17.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 793

Siz Aldatılmadınız Bayım! Biz Aldatıldık, Topyekûn Türk milleti Aldatıldı.

0

Önce milli orduya, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e düşman olan büyük kısmı Marksist, liberal, kozmopolit,  İkinci Cumhuriyetçi aydınlarını, yazarlarını ve sanatçılarını, “Askeri vesayeti kaldıracağız, eski darbelerden hesap soracağız, Türkiye’yi Avrupa Birliğine sokacağız”  diyerek aldattınız.

Onların büyük desteğini alarak muhafazakâr zihniyete karşı olanlar nezdinde itibar kazandınız, yol aldınız. Onları sonuna kadar kullandınız, kimliklerini, kişiliklerini yıprattınız, sonra da bir çamaşır gibi sularını sıkıp işiniz bitince hepsini birer birer harcadınız, bitirdiniz. İnandırıcılıkları kalmadı.                                      “Avrupa Birliğine gireceğiz” dediniz, AB de buna inandı, görüşme fasılları açılmaya başladı. 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra yavaş yavaş bu çabanızdan vazgeçtiniz.

Kadronuz yoktu, cemaatin kadrolarından yararlandınız, ne istedilerse verdiniz. Yargıyı, mülkiyeyi, emniyeti, eğitimi ve diğer hizmet alanlarını verdiniz. Birlikte milli ordumuzun millici subaylarını, ülkenin milliyetçi-ulusalcı teşkilat ve şahsiyetlerini hapse atıp etkisiz hale getirdiniz.                                                               Sonra cemaat MİT’i de ele geçirmeye çalışınca, Oslo’da başlayan “çözüm Süreci”ne karşı çıkınca, Suriye muhaliflerine tırlarla gönderilen silahlar yakalanınca ve sizin çevrenizin yolsuzlukları ortaya çıkınca “eyvah aldatıldık” dediniz ve “İnlerine ineceğiz” dediniz, indiniz.                                                                                “Alevi açılımı”, “Roman açılımı” dediniz, ne istiyorsanız, ne eksiğiniz varsa vereceğiz dediniz, hiçbir şey vermediniz.

Suriye en büyük dostumuzdu, Esad’la ailecek balayı yaşayıp tatiller yaptınız. Sonra ne olduysa “Esad”ı “Esed” yapıp üzerine saldırdınız. Bu süreçte de birbirinizi kandırdınız.

“Baldıran zehiri de olsa içeceğim, ama bu Kürt sorununu bitireceğim” dediniz, Oslo-İmralı- Kandil ve posta tatarları BDP ile kolları sıvayıp “barış ve çözüm süreci” başlattınız. Orduyu polisi meydandan çekip, meydanı PKK’ya bıraktınız. Bu sürece önce Kürtler inandı, sonra Türkler inandı, ülkede bir barış rüzgarı esiyordu., herkes gidişattan memnundu.

Barışın ılıman iklimine az kaldı derken, 7 Haziran seçim anketlerinden bu sürecin partinize zarar vereceğini, HDP’nin yüzde 10 barajını aşacağını anlayınca yüz seksen derece dönerek “Kürt sorunu yoktur” deyip keskin bir savaş dili kullandınız. Buna rağmen oylarınızın erimesini, HDP’nin barajı aşmasını önleyemediniz ve bir önceki seçime göre 9 puan kaybederek yüzde 41’le birinci parti oldunuz, ama iktidar olamadınız. Ne olduysa bundan sonra oldu, bir taraftan IŞİD(DAİŞ), bir taraftan PKK ve bir taraftan PKK’nın devlet yapılanması KCK  hem kırsalda, hem de şehirlerde kanlı eylemlerini başlattı. İki üç yıldır ortada olmayan Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Polisi de ortaya çıktı ve savaşta aktif olarak yerini aldı. İki ayda 50’nin üzerinde vatan evladını şehit verdik.

Sözün özü; siz aldatılmadınız bayım, biz aldatıldık. Koca bir Türk milleti aldatıldı.

 

Kaliteli Yaşamda Çocuk Eğitimi

0

Çocuklarımızın dünyası ve anlayış tarzları biz büyüklerden çok farklıdır. Onlar saf, temiz ve katışıksız iyi niyetlidirler. Büyüklerinden gördüklerini kopyalarlar. Şaka da olsa kendilerine yapılan yanlışları asla affetmezler. Bir yere kaydederek, ilk fırsatta kendi güçlerince intikamlarını alırlar. Kendi güçleri ve akılları ölçüsünde yaptıklarına müdahale edilmesini asla sevmezler. Başarılarının engellenmesini asla hazmedemezler. Her fırsatta yaptıklarının ve başardıklarının takdir edilmesini beklerler.
Kendi güç ve yetenekleri yalnızca kendilerine özel olduğu için, emsalleri, okul ve mahalle arkadaşları ile mukayese edilmekten hoşlanmazlar. Kandırılmayı, hafife alınmayı, incitilmeyi, aşağılanmayı, rencide edilmeyi, yok sayılmayı, değersizleştirilmeyi, azarlanmayı, hakaret edilmeyi, hele hele duygusal ve fiziksel şiddeti asla kabullenmezler ve affetmezler. 
Söz konusu olumsuzluklara maruz kaldıkları zaman, kendilerince en uygun fırsat ve zamanda kendi dil ve eylemlerince intikamlarını mutlaka alırlar. Hatta ebeveynler çoğu zaman bunun ne intikamı olduğunu dahi anlayamazlar.
Kendi başarılarının engellenmesini, güç ve yeteneklerini ortaya koyma heveslerinin kırılmasını asla sevmezler. Bir birey olarak hak ve özgürlüklerinin olduklarının büyükler tarafından bilinmesi ve saygı gösterilmesini isterler.
Diyelim ki, 
Yeni evlenmiş çift, bir yaşına gelmekte olan bir çocukları olan arkadaşlarına gezmeye gittiler. Ev sahipleri tarafından salona buyur edildikleri anda, misafir gelen bey; koltuğa çıkmak için tırmanan evin çocuğunu görür. Tamamen halisane bir niyetle, “oooopp pp amcasına” diyerek çocuğu alır ve koltuğa büyük bir zevkle oturtur. (Güya yardımcı olmuştur kendince).
Çocuğun bakışları görülmeye değerdir. Kaşlarını çatmış, öfkelenmiş, diliyle söyleyemediklerini beden diliyle söylemektedir:
“Sen kimsin? Ben seni tanımıyorum. Ben kendim koltuğa çıkacaktım. Neden beni tutarak çıkardın? Ben senden yardım istemedim ki, benim başarma zevkimi ve özgüvenimi mahvettin. Kendim çıkarak başarmanın zevkini yaşayacak, annem ve babamla paylaşacaktım. Eğer, kendim çıkamasaydım bile senden değil, annemden veya babamdan yardım isterdim.”
Çocuğun çıkmak için mücadeleye devam etmesi, onun başaracağına işarettir. Eğer, güveni olmasaydı, anne veya babasından yardım isterdi. Mücadele sonucu koltuğa çıktığında ise, ilk yapacağı davranış, annesini veya bir büyüğünü çağırarak, gururla ve sevinçle nasıl çıkmayı başardığını göstermek olacaktı.
O yaşlarda bir çocuk için en önemli davranış modeli, güç ve yeteneklerini ortaya koyup kullanarak, başarmak ve bunu çevresiyle paylaşmaktır. Arkasından da yaptığı ile gurur duyabilmek için, onure edilmeyi beklemektir. 
Aksine “düşeceksin”, “yapamazsın”, “yaşın küçük”, “dökeceksin”, “kıracaksın”, “bozacaksın”, vb. gibi peşin hüküm ve önyargılar kullanılması; onları büyüklere düşman etmek ve kendi özgüvenlerini yerle bir etmek için, en gerçekçi ve negatif gerekçelerdir.
Çocuklara verilen sözler mutlaka tutulmalıdır. Zaten Efendimiz bir hadislerinde “Ya söz vermeyin, ya da verdiğiniz sözü tutun” demektedir. Bu öğüt sadece çocuklar için değil, bütün insanlar için geçerlidir. Bir baba çocuğuna, “karnen iyi olursa bisiklet alacağım” dediği takdirde, bu sözünü mutlaka yerine getirmelidir. Eğer şartlar değişti ve ekonomik sıkıntıya girdiyse, bu yeni durumu uygun bir dille çocuğa izah etmeli ve gönlünü almalıdır. 
Esasen böyle bir uygulama, çocuğu şartlı başarılı olmaya zorlama bakımından uygun da değildir. Çocuğun kendi geleceği için başarılı olması gerektiği konusunda bilinçlendirilmeli, ödül ve hediyeler şarta bağlanmamalıdır. Hediye ve ödül odaklı sevgi ve takdir, çocuğun uzun vadeli, kararlı ve istikrarlı başarı hedefinden saptırarak, ödül hedefli bir şekle dönmesine sebep olabilir. Ya ödülü elde edince ipe un serer, ya da, sürekli yeni ödül ve hediye şartları ortaya koyabilir. 
Çocuk eğitiminde kaliteli empati yapabilmek, karşılıksız sevgi sunmak, takdir ve onure etmek, affetmek, hoş görmek, yol göstermek, destek olmak, örnek olmak, paylaşmak ve onlarla yüksek kaliteli zamanlar geçirmek, büyük önem arz etmektedir.
Onları önemsememek, had bildirmek, değersizleştirmek, orantısız cezalandırmak, onlara karşı sorumlulukları yerine getirmemek veya şarta bağlamak, onlar adına düşünüp uygulamaya koymak, onların önceliklerine değer vermemek, istikrarsız ve kararsız davranmak, vb. oldukça tehlikeli ve negatif uygulamalardır.
Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a (c.c) emanet olunuz.

