17.3 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 795

Çözüm Süreci İthalatı bitmeli

Etnik Tuzak isimli kitabımızın ilk baskısının çıktığı 1990 başlarından beri bir gerçeği dile getiriyoruz. Türkiye’de terörle mücadeleyi zaafa uğratanlar, terörün kültürel hakları elde edememe ve bölgesel az gelişmişlik dolayısıyla doğduğunu zannedenler sorunun Kürt değil; Kürtçülük ve ırkçı bölücülük olduğunu görmezden gelirler. Demokratikleşme kamuflajı altında teröre alan açıldığı, siyasallaştırıldığı ve dışarısı tarafından kullanıldığı unutulmamalıdır. Bu iş sadece güvenlik tedbirleri ile olmuyor diye ortaya atılan art niyetliler ve bunlardan etkilenen çaylak siyasetçiler hep yanıldılar. Demokrasiyi teröre yenik düşürdüler. Şimdi günah çıkarıp yanlışlarını kısmen de olsa kabul edenler, siyaseti bırakıp başka bir işle uğraşmalıdırlar. Haklı tenkitleri “Efendim bunlar kanla besleniyor; terörle yaşıyorlar” diye işi geçiştirmek boşa çıkmıştır.

Maalesef açılım, çözüm, barış ve demokratikleşme kavramları ülkeye karşı kullanılmıştır. Bazıları devlet düşmanlığını, devletsiz ferdin daha özgür ve mutlu olacağına kadar götürmüşlerdir. Oysa fertsiz devlet de; devletsiz fert de hayaldir. Buna olur diyenler ferdi devletine karşı başka bir ülke için kullanmak isteyenlerdir.

Cumhuriyeti ve milli devleti kuran iradeye karşı yıllardır farklı cephelerden savaş açılmıştır. Kimi Sovyetlerin güdümüne girip komünist bir düzene geçmediği için 1923 Türkiye’si ile kavgalı olmuş; kimi Cumhuriyeti milli tarihimizin bir parçası olarak görmemiş, Yeni Osmanlıcılık tuzağına düşmüş, bu anlayışın ışığında Anadolu’ya sıkışmış olan bizlere “daha da ufalan; ama büyü!” telkinleri yapılmıştır. Kimi ise; Cumhuriyeti İslam’la kavgalı kabul etmiş, Washington veya Brüksel’in şefaatine sığınmıştır. Yabancı istihbarat örgütlerinin özellikle yurtdışında bu fırsatı kaçırmayarak bazılarımızı kolay kullanmaları bundandır.  Bütün bu farklı devlet ve rejim karşıtları Türkiye’ye karşı kullanılan birer malzeme deposu olmuşlardır. Son yıllarda da liberal ve aşırı sol ittifakı yeni bir ihanet cephesi oluşturmuş, Devletle kavgalı kim varsa onlara destek olmuşlardır.

Halka ters düşen ve yanlış politikalarla iç düşman üreten, Türk tarihini 1923 ile başlatıp manevi dünyamız ile yabancılaşmış bazı çevreler de bu ihanet kervanına su taşımışlardır. Bunlar Cumhuriyetin akılsız dostlarıdır. Halk-Devlet ilişkileri bundan olumsuz etkilenmiştir.

Çözüm çözüm diye tepinip onun bunun oyuncağı olanlar bu sürecin kime yaradığını anlayabilmelidirler. Bu ithal süreç, dün Osmanlı, bugün ise Cumhuriyet Türkiye’si ile uğraşanların çıkarınadır. Açılımlar yapıp ana çizgiden saptıkça boğulma tehlikeleri geçirdik. İnsanlarımız birbirine soğutuldu, yabancılaştırıldı ve ötekileştirildi. Etnik taassup arttırılıp Türk Milletine mensubiyet şuuru zedelendi. Araştırmalara göre, ülke için fedakârlık yapma eğilimi azaldı. Etnik ve mezhepçilik etnosantrizm saplantısını ortaya çıkardı. Parça ile bütün karşı karşıya getirildi. Millet ve milliyet anlayışı saptırıldı. Milli kimlik ve etnik sıfatlar rakip zannedildi. Anayasadan milli kimliğin çıkarılmasına cüret edildi. Yeni Türkiye ve ileri demokrasi kavramları ile T.C. tasfiye edilmeye çalışıldı. Üstelik muhafazakâr görüntülü Batının yeniçerileri tarafından… Bu tasfiye ve çözülme yönetenlerin yetersizliği, cehaleti ve gafleti ile yol aldı. Bölücü terör örgütü ve ihanet çetesi Kuzey Suriye bir tarafa, Ağrı-Ardahan-Kars kantonunu kurmaya kalktı. Çözüm süreci adındaki ithal proje artık çöktü; kıvırmaya gerek yok. ABD ve Almanya ise devam edin diyor. ABD terör eylemleri ihaneti ve işi bozduğu için PKK’ya Türkiye tarafından ders verilmesini onay veriyor. Aynı ABD Suriye’nin kuzeyinde PYD’ye destek verdiği için İncirliğin kullanılmasında bizimle ihtilaflı… Bazı siyasetçiler ise günah çıkarma peşinde… Sanki bunların ana rahminde terör örgütü ve malûm parti büyümemiş… Çözülmeye dönük ihanet süreci etnisitesi ne olursa olsun; bütün vatandaşlarımızın aleyhinedir. Bazılarının “Efendim bu Devletin aleyhine ama vatandaşın lehinedir; özgürlükler genişliyor.” şeklindeki safsatalarına artık kanılmamalıdır.

 

İnisiyatif Kimde?

0

Bebek katili Abdullah Öcalan, tutuklanıp yurda getirilirken uçaktaki komutanlara: -“Benim Annem de Türk, bırakın bundan sonraki hayatımda TC. ye hizmet edeyim” demişti. Yargılanma sürecinde kendisiye görüşüldü mü, o günler için devlete bir hizmeti oldumu, ilerde tarih bunu yazacaktır elbet ama gerçek olan bir şey var ki; 2002 yılının sonuna kadar PKK denen kanlı terör örgütü, kahraman Türk ordusu tarafından çökertilip dağıtılmıştı.

Ancak, 2002 den sonra iktidara gelen AKP, önce Kürt sorunu sonra adına milli birlik ve kardeşlik projesi ve en sonunda da aslı çözülme ve yıkım projesi olan çözüm süreci ile bu günlere gelindi. Önceleri F tipi örgütle ittifak halinde, TÜRK Ordusunun kahraman komutanlarına kumpas kurup, Silivri cezaevinde yıllarca esaret hayatı yaşattılar, Oslo görüşmeleri ve Habur rezaletleriyle Türkiye Cumhuriyetinin şerefiyle oynayıp, devletin elindeki inisiyatif’i PKK ya kaptırdılar. Dolmabahçe sarayında ise Bebek katilinin mutabakat metnini okutarak adına çözüm süreci dedikleri çözülme sürecini adeta taçlandırdılar. Çözüm süreci boyunca terör örgütü güya elindeki silâhları bırakıp yurtdışına çıkacaktı. Hâlbuki PKK, dağa adam çıkarıyor, daha fazla silâhlanıyordu. Güneydoğuda yol kesiyor, vergi topluyor, kendi yargı sistemini kuruyordu. Bu rezaletleri görüp hükümet yetkililerini uyaranlar ise kandan beslenmekle suçlanıyorlardı.

13 Sene geriye gidip hafızamızı yoklayacak olursak; çözüm süreci ve Kürt sorunu hakkında bazı yetkililer neler söylemişler bir bakalım.

Bülent Arınç: -“Sayın Öcalan demeyi, PKK bayrağı açmayı suç olmaktan çıkarttık“. BDP Milletvekili Gülten Kışanak‘ı kastederek: -“O bayanın yerinde olsam bende dağa çıkardım“.

Kanal kanal gezerek kendisine aydın yaftası yapıştıran, o günlerde yandaşlıkta sınır tanımayan Nihal Bengisu Karaca ise: -“Bebek katili dediğiniz adam, bize geleceği gösterdi.” diye Öcalan’a methiyeler diziyordu.

Yiğit Bulut, namı diğer Jöle’li: -“Öcalan, Türkiye’nin önünü açıyor

. Dediler.

Gelinen son durumda ise; 7 Haziran seçimlerinden sonra, PKK’nın kandildeki lider kadrosu, çatışmasızlık olayının bittiğini, içerideki PKK’lılara ilan ediyordu. Aslında Suruç olayı başlı başına bir tezgâhtı, ne kadar fazla insan öldürülürse onların cinayet işlemelerine o kadar meşruiyet zemini kazandıracaktı ve öyle oldu. Hükümet’in bunlara karşılık vermesinden başka çareleri kalmamıştı. Gerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, gerek’se Hükümet, çok geç kalınmasına rağmen mecburen PKK’nın hem yurt içinde hem de sınır ötesinde müzakereyi bırakarak, terörist’in anlayacağı dilden mücadele yolunu seçti.

Hükümet kanadının bu günkü sözlerine bakacak olursak:

Bülent Arınç: -“MHP önceleri bizi tenkit ediyordu haksız buluyorduk ama anladık ki onlar haklıymış”.

Bülent Arınç: –“Aldatıldık diyemeyiz PKK’nın yaptığı her şeyden haberimiz vardı. Omuzlarında silâhlarla karakollara el sallayarak geçiyorlardı ama çözüm süreci yara almasın diye sesimizi çıkarmadık”. (Tam yüce divanlık bir söz.)

