17.3 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 796

Araştırma Görevlisi KÜRŞAT YILDIRIM ve eşi Doktora Öğrencisi ELVİN YILDIRIM’ın Birlikte Gerçekleştirdikleri İPEK YOLU Seyahatinden İzlenimler: Çin’de Bir Cami ve Çinli Müslümanlar

Oğuz Çetinoğlu: İpekyolu gezinizi anlattığınız röportajımızın ilk bölümünün sonunda Çin’in eski başşehri Şian’a ulaşmıştınız. Sonraki menzilde neresi vardı?

Kürşat Yıldırım: Eşimle birlikte çıktığımız gezide, Şian hızlı tren istasyonuna indiğimizde bizi otele götürecek taksi şoförüne Dunhuang treni için bilet almaya yardımcı olup olamayacağını sorduk. Duyduğumuza göre bu adamların bilet rezervleri vardı ve bilet satış yeriyle anlaşmalı bir şekilde küçük bedeller karşılığında bilet temin edebiliyorlardı. Luoyang’da birkaç defa sormamıza rağmen bilet kalmadığını söylemişlerdi. Çinliyle beraber istasyon içindeki satış yerine gittik ve yirmi dört saatlik yolculuk için sert koltuklu vagonlardan iki bilet bulabildik. Gerçekten de Çin’de paranın açamayacağı kapı yoktu. Çinli bize trene bindikten sonra fark ödeyerek yataklı vagon biletiyle değişim yapılabileceğini de söyledi. Bu işi hallettik ve yarım saatten fazla bir yolculuktan sonra bizi Şian’ın tam göbeğindeki, bir hostele (1) götürdü.

Çetinoğlu: Şehirde neler gördünüz?

Yıldırım: Tarih Müzesi’ne gittik.

Müze belli sayıdaki ziyaretçiye ücretsizdi. Müzeye ulaştığımızda üçerli sıra olmuş Çinliler adım adım turnikelere yürüyorlardı. Bu kadar muazzam bir kalabalık Türkiye’de ancak derbi futbol müsabakalarının oynandığı stadyumlar önünde görülebilirdi. Pasaportumuzu gösterip ayrı bir yerden ücretsiz biletlerimizi alarak içeri girdik. Müzede Türk ve Çin tarihine âit bir sürü malzemenin fotoğrafını, aşırı kalabalık yüzünden binbir güçlükle çekebildik. Çoluğu çocuğu, yaşlısı genci, kucağında bebeği olan anneler, tekerlekli sandalyelerdeki engelliler hepsi ilgi ile müzede sergilenen eserleri inceliyorlardı.

Sonra Büyük Yaban Kazı Pagodası’nı (2) görmeye gittik. İçeride bir Budist ayinini tâkip etme fırsatı bulduk. Bir sürü rahip, Buda heykelinin önünde diz çöküp ilahilerini okudular. Ziyaretçilerden de katılanlar oldu. Şian’ın sembolü olan Büyük Yaban Kazı Pagodası 657 yılında yapılmış ve iyi muhafaza edilmiş binadır. Budistler için mukaddes bir yerdir. Burada 17 yıl devam eden seyahatte, 100 ülkeden toplanan Budizm’e ait kitaplar toplanmıştır.

Bu seyahatle ilgili ‘Büyük Tang Batıya Seyahat Kayıtları‘ isimli eser de burada kaleme alınmıştır. Eser Türkistan tarihinin ana kaynaklarındandır.

Çetinoğlu: Binayı anlatır mısınız?

Yıldırım: Büyük Yaban Kazı Pagodası, ilk inşa edildiğinde beş katlı ve 60 metre yüksekliğindeydi. Sonraları iki kat daha çıkılmış ve yükseklik 64,5 metre olmuştur. Bina dışarıdan basit ama büyük bir kare koni gibi görünmektedir. Kâgir ama yapısı çok sağlamdır. Pagoda içinde merdiven vardır.

Duvarlar Tang Hanedanı’nın tanınmış sanatkârı Yan Liben tarafından yapılan Buda heykelleriyle ince ince işlenmiştir.

Çetinoğlu: Büyük Yaban Kazı Pagodası adı nereden geliyor?

Yıldırım: Budistlerin kadim hikâyelerine göre Budizm’de iki mezhep vardı ve bunlardan birinde et yemek yasak değildi. Bir gün bu mezhep mensupları et bulamadılar. Gökte uçan yaban kazlarına bakarlarken içlerinden bir keşiş şöyle dedi: ‘Bugün etimiz yok. Merhametli Bodhisattva’nın bize vermesini ümit ediyoruz.’ Tam o anda bir kaz, kanatlarını kırdı ve yere düştü. Oradakiler çok korktular ve daha imanlı olmaları için Bodhisattva’nın ruhunu gösterdiğine inandılar. Bir pagoda inşa ettiler ve et yemeyi bıraktılar. İşte adının buradan geldiği söylenmektedir.

Çetinoğlu: Büyük mü?

Yıldırım: Büyükmüş. Bugün asıl sahasının yedide biri olan 32.314 M2‘lik bir yerde hâlâ ihtişamını muhafaza etmektedir. Tapınak alanının doğu tarafında Çan Kulesi ve batıda Davul Kulesi olmak üzere iki bina görülür. Çan Kulesi’nin içinde on beş ton ağırlığında demirden bir çan asılıdır. Sonra sırayla Mahavira Mabedi, Vaaz Mabedi, Büyük Yaban Kazı Pagodası ve Şuanzang Mabedi vardır. Mahavira Mabedi’nde Sakyamuni’nin üç oyma heykeli ve Şuanzang gibi on sekiz arhat (aziz) bulunmaktadır.