Erken Seçim Çare Değil

0

7 Haziran seçimlerinden bu yana ihtimaller azaldı, (dün itibariyle) sadece iki seçenek kalmıştı: Ya AKP+MHP koalisyonu veya erken/tekrar seçim.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin sürecin başından beri AKP+CHP koalisyonunun olması için gösterdiği çaba MHP içinden ve dışından çoğu kimse tarafından anlaşılamadı.

“Bu Bahçeli ne yapmak istiyor?” sorularını sıkça duyduk.

TBMM Başkanı seçiminde dolaylı desteği ile AKP’li adayın seçilmesi de özellikle CHP kanadından “Bahçeli’nin AKP’ye koltuk değneği” olmakla suçlanmasına sebep olmuştu.

Sonra düşünceler değişmeye başladı.

Çünkü görüldü ki, eğer AKP+MHP koalisyonu gerçekleşirse TBMM başkan seçiminde CHP adayı yerine AKP’li adayın seçilmesi isabetli bir tercih sayılacaktır.

Yok erken seçim olacaksa zaten hangi partiden Meclis Başkanının seçilmiş olduğu çok önemli olmayacak. Yeni seçim sonrası kartlar yeniden karılmış olacak.

Bu iki ihtimali önceden görerek, planlama yapmışsa MHP’nin bu tercihi doğrudur.

Ancak bu çok riskli bir strateji idi.

Çünkü çözüm sürecine taraftar gözüken AKP ve CHP koalisyon kurabilseydi bu ikili yeni Anayasa’yı da yapma gücüne erişeceği için MHP’nin en hassas olduğu konuda sürecin engellenemez bir ivme kazanması söz konusu idi.

AKP+CHP koalisyonu kurulsa ve MHP’nin tabiriyle “Çözülme Süreci” devam etseydi, ana muhalefet de olsa MHP etkili olamazdı. Halka da bu iki partiyi şikâyet edemezdi. Çünkü “bu ikilinin koalisyonunu sen istedin” denecekti.

***

MHP ve Bahçeli Neden Böyle Bir Riske Girdi?

Muhtemelen AKP+CHP koalisyonunun gerçekleşmeyeceğinden son derece emindi.

Eninde sonunda Ak Parti’nin Milliyetçi Hareket Partisi’nin kapısını çalmaya mecbur olacağını hesaplamıştı.

Ya da AKP+CHP koalisyonunun çok uzun sürmeyeceğini ama bu arada toplumdaki gerilimin düşmesine yardımcı olacağını hesap etmiş olabilirler.

MHP’nin bu ana kadar izlediği politika bazıları tarafından “anlaşılmaz”, “geçimsiz”, “sorumluluk almaktan kaçan”, “hükümet olmaktan korkan” parti gibi değerlendirildi.

Fakat görünen o ki Bahçeli buraya kadar yaptığı başarılı stratejik hamlelerle AKP karşısında eli gayet güçlenmiş olarak görüşmeye başladı.

Bahçeli ve MHP 7 Haziran’dan itibaren Ak Parti ile koalisyona çok hevesli olsaydı bugünkü konum hayal dahi edilemezdi.

Şimdi düşünelim, MHP’nin izlediği politika sayesinde neler oldu?

İlk seçenek olarak AKP+MHP koalisyonu görülse ve gerçekleşse idi CHP “koltuk değneği” ithamlarını geliştirir, “hakkında bu kadar ağır eleştiriler yaptığın parti ile nasıl birlikte hükümet kurarsın” diye kıyameti koparırdı. Oysa kendisi çok hevesli olduğu halde AKP ile koalisyon ortağı olamadığı için böyle bir eleştiri yapamaz.

7 Hazirandan bu yana MHP’nin hep tekrarladığı koalisyon şartlarından “çözüm sürecinden vazgeçilmesi” şartı fiilen gerçekleşti. AKP, PKK ile “müzakere” yerine “mücadeleye” geçti. Bu gelişme AKP+MHP koalisyonu kurulduktan sonra olsaydı, toplumsal ve siyasal etkileri çok farklı olurdu. Çözüm süreci taraftarı kesimler için MHP menzildeki tek hedef olurdu.

***

Bundan Sonra

Bundan sonra MHP’nin koalisyona isteksiz olduğuna dair bir imaj çizmemesi lazım.

“Uzlaşılması mümkün olmayan, her şeye karşı bir parti” algısıyla erken seçime girerse seçimden yıpranmış olarak çıkar.

MHP’nin koalisyondan kaçmadığına dair “Elimizi değil, gövdemizi taşın altına koyarız” tarzı söylemlerini daha sık telaffuz etmesi, bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu meseleleri çözecek kadrolara ve programa sahip olduğunu daha kuvvetli vurgulaması gerekir.

*****

Koalisyon Şartları İmkânsız Talepler mi?

MHP’nin koalisyon için ilk şartı “çözüm sürecinden vazgeçilmesi” idi. “Çözüm süreci” gündemden düştü. MHP ile koalisyonu kabul eden bir AKP “çözüm sürecini buzdolabından çıkarmayı” düşünemez bile.

MHP’nin 2. şartı “Anayasanın ilk dört maddesinin korunması.” Zaten MHP’li bir koalisyonda “Yeni Anayasa” yaparak Türkiye Cumhuriyeti Devletine PKK’yı ortak kabul edecek bir teşebbüs söz konusu olamaz.

MHP’nin 3. şartı olan “yolsuzluk iddialarının üzerine gidilmesi.” Esasen 17/25 Aralık yolsuzluk dosyalarının üzerine gidilmesi yargısal bir süreçtir. Protokol konusu olamaz. Koalisyon protokolünde sadece 4 Bakan ile ilgili dosyalar üzerinde mutabakat sağlanabilir.

Keza MHP’nin 4. Şartı olan “Cumhurbaşkanının ‘yasal sınırları’ içine çekilmesi” de hukuka uygun bir talep. Ancak uygulamada Cumhurbaşkanının hükümetin fiili başkanı olmasına izin verilmemesi en büyük anlaşmazlık konusu.

Ahmet Davutoğlu bir yandan hükümeti kurmak istiyor. Hem de Başbakanlık yetkilerini kendisi kullanmayı arzu ediyor. Ancak partinin genel kurulunda yeniden genel başkan seçilebilmesi Tayyip Erdoğan’a bağlı.

Ak Parti içindeki Tayyip Erdoğan faktörünü göz ardı ederek koalisyon kurmak mümkün değil.

Tayyip Erdoğan’ın karışmaya devam ettiği bir Ak Parti ile koalisyonu sürdürmek de imkânsız.

Bu bakımdan bundan bir ay önce yazdığım yazıda belirttiğim gibi, “tamamen hukukun kavramlarıyla, meselelerin nasıl çözüleceğine dair bir program” hazırlanabilir.

Sadi Somuncuoğlu’nun ifadesiyle, “kuvvetler ayrılığı; hukukun üstünlüğü; etkili bir kamu düzeninin bütün ülkede tesis edileceği; Hiçbir kişi veya zümreye suç işleme imtiyazı tanınmayacağı gibi…

Tamamen hukukun kavramlarıyla yazılacak bir protokol psikolojik bariyerlerin aşılmasına, uzun vadeli bir icraat hükümetinin kurulmasına yardımcı olacaktır.”

“Türkiye için, AKP ve MHP’nin kuracağı uzun vadeli bir icraat hükümetinden başka bir çıkış yolu da bulunmamaktadır.”

Her iki partinin saygı duyulan kanaat önderlerinin Tayyip Erdoğan, Davutoğlu ve Bahçeli üzerinde bu çerçevede telkin ve tavsiyeleri olması da bu tarihi fırsatın kaçırılmamasına yardımcı olacaktır.

PKK terörü ile tam bir kararlılıkla ve terörü besleyen bütün alanlarda mücadele etmek ancak böyle bir koalisyonla mümkün olabilir.

*****

Erken Seçim

Bugün Türkiye’de erken seçim isteyen bir tek siyasi figür var: Cumhurbaşkanı Erdoğan. Diğerleri bir erken seçim sonuçlarının yine tek parti iktidarına imkân vermeyeceğine inanıyor.

Tekrar seçimin Türkiye’ye ekonomik ve siyasi bedelleri ağır olacak.

Ağır terör saldırısı altındayız. Güvenli bir seçim yapmak çok zor.

Partiler ve halk seçim yorgunu. Hele hele yeni seçilmiş ve hiçbir faaliyet yapamamış milletvekilleri tekrar bir seçimi istemiyor.

Liderler isteksiz görünse de, Ak Parti ve MHP tabanları bir koalisyonu arzulamakta. Liderler yaptırdıkları kamuoyu araştırmalarında bu gerçeği tespit etmiş durumdalar.

Bütün bunlara rağmen halkımızın tekrar seçime götüren partiye ve lidere seçimlerde esaslı bir tepkisi olacaktır.

Devlet Bahçeli’nin “Türkiye bir kişiden büyüktür” tespiti bakalım ne zaman doğrulanacak?

 

Dördüncü Travma!