Önceleri çözülme sürecine iman etmiş gibi savunan Yasin Aktay: -“Devlet göz yumdu PKK 2,5 kat silahlandı.

Olayların akabinde malum medya bülbülleri devreye girdi:

-“Efendim gençler ölüyor taraflar silâh bıraksın”. Taraf dedikleriniz bir tarafta devlet, diğer tarafta terör örgütü.

Efendim, doksanlı yıllara mı dönüyoruz Allah korusun”. Niye, doksanlı yıllarda 2002 ye kadar terörle gerçekten mücadele edilmiş ve netice alınmıştı.

“Efendim İspanya, İngiltere bu işi nasıl çözdüyse bizde öyle çözelim”.

Bu ülkelerin jeopolitik yapılarıyla Türkiye’nin konumunu mukayese etme yeteneğinden yoksun gafiller. Hâlbuki İran’da da vardı PKK terör örgütü ve çok kısa zamanda bu meseleyi bitirdi ve şimdi bütün dünya’yı karşısına alarak, atom reaktörlerinde uranyum zenginleştirme çalışmaları yapıyor. Ama bunlar, İran’ı akıllarına dahi getirmek istemiyorlar.

Terör örgütü ve onun lideriyle tek bir şartla görüşürsünüz (Bütün dünya da aynısını yapmıştır çünkü)hatta müzakere yaparsınız ancak; Terörün belini kırarsınız, onu mağlup edip inisiyatifi elinize alırsınız işte o zaman -“gel bakalım derdin ne senin” diye karşınıza alıp konuşursunuz. Gerisi ise lâf-ı güzaf.

 

Şerefsizlerin Bahçeli Karşıtlığı…

Yıllar yılları kovalıyor ama bir takım şeyler olduğu gibi yerinde duruyor. Bende değişmeyen şeyleri gördükçe, dönüp yıllar önce yazdıklarımı okuyor ve değişmeyen tek gerçeğin, Türk düşmanlığı olduğunu görüyorum. Tabii eğer Devlet Bahçeli gibi, Türk Milletinin ve Türk Devletinin yüksek menfaatlerini korumaya çalışırsanız da her zaman hedefe oturuyorsunuz.

Yiğidi öldürün ama hakkını verin. Devlet Bahçeli, Türk Milletinin haklarını korumaya çalışıyor. Bu sebeple Türk düşmanlarının, Bahçeli karşıtlığını anlıyorum. Sizi de anlamaya çağırıyorum. Bakın 10.10.2012 tarihinde neler yazmışım, değişen bir şey var mı siz karar verin…

Türk Milliyetçliğinin siyasi kurumu MHP, 04.Kasım’da 10. Büyük Kurultayı’nı gerçekleştirecek.

Sadece Türk Milliyetçileri için değil Türk Milleti içinde çok büyük önem arz eden bu kurultayda, MHP Genel Başkanlığı için bir çok aday var.

Demokrasiden ve demokratik kurallardan söz edecek olursak, MHP çatısı altında üye olarak siyasal mücadele yapan herkesin genel başkanlığa aday olma hakkı vardır.

Ancak MHP, Türk Milleti için siyasi partiden öte bir şeyler ifade eden, bir kurumdur. Keza MHP’nin Genel Başkanlık makamı da bununla eş değer olmak üzere bir makamdan öte çok daha fazla şeyler ifade eder.

Türk Milliyetçiliğinin ve siyasi hareketinin tarihsel süreci düşünüldüğünde, MHP ve onun liderlik makamı ile ilgili bu yazdıklarımıza, itiraz eden olmayacaktır.

Bu açıdan baktığımızda, Devlet Bey’in sadece bir genel başkan değil, aynı zamanda Türk Milliyetçiliğinin lideri, büyüğü, ağabeyi, bilge insanı olduğu sonuçlarına varırız. Devlet Bey’de hayatı boyunca sürdürdüğü mücadelesi ile bunu defalarca ispatlamıştır.

Türk Milliyetçileri, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradenin sahibidir. Bunun günümüzdeki temsilcisi; MHP ve onun lideri Devlet Bahçeli’dir. Hal böyle olunca doğal olarak MHP ve Devlet Bahçeli, yan yana gelmez gözüken ve öyle de bilinen odakların ittifakı tarafından kesif bir saldırı altındadır. Bu saldırı dolaylı olarak Devlet Bey üzerinden Türk Milletine yöneliktir.

Türk Milliyetçilerinin sahip olduğu güçlü irade ve şuur sebebiyle, bu saldırılar bu güne kadar def edilmiştir ve inşallah bundan sonra da def edilecektir.

Eğer Türk Milliyetçileri, böyle bir iradeye ve şuura sahip olmasalar ve başlarında da Devlet Bey gibi bir lider olmasa; Türkiye ve MHP hangi halde olurdu sorusunun cevabını, 2006 yılından bu yana sahip olduğum pratikle, bu gün çok daha iyi verebiliyorum.

Onun için Devlet Bey’e karşı, basında oluşan ve kendi içinde bir ittifakı içeren karşıtlığı da çok daha iyi anlayabiliyor ve anlamlandırabiliyorum. (Günümüzde de bir şerefsizler ittifakı söz konusu!)

Bu gün günlerden 10.Ekim.2012 Çarşamba, yoğunlukla Türk Milliyetçilerinin alıp okuduğu Yeniçağ Gazetesi’nin 12 köşe yazarından 7’si bir genel başkan adayını desteklemek üzere, Devlet Bey aleyhinde görüşler ifade eden yazılar kaleme almış ya da köşelerinde bu meyanda fikirler beyan etmiş… Yazarların ve gazetenin Türkiye’nin onca hayati sorunu varken, tamamen bu konuya angaje olması gazetecilik tekniği açısından da çok tuhaftır.

Yine Ahmet Hakan, 09.Ekim.2012 tarihli Hürriyet’teki köşesinde “Kadersiz Parti: MHP” diyerek, basında Bahçeli karşıtlığına giden yola bir taş döşemiş…

Yandaş medya tarafından, Devlet Bahçeli ve MHP aleyhine görevlendirildiği anlaşılan Emin Pazarcı’da 09.Ekim. ve 10.Ekim.2012 tarihli Takvim Gazetesi’ndeki yazılarında “MHP’de Panik Büyük” ve “MHP’de Çin işkencesi sürüyor” diyerek görevini yerine getirmiş…

Gelelim aydınlık mı, karanlık mı olduğu meçhul gazeteye… O da içerideki başyazarının “MHP’nin BOP Milliyetçiliği ve Natotürkçülüğü” ile 10.Ekim.2012’de saldırı içeren yazısı ile karşıtlığa katılmış. Aynı gazetenin iç sayfalarında ise Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nunda adının kullanılarak“MHP Zavallı Durumda” diye birilerince yapılan ve sayfanın neredeyse üçte birine oturtulan bir açıklama var. S. Önkibar’a ise çoktan alıştık!

Görüyorsunuz değil mi? Milliyetçi görüşe seslendiğini iddia eden bir gazete, büyük sermayenin gazetesindeki İslamcı köşe yazarı, milletin parasıyla yandaş medya haline getirilen gazetenin çalışanı ve nihayetinde mao’cu çizginin öcalan kardeşliği ile pekiştiği gazetenin, Bahçeli ve MHP’ye karşı saldırısındaki son iki günlük ittifakı…

Ben biliyorum ki; bunların yazdıklarının tamamı hakikat dışıdır. Hepsinin Devlet Bahçeli’nin liderliği ve MHP’nin varlığı ile hem şahsi ve hemde birliktelik içeren ayrı bir hesapları vardır.

Alın bunları okuyun, sonra da tefekkür edin. Acaba niçin Devlet Bey’i ve MHP’yi hedef alıyorlar diye…

Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, Türk Milliyetçileri; bilge liderleri Devlet Bahçeli ve her geçen gün daha güçlenerek Türk Milletinin ümidi haline gelen siyasi müesseseleri MHP ile yollarına devam edecektir.

Nedeni ne olursa olsun, şer hareketi olarak değerlendirdiğim, Devlet Bahçeli ve MHP’ye karşı basında (ve siyasette!) oluşan bu ittifak, hepimizi düşünmeye itmelidir…

 

Yorumsuz

0

17 Ağustoslar; 17 Ağustos 1999’da yaşadığımız ve 20 binden fazla vatandaşımızı kaybettiğimiz, korkunç depremin hazin yıldönümleri.

17 Ağustos 1999’da, hemen hemen Türkiye’nin üçte birini sarsan ve Türkiye’yi derin bir hüzne ve yasa boğan, büyük ve dehşetli zelzele ve depremden sonra, yurt çapında çok acı günler yaşadık.

Bütün Türkiye, aynı dertle aynı keder ve ıztırapla gecelerini uykusuz, gündüzlerini olağanüstü çaba ve gayret içinde geçirdi. Yine de acımız dinmiş, sorunlarımız, tam manasıyla çözülmüş değil.

Bu geçen müddet zarfında, zaman zaman yurdun çeşitli yörelerinde sayısız fakat tehlikesiz depremler olurken; halkı ürküten şiddette olanlar da az değil.

Üstelik dünyanın çeşitli yerlerinde hafif ve ağır şiddette depremler olagelmekte; bütün insanlığı korku ve telaş içinde bırakmaktadır.

