17.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 792

Özümüz

Bu yolundan sapmış, normalinden aşmış ve taşmış olan sabrımızın son neferini bile tetikleyen batı görüşü kahra doğru istikametini belirlemiştir. Hiçbir millete uygun olmayacak şey, bize sanki onsuz yapamayacak gibi hissettirilmesidir. Ardından camiden bir sela okunur: ”Vefat eden merhum Osmanlı’nın oğlu Türkiye’dir. Dost, yakın ve akraba ülkelerine duyurulur.”

Her ırktan insanın kaynaştığı yer olarak bilinen Amerika’daki zenciler, eski kölelik günlerinden uzakta görünüyorlar. Ama boyunlarında görünmeyen esaret halkalarını anlamak zor değil. Evet, dünyanın en gelişmiş yerlerinden birinde hala derinizin rengine göre muamele görüyorsunuz.

Bu şekilde davranan insanların bize verdikleri aklı ilah edinmeyi farz eylemekse geçmişte onlardan olmayıp gerilediğimiz sebebinden şimdi onların her düşüncesi bizleri ilerleteceği fikridir. Bir şeye körü körüne inanmak bu olsa gerek.

Alışılmış ve benimsenmiş bütün durumlara karşıt görüş çıkarıp bunlara uyabilecek ve uyamayacakları düşman haline getirip halk kardeşliği diye tutturanlar; alın size halk kardeşliği!

Kültürümüze asla yakışmayacak utanç dolu şeyleri kabullenmemiz bize atıla geri kafalı iftiralarına örnektir. Onların her türlü özgürlüğü varsa bizimde isyan özgürlüğümüz var.

Absürt fikirler ortaya atıp, gençleri buna özendirip, zaten onlar gibi olmak için can atan yaşıtlarımızın tamamen kendi milletinden utanır hale gelmesi yüz karalıktır. Kananlar, ah kananlar… Yoktur diğerlerinden farkları.. Doğruyla yanlışı ayırt edemeyen ya cahildir ya çocuk.

Geçmişten beri hep karıştırılan bir şey vardır: Gelişmek ve ilerlemek, taklitçilik ve çalmaktan değil, özgünlük ve yaratmaktan geçer.

Nefse yenildiğimiz kadar düşmana yenilmemişizdir. Ya bize rahatlığı ya da güzelliği sunmuşlardır. Oysaki hepimiz zorluğa göğüs germiş, rahatlıkta gevşemiş ve hiçbir önemi olmayan güzellikte serpilmişizdir.

İşte o yüzden özünü kaybeden geri dönmemiştir.

 

İstikrarlı ve Kararlı Mücadele

0

Halen icraatın başında olan Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan ile geçici AKP hükümeti “PKK ile müzakere yerine mücadele etme” politikasına devam eder mi?

Yoksa seçime doğru İmralı’daki cani ile anlaşıp, bir “barış çağrısı” yaptırır ve seçime yine “çatışmasızlık” ortamında girmeye mi çalışır?

Böylece Kandil’i “savaş kartalı”, İmralı’yı “barış güvercini” yaparak, “Dolmabahçe mutabakatını” yürürlüğe sokar mı?

Yeniden askeri kışlaya, polisi karakola kapatır mı?

Bu arada şehit düşen asker ve polislerimiz hayatını “pisipisine” kaybetmiş mi olur?

Bu sorulara cevap vermek için öncelikle şu soruya doğru cevabı bulmamız gerekir:

7 Haziran seçimlerinde AKP, HDP barajı geçtiği için, tek başına iktidarını kaybetmeseydi “çözüm sürecine devam eder miydi? Ya da şimdi yaptığı gibi, “terörle mücadele” yolunu tercih edip, “analar ağlamasın” sloganından, “ne mutlu şehit ailelerine” söylemine geçer miydi?

Bu soruya gönül rahatlığıyla “AKP mücadelede kararlıdır, istikrarlı bir mücadele ile terör örgütünü dize getirir” diyemiyorum.

Çünkü hem CB Erdoğan ve hem de Ak Parti Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu “çözüm sürecinden vazgeçtik” demiyor. Gerektiğinde yeniden sofraya getirmek üzere buzdolabına kaldırdıklarını söylüyor.

Halkımızı “çözüm sürecine” ikna etmek için çalışan üçte birini Öcalan’ın, üçte ikisini Erdoğan’ın seçtiği “âkiller” heyetinden bazı üyeleri seçim hükümetinde Bakan yapmaya hazırlanıyorlar.

Bu ikilinin hesabı tamamen seçim kazanmak üzerine.

Tek hedefleri seçimde yüzde 5 civarında ilave oy almak veya HDP’yi baraj altına düşürmek. Böylece tek başına iktidar olmasını sağlayacak 276’nın üzerinde bir milletvekilliği kazanmak.

Geçenlerde de hatırlattım. İdris Naim Şahin‘in İçişleri Bakanı olduğu 2011- 2012 yapılan etkin mücadele ile bölücü örgütün ciddi kayıplar verdiği yıllar olmuştu. İlaveten yapılan KCK operasyonları ile örgütün eylem yapma kapasitesi oldukça kısıtlanmıştı.

Peş peşe seçimler gündeme gelince R.Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti tavır değiştirmişti. Bir yandan asker kışlaya, polis karakola kapatılmış, diğer taraftan Ocak 2013’de 4. Yargı paketiyle 1000 KCK’lı tahliye edilmişti.

Oysaki terör örgütünün alan hâkimiyetini pekiştiren, tam bir paralel devlet yapılanması olan, KCK idi. KCK’lılar serbest bırakılırken onları tutuklayan polisler (paralel devlet üyesi oldukları gerekçesiyle) içeri alındılar, hâkim ve savcılar hakkında soruşturmalar açıldı.

İşte bu yüzden AKP ve Erdoğan’ın KCK/PKK terörü ile istikrarlı ve kararlı bir mücadele edeceğine inanamıyorum.

Benim inanıp inanmaman çok önemli değil. Ama bölge halkında, bugüne kadar devlete destek olan, korucu veren halk kesimlerinde bile devlete güvensizliğe sebep oluyor ve örgütle anlaşmaya mecbur bırakıyor. Korucu aşiretlerinden bazı temsilcilerin HDP’den milletvekili olması devlete olan bu güvensizliğin eseri.

Güvenlik Stratejileri Araştırma Merkezi (GÜSAM) Başkanı Ercan Taştekin’e göre, “terörle mücadele sürecinde yürütülen güvenlik politikası, dağınık ve kontrolsüz yürütüldüğünden halkın devletten kopmasına, örgütün kucağına itilmesine yol açmakta.”

“Güvenlik birimleri, Hükümetin tekrar Örgütle Masaya Oturması İhtimalinden ve İstihbarat Birimlerine Güvensizlikten örgüte karşı tam saha mücadele konsepti geliştirememekte.”

“Türkiye’de 80 bin silah dağıttığı ve milis gücü oluşturup şehirlerde kitlesel ayaklanma girişiminde bulunacağı” ileri sürülen terör örgütü PKK’nın eylemlerini artırmasıyla, Türk toplumunun bezginlik ve çaresizlik içine düşürülmesi planlanıyor.

Bu planın işlememesi için devlet (bütün birimleriyle) teröre karşı mücadelede kararlı ve istikrarlı olmalı.

Zira bu badireden başarı ile çıkmamız devletin kararlılığını hem terör örgütüne ve hem de halka hissettirmesine bağlı.

******************************************

Davutoğlu Biat Etti, Kariyerini Harcadı

Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, Başbakan ve Ak Parti Genel Başkanı olarak, maalesef hep Erdoğan’ın güdümünde kaldı.

Daha Başbakan olur olmaz getirmek istediği şeffaflık paketine göre; siyasi partilerin il başkanlarının bile TBMM’ye mal bildiriminde bulunması zorunluluğu gelecekti.

Tayyip Erdoğan “Mal bildiriminde çok dikkatli olunmalı. Böyle giderse görev alacak il ve ilçe başkanı bulamazsınız” deyince canlı yayında açıkladığı “şeffaflık paketini” uygulamaya koyamadı.

Bundan sonra “torba kanun olmayacak” dedi. Saraydan telkin edilen kanunlar torbaya konulup çıkarılmaya devam edildi.