Yakın bir zamanda Prof. Dr. Ümit Özdağ ile telefonda konuştum. Konu başka bir şey idi ama o bize Balkanlarla ilgili ne yaptığımızı sordu bizde ona 21.Yüzyıl Ensitütüsü’nü ve kendisinin analizlerini ilgi ile takip ettiğimizi söyledik. Prof. Dr. Özdağ bize, ensitütüye gelen her öğrenciye, Prof. Dr. Özcan Yeniçeri‘nin“Türk Kimliği ve Travma” isimli kitabını ödev olarak verdiklerini ve kitabın önemli tahliller içerdiğini anlattı.

Biz de bunun üzerine Prof. Dr. Özcan Yeniçeri‘nin bu önemli ama bulmakta zorluk yaşadığımız kitabını bulduk ve okuduk. Gerçekten Prof. Dr. Yeniçeri, Türk Milleti için önemli tespitler yapmış.

Geçmişin toplumlar ve insanlar üzerindeki izleri, o toplumu ve etkilenen insanı kendi tarihiyle yüzleştiriyor. Bu yüzleşme ise çoğu zaman bir korkuya dönüşüp bir travmaya sebeb oluyor. Gerçeklerden kaçmadan yüzleşme ise sonraki nesillerin bir travma içine düşmemelerinin ilk adımını oluşturuyor.

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin 1999 yılında Psikiyatri bölümünün başında olan Prof. Dr. Engin Eker‘le, 17 Ağustos Depremi ile ilgili o zaman yaptığımız sohbette “Bu depremin psikolojik olarak yarattığı travma ne zaman sona erer” diye sormuştum. O da bana “depremi yaşayanların tamamı ölüp gittikten sonra biter” demişti.

Türk Milletinin yaşadığı travmalar, tarih ile gerçekçi ve objektif bir biçimde yüzleşilmediği için, o hadiseleri yaşayanların son ferdi ölünce sona ermiştir. Ve travmaların tarihi sonuçları, gelecek nesillerdebilerek canlı tutulmamış ve unutturma (!) yolu tercih edilmiştir.

Prof. Dr. Yeniçeri, Türk Milletinin yaşadığı üç önemli bozgunu ve ortaya çıkan travmayı şöyle belirlemektedir: “Ön Asya Türklerinin tarihinde “Viyana Muhasarası”, “Doksan Üç Harbi (1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşı)” ve “Balkan Bozgunu”nun anısı, acısı ve belirleyici etkisi, Türk Milletinin karşılaştığı diğer felaketlerden çok daha büyük, kalıcı ve yakıcı olmuştur… Türk Milleti, süreklilik arz eden saldırılar karşısında neredeyse 240 yıl boyunca nefes alacak, kendini toparlayacak zamanı bulamamıştır. Bu saldırıların sistemli, stratejik ve çok boyutlu hesapların ürünü olduğu da açıktır. Nitekim Rusya’nın meşhur Büyük Petro’su, vasiyetnamesinde “… hiç değilse her yirmi senede bir Türkiye’yi sarsmak lazım geldiğini” söylemesi olan biteni az da olsa açıklar niteliktedir.”

Yine Prof. Dr. Özcan Yeniçeri: “Osmanlı Devleti’nin son 240 yıllık tarihi içinde yaşanan Viyana, 93 Harbi ve Balkan bozgunları sırasında devlet yöneticilerinin tavırları arasında büyük benzerlikler vardır. Aynı şartlar altında benzer şekilde davrananlar benzer sonuçlerı almışlardır.” diye çok önemli bir tespit daha yapmaktadır.

Şimdi acaba bu bozgunlara ilaveten; dördüncü bir bozgun yaşayarak ülkemizin bölünebileceğini ve yeni bir travma yaşayabileceğimizi, o günlere benzer idarecilerin ve onlara ait tavırların Türkiye’de mevcudiyeti sebebiyle ben de düşünmelimiyim? diye sizlere çok çetrefilli bir soru sorayım.

Güçsüz, korkak ve Türk kimliğine inanmayan ve bunun ötesinde Türklük ile sorunlu, yalancı bir iktidarın bulunduğu Türkiye’de, bölünerek toprak kaybı Türk Milleti için yeni bir bozgun ve travma demektir. Prof. Dr. Özcan Yeniçeri’nin yazdıklarına ilaveten, gelişmelere bakarak bunu muhtemel bir dördüncü bozgun ve bunun yaratacağı ağır bir travma olarak öngördüğümü vurgulamak istiyorum.

Devamla bu kitapta; uygarlık yarışında model olmaktan çıkanlar galip kültürü model olarak benimsemek kaderinden kurtulamaz. Güçlüyken taklit edilenler; zayıfken taklit ederler. Güçsüzlüğün sonucu olarak egemenliğini kaybeden toplumlar; yalnız mülkü, mezarı, ibadethaneleri ve maddi birikimleri değil manevi, ahlaki, insani değerlerinide yitirirler. Yenik medeniyetin müşterisi olmaz. Başat bir kültür sona erip de bir başkası sahneye girmeye başlayınca; felsefeler, ideolojiler ve kuramlarda ona uygun olarak değişir; çökmekte olan kültür tipiyle ilişkili olanlar geriler ve yükselen kültür tipiyle uyum halinde olanlar da kök salar ve çiçek açar. Bunalım, kriz ve kaos dönemleri aynı zamanda kimliklerin kendilerini sorgulama ve yeniden yapılandırma zamanlarıdır. Yenilgi ve hezimetin hemen her çeşidini, hem de sürekli bir biçimde yaşayan toplumların kendi olmaları, kaderlerini ve kimliklerini kendilerinin tayin etmesi çok güçtür gibi önemli değerlendirmeler  var.

Türkiye’nin başında kendini fiili başkan olarak ilan eden ve onu “yaşa padişahım” anlayışı ile destekleyen menfaatçi zümreye bakıyorumda, Allah bizi dördüncü bozgundan ve travmadan korusun diyorum.

Efendim İbni Haldun demişki: “Başka bir milletin kahır ve şiddetine katlanan toplumlarda şecaat ve asalet gibi özellikler kaybolur ve hareketsizlik ile tembellik zuhur eder”… Sakın bu halde olmayalım? Ve de olmayalım…

 

Hadis Günlüğü

0

Kitâbiyat 159

Prof. Dr. Zekeriya Güler eserinde, konu başlığı olarak seçtiği 70 adet hadisi; 100 adet âyet ve 150 adet hadisle açıklıyor. Bu 150 hadisten 35’i mevkuf (1) ve maktû (2) haber olarak sahâbe (3) ve tâbiîn (4) dönemine aittir.

Konu başlıklarından bâzıları şöyledir: *Hadis İlminin Önemi, *Hadis İlminin Gayesi, *Sünnetin Mâhiyeti, *Sünnete Duyulan İhtiyaç, *Kur’an-Sünnet Münâsebeti, *İman-Amel İlişkisi, *İnsanın Yaratılış Hikmeti ve Kader, *Kargaşa Dönemlerinde Sâlih Amelin Değeri, *İlim Her Müslüman’a Farzdır. *’Kur’an’a Abdestli Olarak Dokunmak, *Geçmişlerin Ardından Kur’an Okumak, *Helal-Haram Hududu, *Namaz, *Oruç, *Zekât, *Cuma Namazı, *Az da Olsa Devamlı Olan Makbul, *İyi Ahlak, *Çocuk ve Aile Terbiyesi, *İş Hayatında Dürüstlük, *Zenginlik, *Cimrilik, *Şakalaşma, *Tevazu, *İffet, *Sorumluluk Şuuru, *Müslüman Kimliği, *Beş Fırsat, *Kıyamet Günü Sorulacak Şeyler, *Namazdan Sonra Duâ, *Yemek Duası, *Evden Çıkarken Yapılacak Dua.

Görüldüğü gibi, hadisler belirlenirken, İslam’ın temelini teşkil eden ibadetler ile merak edilen ve sıkça sorulan konular göz önünde bulundurulmuş. Okuyanlar, öğrendiklerini uygulayabildikleri takdirde kâmil bir Müslüman olacakları gibi, çevrelerindekilerin de yanlışlarını, eksikliklerini ve meraklarını giderecek bilgilere sahip olacaklardır. Bu özellikleriyle ‘Hadis Günlüğü‘ Her Müslüman’ın ‘başucu kitabı‘ vasfına sahiptir.

Bilindiği gibi din olgusu, ilk insandan beri var olagelmiştir. Bu olgu; ‘Allah (cc) tarafından belirlenmiş, vahiy (5) yoluyla ve Peygamberler aracılığıyla akıl sahibi insanlara teklif edilen, ilahî bir nizamdır.’ Şeklinde tarif edilebilir. Dinin gayesi; insanları ahlaken olgunlaştırarak dünyada huzur ve mutluluğa, ölümden sonra devam edecek olan ahrette ebedî saadete kavuşturmaktır. İslamiyet, en son ve en mütekâmil dindir. İslamiyet’le ilgili nizam hükümlerinin toplandığı kitap, Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an-ı Kerim, İslamî hükümlerin anayasasıdır. Kur’an’ın ihtiva ettiği hükümler, Hz. Muhammed tarafından açıklanarak ve uygulamaları gösterilerek insanlığa öğretilir. Bu işleme ‘tebliğ‘ denilmektedir. Peygamberimizin tebliğ sırasındaki söz, fiil, iş ve halleri ise ‘hadis‘ olarak anılır. Hadis, ‘sünnet‘ kelimesi yerine de kullanılır.

Bütün Hadis-i Şerifler insanlara; Cenab-ı Allah’ın kitabı olan Kur’an-ı Kerim’e ve Peygambere bağlı olmayı, İslam’ın 5 şartını yerine getirmeyi, ahlaklı olmayı, yardımlaşmayı öğütler. Faziletli amelleri tavsiye eder. Cennet ve cehennem hakkında bilgiler verir, beşerî ilişkileri tanzim eder.