Bütün bunlar kâinatın ve içindeki tüm insanların tek bir Rabbi olduğunu gösteriyor.

Şüphesiz depremler; zâhiren bildiğimiz açıklanan ilmî / bilimsel sebepler dairesinde ortaya çıkmaktadır. Elbette ilim adamlarımızın uyarıları doğrultusunda gereken tedbirler alınmalı, mümkün mertebe depremlere hazırlıklı olmalıyız.

Bu arada o bilimsel izahı yapılan sebeplerin arkasındaki Îlahî güç, bütün haşmetiyle kendini göstermekte, bizleri derin düşüncelere salmaktadır.

Mülk sâhibi tasarruf edebilir. Tasarruf ediyorsa mülk onun; mülk onunsa tasarrufa yâni mülkünde istediği gibi hükmetmeye hakkı var demektir. Tarla kiminse ekin onun; ekin kiminse tarla onun olduğu gibi. Velhasıl tasarruf yetkisi mülk sahibinindir.

Elbette bütün tedbirler alınmalı, bütün ilmî araştırmalar yapılmalı, maddî hasara hazırlıklı, psikolojik sarsıntılara karşı eğitilmiş olmalıyız.

Kısaca, sebepleri reddetmeden, ilmî araştırmalardan vazgeçmeden, tedbir almayı ihmal etmeyerek, hazırlıklı olmayı yadsımayarak deprem felâketine eğilmeli derken; yorumsuz olarak naklettiğim aşağıdaki parçayı, bir de -Allah bir daha göstermesin- başımıza gelen Deprem faciası açısından düşünsek diyorum. Mutlaka uyarıcı birçok hususları farkedeceğimiz muhakkak:

X

Süleyman (a.s.)’ın küçük bir kusuru yüzünden Rüzgâr’ın ters esmesi:

Rüzgâr bir gün Hz. Süleyman’ın tahtına ters esti. Süleyman: “Ey Rüzgâr! dedi, ters esme!”

Rüzgâr da: “Ey Süleyman! dedi, Sen de çarpık yürüme. Çarpık yürüyünce, benim de ters esmeme kızma!”

Allah; ders alalım da insafa gelelim, doğruluktan ayrılmayalım, birbirimize haksızlık yapmayalım diye, teraziyi biz insanların arasına koydu.

Cenab-ı Hakk buyurmuştur ki: “Sen, terazide tartılacak şeyi eksiltirsen, ben de sana verdiğimi eksiltirim. Bana karşı doğru olursan, ben de sana öyle olurum!”

Rüzgâr ters estiği için Süleyman’ın başındaki Tac’ı da eğrildi. Böylece onun sultanlığı sarsıldı, aydınlık gündüzü gece gibi karardı.

Hz. Süleyman: “Ey Tâç! Dedi, başımda eğri durma! Ey sultanlık güneşi olan Taç; başımda doğru dur, başka yöne meyletme!”

Süleyman eliyle Tâc’ı doğrulttukça Tâç yine eğilmekteydi.

Tam sekiz defa Tâc’ı doğrulttu. Tâç da eğrildi. Süleyman dedi ki: “Ey Tâç, bu hâl nedir? Artık eğrilme!”

Taç tekrar dile geldi de: “Ey güvenilir, inanılır kişi!” diye cevap verdi: “Sen beni yüz kere doğrultsan, yine doğrulmam! Sen eğri gittikçe ben de eğrilirim!”

Bunun üzerine Hz. Süleyman içini düzeltti, gönlüne gelen nefsanî istekleri gönlünden attı.

Süleyman doğrulunca Tâç da doğruldu ve istediği gibi başında durdu.

Bu defa Hz. Süleyman, Tâc’ı kendi isteği ile eğriltti, fakat Tâç eğri durmadı. Kendiliğinden doğruldu ve tam tepesinde karar etti.

417

O büyük Süleyman, sekiz defa Tâc’ı eğriltti, Tâç yine de başında doğruluyor, doğru duruyordu.

Derken Tâç dile geldi de: “Ey Pâdişahım! Dedi, övün; mademki kanat açtın, çırpındın, kanatlarındaki tozu toprağı silktin, artık Mânâ Âlemi’ne yüksel.

Buradan ileri gitmeme; bu işteki gayb perdelerini gizlilik perdelerini yırtmama izin yok.

Elinle ağzımı kapa da beğenilmeyecek, sevilmeyecek bir söz söylemeyeyim.

Sana da dertten, kederden, gamdan ne gelirse; onları kimseden bilme, kendinden bil.”

X

Ey Gâfil! Sen de dışındakilerle kötü olmuş, onlarla uğraşıyorsun da, içindeki en büyük düşman olan Nefsinle dost olmuşsun! Onunla hoş geçiniyorsun!

Senin asıl düşmanın Nefs’in olduğu hâlde sen onu şekerle besliyor, sonra tutuyor dışında bulunan herkesi töhmet altına alıyor, onları suçluyorsun!

Sen de Firavun gibi körsün, kör gönüllüsün. Bu yüzden can düşmanınla hoş geçiniyorsun da, suçsuzları aşağılamaktasın!

Ne vakte kadar Firavun gibi, suçsuzları öldüreceksin de, suçla, suçlularla dolu olan bedenini okşayacaksın?

Aslında Firavun’un aklı, başka Pâdişahların akıllarından üstün ve fazla idi. Fakat Allah’ın hükmü, takdiri, onu akılsız ve gönlü kör bir hâle getirmişti.

Allah bir kimsenin gönül gözüne, gönül kulağına mühür vurursa, o kişi Eflatun bile olsa hayvanlaşır! (Mesnevî Tercümesi, 3.- 4. cilt, Tercüme: Şefik Can, İstanbul – 1997, s. 523 – 525)

 

 

Osmanlı Hekimlerinin Sağlık Kuralları

0

İnsan sağlığı her çağda önemli bir mesele idi. Bu sebeple tıp ilmi ve tekniği de çok eski ve köklü bir geçmişe sâhiptir. İlim ve tekniğin genel gelişmesine paralel olarak tıp da gelişmiştir. Bütün ilimlerdeki gelişmelerden ve sonuçlarından, bütün teknik buluşlardan tıp ilmi de yararlanmıştır.

Günümüze intikal eden bilgilere göre, ‘en eski’ olmasa bile, Milattan Önceki yıllarda yaşamış en tanınmış, en büyük, bir kısmı kendisine ait olmamakla birlikte O’nun adıyla bilinen tedavi yöntemlerinden oluşan büyük bir tıp doktrini oluşturan; adı tıp adamlarının mesleğe başlarken ettiği yeminle özdeşleşen kişi Hipokrat’tır. M.Ö. 460 yılında doğmuş, o dönemin şartlarına göre uzun bir ömür yaşayıp 377 yılında, 83 yaşında ölmüştür.

Son Peygamber Hazret-i Muhammed (sav) Efendimizin insan sağlığı ile yakından ilgilendiğini, Hadis-i Şeriflerinden öğreniyoruz. O’nun sünnetine uyarak yapılan ilaçlar ve tedavi yöntemleri, ‘Tıbb-ı Nebevî‘ adı altında toplanmış ve günümüze intikal etmiştir. İnsanlığa yararlı her ne varsa, batılıların yaptığını, yapabileceğini düşünen, ‘alternatif tıp‘ kavramını reddeden tıp adamları dışında kalan doktorlar, gerek Tıbb-ı Nebevî’den gerekse halk arasında ‘kocakarı ilacı‘ olarak anılan tedavi yöntemlerinden, hastalarına şifa dağıtırken yararlanmaktadırlar.

Göktürkler, Gazneliler, Uygurlar ve Karahanlılar gibi eski dönemlere ait sağlık faaliyetleri ile ilgili bilgilere ulaşmak kolay değildir. Selçuklular ve Osmanlılar döneminde insan sağlığına önem verildiği, bazılarının kalıntıları, bazılarının da kendileri günümüze ulaşabilen büyük sağlık tesisleri kurulmuştur.

Tıp, günümüzde en hızlı gelişen ilim dalı olmasına rağmen, eski dönemlerdeki sağlık uygulamalarından da yararlanılmaktadır. Prof. Dr. Ayten Altıntaş bu konu ile ilgili araştırmalar yapan, elde ettiği bilgileri kitaplaştırarak tıp dünyasının hizmetine sunan güzide bir ilim insanıdır. O’nun ‘Osmanlı Hekimlerinin Sağlık Kuralları’ isimli kitabı, büyük emeklerin ve yorucu – uzun çalışmaların ürünüdür.

Sağlık sektörünün hizmetine sunduğu kitabında, konu ile ilgili olarak şunları yazıyor:

Osmanlı tıbbı, Osmanlı döneminde hekimler tarafından uygulanan ve yazılan tıp olarak şekillense de ‘eski tıbbın’ bir parçasıdır. Tıp, yani tedavi etme sanatının tarihini incelemek ve anlamak genelde zordur. İnsanlığın ilk dönemlerinde hastayı tedavi etmek maksadıyla elini uzatan o ilk hekimden bugünlere gelinceye kadar insanlık çok şey yaşamıştır. Fakat bilinmelidir ki tarihin her döneminde ve her coğrafyada hekim vardı ve tedavi ediyordu. Bugünkü tıp bilgisini dikkate aldığımızda o zamanki bilgilerin ve tedavilerin mümkün olmadığını düşünebiliriz. Bu doğru değildir. Hekim her zaman ve her ortamda tedavi elini uzatmıştır. O zaman bizim 21. yüzyılda yapacağımız tek şey şartlanmalarımızdan kurtulmak ve tedavi sanatına bir de bu pencereden bakmaktır.

