17.3 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 794

Türkiye’yi Oyalıyorlar!

0

Şimdi AKP iktidarı, IŞİD’le mücadele bahanesiyle, İncirlik Üssü’nü, Diyarbakır ve Malatya’daki askeri hava alanlarını, ABD ve NATO üyesi koalisyon ülkelerinin uçaklarına açmıştır.Kısacası, NATO, Diyarbakır’a davet edilmiştir.

O haçlı gücünü bu ülkeden çıkarmak artık hiç de kolay değildir. Tam kalbimizin orta yerine haçlı gelip oturmuştur.

TSK, Kandil’e operasyon yapıyor ama önemli olan bundan ne sonuç alınacağıdır. Son bir kaç yıldır pkk ile hükümet arasında yapılan Oslo ve Dolmabahçe görüşmelerinden sonra ortaya çıkan sessizlik, tarafların birbirine verdiği sözlerin yerine getirilmemesi sonucu son bulmuş ve şehit cenazeleri gelmeye başlamıştır. Pkkyı dağda bombalamakla sonuç almak ta hayaldir. Çünkü pkk hükümeti kandırmış ve şehirlere, metropollere aşırı derecede yığınak yapmıştır. Şimdi pkk daha çok şehirlerdedir. Türk Milleti bu basitliği, bu iradesizliği görmelidir. Hala ”Erdoğan’a güven, gerisini merak etme sen” demek dangalaklığın zirvesidir.

PKK, Kuzey Irak’ta devlet kurulmasını sağlamış “tarihi Rolü”nü oynamıştır. PKK’nın görevi, Kürt Devleti kurulana kadar Türkiye’yi oyalamak, Barzani’ye zaman kazandırmaktır.

Büyük Ortadoğu projesi kapsamında roller başarı ile yapılmakta, ABD ve İsrail adım adım hedeflerine taşeron pkk ve Peşmerge sayesinde ulaşmaktadır. Suriye de iş tamamlanınca sıra İran’a gelecektir. Ancak İran diğer yutulan Arap Ülkeleri gibi yenilecek kolay lokma değildir.

ABD ve İsrail’in hedefinde, proje kapsamı gereği final Türkiye’nin işini bitirmekle yapılacak. Gerçekleşir mi, gerçekleşmez mi bilemeyiz de, bu ülkenin başı dertten kurtulmayacaktır. Çok daha şehit vermeye devam edeceğiz. Dış düşmanların varlığından daha çok bu ülkeyi tehdit eden iç içe olduğumuz taşeronlardır.

13 yıldır bu taşeronlar ile işbirliği yapanlar suçludur. Halkın bu durumu anlaması, hemde acilen anlaması lazımdır. Ülkeyi yönetenler Mustafa Kemalce ve Alparslan Türkeş’çe tavır koymadığı müddetçe Türk Milleti rahat ve huzur bulamayacaktır. Kendi topraklarını koruyamayıp, Emperyalist ordularından yardım alırsanız ,Emperyalizmin uşaklığını yapmaktan başka çareniz kalmaz. Bu durum da Türk’ün karakterine ,haysiyet ve şerefine ,tarihimize terstir.

Şimdi kalkıp ”Esad bizi kandırdı. Cemaat bizi kandırdı. Pkk bizi kandırdı.” demenin, sızlanmanın hiç bir anlamı yoktur. Bu durum düpedüz saflıktır,aptallıktır,devleti idare edememenin zavallığına düşmektir. Hükümeti kurmada düşülen beceriksizlikler ve şahsi çıkarların ülke çıkarlarından üstün tutulması gibi aymazlıklarla, bu ülke her hususta oyalandırılmaktadır…

Saygılarımla…

 

Sayın Bahçeli, Şimdi ne Olacak?

0

 

7 Haziran 2015 Milletvekili Genel Seçimlerinden bu yana Türkiye’nin siyasi geleceğinin yol haritasını, ilk defa Sayın Erdoğan değil, sen çizdin. AKP-CHP Koalisyonu dışındaki tüm seçeneklere kapıyı kapadın. AK Parti ve CHP genel başkanları bugün (13.08.2015 – 16:20) son kez bir araya geldi ve görüşmelerden koalisyon kararı çıkmadı.

Peki, şimdi ne olacak? Erken seçime gidilmesi en kuvvetli ihtimal. Bunun için masada 3 yol var: Mevcut hükümetle gitmek, azınlık hükümeti ya da seçim hükümeti kurulması.

1. İlk yol, Meclis’ten erken seçim kararı çıkarmak. Ak Parti, mevcut hükümetle seçime gitmek için Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırabilir. Bu seçeneğin devreye alınması halinde MHP’nin tavrının ne olacak? MHP çekimser kalarak TBMM Genel Kurulu’na girmezse,  AK Parti, milletvekili çoğunluğu ile Meclis’ten seçim kararı çıkartabilir. MHP genel kurula girerse, erken seçime destek verecek mi? .

2. İkinci yol, Azınlık hükümeti kurulması. Başbakan Davutoğlu, bir azınlık hükümeti için MHP’den destek isteyebilir. Fakat Bahçeli, “Erdoğan’ın telkin ve tavsiyesi ile Davutoğlu partimizi ziyareti planlıyorsa, bu görüşme düşüncesi cevap bulmayacak” sözleri ile Davutoğlu’na kapıyı kapatmıştı. Son açıklamaları, MHP’nin azınlık hükümetine de destek vermeyeceğini gösteriyor. MHP bu konuda tavır değişikliğine gidecek mi?

3. Üçüncü ve son seçenek ise, seçim hükümeti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 45 günlük süre dolduktan sonra (23.08.2015) geçici seçim hükümeti kurulması için düğmeye basabilir. Eğer seçim hükümeti kurulursa, her parti temsil edildiği oranda bakanlık sahibi olacak. MHP, HDP ile seçim hükümeti bile olsa aynı hükümette yer almak istemiyor. MHP seçim hükümetine katılmazsa, kontenjanı diğer partilere dağıtılacak. O zaman ne olacak?

SAYIN BAHÇELİ, BU SİYASİ SÜRECİN MİMARI OLARAK BU ÜÇ YOLLA İLGİLİ GÖRÜŞLERİNİZİ AÇIKLARSANIZ MEMNUN OLURUZ.

 

Terörde Gelinen Nokta

0

Çok özel stratejik ortağımız Amerika, Güneş harekatını engelledi ve sonrasına da hiçbir şekilde müsaade etmedi. Çünkü BOP (Büyük Ortadoğu Projesi), BAP (Büyük Amerikan Projesi) idi ve buna kimseyi ortak etmiyordu. Kuzey Irak’ta sözde demokrasi ile birlikte tüm petrol şirketlerinin başına ya yüksek rütbeli bir Amerikalı bürokrat veya emekli bir general getirilmişti.  Daha birçokları için iş sahası açılacak ve Ortadoğu petrollerinin gelirinin 50 yıl daha Amerika’ya akıtılması gerekecekti.  Başından beri kullandığı 36. Paralelin kuzeyi, çekiç güç, Peşmerge , sözde Kürt kardeşliği, barış ve açılım gerçekte, Büyük İsrail’in ayak seslerinden başka bir şey değildi. Bunun için de Orta Doğuda sürekli terör estirecek ABD patentli, ABD’nin kurguladığı Partiya Karkeren Kürdistan/Kürdistan İşçi Partisi (PKK), El-Kaide, El-Nusra, Irak Şam İslam Devleti (İŞİD) (Selefilik), Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve  PartiyaYekitiya Demokrat/Demokratik Birlik Partisi (YPG) gibi terör örgütlerine yeni yeni görevler düşüyordu.

Bu gruplar uzun yıllar her çeşit silah ve mühimmatı birbirlerine karşı veya bir diğerine kullanacaklar, kendi kendilerini yok edecekler, şehirleri viraneye döndürecekler, yıkacaklar, yakacaklar ve sonuçta buralara da birileri demokrasi getirecek ve yıkılanı yeniden imar edecektir.

Kerkük ve Musul’da oynanan oyunlar, gözümüzün içine baka baka Rojova adı altında Suriye’nin kuzeyinde de oynandı. Bunun amacı doğrudan  Irak’tan Lazkiye’ye kadar uzanan yeni bir Kürt koridoru ile Akdeniz’e açılmaktı.  Gelecekte Kerkük petrolü, Kıbrıs’ın doğusundan çıkarılmaya başlanan Rum ve İsrail petrolü, Lazkiye’de kurulacak rafinerilerden geçirilerek Amerikan kontrolünde Dünya’ya pazarlanacaktır.

Bu bölgelerde yaşayan Türk/Türkmen ise bu bölgelerden sürülmekte, yurtları ve yaşam hakları ellerinden alınmaktadır. Halbuki başından itibaren İŞİD’e, ÖSO’ na, El-Nusra’ya hatta YPG’ ye şirin gözükme yerine  Suriye Türkleri eğitilip, donatılacak ve arkalarında durulduğu herkese hissettirecekti. Dört milyona yakın Suriye Türk’ü de kaderine terk edilmeeyecekti. Bugün yeni yeni eğitip donattıklarımızı da diğer örgütler ya öldürüyor, ya da kaçırıyor.

Fakat biz her çeşit ihanetlerine karşın, başlarında Amerikalı, İngiliz ve İsrailli subaylar olmak üzere Peşmerge ve PKK’yı bir 29 Ekim günü topraklarımızdan geçirttik. Roma’nın muzaffer orduları gibi alkışlattık. Sonra bizim için stratejik önemi tartışılmaz  Kobani denilen bölgeyi, güneyimizde kurulan ve Türkiye’yi kuşatan yeni Kürt oluşumuna armağan ettik.

Milli çıkarlarımızı ve milli stratejiyi bir kenara bırakarak ve egemenliğimizi paylaşmayı göze alarak, açılım suskunluğu adına, silah bırakacak ve yurt dışına çıkacak denilen PKK’yı besledik. Palazlandırdık, güçlü silahlarla donattık, eğittik, gençlik teşkilatlarını kurdurduk. Kırda ve şehirde örgütlenmesini sağladık. Şimdi yeniden vuruyor, yol kesiyor, insanlarımızı kaçırıyor, araçları yakıyor, yolları patlatıyor, karakol, askeri birlik demiyor hatta komando  tugayına saldırıyorlar. Günde birkaç şehit haberi alıyoruz. Bunca askerimize, donanıma, silaha, İnsansız Hava Aracına , helikopter ve uçağımıza rağmen.

Son günlerde uçaklarımız, terör kamplarını bombaladı. Teröristlere muhakkak çok zayiat verdiler. Çünkü “bombardımanı kesin barış yapalım” demeye başladılar. Sırtını PKK ve PYD’ye dayadıklarını belirten bir grup milletvekilimiz, “bu kamplar PKK kampı değil,burada siviller öldürüldü” diyerek bu kamplardan birini ziyarete gittiler. Fakat kameraya yansıyan görüntüler içinde pek çok silahlı PKK göze çarpmaktaydı. Oraya giden bölge milletvekilleri akıl veriyor, emirler yağdırıyor ve teröristler için hak arıyordu. Bunlar Türkiye Cumhuriyeti Devletinin millet vekilleriydi.