Hadisler, delil değeri açısından; sahih-güvenilir, hasen-güvenilirliği tam olmayan ve zayıf hadisler olarak gruplandırılır. Bir başka gruplandırma da hadisi nakledenlerin kimliklerine göre yapılmaktadır. İslam âlimleri tarafından doğru veya doğruya çok yakın hadislerin toplandığı kitapların sayısı 6 olarak belirlenmiştir. Bu 6 kitaba ‘Kütüb-i Sitte‘ denir. Bunlar; Buharî,Tirmizî, Sicistanî, Müslim, Mâlik bin Enes ve Nesâî tarafından hazırlanmıştır. Bu kitaplarda ‘zayıf’ olarak görülen hadisler de bulunmaktadır.

Zekeriya Güler Hoca’nın hazırladığı Hadis Günlüğü isimli eserin arka kapak yazısında, şu bilgiler verilmektedir: ‘Kur’an ile birlikte hadis ve sünnet şuurunun, kültür ve eğitiminin yaygınlık kazanmasıyla, bâtıl (6) inançların ve bid’at (7) uygulamaların kademeli olarak ortadan kalktığı tecrübe ile sâbittir. Şüphesiz kazanılan bu şuur, kültür ve eğitim sâyesinde, Rasûl-i Ekrem’in rehber irâdesine teslim olmanın semeresi gereği, dünyada mutlu bir hayat sürülmüş ve ahret için ciddî bir yatırım yapılmış olacaktır.’

Eser; temiz Türkçesi, kolay anlaşılır ifâde tarzı ile de dikkat çekicidir. Eserin bu özelliğini her sayfada görmek mümkündür. Buharî, Ebû Dâvud ve Ahmet b. Hanbel’in hadis kitaplarında yer alan; ‘Dünyaya gelen her çocuk fıtrat üzere doğar. Onu anası babası Yahudi, Hıristiyan veya mecûsî yapar. Nitekim hayvan yavrusu da organları tam olarak doğar. Hiç o yavrunun burnunda, kulağında eksik-kesik bir yer görür müsünüz?’şeklindeki hadisin açıklamasını, tadımlık bir bölüm olarak verelim:

‘Fıtrat hadisi diye şöhret bulan bu hadis, ana babanın ve çevre şartlarının çocuk terbiyesinde hayli etkili bir faktör olduğunu ifade eder. İlk mektep demek olan aile yuvasında çocuk, ana babasının dinî inanç ve gündelik hayat tarzını yakından gözlemleme imkânını bulur. Böylelikle çocuğun berrak zihin dünyası ona göre şekillenir.

Fıtrat, insanın doğuştan gelen temiz tabiatı, bozulmamış ve değişmemiş ilk hâli, onun içindeki nizam, bizâtihi kendisi veya kendine has yaratılışı demektir.’

Yüce Allah, ana babaya çocuklarının eğitimini emretmiş ve bunu onlara büyük bir sorumluluk olarak yüklemiştir.’

2012 yılında 13,5 X 21,5 santim ölçülerinde 254 sayfalık hacimle 5. Baskısı yapılan kitap,  meşhur hadis âlimi Ebu’l-Ferec Abdurrahman ibnü’l-Cevzî’nin (vefatı: 597/1200) duası ile sona eriyor.

‘Allahım, Senden haber veren dile, seni gösteren ilimlere nazar eden göze, sana hizmet yolunda yürüyen ayağa ve Rasûlünün hadisini yazan ele acı çektirme (azap etme)! İzzetin hürmetine lütfunla beni cehennem ateşine koyma! Erbabı bilmektedir ki, ben senin dinini hep müdafaa gayretinde oldum.’

Ve bu eseri için yazarın son sözleri:

‘Gayet samimi duygu ve düşüncelerle dile getirilen bu niyazın Allah Teâlâ tarafından kabul buyurulması, okunan hadisleri hayata geçirmek suretiyle O’nun rızâsının kazanılarak iki cihan saâdetinin elde edilmesi ve Rasûl-i Ekrem’in ahret hayatında yakın ilgisine mazhar olunması, yazar veya okuyucu sıfatıyla hadis ilmine hizmet gayretinde olan her Müslüman için nihâî hedef olmalıdır.’

(1)mevkuf: Peygamber (sav) Efendimiz’e ait olur da Sahâbeler tarafından nakledilen söz ve fiiller.                                                             (2)maktû: Tâbiun ve etbâu’t-tâbiîn tarafından nakledilen Peygamberimize ait söz ve fiiller.                                                                          (3)sahâbe: Hz. Peygamber devrine yetişmiş, Müslüman olarak O’nu görmüş ve sohbetinde bulunmuş ve Müslüman olarak ölmüş kimse.                                                                                                (4)tâbiîn: Sahâbeden herhangi birisiyle karşılaşıp Müslüman olarak vefat eden kimse.                                                                                      (5) vahiy: Cenab-ı Allah’ın, insanlara tebliğ edilmek üzere Cebrail vasıtasıyla Peygamberlere ilettiği emirler.                                      (6)bâtıl: İlahî vahye dayanmayan, insanların ihdas ettiği; Mecusîlik, Budizm, Şamanizm gibi inanç sistemleri.                                    (7)bid’at: Dinin aslında olmayan ve şer’î delillere istinad etmeden sünnete aykırı olarak dinî hükümler arasında sayılan hüküm ve işler.

HAT YAYINEVİ: Selamiali Efendi Caddesi, Huzur Çarşısı Nu: 3/15 Üsküdar, İstanbul. Telefon: 0.216-334 48 30                                                        e-posta: haktitap@gmail.com www.hatyayinevi.com

Prof. Dr. ZEKERİYA GÜLER:

1959’da Adana’da doğdu. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olan yazar 1993’de Doktor, 1997’de Doçent, 2003’de Profesör oldu. 01.02.2011 tarihinde Selçuk Üniversitesi’nden İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri Bölümü Hadis Anabilim Dalına naklen Profesör olarak atandı.

Yayınlanmış eserleri arasında Zâhirî Muhaddislerle Hanefî Fakihleri Arasındaki Münakaşalar ve İhtilaf Sebepleri (Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1997), 40 Hadiste İş ve Ticaret Ahlâkı (İGİAD, İstanbul 2010), Hz. Peygamber Toplum ve Aile (Ensar Neşriyat, İstanbul 2007), Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi (Çeviri, Uysal Yayınevi, İstanbul 2012) gibi kitap çalışmaları yer almaktadır.

 

KİTAP TANITIM YAZILARI…

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

Kitap tanıtım yazıları yazmak, zannedildiği kadar kolay değildir. Önce yazı kuralları ve Türk dilini bilmek gerekir. Kitaptaki yanlışlıkları ve eksiklikleri belirleyebilmek için kitabın konusu hakkında, yeterli ölçüde bilgi sahibi olmak faydalıdır. Haksızlık yapmamak için âdil olmak, dostların ve/veya fikirdaşların kitabı hakkında yazarken tarafsız olmak gerekir. Tanıtım yazısını okuyarak satın aldığı kitabı beğenmeyenlerin ‘kul hakkı‘ söz konusudur. Aksi de olabilir. Yazar yönünden de ‘kul hakkı‘ vardır. Kitap tanıtım yazısı yazanın beğenmediği kitabın yazarının, tarafsız olmamakla, bu işi bilmemekle ve sair konulardaki târizlerine muhatap olmak vardır.

 

Tanıtım yazıları emek ürünüdür. Tanıtılan kitap, daha değerli emeklerin ürünüdür. Öyledir diye de hoşgörüde ölçü kaçırılmamalıdır.

 

Ve daha nice olumsuzluklar, sorumluluklar vardır.

 

Kitap tanıtım yazıları yazan kişi, her tür kitap için yazı yazmaya kalkışmamalıdır. Daima aynı tür kitaplar hakkında yazması da uygun karşılanmaz.

 

Hatıra yazıları gibi, kitap tanıtım yazıları da sübjektiflikle mâluldür. Renkler gibi zevkler de tartışılmaz.

 

Eskiler, kitap tanıtım yazıları yazarken dil ve imla ile noktalama işaretlerine dikkat ederlerdi. Günümüzde bu husus ön plana çıkartılırsa, geçer not alamayacak kitapların sayısı çok fazladır.

 

Bütün bu sebeplerle de kitap tanıtım yazıları yazanların sayısı da çok fazla değildir. Birçoğu, yayınevlerinin kataloglarındaki veya arka kapaktaki metinleri kullanırlar.

 

Geniş kapsamlı bir tanıtım yapılacaksa, kitap yazarının özgeçmişi ve daha önce yazdığı kitaplar hakkında bilgi vermek gerekir. Son birkaç yıldan bu yana, kitaplarda, yazarı hakkında bilgiler veriliyor. Bu iyi bir gelişmedir ve tanıtım yazarları için kolaylıktır.

 

Kitaptan, ‘tadımlık‘ alıntılar yapılması uygun olur. Bu konuda hem dikkatli, hem de ölçülü olmak gerekir. Alıntılanan bölümün, kitabın geneli hakkında yanıltıcı olmayan örnek olması şarttır.