Eski tıp, hekimliğin ilk yıllarında başlayan ve devamlı bilgilerini arttırarak devam eden tıbbın genel adıdır. Bu tıp 17. yüzyıldan itibaren kabuk değiştiren ve 1850’lerden itibaren yeniden şekillenen ‘ yeni tıbba ‘ kadar devam etmiştir. Yeni tıp 19. yüzyılda yeni metot ve ilaçlarıyla uygulamaya konulan, bugünkü tıbbı da oluşturan tıp sistemidir. Maksatları açısından baktığımızda eski tıp ‘tedavi etmek’, yeni tıp ‘tedavi ettiği insanı tanımak’ üzerine inşa edilmiştir.

Osmanlı tıbbı, eski tıbbın içinde yer alır. Eski tıpta, binlerce yıllık bilgiler Antik Dönemde toplanmış, Hipokrat ekolü ile hastaya odaklanmış, İslam Medeniyeti döneminde geliştirilerek tam bir ‘tedavi sanatı’ haline gelmişti. Osmanlı tıbbı bu mirası kullandı. Temel aldığı felsefe ve ana kurallar bu öğreti içindedir.

Sayın Altıntaş’ın ‘tedavi sanatı‘ tâbirinden, ‘hastalanmadan önce alınacak sağlık tedbirleri‘ kavramına ulaşmak mümkündür. ‘Osmanlı Hekimlerinin Sağlık Kuralları‘ isimli eserinde yer alan alt başlıklarından bu değerlendirmenin doğru olduğu derhal anlaşılıyor. ‘Sağlığı Korumada Altı Temel Etken‘ şöyle sıralanıyor: *Oturulacak ve yaşanacak yerin havası, *Sıcak ve soğuk havada alınacak tedbirler ve beslenme sistemleri, *Su içmenin kuralları, *Spor, *Öfke, Korku, Ağlamak-Gülmek Gibi Duygular, *Uyku, *Arınmak başlığı altında; fazla kilolardan arınmak, müshil kullanmak, kan aldırmak, hamam ve faydaları gibi bölümler…

Alt başlıkları açıklayan satırları okuyunca insan, Osmanlı’nın insan sağlığına verdiği önemin derecesini hayret ve hayranlıkla öğrenme imkânını buluyor.

Prof. Altıntaş, Osmanlı hekimlerinin temel düşüncelerini şu cümlelerle açıklıyor:

Osmanlı hekimi evreni bir bütün olarak düşünür ve evrendeki her şeyin birlik içinde olduğunu kabul ederdi. Dünya ve içindeki insan bu sistemin 9. sırasında ve ‘Ay altı âlemi’ denilen bölgesindedir. Burada her şey dört temel maddeden meydana gelmiştir. Bunlar toprak, ateş, hava ve sudur. Bu dört temel maddenin dört temel niteliği vardır; sıcaklık, soğukluk, nemlilik ve kuruluk. Ay altı âleminde var olan her şey bu unsurlarla tanımlanır, insan bedeni de bu dört element ve dört nitelikten meydana gelmiştir. Her şey bu maddelerin belli oranlardaki karışımıdır. Bu maddelerin meydana getirdiği ve bedende çok önemli fonksiyonları olan dört sıvı oluşmuştur: kan, safra, sevda ve balgam…

Hekim öncelikle sağlıklı olmak için uyulması gereken kuralları bildirir, böylece sağlıklı yaşamak sağlanır, eğer her şeye rağmen hastalık ortaya çıkarsa tedaviye geçilirdi. Tedavi sırasında hekimler, hastanın mizaç ve tabiatını esas alarak yöntem belirlerdi.

Yalnız doktorların değil, sağlıklı bir hayat yaşamak isteyen herkesin yararlanabileceği 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 176 sayfalık kitap 2012 yılında yayınlandı.

MAESTRO REKLAMCILIK LTD. ŞTİ.

Akyol Sokağı Nu: 24 Cilangir, Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0 212-243 75 10 www.maestro-tr.com

Prof. Dr. AYTEN ALTINTAŞ:

11.6.1948′ de Tokat’ta doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Konya’da, yükseköğrenimini 1966-1970 yıllarında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde yaptı.

Tıp tarihi çalışmalarına 1975 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Kürsüsün’de Prof. Dr. Bedii N. Şehsuvaroğlu’nun yanında başladı. Kısa süre sonra hocasının vefatı üzerine Prof. Dr. Emine M. Atabek’ in başkanı olduğu Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Kürsüsün’e geçti.

Temmuz 1982′ de doktorasını tamamladı. Üç yıl özel sebeplerle üniversiteden ayrıldı 1986 yılında İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Anabilim dalında Yardımcı Doçent kadrosuyla çalışmalarına yeniden başladı. 12 Ekim 1988 de Doçent, 11 Nisan 1996 tarihinde Profesör oldu.

Çalışmalarında öğrenci eğitimini her zaman ön planda tutmaktadır. Tıp tarihi bilinci vermek ve Tıpta Etik uygulamaları aydınlatmak için çaba gösterir.

Prof. Dr. Ayten Altıntaş araştırmalarını öncelikle Türk tıp eğitimi konularına teksif etmiş, daha sonra Osmanlı tıbbında tedavi konusuna ağırlık vermiştir. Kokulu gülün Osmanlı tıbbındaki yeri ve doğal kozmetikler bu çalışmaların ürünüdür. Bu çalışmalarının günlük hayata ulaştırılması, hedefleri arasındadır. Ders notlarının dışında 140 araştırma makalesi, 6 adet kitabı vardır.

Prof. Dr. Ayten Altıntaş halen İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olarak görev yapmakta olup, evli ve iki çocuk annesidir.

Türk Tıp Tarihi Kurumu, Türkiye Tıp Akademisi, Uluslararası Tıp Tarihi Kurumu, Türkiye Biyoetik Derneği, Tıp Etiği ve Tıp Hukuku Derneği üyesidir.

KUŞBAKIŞI

 

YENİ ROMA:

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan ‘Yeni Roma‘ isimli kitabıyla, Semerkant ve Buhara’dan New York ve Los Angeles’e uzanıyor. Tüketim çılgınlığından başka, dünyaya verecek bir kültürü olmayan göçmenler ülkesi Amerika’nın çıkmazlarındaki ümit kıvılcımlarını yakalamanın ipuçlarını veriyor.

New York’tan Los Angeles’e Yeni Roma‘ isimli kitabında Gürdoğan’ın gözlemlerini okuyanlar, Kızılelma’nın Avrupa’dan önce Amerika’nın semasında parladığı duygusuna kapılıyor.

Gürdoğan ‘Dünyanın Yeni Başşehri ‘ni şöyle anlatıyor.

‘New York Amerika’nın ekonomi ve ticaret, Washington da yönetim ve siyaset merkezidir. Washington’ un kalbinde New York’ta olduğu gibi büyük şirketlerin gökdelenleri değil, kamu kurum ve kuruluşlarının Beyaz Saray çevresinde yoğunlaşan yönetim binaları vardır. Potomac nehrinin kıyılarına kurulan şehir bütün eyaletlere tarafsız davransın diye, hiçbir eyaletin sınırları içinde yer almaz. Maryland ve Virginia eyaletlerinin arasında binlerce dönümlük bir alana kurulmuştur. Washington kendine has bir konumuyla, hiçbir eyalete ait değildir. Federal devletin merkezi olmasına rağmen, diğer Amerikan şehirleri gibi, gökdelenlerle dolu değildir. Yeni Roma İmparatorluğu’nun başkenti çok yalındır.

Amerika’nın siyasî yapısı, şemsiye devlet konumundaki merkezî yönetim ve kendi iç işlerinde özerk eyalet yönetimlerinden oluşur. Amerika Osmanlı devleti gibi, çok kültürlü bir devletler topluluğudur. Her eyalette, bütün dinler, bütün kültürler, kendilerine özgür bir yaşama ve varolma alanı bulur. İstanbul ile Londra nasıl birbirinden değişikse, New York ile Los Angeles o kadar birbirinden değişiktir. Dinler örfler, gelenekler ve yasalar eyaletten eyalete değişiklikler gösterir. Protestanlık, Katoliklik, Müslümanlık ve Musevilik en başta gelen dinlerdir.’

İZ YAYINCILIK:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/2 Cağaloğlu 34110 Eminönü, İstanbul. Telefon: 0.212-520 72 10

Belgegeçer: 0.212-511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //  www.iz.com.tr

Hz. PEYGAMBERİN (SAS) AİLESİ VE AİLE HAYATI:

Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in (sas) sünneti, İslam medeniyetinin kurucu unsurlarıdır. Hayatını Kur’ânî ilkelerden tâviz vermeden yaşayan Sevgili Peygamberimiz, günümüzde modernizmin getirdiği bâzı tehlikelerle karşı karşıya kalan temel değerlerimizden biri olan ailenin korunması için örnek almamız gereken en önemli modeldir.

Sağlıklı bir aile hayatına sâhip olmak için Allah Resûlü’nün (sas) aile hayatını iyi öğrenmemiz şarttır. Memleketimizin, ümmetin ve insanlığın geleceği; ahlakî değerlere bağlı, birbirlerine değer veren, Allah’ın hakkını her türlü hakkın üzerinde tutan ailelerden oluşan toplumu gerçekleştirmekle mümkündür.