Akıllı adamlarımızla, akıl verenlerle, devletin en yüksek yönetim kadrolarıyla hep birlikte açılım ve barış naraları ile ellerimizi havalara kaldırarak şarkılar söyledik. Yurtiçi ve yurtdışı, İmralı’dan Kandil’e uzanan görüşmelerde otoritelerimiz yer aldı. Terörist başı, başmüzakereci oldu. Mektuplar gitti geldi ve sonunda bir caniden bir kahraman yarattık. Ondan medet umar hale geldik. Terörle teröristle mücadele değil,müzakereler planladık.

Arap baharı üzerine, BOP projesi kapsamında ateşle gittik. Kol kola girerek, birlikte parlamento çalışmaları yaptığımız Esat’ı bir anda Eset ettik. Kendimizi Mursi’denTırsi’den Rabia’dan kurtaramadık. İran politikasında da Amerika’nın dümen suyundan çıkamadık. Ortadoğu’da hiç dostumuz kalmadığı gibi Ortadoğu ateşinde kızarmaya başladık. Bu arada fırsattan istifade Yunan’da 16 adamıza el koydu.

Bütün bu olan biteni biz görüyoruz, sonucunu tahmin ediyoruz ve bir felakete doğru gittiğimizi fark ediyoruz da, ülkenin yöneticileri, polis, emniyet güçleri veya silahlı kuvvetler farkında değilmi? Hatta bazı şehirlerde yapılan örgütlenmeler, kimlik kontrolleri, para toplamalar ve isyan provaları görmezden geliniyor.

7 Haziran seçimleri birçok değişikliği de beraberinde getirdi. HDP Başkanı Selahattin Demirtaş’ın masumane ve safiyane konuşmaları kendisine, farklı kesimlerden 80 milletvekili kazandırdı. Biz Türkiye’nin partisiyiz dediler. Hatta İstanbul mitinglerinde Türk bayrağı görür olduk. Bu Türkiye partisinin lideri; “Biz millet iradesi ile buradayız. Bizi bundan böyleİmrali veya Kandil ilgilendirmiyor, demokratik barış süreci yaşıyoruz. Terörü, teröristi ve törör silahını tasvip etmiyoruz. Derhal bunlar terk edilmelidir” diyemediler. Hatta ateşi ancak Öcalan keser, PKK’ya yalnız Öcalan hükmedebilir yaklaşımlarında bulundular. Kazandıkları otoritelerini kullanamadılar. Türkiye’nin partisi yutturmacasını yutturamadılar. Halbuki Demirtaş, büyük bir cesaret ve irade ile bugün elde etmiş olduğu başarısına başkalarını ortak etmemelidir. Birileri halen Demirtaş’ın başarısına ambargo koyma gayreti içindedir. O da birilerine hesap verme zorundadır.

Birçokları halen anlamını bilmeden veya kasıtlı olarak; “silahlar sussun”,  ” eller tetikten çekilsin”, “ateş dursun”, “akan kan dursun” şeklinde başlıklar atıyorlar. HDP’li veya Kürt ırkçısı kimseler; ” hem ulusal, hem de uluslararası kamu oyunu Türkiye’deki savaş konseptine (!) karşı duyarlı olmaya ve toplumsal barışı sağlamaya çalıştıklarını” ısrarla belirtiyorlar. Yani bir tarafta güçlü Türkiye Cumhuriyeti devleti, diğer tarafta kendilerini sözde Türk devleti ile mukayese eden ve onunla savaşan  bir başka silahlı kuvvet  misali tanımlıyorlar ve Dünya’yı bu şekilde kandırmaya çalışıyorlar. HDP’nin desteklediği, içli dışlı olduğu veya HDP’yi destekleyen bu terör örgütü büyük işler yaptığını sanıyor ve kendisini öyle tanıtma gayreti içinde, karşılıklı masaya oturarak, müzakereyi planlıyor. Çünkü daha önce bu tavizi almış bulunuyorlar. Bu tavizi alan sadece onlar mı? Ülkemiz binlerce teröristin geçiş yolu olmuştur, Üç yıl içinde sınırlarımız üç milyon göçmen tarafından zorlanmıştır. Binlercesi tutuklanmış ve sınır dışı edilmiş olmalarına rağmen kapılarımızda, yurt dışında filanca örgüte karşı savaşırken ölen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının cenazeleri beklemektedir. Gelen geçen belirsiz  hale gelmiştir. Amerika kasım 2014 de istediği İncirliğe 9 ay sonra ağustos 2015 de kavuşmuştur. Güvenli bölge ayrı bir aldatmacadır. O bölge artık güvenliğine ortak olduğumuz Kürt bölgesidir.

Dikkat ederseniz HDP bugün hem yurt içinde hem de yurt dışında bir taraftan “barış güvercinleri uçuruyor”., diğer taraftan silahlı gücü PKK ile terör estirmeye devam ediyor. Çok ciddi bir şekilde final oynamaya çalışıyor. Devleti yönetenler ise bütün bunlara rağmen halen ağırdan alıyor ve büyük şehirlerimizi de teröriste teslim ediyor.

Sonuç olarak, güçlü devlet, güçlü ordu demokrasi ve barış aldatmacaları karşısında yeterince oyalanmıştır. Bu da teröristi biraz daha cesaretlendirmiştir. Şehirde ve kırsalda teröristin üstüne gidilmemiş, askerin hareketi engellenmiştir. Türk devletinin ve milletinin huzur, güven,  can emniyeti ve geleceği için terör derhal sonlandırılmalıdır. Devlet, teröriste layık olduğu şekilde muamele etmelidir. Devletin teröriste çağrısı;  “10 gün içinde silahınla birlikte teslim ol” şeklinde olmalıdır. Halen direniliyorsa,  teslim olmamışsa, Türk Silahlı Kuvvetleri güçlerini harekete geçirir. Sorun Kandil, Irak’ın kuzeyi veya Suriye’nin kuzeyi ise,  Atila’nın dediği gibi sınırlarda problem yaşanıyorsa, sınırların ötesine geçilir. Haydi Türkmenlerim, siz de kendi devletçiğinizi kurun arkanızdayım denir. Bu coğrafyada Amerika’nın her zaman Türkiye’ye muhtaç olduğu unutulmamalıdır. Türkiye’ye düşen cesaretli ve milli politikalarla hakkını gerektiğince savunmaktır.

 

Neymiş; “Korkunun Adını Af Koymuşlar”

0

(Bu sıra nedametten geçilmiyor. Hükümet’in bilek hareketlerine göre dans eden muhafazakârlardan, para ve gücün bileşkesini şemsiye bilen liberallere ve hatta Çözüm’ün aparatı iken Süreç’ten midesi bulanıp istifra vaziyetine gelen Âkillere kadar..

Neymiş, ‘Devlet gücünü göstersin’miş. Günaydın; MHP çizgisine hoş geldiniz! Kim kimin yedeğiymiş? KCK paralel değil miymiş? Ne demişiz 6 sene öncenin Ağustos ayında: )

 

Bu eski bir Ermeni şarkısının nakaratı.. Osmanlı, II.Meşrutiyet’ten sonra teröre bulaşanlar temizlensin diye genel bir af çıkarmış; Ermeniler de dalga geçmişler. Çoğu zaman yürüyüşlerde bile taşkınlık yapmışlar hatta bir defasında Bahçecik’teki Hükümet konağını kurşunlamışlar ama devlet yetkilileri görmezden gelmişti. Suhûletle ve nasihatle işi çözmeye çalışıyordu Osmanlı. Şimdi ne o var ne de diğerleri..

Eskiler ‘Galeyan geldi mi mantık savuşurmuş‘ derler. Etnik şehvetin baş döndürdüğü vaziyetlerde merhamet acizlik sayılabilir. İyi niyet güçsüzlük, öğüt vermek de korkaklıkmış gibi algılanabilir. Kendi koyduğunuz kanunları kendiniz işlemez hale getirirseniz devletin hükümranlığını kemirir durursunuz.

Tarih gerçekten ibretler vesikası da ders alan kim? Mevlâna der ki “Su nasıl suya benzerse bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer“. Celâleddin Rumi bugünlerde ülkemizde/içimizde dolaşıyor.

Günde 40 kere diye diye ‘Kürt Sorunu’ çıkardık çok şükür. İmdi baharda çiçekler gibi açılıp saçılarak çözüm ürettiğimizi zannediyoruz. Ben bu otobüsün nereye gittiğini biliyorum ama söylemem.

Ve soruyorum:

1.      Türkmen, Yörük, Lâz, Çerkez, Arnavut, Boşnak, Kürt, Zaza, Gürcü, Abaza, Roman, Pomak, Arap, Fellâh, Azeri, Terekeme ve sâir unsurlara eskiden Osmanlı, sonradan da Türk Milleti denmiyor muydu?

2.      Türk’ü Kürt’ün karşısına etnik bir unsur olarak indirgemek ırkçılığın kaşıntı tozu değil mi?

3.      Kamuyu (amme) oluşturan vatandaşlara karşı (kul hakkı) işlenen suçları affetmek kimin yetkisindedir?

4.      Bu açılma merakının III. şahıslarda nasıl bir radyoaktif etki ve reaksiyoner tepki husûle getireceğini hesapladınız mı?

5.      PKK’nın mücadele hedeflerinden hangileri bu aşamada gerçekleşmiştir?

6.      Bir insan (mümin) bir delikten kaç kez ısırılır?

Bir eğitimci arkadaşım var; hanımı Kürt, kendisi Mesket Türkü. Bu işi kaşıyanlara ‘Çocukları ortadan ikiye mi böleceğiz‘ der durur. Tarihin, sosyolojinin, kültürel değerlerin neredeyse tamamına yakınının tek milletsiniz dediğini dış tezgâha düşerek bölmeye çalışmak ne menem bir şeydir?

Kürt kelimesinin bütün türevleri; kürüt, kürtüm, kürtük, kürtün, küremek mastarı gibi kar kökünden gelir. Dağlı Türkler (ekrâd) gibi arşiv üslûplu vesika adlandırmalarını ve ‘Kart – Kurt’ gibi ilmi çözümlemeleri alaya almak akıl tutulması değil de nedir?

Şımaranlar da şımartanlar da genelde aynı kaderi paylaşmışlardır maalesef. Zira azgınlığın hüsnü kabul görmesi adaletin terazisini, memleketin de şirazesini bozar. “Kendilerine; ‘Yeryüzünde sakın fesat çıkarmayın, bozgunculuk yapmayın’ denildiği zaman ‘Bizler ancak ıslah edicileriz’ derler.” (Bakara – 11).

PKK’nın, DTP eliyle bölge için besteleyeceği yeni şarkının sözlerini duyar gibiyim: ‘Korkunun adını açılım koymuşlar‘.

