliklerin kazanılması bu tür çalışmaların başlatılmasıyla gerçekleşebilir. Çünkü başlangıçta bir sosyal hareket şekilsiz, kötü teşkilatlanmış, hiçbir anlamı olmayan bir kimliği taşırken, geliştikçe sosyal bir nitelik kazanır. Toplumda fikir fikir arttıkça sosyal hareketler de çoğalır ve zenginleşir. Günümüzde çoğulcu toplum yapıları, iletişim ağı içinde çok farklı ve çok değişik sosyal hareket biçimlerine sahne olmaktadır. Bu gelişimden toplumumuzu uzak tutmak mümkün değildir.’ Diyor.

Bilge Kültür Sanat Yayıncılık Dağıtım Sanayi ve Ticaret LTD ŞTİ:

Nuruosmaniye Caddesi Nu: 3 Kardeşler Han Kat: 1 Cağaloğlu 34110 İstanbul.

Telefon: 0.212- 520 72 53 Belgegeçer: 0.212-511 47 74

e-Posta: bilge@bilgeyayincilik.com //  www.bilgeyayincilik.com

KISA KISA… KISA KISA…:

1-120 YILLIK SÜRGÜN / ‘Türk’ Sözünün Hazin Serüveni: D. Ahsen Batur / Selenge Yayınları. 

2-BÜYÜK İSLAM İLMİHALİ: Ömer Nasuhi Bilmen / Yâsin Yayınevi.

3-TUNA NEHRİ AKMAM DİYOR: Rupert Furneaux. Tercüme: Şeniz Türkömer, Derin Türkömer / Doğan Kitap.

4-MİLLETLERİN ALDATILMASI Douglas Reed. Tercüme: Hacasan Yüncü / Etkin Kitaplar

5-GÖZLERİN NURU NAMAZ: Cemalnur Sargut / Nefes Yayıncılık.

 

Alparslan’dan Atatürk’e Bu Ülkede Kahramanlar Bitmez

0

Sultan Alp Arslan‘dan Gazi M.Kemal Atatürk‘e değin; ne bu ülkede kahramanlar serisi biter, ne de bu millet şehit vermekten bezer.

Selçuklular olarak Anadolu coğrafyasına ilk 1015-20 tarihlerinde indik. İlk zaferimizi 1048 yılında Pasinler‘de kazandık. Ama 26 Ağustos 1071‘de yani 944 yıl önce bugün Van Gölü’nün kuzeyinde kazandığımız Malazgirt Zaferi bize bu toprakları vatan kılan baş zaferdi.

Önde yalınkılıç Türkmen Başbuğu,

Ardında Oğuz’un ellibin tuğu

Andırır Altay’dan kopan bir çığı

Budur Peygamber’in övdüğü Türkler

Ya Allah.. Bismillah.. Allahuekber!”

N.Yıldırım Gençosmanoğlu‘nun ölümsüzleşen Malazgirt Marşı‘nda beyan edildiği üzere biz buraları Bizans’tan aldık. Muhatabımız Bizans’tır.

93 yıl önce bugün başlayan Büyük Taarruz da Bizans’ın torunlarına karşı verdiğimiz büyük bir vatanı müdafaa savaşıydı. Sonu zafer olan..

Üstelik bu sonuncusu 11 yıllık kesintisiz bir savaşlar zincirinin son halkasıydı. Birinci Balkan, İkinci Balkan, Birinci Dünya, Kurtuluş Savaşı; Türk’ün Savaşlarla İmtihanı vardı. Ve en zor şartlarda kaybetmedik.

“Şu kopan fırtına Türk ordusudur Ya Rabbi! 
Senin uğrunda ölen ordu budur Ya Rabbi..
Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın; 
Galib et zira bu son ordusudur İslam’ın.”

Yahya Kemal Beyatlı‘nın Büyük Taarruz sabahı yazdığı ve sonradan 26 Ağustos Marşı haline gelen bu dizelerde anlatıldığı üzere Türk Ordusu, İslam‘ın ‘Son Ordusu‘dur. Son Kale olan Anadolu‘dan eski ve yeni muhataplarımıza duyuruyoruz.

Malazgirt Garnizon Komutanı Şehit Binbaşı Arslan Kulaksız‘dan Osmaniye’li Yarbay Mehmet Alkan‘a kadar; ne bu millet şehit vermekten bezer, ne de bu ülkede kahramanlar serisi biter.

Son 2 ayda 60 şehit cenazesinde yeniden duyduğumuz “Şehitler ölmez!” kısmı Kur’anî bir hükümdür; Bakara 154, Âl-i İmran 169. “Vatan bölünmez!” kısmı ise son 1000 yıllık tarihimizdir.

Ne diyorduk: Biz Anadolu coğrafyasına misket oynayarak girmedik, kukla gösterileriyle de çıkmayız. Herkes hesabını ona göre yapsın!

Kanımızdır bugün yerin örtüsü”

Türkçedir bugün gök gürültüsü