Vaaz Mabedi Budist şakirtlerin vaaz dinledikleri yerdi. Burada Amitabha’nın bronz heykeli durmaktadır. Pagodanın kuzeyindeki Şuanzang Mabedi’nde Şuanzang’ın emanetleri ve oturan bronz heykeli vardır. İçerideki duvarlara Şuanzang’ın hikâyesini gösteren resimler çizilmiştir.

Çetinoğlu: Şehrin diğer bölgelerini gezme imkânınız oldu mu?

Yıldırım: Tapınaktan ayrıldıktan sonra Şian şehir surlarına doğru hareket ettik. 1368-1644 yılları arasında hüküm süren Ming Hanedanlığı  ilk İmparatoru Zhu Yuanzhang, Huizhou’yu ele geçirdiğinde Zhu Sheng adlı bir münzevî O’na ‘yüksek duvarlar dik, yiyecek kaynaklarını muhafaza et ve imparator ol‘ diyerek ihtarda bulunmuştu. Böylece ele geçirdiği o şehirleri müstahkem kılabilir ve diğer devletleri birleştirebilirdi.

Ming Hanedanı’nın kuruluşundan sonra, Zhu Yuanzhang münzevinin ihtarına uyarak 618-907 yıllarındaki Tang Hanedanı  devrinde dikilen duvarı genişleterek şimdiki şehir surlarını inşa etti.

Genişletildikten sonra duvar 12 metre yüksekliğinde, üst genişliği 12-14 metre ve alt genişliği 15-18 metre oldu. Surların etrafında 13,7 kilometre uzunluğunda hendek vardır. Her 120 metrede, ana duvardan dışarı bir sur uzanmaktadır. Sur boyunca doksan sekiz kule dikilmiştir. Yine iki kule arasında surun her iki tarafına da ok atılabilecek mazgallar yapılmıştır.

Şehrin surlarının dış yüzünde duvarın dış tarafında kale duvarında 5.948 mazgal deliği vardır. Buradan düşmanı görebilir ve vurabilir. İç taraftaki korkuluklar askerlerin düşmelerini engellerdi.

Eski silahlar duvarı yıkamadıklarından düşmanın şehre girmesinin tek yolu şehrin kapısına saldırmaktı. Bu sebeple surların ortasında karmaşık kapı yapıları inşa edilmiştir. Şian şehir surları dört kapı içermektedir. Kapıların adları: ‘Ebedî âfiyet’, ‘Uyum ve barış’, ‘Ebedî uyum’ ve ‘Ebedî barış’.

Güney kapısı, en güzel tezyin edilmiş kapıdır. Bu kapı şehrin ortasındaki Çan Kulesi’ne çok yakındır. Devlet törenleri genelde güney kapısında yapılmaktadır.

Her kapısının üç kulesi vardır.

Çetinoğlu: En çok ilginizi çeken neydi?

Yıldırım: Heybetli bir ananevi yapı olan Çan Kulesi, kadim payitaht Şian’ın tam ortasındaydı. Bu merkezden şehrin Ming Hanedanı devrinde inşa edilen doğu, batı, kuzey ve güney kapılarına doğrudan caddeler uzanmaktadır.

Bu kule, Çin’in kendine has ahşap mimarisini aksettirmektedir. İyi muhafaza edilmiş yapının yüksekliği 36 metredir. Burası 35,5 metre uzunluğunda ve her iki tarafta 8,6 metre yüksekliğinde bir tuğla kaide üzerinde durmaktadır. Ming Hanedanlığı sırasında, Şian Kuzeybatı Çin’in, büyüklüğü ve tarihî kökleriyle gerçekten önemli bir askerî şehir hâline gelmişti.

Çan Kulesi, çevredeki derebeylikler ve mahallî idarecilerin hücumlarını önceden haber alabilmek maksadıyla İmparator Zhu Yuanzhang tarafından 1384 yılında yaptırılmıştır.

Yapı üç saçaklıdır, ama sadece iki katlıdır. İçinde döne döne çıkan bir merdiven vardır. Kare taban üzerine gri tuğla çıkılmıştır.

Çatı saçaklarındaki koyu yeşil sırlı kiremit, altın kaplama ve altın yaldızlı işlemeler kuleyi rengârenk hâle getirmiştir. Üç katlı saçak yağmurun binaya tesirini azaltmaktadır.

İkinci katta, batı duvarında yer alan bir levha 1582 yılında kulenin yerinin değiştirildiğini kaydetmektedir. Kule ilk defa 1384 yılında inşa edildiğinde, şehrin orta ekseninde Şian Davul Kulesi yakınında dururdu ve Tang Hanedanı’ndan bu yana şehir merkezini belirlerdi. Daha sonra Beş Hanedan, Song ve Yüan hanedanları devrinde şehir gitgide büyüdü ve coğrafi merkez değişti. Bu sebeple, 1582 yılında, kule asıl yerinden 1.000 metre doğuya taşındı. Kulenin tabanı dışında bütün parçaları orijinaldir.

Başlangıçta, kulenin kuzeybatı köşesine Tang Hanedanı’ndan kalma meşhur Jingyun çanı yerleştirilmişti. Hiçbir şey olmamasına rağmen Jingyun çanı sonraları indirildi ve yerine bugünkü daha küçük çan konuldu.

Kapılardaki işlemeler Ming ve Çing devirlerinin süsleme tarzlarını aksettirmektedir. Tabanının her iki tarafında, 6 metre yüksekliğinde kemerli bir kapı bulunmaktadır. Geçmişte arabaların kemerden geçmesine izin verilirdi. Fakat şehrin trafik hacmi büyüyünce araç trafiği kulenin dört köşesinden işlemeye başladı. Aynı zamanda inşa edilen metro girişinden bu kuleye bir yol verildi. Kule geceleri ışıl ışıl parlamaktadır.

Çetinoğlu: Çin’de Müslümanların bulunduğu biliniyor.