Beşir Atalay çalsın, Şivan Perver söylesin.

Açılım bi heyr be!

 

Artık Telgrafın Tellerine Kuşlar Konmuyor PTT ve TÜRK TELEKOM Hatıraları

0

23 Ekim 1840 tarihinde ‘Postahane-i Âmire‘ adı ile kurulan işletme, Türkiye’nin en eski ve köklü kuruluşlarından biri idi. 1855 yılında telgraf, 1909 yılında telefon hizmetleri vermeye başladı. 1913 yılında ‘Posta, Telgraf ve Telefon Umum Müdürlüğü‘ (PTT) adını aldı. 20 yıl boyunca İçişleri Bakanlığı’na bağlı olarak çalıştıktan sonra 1933 yılında Bayındırlık, 1939 yılında Ulaştırma Bakanlığı’na bağlandı.

24 Nisan 1995 tarihinde PTT’nin son ‘T’si ayrılarak kısa adı ‘Türk Telekom‘ olan ‘Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi’ kuruldu. 14 Kasım 2005 tarihinde Türk Telekom’un % 55 hissesi, 6.550.000.000 dolar bedelle,  ‘özelleştirme‘ adı altında yabancılaştırılarak Lübnan asıllı Oger Ortak Girişim Grubu’na satıldı.

Nüfusu 500.000 civarında büyük bir aile teşkil eden Telekom çalışanları, şu veya bu sebeple kurum ile ilişkileri kesilmiş olsa bile birbirlerinden ayrıl(a)madılar. Aynı kurumda çalışmalarına devam ediyorlarmış gibi, bir arada olabilmek için TELEKOMCULAR DERNEĞİ‘ni kurdular. http://www.telekomculardernegi.org.tr adresli internet siteleri var. Kurumda çalışanlar ve ayrılanlar ayırımı yapılmaksızın, acı ve tatlı haberleri üyelerine iletiyorlar, sesli veya sessiz olarak Yusuf Nalkesen’in Kürdili Hicazkâr şarkısının nakaratında olduğu gibi ‘Ayrılsak da beraberiz‘ dercesine haberleşiyorlar.

Haberleşmekle de yetinmiyorlar,  zaman zaman bir araya gelip geçmiş günleri yâd ediyorlar, kurumdaki günlerden kalan hatıralarını anlatıyorlar. Bu hâtırâları, ‘aramızda kalmasınherkes bilsin‘ diyerek kitaplaştırıp Türk ve dünya kamuoyuna sunmayı kararlaştırmışlar.

Artık Telgrafın Tellerine Kuşlar Konmuyor / PTT ve Türk Telekom Anıları‘ isimli kitap bu kararın ürünüdür.

Kitap yalnızca Türk Telekom’cuların değil, Türk olsun olmasın Türkiye’de yaşayan herkesin ilgisini çekecek hâdiselerle, bilgilerle dolu. Acısıyla tatlısıyla, yüz kızartan çirkinlikleri, gurur duyulacak asil hareketleri, hasbî yardımlaşma arzuları, Bizans entrikalarını andıran ayak kaydırma operasyonları, hırsızlıklar ve yolsuzluklar, aptalca işlenen hatalar ve zekice planlanan soruşturmalarla adaletin tecellisinin sağlanması… Renkleri bol sevgili milletimizin, aziz vatanımızın bilinen ve bilinmeyen içyüzü, kimin ilgisini çekmez ki?

Kısa bir süre ‘TELEKOM’cu Dr. Fahri Atasoy, felsefe, sosyoloji ve psikoloji ilim dallarındaki uzmanlığının kendisine kazandırdığı tecrübe sayesinde yaptığı derin tahlillerle dikkat çekiyor. Satırlar arasında bütün bir Türkiye, her kesimi ile topyekûn Türk milleti var. Onlar bizim insanımız.

Telekomcular Derneğinin Başkan Yardımcısı Fazlı Köksal meziyetleri ile övünmüyorsa da tam bir Kayserili. Zeki bir müfettiş, gayretli-çalışkan ve fedakâr bir bürokrat, yetenekli ve kalemi kuvvetli bir yazar. Duygulu, hassas bir gönül adamı…

Türkiye, güzellikler diyarı, sevecen insanlar cennetidir. Kin, haset, kıskançlık ve intikam duygularının esiri olarak dünyayı kendisine de çevresine de cehennem hâline getiren zebanilerimiz de yok değil. Ne mutlu bizlere ki… Türkiye’mizin gökkuşağını andıran güzellikler yelpazesini oluşturanlar ekseriyettedir. En kötülerinde bile hoşluklar bulmak mümkündür. Çünkü bizler, ölü köpekteki güzellikleri görebilen bir Peygamberin ümmeti, huzur inşa eden bir kültürün mensuplarıyız.

 

Artık Telgrafın Tellerine Kuşlar Konmuyor isimli kitap Türkiye’nin, çok hassas bir objektifle çekilmiş fotoğrafı gibidir. 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 464 sayfalık kitap, Mayıs 2015’te yayınlandı.

Eser, yetenekli bir Telekom’cu olan Harun Yavruoğlu’nun profesyonelleri aratmayacak mükemmeliyetteki karikatürleri ile zenginleştirilip güler yüzlü sevimliliğe büründürülmüş. Hoş karşılanabilecek bir-iki dil kaidesi hatasına rağmen kullanılan temiz Türkçe, kitabı rahat okunur hâle getiriyor. Bu güzellik; 166 adet hatıra yazısını seçerek, ‘yayınlanabilir‘ olanların sayısını 84’e düşüren jüri üyelerinin ve kitapta varlıkları belirtilmemiş olmasına rağmen, müspet etkileri hissedilen editör, redaktör ve musahhih olarak görev yapan ekibin başarısıdır.

Yaşadıkları ülkeyi 1980’li yıllardan sonra tanıma imkânı bulanlar; bugün faydalandıkları teknolojik imkânların, bilgisayarın ve hayatı kolaylaştıran ve hatta konforlu hâle diğer unsurların bulunmadığı Türkiye’yi kabullenmekte zorlanıyorlar. 35-40 yıl önce, telefon abonesi olabilmek için başvuru tarihinden sonra 5-10 yıl beklemek gerekiyordu. ‘Normal‘ veya ‘acele‘ olarak adlandırılan ücret tarifesine göre çok daha pahalı olan şehirlerarası ‘yıldırım‘ telefon görüşmeleri için bile 3-5 saat sıra beklendiği oluyordu. Şehir içi görüşmelerde ‘çevir‘ sesini duyabilmek için onlarca dakika beklemek gerekiyordu. Kitapta yazısı bulunanlar, o günlerden bu güne gelişin hikâyesi de kısaca anlatıyorlar. Kadirşinas okuyucu, emeği geçenleri Fatihalarla yâd ediyor.

Bu sayfayı takip edenler bilirler: Tanıtımı yapılan kitaptan ‘tadımlık‘ bölümler alıntılanır. En uygun bölümün belirlenmesi için kitap, tekrar tekrar gözden geçirildi. Hiç kimseye haksızlık etmemek için bir tek yol vardı: Kitabın tamamını alıntılamak… Bunun maddî imkânsızlığını herkes takdir edecektir. Seçim imkânsız olduğundan, rastgele açılan bir sayfa tercih edildi.

Erzurum’da PTT Bölge Müdür Yardımcısı olarak görevli Erzurum doğumlu Tahsin Kaya (TK)’nın 218, 219, 220, 221, 222. Sayfalardaki yazısı kısaltılarak aşağıya alındı:

‘TK bir akşam eve geldiğinde Konya’da yüksek öğretim görmekte olan biricik evladı, ciğerpâresi oğlunun hasta olduğu haberini alır. Telefon ettiğinde, beraber olduğu arkadaşından uyumakta olduğunu öğrenir, görüşemez. Bir müddet sonra aradığında yine aynı bilgiyi alır. Şüphelenir ve eşine: ‘Hazırlan Konya’ya gidiyoruz‘ Der.  Saat 23.30’da yola çıkacakları sırada telefon gelir. Heyecanla ahizeyi eline alır. Arayan oğlu değil, bölge illerinden birinde hat bakıcısı olarak çalışan bir elemanıdır. Ağlamaklı bir sesle: ‘Sayın Müdürüm, benim kızımı kaçırdılar.’ Der. Aralarında şu konuşma geçer:

Ben burudan ne yapabilirim ki? Elim yetmez, gücüm çatmaz.

Müdürüm, bizim sahibimiz gökte Allah, yerde sizsiniz.

Bana numaranı ver, araştırır, seni ararım.

TK, Konya’ya gitmeye kararlı olmakla birlikte, verdiği söz sebebiyle ne yapacağını bilemezken, oğlu arar ve merak etmemesini, yükselen ateşinin düştüğünü, iyi olduğunu söyler. TK, çok duygulandığından konuşamaz ve telefonu eşine verir. Eşi uzunca bir süre konuştuktan sonra; ‘Oğlumuz iyi. Evladı için senden yardım bekleyen bir baba var. Ona babalık etmelisin.’ Diyerek görevini hatırladır.

Tanımadığı ve hayatında hiç görüşmediği halde ümidini müdürüne bağlayan birine ilgisiz kalmayı kendisine yakıştıramaz. İl Emniyet Müdürlüğü’nü arar. Santral görevlisi polis memuru, bu saatte kimsenin bir şey yapamayacağını, fakat genç vali yardımcısının belki ilgilenebileceğini söyler. İrtibat sağlanınca kendisini tanıtır ve durumu anlatır. Vali Muavini telefon numarasından kızın babasına ulaşabileceğini ve yardımcı olacağını söyler. Buna rağmen TK bütün gece uyuyamaz. Sabahleyin işyerine gittiğinde, sekreteri, Vali Yardımcısının kendisini aradığını söyler. Kaçırılan kız bulunmuş ve ailesine teslim edilmiştir. Problem yoktur.

Dünyalar O’nun olmuştur. Oğlundan iyi haber gelmiştir, bir babaya yardımcı olmuştur.

O kişiyi aramayı düşündü ise de, ‘Onun araması gerekir‘ diyerek vazgeçer. Bir hafta boyunca aramaz. Yine de üzerinde fazla durmaz. ‘Balık bilmezse Hâlik bilir‘ der ve meseleyi unutur. Sonrasını kendisinden öğrenelim:

‘Sabah işyerime geldiğimde sekreter hanım içeri girdi ve ‘Efendim, misafirleriniz var. Kalabalık oldukları için toplantı odasına aldım ve çay ikram ettim, sizi bekliyorlar.’ Dedi. Merakla toplantı odasına gittim. Mutlaka bir yerden bir talep için siyasî ekip geldi diye düşünüyordum. İçeri girdiğimde, hemen hepsi büyük bir nezaketle oturdukları koltuklardan kalktılar. Yüzlerinde bir mahcubiyetin verdiği ifadenin yanı sıra bir makamda olmanın gururu ve değer verilen bir insanla görüşmenin sevincini görmem hiç de zor olmadı. Gelenler kaçırılan kızın ailesiydi. Benden yaşlı olan beylerin elime eğilmeleri aslında mensubu olmakla gurur duyduğum TÜRK TELEKOM’a duyulan saygının yansımasıydı. Hele kaçırılan ve henüz on üç veya on dört yaşlarındaki genç kızın, kızaran yanaklarından dökülen utanç duygularına karışmış sevgi tebessümleri, ömrüm boyunca hiç unutamayacağım bir hatıra olarak hafızamda yer etti.