 

Tanıtım yazıları söz konusu olduğunda genelde ‘kitap tenkidi‘ anlaşılır. Bu düşünce ile yazılan yazılarda, kusurlar ön plana çıkartılır. Okuyucuya ‘sakın ha… bu kitabı okumayın…’ dercesine tanıtım yazısı yazmaktansa, hiç yazmamak daha uygun olur. Kitabın okunmaya lâyık olup olmadığı hükmü, okuyucuya bırakılmalıdır. Özetle; yazılacak yazı, bütünüyle tenkit veya övgü olmamalıdır.

 

Kusursuz kitap olmadığı gibi, iyi tarafı bulunmayan kitap da yoktur. Tıpkı insanlar gibi…

 

 

KUŞBAKIŞI

MÜBÂREK VAKİTLER

Kuran-ı Kerim üzerinden yapılan köklü yaklaşımlar ve vahiy eksenli namıyla yapılan yorumlar göz önüne alındığında, birçok şey gibi mübârek vakitlerden bazılarının da inkâr edildiği göze çarpıyor. Manevî dertlerimize bir ilaç gibi olan ‘Mübârek Vakitler‘ isimli kitap hiçbir zaman gözden kaçırmamamız gereken zaman dilimlerini konu edinmekle birlikte pek çok önemli meseleye işâret ediyor. Kitap; bir sohbetin sıcaklığına sâhip olmakla birlikte, yazar gibi konuşan İnançer’in müthiş üslubunu taşıyor. Hiç bilmediğimiz, bildiğimizi zannettiğimiz ve yanlış bildiğimiz birçok meseleye dair çarpıcı ve samimi muhtevasıyla ışık tutuyor.

14 X 21 santim ölçülerinde,  272 sayfalık kitap, 2014 yılında yayınlandı.

SUFİ KİTAP:

Cağaloğlu Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi Nu: 5 Fatih İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24

Belgegeçer: 0.212-512-40 00  www.sufikitap.com.tr e-posta: sufi@sufi.com.tr

 

 

 

OSMANLI İMPARATORLUĞU ANSİKLOPEDİSİ

Osmanlı Devleti‘ denilmesi gerekirken yanlış bir isimlendirme ile ‘Osmanlı İmparatorluğu olarak anılan’ mâzimizin iftiharı siyasî yapı; kuruluşundan yıkılmasına kadar altı yüz yıllık hanedanı, vezirler, devlet adamları, yaşama biçimi ve inşa ettiği kültürle en karmaşık devletlerden biridir. A’dan Z’ye kılavuz bir kitap olan bu çalışma, büyük bir boşluğu dolduruyor. Alfabetik sırayla dizilmiş kişi adları, şehirler, kültürel ve siyasî maddelerle bu çalışma Osmanlı tarihçileri kadar meraklı okuyucular için de temel bir başvuru kitabıdır. Kitabın kapsamlı önsözü Osmanlı tarihine yeni bir bakış açısı sunuyor. Kapsamlı kaynakça, ek kaynaklar ve tavsiye edilen okumalarla zenginleşen çalışma, aynı zamanda kronoloji, haritalar ve resimlerle destekleniyor. Selçuk Akşin Somel’in bu çalışması, öğrenciler, araştırmacılar ve meraklı okurların her zaman başvuracağı güvenilir bir kaynaktır.

710 sayfalık kitap, 13,5 X 22 santim ölçüleriyle 2014 yılında yayınlandı.

ALFA YAYINCILIK: Ticarethâne Sokağı Nu: 53 Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0 212-511 53 03  e-posta: bilgi@kapiyayınlari.com / www.kapiyayinlari.com

GİRNE’DEN DOĞAN GÜNEŞ:

Kıbrıs Gazisi, Emekli Yarbay Atilla Çilingir, 1997 yılında yayınlanan 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, birinci hamur kâğıda resimli olarak basılan 158 sayfalık kitabının önsözünde şu bilgileri veriyor:

Her genç insan gibi ben de yaşamak istiyordum. Fakat vatan uğrunda görevimi yaparak ölmek şerefli bir asker olarak yaşamaktan öte bir insanın ulaşabileceği en yüksek mertebe idi…

Yıllar önce yazdığım bu satırlarda, aslında Türk insanının en büyük hasleti olan vatan sevgisi yatıyordu… Asırlar boyunca hür ve şerefli bir hayata alışmış olan bu millet; dünyanın hiçbir yerinde esâret hayatına mahkûm edilememişti. Hürriyetine böylesine âşık bir milletin çocukları olan Kıbrıslı soydaşlarımız da, günün birinde, Rum’un onca baskısına rağmen gösterdiği o muhteşem direnişin mükâfatını alarak, o meşakkatli günlere son verecekti tabii ki… İşte bu sayfalar o sonun başlangıcını oluşturan 1974 Harekâtı’nda yaşadığım olayları tarafsız bir şekilde anlatmaktadır.’

SEKTÖR YAYINCILIK Rumeli Caddesi Nu: 55/14 Nişantaşı, 80220 İstanbul. Telefon: 0.212-225 71 81 Belgegeçer: 0.212-241 50 42

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-İSLAM’DA MODERNLEŞME: Prof. Dr. Bedri Gencer / Doğu-Batı Yayınları                                                                       2-TÜRKLEŞMEK, İSLAMLAŞMAK, MUASIRLAŞMAK: Ziya Gökalp / Ötüken Neşriyat.                                                      3-CİN BÖLMESİ: Necmettin Şahiner / İnsan Yayınları.                                                                                                          4-KELİME DEFTERİ: Nazan Bekiroğlu. Timaş Yayın Grubu.                                                                                                5-BAŞBUĞ ATTİLA: Hüseyin Adıgüzel / Bilgeoğuz Yayınları

 

Ülkemizde İronik Fıkra Geleneğinin Öncüsü Sayılan Değerli Yazar A h m e t T u r a n A l k a n

0

A h m e t T u r a n A l k a n

Diyor ki:

ETİK KELİMESİNİ AHLAK KELİMESİ İLE AYNI ANLAMDA OLDUĞUNU ZANNEDENLER İÇİN İKİ İHTİMAL VAR;

YA BİLMİYORLAR VEYA AHLAK KELİMESİNİN MANEVÎ ANLAM DAİRESİNDEN ÇIKARARAK, DIŞARILARDA BİR YERDE LADİNİ BİR AHLAKI REFERANS GÖSTERDİKLERİNİ ZANNEDİYORLAR.

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’de yazar-çizer takımı, genellikle eleştiri yapar, çözüm yolunu pek göstermez. Bu durum nereden kaynaklanıyor? Oysaki yalnız tenkit etmek, okuyucuyu karamsarlığa yönlendirir. Hatta birçoğu lafı; ‘Biz adam olmayız’a getirir. Ümitsizlik aşılar. Bizim kültürümüzde ise ümitsizlik yoktur.

Bu konulardaki yorumunuzu alabilir miyim?

Ahmet Turan Alkan: Sebebi basit: Eleştirmek, çözüm göstermekten daha kolaydır. Yapmak yıkmaktan zordur. Fakat bir hususun açıklığa kavuşması lazım: Yazar-çizer takımının ilk vazifesi tenkittir elbette; aksaklıkları göstermek, çelişkileri yakalamaktır. Doğru ve yapıcı tenkid, yapılan şeyin geliştirilebilmesi, kendini aşması için çok değerli bir kıymeti haizdir. Bu hususun altını çizmek lazım bence. Kıvamında yapılmış tenkidden vazgeçilmez. Bizim kültür iklimimizde yapıcı tenkidin geleneği tesis edilemediği için, genellikle kötü örneklerle karşılaşıyoruz. Haklı olarak basın hayatımızdaki tenkit örneklerinden yakınırız. Fakat akademik iklimdeki tenkid faaliyeti ondan daha seviyeli değildir.

Çetinoğlu: Hakkınızda; ‘Tebessüm eden serlevhaların muharriri’ ifadesini kullanmak yanlış olmasa gerek.  ‘Hafiften hafife ironik’ bir üslûbunuz var. Başka bir anlatımla, ‘Mizaha yatkın’sınız.

Türkiye’deki mizah yayıncılığını nasıl buluyorsunuz? Edepli-ahlaklı mizah yapmak mümkün değil mi?

Alkan: Tespitlerinizi iltifat kabul ediyor ve teşekkür ediyorum.

Kabul etmeliyiz ki bizde ‘ironik fıkra‘ geleneğinin de fazlaca tarihi yok. Daha doğrusu gerek matbuat, gerek yazılı ve sözlü edebiyatımızda mizaha, ironiye dair unsurları bir başlangıç ve dayanak noktası kabul ederek yola çıkma imtiyazından mahrumuz. Sebebi, geçirdiğimiz kültür şokudur. Geleneklerimizle bağlarımızı biraz tahripkar bir tarzda kesmiştik. Şimdi yeni iltisak (1) noktaları yakalamak hiç de kolay olmuyor, pek çok bilineni yeniden keşfetmek zorunda kalıyoruz.

Mizahta edepsizliğe, kabalığa müracaat konusuna gelince: Bu; en basit, en anlaşılır tarzdır. Ve gelenek kesintisine uğradığımız için evvela bu bilinen ve kötü noktadan yola çıkılıyor. Bazı sulu sunucuların yaptığı şakalara gülebilen bir müşteri kitlesinin varlığı, varsayımımı destekliyor. Kaliteli örnekler zor gelişiyor ve pek rayici olmuyor. Şehirleşme sürecini tamamladığımızda güldüğümüz şeylerin niteliğinin de geliştiğini, farklılaştığını göreceğiz.

Çetinoğlu: Ahlak kavramını nasıl tarif edersiniz? Ahlakın temelinde ne vardır? ‘Etik’ kelimesi ‘ahlak’ kelimesinin yerine kullanılıyor.  Doğru mu yapılıyor?