Bu hep böyle devam etti. Davutoğlu, Erdoğan’ın çizdiği sınırın bir milimetre dışına çıkamadı.

Ak Parti’nin CHP ve MHP ile yaptığı koalisyon görüşmelerinde “CB Tayyip Erdoğan’ın anayasal sınırlar içine çekilmesi” en önemli problem oldu. Oysaki bu Davutoğlu’nun gerçek bir başbakan olabilmesinin de ilk şartı idi. Bu şartı önce Davutoğlu’nun savunması gerekirdi. Saraydan gelen baskılara karşı duramadı.

MHP’nin koalisyon için 4 şartından biri de “yolsuzluk iddialarının muhataplarının yargılanması” idi.

Davutoğlu’nun kendisi hakkında yolsuzluk ve hukuksuzluk şaibesi yoktu. 17/25 Aralık iddialarının ucunun kendisine varacağından endişe eden bir kişinin istikbalini korumak için, kaos ortamında ülkeyi seçime götürmeye razı oldu.

Koalisyon hükümetlerinin kurulamamasının birinci sebebi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. İkinci sebebi ise O’na biat edip, koalisyon kurmama görevini kabul eden, 42 gün milleti oyalayan Ahmet Davutoğlu’dur.

****************************************

Bektaşi Fıkrası Gibi

Bir köye uzun süre imam tayin edilmemiş. Köylülerden biri ölünce cenaze namazı kıldıracak birini bulamamışlar. Çaresiz Bektaşi’yi imam olması için davet etmişler. Bektaşi Baba, her ne kadar kendisinin namazla alakası olmasa da, köylülerin ısrarı üzerine kabul etmiş.

Ancak namaz sonrası cenazenin kulağına eğilip bir şeyler fısıldamış. Köylüler merakla ne fısıldadığını sorunca cevap vermiş:

“Cenazeye dedim ki, şimdi senin gittiği yerde sana soracaklar. Dünyada, yaşadığın yerde ahval nicedir? Soranlara  ‘Bektaşi Baba imam oldu’ dersin, Onlar gerisini anlarlar…”

Türkiye’de “hukukun üstünlüğü” ve “hukuk devleti” kavramları ne durumda diye soranlara cevabım:

“Ben anayasaya uymuyorum, bana anayasayı uydurun” diyen bir Cumhurbaşkanımız var.

Eminim gerisini anlamışsınızdır.

 

S a m a n Y o l u

0

“New York kenti 1970’li yıllarda büyük bir kalabalığa sahne oluyordu. Çünkü dünyanın her yerindeki üniversitelerden tanınmış, alanlarında uzman olmuş birçok bilim adamı New York’a geliyordu. Kentin en büyük üniversitesinin konferans salonunda büyük bir toplantı yapılacak ve uzayla ilgili çok özel bir resim, bilim adamlarının görüşüne sunulacaktı. Sonunda beklenen an geldi ve 20×10 metre boyutundaki bu çok özel resim, konuklara sunuldu.

“Bu, Samanyolu Yıldızlar Topluluğu’nun yapılabilen en büyük resmiydi ve ilk kez bilim adamlarına gösteriliyordu.

“Konuklar arasında bulunan bir tıp doktoru kendini daha fazla tutamadı ve birkaç arkadaşını da yanına alarak salondan çıktı.

“Doktor, arkadaşlarını büyük bir heyecan içinde, kendi üniversitesindeki odasına götürüyordu. Arkadaşlarını odasına aldıktan sonra doktor, onlara duvarında asılı duran büyük bir resim gösterdi. Resmi gören öteki bilim adamları şaşkınlıklarını gizleyemediler. Böyle birşeyin olması olanaksızdı. Çünkü biraz önce ilk kez gösterildiği ileri sürülen Samanyolu Yıldızlar Topluluğu’nun resminin aynısı, şu anda tıp doktorunun odasındaki duvarda asılı duruyordu. Konukları şaşkınlıklarını sürdürürken, onları odasına getiren ve duvarındaki resmi gösteren doktor, şu hayret verici açıklamayı yaptı:

‘Beyler, Bu Resim Bİr İnsanın Beyin Hücresinin 200 Milyon Kat Büyütülmüş Resmidir.’ ” – Gönderi: Dr. Fatih Mehmet Yorulmaz – (Bütün Dünya, Haziran 2015, s: 125)

X

Demek ki neymiş? Samanyolu; İnsan’ın beyin hücresinin aynısıymış.

Demek ki neymiş? Âlem-i Kebîr / Makrokozmoz / Kâinat yâni Evren ile Âlem-i Sagîr / Mikrokozmoz yâni İnsan aynıymış.

Demek ki neymiş? Âfâk / İnsan’ın dışındaki Âlem ile Enfüs yâni İnsan’ın içindeki Âlem aynıymış.

Demek ki neymiş? Dış Âlem / Kâinat ile İç Âlem yâni İnsan arasında her yönden bir paralellik, bir benzerlik, bir ilişki varmış.

Demek ki neymiş? Kâinat büyük bir İnsan, İnsan küçük bir Kâinatmış. Çünkü İnsan büyüse büyüse Kâinat şeklini; Kâinat küçülse küçülse İnsan şeklini alırmış.

Demek ki neymiş? İnsan vücûdu ve kuvveleri / duygu ve hisleri / beş duyu nasıl ki bir Ülke / Beden Ülkesi hükmünde ise, bütün Kâinat yâni Varlık Âlemi de bir memleket gibiymiş.

Demek ki neymiş? “Men arefe Nefsehu, fekad arefe Rabbehu.” / “Nefsini bilen Rabbini bilirmiş.” Yâni Vücûdunu tanıyan, Kâinatı da tanır olurmuş. Zira Büyük İnsan Kâinat’ta ne varsa, Küçük Kâinat  olan İnsan’da da o varmış. Çünkü İnsan bedeninde Maddî Âlemler, mânâ ve rûhunda Mânevî Âlemler mündemiç / dercedilmiş / tayyedilmiş ve konulmuştur.

Demek ki neymiş? Kâinat ve İnsan’ın maddesi Şahadet / Görünür Âlemleri teşkil ederken; Kâinat’taki fizik vs. kanunlar ve İnsan’daki ruh ve manalar da Gayb Âlemleri’ni gösteriyormuş.

Demek ki neymiş? Hz. Ali boşuna söylememiş. Mealen: “Ey insan kendini küçük ve hor görme. Senin madde ve mananda âlemler tayy edilmiş / neler neler konmamıştır ki…”

Demek ki neymiş? “Büyük Âlem / Makrokozmoz”da olan her şey “Küçük Âlem / Mikrokozmoz” denilen “İnsan”da aynen mevcutmuş. Nitekim Âlem-i Kebîr / Büyük Âlem ile Âlem-i Sagîr / Küçük Âlem arasında birbirine tekabül eden / karşılığı bulunan ve benzeyen yâni mukabil, mutabık / uygun şeyler varmış.

Demek ki neymiş?

Bu kadar benzerlik, bu derece ayniyet; her şeyin bir elden çıktığının  ve başka türlü olamayacağının da en büyük delillerinden biriymiş.

 

Bir Ermeni’nin Ağzından Gerçekler!

Günümüzde Türk Milletinin ve Türkiye’nin en büyük sorunu, pkk terörü ve arkasındaki güçlerin saldırılarıdır.

Ancak bu sorunun tarihsel bir geçmişi ve değişik olaylarla bağlantıları vardır. Yani pkk terörü, 1970’li yılların sonunda başlamamıştır.

Kabul etmeliyiz ve herkes kabul etmelidir ki; elimizdekalan Anadolu ve Trakya toprakları Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923 yılında kurulması ile millileştirilmiştir. Ve bu millileşme süreci inanılmaz acılarla doludur.Bu dönem öncesindeOsmanlı Türk İmparotorluğu kendi vatandaşları tarafından adeta sırtından hançerlenmiştir. Genç Cumhuriyetin yöneticileri bu sebeplebizim rahatımız için adeta yoğurdu üfleyerek yemişlerdir.