Yıldırım: Şian’da tarihi, 7. yüzyıla kadar inen Müslüman Mahallesi’ne gittik. Müslüman Mahallesi, Şian’daki Müslüman halkın merkezi konumundadır.

Bu mahalle şehir merkezinde, Çan Kulesi’nden batı kapısına uzanan caddenin kuzeyindedir. Bu mahallede 20.000 kadar Müslüman yaşamaktadır.

Çetinoğlu: Camileri var mı?

Yıldırım: Var. Mahallede bulunan on caminin içinde en büyüğü Çin’deki en eski cami olan ‘Ulu Cami”dir. Birkaç istisna olmakla beraber Şian’da helal yemek yenebilecek tek yer Müslüman Mahallesi’ndeki lokantalardır. Burada birkaç Uygur lokantası da vardır.

Davul Kulesi’nin kuzeyinde yer alan bu mahallenin ana caddesi güneyden kuzeye 500 metre uzunluğundadır. Cadde yaz aylarında ağaç ve bitki örtüsü ve koyu renkli taş zemin döşemesi ile insana ferahlık vermektedir. Caddenin her iki tarafındaki binalar Ming ve 1644 1911 yılları arasında hüküm süren Qing hânedanları devrinin mimarî usûllerini aksettirmektedir. Mahallede satılan bütün malların İslâm’a uygun olduğu söylenmektedir.

Mahalledeki Beiyuanmen Caddesi’nin uzun bir geçmişi vardır. Eski devirlerde Müslüman ülkelerden gelen elçiler ve tüccarlar bu bölgede yaşamaktaydılar. Bu kimselerin şehirdeki Çinli kızlarla evlenerek bu mahallenin esasını teşkil ettikleri ve bugünkü mahalle sakinlerinin bu neslin torunları oldukları söylenir. Mahallede yaşayan halk İslâm âdet ve geleneklerine bağlı olarak yaşamaya çalışmaktadırlar. Mahalle sakinleri dinlerini ve kültürlerini muhafaza etmek için umumiyetle kendi aralarında evlenmektedirler. Halkın dili Çincedir. Çin kültürü ve medeniyeti kültürlerinin mühim bir esasını teşkil etmektedir. Bununla beraber bazı Arap, Fars ve Türk ve bilhassa Uygur izlerini muhafaza etmeleri de pek tabiidir.

Dar ve kıvrımlı yollarda yürünürken her iki tarafta dükkânlar, lokantalar ve bu yerlerin önünde örtülü kapalı kadınlar ve takkeli erkekler görülür. Türklerin ‘Dungan’ da dedikleri Müslüman Çinlilerin helal olan yemek kokuları sokakları sarmaktadır.

Yine çok sayıda dükkân türlü türlü yiyecekler, kuru yemişler ve hediyelik eşyalar satarlar. Burada inek eti katılmış sulu erişte, koyun etinden güveç, mayasız ekmek, inek kemiğinden çorba ve elbette ki yağsız ve tuzsuz pilav en çok tüketilen yiyeceklerdendir.

Çetinoğlu: Ulu Cami nasıldı?

Yıldırım: Müslüman Mahallesi’nde bulunan ve Çin’deki en eski cami olan Ulu Cami, külliyesinin içindeki taş bir kitabenin kaydettiğinde göre 742 yılında inşa edilmiştir.

Cami, mahalleye gelen ve Çinli kızlarla evlenerek buraya yerleşen Müslümanlar tarafından inşa edilmiştir. Ananevi İslâm sanatı ile Çin sanatının bir terkibi olan cami, kültür temaslarının nasıl bir netice doğurabileceğine ve İpek Yolu’nun nasıl bir yol olduğuna misal olarak verilebilir.

Camiye girerken bilet almak gerekmektedir. Aldığımız bileti takkeli görevliye verirken ‘Selamünaleykum‘ dedik, görevli ‘Aleykum Selam‘ dedi ve şaşırarak Müslüman olup olmadığımızı sordu. Müslüman olduğumuzu söyleyince babacan bir eda ile biletleri iade etmemizi söyledi. Biz de öyle yaptık ve cami külliyesine girdik.

12.000 metrekarelik bir alan üzerine kurulu olan Ulu Cami, 250 metre uzunluğunda ve 47 metre genişliğindedir. Külliyede dört avlu vardır. Bahçeler arasında içeriden geçişleri, sükûn havası, taş tezyinatları ve bitki örtüsü asıl namaz kılman yere ulaşana kadar insana huzur vermektedir.

İlk avlu ve 17.. yüzyıldan kalma sırlı çini kaplı ahşap bir kemer ihtiva etmektedir.

İkinci avlunun merkezinde, bir taş kemer her iki tarafta iki taş kitâbe durmaktadır. Birinci kitabe 960-1127 yıllarında hüküm süren Song Hanedanı devrinde  yaşayan Mi Fu ve diğeri ise 1368-1644 yılları arasında hüküm süren Ming Hanedanlığı devrinde yaşayan Dong Çichang adlı meşhur hattatların elinden çıkmıştır.

Üçüncü avlu girişinde eski devirlerden kalma birçok taş kitabe vardır. Bu kısımda bir de minare vardır. Dördüncü avluda ise asıl namaz kılınan yer ve en eski cami yeri bulunmaktadır.

Caminin ahşaptan olan duvarlarının tamamına Kuran-ı Kerim hakkedilmiştir. Tavan ve mihrap işlemeleri tamamen İslâmî usulde olmakla birlikle bazı tezyinatta Çin tesirleri görmek mümkündür. Yine de ilk yapının çok az Çin tesirinde kaldığı hükmünü vermek yanlış olmasa gerekir.