Alkan: Dünyanın her yerinde ahlâkın kaynağı dindir; dindışı bir ahlâkî değerler silsilesi kurmak isteyenler bile neticede dini, ahlakın türevi olarak bir yere koymanın ötesine geçemiyorlar.

Ahlakla etik arasındaki nüansın silikleşmesi bir başka türden ahlakî bir meseledir. Etik, bir bilim dalında, bir meslekte, bir disiplinde itaat edilmesi gereken ‘iç değerler manzumesi‘dir. Etik kelimesini ahlak’ın müteradifi zannedenler için iki ihtimal var; ya bilmiyorlar veya ahlak kelimesinin manevî anlam dairesinden  ayırarak dışarılarda bir yerde ladinî (2) bir ahlâkî referans gösterdiklerini zannediyorlar.

Çetinoğlu: Biliniyor: Sizinle aynı gazetede yazılar yazan Recai Güllaptan adlı heccav ile uzaktan yakından bir alakanız yok. Yok da… Türkiye’deki yaygın kanaate göre; ‘Köşe yazarları her şeyi bilmek mecburiyetinde…’ Bunu da ancak siz bilebilirsiniz. Onun için size soruyorum:

Yoo… Recai Güllaptan’ın kim olduğunu sormayacağım. Kim olduğunu biliyorum.   İrfan Külyutmaz’ın komşusudur. Peki İrfan Külyutmaz kimdir?  O da efendim, Recai Güllaptan’ın  komşusudur.

Güllaptan diyor ki: ‘Türkiye’yi kurtarırım. Fekat bir şartla.’

Size sorumuz şu efendim: Türkiye kurtarılmaya muhtaç mı, hangi belâ veya mûsibetten, olumsuzluktan kurtarılacak? Eğer Türkiye’nin kurtarılması gerekiyor ise, ‘O şartı yerine getirelim de kurtaralım!’ Dense, siz ne dersiniz?  Recai Beyefendi’nin şartı ne olabilir?

Alkan: Recai Bey’in şartı açık: ‘Padişahınız olursam sizi kurtarırım.’ Demeye getiriyor. Adam açıksözlü birisi zaten; demokrasiyi, parlamentarizmi değil monarşiyi savunuyor. Kurtarıcılık formülünü ise izhar etmiyor, kendinde mahfuz tutuyor. Monarşinin ve asaletin işte böyle kerameti kendinden menkul bir tarafı olduğunu biliriz. Hamamda asille köleyi birbirinden ayırt edemeyiz. Öyleyse asalet gibi kölelik de bir kuruntudur, bir bakış açısıdır. Monarşi’nin püf noktası ise monark’ın bazı şeyleri, adeta ilahî bir lütuf eseriymiş gibi tabii olarak kendiliğinden bilmesi ve böyle şeylere muktedir olmasıdır. Recai Bey, bu nükteye sığınıyor ve memleketi nasıl kurtaracağını söylemiyor. Onun söylemeyip sakladığı şeyle, şimdikilerin bilip de izhar ettiği şeyleri yanyana koysak Recai Bey’in vehmi, bizimkilerin ilmini eşek sudan gelinceye kadar dövecektir kanaatindeyim şahsan…

Çetinoğlu: Bazıları ısrarla insanın maymun soyundan geldiğini iddia ediyorlar. Bir kısım insanlar,  maymun soyundan geldiğini zannedebilirler. Onlara bir diyeceğimiz yok. Fakat ‘Acaba…?’ diyenlere sizin bir diyeceğiniz var mı?

Alkan: İnsanın menşei meselesini kendime hemen hiç derd edinmemişimdir. Fakat hayvanlar dünyasına dair belgeseller seyrettikçe ‘Aa, bu filancaya ne kadar da benziyor.’ Diye taaccüb (3) ettiğim oluyor. Nitekim beğenmediğimiz davranışları falan veya filan hayvana teşbih ederek kötülememiz bundan dolayı olsa gerektir. İnsan ister istemez, ‘Bu hayvanlar vaktiyle ne tür bir insandı?‘ Diye tefekküre dalınca Evrim teorisine takla attırmış oluyor. Latife bir yana ben bu hususta Gasset’in o meşhur lafına bayılanlardanım; diyor ki üstad; ‘İnsanın tabiatı yoktur, tarihi vardır.’

Çetinoğlu: Kullanımda olan mevcut kavramlarla baş edemezken, her gün yeni bir takım kavramlar ortaya atılıyor: ‘Psikolojik harp’, ‘Beyaz propaganda’, ‘Beyin kontrolü’, ‘Karar verme sürecini etkileme’, ‘Derin merkez’ … ve benzerleri gibi. Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz? Yoksa rızâmız hilafına bir yerlere mi gönderiliyoruz?  Nereye?

Alkan: İnsanoğlu ezelden beri kontrol etmeyi sever; bunu da galiba ilk olarak avladığı hayvanlardan arta kalan etleri tuzlayarak veya ise tutarak veya kavurarak saklamayı öğrendiği gün keşfetmiş bulunuyor. Bütün politik sistem kontrol kavramı üzerine kurulmuştur zaten. Kezâ ticaret veya bilim de öyle… Fakat kontrol edemediğimiz şeyler, kontrol edebildiklerimizden daha fazla olduğu için ‘hüsran‘dan kurtulamıyoruz.

Çetinoğlu: ‘Tek dünya Devleti’nden söz ediliyor. Bu proje uygulamaya konulduğunda veya konuldu ise, netice alma noktasına gelindiğinde… Türkiye için oluşacak tehditleri ve imkânları değerlendirir misiniz?

Alkan: Dünya üzerinde tek dünya devleti hiç olmadı; Roma imparatorluğu bile bilinen dünyanın ortasında bir evlek kadar yer tutuyordu. Şimdiden sonra olur mu bunu bilemeyiz, ancak kestirebiliriz. O tek dünya devleti kendi içinde bölünüp çatlar ve yeni çatışmalar çıkar. Savaşlar, ideolojiler, suikastlar, iktidar darbeleri hiç bitmez. O yüzden dünya tarihi aslında tek bir filimden ibarettir. Ne var ki her defasında bir yeni versiyonunu çekip, yeni bir filim diye merakla seyretmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Bu manzara içinde Türkiye’nin durumuna gelince… bir atasözümüz vardır hani, ‘Elle gelen düğün bayram‘ diye…

Çetinoğlu: ‘Mutlak demokrasiye geçiş’ ve ‘demokratikleşme hamleleri’; bölünmezlik ve bağımsızlık kavramının önünü kesiyor mu?

Alkan: İnsanoğlunun huysuz ve geçimsiz tabiatını hiç bir siyasî rejim zapt ü rapt altına alamamıştır;

alamaz. Demokrasiye bu manada kutsallık atfetmek doğru değil. O, becerilebilenin en az kötü olanı. Hristiyan teolojisindeki ‘Göklerin Melekûtu‘ nevinden bir şey değil yani.

Neticede biz bölünmeyi murad edersek bunu hiçbir demokrasi uygulaması engelleyemez; diğer cihetten bir dikta ve zorbalık rejimi de ‘birlik ve beraberliği‘ teminde fevkalade işe yarayabilir. İki güzeli idare edip yanyana getirmek kolay değil. Neyse ki birini ötekine tercih edip feda etmek mecburiyetinde değiliz. Demokrasi de olsun, bağımsız ve beraber de olalım. Üstesinden geliriz inşallah. İstersek başarabiliriz.

Çetinoğlu: Milletçe, La Fontaine’in ‘Karga ile Tilki’ hikâyesini biliyoruz. Bildiğimizi bildikleri için o oyunu sahnelemiyorlar. Fakat yine de bize ait bâzı şeylerin azar azar da olsa elimizden gittiğini hissediyoruz.   Tarih mi okumuyoruz, aklımızı mı kullanmıyoruz, Niçin?

Alkan: Azar azar  elimizden kayıp giden şey hayattır. Çünkü o bize ait, zatımıza bağlı bir fonksiyon. Bütün ilimlerin, bilgilerin, feraset ve irfanın durakladığı yer ölümlülüğümüz. Tarih okuduğumda bütün kahramanların -ve tabii hainlerin de- neticede aynı akıbete uğradığını görüyorum. Tarihten alınacak ibret, dünyanın pek de sağlam bir ikamet yeri olmadığıdır. İşin gülünç ve eğlenceli tarafı ise yaşarken bu basit gerçeği yokmuş gibi davranmamız.

Eğlenceli ama yine de gülemiyor insan…

AHMET TURAN ALKAN KİMDİR?

1954 yılında Sivas’ta doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini bu şehirde tamamladıktan sonra 1972 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdi. Bu fakültenin Siyaset ve İdare Bölümü’nden 1977 yılında mezun oldu.

İlk köşe yazısı 1974 yılında, Sivas’ta çıkan mahallî Anadolu Gazetesi’nde yayınladı. Sivas Ülkü Ocakları Derneği tarafından dört sayı yayınlanan ‘Pusat’ isimli ‘bülten-dergi’ye emeği geçti; 1976-1977 tarihleri arasında ‘Fedai‘ adlı haftalık dergiyi yönetti ve yayınladı. O yıllarda öğrenci olaylarının yoğunluğu sebebiyle fakülteye devamda zorluklarla karşılaşınca Sivas’ta yeniden yayınlanmaya başlayan ‘Hadiselerle Hakikat Gazetesi‘nin yazı işleri müdürü olarak çalışmaya başladı. Bu gazetede, sadece yazı işlerinde değil, bir gazetenin ve matbaanın gerektirdiği hemen her işte bilfiil tecrübe edindi. 1978 yılında Ankara’da yayınlanan Hasret ve Genç Arkadaş dergilerine kısa süre katkıda bulundu.