Bu millileştirme nedeni ile biz Türklerin elinde kalan son toprak olan Türkiye’den,kendini Türk olarak görmeyen bir çok insan yani Rum ve Ermeniler başta olmak üzere bir çok etnik kökene mensup kişi,aile,aşiret bu toprakları terk etmiş ve kendileri için daha iyi bir yaşam alanı olarak gördükleri ülkelere göç etmişlerdir. Yani milli ve üniter bir devlet yapısına sahip olan Türkiye’de yaşamak istememişlerdir.

Keza yine Türk olan veya kendini Türk olarak gören bir çok kişide yaşadıkları topraklardan ayrılarak Türkiye’ye yerleşmiştir ve halende bu göç süreci devam etmektedir..

Buna karşılık hem Türkiye topraklarında yaşayan Ermeni,Rumlar ve diğer etnik unsurlar hem de artık Türkiye toprağı olmayan yerlerde yaşayan Türklerin bazıları,yaşadıkları yerleri terk etmediler. Terk etmediler ama toplumsal baskıdan kurtulmak ve geçimlerini kolaylıkla sağlamak için dillerini,dinlerini ve etnik mensubiyetlerini gizleyerek bulundukları toplum içinde yaşamayı tercih ettiler. Bugün milyonlarca Türk; Suriye,Irak,Lübnan,Filistin,Mısır,Cezayir,Sudan,Fas,Tunus,Yunanistan,Bulgaristan,Girit,Makedonya,Kosova,Romanya,Sırbistan,Hırvatistan,aradağ gibi ülkelerde asimile oldu…

Türkiye veya yukarıda saydığımız ülkelerdeetnik topluluklar karşılıklı olarakyaşadıkları toplum içinde ya eriyip gitti yada içten içe inançlarını ve etnik mensubiyetini korudu.

Biz bunların Ermenilerle olan bir kısmına“Kripto Ermeniler” dedik. Yani Müslümanlaşmış yada Müslümanlaştırılmış Ermeniler!

Ve bu ülkede ne zaman bir terör olayı olsa kabahati Ermenilerde veya “Kripto Ermeniler”de aradık. Haksızmıydık? Türkiye’de Türklük aleyhine ne kadar olay varsa bu olayların içinde onların olduğunu düşündük.

Marksist hareketler ve bu ideolojiye bağlı Dhkp-c,Tikko,Tkpmlb ve diğer Marksist-Leninist silahlı terör örgütleri,Asala ve nihayetinde de Pkk içinde hep bu Ermeni damarı yokmuydu?

Hep söylüyoruz, Kürt’ün Alevisi olmaz diye. Kürt ya Sünni yada Şafi’dir diye biliyoruz. “Ben Alevi Kürt’üm” diyen insan ya Kürtleşmiş Alevi Türkmen yada kendini Alevi-Kürt kimliği altında gizlemeye çalışan Ermeni’dir dedik durduk. Sünni Türk kisvesine sahip Ermenilerde vardı. Sakal,namaz,Hac gibi farizalarıda eksiksiz yerine getiriyorlardı.Hatta içlerinde imam ve müezzinler bulunuyordu.Tabii bunları biz söyleyince hep itirazlarla karşılaştık! Irkçı ve faşist olduk…

Türkiye’nin milli ve üniter bir devlet yapısına sahip olmasına, Ermenilerin tarihte yaşananlar nedeni ile bir itirazı ve karşı mücadelesi olabilir. Tarihten gelen husumet nesilden nesile taşınabilir. Bunları anlayışla karşılıyorum.

İtirazım, hem düşmanlık yapılarak hem de Türk Milletinden ve İslam ümmmetinden gözükülerek Türk Milleti ile alay edilmesinedir.

Herkes elinden silahı bırakarak,düşüncesini ortaya koyabilir ve bu düşünce çerçevesinde mücadelesini verebilir. Ama içinde yaşadığı toplumda, kendini bilerek veya bilmeyerek(!) gizleyip, o topluma ihanet edemez.

Bu gün Pkk’nın arkasında,yanında,önünde işte kendini bu şekilde gizleyen veya gizlemeyen Ermeniler vardır.Bunlar bölücülük yolunda daha düne kadar 1915’te yaşananlardan dolayı sorumlu gördükleri Kürtlerin bir kısmını“Halkların Kardeşliği” projesi ile Türkiye’ye karşı mücadeleye ikna etmişlerdir. Ancak ne olursa olsun bunların destekçiside yüzyıllar öncesinde olduğu gibi yine ABD’nin başını çektiği koalisyon güçleridir.

Bana göre ülkemizde çok ciddi sayıda “Kripto Ermeni” vardır. Türkiye Cumhuriyeti devletide bunların kimler olduğunu bilmektedir. İçlerinde bakan,milletvekili,bürokrat,ilahiyatçı,iş adamı,öğretmen,doktor,mühendis gibi toplumda yer edinmiş bir çok şahsiyet vardır. Olabilirde, dediğim gibi hiç bir itirazım yok. Ancak bunların kimliklerini açık etmeleri gerekir diye düşünüyorum. Hiç olmazsam altımı kimin oyduğunu bilmenin, kendini milli ve üniter devlet yapısına bağlı ve Türk Milletinden olarak gören biri olarak, hakkım olduğunu zannediyorum.

Onun için; Pkk terörüne,onun siyasallaşmasına,medyadan bu kadar destek bulmasına, akademik hayatın bölücülere olan muhabbetine, bürokrasinin cilvelerine, bölücüler dışında kalan milliyetsiz sağ ve sol siyaset içindeki bölücü yandaşlığına bunları bilmeden yorum yapmak  doğru değildir diye düşünüyorum!

Bana bunları yazma cesareti veren Vercihan Ziflioğlu adlı Ermeni vatandaşımızın “Araftaki Ermenilerin Hikayesi” adlı kitabı… Kendisini bu çalışmadan dolayı kutluyorum. Bizim bazı gerçekler üzerine yeniden düşünmemize vesile oldu.

İsteğimiz çok şey değil; herkes kendi olsun yeter!

 

Araştırma Görevlisi Kürşat Yıldırım ve Eşi, Doktora Öğrencisi Elvin YIldırım’ın İpek Yolu Seyahatinde Üçüncü Durak: Dunhuang

Oğuz Çetinoğlu: Çin’de üçüncü durak olan Dunhuang’a yolculuğunuz nasıl geçti?

Kürşat Yıldırım: Şian’dan bineceğimiz tren 14 saat gecikmeli olarak kalktı. Bu esnada tren istasyonu içinde beklemek mecburiyetindeydik. Çünkü kimse trenin ne zaman kalkacağını bilmiyordu. İstasyondaki memurlar ise Çince konuşan bir yabancıdan korktuklarından olsa gerek her keresinde trenin iki saat sonra kalkacağı cevabını veriyorlardı. Gerçekten tepede bir yerlerde bir ‘demir yumruk’ vardı. İnsanlar sadece yerlere uzanıp uyuklamakla iktifa ediyorlardı.

Biz de satın aldığımız gazeteyi sererek yere uzanmaktan başka bir iş yapmadık. İnanılmaz bir insan yığını vardı. İstasyondaki pislik ve kokunun hududunu kimse çizemezdi. Bu arada meraklı gözler üzerimizdeydi. Nasıl olduysa bir anda bir Uygur ile göz göze geldik. Böyle bir karşılaşmaya yeryüzünde Türklerden başka hiçbir millette tesadüf edileceği kanaatinde değilim. Yıllar önce birbirinden ayrılmış iki dostun tekrar buluşunca sulanan gözler vardı bu kardeşimizde. Nasıl bir iştir anlamak mümkün değildi. Uygur geldi ve ‘Selamünaleyküm‘ diyerek benle tokalaştı. Sanki tanışıyormuşuz gibi davranıyordu. Türkiye Türkü olduğumuzu söyleyince bir daha kucaklaşma ihtiyacı hissetti. Adı Amanullah olan Hotenli Uygur kardeşimiz, Şian’da çalıştığını ve tatil için memleketine gittiğini söyledi. Üç yaşındaki kızının Kuran-ı Kerim okuyabildiğini söylerken yüzünde beliren saadet hiçbir şekilde tarif edilemezdi. Ona Hoten’e de gideceğimizi söyleyince bana telefonunu vererek Hoten’e vardığımızda mutlaka aramamı söyledi. Treni kalkacak olan Amanullah tekrar sarılıp bizden ayrıldı. Allah işlerini rast getirsin. Etrafta ‘Türk’ün ve ‘kucaklaşma’nın ne olduğundan habersiz Çinliler hayretler içinde neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.