Prof. Dr. Adnan Demircan; ‘Hz. Peygamber’in Ailesi ve Aile Hayatı‘ isimli eserinde,  Kur’ân-ı Kerîm, temel siyer ve hadis kaynaklarına dayanarak Hz. Sevgili Peygamberimiz’in (sas) ailesi ve aile hayatı hakkında, en doğru bilgileri insanlarımıza aktarıyor.

İki bölümden meydana gelen kitabın birinci bölümünde Hz. Peygamber’in (sas) ailesi tanıtılıyor. Burada Hz. Peygamber’in ailesi mensuplarının aile içindeki konumlarını ve Allah Resulü (sas) ile ilişkileri ön planda tutuluyor. İkinci bölümde ise Hz. Peygamber’in aile mensuplarıyla ilişkileri üzerinde duruluyor. Aktarılan bilgiler, günümüze ışık tutacak, günümüz insanının karşı karşıya kaldığı problemlerin çözümünde kendisine yardımcı olabilecek örnekler sunuluyor.

13 X 19,5 santim ölçülerinde, 165 sayfalık kitap, Nisan 2014’te yayınlandı.

UFUK YAYINLARI: Rasimpaşa Mahallesi, Rıhtım Caddesi Derya İş Merkezi Nu: 28/39-48 Kadıköy, İstanbul. Telefon: 0.216-449 49 09   Belgegeçer: 0.216-449 49 11 www.ufukyayincilik.com.  e-posta: bilgi@ufukyayincilik.com.

 

SOSYAL PSİKOLOJİ

Eliot Aronson, Robin M. Akert ve Timothy D. Wilson tarafından hazırlanan, Sedâ Dercan Çiftçi’nin dilimize çevirdiği kitap, birey – toplum etkileşimini işliyor.  Ders kitabı olmakla birlikte, bilgiden fazlasını veriyor.

İnsan davranışlarını anlama ve yorumlama konusundaki zengin örnekler sebebiyle, toplumda huzurun tesisi için sağlayabileceği katkılar göz önünde bulundurulursa kitaptan herkes yararlanabilir.

Editörlüğünü Okhan Gündüz’ün yaptığı, 15,5 X 22,5 santim ölçülerinde 1104 sayalık kitap, 2012 yılında yayınlandı.

KAKNÜS YAYINLARI:

Mimar Sinan Mahallesi, Selami Ali Efendi Caddesi Nu: 5 Üsküdar, İstanbul.                                                                       Telefon: 0 216-341 08 65  Belgegeçer: 0.216-334 61 48 e-posta: kitap@kaknus.com.tr //  www.kaknus.com.tr

Dağıtım: Çatalçeşme Sokağı Nu: 27 Defne Han Nu: 3 Cağaloğlu, Fatih İstanbul

Telefon: 0.212-520 49 27 Belgegeçer: 0.212-520 49 28  e-posta: satis@kaknus.com.tr //  www.kaknus.com.tr

DERKENAR:

YAZAR OLMANIN SORUMLULUĞU

Aristotales, ‘Mutluluk; doğru ve güzel düşüncelerle düşünebilmeyi bilmektir.’ der. Yazar Jean-Paul Sartre de, ‘Yazarların Sorumluluğu ‘ başlıklı bir yazısında;  ‘… Biz, utanılacak yazılar yazmak istemiyoruz. Hiç bir şey söylemeyen yazılar yazmak da istemiyoruz. Her yazının bir manâsı vardır. Hatta bu manâ, yazarın ifâde etmek istediğinden çok uzak olsa bile. Biz zamanımıza ait hiç bir şeyi kaçırmak istemiyoruz. Zamanımız belki güzel değil, fakat o bizim zamanımızdır. Yazar, devrinin içindedir. Onun her sözü akisler uyandırır.’ diyor.

Mademki yazarlar varlıklarıyla-yazılarıyla insanlar üzerinde etkili oluyor, o zaman bir yazar, kendi görüş dünyasına göre de olsa yazdıklarından, ileri sürdüğü fikirlerden gelecek için bir mesuliyet duymalı.

 

-Bugün dünya üzerinde bitmeyen savaşlar var. Bu savaşlar ne zaman bitecek?

-Esir milletlere ne zaman insanca yaşama hakkı tanınacak?

-Kültürel asimilasyonlara ne zaman son verilecek?

Bu sorular yazarların kafalarında her zaman var olmalı. Gelecekteki güzellikler yazarların eseri olmalı. Yazarlar, Francis Bacon’un dediği gibi ilmî gerçekler üzerinde anlaşma varken, kelime yığınlarıyla kavga etmemeli.

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

1-KIZILELMANIN İZİNDE: Necati Gültepe. Ötüken Neşriyat.

2- MİZAH PENCERESİNDEN MİLLÎ MÜCÂDELE / YA İSTİKLAL YA ÖLÜM: Ali Şükrü Çoruk, Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış

3-ATEŞTEN KELİMELER: Ömer Lekesiz. Profil Yayıncılık.

4-ALLAH’A DÖNÜŞ: Haris el-Muhâsibi. Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları

5-DUVARIN ÖTE YANI: Osman Çeviksoy. Akçağ Basım, Yayım, Pazarlama.

 

Türk Halkını Kuran’la Buluşturma Sevdası

0

Lise yıllarımızda komşu köy Yeniköy‘ün kahvelerine oyun oynamaya giderdik. Bir defasında adı aklımda Hüseyin diye kalmış bir arkadaş öğle ya da ikindi ezanı okunur okunmaz oyun masasından kalkıp camiye gitti. Biz oynamaya devam ettik ama gidişi de hoşumuza gitmedi değil. 10-15 dakika sonra geldiğinde “Sana helal olsun, ne zaman başladın?” dediğimizdeyse “Küçükten beri giderim, bu âdeti devam ettirmemiz lazım” diye cevap vermişti. Biz âdet olsun diye kılmayacaktık.

Üniversite yıllarımızda ise dinî teşekküllerin İstanbul‘daki yurtlarında kaldık. Hesapta dini, imanı burada öğrendik. Çok kitap okuduk, çok sohbete katıldık. İçerisindeyken fark edemesek de tarikat âdabı / cemaat âdeti adı altında muhtelif ebatta dinsel gelenek oluşturulduğuna tanık olduk.

İlk öğretmenlik yıllarımızda ise Konya Akşehir‘de mezhepsiz (mezhepleri kabul etmeyen) ama Kuran‘ı bilen bir arkadaşla aynı evde kaldık. Kuran sorgusuna çekildiğim her tartışmadan mağlup ayrıldım. Ve o günden beri döne döne hem Arapça metninden hem Türkçesinden Kur’an okurum.

İlk aldığım Kur’ân-ı Kerîm ve İzahlı Meâli‘nin ilk sayfasına 19.08.1993 tarihini düşmüşüm. Ahmed Davudoğlu‘na (Ahmet Davutoğlu değil) ait mealli Kuran’ın sayfalarını kıvırmışım, renk renk fosforlu kalemlerle içindeki âyetlerin altlarını çizmişim, yanlarına işaretler koymuşum.

Onu kaç kere hatmettim bilmiyorum ve ondan sonra kaç farklı kişiden metinli meal okumuşum, hatırımda değil. Tek bildiğim ve tam hissettiğim bize İslâm diye öğretilenle Kuran’ın mesajlarının örtüşmediği idi. Kâinatın Kullanma Kılavuzu‘na hâlâ her gün bakarım ve aldığım birinci etki mücadele azmidir.

72,5 fırkayı içinde barındıran 77,5 milyonluk milletimin Müslümanlığı bana göre 4 âdet ve siyaset meydanında kısmen kavgası yapılan 1 kıyafetten ibaret. Hatta bunları önem / önemsetme sırasına göre Namaz Müslümanlığı, Oruç Müslümanlığı, Kurban Müslümanlığı, Mevlid Müslümanlığı ve Tesettür / Başörtüsü Müslümanlığı olarak nitelemek bile mümkün.

Halkımızın haftada bir yada günde birkaç kere namaz kılanların oranı yüzde 77 civarında. Oruç tutanların oranı yüzde 84‘lerde, Kurban kesenlerin oranı yüzde 74‘lerde.. İyi-kötü başını örtenlerin oranı ise yüzde 71‘lerde.. Sebepli (düğün-dernek, cenaze vs.) veya sebepsiz lafzen Kuran ve mevlid okuyan – dinleyenlerin oranı da yüzde 77‘lerde..

Son yıllarda bu oranlarda düşüşler yaşanmasına ters orantılı bir vaziyette bir siyasî partiye oy verme de gayri resmi olarak Türkiye Müslümanlığı için 6’ncı şart sayılma eğilimdeydi. Belki de o düşüş rakamlarından yeni bir yüzdelik dilim ihdas edilmiştir.

Sonuçta 100 yıl önce Mehmet Âkif Ersoy‘un yazdıkları ve yakardıkları ile bu işin bu asra bakan tarafı arasında pek fark yok. Yine yoksulluk, yine cehalet, yine kan, yine şiddet… Ve işgaller – izmihlâller.. Ve tembellik – gayretsizlik.. Ve israf – şatafat.. Ve, ve, ve…

Ve ilk âyettir “oku” ama kime dokunur? Kime sorsanız ‘Okumak iyi bir şeydir‘ der ama kimse okumaz. Sanki okumak namaz kılmaktan daha zor; aslında okuyup anlamak istemiyorlar.