Herkes kendi ölçüleri içerisinde bir çıkınla gelmiş ve teşekkürlerini bizzat ifade etmişlerdi. Sekreteri çağırdım ve tüm getirdiklerini personele dağıtmasını söyledim. Çaylarımızı içerken sordum:  ‘Neden beni aradın veya benim sana yardımcı olabileceğime nasıl inandın?’ Yaşlı hat bakıcımızın verdiği cevap, üstlenmiş olduğum görevin kutsiyetini ve hayat mücadelemde edindiğim gerçeğin, Şeyh Edebali’nin Osman Beye, ‘Oğul; insanı yaşat ki Devlet yaşasın.’ ifadesinin ne kadar doğru olduğunu bir kere daha anlatmıştı.

Şimdi devleti kırparak yıldız yapanları, tarih önünde bir kere daha lanetliyor ve kendi ikbal ve ihtirasları uğruna bu güzide kuruma vurdukları darbenin hesabını burada olmasa bile ahrette sorulacak günü bekliyorum.

Adam bana şöyle demişti; “Müdürüm o günün sabahı arkadaşlarla iş yerinde konuşurken senin adın geçti, bazı arkadaşlarımız seni hiç tanımadıkları halde senden bahsettiler, bende akşam eve geldiğimde bu durumla karşılaştım. Aramadığım yetkili kalmadı, herkes başından savdı. Çaresizlik içerisinde düşünürken hanım ‘Bey, niye kara, kara düşünüyorsun, Allah büyüktür eğer sen evladına helal lokma yedirdi isen, işine aşına ihanet edip başkası yapar demedi isen ve ben ona helal süt emdirdi isem, Allah bizi darda bırakmaz mutlaka bir sebep gönderir hele sabret’ dedi. İşte ne olduysa bilmiyorum o anda siz aklıma geldiniz ve sizi aradım. Yani müdürüm, bizim de babamız sizdiniz.”

O gün, anladım ki, bir âmir, sadece temsil ettiği kurumun görev ve sorumlulukları içerisine kendisini hapseden biri değildir. Âmir; görev yaptığı kurumun tüzel kimliğini, unsurlarını ve özellikle de personelinin her türlü mesuliyetini de üslenmek mecburiyetinde olan ve bu sorumluluğu kendisinde bulandır. Sadece kendi rahatlığını ve kendi meselelerini düşünen insan, mevsimsiz açan yaprak gibidir, bu gün vardır yarın olmayacaktır.

Âmir; karanlık geceleri aydınlatan yıldızlar gibi hep ışık saçmalıdır. Unutulmamalıdır ki ‘Dünyada Hüma kuşunun nesli tükense bile kimse baykuşun gölgesi altına girmez. (Sadi).’

Not: Gözpınarlarınız harekete geçmediyse, yetersizlik, metni özetleyendedir. O zaman kitabı edinip okuyunuz. ‘Devlet ve devleti temsil edenler nasıl olmalıdır? İnsanoğlu niçin yaratılmıştır? ‘ şeklindeki sorulara sağlıklı cevap veremeyenlere de okutunuz.

AKIL FİKİR YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-514 77 77                                                 e-posta: bilgi@akilfikiryayinleri.com www.akilfikiryayinlari.com

 

TÜRK TELEKOMCULAR DERNEĞİ

Dernek; 164 Yıllık PTT/Türk Telekom Geleneğinden gelen, Türk Telekom’dan ayrılan/ayrılmak mecburiyetinde kalan, Türk Telekom’da çalışmaya devam eden/etmek mecburiyetinde kalan Mühendisin, Teknikerin, Teknisyenin, Memurun, İşçinin, Araştırmacının, Güvenlik Görevlisinin kısacası her unvandaki çalışanın/emeklinin;

  • Dostluğunu, beraberliğini, iletişimini sağlamak, Özelleşmeden kaynaklanan maddî/manevî problemlerine çözümler üretmek, Çok büyük bir ailenin parçası olduğumuzu hissetmek, hissettirmek,

Maksadıyla 2006 yılında çoğunluğu eski Türk Telekom çalışanlarından oluşan bir grup tarafından kuruldu.

 

KUŞBAKIŞI

HAYYAM:

Biz sarhoşken henüz üzüm yaratılmamıştı. Biliyorum her şarap anıldığında, her şarap şişesine bakıldığında, her üzüm hasadı yapıldığında tuhaf bir biçimde ruhum ordaymışçasına beni anıyorlar. O şarabın etkisiyle sarhoş olmadım ben. O şarabı hiç ağzıma sürmedim. Onun tadını da bilmem. Kırmızı, beyaz, pembe, kızıl, eski, yeni, ne zaman ve nasıl yapılırsa yapılsın, nasıl içilirse içilsin hiçbir şarapta bir izim, bir gölgem yok.

Şarap denilince Yine de herkes beni anıyor…’

Diyor, adı yüzyıllardır hafızalardan, dillerden silinmeyen Hayyam…

Sadık Yalsızuçanlar, usta kalemiyle 144 sayfa boyunca gerçek Hayyam’ı anlatıyor.

TİMAŞ YAYINLARI: Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00 e-posta: timas@timas.com.tr www.timas.com.tr

 

HAZİN SAVAŞ:

Harvard Üniversitesi Tarih Profesörü Niall Ferguson ‘Hazin Savaş‘ta Birinci Dünya Savaşı’na, büyük oranda kendi cephelerinden bakan askerî tarihçilerin ve iktisat tarihçilerinin yaklaşımını birleştiriyor. Cevaplandırmaya çalıştığı en önemli soruyla okuyucuyu bu kitabı okumaya dâvet ediyor. ‘Barışı kim kazandı, daha da önemlisi Birinci Dünya Savaşı’nın bedelini kim ödedi?

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK:

İstiklal Caddesi Nu: 161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-252 47 00 Belgegeçer: 0.212-293 07 23 www.ykykultur.com e-posta: ykypazarlama@ykykultur.com

BEYAZ RUS ORDUSU TÜRKİYE’DE

1920 Sonbaharında, Bolşevikler karşısındaki mağlubiyeti üzerine, General Wrangel komutasındaki Beyaz Ordu, sivillerle birlikte Kırım’dan İstanbul’a geldi. Fransız himâyesine giren bu ordunun bir kısmı işgal altındaki İstanbul’un çevresinde kalırken, büyük bir kısmı da Gelibolu ve Limni adasına dağıtılmış; ertesi yıl, ağırlıklı olarak Balkan ve Doğu Avrupa ülkelerine gönderilerek tasfiye edilmiştir.

Kitapta bugüne kadar Rusları sadece Beyoğlu’nun gece hayatı ve modası kapsamında ele alan mültecilere; onların büyük miktarını oluşturan Rus Ordusu’nu merkezine alarak, kitabın yazarları Oya Dağlar Macar ve Elçin Macar farklı bir bakış sağlıyor.

Kitap 13,5 X 21 santim ölçülerinde 312 sayfadır.

LİBRA KİTAP VE YAYINCILIK:

Meşrutiyet Mahahallesi, Ebe Kızı Sokağı Nu: 9 Daire: 2 Şişli, İstanbul. Telefon: 0.212-232 99 04

Belgegeçer: 0.212-232 00 05 info@libraakitap.com.tr //  www.librakitap.com.tr

KISA KISA… KISA KISA…

1-GÜLHÂNE PARKI’NIN UZUN İNCE YOLUNDA ÂŞIK VEYSAL. DOSTLAR O’NU UNUTMADI: Ahmet Özdemir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü Yayını.

2-TÜRKİYE’DE ASKERÎ DARBE TEŞEBBÜSLERİ: Erol Maraşlı. Bilgeoğuz Yayınları

3-13. Yüzyıldan 21. Yüzyıla YUNUS EMRE: Hazırlayan: Ejder Okumuş. İnsan Yayınları.

4-Medeniyetin Yükselişi ve Çöküşünde KUR’AN YASALARI: Muhammed Heyşur. Mahya Yayıncılık.

5-HEPİMİZ ÖTEKİYİZ / Türkiye’de Kimlikler ve Algılar: Yâsin Aktay ve Ahmet Kızılkaya. Tezkire Yayınları.

 

Bilinç Olmadıkça, Romantik Sevgi Bir Yere Kadar

0

Geçen gün Ege bölgemizin güzel bir ilçesine gittim. Gittiğimiz yer Türkiye’mizin cennet köşelerinden…

Bir eve misafir olarak uğradım. Duvarda oldukça eski görünümlü koçbaşı motifli bir el dokuması Türkmen kilimi vardı. İlgimizi çekti tabii…

Ev sahibesine sorduk, bunlar hâlâ buralarda dokunuyor mu? Cevap verdi:

–          Yok, bunları eskiden nenelerimiz dokurmuş. Şimdi kimse dokuyamıyor.

–          Ooo, epey kıymetlidir o zaman, dedik.

–          Tabii çok kıymetli, bu bizim bayrağımız.

–          Nasıl yani?

–          Bize geçen yıl oğlanın tarih öğretmeni velilerle tanışmak için geldi.

–          Eee?

–          Aynen sizin gibi, kilim onun da dikkatini çekti. Dedi ki, ‘Bu sizin kilim çok önemli. Bunun aynısı Doğu Anadolu’da xxx şehrinde de var’ dedi. Sonra da, xxx aşiretinin tarihini anlattı. Bizim atalarımız oradan buraya kaçmış. Atalarımız kürtmüş. Orada devlet baskı yapınca buraya gelmişler. Şimdi onlar da bu kilimleri duvarlarına asıyorlarmış ki, birbirimizi tanıyalım diye…

Onun için biz de o aşiretle aynı soydan olduğumuzu belli etmek için bunları bayrak olarak evlerimizin duvarlarına asıyoruz. Hatta yeni evlenenlere de bunlardan getirtiyoruz ki, onlar da atalarını unutmasınlar.

–          ???

* * *

Evet biz de; ‘Kürtler ve alt boyları aslında Türk asıllıdır. Bölgede son 300 yıldır devam eden Batının bilinçli asimilasyon politikaları sonucu yeni bir halk oluşturulmuş ve uluslaşma sürecine girmiştir. Bunun da ispatı Batı Anadolu’da yaşayan ve akrabaları bundan bin yıl önce Anadolu’ya geldiklerinde ilk konakladıkları yerde kalan, Türkmen aşiretlerinin Doğu Anadolu’da zamanla asimile olarak bugün tek kelime Türkçe bilemez hale gelmeleridir’ diyorduk. Bilecik’teki Karakeçilileri, Bayat’ları, Savurları vb. doğudaki aynı adlı akrabalarıyla karşılaştırıp örnekler veriyorduk.