Sabah saat 10.57’de kalkması gereken Dunhuang treni gece 02.00’de’de kalktı. Binlerce Çinlinin arasında bir tek biz sinirli gibi duruyorduk galiba. Hatta gelen treni ‘Tanrı’nın lütfu’ gibi karşılayarak ‘Demir Yumruk’a şükredenler bile olabilirdi.

Çetinoğlu: Trene bindikten sonra yataklı vagona geçecektiniz…   .

Yıldırım: Trene bindikten sonra sert koltuklu vagona yerleştik. Ben yine ‘birilerini’ bulmaya çalışıyordum. Yataklı vagona geçmeliydik. Tren idaresinde bürokratların nasıl tanrılaştığını ve sorduğum herkesin ‘kolunda çizgi olana git‘ dediğini hayretle müşahede ettim. Trene nasıl girdiklerini anlamadığım onlarca biletsiz yolcudan paralar toplanıyordu. Bunlar yerlerde, kapı ağızlarında ve hatta tuvaletlerde uyuyorlardı. Bileti değişmem için yardım etmesini istediğim görevliler korku ve umursamazlık arası bir tavırla hep nerde olduğu bilinmeyen aynı kişiye işaret ediyorlardı. Çince konuşmam sebebiyle de hep nereli olduğum ve nereye gideceğim gibi meraklı sorulara muhatap oluyordum. Nihayet nasıl olduysa ‘De¬mir Yumruk’un trendeki gölgesine ulaşabildim. Bana Dunhuang’da ne yapacağımızı ve Dunhuang’tan sonra nereye gideceğimizi sordu. Ben ise güzergâhımızdan hiç bahsetmeden muhtemelen Şian’a geri döneceğimizi, Çin kültürünü çok sevdiğimizi ve Çin’in tarihî şehirlerini gezdiğimizi söyledim. ‘Kolu çizgili’ amir derhal yanındaki kıza biletimizi kestirdi ve biz de çantalarımızı alıp yataklı vagona geçtik.

Çetinoğlu: Yolculuğunuz ne kadar devam etti?

Yıldırım: Kansu koridoru boyunca batıya ilerleyen yolculuğumuz yaklaşık 22 saat sürdü. Dunhuang’a vardıktan sonra bir taksi tutup şehir merkezine indik ve bir otele yerleştik.

Çetinoğlu: Ve sonra yine İpek Yolu yolculuğu…

Yıldırım: Ertesi gün sabah erkenden kalktığımızda ilk iş olarak Kumul’a tren biletlerini aldık. Akşam 21.57’deki trene binmek için Dunhuang’ın 120 kilometre kuzeyindeki Liu-yuan’a gitmemiz gerekiyordu.

Bankaya uğrayıp uzun süren para bozdurma işinden sonra rahat hareketlerle köşedeki polislere Dunhuang’da gideceğim yerleri söyledim ve taksi ücretinin ortalama kaç para tutacağını sordum. Onlar da hepsi beraber başka işleri yokmuş gibi birbirleriyle muhakeme yürütüp bir de telefon açarak 350-400 yuan civarı tutacağını söylediler. Teşekkür ederek ayrıldım ve hemen geçmekte olan bir taksiyi çevirdim. Geçen her dakika aleyhimize işliyordu. Taksici yirmili yaşlarda bir kızdı ve o da babasına telefon açarak ve hatta telefonu bana vererek sıkı bir pazarlık sürecini başlattı. Telefondaki adam 500’den aşağı düşmese de kızı 400 yuana ikna ettim. Akşama kadar toplam 220-250 kilometre yol yapacak ve ayrıca hususî şoförümüz olacaktı. Kız yorgun olduğunu söyleyip yakındaki evlerine gitti ve biraz sonra babası direksiyona geçti. Artık ilk gideceğimiz yer olan ve Dunhuang’ın 80 kilometre kuzeybatısında bulunan Yeşimtaşı Kapısı’na doğru yola koyulduk.

Çetinoğlu: İsmi ilgi çekici… Yeşimtaşı Kapısı Geçidi nasıl bir yer?

Yıldırım: Yeşimtaşı Kapısı Geçidi adlı yer, M.Ö. 206-M.S. 220 yılları arasında hüküm süren Çinlilerin Han Hanedanlığı devrinde Çin’den batıya açılan iki önemli geçitten birisidir. Burası Heşi Koridoru’nun batı ucunda, Gansu Eyaleti’ne bağlı Dunhuang Şehri’nin kuzeybatısında yer almaktadır.

Bu yer çok kadim devirlerden beri Çin’in batıya açılan en mühim bir kapısıydı. Hunlar Çin içlerine kadar seferler yapıp Çin’i baskı altında tutunca Çin İmparatoru Wu, bugünkü Gansu Eyaleti’nin batı ucundaki stratejik kuşakta Yeşimtaşı Kapısı Geçidi ve onun güneyinde Güney (Yang) Geçidi adlı yerlerin kurulmasını emretti. Böylelikle birer askerî garnizon ve gümrük kapısı gibi işleyen bu iki geçit Çin’in elini güçlendirdi.

Yeşim Taşı Kapısı askerler, memurlar ve büyükelçiler için bir posta istasyonu vazifesi görmekteydi. Yine bu geçit Çin’den Türkistan sahasına ve Türkistan’dan Çin’e türlü türlü malların değiş tokuş edildiği bir pazar vazifesi görüyordu. Ancak Türkistan’dan çıkan yeşimtaşının Çin’e bu kapıdan sokulması sebebiyle ‘Yeşimtaşı Kapısı Geçidi’ adı verildiği söylenmektedir.

Bugün artık deve kervanları ve pazar kalabalığı kayboldu, geçidin bir önemi kalmadı. Sadece Gobi Çölü’nde dikdörtgen bir kale ayakta kalmıştır. 27 metre uzunluğunda, 29 metre genişliğinde ve 32 metre yükbekliğindeki bu kale 232 m2 yer kaplamaktadır. Sarı topraktan inşa edilen bu kalenin iki kapısı vardır: Batı kapısı ve kuzey kapısı.

Kalenin üstünde 140 santim genişliğinde nöbet yeri yapılmıştır. Yine mazgallarla berkitilmiştir. Kalenin güneydoğu köşesinde atların kale üstüne çıkmasını sağlayan rampa vardır.

Yeşimtaşı Kapısı Geçidi’nden sonra çöl içerisinden Güney Geçidi’ne doğru yola koyulduk. Her fırsat bulduğunda uyuyan uyuşuk şoförümüz sıcağın ve sapsarı çölün verdiği bir atalet ve boşluk duygusuyla olsa gerek direksiyon başında uyukluyordu.

Omzuna ara ara vuruyordum ve aynı zamanda kendisiyle konuşarak uyanık tutmaya çalışıyordum. Kazasız belasız gelebilmiştik.

Yeşimtaşı Kapısı Geçidi’nin güneyinde bulunan Güney Geçidi, Heşi Koridoru’nun batı ucunda, Gansu İli’nin batısındaki Dunhuang Şehri’nin 70 kilometre güneybatısındaki Nanhu Köyü’ndedir. Bu yer milâttan önceki devirlerden beri Yeşimtaşı Geçidi ile beraber Çin’in batıya açılan iki geçidinden biriydi. Güney Geçidi, Yeşimtaşı Kapısı Geçidi’nin güneyinde olduğu için bu adı almıştır. Bu geçit, Yeşimtaşı Kapısı Geçidi ile birlikte İpek Yolu’nun en şahikalı devirlerine şahitlik etmiştir. Seyahatnamesinde Türkistan sahası ile ilgili mühim bilgiler veren Şuanzang adlı meşhur Budist rahip, Budizm’i araştırmak üzere batıya giderken bu geçitten geçmişti.

Bu geçit 618-907 yılları arasında hüküm süren Tang Hanedanı’nın ünlü bir şairi Vang Vei tarafından yazılmış şiirde geçer:

Ah, dostum, samimiyetle bir kadeh şarap daha almanızı üsteliyorum. Zira Güney Geçidi’nin batısında artık dost görmeyeceksiniz.’