Nüzul yani Allah’tan Elçisine inen vahiy sırasına göre Kuran’ın ilk sûresi “Alâk” yaratılış ve hilkatle ilgili. İlk emir ise 2 kere tekrarlanan “ikra! / oku!”

İkinci sûre ‘Kalem’, adı üstünde.. “Kaleme ve yazdıklarına yemin olsun!” diyor. Üçüncü sûre “Müzzemmil” yatağa-yorgana bürünüp yatanları gece gece kaldırıyor, uyandırıyor. Dördüncü sûre “Müddessir” kenara çekilenleri, pijamasıyla evde oturanları sahaya sürüyor; “Kalk ve uyar!” emrini veriyor.

Bir millet, bir dilin (meselâ İngilizce) telaffuzunu öğrense ve elinde bulunan yabancı dildeki bir kitabı (meselâ The Holy Quran) bilmeden ve anlamadan ezberlese ne olur? Cevap: Şimdi olanlar.

Dünyayı, ülkesini ve olan bitenleri değiştirmek isteyenler bence Peygamber‘in vahyi yudumladığı o kutsal sıradan okuyup yaşamlarını anlamlandırmayı denesinler bir kez.

İstemeyenler, vahyin beşinci sûresi ve klasik dizilişin ‘başlangıç‘ sûresi olan “Fâtiha”yı hitame olarak okurken ne demek istediğini bir düşünsünler bari. Allah rızası için..

 

Müzakere Yerine Mücadele Devam Edecek mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP hükümeti PKK ile müzakereleri kesip, mücadeleye başlamış gibi görünüyor. Bunu bir yandan Kandil’deki PKK kamplarının bombalamalarından ve Erdoğan, Davutoğlu ve hükümet sözcülerinin açıklamalarından anlıyoruz:

“Eline silah alıp, insan öldüren terör örgütleriyle müzakere yapılmaz. Mücadele yapılır.”

Ben bundan 4 yıl önce, 19 Temmuz 2011 tarihinde, “Silah Bırakmayan Terör Örgütüyle Müzakere Sonuç Vermez diye köşe yazısı yazmış bir sade vatandaşım.

Peki, benim görebildiğimi Erdoğan ve ekibi görememiş veya bilememiş olabilir mi? Sanmıyorum.

Çatışmasızlık ortamında Başbakan Erdoğan liderliğindeki Ak Parti seçimler kazandı. Erdoğan Cumhurbaşkanı oldu. 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarından hasarsız kurtuldu.

Buna karşılık Devlet bölgede operasyon yapmadı, asker kışlaya, polis karakola çekildi. PKK Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesinin bir bölümünde alan hâkimiyetini devraldı, paralel bir devlet kurdu.

***

Seçim Sonucu ve ABD Baskısı

Şu soru bugünlerde çokça sorulmakta: Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP 7 Haziran seçimlerinden de tek başına iktidar olarak çıksaydı “müzakere yerine mücadele” politikasına döner miydi?

Bu yaşananlar sadece Erdoğan’ın AKP’yi tekrar tek başına iktidar yapacağı şartları oluşturmak için yarattığı bir kaos politikasının sonucu mudur?

Bana göre bu tez yabana atılacak bir görüş değil. Ancak tek boyutlu bir açıklama bana yeterli gelmiyor.

“PKK ile müzakere sürecinin” arkasında sadece AKP hükümetinin değil, yabancı devletler ve istihbarat örgütlerinin olduğunu ve bunların kendilerine has hesapları olduğunu göz ardı edemeyiz.

Ege Cansen‘in yazdığı gibi, “Şubat 2008’de Kandil’e, ‘PKK’ya haddini bildirmeye giden TSK’, ABD Savunma Bakanı Robert Gates ‘Çıkın!’ diye bastırınca yarım gecede geri çekilmişti. Bu olay PKK ile ilişkilerde dönüm noktasıdır. Açılım bundan sonra başlamıştır.” Nitekim Oslo Görüşmeleri 2009’da başlamıştı.

ABD başkanlığındaki bazı ülkeler Suriye ve Irak’ta üniter devleti parçalayıp, üçer parçalı devletler kurmak niyetindeler. Irak’ın kuzeyindeki özerk Kürdistan bölgesi ile Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD egemenliğinde oluşturulmaya çalışılan Akdeniz’e açılacak koridor vasıtasıyla petrol ve doğalgaz hatlarını geçirecekleri güvenli bir bölge yaratma planları var.

Türkiye’nin Güneydoğusunda oluşturacakları PKK devleti ile bu “güvenli alanı” genişletmek planın devamı.

*****************************************

Cin Şişeden Nasıl Çıkarıldı?

Türkiye’de, çok şükür ki, Türkler ve Kürtlerin çatıştığı bir iç savaş yaşanmamaktadır. Kürtler adına bir örgüt terör üretmekte.

Terör örgütü ile müzakere edilmez, terörün bitirilmesi ve silahların bırakılması görüşülür.

PKK savaştığımız bir devlet imiş gibi, eşit şartlarda “barış şartları” görüşülmüştür.

Dolayısıyla PKK ile yapılan görüşmeler “taraflar arasında barış görüşmesi” olarak kabul edilmekle gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenmiştir.

PKK Kürt halkının meşru temsilcisi ve teröristbaşı Öcalan bu halkın meşru lideri haline getirilmiştir. (Maalesef CHP de PKK’nın TBMM’deki siyasi uzantısı olan partiyi muhatap almak istemekle aynı yanlışı devam ettirmeye isteklidir.)

Bu örgüt ile -silahları bırakmadığı halde- Kürt halkının meşru temsilcisi gibi kültürel haklardan, siyasi haklara kadar konuları görüştüler. Hatta birlikte Anayasa yapmaya kalktılar. PKK’yı devletin ortağı yapacak 10 maddelik mutabakatı Dolmabahçe Sarayında Başbakanlık çalışma ofisinde okuttular.

Bu sürecin ta başından beri PKK’nın yayın organı gazetede yazıldığı gibi, PKK “kendini dağıtmıyor, Öcalansız ve PKK’sız çözüm artık kimsenin aklından bile geçmiyor. Bu görüşmeler yüzünden PKK gerçekten hiçbir şey ertelemiyor. İşler PKK açısından iyi gidiyor“du.

Alan hâkimiyetini sağlayınca dağa çıkarılan gençlerin sayısı katlandı, şehirlerimizde PKK bombaları ve ağır silahlar stoklandı.

Suriye ve Irak’taki gelişmelerle “IŞİD’e karşı savaşan kahramanlar” haline getirilen PKK/PYD batı nezdinde terörist olarak değil, “özgürlük savaşçısı” olarak tanımlanmaya ve meşrulaşmaya başladı.

Ayrıca sosyal ve siyasal olarak da bölgesel kopuşun şartları olgunlaştırıldı.

Bilgesam Araştırma Şirketi’nin Ocak 2011‘de yaptığı “Kürtler’in Yüzde Kaçı Bağımsızlık İstiyor?” konulu araştırmada Kürt kökenli vatandaşların yüzde 9,9 u bağımsız bir devletten yana olduğu görülmekteydi. Şimdi bu oranın yüzde 50’yi geçtiği tahmin ediliyor. HDP’ye verilen oyların yüzde 6,5 dan 13,1 e çıkarak ikiye katlanması bu bakımdan tesadüf değil.

(Türkiye’de Kürt nüfusun oranı yüzde 17. HDP’ye verilen oyun yaklaşık yüzde 2-3’ü çoğu CHP’den gelen emanet stratejik oy sayılırsa, HDP’nin Kürtlerden aldığı oy oranı yaklaşık yüzde 10-11 dir. Bunların tamamının bağımsızlık istemediği de açıktır.)

AKP yaptığı bütün hataları anlamış gibi görünüyor. Zaten Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç bile CHP ve MHP’nin bu yönde yaptığı eleştirilerin haklı olduğunun anlaşıldığını itiraf etti.

Ancak cin bir kere şişeden çıkmıştı.

******************************************

AKP ve Erdoğan terörle mücadelede samimi mi?

Kandil’in bombalanması, ülke içindeki teröristler ile çatışmalar bir kararlılık ifadesi mi?

Yoksa bu görüntülerin sebebi geçici bir süre toplumun gazını alma, milliyetçi oyları devşirme veya PKK ile müzakerede pazarlık gücünü artırmadan ibaret midir?

Bundan emin olamıyoruz.

Çünkü mesela 2009’da başlayan 2012’ye kadar devam eden mücadelede devam ederken MİT ve PKK’nın masaya oturduğunu, Devletin KCK operasyonlarına rağmen Öcalan’la anlaştığını öğrenmiştik. KCK operasyonlarında birçok önemli isim tutuklanırken, Oslo görüşmesinde MİT’in muhatapları arasında KCK’nin Türkiye temsilcisi Sabri Ok‘un da olduğu ortaya çıkmıştı.

Özellikle İdris Naim Şahin‘in İçişleri Bakanı olduğu 2011- 2012 (bir yandan müzakere devam ederken) yapılan etkin mücadele ile bölücü örgütün ciddi kayıplar verdiği yıllar olmuştu. İlaveten yapılan KCK operasyonları ile örgütün eylem yapma kapasitesi oldukça kısıtlanmıştı.