Ama gel gör ki;

Her aileden ‘terörle mücadelede’ en az bir şehit vermiş olan ve neredeyse bütün kasaba askerliğini jandarma komando olarak yapan bir Türkmen kasabası bile Batı Anadolu’da ‘yıkıcı bir öğretmen’ tarafından kandırılarak Ege bölgesi gibi bir yerde üstelik; kürtleştirilmeye başlanmış.

Varın ihanetin boyutunu ve vahametini siz düşünün…

Cehaletin ve eğitim sistemindeki gayri millî programların ve dahi vurdumduymazlığın çetin sonucunu görün!

Devletin gönderdiği öğretmen bu şekilde kendi devletine karşı el altından psikolojik harp yürütürse, milletin direnç cephesi daha kalır mı?

Bugün ülkede en vatansever, en milliyetçiyim diyen dahi kandırılıyorsa, bu ülkenin tapusu kime emanettir?

Anlaşılan bizim vatan sevgimiz romantizmden öte geçmemiş!

Bilinçli, şuurlu ve tarihi süreci bilen, dostu – düşmanı tanıyan; nerelerden oyuna geldiğimizi bilen nesillere çok ama çok acil ihtiyacımız var.

–          Hayır Arkadaşım. Doğru biz xxx vilayetinden buraya geldik. O bahsettiğin kişiler de bizim akrabamız. Ama bu, bizim kürt olduğumuzu değil, o xxx şehrinde yaşayan kardeşlerimizin de Türk olduğunu gösterir, diyebilecek kadar en azından millî konulara hâkim olunması, Türk – kürt denilen kişilerin aslında kardeş olduğunun vurgulanması elzem değil midir?

–          Yoksa daha çok şehit verir, birbirimizi öldürür; düşmanlarımızı da memnun ederiz.

–          Ne bu olaylar biter, ne de o; dünyanın ihtiyacı olan öncü ve örneklik yerine ulaşabiliriz.

O öğretmen mi?

Artık onu da biz düşünmeyelim değil mi? Devletin bunca birimi varken ayıp olur…

 

Çözüm Sürecinin Tabanı

0

Eylül 2014’de Boğaziçi Üniversitesi ve Açık Toplum Vakfı tarafından yaptırılan Kimlikler, Kürt Sorunu ve Çözüm Süreci konulu araştırma sonuçları toplumumuzun “Çözüm Sürecine” karşı bakış ve algısını rakamlarla vermişti.

Açık Toplum Vakfı ve Boğaziçi Üniversitesi özellikle Türkiye’nin bütünlüğü ve birliği konularında benim açımdan şaibeli kurumlar.

Açık Toplum Vakfı’nın ve TESEV’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yapan Can Paker bile Açık Toplum Vakıfları’nın başkanlığını yürüten George Soros’un Yahudi olduğu için İsrail’in çıkarlarına göre hareket ettiği ve Açık Toplum Vakfı’nı bu doğrultuda tavır almaya zorladığını” ifade etmişti.

Can Paker dünyadaki Açık Toplum kurumlarının genel direktörü Aryeh Neier‘in ifadesiyle, “AK Parti’ye çok yakın biri olarak göründüğü” gerekçesiyle Açık Toplum Türkiye Yönetim Kurulu Başkanlığı’ndan uzaklaştırıldı. Halen “kurucu olduğu için” Açık Toplum Vakfının Mütevelli heyetinin bir üyesi.

Can Paker‘in “çözüm sürecine” kamuoyunu hazırlamak için AKP ve PKK/Öcalan arasında varılan mutabakatla oluşturulan “âkil insanlardan” olduğunu da hatırlatalım.

Boğaziçi Üniversitesi ise Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığına dair tezlerin dile getirildiği Ermeni Soykırımı Konferansı düzenleyen üniversite.

Bu ihtiyat payıma rağmen yapılan araştırmanın önemsiz olduğunu söyleyemem. Çünkü bu ve benzeri araştırmaların sonuçları Türkiye’yi yönetenler tarafından izlenen politikalara zemin oluşturmakta.

*****

Koalisyon Modeli

Yukarıda bahsettiğim ve 11 ay önce yapılan araştırmaya göre, çözüm sürecini destekleyenlerin oranı (tamamen destekliyorum ve biraz destekliyorum diyenlerin toplamı) yüzde 57, desteklemeyenlerin oranı ise yüzde 37,6 idi. Bu oranı yükseltenler AKP ve HDP seçmen kitleleri idi.

AKP’li seçmenin yüzde 75,5‘i süreci desteklerken (desteklemeyen AKP’li oranı yüzde 20,3 idi); BDP/HDP’li seçmenin yüzde 91‘i süreci destekliyordu. (Desteklemeyen HDP’li oranı yüzde 6,7 idi.)

PKK’nın alan hâkimiyetini geçirmesi ile büyük kısmı örgütün baskısına açık hale getirilen (araştırmada “Kürtçe bilenler” olarak sınıflandırılan) vatandaşlarımızda sürece destek yüzde 82,9 (desteklemeyenler yüzde 12) iken, Kürtçe bilmeyenlerde bu oran yüzde 52,4 (desteklemeyenler yüzde 42) idi.

Aynı araştırmaya göre CHP seçmeninin yüzde 30’u, MHP seçmeninin yüzde 28’i de süreci destekliyordu.

Ben bu ankette yönlendirici sorularla süreci destekleyenlerin oranının yüksek çıkartıldığını düşünüyorum.

Öyle olmasaydı bu en önemli meselemiz hakkında görüş yakınlığı sebebiyle AKP+HDP koalisyonunun gündeme gelmesi beklenebilirdi.

Gerçekte ise AKP tabanının HDP ile koalisyonu hiç kabul etmeyeceği görüldüğünden, AKP+HDP koalisyon modeli gündeme bile gelemedi.

Ak Parti yaptırdığı anketlerde kendi teşkilatları ve tabanının Milliyetçi Hareket Partisi ile bir koalisyon istediğini tespit etti.

Buna rağmen çözüm sürecine bakış açısından en zıt iki partiyi MHP ile HDP’yi bir araya getirecek CHP+MHP+HDP modeli tartışıldı. Bir icraat hükümeti olarak çok manasız olan bu modeli tartışmanın uzamasına MHP lideri Devlet Bahçeli müsaade etmedi.

*****

Çözüm Sürecine Destek

Araştırmada ilginç olan bir sonuç da şu: “Çözüm süreci tamamlandığında Kürt Sorunu ne ölçüde çözülmüş olacaktır?” sorusuna cevap verenlerin yarısı (yüzde 46,9) “çözülmüş olacaktır” derken diğer yarısı (yüzde 46,3) “çözülmüş olmayacaktır” görüşünü ifade etmiş.

Bu kanaate rağmen sürece yüksek oranda destek çıkmasının sebebi sadece yönlendirici sorular değildi. Erdoğan/AKP hükümetlerinin emrindeki müthiş propaganda mekanizmasının dört bir koldan yaptığı beyin yıkama faaliyetiydi.

AKP yöneticilerinin “her şey güzel olacak” demeçlerinin beslediği ümitler… Bütün haber kanallarında tam gün “analar ağlamasın” temelli “barışçıl” mesajların pompalandığı ve nedense hep pkksever aydın ve akillerin katıldığı açık oturumlar… Havuz medyasında ve diğer merkez medya yazarlarında görülen bulaşıcı bir pkkseverlik hastalığını yayma çabaları etkili oldu.

Seçim sonuçları halkımızın sürece büyük ölçüde ikna edildiğini gösterdi.

Çünkü vatandaşlarımız “çözüm süreci”nin içeriğinin ne olduğunu bilmiyordu.

Sadece “bir öğrenilmiş çaresizlik” içindeydiler. “Ne pahasına olursa olsun, bu iş bitsin” diyenler “çözüm sürecine” destek veriyordu.

Bütün terör örgütleri gibi PKK’nın varmak istediği hedef de buydu.

Millet bezdirilmişti. Devleti yönetenler “Ver kurtul” düşüncesine gelmişlerdi.

Ancak onların vermek istedikleri ile PKK’nın almak istediği tam da aynı şeyler değildi.

AKP özerk bir yönetime ve federasyona itiraz etmeyecekti.Yeni Anayasa” ile bu ortaklık (egemenliğin paylaşılması) hukuki bir zemine oturtulacaktı. Bunları zamana yayarak, alıştıra alıştıra yapacaktı.

Bu arada yapılacak seçimleri kazasız belasız geçirmek ve çatışmasızlık ortamı içinde “bu adamlar bu işi çözecek” dedirtmek istiyordu.

PKK ise bölgeyi yalnız başına yönetmek, bu arada Türkiye yönetimine ortak olmak istiyordu. Yani “Bölge bizim, Türkiye hepimizin” diyordu.

Bu düşüncesi için Barzani örneği PKK’ya örnek oluyor, Suriye ve Irak’ta Kürt unsurlara ABD desteği PKK’yı cesaretlendiriyordu.

Şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan ile AKP karşısında kendisini tek başına iktidardan uzaklaştıran ve “seni asla başkan yaptırmayacağız” diyen bir siyasi güç buldu.

Bu gücün dağdaki parçası ise kendisi için çok uygun olan şartların oluştuğuna inandığı için hedefine ulaşmakta aceleci ve sabırsız.

*****

AK Parti Mücadelede Kararlı Olmalı

Erdoğan ve AKP binbir emek ve fedakârlıkla yürüttüğü süreçten vazgeçmiş görünüyor. Bu defa, öncekinin tam tersine, “terörle müzakere yerine mücadele” yaptığına inanmamızı istiyor.

Vatanın bölünmezliği ve milletin birliği fikrinde olanlar için, bu beladan kurtuluşumuzun terörle kararlı bir şekilde mücadele etmekten başka yolu yoktur.

Erdoğan ve AKP terörle mücadele fikrinde samimi değilse, bu defa milliyetçi oyları devşirmek için seçimlere kadar geçici bir politika olarak sürdürecek olursa, bu Türkiye için felaket olur.

Çünkü terör örgütü PKK “çatışmasızlık” ortamını iyi değerlendirdi. Şehir örgütlenmesini geliştirdi, bütün şehirlerimizde patlayıcı ve silah depoları oluşturdu. Dağ kadrosunu güçlendirdi.

Bu durumda her gün gelen şehit haberleri örgütün hareket kabiliyeti azaltılıncaya kadar devam edecek. Muhtemelen şehirlerimizde daha çok ses getiren eylemler de yapacaklar.

Toplumda “öğrenilmiş çaresizlik” duygusu yenilenecek, “ne pahasına olursa olsun, bu iş bitsin” diyenlerin sayısı artacak. Bu ise PKK isteklerinin gerçekleşmesi için uygun bir zemin yaratacaktır.