Güney Geçidi daima bir yalnızlık ve hüzün yeri oldu. Song ve Ming hanedanları devrinde İpek Yolu’nun yok olmasıyla beraber Güney Geçidi de unutuldu.

Yüzyıllar geçtikçe kum tepecikleri bu geçidi sildi süpürdü. Uçsuz bucaksız çölün ortasında sadece bir işaret kulesi bakiye kaldı. Kule 15 metre yüksekliğinde ve 8,7 metre genişliğindedir. Hiçbir sur ve duvar görülmemektedir, çünkü hepsi rüzgâr ve kum tarafından yok edilmiştir.

Güney Geçidi’nde at kiralayarak geçitten birkaç defa giriş çıkış yaptım. Böylece atalarımın kaybolan nal izleri üzerindeki kumları temizledim. Bir görevlinin yularından çekerek yürüttüğü ata, atalarıma yakışır bir şekilde tek başıma binip hızla ilerlediğimde oradaki birkaç Çinli’nin küçük gözlerinde büyüyen hayretleri anlamak zor değildi. İpek Yolu kapandığından beri bu topraklarda kaybolan en önemli şey, galiba atı üzerinde dimdik Çin topraklarına giren bir Türk idi. İşte bu yüzden ‘Kaybolanların Izinde’yiz.

Çetinoğlu: Sonrasında Türk izleri var mı?

Yıldırım: Güney Geçidi’nden ayrıldıktan sonra Dunhuang Mağaraları’na doğru yola koyulduk. Birçok bakımdan Türk tesirleri altında olan Dunhuang’daki Bin Buda (Mogao) Mağaraları, Budist sanatın hazineleri olarak görülmektedir. Bu yer, Mingsha (Islık) Dağı’nın doğu yamacında, Dunhuang şehir merkezinin 25 km uzağındadır. Burası tahta yollarla mağara girişlerine ulaşılan ve kuzeyden güneye 1.600 metre uzunluğunda bir yerdir.

Tang Hanedanı devrindeki kayıtlarına göre, 366 yılında Lezun adındaki bir Budist keşiş Dunhuang’a gelmiş ve altın ışık huzmesi altında bin Buda görmüş ve bunu bir işaret sayarak Dunhuang’daki bu yerde mağaraları inşa etmeye başlamıştı. Bu yüzden buraya Bin Buda denilmektedir.

Buradaki Budist sanat Türkistan ve Hindistan menşelidir. Bin Buda’yı yapanlar mağara duvarları önüne kilden heykeller yerleştirdiler, duvarlara ve tavanlara oyma veya kabartmalar yaptılar, resimler çizdiler. Buradaki en büyük heykel 34,5 metre ve en küçüğü ise sadece 2 santimetre yüksekliğindedir.

Mağaralar Hint, Türk ve Çin Budist sanatının izlerini taşımaktadır. Mağaralarda elbette ki zamanın ve mekânın getirdiği ilâvelere rastlanmaktadır. Toplam 750 mağaradaki resimler ve heykeller günlük hayatı ve bunun yanında belli hadiseleri anlatmaktadır. Burada Budist sanatın yüzyıllar boyunca geçirdiği aşamalara şahit olmak mümkündür. Bölgeye hâkim olan hanedana göre fırçaların batırıldığı boyalar ve fırçaların tarzı değişmiştir.

Çetinoğlu:750 mağara‘ dediniz. Hangi tarihte yapılmış?

Yıldırım: 4. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar Budist rahiplerin batıdan toplayıp getirdikleri heykeller mağaralara konulmuş ve yine buradan geçen rahipler mağaralara resimler yapmışlardır. Mağaralar 11. yüzyıldan itibaren kapatılmış ve yazma eserlerin ve mukaddes emanetlerin saklandığı bir yer hâline getirilmiştir.

Tam olarak boyanmış mağaralar canlı geometrik şekillerle ve bitki tezyinatlarıyla doludur ki sembolik mahiyette değildir. Heykeller de parlak boyanmıştır. 5. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar tarihlenen duvar resimlerinin tekrar tekrar yapıldığı bilinmektedir. Duvar resimleri toplam 45.000 m2 bir alanı kapsamaktadır.

Çetinoğlu: Sanat yönü var mı?

Yıldırım: Resimler hem mahiyet hem de şekil bakımından yüksek bir değere sahiptir. Budizm en yaygın tema olsa da ananevi mistik temalarda görülmektedir. Bu duvar resimleri yaklaşık bin yıllık bir devrede Budist sanatın evrelerini müşahedeye imkân vermektedir.

Mağaralarda 2.400 civarında kil heykel vardır. Bunlar önce ağaç bir iskelet üzerine yapılmış, saz ile doldurulmuş, kil ile sıvanmış ve nihayetinde boyanmıştır.

Büyük heykeller ise bir taş üzerine yapılmışlardır. Buda umumiyetle ortada durmakta ve etrafında ‘canlıların Buda’ya erişmesine yardım eden’ boddhisattvalar, Budizm’deki semavî hükümdarlar, ‘ruh’ devalar, ‘peri’ apsaralar ve diğer mitolojik kimseler bulunmaktadır. İlk heykeller Hint ve Türkistan menşelidir ve Gandhara tarzından da izler taşımaktadır.

Çetinoğlu: Fotoğraflarını çekebildiniz mi?

Yıldırım: Mağaralar içinde fotoğraf veya video çekmek yasaktır. Mağaraların kapıları ise kilitlidir. Elinde kapıların anahtarını taşıyan Çinli rehberler gruplar hâlinde hareket eden ziyaretçileri gezdirmekte ve mağaralardaki resim ve heykelleri elbette tek bir defa ‘Türk’ adı geçmeden anlatmaktadır. Çince ve İngilizce yapılan bu açıklamalara göre mağaralar Çin kültür ve medeniyetinin mahsulüdür. Zorbalık güzellikleri böyle kapatır işte!

Resimlerde Budaların ve Gök Tanrısı’nın resimleri, Budizm kitaplarında anlatılan hikâyeler, Budizm’in Hindistan, Türkistan ve Çin’de yayılması ile tarihte tanınmış din adamlarıyla ilgili hikâyeler anlatılmaktadır. Mağaralardan ayrıldıktan sonra emanet kısmına bıraktığımız çantalarımızı almak üzere otelimize gittik.

Çetinoğlu: Sonra da Kumul’a hareket mi?

Yıldırım: Evet! Taksiciye yolda Kumul trenine bineceğimiz Liu-yuan’a kaç dakikada gidildiğini sordum. Taksici yaklaşık bir saat deyince yol herhalde dümdüz bir otoban diye düşünüp Dunhuang’da iki saatimiz daha olduğunu hesapladık.

Otelden eşyalarımızı aldıktan sonra taksiciye bizi bir Müslüman lokantasına götürmesini söyledik. Bugün hiçbir şey yememiş sadece su içmiştik. Arka tarafı cami olan bir Dungan lokantasında bir şeyler yedikten sonra taksiye binerek Liu-yuan’a gitmek üzere taksi dolmuşların kalktığı yere gittik. Saat akşam 8’i geçiyordu, tre¬ne binmemize iki saatten az kalmıştı. Otogarın önünden kalkan taksi dolmuşlar dört yolcu tamamlanınca kalkıyordu ve kişi başı 40 yuan alıyordu, fakat ortalarda kimsecikler yoktu. Taksiciye Liu-yuan’a ne kadar vakitte gittiğini sorup ‘iki saat’ cevabını alınca başımızdan aşağı kaynar sular döküldü. Eğer treni kaçırırsak Dunhuang’da birkaç gün kalmamız gerekebilirdi. Çünkü bilet bulmak tamamen şanstı ve rüşvetin dolgunluğuna bağlıydı. Taksiciye 150 yuan vereceğimizi ve bizi trene yetiştirmesini söyledim.

Çinli gibi davranmayan bu dürüst ve saygılı adam insanüstü bir gayretle, çukurlarda zıplaya zıplaya bizi trene yetiştirdi.