Zamanın Başbakanı Erdoğan’ın Başdanışmanı, şimdiki Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan (Kasım 2011’de) PKK’nın bu çatı örgütü KCK’ya yönelik operasyonları, “30 yıllık terörle mücadelede yapılan hamlelerin en önemlisi” olarak gördüklerini açıklamış ve şunları söylemişti:

“Hükümet, terörle mücadele adına yapılması gereken neyse onu yapmaktadır. Bunun içinde sınır ötesi operasyon da vardır, Türkiye kırsalında operasyon yapmak da vardır, şehirde KCK operasyonu yapmak da vardır.”

Sonra ne oldu?

PKK’ya operasyon yapılmadı. Karakollara yapılan saldırılara bile cevap verilmedi.

Ocak 2013‘de 4. Yargı paketiyle 1000 KCK’lı tahliye edildi. KCK’lıların tutuklanması “Paralelci hâkim ve savcıların” ihaneti sayıldı. KCK operasyonlarını yapan polisler tutuklandı. Öcalan’dan medet umuldu.

Bölge adeta PKK’ya terk edildi.

Kandil’e bomba ve asker yerine TBMM’de yer alan milletvekilleri elçi olarak gönderildi.

*********************************************

Mücadelenin Devamı Gelir mi?

Önceki tecrübelerimiz sebebiyle Erdoğan ve AKP‘nin bundan sonra terör ile mücadeleye ne kadar devam edeceğinden emin değilim.

AKP tek başına iktidar olsaydı, “çok geçmeden tekrar müzakereye geçebilir” derdim.

CHP ile koalisyon yaparsa da yeni bir formatla tekrar müzakere süreci başlayabilir.

Ancak Milliyetçi Hareket Partisi ile bir koalisyon kurulursa “müzakere yerine mücadele” politikasının istikrarlı bir şekilde devam edeceğini öngörebiliriz.

 

Mutluluğu Paylaşmanın adı

0

Gelin tanış olalım, işin kolayın tutalım,

Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.

Yunus Emre

Sevginin tanımını yapmak oldukça zor, elle tutmak ya da gözle görmek imkânsızdır.  Sevgi somut bir obje olmadığından, duygu olarak yaşandığında, ya da jest mimik ve davranış anlamında gösterildiğinde ipuçlarını görebiliriz.

Bilim insanları, eğitimciler, uzmanlar, düşünürler, şair ve yazarlar sevgiyi, farklı şekilde açıklamışlardır.

Bu tanımlar tek başına “sevgi” sözcüğünü yeterince açıklar nitelikte değildir elbette. Sevgi öylesine engin, sınırsız ve çok yönlü bir mutluluk duygusudur ki tek bir tanımla kapsamını daraltıp, birçok yönünü ifadede ihmal etmiş oluruz.

Sevginin tam olarak tanımı yapılamaz aslında. Sevgi ancak tadılır. Tadan kişi de sevginin ne olduğunu yeterince anlatamaz. Aynı zamanda sevgi evrensel bir duygudur. Seveni sevilene bağlayan bir bağdır ve sevgi sevenin var oluşudur.

Sevgi, kayıtsız şartsız saygıdeğer bulunmaktır. Sevgi fark edilmedir. Sevgi hoş görülmedir. Sevgi paylaşmadır. Sevgi tanınma, bir insanın olabileceğinin en iyisi olmasına, gelişmesine imkân sağlamaya çalışmadır. Sevgi, şeffaf olmadır, sevgi ihtiyaçtır.

Sevgi, sosyal bir varlık olarak, insan olmanın gerektirdiği doğal bir ihtiyaçtır. Moslow’un sıraladığı hiyerarşik insanın gereksinimleri üçgeninde sevgi, temel olarak belirlenen “fizyolojik” ve “güven” ihtiyacından sonra gelmektedir.

Bununla beraber, sevginin, temel ihtiyaçların ilk sırasında yer alacak kadar güçlü olduğunu gösterir sayısız örnek vardır.

ErichFromm’a göre; “Sevgi, kişinin kendi bütünlüğünü, bireyselliğini koruyarak gerçekleştirdiği bir birliktir. Sevgi, insana özgü dünyadan bir şeyler vermektir. Bunlar ilgi, sorumluluk, saygı ve bilgidir.”

Spinoza ise sevgiyi; Sevgi, zorlama olmadan, yalnız özgür olduğunda yaşanabilen, insan gücünü somutlayan bir eylem” olarak ele almaktadır.

Sevgi, kolların her zaman açık oluşudur. Sevgi için kollarınızı kaparsanız, kendinizin dışında tutacak hiçbir şey kalmadığını görürsünüz.

Atalay Yörükoğlu sevgiyi; “İnsanları birbirine yaklaştıran olumlu ve iyi duyguların tümü” olarak tanımlar. “İnsan, sevme yeteneğini sevilerek kazanır. Sevmeden önce sevilmeyi öğrenir. Sevecenlik, ilgi, anlayış, hoşgörü, acıma, bağlılık ve beğenme de bu duygunun ürünleridir.

Bir kadın, kapıdan dışarı çıktığında, bembeyaz sakallı üç ihtiyarın kendi evinin önünde oturduklarını görür.

“Ben sizi hiç tanımıyorum” der. “Ama aç ve susuz olmalısınız. Lütfen içeriye gelin de sizlere bir şeyler ikram edeyim.”

“Hepimiz aynı anda içeri girmeyiz.” Der yaşlı adamlar.

Kadın öğrenmek ister:“Niye giremezsiniz?”

İhtiyarlardan biri açıklar:“Onun adı ZENGİN” der bir arkadaşını göstererek.” Diğeri BAŞARI. Ben ise SEVGİ.”Sonra ekler; Hangimizi evinizde istersiniz?”

Kadın içeri girip söylenenleri kocasına anlatır. Adam duyduklarıyla neşelenerek: “Ne güzel, madem öyle, Zengin’i içeri çağıralım ve evimizi zenginlikle doldursun.” Der.

Karısı itiraz eder:“Canım, niçin Başarıyı çağırmıyoruz?”

Bu sırada, evin gelini koşarak gelir ve kendi fikrini söyler;“Sevgi’yi çağırsak daha iyi olmaz mı? Evimiz sevgiyle dolar!”

“Gelinimizin teklifini dikkate alalım” der adam karısına. “Dışarı çık ve bizim misafirimiz olması için Sevgi’yi davet et.”

Kadın dışarı çıkar ve yaşlı adamlara sorar:“Hanginiz Sevgi idi? Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol.”

Sevgi ayağa kalkar ve eve doğru yürümeye başlar. Fakat diğer iki yaşlı adam da onu takip ederler. Kadın şaşırmış bir halde Zengin ve Başarı’ya sorar:“Ben sadece Sevgi’yi davet ettim, siz niye geliyorsunuz?'”

Zengin ve Başarı bir ağızdan cevap verirler:“Eğer Zengin’i ya da Başarıyı davet etmiş olsaydın diğer ikisi dışarıda kalırdı. Ama sen Sevgi’yi davet ettin… O nereye giderse biz de ardından oraya gideriz. Çünkü nerede Sevgi varsa, orada Başarı ve Zenginlik de vardır”

Sevgi birleştirir, kin ve düşmanlık ise ayırır. Mevlâna’nın dediği gibi; “sevgi acıyı tatlıya, toprağı altına, hastalığı şifaya, zindanı saraya, dönüştürür.”

Değerli eğitimci Veysel Sönmez sevgi için; “Onda çıkar, korku, yalan, küçülme, saygısızlık yoktur. Tersine geniş bir hoşgörü vardır. Tutarlı ve bilinçli bir düşüncenin üstüne kurulmuş baskın ve yoğun bir özveri vardır. Anlayış, yüceltme, koruma, savunma, saygı ve acıyı, sıkıntıyı, üzüntüyü, erdemi, sevinci yani mutluluğu paylaşma vardır.” Der.

Sevgi, tutku gibi zehirlisi olmayan, herkesin yetiştiremediği sıradan bir çiçektir.

Sevgi denizinin yontmayacağı sert taş, hafifletmeyeceği acı yoktur. Sevginin bütün eksiklikleri tamamlayacağı asla unutulmamalıdır.

 

PKK’nın Fütuhat Ruhu!

Nihayetinde düşman kudurdu ve Türk yurdu Türkiye’yi ateşe boğdu.

Bunun böyle olacağını, biraz insan fıtratını ve insanlık tarihini bilen herkes anlardı.

Ama Türk Milletine karşı ezeli bir husumet içinde olanlar işlerin böyle gelişeceğini Türklerden hep sakladı. Halende saklamaya devam ediyor.

Bunu saklarkende, fakir ve eğitimsiz bırakılmış saf insanlar topluluğu olan Türkleri; “bakın çocuklarınız tabutlarda gelmiyor”yada “analar ağlamasın”martavalları ile avuttular.

Halbuki Türk Milleti daha 100 yıl önce Balkanlar ve Anadolu’da başına gelenleri unutmamış olsa veya günümüzde Irak ve Suriye’de yaşananları doğru algılayabilse, başına son günlerde gelen hadiselerin hiç de öyle beklenmedik şeyler olmadığını bilirdi.

Bana göre yurdun dört bir köşesinde, Türk Milletine ve Türk Devletine girişilmiş saldırılar ve can kayıplarımız daha birşey değildir. Gerçekleri görmez ve gereğini yapmaz isek daha ağır saldırılar altında kalmamız ve hatta milyonlarca canımızı kaybetmemiz söz konusu olabilecektir.