İlk yapılan caminin hemen kapısında oturup Kuran okuyan, yaşlı Müslüman Çinliye içeri girip namaz kılmak istediğimi söyleyince dillerine yerleşmiş İslâm sözlerinden biri olan ‘abdest’ kelimesini kullanıp, abdestimin olup olmadığını sordu.

Bunların diline konuştukları Çincenin yapısına tamamen ters bazı dinî kelimeler yerleşmişti ki çoğu Farsçaydı; başta ‘namaz’, ‘oruç’ ‘abdest’ olmak üzere. Çince cümlemin içine ‘abdest’ kelimesini yerleştirerek ‘var olduğunu’ söyledim.

Yaşlı Çinlinin gözlerinin içi gülüyordu. Tarihî Türk – Çin çatışmasında Türklere karşı daima Çinlileri tuttukları ve hatta Türkleri defalarca arkadan vurdukları bilinen bu insanları ayıplamak belki de doğru değildir.

İnsan her şeyden önce milleti ile tanımlanır ve milletinin tarafını tuttuğu için de asla suçlanamaz; yine insanoğlu yaradılıştan güce meyyaldir ve maalesef güçlünün yanındadır. Bu Çinlilere Türkler ‘Dungan‘ veya ‘Döngen‘ ve diğer Çinliler ise ‘Hui‘ diyorlar.

Hem Türkçe hem de Çince kelimenin tam karşılığı ‘dönen‘ demektir. Gözleri dolan ve elindeki Çince mealli Kuran’ı kapatıp bana bakan yaşlı ‘dönen’in her iki tarafa da yaranamamaktan kaynaklanan bir öfke içinde olduğunu kestirmek zor değildi.

Hâlbuki Bağdat’tan gelen büyük dedesi dikmişti sırtını yasladığı ağaç sütunu. Şianlı utangaç bir kızdı, Horasanlı tüccara vardıktan sonra mihraptaki kilimi dokuyan büyük ninesi.

O devirde dünyanın en kudretli ‘zındık’ devletlerinden birinin kalbinde, Da-si-en Tapınağı’nın birkaç kilometre ötesinde açıyorlardı oruçlarını.

Çetinoğlu: Müslüman Çinlinin size karşı davranışları nasıldı?

Yıldırım: Uygurlarda bir söz var: ‘Dungan ile dost olursan ay baltayı koynundan ayırma.’ Yaşlı ‘dönen’, bu sözü de biliyordu galiba, sayfayı kaybetmemek için Kuran’ın arasına sıkıştırdığı işaret parmağını harekete geçirip Kuran’ı tekrar açtı ve aynı parmakla kapıdan içeriyi işaret etti, her şeye boş vermiş gibiydi. Ben de saygıyla selamlayarak içeri geçtim.

……..

Dışarı çıktığımda düşündüm: Şimdiye kadar gezdiğimiz Çin’in eski payitahtlarının ikisinde de  hemen her parke taşının üzerinde yüzyıllardır gidip gelen develerin ayak izleri vardı…

Ve “Kaybolanların İzi” hâlâ mevcuttu.

 

(1) Hostel: Dar bütçe ile seyahat edenler için ucuz konaklama imkânı sağlayan, çoğunlukla mutfağı da olan küçük otellerdir. Bu küçük otellerde odaların bir kısmında, ranzalı ve yataklar bulunur.

(2) Pagoda: Budistlerin dinî yapıları. Pagodalar çoğunlukla taştan, bazen tuğladan ve çok nadir olarak da tahtadan yapılır.

 

62. Hükümetle Bu Kanlı Kaos Ortamı Aşılabilir mi?

0

Şuanda işbaşındaki iktidarını kaybetmiş AKP’nin 62. Hükümeti, PKK’nın her gün birkaç polis veya askerimizi şehit ederek, kışla ve karakol basarak yarattığı bukaos ortamını aşamaz Çünkü hükümetin arkasında bir parlamento çoğunluğu yok. Başbakan hariç hükümette görevli 25 bakandan 12’si milletvekili değil….Bir taraftan ülkede güçlü bir hükümet yok, bir taraftan koalisyon görüşmelerinin nasıl sonuçlanacağı belirsiz. Bir koalisyon kurulamazsa ya bir azınlık hükümeti kurulacak, ya da erken seçime gidilecek. Erken seçimde de benzer bir sonuç çıkarsa, ne yapılacağını kimse bilmiyor.

7 Haziran 2015 Milletvekili Genel Seçimlerinin üzerinden neredeyse iki ay geçti. AKP iktidardan düştü, diğer partiler de iktidar olacak sayıda milletvekili kazanamadılar. Sayın Bahçeli ilk günden koalisyonlara, özellikle HDP’nin içeriden veya dışarıdan desteklediği koalisyonlara, AKP’siz koalisyonlara kapıları kapadı. Bu yüzden TBMM Başkanlığı Seçiminde ilk ikiye kalan CHP adayı Sayın Baykal’ı değil, AKP adayı Sayın Yılmaz’ı destekleyerek başkan olmasını sağladı. Bu yüzden RTÜK Başkanlığı seçimlerinde de AKP adayı 4, MHP adayı da 4 oyda kaldı. Sonucu belirleyecek 1 HDP’li üye ise iki adaya da oy vermeyerek süreci tıkadı. Bakalım sonuç ne olacak?

Devletin güvenlik ve istihbarat birimlerinin başında bulunan yetkililer ya doğrudan ya da eski BDP, yeni HDP Milletvekilleri aracılığıyla son üç yıldır bölücü ve kanlı terör örgütü PKK’nın İmralı’daki mahkûm lideri APO ve Kandil ile Avrupa’daki örgüt liderleri ile görüşüyorlar. Amaç, teröre çözüm bulmak ve tamamen bitirmekti.  Bu süreç, güya PKK unsurlarının silahlarını devlete teslim edip ülkeyi terk etmelerinden sonra devam edecekti. Ama ne PKK silahı bırakıp ülkeyi terk etti, ne de hükümet görüşmeleri kesti. Mektuplar peş peşe İmralı’dan Kandil’e uçtu, Nevruz mesajları her yıl Diyarbakır meydanlarında yüzbinlere ve kamuoyuna ulaştırıldı.