Ben kendisine 200 yuan verdim ve teşekkür ettim. Şoförün yüzünde fazla para aldığı için değil ama bizi trene yetiştirdiği için beliren gururlu gülümsemeyi unutmamız mümkün değildi. 21.57’de Liu-yuan’dan kalkacak olan Urumçi trenine 21.56’da yetiştik. Çinli görevliler birbirlerine ‘yabancı, yabancı‘ diye bağırıp yol gösteriyorlardı. Üzerlerimizden akan teri umursamamızın imkânı yoktu. Başarmıştık. Doğu Türkistan trenindeydik artık. Bir sonraki durağımız Kumul idi.

 

 

(ÖNCE VATAN GAZETESİ, 15 Kasım 2015 Cumartesi)

 

Ulan Hepiniz Oradaydınız Be

0

7 Haziran seçimlerinden sonra partizan olmayan hemen herkes tarafından öngörülen bir tablo ile karşılaşıldı. Çözüm süreci denen o kerih sürecin ülkeyi bu hale getireceği konusunda da öngörü sahibi insanlar bunları söylüyordu. Koalisyon filminin de böyle çekileceği biliniyordu. Buraya kadar şaşırılacak bir şey yok. Asıl bundan sonrası hayret verici!

Bütün bu olanların sorumlusu koltuğunda oturanların süreç boyunca uyarılmalarına rağmen inatla bu yanlışa devam edip üstüne bir de uyarıda bulunanları ‘kandan beslenenler’ diye lanse etmeleri ve gelinen noktada sanki bu süreci uzaylılar başlatmış ve bu noktaya getirmiş gibi davranıyorlar.

Bu süreçle birlikte ortaya çıkan çatışmasızlık sürecinde örgütün durmayıp yığınak yaptığını, dağlardan şehirlere inip şehirde yapılandığını ‘sanki’ bilmeyenler bugün laf geveliyor. Güzel şeyler olacakla başlayan ama hiç de güzel şeyler olmadığını gördüğümüz bu sürecin sorumluları hala vatan fedaisi gibi geziyor! Buna hayret işte.

Kendilerine yakın televizyon kanallarından Öcalan güzellemeleri yapan, canlı yayınlarla Öcalan’ın mektubunu can kulağıyla dinleyen, o bebek katilini barış havarisi yapan biz değildik. Habur’da teröristlerin davul zurna ile karşılanması karşısında içi umutla dolan da dağa çıkışlar nitelikli hal aldı diyen de biz değildik.

Çözüm sürecini hayvanlar bile anlamış ama bazı insanlar anlamamıştı hani, şimdi sormak lazım hangi hayvan anlamış ya da hangisi anlamamış. Bizden kimseye ‘serok’ denmedi mesela. Ne kak Mesut ile el ele gezdik ne de megri megri de gözyaşı döktük!

Öcalan’a sayın demedik, Sayın Öcalan demek suç olmaktan çıktı da demedik. Öcalan posteri taşımak, PKK bayrağı taşımak suç olmaktan çıktı, bu suçlardan da içeride yatanları serbest bıraktık diyen de biz değildik. Dolmabahçe’de toplanıp açıklama yapan, İmralı’ya heyet gönderen, ‘PKK ile görüşen arkadaşı ben gönderdim sıkıntısı olan varsa bana söylesin’ diyen de biz değildik.

Çözümü daha iyi anlatabilmek için kalkıp da ‘çözüm süreci, bin yıllık tarihimizin, Çanakkale’deki birlik ve beraberliğimizin ikinci aşamasıdır. Çözüm süreciyle Çanakkale ruhunun küllenmiş ateşi yeniden alevlendi ve yurdun dört bir tarafı bu ateşin sıcaklığıyla canlandı’ diye saçmalamadık mesela. Evet. Bir ateş küllenmişti ve o ateş alevlendi ve yurdun dört bir yanında yürekler yanmaya başladı!

Sürekli tekrarlanan baharda güzel şeyler olacak, PKK çekiliyor, silah bırakıyorlar yalanlarının geldiği nokta apaçık şekilde ortada. Hala daha bu sürecin mimarları ne diye şehit cenazelerinde gidip saf tutuyorlar! Hele ki ‘ben başlattım’ diyenler bir de söz hakkı varmış gibi namazdan önce nutuk atıyor.

Bütün bu akan kandan sorumlusunuz beyler! Şimdi ona buna laf söyleyerek, birilerini suçlu ilan ederek bu durumdan nasıl bir propaganda malzemesi çıkarırız, nasıl düşen iktidarı yeniden temin ederiz diye hesap yapmayı bırakın ve başınızı öne eğin. Sizden özür bekleyen de yok. Gidin bir köşeye tövbe edin.

Ama yine de unutmayın bütün bu olanların hesabı da var.

 

Sorunun Kaynağı Beştepe!

0

Bir ülkenin nasıl yönetildiğini bilmek istiyorsanız, o ülkede insanlar nasıl ölüyorlar ona bakın“. (Jean Paul Satre)

7 Haziran seçimlerinden bugüne kadar gelinen noktada koalisyon ümitleri nihayet tükendi. Zaten Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan, Koalisyon hükümetlerinin her türlüsüne başından beri karşıydı. Bu arada CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçtaroğlu, MHP nin tutumunu başından beri bilmesine rağmen, illa da %60 lık blokta ısrar etmesi, üstelik kendisi başbakanlık koltuğunu nereden buluyorsa birde Bahçeliye takdim etmesi, tabir caizse olmayacak duaya âmin demekten öteye gidemedi. MHP, HDP nin içerden veya dışarıdan desteğine hiçbir şekilde razı olamayacağını, onlarla aynı ortamı paylaşamayacağını 7 Haziran akşamı gayet net olarak açıklamıştı.

MHP den istediği desteği alamayan K.Kılıçtaroğlu, Rotayı AKP den gelecek teklife kırdı. Başbakan A.Davutoğlu’nun, İstikşafi(!!!) görüşmelerine neredeyse balıklama atladı lâkin bir ay süren görüşmelerden sonra CHP sözcülerinin konuşmalarından anladık ki, boşu boşuna zaman israfına sebep olmuşlar, seçmenlerini ve milleti boşuna ümitlendirmişler. O malum masaya Konya’nın ünlü “Bamya çorbası” gelmiş, ama koalisyon konusu gündeme gelmemiş.

CHP-AKP koalisyon görüşmeleri bittikten sonra, adet yerini bulsun kabilinden, (Çünkü bu işin olmayacağı kesinlikle biliniyordu) Başbakan Davutoğlu, MHP’nin kapısını çaldı. 2,5 Saatlik görüşmeden sonra, iki liderin açıklamasından anlaşıldı ki, orada da havanda su dövülmüş.

Aslında yazımın başında da belirttiğim gibi, ne yapılırsa yapılsın Erdoğan’a rağmen bu iş olmazdı; çünkü koalisyon hükümetlerine başından beri karşıydı. Kendisi başbakanın açıklamalarından önce mikrofonun başına geçiyor adeta Davutoğlu’na yön veriyordu. CHP ile yapılan görüşmelerden sonra:

-“Fikirleri uyuşmayan partiler, illa da koalisyon kuracağım diye intihar edecek halleri yok” diyerek baştan işaret fişeğini çakıyordu. AKP’nin kuruluş yıldönümünde partinin kurucusu, başbakanlık, dışişleri bakanlığı gibi görevlerde bulunmuş kardeşim dediği eski cumhurbaşkanı Abdullah Gül, parti kutlamalarına davet edilmediği gibi, birde siyasi mevta ilan edildi. Aba altından sopa göstererek “işte seninde sonun öyle olur ayağını denk al” diyerek Davutoğlu ikaz ediliyordu.

Beş tepedeki sarayında muhtarları toplayarak fıkra seansları yapıp, güya muhalefet liderlerine göndermeler yapıyor:

-“Ben halkın oyuyla seçilmiş bir cumhurbaşkanıyım, Artık sistem değişti“,

-“Beş tepenin adresini bilmeyenlere benim harcayacak zamanım yok“,

-“Evlâdı olmayanlar evlat kıymetini bilmez” vs.