Mezun olduktan sonra Sivas’a dönen yazar, Hakikat Gazetesi’nde kadrolu fikir işçisi olarak iki yıl kadar çalıştıktan sonra 1980’de askerlik hizmeti için Tatvan’a gitti. 1982 başında askerliğini tamamlayarak Sivas’ta bir muhasebe bürosunda üç yıl çalıştıktan sonra 1985 yılında Cumhuriyet Üniversitesi’ne göreve başladı. Yüksek Lisans ve Doktorası’nın tamamlayarak İİBF Kamu Yönetimi Bölümü’ne öğretim üyesi olarak tâyin edildi.

1989 Yılında düzenli olarak başladığı yazarlık hayatı süresince muhtelif gazete ve dergilerde denemeleri yayınlandı; 19 basılı eseri bulunan yazar, halen Zaman Gazetesi’nde ve Aksiyon dergisinde yazı hayatına devam ediyor.

2008 yılında Cumhuriyet Üniversitesi’nden emekli olarak akademik kariyerini noktalayan Ahmet Turan Alkan, aynı yıl İstanbul’da Üsküdar semtine taşındı.

 

LÜGATÇE

(1) iltisak: birleşme, kaynaşma, kavuşma…

(2) ladinî: din dışı, dinî olmayan

(3) taaccüb: şaşırma, şaşma, hayret etme.

 

“Çatışmalı Çatışmasızlık” ve Barış

0

 

Vatanımızın birlik ve beraberliği için hayatını seve seve feda eden şehitlerimizi saygı ve rahmetle analım. Artık onlar Türk Milletinin kalbinde yaşayacaklardır.Şehitlere ve onların ailelerine çok şey borçluyuz. Vatan için canımızı veririz ama ülkeyi 12 senede bu hale getirenler hala ortada dolaşıyorlar. Şehit cenazelerini kuşa çevirenler, şimdi cenazelere katılıyorlar. Bu ağır bedeli sadece katil PKK ve KCK mi ödeyecek? Şehitliğin ulvi anlamını ne bazı politikacılar, ne de olup biteni anlamaktan uzak, yetenek ve bilgiden mahrum akiller anlar. Akiller, terör soslu sözde barış ortamını ve çözülme sürecini anlatmaktan herhalde yorgun düşmüşlerdir. Kullanılan bu grup çözüm ve açılımı hayvanların anladığını, ama insanların anlamadığından şikâyetçi olmuşlardı.

1970’li yıllardan günümüze önce ideolojik kamplaşma yoluyla Devletiyle kavgaya girenler, daha sonra etnik ve mezhep ayrımcılığını kullandılar. Terör karşısında basınımızın önemli bir bölümü hep sınıfta kaldı. 1968’lerde üniversite binalarını işgal ve tahrip eden aşırı sol militanlara, devrimci ve Atatürkçü kabul edilerek gazete köşelerinde işgal hatıraları yazdırıldı. (Yeni Gazete) Devrimci mücadeleye sermayedarlarımız katkıda bulundular! Nasıl olsa devrim kaçınılmazdı ve geleceğe yatırım gerekliydi. Bazı yüksek tirajlı gazetelerimiz toplumun önünde burnunu karıştıran, göbeğini kaşıyan teröristbaşının hangi takımı tuttuğunu tartıştı. Ardından Hürriyet’in Pazar ilavelerinde teröristlerin ne kadar ince ruhlu ve sanata saygılı oldukları, hangi müzik âletlerini çaldıkları ele alınır oldu. Türkiye’yi Türkiye yapan değerlere sadakatle bağlı olanlarla adeta dalga geçildi.

Dün ve bugün ülkesiyle kavgalı olanlar ve kendilerini Türk Milletine mensup hissetmeyenler, her ortama göre farklı sıfatlarla ortaya çıkıp her kalıba girdiler. Bir dönem devrimciliği ve Atatürk’ü kullandılar, bir dönem komünist oldular, şartlar değişince ve ideolojik kavganın yerini etnik ve mezhep çatışmaları alınca etnik ırkçı (Kürtçü ve Ermenici) ve liberal oluverdiler. Veteriner Fakültemizde hızlı aşırı sol bir öğretim üyesi vardı; 7 Haziran Genel Seçimlerinde HDP’den aday oluverdi. Demek ki artık Marksist veya sulandırılmış sosyalist tezlerle etnik ırkçılık uzlaşıyordu! Parti bazılarını kolay tavlayabilmek için önce ismini değiştirdi ve “ezilen halkların” dayanışmasını savundu. Halklara önderlik yapacaklardı. Bilhassa Cumhurbaşkanının ve defolu iktidarın karşıtları bu tava geldi.

Dün de bugün de çatışmasızlık hiç olmadı. Çatışmasızlık olmadı ki bozulsun. Aksini hayal edenler terör örgütüne dolaylı destek verenlerdir. Buna gerçekten inananlar, yıllar önce yaşamış olsalardı Sülün Osman‘ın ağına düşüp Karaköy meydanında Galata Kulesinin saf alıcısı bir taşralı konumuna düşerlerdi. 7 Haziran Genel Seçimleri öncesi iktidarla uzlaşıp asker ve polisle çatışmayı azaltanlar, korucuları ve tesislerini hedef aldılar. Onların barışı, Devletin terörle mücadeleden vazgeçmesidir. Teröre özgürlük ve önce özerkliğin sağlanmasıdır. Terörle varılmak istenen sözde Demokratik Cumhuriyete, terörsüz ve masa başı pazarlıklarla dost ve müttefiklerimizin nezaretinde varmak mümkün iken, görevini artık tamamlamış olan PKK ortadan çekilmelidir.Artık KCK var.ABD yeniyerli  müttefikleriyle bizi pazarlığa zorluyor ve PKK’ya karşı görünüyor; PKK’nın Suriye kolu olan PYD’yi koruyor. Almanya ve ABD acaba neden terör örgütleriyle pazarlık yapmazlar; kendileri kurmuş olsa da…

Terör örgütü ile içli dışlı olan, barış gibi aldatıcı ifadelere sığınan partinin eş başkanı olan bir hanım, açıkça sırtlarını terör örgütlerine dayadıklarından bahsetmişti. Bu parti psikolojik meşruiyet kazanabilmek için her şeyi yapmaktadır. Her paralel yapı tarafından aldatıldığını ileri süren iktidar, şimdi dışlasa da bu parti ve örgüt ile muhabbeti ve pazarlığı sürdürmüştür. Türkiye’nin kolay kandırılamayacak ciddi siyasetçilere ihtiyacı vardır.

Devlet ile yasa dışı ve cinayet şebekesi terör örgütünü iki ayrı taraf olarak görenler örgüte destek sağlarlar. DİSK’in iktidarı ve karşısındaki güçleri şiddete son vermeye çağırması bu anlama gelir. Selahattin Bey‘de iki taraftan bahsediyor. Ancak, PKK terör örgütüdür diyemiyor. Güvenlik güçleri kamu düzenini sağlamak için yasal sınırlar içinde silah kullanır. Devlete silah bırak demek, teslim ol ve artık bu coğrafyada devlet olma demektir. Devlet operasyon yapmayacak da şehir ve dağlarda şeker ve çiçek mi dağıtacaktır? Yoksa bir sözde terör uzmanı öğretim üyesi ile bir müzisyen ve yazarın 1970’li yıllardaki tavsiyesine uyarak dağlarda müzik mi çalacaktır?

Eski Milliyetçi, yeni liberal köşe yazarımız;etnisite milletleşmeden etnisiteye dayalı milliyetçilikten bahsedilmez. Milletleşmiş toplulukların milliyetçiliği olur. Etnisitenin etnik asabiyetinden, taassubundan bahsedilebilir. (Etnosantrizm)Bazı durumlarda da etnisite, milli devletlere karşı kullanılan bir malzeme olabilir ve kamu düzenine karşı terör eylemlerinde kullanılabilir. Milliyetçilik de o millet içinde yer alan her etnisiteninemperyal  niyetlere karşı ortak var olma değeridir.

 

Resimler ve Arkadaşlar

0

Mumlar mı söndü, ruhum sanki hep gece,
Umutsuzluğum sarıyor bedenimi sessizce.
Nerede o gülerken yüzümdeki çıkan gamzeler,
Şu resimlere bak hele, hepsi sanki bilmece.

Eski resimleri karıştırdım, bunlar ben miyim?
Gülen yüzler, o ne güzel bakışlar, hepsi gönlümce.
Arkadaşlarım, öğrencilerim sanki hepsi yanımda,
Hayat ne kadar da güzelmiş onları görünce.

Bak bu resim oğlumun yaş gününden,
Şu resim memleketten, yine hüzünlendim annemi görünce !
Bu resim Anıtkabir’e gittiğimizde, her şey Atatürk’çe,
Çocuklar gülüyor, ben de mutlu görünüyorum, onlar gülünce.