Bu süreç devam ederken AKP iktidarı orduyu kışlaya, polisleri karakollara çekti, korucuları kendi kaderleriyle baş başa bıraktı. Meydanı olduğu gibi PKK’nın şehir yapılanması olan KCK’ya devretti. KCK Güneydoğu Anadolu bölgesinde iyice örgütlendi, güvenlik güçlerini, zabıta kuvvetlerini, sokak ve mahalle teşkilatlarını kurdular, valilerini, kaymakamlarını, hâkimlerini tayin ettiler. Yol kesip kimlik ve araç kontrolleri yapmaya, vergi adı altında haraç toplamaya, yandaş belediyelerin iş makinaları ile savunma hendekleri kazmaya, sorunları kendi mahkemelerinde çözmeye başladılar. Siyasileri de, halka kendilerini barış havarileri olarak gösterdiler.

Kısmen PKK’nın dağ kadrosunun eylemleri durmuştu.Şehit cenazeleri hemen hemen hiç gelmiyordu. Uludere olayları ve Kobani protestosu gibi çok kişinin ölümüyle sonuçlanan olaylar, iktidarla (BDP-HDP/İmralı/Kandil) üçlüsünün ve bu arada iyi niyetli AKP’ye oy veren Kürt seçmenlerinin çoğuyla arasının açılmasına yol açtı.7 Haziran Milletvekili Genel Seçimlerinin yaklaştığı günlerde meydana gelen olaylar ve özellikle seçime üç gün kala HDP’nin Diyarbakır mitingindeki patlama bu süreci hızlandırdı. Sonuçta HDP beklemediği bir oy aldı vebeklemediği sayıda milletvekili çıkardı(% 13 oranında 6 milyon oy, 😯 milletvekili). AKP, birinci parti olmasına rağmen tek başına iktidarı kaybetti.

AKP ile (BDP-HDP/İmralı/Kandil) üçlüsü arasındaki “çözüm süreci” balayı,  Sayın Yalçın Akdoğan’ın ifadesiyle, Sayın Demirtaş’ın Cumhurun Başına “Seni Başkan seçtirmeyeceğiz” demesiyle sona erdi. Cumhurun Başı, seçime iki ay kala “Kürt sorunu yoktur” diyerek sürece noktayı koydu. Seçimden sonra daha keskin bir nefret dili, daha büyük öfke patlaması ve IŞİD ile PKK’nın yurt sathında başlattıkları kanlı terör olayları, buna karşılık iktidarın ordu ve polisle terör yuvalarına ve teröristlere verdirdiği büyük zayiat, ortada “çözüm süreci” filan bırakmadı. Bu yazıyı hazırlarken Pozantı’da eli kanlı PKK teröristleri 2 polisimizi daha şehit ettiler(31.07.2015)

Bu kanlı kaos ortamını ancak güçlü bir iktidar aşabilir. Fakat ortada güçlü bir hükümet yok. Hiçbir parti tek başına iktidar olacak sayıya ulaşamadığı için, yeni hükümet kurulamadı. Mevcut hükümetin arkasında bir parlamento çoğunluğu yok. Başbakan hariç, hükümette görevli 25 bakandan 12’si milletvekili değil. İşte mevcut 62. Hükümette milletvekili dahi olmayan Bakanlar şunlar; Başbakan Yardımcıları Bülent Arınç ve Ali Babacan, Adalet Bakanı Kenan İpek, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik,Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız,Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehmet Mehdi Eker,Gümrük ve Ticaret Bakanı Nurettin Canikli,İçişleri Bakanı Sebahattin Öztürk,Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik,Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül,Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Feridun Bilgin.

Bir taraftan hükümetsizlik, bir taraftan koalisyon kurulamadığı için oluşan siyasi belirsizlik, bir taraftan da giderek hızlanan kanlı terör, ülkeyi bir çıkmaza doğru sürüklüyor. Bize göre 12’si milletvekili olmayan 25 Bakanlı Sayın Davutoğlu’nun 62. Hükümeti ülkeyi bu kaos ortamından çıkaramaz. Türk siyasetinin tüm aktörlerinin bu göre hesap yapıp, buna göre davranması gerekir.  Allah Sonumuzu Hayretsin..

 

Ankara’yı Bilmek ve Şehirleşme Anlayışımız

Ankara, Orta Anadolu’muzun tarihi ve küçük bir yerleşim yeri iken Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Başkenti olduktan sonra hızla büyüyen önemli bir yerleşim yeri olmuştur. Roma dönemi, Selçuklu dönemi ve Osmanlı dönemlerinden kalan tarihi unsurları da mevcuttur. Akşemsettin hazretlerinin de yetiştiği Türk Tasavvufunda önemli bir yeri olan Hacı Bayram Veli Dergâh’ı da bu şehrimizdedir. Mustafa Kemal Atatürk bu şehri kurtuluş savaşımızın yönetildiği merkez ve kurulan yeni Türk devletinin baş şehri olarak seçmiştir.