İşin esası, parti liderleri öncelikli olarak oturup bu Beştepe nasıl kontrol altına alınır onun çözüm yolunu bulmalılar. Yoksa bütün ülke olduğu gibi Başbakan Davutoğlu dâhil onun gazabından kurtulamaz. Ülkenin geldiği son durum malum, yurdun dört bir yanından her gün üçer beşer şehit cenazeleri gelirken, Rize de keklik uçurup, Beştepede muhtarlara fıkra seansları düzenliyor. İstiyor ki Türkiye’nin, hatta bütün dünyanın gündeminde o olsun dünya onun büyüklüğünü konuşsun.  Koltuk uğruna güç zehirlenmesi bu olsa gerek.

 

Türk Milleti Açısından Günün Bilançosu!

Türk Milleti, bu günün bilançosuna bakarak, düşünmeli ve karar vermelidir.

Bu karar verme işini acele yapmalıdır. Çünkü boşa geçirilecek her vakit, kangrene dönüşmüş olan yaraların bütün vücüdu sarması ile ölümle neticelenecektir.

Türk Milletinin, zekasının düşük düzeyde olduğu ve aptal ya da cahil gibi hakaretamiz sözcüklere muhatap edildiği günümüzde, milletimizin bu değerlendirmeleri yapanlarda dahil olmak üzere herkesi yanıltan, doğru kararlar alması gerekmektedir.

Kötü beslendiğimiz, sürekli huzursuz bir ortamda yaşadığımız ve kötü eğitim aldığımız ve bunlarında düşünce ve davranış yapımızı etkilediği muhakkaktır. Ancak buna rağmen “doğru karar alabilmek”i başarmak zorundayız.

Bakın tam iki yıl önce “Türkler Şimdi Ne Yapacak?”başlıklı yazıda neler söylemişim:

Türk Milleti, iç ve dış düşmanlarca yoğun bir psikolojik saldırı altındadır. Devlet bürokrasisi kontrol altına alınmış, ordusuna diz çöktürülmüş, istihbaratı işgal edilmiş, medyası ele geçirilmiş ve en kötüsü Türk halkı, korku ve ümitsizlik içeren bir ruh haline sokulmuş vaziyettedir… Bunlara rağmen asla ümitsiz olunmamalıdır. Bir de Türk Milleti’nin bütün mensuplarınca “korkunun ecele bir faydası yoktur” anlayışı, doğru anlayış olarak kabul edilmelidir.

Bahsettiğimiz psikolojik saldırı sebebi ile; Türk Milleti, ya gerçekleri görmemekte ya gerçekleri kabullenmek istememekte ya da doğruların yapılmaması için bol bol bahane ve mazeret üretmektedir. Böyle davranıldığı ve yaşanıldığı takdirde, Türklerin; bu coğrafyada yok oluşu kaçınılmazdır.

Türk Milleti, artık bu acı gerçekle karşı karşıyayadır. Kimse kimseyi kandırmasın. Sadece Kürtlerin değil bir çok etnisitenin ve gayri müslimlerin,  Türk Milleti’ne karşı birlikte yürüttükleri büyük bir mücadeleye muhatap durumdayız. Görülüyor ki; güç ve hükümranlık Türk Milleti’nin elinden kaydıkça, kuzu postuna bürünmüş çakallar bir bir ortaya çıkmaktadır. Bunu tarihte daha önce yaşadık. Balkanlar, Girit, Musul ve Kerkük çok yeni örnekler olarak önümüzde duruyor. Geçmişteki gafletimizi ve ihanete ses çıkarmayışımızın bedelini, can ve toprak kaybı ile ödedik.

Artık Türk Milleti’nin aklını başına alma zamanıdır. Birlik ve beraberlik içinde, ihaneti ve gafleti yok etmeliyiz. Bir tuzaktan kurtulurken diğerine düşmemeliyiz. Önümüzde sandık vardır (!!!)Demokrasi, halen sorunları çözüm aracı (!) iken, bu fırsat Türk Milleti’nce çok iyi değerlendirilmelidir. Size öyle veya böyle yapın demiyorum. Sadece Türk Milleti’ni ve dolayısıyla kendi varlığınızı koruyun, diyorum. Yoksa kan emiciler kapının önünde bekliyor . Gören göz ve akıl, kılavuz istemiyor!

Koskoca iki yıl geçmiş ama hiç bir şey değişmemiş değilmi? Zaten benzer davranışlar, gösterdiğimiz sürece değil iki yıl, iki bin yıl geçse dahi hiç bir şey değişmeyecektir. Böyle davrandığımız sürece, hiç bir seçim hastalığa derman olmayacaktır.

İnsanımızı ve aydınımızı,Cemil Meriç’in bahsettiği Salih Zeki gibi başka bir dünyanın hayranı olarak görmek istemiyorum. Ancak Meriç’ede katılmıyor değilim: “Salih Zeki, zavallı şair. Ömür boyu bir rüyayı yaşadı, bir fetih rüyası değildi bu, bir kaçış ihtiyacı idi. Acı, rezil bir realiteden muhteşem bir dünyaya kaçış… Salih Zeki’nin dramı, birneslin dramıdır, bir neslin değil, bir kaç neslin. Türk aydını Tanzimattan beri sığınacak ada arayan bir garip sürgün. Şiir Yunan’dı Salih Zeki için, Yunan’a benzeyendi. Bu topraklarda yaşayan son Yunanlı sayardı kendini. Oysa iliklerine kadar Türk’tü. Gururu ile, zevkleriyle, zaaflarıyla.”

Biz de acaba başka bir şey oldukta, Türk’ün ülkesi Türkiye’nin ağır günlük bilançoları ile ilgilenmez olduk? Eğer böyleyse, bizi aleyhimize ağır sonuçlar içeren günler bekliyor demektir!

Yine Cemil Meriç diyor ki; “… harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: Şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru…” ve devam ediyor “Toprak sarsılıyor!.. Hep birden esfel-i safiline (İnsani mertebelerin en aşağılanmışı, cehennemin dibi, sefillerin en sefili) yuvarlanmak istemiyorsak, gözlerimizi açmalıyız.”

Demek ki; günlük bilançolara bakmak ve bu bilançoları değerlendirirkende tarih, milliyet ve kişilik şuuruna sahip olmak gerekiyor. Aksi halde Türkiye’nin sarsıntıları ağırlaşacak ve hep beraber yani “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” anlayışında olanlar cehennemin dibini boylayacağız.

 

Zarfa Değil, Mazrufa Bak Sen

0

Adamın biri Şam’dan ipek, süs eşyaları ve çeşitli mücevherleri satın almış. Bağdat’a götürüp satacakmış. Fakat aldığı mallar o kadar değerli ve kıymetliymiş ki, yükte hafif, pahada ağır olan bu eşyaları, devenin sırtındaki küfenin ancak birini doldurabiliyormuş.

Bu şekilde yola çıksa bakmış küfe, devenin sırtında durmayacak devrilecek. Ne yapayım diye düşünmüş düşünmüş; sonunda bir çare bulmuş. Öbür küfeyi de çöl kumuyla doldurup devesinin sırtına yüklemiş ve Bağdat’a doğru yola koyulmuş.

Çölde kızgın kumlar üzerinde önde kendisi arkasında devesi ile ilerliyormuş.

Epey bir yol gittikten sonra bir de bakmış ki kendisi de devesi de epey yorulmuş. Devenin sırtına oturmayı düşünmüş. Bakmış hayvan kan ter içerisinde kalmış, acımış. Bir vahada dinlenmeye karar vermiş. Bulduğu bir vahada hayvanı çökertip tam yükleri indirmeye çalışırken bir ses işitmiş:

–          Selâmünaleyküm kervancı. Yardıma ihtiyaç var mı?

Sesin geldiği yöne doğru bakmış, hırpani giyimli, derviş kılıklı bir adam uzaktan kendisine bakıyor.

–          Ve aleykümselâm. Valla Hızır gibi yetiştin. Şu küfeyi çözmeme yardım etsen çok iyi olur.

Küfeleri el birliği ile çözmüşler, deve rahatlamış. Suyun başında oturmuşlar, başlamışlar muhabbete…

–          Nereden gelir nereye gidersin kervancı?

–          Şam’dan ipektir, mücevherdir bir şeyler aldım, Bağdat’a onları satmaya giderim. Ya sen?

–          Ben mi? Nasip nereye ise oraya!

–          İki küfe dolusu mücevher, ipek maşallah bayağı zenginsin.