Dün Zihni Karaman, Avni Kulaş , Şahmeran Bulut Beylerle konuştum,
Hastalıkları ilerlemiş, iyi değiller , hepimiz ağladık telefonda seslice.
Hayatımın bölümlerinde yer aldılar, annem gibi,
Hepsini dualarla yâd ettim, ederim aklıma her biri gelince…

 

İktidar Sahiplerine Siyasetname’den Bir Örnek

0

Nuşirevân’ın, kendi mülkünde ondan daha zengini ve azametlisi bulunmayan, Azerbaycan ve Horâsân’ı idare eden bir kumandanı vardır. Bu kumandan, ikamet ettiği şehir civarında bir malikâne ve bahçe yaptırmak ister. Orada yaşlı bir kadına ait olan bir arazi vardır ve kumandan o araziyi almak ister.

Ata babasından ona kalan bu toprakta yaşayan yaşlı kadın acze ve fakirliğe düşmüş bir şekilde yaşadığı bu toprak parçasından sağlıyordu geçimini ve vereceği vergisini. Üstüne başına giymek için halk Allah rızası için bir şeyler veriyordu.

Derken bu sipah sâlâr yaşlı kadının bir parça toprağına işimi görür diye tamah ederek toprağı kendisine satması için birini yollar. Kadına ne dediyse ne teklif ettiyse kabul ettiremeyince zorbalıkla araziye el koyar ve başlar arazinin etrafını duvar ördürmeye.

Acze ve fakre düşen kadın sonunda ya toprağının bedelinin ödenmesine yahut kendisine başka bir yerde arazi verilmesine rıza gösterir ama nafile. İş işten geçmiştir artık. Sözüne kulak verilmez.

Bütün umutları tükenen kadın çareyi Şah’ın yanına varmada görür ve düşer yollara. Fakat dergaha alınacağına ihtimal vermeyerek dışarıda bir yerde bekleyip ilk fırsatta halini anlatmak için önüne atılmaya karar verir. Yaparda..

Başındaki dertleri Nuşirevân’a anlatmaya başlayınca yüzü düşer şahın, gözleri dolar kadına dönerek; “İçin rahat olsun, işin buraya kadar olan kısmı seni, bundan sonrası bizi ilgilendirir, muradına ereceksin ve şehrine seni geri yollayacağım. Buralarda birkaç gün istirahat eyle. Zira uzun yoldan gelmişsin.”

Hemen gulamı çağırır ve talimatı verir. Gulam hadisenin olduğu yere gider ve ahali ile konuşur herkesi dinler bir güzel sorar soruşturur sonra dergaha gelip Nuşirevân’a anlatır her şeyi.

Ertesi gün baş hacibi emreder ve “Devlet erkânı ve emirler huzura geldiklerinde falanca şehrin valisini ikinci emrime kadar koridorda tutuver.” diye emir verir.

Devlet erkânı toplanınca başlar sormaya;

Nuşirevân: Azerbaycan emirliğine verdiğimiz falanca kimsenin ne kadar malı mülkü vardır?

Huzurdakiler: Bildiğimiz kadarıyla ihtiyacı olmadığı halde 2.000.000 dinarı, 500.000 dinarlık altın ve gümüşten ziyafet eşyaları, 300.000 dinar değerinde yaygı ve ziynet eşyasına maliktir. Irak, Fars ve Azerbaycan diyarlarında emlakının olmadığı kasaba yoktur. Denebilir ki ondan daha alâyiş­li bir emir bulamazsınız dediler.

Nuşirevân: Peki ya hayvan cinsinden nesi var?

Huzurdakiler: Tahminen otuz bin kadar hayvanı vardır.

Nuşirevân: Ya köle?

Huzurdakiler: Bin yedi yüz gulam, dört yüz cariyesi vardır. Sizin devlet-i şâhâneniz sayesinde daha ne şatafatı oldu­ğunu bir Tanrı azze ve celle bilir.

Ve cezayı keser Nuşirevân; Tez elden bu herifin tepeden tırnağa derisinin yüzülmesini, içine ot tıkıp sarayın kapısına asmanızı ve dahi münadinin yedi gün ‘halka zulmü reva gören mahlû­kun akıbeti bu olur’ diye çağrışmasını emrediyorum!

Sonra ekâbire şöyle seslenir Nuşirevân: Biliniz ki ben laf olsun diye iş yapıp söz konusu kişiye karşı bir hata işlemedim. Bundan böyle Tanrı azze ve celle rağmına zulüm ve gaddarlık eyleyen kişi aynı kaderi paylaşır. Yeryüzünde bozguncuların kökünü kazır, zalimlerin elini eyledikleri zulümden çekerek cihanı adalet ve hakk ile mamur kılarız. Değil mi ki Tanrı azze ve celle bizi bunun için yarattı! Değil mi ki zorbaların ve zalimlerin mazluma uzanan ellerini kırmak için bizi kullarına şah eyledi. Aynı akıbeti paylaşmamak için elinizden geldiğince iyi işler yapmaya azmediniz.

Şimdi bizim iktidar sahipleri de Hz. Ömer (r.a)’in adaletinden dem vurarak aynı hassasiyeti taşıdıklarını söylüyorlar ama nafile. Her yerde adaletsizlik, haksızlık, yolsuzluk, liyakatsizlik vs. vs. almış başını gidiyor.

Öyleyse soruyorum; Hz. Ömer (r.a), Nuşirevân’ dan daha adil değil midir?

Son söz: ”Küfr ile belki amma zulm ile paydâr kalmaz memleket.”

Kaynak: Nizamü’l Mülk,Siyasetname,Çev:Mehmet Taha Ayar,Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,İstanbul 2009.

 

Okudukça Saygı Duyuyorsun!

Ben de bir süredir geride kalan günlere bakarak günümüzü ve geleceği düşünmek takıntısı peydah oldu. Yine öyle yaptım ve son bir aydır yaşadıklarımız yüzünden şöyle bir geriye dönüp, 1980 öncesine baktım.

Bakın, 29 Haziran 1979 tarihinde Alparslan Türkeş, MHP Genel Başkanı olarak, MHP Manisa İl Başkanı Cemil Çöllü’nün ve Zeytinburnu İlçe Başkanı Bekir Şendilmen’in şehadetleri üzerine yayınladığı tamimde ne diyor:“Komünist ve bölücülerin Türkiye’de bir iç savaş çıkartmayı amaçladıkları hiç bir zaman hatırımızdan uzak olmamalıdır. Türkiye’ye düşman yabancı güçler tarafından da kışkırtılan, beslenen ve organize edilen anarşi olaylarına karşı gereken hassasiyet gösterilmeli ve hiç bir parti mensubumuzun bu tür anarşik olayların içinde yer almaması temin edilmelidir…

Kardeşi kardeşe düşman edip, bölge, mezhep, fikir, inanç ve parti farklılıklarını istismar ederek ülkemizi uçuruma sürüklemek isteyenlerin oyunlarına fırsat verilmeyecek, kin ve düşmanlık getirecek her türlü söz ve davranıştan kesin olarak sakınılacaktır.

Anarşiyi çıkartan kim olursa olsun, elinde silah bulundurup insan öldüren, hangi fikri taşırsa taşısın toplumda kin ve düşmanlık duygularını körükleyen hangi inanç sahibi bulunursa bulunsun, bunların Türk Milletinin düşmanları olduğu açıktır.

Memleketimizin her zamandan çok milli birliğe ve kardeşliğe ihtiyacı olduğu bu dönemde, dıştan kaynaklanan ve ülkemizi bir iç savaşa sürüklemeye yönelen anarşik olayların karşısına çıkmak her vatansever için bir milli görevdir” demektedir.

Yine merhum Türkeş, Adana’da bir bölge toplantısında: “Bütün vatandaşlarımız ve siyasi partilerimiz Anayasa’nın başlangıcındaki ana ilkeler etrafında birleşmek mecburiyetindedir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yaşatılması için birleşmeliyiz. Uğrunda milyonlarca şehit verdiğimiz bu kutsal vatan topraklarının bütünlüğünü sağlamak için birleşmeliyiz… Kardeş kavgası bitmelidir artık… Bu toprakları seven, bu milletin evladı olan, hür parlamenter rejime inanan, Türk Devletinin yaşamasından yana olan her siyasi parti ve vatandaşımız, uzattığımız bu barış, sevgi ve kardeşlik elini sıkmalı ve silah yerine güllerin kaldırıldığı huzurlu Türkiye’ye varılmalıdır.”

Bunlar 1980 öncesine ait sözler! Henüz daha pkk’nın başını çektiği bölücü terörö başlamamış ama yinede Alparslan Türkeş’in lideri olduğu MHP’nin, Türkiye’de huzur, güven ve istikrar arayışında olduğu görülüyor. Tıpkı bugün Devlet Bahçeli’nin başında olduğu MHP gibi…

O dönem Alparslan Türkeş’in açıklamaları ile bugün Devlet Bahçeli’nin açıklamaları anlam ve içerik açısından çok belirgin bir şekilde örtüşüyor.

Demek ki; MHP’nin ve Türk Milliyetçilerinin en önemli kaygısı dün olduğu gibi bugünde; milletin ve vatanın birliği ile bölünmez bütünlüğüdür.

Bu istikrarı ve devamlılığı başlangıçtan bu yana sürdüren; bölücülerin, emperyalistlerin, küreselcilerin ve onların işbirlikçilerinin amansız düşmanlığına muhatap olan MHP’nin, bu çizgisini devam ettirenlere, okudukça ve öğrendikçe daha da artan bir saygı duyuyorum.

Günümüzde meydana gelen olaylara bakınca da, MHP’nin Türk Milleti açısından taşıdığı anlamı ve önemi daha net görüyorum.

Allah, Türk Milletini ve Türkiye’yi onlarca melanetten koruyan MHP’den ve onun emsalsiz liderleri Alparslan Türkeş ve Devlet Bahçeli’den razı olsun…