Bu duruma düşmemek için tam bir kararlılıkla ve terörü besleyen bütün alanlarda mücadeleye ihtiyaç var. (İran PJAK‘a karşı böyle başardı.)

Benim ısrarla “içinde MHP’nin olduğu bir hükümete ihtiyaç var” dememin sebebi bu.

Böyle keskin bir U dönüşü yapan hükümetin terörle mücadelede kamuoyunu yanında bulabilmesi inandırıcı olmasına bağlı. MHP ile koalisyon terörle mücadele için kararlılığın ifadesi olur.

Kamuoyu inandığı bir mücadele için destek verir ve her türlü fedakârlığı yapar.

 

Şehitler Ölüyor!

Türkiye’nin temel sorunları var. Ve Türkiye bu temel sorunlarını çözmeden yada hafifletmeden nefes alamaz.

İslam dininin şehitlerin ölmediğine dair hükümlerini biliyorum. Ancak ne var ki; çocuklarını kara toprağa veren analara, babalara ve kocalarını kaybeden kadınlara yada babalarını yitiren yetimlere bunu anlatmak kolay değil. Çünkü ateş düştüğü yeri, en kavurucu şekilde yakıyor.

Hem şehitlerin, anaları, babaları, kardeşleri ve çocukları; ihanet ile barış yapılsın ve memleket toprakları bölücülere verilsin diye canlarını kara toprağa teslim etmediler ve etmiyorlarda.

Bunları bilerek ve görerek adım atmalıyız. Birincisi şehitlerin, aileleri için dünyevi olarak öldüğünü göz ardı edemeyiz, ikincisi eğer ihanetle barış (!) olacaksa, boşuna şehit olduklarınıda kabul etmek mümkün olmaz.

Bunlara karşın Türk Milletinin esas sorunu, eğitimdir. Eğitim ile dünyevi ve uhrevi gerçeklerden mahrum bırakılan bir toplum yapımız var.

İnsan pozitif yada sosyal bilimler açısından eğitilmezse, kendi yurdunu ve dolayısıyla şahsi menfaatlerini bile koruyamaz hale gelir. Bugün terör ve ekonomik sıkıntılar içinde boğulmamızın ve geleceğimizi tehlikeye atmamızın yegane sebebi budur.

Türkiye’de, Türk Milletinin menfaatlerini korumaya yönelik bir eğitim sistemi olmadığı için “milletleşme projesi”ni tam nihayete erdirmeye çalışırken, başımıza bir hain takımı çıkarak, Türk Milletini 36 etnik parçaya bölmeye kalktı. Bu yetmedi, bölücü terörü muhatap alarak masaya oturdu ve milletin sosyal ve manevi yapısı daha da dinamitlendi.

Sonuç; her yerden şehit haberleri geliyor. Toplumsal tepki neredeyse sıfır… Çünkü çoğunluk eğitimsiz ve yaratılan algılara yenik düşüyor, örgütlü azınlık ise ihanetin merkezi rolünde!

“Ah bilseydik” diyenlere sesleniyorum. Bilecektiniz kardeşim! Ortalama bir insan ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak herşeyi bilmek zorundasın. Bilmiyordum demek yada argo tabirle bu “ayaklara yatmak” olmaz.

Edward F. Benson’un 1917 yılında yazdığı kitapta “Bir Türk İmparatorluğu olan Osmanlı Devleti hasta adam değildir ve hiç bir zaman hasta olmamıştır. Çünkü Türkler hasta değil hastalığın kendisidir. Türklük kanserin kendisidir ve bu canavar tümör üzerine çöktüğü canlı dokulardaki yaşamı sömürmek ve öldürmek için yaşar…egemenlikleri altında yaşayan halklarla olan ilişkilerini anlamak için Türklerin kanlı tarihini biraz irdelememiz gerekir” diye külliyen yalan söylemektedir.

Ancak Hristiyan Batı’nın Türklere karşı bu bakış açısını ve propagandasını bilmek zorundasınız ki; bu günkü kirli bölücü terörü anlayabilesiniz! İşte Edward F. Benson’un 100 yıl önce yazdıkları, pkk ve destekçilerinin bugünkü politikalarının temelinde yatan fikirlerdir.

Ancak bunları bilmeyen Türk, okyanusun ortasında mahsur kalmış ve hangi yöne kulaç attığını bilmeyen bir insan halindedir.

Bir Türk İmparatorluğu olan Osmanlı’da ve bugünde Türkiye Cumhuriyeti’nde, vatandaşları devletlerine karşı ihanet dolu bir kalkışmaya yönelttiler. Hoş gerçi onlarda bu işe çoktan teşne imiş!

Sırplar, Makedonlar, Bulgarlar, Arnavutlar ve nihayetinde Rumlar ile Ermeniler şimdide müslüman kürtler (pkk yandaşları) yaşam dostları olan müşfik, sabırlı, uysal, paylaşımcı ve hatta dindaşları olan Türklere karşı, Türk toprağı olan Anadolu ve Balkanlarda ihanet ettiler.

Bugün Türk Devletini yönetme talihsizliğini görerek yaşadığımız adamlar sayesinde pkk’nın ve türevlerinin geldiği nokta, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Şırnak İl Örgütü’nün yaptığı 10 Ağustos 2015 tarihli açıklamadır:“Kentte bulunan devletin tüm kurumları bizim için meşrutiyetini kaybetmiştir. Bu şekliyle devletin hiçbir atanmışı bizi yönetemeyecektir. Bundan sonra halk olarak öz yönetimimizi esas alarak, demokratik temelde yaşamımızı inşa edeceğiz. Bundan sonrada gelişecek tüm saldırılar karşısında demokratik öz savunmamızı gerçekleştireceğiz. Bundan sonra kentimizde kendimizi de bizler yöneteceğiz. Başkalarına yönettirmeyeceğiz.”

Eğer temel sorunlarımızı, tarihsel içeriği ile bilmezseniz ve bu sorunları halletmek için gereken güçlü iradeyi ortaya koymazsanız; vatan, bayrak, din, iman ve namus için hayatlarının bağrında bu toprağa düşen şehitlerimiz ölür. Ama siz ne yaparsanız yapın, biz şehitlerimizin ölmemesi için son nefese kadar mücadeleyi bırakmayacağız!

 

 

Depremlerin Oluşu

Şüphesiz depremler  -her şeyde olduğu gibi-  sebepler dairesinde zuhûr etmekte, ortaya çıkmaktadır. Fakat  “bizzat hareket ettirici”  sandığımız sebepler bizzat kendileri hareketin başlattırıcıları değil, ancak rol sahibidirler.

Asıl  “hareket sahibi”  onların arkasında iş gören Ezelî Kudret’tir. Sebepler, ancak Allah’ın kudretinden gelen hakikî etki ve tesirleri ilân edip, yaymakla görevlidirler.

Demek, sebepler dairesi, hükûmetin kalem dairesi hükmündedir. Yukarıdan gelen emirlerin sâdece tebligatı ve duyurulması o daireden yapılıyor.

Çünkü izzet, azamet ve büyüklük perdeyi yâni sekreter ve kâtibi gerektirir. Tevhîd / Allahın bir olması ve Celâl / Allahın son derece büyüklüğü de şirketi yâni iradesinde ortaklığı reddeder. Tesir ve etkiyi sebeplere vermez.

Evet, Ezelî Sultan olan Allahın memurları vardır ama icraatçıları yâni yapıcı ve yürütücüleri değillerdir. Ki, Saltanat ve Rububiyetinde / Rablığının gerektirdiklerinde ortak olsunlar. O memurların görevi sırf dellallık olup, kudretin icraatını ilân ediyorlar.

Veya o memurlar, nezaret edici Müşahitler / Gözetleyicilerdir ki, gördükleri tekvîni yâni yaratmayla ilgili emirlerine karşı yaptıkları itaat ve inkıyad / boyun eğiş ile istîdatlarına göre bir çeşit ibadet yapmış olurlar.

Demek sebepler, ancak ve ancak kudretin izzetini, Rububiyetin / Rablığın haşmetini göstermek için konulmuş bir takım vasıtalardır. Yoksa kudretin acz ve ihtiyacı için yardım edici değillerdir.

Hükûmet memurları ise; Hükûmetin ihtiyaç ve aczlerini gidermek için tayinlerine zaruret hâsıl olan yardımcı ve ortaklarıdır. Bunun için, Allahın memurlarıyla insanın memurları arasında herhangi bir münasebet ve benzerlik yoktur ve olamaz.

Yalnız bazı kimseler olaylardaki hikmetleri, gizli gayeleri ve güzellikleri göremediklerinden, Cenabı Hakk’tan şikâyetlere başlarlar. İşte o şikâyetlerin hedefini değiştirmek için araya sebepler konulmuştur. Çünkü kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor.

X

Bu sırra lâtif bir misal suretinde, manevî bir temsil rivayet ediliyor:

Azrail Aleyhisselâm, Cenabı Hakk’a demiş ki:

“Ruhların alınması görevinde, senin kulların benden şikâyet edecekler. Benden küsecekler.”

Cenabı Hakk, hikmet diliyle ona demiş ki:

“Senin ile kullarımın ortasında musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Ta şikâyetleri onlara gidip sana küsmesinler.”

Evet, nasıl ki hastalıklar perdedir. Ecel’de vehmedilen fenalıklara kaynaktırlar. Ve ruhların alınmasında hakikî olarak hikmet ve güzellik, Hz. Azrail’in göreviyle ilgilidir. Öyle de, Hz. Azrail de bir perdedir. Ruhların alınmasında dıştan merhametsiz görünen ve rahmetin mükemmelliğine uygun düşmeyen bazı hâllere dayanak olmak için o memuriyete bir nezaretçi ve ilahî kudrete bir perdedir, bir aracıdır.

X

Evet, İzzet ve Azamet ister ki, Sebepler ezelî kudret sahibi yüce Allah’ın elinde aracı ola aklın nazarında.

Tevhîd ve Celâl yâni Allahın bir ve büyük oluş keyfiyeti ister ki, Sebepler ellerini çeksinler hakikî tesirden.

 

Öğretim Görevlisi BAHRİ ESKİN Beyefendi İle Merhum Prof. Dr. OKTAY SİNANOĞLU Hakkında Konuştuk.

GİRİŞ:

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, aidiyetini koruyan, mümtaz bir kişi, kelimenin tam mânâsı ile ‘münevver‘ bir ilim adamı idi. Münevver kelimesini, çok kimse; ‘aydınlatılmış, parlatılmış manasında bayan ismi‘ olarak bilir. Sinanoğlu, sadece ‘aydınlatılmış‘ değil, aynı zamanda, çevresindekileri ‘aydınlatan‘, ‘bilgilendiren ‘ ve ‘şuur sahibi yapmaya çalışan ‘ bir ışıklı şahsiyetti.

Türk dilinin yılmaz ve yorulmaz müdâfiî idi. Türkçe şuurunu uyandırmak ve geliştirmek için kasırgalar estirdi.