Ankara Başşehir olduktan sonra hızla büyüyen bir yerleşim yeri olmuştur. İyi bir şehir planlaması ile genişliği yeterli ana yollar, bu ana yollar üzerine yerleştirilen muhtelif resmi binalar, şehrin genişleme alanları ve buralara nefes aldıracak parklar ile modern, yaşanılabilir bir şehir olması düşünülmüştür. Kızılay, Ulus, Maltepe, Cebeci, Bahçeli Evler gibi yeni mahalleleri; gençlik parkı, Tandoğan, Güven park, Kurtuluş parkı, Atatürk Orman Çiftliği, Hayvanat bahçesi, opera ve tiyatro binaları gibi unsurlarla sosyal hayatı da hareketli Türkiye’nin çağdaş bir şehri olması hedeflenmiştir. Şehrin planlanmasında ön görülen ana ulaşım arterlerinden Atatürk Bulvarının genişliği o günkü birçok yönetici tarafından dahi anlaşılamamış ve Ulustan-Esenboğa havaalanı yönüne daraltılarak uygulanmıştır. Bu planlama bozulduğu için o bulvarın bugün Ulus-Kızılay-Bakanlıklar hattı ihtiyaca cevap verirken Ulus-Dışkapı Aydınlık Evler hattının yetersizliği ve sebep olduğu sıkıntılar ortadadır. Şehir bütün bu özellikleri ile içinde yaşayan insanları için huzur ve mutluluk veren yaşanılabilir bir yer haline dönüştürülmek istenmiş ve o zaman için başarılıda olunmuştur.

Ankara 1950’lerden sonra daha hızlı göç alarak büyümüş, 1960’lı yıllardan sonra ise gecekondulaşma süreci de buna eklenerek kontrolsüz bir şekilde büyümesini sürdürmüştür. Bu büyümeye uygun bir planlama ile alt ve üst yapı yatırımları uygulanamadığından ise 1970’li-1980’li yıllara doğru artan çevre ve sosyal sorunları ile bu şehirde yaşayanlar için sorunlu, iyi olmayan bir yerleşim yerine dönüşmüştür.

Ankara’da 1965-1982 yılları arasında yaşamış biri olarak, bu şehri sorunlarıyla boğuşan yer olarak bilir ve hatırlarım.1980’li yıllarda ise artan hava kirliliği, çevre ve ulaşım sorunları ile yaşanacak bir şehir olmaktan çıkmış, imkanı olanların uzaklaşmak istediği bir yerleşim yeri hatırası vardır.

Sn.Turgut Özal’ın Başbakanlığı, Sn.Mehmet Altınsoy’un Belediye Başkanlığı döneminde ısıtmada doğal gaza geçirilmesi, otoyol bağlantılı çevre yollarının devreye alınması, Eskişehir yolu tarafında yatay yerleşim alanlarının da olduğu yapılanmaların planlanıp uygulanması Ankara’ya nefes aldıran güzel uygulamalardır. Daha sonra Sn.Murat Karayalçın’ın Belediye Başkanlığı döneminde yapılmaya başlayan metro ve toplu ulaşım imkanlarının devreye girmesi, Batıkent gibi yine az katlı yeni mesken alanlarının teşviki gibi uygulamalar Ankara’ya kazandırılan yenilik ve güzelliklerdir. Doksanlı yıllarda Sn.Melih Gökçek’in döneminde hizmete sokulan alt geçit zincirleri ulaşımda önemli rahatlamalar getirmiştir. Altındağ’ın eski Bld.Başkanı  Sn.Ziya Kahraman’ın başlattığı Aktaş /Çinçin  bölgesi gece kondu dönüşüm projeleri, Hamamönü  ile tarihi kale bölgesindeki eski yapılara yönelik çalışmalar  şu anki belediye başkanı Sn. Veysel Tiryaki tarafından tamamlanarak hem eski Ankara  tekrar canlandırılmış, hem de  bu  sorunlu yerleşim alanları o bölgelerde yaşayanlar için yaşama standardı yüksek , daha cazip yerlere dönüştürülmüştür. .  Esenboğa hava yolu üzerindeki dönüşüm çalışmaları ve hacı bayram bölgesindeki tarihi dokuyu canlandırma projeleri Ankara’ya zenginlik katan çalışmalardır. Bütün bu ve benzeri çalışmalar Başşehrimiz için yenilik-güzellik ve yaşanabilirlik bakımından önemli imkanlar meydana getirmiştir.

Buradan şu gerçeği görüyoruz ki şehirlerimizin yaşanabilir olmasının yolu,  yöneticilerimizin bunun bir planlama meselesi olduğunun bilinciyle hareket etmelerinin gerektiğidir.  Mimarlar, mühendisler, çevre mühendisleri, şehircilik uzmanlarının ve ilgili sivil toplum kuruluşlarının katkı verdiği ortak çalışmalar daha iyi ve yaşanabilir şehirlerimizin olmasını sağlayacaktır. Tabii ki bu planlara uyulması ve keyfiliklere kurban edilmemesi şartı ile. Ankara’nın büyüme sürecindeki dönemleri gözden geçirdiğimizde bunu gayet güzel görüyoruz. Bilinçli ve planlı dönemlerdeki uygulamalar sonucu iyi ve güzel şeyleri sağlanıp, insanımız bunun huzur-zenginlik ve mutluluğunu yaşarken; kontrolsüz, keyfi veya birilerine imkân kazandırmak adına işler yapıldığında ise sonuç kötü ve çirkinlik,  insanımız için ise mutsuzluk olarak yansımıştır.

Çok hızla büyüyen Kocaeli’mizde de yeni yerleşim alanları oluşmaktadır. Özellikle Maşukiye-Bahçecik hattında Samanlı dağı etekleri dikkat çekici bir yapılaşma ile karşı karşıyadır. Gerek bu bölgelerdeki yapılaşmada gerekse şehir merkezi ve diğer ilçelerimizdeki yapılaşmalarda doğal dokunun korunup geliştirilmesi, sosyal hayatı canlı tutacak ortak alanların meskenlerimiz kadar önemli olduğunu unutulmamalıyız. Yöneticilerimiz kendilerine iyi, güzel örnekleri ve dönemleri hedef alıp buna uygun davranabildiği oranda şehrimiz daha iyi yaşanabilir şehir olmayı sürdürecektir.