–          Yok. Aslında tam öyle değil. Küfelerin biri kum dolu.

–          Kum mu? Şam’dan Bağdat’a kum mu götürüyorsun? (Eliyle çöldeki kum tepelerini göstermiş) Burada her yer kum dolu…

–          Orası öyle de, küfeleri başka türlü dengeleyemedim. Aldığım mallar ancak bir küfeyi doldurdu. Tek küfe ise devenin sırtında durmuyor. Dengeyi bozuyor. Mecbur kaldım öbür küfeyi kum doldurup, devenin sırtındaki yükü eşitledim.

–          (Derviş hafiften gülümsemiş.) Onun kolayı var. Yazık hayvana. Hem deveyi yoruyorsun, hem kendin yoruluyorsun.

–          Eeee ne yapacağım?

–          Şimdi kumu hemen boşaltacağız. Malların bulunduğu küfenin yarısını boşalttığımız küfeye dolduracağız. Böylece ikisi de eşitlenecek. Hem deven daha az yük taşıyacak, hem sen yorulmayacaksın, hem de daha hızlı gideceksin.

Kervancı bakmış adamın dediği doğru. Hayvancağıza boşu boşuna yük taşıttım diye de üzülmüş. Hemen kum dolu küfeyi boşaltmış ve malları ikiye bölmüş. Tam yola koyulurlarken dervişe dönmüş hayranlıkla:

–          Sen bu zekâ ile eminim ki çok önemli bir medresenin müderrisisindir.

–          Yok, değilim. Hiç medreseye gitmedim.

–          O zaman tebdili kıyafet yapan bir vezir veya sultansın?

–          Yok, efendim, estağfurullah.

–          O zaman kervanı haramiler tarafından soyulmuş, ellerinden canını zor kurtarmış bir tüccarsın. Bütün malını, mülkünü kaybettin; onun için böyle çöllerde perişan vaziyettesin?

–          Yok. Benim parayla, pulla hiç işim olmaz.

–          Eee?

–          Ben gördüğün gibi bir garip dervişim. Bulursam yerim şükrederim, bulamazsam Allah’a yine şükrederim. Gönlüm nereye derse, oraya giderim.

Bizim tüccar şaşırmış.

–          Yani bu zekâ ve bilgiyle dikili bir ağacın bile yok mu?

–          Yoktur.

–          O zaman var defol git yanımdan. Kendine hayrı dokunmamış adam. Bana ne hayrın dokunacak! (Demiş ve devesini durdurup. Malları tekrar tek küfeye doldurmuş ve boşalttığı küfeye de tekrar kum doldurmaya başlamış.)

Derviş tebessüm etmiş…

* * *

Bizler de yanı başımızda, belki kendine faydası dokunmayan; ya da kendi için aslında hiçbir şey istemeyen dostlarımızın kıyafetine, makamına, konumuna bakıp hor görüyoruz.

Onlardan gelen sözleri, faydaları egomuza kapılıp görmüyoruz, kulak tıkıyoruz, hatta bazen müstehzi ifadelerle kınıyoruz ya; son gülen iyi güler sözünü bilfiil yaşamaya kendimizi hazırlıyoruz, farkında değiliz…

 

Büyük Depremin Vakti Yaklaştı

0

Bu hafta Deprem Haftası.. 17 Ağustos Marmara Depremi’nin üzerinden tam 16 yıl geçti.. Biz Kocaeli‘de depremi çoktan unuttuk, senede 1 gün hariç..

Depremi Körfez’in Seymen Sahilinde fay hattına 15 metre bir apartmanda 20 günlük bebeğiyle ve ailece karşılayan, sonrasında da enkazdan insan çıkarmaktan kepçe makinesinin giremediği yerlerde mezar kazmaya kadar bir sürü işle haftalarca iştigal eden birinin bile aklına 17’sinde geliyor, 18’inde gidiyor.

Belki de bilinçaltımız ‘biz sırayı savdık, gayri İstanbul düşünsün‘ diye düşünüyor. Uzmanlar Türkiye’nin sosyo-ekonomik kalbi İstanbul’da büyük bir deprem bekliyorlar. Hatta deprem simülasyonlarında yüzbinlerce ölü olacağı varsayılıyor. Bir tarihçi ise olası Büyük İstanbul Depremi‘ni “küçük kıyamet” olarak nitelendiriyor.

Madem biz de eşekten düştük, madem biz de tarihçiyiz; gelin size Büyük Türkiye Depremi‘nden ve “büyükçe bir kıyamet“ten haber vereyim dostlar. Vaktini tayin etmekten önce gerekçelerini ortaya dökelim isterseniz.

  • Terörün sonuçlarından sosyal fayda çıkarımında bulunmak sosyolojik olarak

Toplum da ozon tabakası büyüklüğünde delik açmak demektir.

  • Terörist veya değil; terörle ilgili kimlikleri muhatap almak bumerangla

Sarmaşık budamaya benzer.

  • Ve terör guruplarıyla müzakere akreplerle ağzı kapalı bir çuvala girmek

anlamına gelir; tam bir deliliktir.

Lise yıllarında bir arkadaşımız vardı; köpek gördü mü ne yapar – eder kızdırır, hayvan gaza gelince de kaçardı. Bizse köpekleri muhatap almaz, işimize bakardık. Fakat köpek kudurunca onu durdurmak işi de bize kalırdı.

Terör-itleriyle siz açılım ve çözüm selfieleri çektirirken kaç uyarı yazısı yazdık, sayısını bile unuttum. Kaç kez tarihten kesit sunduk, kaç ilmî analiz yaptık; hatırsamıyorum. Deneme-yamulma yöntemine bir iktidar döneminde birkaç paralel sokabilerek yeni bir çığır açtınız.

Kürt’ün kafasını Türk’e kırdırmak” olarak özetlediğimiz tehlikeli süreç bir düzine yıldan sonra tekrar terörle anladığı dilden konuşma noktasına döndü. Zaten AKP’den öncesi öyleydi. 13 yıllık deney başarısızlıkla neticelendi.

40 günde 40’tan fazla şehidimiz ve onlarca yaralımız var. Allah onlardan razı olsun. Köpekleri serbest bırakıp taşları bağlayarak güvenlik güçlerini ve onlara güvenen sivil halkı âciz durumlara düşürenleri terörle sonuç almaya çalışanlarla birlikte lanetliyorum.

Kandil‘in beli kırıldı, belki yüzlerce terörist öldü. Ülke içerisinde 40-50 tanesi öldürüldü, binlercesi tutuklandı. PKK ve uzantıları terörü her gün daha da azgınlaştırarak hatta özyönetim adı altında Türkiye’nin kentlerini Suriye kentlerine çevirmeye çalışsa da güçlü devlet gücünü gösterir.

Benim korkum başka noktada: 20 yaş altı gençliğinde aşırı bir Kürt düşmanlığı oluşuyor. Yavaş yavaş batıda, kuzeyde ve iç bölgelerde ‘vatan müdafaası‘ psikozuyla toplumsal hareketler gelişiyor. Milliyetçi-ülkücü gurupların dışındaki ortalama vatandaş da her an bu ivmeye dâhil olmaya hazır gözüküyor.

Ermeni Çetelerinin dehşetli terörü neticesindeki Tehcir Kanunu bir savaş uygulamasıydı. – Allah esirgesin – terör paritesinin yükselmesi bir iç savaş riskini kuvveden fiile getirebilir. Ve asıl kıyamet odur. Kürt kökenli kardeşlerimize 1 asır önce Ermenilere verilen rol verilmek isteniyor.

Milletçe gaza gelme özelliğimiz malûm. At iziyle it izini bir tutanların yani terör yandaşlarıyla PKK’yla ilintisi olmayan vatandaşları aynı bohçaya saranların bu oyunda vebali büyük. Aklını ve basiretini kaybetmeyenlere ise çok ihtiyaç olacak.

Haziran 2011 seçimleri öncesinde yazdığımız yazıyı yine ve yeni bir seçim sürecinde revize ederek noktalayalım: Büyük İstanbul Depremi olduğunda veya olmadan “Kürt’ün kafasını sadece Türk’e değil Arap ve Fars’a da kırdırmak söz konusu.