Türkiye’de ‘sömürge aydını ‘ olmakla iftihar eden mankurtların (*) hayran olduğu ABD’nin nasıl tefessüh ettiğini şöyle açıklıyordu:

‘Dick Cheney (**) ve çevresi bir çetedir. Bu çete ABD halkını soydu. Dışişleri Bakanı Condolezza Rice, bakan olmadan önce bir petrol şirketinde danışmandı. Bush’un seçim kampanyasını Rice’in şirketi destekledi. Bush tekrar seçildiğinde Condolezza, dışişleri bakanı oldu. Petrol şirketlerine vergi muafiyeti sağlandı. Cheney’in danışmanlığını yaptığı Halliburton adındaki inşaat şirketi  ise Irak’taki üs ihalelerini aldı. Savunma Bakanı Rumsfeld ise, kuş gribi için ilaç ve aşı üreten dev bir ilaç şirketinin yönetim kurulundaydı. Kuş gribi, domuz gribi, salgınlar icat edilince aşı satışları patladı, Rumsfeld çok zengin oldu. ABDnin devlet anlayışı sömürgecilik ve katliamcılığa dayalıdır. Ve işin acı yanı Türkiye hâlâ böyle bir devletten medet umuyor. Batı toplumlarında kendinden olmayanı insan saymama anlayışı vardır. Batılar ırkçıdır. ABD, zencilere ve Kızılderililere karşı, Almanya, Yahudilere karşı; günümüz Almanya ve Hollanda’sın da Türklere karşı ırk ayrımcılığı yapmaktadır. Irkçılık batı ülkelerinin köklerinde vardır. Hıristiyan yobazlığını da bunlara katmamız gerekiyor. Ülkemizdeki ücretli, kontörlü ABD düdükleri, ABD’yi hâlâ yeleli bir aslana benzeterek, ülkemizi ABD’nin elinde kalan son kulu ve kölesi olarak tutmak istiyorlar.

(*)mankurt: Özel metodlarla düşünme kabiliyeti yok edilmiş şuursuz köle.                                                                                (**)Dick Cheney: 2001-2009 yılları arasında ABD başkan yardımcısı.

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Oğuz Çetinoğlu: TÜMÖD Tüm Öğretim Elemanları Derneği İstanbul Şubesi olarak Descartes’in bir sözünü, Karl Marx’ın, Hegel’in diyalektiğine yaptığı gibi ters çevirerek ‘Varım, onun için düşünüyorum ‘  diyen Rahmetli Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu için vefa toplantısı düzenlediniz. Çok da iyi yaptınız. Tebrik ve teşekkürlerimi sunarım. Sizi bu toplantıyı düzenlemeye yönlendiren etkenler nelerdi?

Bahri Eskin: Değerli bilimcimiz Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun bizlere gösterdiği bilim ve gönül birlikteliğinin ışıklı yolunda aydınlanma ve aydınlatma amaçlı bazı dersler çıkarmak düşüncesi bizim hareket noktamız oldu.  Oktay Sinanoğlu’nun defalarca anılmayı hak eden, bilimde ve kültür alanında öncü nitelikleri olan ve emperyalist dayatmalara, oyunlara direnen, ömrünün önemli bir bölümü batı ülkelerinde geçmesine rağmen Asyalı olmakla övünen, çok değerli ve dâhi bir kişilik olduğuna inanıyoruz. Gönül ve akıl arzu eder ki bu toplantı başlangıç olsun ve başta Türkiye olmak üzere dünyanın bütün fen bilimleri bölümlerinde, bütün evrenkentlerinde (üniversitelerinde), belediyelerinde Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu için benzer toplantılar yapılarak hayatı, fikirleri, bilim ve gönül ilişkisi, mücadelesi gençlere doğru bir biçimde anlatılsın…

Oktay Sinanoğlu adının akademik salonlara verilmesi gerektiğine inanıyoruz. Yaşarken anıtlaşan bu büyük bilimcimizin heykel, resim ile kitaplarının evrenkent dediği üniversitelerin bahçelerine, duvarlarına konularak, gençleri aydınlatmasına aracı olmak istiyoruz.

Çetinoğlu: Çok güzel, örnek bir teşebbüs. Başarılar diliyorum. Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu; çok yönlü, ülkesini ve milletini seven, ‘bizden‘ bir ilim adamı idi. Diğer özelliklerinden söz eder misiniz?

Eskin: Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu hepimizi bilim ve kültür alanında doğu ve batı eksenli ufuk turuna çıkartacak niteliktedir. Hayatı, yakın zamanların gerek Türkiye gerekse dünya için bir bilim ve kültür tarihi niteliğindedir. Başta ‘Türk Aynştayn’ı‘ isimli kitabı olmak üzere kitaplarını özellikle genç bilimcilerin, evrenkentlilerin, herkesin mutlaka okumasını öneririm.

Bilindiği üzere hocamızın yurt dışında gerçekleşen acı  kaybı ve ardından geçen zaman Türkiye’de seçim dönemi arifesine ve yine  ülkemizin yavaş yavaş emperyalist güçler ve yerli uzantılarınca bölünme sürecine doğru sürüklenmeye çalışıldığı bir kaos döneme denk geldi. Oktay Sinanoğlu; ‘Seçim ve hükümet kurma konusunda batı ülkelerinin oyunlarından biri, tahterevalli hükümetler kurmak isterler‘ diye açıklamıştı.

İşte bu süreçte ve belirttiğim sebeplerle çok değerli ve seçkin bir bilimciyi yitirdiğimizi ülke olarak, üniversiteler olarak yeterince konuşamadık, anamadık ve kavrayamadık. Bu açığı, düzenlediğimiz vefa toplantısı ile kısmen de olsa kapatarak, kendisini, mücadelesini, çalışma ve düşüncelerini unutturmayacağımızı ve içinde yaşadığımız dönem açısından da önemli olduğunu göstermek istedik. Ve Oktay Sinanoğlu’nun hatırasını yaşatmayı, düşüncelerini paylaşmayı,  TÜMÖD İstanbul Şubesi olarak bu toplantıyla başlatmayı görev bildik.

Çetinoğlu: Sinanoğlu Hocamızın üstün özellikleri saymakla bitmez. Devam eder misiniz?

Eskin: Oktay Sinanoğlu bilindiği üzere çok yönlü bir bilimcidir. Bol ödülleri olan, iki defa aday gösterilmesine rağmen malûm sebeplerle kendisine Nobel verilmeyen ancak Nobel ödülü verilecekler için kendisine danışılan bir kişidir. Dünyanın batıda üç yüzyılda en genç yaşta profesör unvanını bileğinin hakkıyla elde etmiş, dünyanın seçkin evrenkentlerinde birçok kürsüsü ve yeri olmuş, evrensel nitelikleri olan bir bilimcidir. Sayılamayacak kadar çok başarının sahibidir.

Çetinoğlu: En değerli yönü?’ Diye sorsam…

Eskin: Oktay Sinanoğlu’nun en değerli yönü: Ruhbilimsel savaş dediği Psikolojik savaşı bilmesidir. Bugün ‘Acaba Oktay Sinanoğlu’nun asıl öne çıkartılması gereken yönü hangisidir?’ sorusuna verilmesi gereken asıl cevap budur. Şunları da elbette düşünüp söyleyebiliriz. Bilim dünyasına çeşitli alanlarda yaptığı olağanüstü katkılar, kimyaya, fiziğe ve matematiğe, moleküler biyolojiye veya kuvantum alanına yaptığı katkılar mıdır? Kimyadaki boşlukları daha genç yaşta görerek standart bir kimyacı olmaması, kimyaya birkaç çeşit matematiği sokması mıdır? Bu alanlarda yaptığı çalışmalarla, genç yaşta dünyaca ünlü bir profesör olup, ‘Harika Türk Çocuğu‘ veya bol ödüllü bir Türk Aynştayn’ı olarak tanınması mıdır? ODTÜ’de bölüm veya TÜBİTAK’ı kurma çalışmaları mıdır? Yoksa ısrarla dile getirdiği önceliklerinden olan Türkçemize, kültürümüze olan önemli katkıları mıdır? Yabancı dillerin, Tarzancaların yerine Türkçenin bir bilim dili olarak üniversitelerimizde okutulması gerektiği konusundaki ısrarlı mücadelesi midir? Veya Japonya’ya Türkiye’nin özel elçisi olarak tayin edilmesi ve ilişkileri çok yönlü başlatması mıdır? Saydıklarımız daha da çoğaltılabilir…

Şüphesiz bunların hepsi Oktay Sinanoğlu’nu tanımamızı, saymamızı ve sevmemizi sağlayan O’nu değerli kılan çok önemli niteliklerdir. Kanaatimce Oktay Sinanoğlu’nu hepsinden önemli kılan ve O’nu farklılaştıran asıl önemli niteliği, söz konusu edilen bilim ve kültür yönlerini de bütünüyle kapsayan bir niteliktir ki bu niteliklere herkeste, her bilimcide ve her aydında rastlanamamaktadır. Bu da kendi tanımıyla ‘küresel kraliyetçiler‘ dediği batı emperyalizminin, psikolojik savaşlarına karşı dünyada ve Türkiye’de korkusuzca direnen, devşirilmeyi asla kabul etmeyen, millî bir duruşu olan özel ve seçkin bir bilimcimiz olmasıdır.

Başka bir ifadeyle,  psikolojik savaşın amaç ve hedeflerini çok öncelerden anlayarak, onun ülkemizdeki ve hatta dünyadaki saldırılarını, tahribatını önlemeye, onlara set çekmeye, yollarını tıkamaya bir bilimci ve aydın olarak elindeki bütün imkânları kullanarak uğraşan ve savaşan evrensel nitelikleri olan bir aydınımız olmasıdır. Bu yönü, Oktay Sinanoğlu’nu gerek bilimci ve gerekse aydın olarak bilim dünyası içinde nadir kılmakta, özel yapmaktadır. İşte O, bu niteliği ile Türk milletinin gönlünde şimdiden ayrıcalıklı bir yere sahip olmuş, hepimizin saygısını ve sevgisini kazanmıştır.

Çetinoğlu: Emperyalist zihniyetle mücâdelelerinden söz eder misiniz?

Eskin: Bir ülke içinden nasıl fethedilir? Sorusuna 2006 yılında; “Bir ülke, bir millet topla tüfekle bitirilemez. Çağımızda top tüfek daha çok askerî malların ticareti içindir. Ülkenin asıl fethi, beyinlerin, zihinlerin, gönüllerin fethedilmesiyle olur. Bu tür savaşta kelimeler çok önemlidir. Durup dururken bir yerlerde bu işin uzmanları bir kelime icat ederler. Durup dururken bir milleti veya bütün Müslümanlığı tek kelimeyle öcü gösterirler. Basın yayınla öyle ayarlarlar ki her gün, dünya kamuoyu tek kelime ile şartlandırılır. Dünyayı asıl idare edenlerin düşmanlıklarını anlayıp da birileri karşı çıkınca bunları susturmak için de karşısına bir kelime icat ederler.” Diye cevaplandırmıştır. Sonra da şöyle devam etmiştir:  “Bu durumda Türkiye’de insanların maneviyatını kurtarmak, gönüller için uğraşmak lazım. Kurtuluş savaşı artık gönüllerin, zihinlerin kurtarılmasıyla olacaktır. Ama bu savaşta herkesin atacağı kolay, ama önemli adımlar var (…). Başkasından beklemeyin. Onun için insanlara sağcı solcu laik dindar vb. gibi kalıplarla bakmayın. Millî dâvâları, akıbetimizi belirleyecek dâvâları önüne koyduğunuz zaman ne yapıyor ona bakın.”