Doğası, çevresi, tarihi dokusu korunmuş ve geliştirilmiş bir şehirde mutlu günler dileğiyle…

 

Çok Uluslu Şirketler ve IŞİD Konsorsiyumu

Çok Uluslu Şirket veya kısacasıyla ÇUŞ ile birçok ülkede birden faaliyet gösteren ve ekonomik güçleri küçük yada orta boylu ülkelerin ekonomik gücü seviyesindeki yapılardır. Dünyanın en büyük 100 ekonomisinin 50’si bu şirketlerdir.

Mesela Seven Sisters; nam-ı diğer Yedi Kızkardeşler, 7 büyük petrol devi: BP, Chevron, Shell, Mobil, Exxon, SoCal, Texaco. Mesela Power Elite; nam-ı diğer Güçlü Seçkinler veyahut Seçkin Güçler. Bir de Şirketokrasi anlamında Corporatocracy var ki bu Çok Uluslu Şirketlerin dünyayı yönetme biçimine deniliyor.

Bu şirketler bazen belli başlı konularda, bilhassa da yüksek rakamlı ihale işlerinde bir araya gelir ve ortaklıklar oluştururlar; buna da konsorsiyum denir. Bazen de alt işler / ayak işleri için küçük işletmeleri taşeron olarak kiralarlar. Ekonomiden teröre değin gücün mantığı böyle işler.

PKK, TİKKO, DHKP-C, El-Kaide, Taliban, Eş-Şebab ve sair örgütler ÇUŞ veya Küresel Güçlerin taşeronu olarak imalattan halka arz edilmişlerdir. Partiya Karkeren Kurdistan (Kürdistan İşçi Partisi) olarak bilinen ve ERNK, PJAK, PYD, HPG, KCK gibi terör kollarıyla 1 milyar avroluk bir kaynağa hükmeden PKK taşeronluktan konsorsiyum aşamasına geçmek için son tahlilde uygun bir uluslararası konjonktür yakalamış olsa da “İşçisin sen, işçi kal!” şarkısının kapsama alanı dışına çıkabilmiş değil.

Buna karşın IŞİD tam bir konsorsiyum: 50 bini Irak ve Suriye‘de savaşan, 50 bini de diğer ülkelerde aktife geçmek için hazır bekleyen tam 50 değişik ülkeden militanı mevcut. Irak ve Şam İslam Devleti‘nin İngilizce kısaltması İSİS ile İSİL, Arapça kısaltması ise DİIŞ (ed-Devleti’l-İslâmiye fi’l-Irak ve’ş-Şam). DAEŞ ise Arapça baş harfler olan dal-elif-ayın-şın harflerinin yan yana dizilmesiyle oluşan yeni telaffuz sözcüğüdür.

Halifelik‘ iddia eden ve ‘Biat‘ bekleyen bu sözde ‘İslam Devleti‘ dünyayı ‘emirlik‘ adı altında eyaletlere ayırmakla kalmamış, elinde tuttuğu yerleri de hesapta ‘şeriat‘la idare ediyor. Selefîlik ve Cihad kavramı tarihin az gördüğü dehşet – cinayet seanslarına sahne oluyor.

Sahne derken; profesyonel korku prodüksiyonları.. Bol Oscar’lı Hollywood filmlerinden tek farkı buz gibi gerçek olması. En eski kafa (Cahiliye) olarak tarif edilebilecek olan IŞİD, katliam propagandalı mürit toplama işindeyse en ileri görsel teknolojileri kullanabiliyor. Sadece bazılarının çekim maliyeti 200-300 bin Amerikan doları.

Yıllık geliri 2-3 milyar dolar civarında olan bu çok uluslu, çok dilli, çok azgın ve çok ekonomik yönlü teşkilatın ömrünü uzmanlar yani istihbaratçılar en az 10-20 yıl olarak tahmin ediyorlar yani planlıyorlar. Bazıları ise bunun bir NATO projesi olduğunu saklamıyor.

Konsorsiyum; Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve İsrail istihbaratlarının öncülüğünde kendi denetimlerindeki hapishanelerde yetiştirilen özel adamlarla harekete geçiriliyor. ABD ve İsrail denetimindeki Ürdün‘de ordulaştırılıyor, ABD ve AB kontrolündeki Katar ve Suudî Arabistan tarafından ise masrafları karşılandırılıyordu.

Hedef orta vadeli bir taşla uzun vadede düzinelerce kuş vurmak. Haritaları değiştirmekten mezhep savaşlarına, Batı ülkelerinin bağırsaklarındaki göçmenlerin temizlenmesinden İslamiyet’in ‘en kötü‘ (worst) gösterilmesine, dehşetle nüfus planlamasından ganimet ekonomisine değin neler var neler.

Dahası bunların kanıksanması ve 2015’li milenyum yıllarından sonra korku, kaos ve kölelik sacayağından oluşan Ortaçağ‘a / Feodalite‘ye geçiş.

Ve benim bildiğim Türkiye konsorsiyumlara girerken de, çıkarken de uluslararası kamuoyu ile hareket eder. Velhasıl dünya 5’ten büyük değildir.

 

Bombalaya Bombalaya Erken Seçıme..

0

Üç yıldır Oslo’da başlayıp Imralı, Kandil ve Dolmabahçe’de devam eden” Çözüm süreci”‘nden, 7 Haziran seçimleri öncesi MHP’nin oylarını devşirmek için vazgeçildiğinin işaretleri verildi. Seçimler sonucunda oylar yüzde 41’e düşüp, HDP barajı aşıp iktidarın elden gittiğini gören AKP, ilk günden erken seçim histerisine tutuldu. Yıllardır PKK’ya ve IŞİD’e karşı yapılmayan operasyonların bugün gündeme gelmesi, doğrudan yapılacak bir erken seçimin sonuçlarını etkilemektir.