Bilmemiz gereken birinci husus, pkk’nın artık bütün Türkiye’ye sahip olma arzusu ve çabasıdır. Bunun dışa vurumu, pkk’nın yaptığı ideolojik çalışmalar ve bunun sonucu ortaya koyduğu stratejidir.

Pkk  tarafından son günlerde fütursuzca yapılan saldırıların nerede ise Türkiye’nin tamamına dağıldığı görülürse yukarıdaki tespitimizin haklılığıda anlaşılmış olur.

Türkiye’nin batısında bulunan Muğla, Aydın, İzmir gibi kentler ile Trakya’da pkk yanlılarının; alaycı ifadelerle bu şehirlerinde sözde Kürdistan olduğunu inanarak ifade ettiklerini şahsen yaşamış biri olarak bunları söylüyorum.

Pkk’nın arkasında ABD, İsrail ve AB’nin kilit ülkelerinin olduğu tartışılmaz olduğu için bu devletler pkk’ya sadece silah ve lojistik destek sağlamakla kalmayıp, Türkiye’yi Kürdistan yapmak için fikirde aşıladıkları gelişmelerden anlaşılmaktadır.

Bu aşı tutmuştur. Pkk’nın peşine takılmış hain takımı, Türkiye’yi Kürdistanlaştırmak hayaline kapılmıştır.

Aslında haksız da değiller. Ülkede büyük bir pkk sermayesi oluşmuş, merkezi ve yerel idarelerde bürokratik makamlar işgal edilmiş, vergi toplanır hale gelinmiş, siyasi partileri mecliste kendine yer edinmiş ve silahlı bir yapı oluşturulmuştur. Şimdi Türkiye’ye topyekün el koyma için, vakti saatin gelmesi beklenmektedir.

Türk Milleti, pkk yanlılarında oluşan bu topyekün Türkiye’yi ele geçirme anlayışının ete kemiğe büründüğünü bilmeli ve anlamalıdır.

Genelkurmay Eski İstihbarat Daire Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in yazmış olduğu “Kozmik Oda” kitabında; Türk Milletinin bir ideolojisinin olmadığını ve buna karşılık pkk yanlılarının bir ideolojiye sahip  olduklarını vede yaşamlarını buna göre tanzim ettikleriniaskerlik hayatında gördüğüne dair tespiti çok doğrudur. Sırf bu sebeple Türkler, kendi yurtlarında palikarya durumuna düşmüştür.

Türk Milleti içine düştüğü zilleti, mutlaka görmelidir. “Bana bir şey olmaz” gibi yanlış düşüncelerden arınmalıdır. Düşmanlarının, madden ve manen yakaladığı ivmeyi doğru tespit ederek karşı tedbirler almalıdır.

Yoksa Türkiye, pkk’nın fütuhat ruhunu yakalamasından dolayı Kürdistanlaşacaktır. Görüyoruz ki; Türkler arasında yaygın kanaatin; lafla peynir gemisinin yürüyeceği şeklinde olduğudur. Bu da bizi topraklarımızdan ve canımızdan eder!

 

 

Yalçın Nane Operasyonu Dönüm Noktası Olsun!

Demokratikleşme masalları ile şımartılan, teröre alan açılan, açılım ve sözde barış süreçleriyle muhatap alınan, terörle mücadele yerine müzakere ve pazarlık sürecini üstelik silah bırakmamış bir örgütle sürdüren bir iktidara şahit olduk. İşin enteresan tarafı vatandaş da reyiyle bu çarpık gidişi destekledi. İktidar rey aldıkça coştu ve sonunda bazı bölgelerde kamu düzenini sağlayamaz oldu ve vatandaş Devleti arar hale geldi.

Uzatmalı iktidar nihayet 13 senelik yanlışı terk eder gözükmektedir. Aziz şehidimiz Yalçın Nane‘ninismini taşıyan dışarıdan onaylı operasyon gerçekleştirildi. Yıllardır etnik etiketli bölücü ve ırkçı terör örgütü ile İslâmi görüntülü, İslâmı teröre bulaştırmak ve tefrika yaratmak için kurdurulmuş IŞİD -bazılarına göre DAEŞ – kanlı örgütleri birçok vatandaşımızın kanına girdi. Hala şehitler veriyoruz. Demokrasiyi teröre yenik düşürenler şimdi günah çıkarıyor.2002’den bugüne yanlış politikalarla, tecrübesiz, duygusal ve Devletinden intikam alma peşindeki yöneticiler, dış telkinlerle ülkeyi yangın yerine çevirdiler. Hayali ve romantik sözde çözümlerle ülke oyalandı. Türkiye’de hukuk devleti işletilebilse, terör örgütü ile iç içe olan parti çoktan kapatılırdı. Ona demokrasicilik oyunu oynatılmaz, toplumla dalga geçmesine fırsat verilmezdi. Habur’da kurulan çadır mahkemesi, güvenlik güçlerini savunmaya çeken, elini kolunu bağlayan sorumsuz anlayış, Oslo ve Dolmabahçe’deki rezil pazarlık ve mutabakatlar – Sayın Cumhurbaşkanı haberim yok dese de – ciddi devlet adamlığı ile bağdaşır mı? Böyle bir anlayışla nasıl bir koalisyon kurulabilir?

Her şehit haberinden sonra “şiddetle kınıyoruz” ve “kanları yerde kalmayacak” lafları artık ezberlendi. 13 sene sonra inşallah uzatmalı ve istifa etmiş olan iktidar gerçekleri görebilmiş ve tecrübe kazanmıştır. Bunların ve kendilerine rey vererek “ileri demokrasi” ve “Yeni Türkiye” tuzağına teslim olanların terörden ve ekonomiden şikâyet hakları var mı?

Halkımız birçok şeyi sorgulamıyor, sorgulayamıyor. Çavuşesku basını yıkama ve yağlama servisi gibi çalışıyor. Riyakârlık ve sahtekârlık diz boyu… Terör örgütünün palazlanmasında, siyasallaştırılmasında sandıktan çıkan reylerin payı yok mu? Demokrasi öyle bir sürece sokuldu ki; kendi kendisiyle yabancılaştı ve çelişti. İktidar geçmiş dönemlerin merkez “sağ kitle” partileri gibi zannedildi. Gerçekler ve yanlışlar ferdi irade (cüz’i irade) ile değil; kader (külli irade) ile örtüldü. Alnı secdeye giden bir devlet adamı, laiklik elden gitmesin diye Süleymaniye Camiine sokulmayan ve bekletilen bir Cumhurbaşkanından çok daha iyidir; ama iş bununla da bitmiyor. İşbirlikçi Sadrazam Damat Ferid’in alnı secdeye gidiyordu.

Operasyonlarda bazı soru işaretleri var. ABD IŞİD’e ders verme işini bize mi havale etti? Suriye’nin kuzeyinde Kürt koridorunun tamamlanmasında engel olarak kalan IŞİD alanı için mi operasyon izni çıktı? ABD Kandil’in kulağını mı çekiyor? IŞİD de PYD de onun emrinde… ABD’nin sivil yeni müttefiklerini koruyacağı bir gerçek… PKK’ya karşı operasyonda ABD ile istihbarat paylaşıldı mı? Esad’ın kısa zamanda düşeceğini bekleyenler, muhalif güçleri ve İslâmi terör örgütlerini destekleyenler, tedavi ettirenler, bedava otellerde barındıranlar, lojistik destek sağlayanlar, TIR’larla Adana’da yakalananlar ne kadar büyük çelişki ve yanlışlar içinde oldular? Jandarma ile uğraşıp onu İçişleri Bakanlığı’na bağlamak teröre alan açmak değil miydi? Öncelikli hedefimiz Esad idi; şimdi ABD bize hedef mi değiştirtti? “İsmi önemli değil; hepsi terör örgütü” diyen sayın Cumhurbaşkanı değişim sürecine mi girdi? Silahlı peşmerge sürülerininAynel-Arap’ı (Kobani) IŞİD’den kurtarmak için topraklarımızdan ABD lehine tezahüratla geçişleri yasal mıydı? IŞİD’li katillerin üzerinde bizce verilen özel ikamet tezkereleri çıkmadı mı? PYD başkanı Müslim Ankara’da ağırlanmadı mı?

Müslümanın vatanı, milli kimliği, sınırı ve devleti olmaz; ibadet yapabildiği her yer vatanıdır” şeklinde egemen güçlere hizmet eden sözde ümmetçi ütopya artık çökmüştür. Orta doğu dersini iyi okuyalım. Herkes aslına dönüyor; ümmet ortaklığı üst bir etiket olarak kalıyor.

Bugün neredeyse bırakın milliyeti; her etnisiteye izinle devlet ve vatan kurdurup kullanma çabaları var. Birçok Müslüman kardeşimiz de bundan mutlu ve rahatsız değil… Emperyalizmin yeni silahı etnik ve mezhep çatıştırması ve dinde yeni tefrikalar yaratmaktır. Çatışma ve ayrıştırmanın olmadığı yerde emperyal güç barınabilir mi?

Milliyet ve milli kimlik reddedilerek ümmeti büyük ve güdümlü bir kalabalık olmaktan kurtaramazsınız. İslâm Dünyasının öncelikli sorunlarını pratiğin ışığında tekrar tekrar düşünelim.