Çetinoğlu: Konuya biraz daha yakından bakabilir miyiz?

Eskin: Psikolojik savaş olgusuna biraz daha yakından bakacak olursak, çok önceden de şöyle diyordu: “2001 yılı sonlarında Irak’a bir saldırı olursa Türkiye’nin başı yanacak.” dedi. Nitekim başımız yandı.

O psikolojik savaş kurallarını biliyordu. Emperyalizmin şifrelerini çoktan çözmüştü ve Amerika’nın el attığı her ülkede her şeyin sahtesini kurduğunu söylüyordu.

Çetinoğlu: Psikolojik savaşla, kavramların değiştirildiğini nasıl açıklıyordu?

Eskin: Dersler içeren şu örneklerle açıklıyordu:

l- ‘Milliyetçi‘ kavramı, eşittir sadece ‘anti-komünist‘e indirgendi. Bir kişi anti-komünist olur da Yunan milliyetçisi de olabilir.

2- ‘Solcu‘ eşittir ‘anti-faşist‘ denildi.  Peki, toplumcu felsefeye, emperyalizm karşıtlığına ne oldu? Onlar gitti.

3- ‘Atatürkçülük‘ eşittir ‘laiklik‘, o da eşittir ‘Müslüman düşmanlığı‘ konumuna getirilmek istendi.

4-  Dindar kesime ‘ümmetçilik‘ ve de ‘Türk düşmanlığı‘ telkin edildi. Müslüman Türk’e, Türk Müslüman’a düşman edildi. Hâlbuki yakın zamana kadar halkın kafasında (dış dünyada da olduğu gibi) ‘Türk demek Müslüman demek; Müslüman demek Türk demek‘ inancı vardı…’

Çetinoğlu: Bu insanlara uygun gördüğü özgün bir isimlendirme vardı…

Eskin:Yaratılmış sahte kesimler‘ diyordu.

Çetinoğlu: Atatürkçülük anlayışından söz eder misiniz?

Eskin: Şöyle diyordu: ‘Atatürk’ün dediği, yaptığı çok şey, gerçek milliyetçilik, Türk milliyetçiliği kavramına girer. Dinine, diline, tarihine, ülkene, bağımsızlığına, halkına sahip çıkmak, yabancıların buradaki oyunlarını engellemek. Atatürk’ün esas davası, gerçek Atatürkçülük bunlardır.’

Ve gerçek milliyetçiliğin kültür milliyetçiliği olduğunu söylüyordu.

O bir Atatürk çocuğu olarak daha baştan kendini bir tutku olarak bilimsel araştırmaya ve de Türkiye’nin derin meselelerine adamıştır.

Çetinoğlu: Değerlerimize bağlı bir insandı…

Eskin: Kendi anlatımıyla; ‘O bir âşıktır, bilime âşık, Türk diline ve tarihine âşık, insanlığa, daha doğrusu her insanın içinde gizil duran en yüksek mertebelere ulaşabilme yeteneğine âşıktır.’ O yine kendisinin güzel bir anlatımıyla ‘bir kanadı akıl, diğer kanadı gönül olan bir Zümrüdüanka kuşudur.’

Çetinoğlu: Türkiye’nin meselelerine nasıl bakıyordu?

Eskin: Oktay Sinanoğlu’na göre Türkiye’nin en birinci meselesi aşağılık duygusu idi. Şöyle diyordu: Türkiye’nin en birinci meselesi tepeden tırnağa aşağılık duygusuyla kıvranmasıdır. En kötü hastalıktır bu ve tedavisi de en zor olanıdır. Bir millete aşağılık duygusu aşılamanın en kestirme yolunun da eğitimden geçer.’

Oktay Sinanoğlu bu hastalığın özellikle bizim gibi ülkelerde sömürge aydınlarında yaşandığına dikkat çeker. Aydının hakikisi ve sahtesi olduğunu, Türkiye’de sahte bir aydın sınıfı yetiştirilip, kendi milletinin başına belâ edildiğini, bunların kendi halkından tiksindiklerini söyler. Biz toplum olarak Atatürk’e ihanet ettik‘ der ve bütün bunlara karşı ömrü yettiğince direnir. O hepimize ‘Kimsenin kuyruğuna takılmayacaksın arkadaş!’ diye seslenen Türkiye’nin direnen seçkin bilim insanlarından biriydi.

Oktay Sinanoğlu toplumun her kesimini uyandırmaya çalışıyordu. O sağ sol demeksizin her kesime hitap edebilen, onlarla iletişim kurabilen bir aydındı. Bu yönü O’nu daha da değerli kılıyordu. Başı örtülüsü de örtüsüzü de O’nu dinliyor ve feyiz alıyordu.

Çetinoğlu: Oktay Sinanoğlu nelere direndi?

Eskin: Kendi ifadesiyle Küresel Kraliyetçilere, Azmanistan’a yani ABD emperyalizmine karşı direniyordu. Türkiye’de cehaletin yeniden bunun için örgütlendiğini belirtiyordu.

1940’lardan başlayarak İngiliz Amerikan çengeli atılarak millî eğitimin millîliğinin de eğitiminin de kalmamasına direniyordu. Ezberci eğitimle yeteneklerin köreltilmesine karşı direniyordu.

Türkçenin yok edilmesi girişimlerine karşı direniyordu. 1953 yılından başlayan eğitim dilinin yabancı dile çevrilmesini en büyük ihanet olarak görüyordu. ‘Bye Bye Türkçe‘ isimli kitabını yazıyor, ‘Bilim eğitiminin dili Türkçedir‘ diye ısrarla savaşıyor, ‘Türkçe giderse Türkiye gider‘ diye sürekli uyarıyordu. Yabancı dille eğitim anaokuluna indirildiğinde 1- 1,5 nesil sonra o ülkenin dilinin yok olduğunu, kısa bir süre sonra da o milletin adının tarihten silindiğini söylüyordu. Ona göre dil gönlü yüzdüren gemidir.

Türkiye’de bilim olmamasına, bilimsel araştırma yapılmamasına karşı direniyordu. ‘Bilimin olmadığı yerde oyunlar, ayak kaydırmacılık çok olur‘ diyerek bilim dışılığa karşı direniyordu. O bilim aşkı olan bir bilimciydi. Bilimsel araştırmaların teşvik edilmediğini ve yasak gibi bir şey olduğunu belirtiyordu. 12 Eylül’ü de onun YÖK’ünü de bu çerçevede eleştiriyordu. Üniversitede araştırma yoksa sanayi de olmaz. 12 Eylülden sonra sanayi şak diye durduruldu. Kimilerinin 12 Eylüle ve onun Evrenine bugün hâlâ methiye düzmelerine cevap gibi ‘12 Eylül’le YÖK kurdurulup üniversitelerde araştırma geliştirme durduruldu‘ diyordu. Oktay Sinanoğlu’nun bilim alanında önemle üzerinde durduğu bir nokta da bireysel bilim insanı değil, kurumsal bilimci yetiştirmenin önemli olduğunu belirtmesidir.

Çetinoğlu: Türkiye’nin sanayi alanındaki durumu ile de ilgileniyordu…

Eskin: Oktay Sinanoğlu sanayisiz kalkınmaya karşı direniyordu. Üretimsizliğe, ithalciliğe direniyordu. Tarımımızı ve hayvancılığımızı bitirerek bizi açlığa mahkûm etme çabalarına karşı direniyordu. Borçlandırılarak batırma tuzağına, özelleştirme tuzağına karşı direniyordu. Vatan topraklarının yabancılara satılmasına karşı direniyordu. İktisadımıza da ‘muz iktisadı‘ diyordu.

Çetinoğlu: Oktay Sinanoğlu Hocamızı, bir röportajın belli sınırlarına sığdırabilmek mümkün değil. Bir başka çalışmamızda, Hocamızın; Ermeni meselesi hakkındaki görüşlerini, Türkiye ile ilgili hayallerini, duygu adamlığını, insanlık anlayışını, inanç dünyasını, şairliğini ve vasiyetini konuşmayı arzu ederim.

Bahri Bey, çok teşekkür ediyor, sağlıklı ve huzurlu günler, çalışmalarınızda kolaylıklar diliyorum.

Eskin: Ben de size bana değerli bilimcimiz Oktay Sinanoğlu hakkında görüş ve düşüncelerimi anlatma fırsatı vermeniz nedeniyle teşekkür eder, okuyucularınızı bilgilendirme ve aydınlatma amaçlı bir katkı sağlamış olmayı diler saygılar sunarım.

BAHRİ ESKİN:

1956 yılında doğdu. Temel eğitimini İzmir’de tamamladıktan sonra 1981 yılında Marmara Üniversitesi İktisadî Ticarî İlimler Akademisi Siyasal Bilimler Fakültesi, Siyaset ve Yönetim Bölümünden mezun oldu.

 

Askerliğini yedek subay olarak Tuzla ve Çorlu’da yaptı.

 

Eskin, İnsan Kaynakları Yönetimi alanında Türkiye’nin çeşitli özel sektör kuruluşlarında uzman, yönetici, danışman ve eğitimci olarak uzun yıllar görev yaptı. Profesyonel iş hayatı gereği 1995 yılından itibaren Yönetim Danışmanı ve Eğitim Uzmanı olarak çok sayıda yönetici ve uzmana yönetim geliştirme, iletişim ve sunum teknikleri, ekip çalışması, kalite ve profesyonellik gibi konularda seminerler verdi. Ayrıca çeşitli kütle örgütlerinde gönüllü konferans ve eğitim toplantıları gerçekleştirdi.

 

2003 yılından itibaren İstanbul Üniversitesi, Okan Üniversitesi vd.  üniversitelerde, Yönetim ve Organizasyon, İnsan Kaynakları Yönetimi, İşletme Becerileri, Büro Yönetimi ve Sekreterlik, İletişim Teknikleri, İnsan İlişkileri, İş Etiği, Adlî Yazışmalar ve Tebligat Hukuku dersleri vermiş ve vermektedir.

 

Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) İstanbul Şubesinde Denetim Kurulu üyesidir. TÜMÖD tarafından düzenlenen konferans ve toplantılarda görev almaktadır.

 

Bahri Eskin, hâlen Öğretim Görevlisi, Yönetim Danışmanı ve Bilirkişi olarak çalışmalarına devam etmektedir.  Av. Elif Eskin ile evlidir.