21. Yüzyılda yapılan ilk ve tek Sarayın sakini ise, en aktif aktörü olduğu 7 Haziran seçimlerinde uğradığı hayal kırıklığını tamir etmek için bütün ümidini erken seçime bağladı. Hedefi, MHP’ye giden milliyetçi oyları ve HDP’ye giden Kürt oylarını geri almaktır. Aynı zamanda HDP’yi barajın altında bırakarak, AKP’nin 350 milletvekili çıkarmasını sağlamaktır. Böylece AKP, Başkanlıkla ilgili Anayasa maddesini referanduma götürecek milletvekili sayısına ulaşmış olacak.

İşte bugün karşımızda operasyonlarla oluşan tablo bunun ifadesidir. Üç yıldır PKK ile yapılan flört ve IŞID(DAEŞ)e verilen her türlü destek, ne oldu da üç günde bitti? Bu örgütler üç günde mi terör örgütü oldular? Bizler ve bu örgütler üç yıldır kandırılıyor muyduk? Büyük bir trajikomik oyunun seyircileri miydik? Evet, aynen böyleymiş. Hem PKK’ yı, hem IŞID’ i bombalayanlar bizimle dalga geçmişler.

Bugün gerçekleştirilen operasyonların birkaç yıl öncesinden yapılması ve tehlike tamamen bertaraf edildikten sonra Kürt kardeşlerimizin -varsa- haklarının ondan sonra verilmesi gerekirdi. Önce şunu belirteyim,bölücü kanlı terör örgütünün eylemleri devam ederken, haklar konuşulmaz. Ya önce terörü yapan taraf terörü bitirir, ya da devlet terörü bitirir. Ondan sonra ülkenin iktidarı, muhalefeti ve Kürtlerin meşru temsilcileri bir araya gelir,Kürt kardeşlerimizin varsa haklarını yasal bir zemine oturtarak verirler. Birbirlerini kandırmazlar. Bir daha da bu konular gündeme gelmez.

Son günlerde hükümetin üç yıl aradan sonra başlattığı PKK ile ilgili operasyonlar hakkında “Bugün gerçekleştirilen operasyonların birkaç yıl öncesinden yapılması ve tehlike tamamen bertaraf edildikten sonra Kürt kardeşlerimizin haklarının yasal bir çerçeveye oturtularak bizzat siyasi iktidarın, muhalefetin de desteğini alarak vermesinin doğru olacağını düşünüyorum” diye yazmıştım. Bundan bazı milliyetçi arkadaşlarımın rahatsız olduğunu ve “Ne demek Kürt kardeşlerimizin hakları, verilmeyen hak, gelmedikleri görev var mı?” diye sorduklarını gördüm.

Kürtlerin bir kısmı yıllardır kimliklerinin, dillerinin, kültürlerinin devletçe asimile edilmeye çalışıldığına, kendilerinin aşağılandıklarına, ikinci sınıf vatandaş olduklarına inanıyorlar. Maalesef birkaç yıldır Sayın Erdoğan da bu böyle gördüğünü belirterek “çözüm veya açılım süreci” dediği süreci başlattı. Terörü bitirmeden terörün mimarlarıyla görüşmeleri başlattı. Ben bunun böyle olmadığını ortaya koyan yasal düzenlemelerden söz ediyorum. Kürtlerin bu milletin ayrılmaz bir parçası olduklarını hissettirecek tutum ve davranışlardan söz ediyorum.

Maalesef devletin bazı görevlileri yanlış uygulamalarla Kürtleri Türklere ve devlete düşman hale getirmişlerdir.  Daha doğrusu ben, bu yanlış algıların sona erdirilmesinden söz ediyorum. Halbuki onlar da, Cumhurbaşkanlığı dâhil her göreve gelebiliyorlar. Yalnız eğitim dilinin Kürtçe olmasına kesinlikle karşıyım. Çünkü dünyanın her yerinde eğitim dili, resmi dildir. Öyle olmaz, birkaç etnik grubun dili, eğitim dili olursa, milli birlik ve beraberlik bozulur. Ama anadil öğretimine sonuna kadar taraftarım.

Kürtlerin hakları konusunun ordunu kışlaya, polisini karakola sokarak, meydanı terör örgütünün şehir yapılanmasına bırakarak, örgüt başı Öcalan ve Kandil’in terör ağalarıyla pazarlık yaparak çözülmeyeceğine inananlardanım. Ok yaydan çıkmış, ateş bacayı sarmış, terör örgütünü muhatap alarak şımartmış, bölgeyi terk edip terör örgütünün faaliyet alanına çevirmişsin, IŞİD’i her yönden eğitmiş, desteklemişsin, ondan sonra birden çark edip havadan karadan vuruyorsun.

Böyle yapınca da inandırıcılığını kaybediyorsun. Bu durumda sonuç da, alamazsın, almaya çalışırsan da çok zayiat verirsin. Çünkü bıraktığın boşlukta mevziler tutulmuştur. Nitekim her gün birkaç polisimizin veya askerimizin şehadet haberiyle irkiliyoruz, perişan oluyoruz. Maalesef bu operasyonların samimi olmadığına inanıyorum ve iktidarı kaybetmenin can havliyle Türkiye’yi erken seçime götürüp küskün milliyetçilerin ve Kürtlerin oylarını geri almaya yönelik operasyonlar olduğuna yönelik kamuoyundaki yaygın görüşe katılıyorum.

Bazı milliyetçi ve muhafazakar AKP sempatizanı arkadaşlarımız, operasyonlarla ilgili eleştirdiğimizde, iktidara haksızlık yaptığımızı ve yapılan bazı güzel işleri (duble yollar, köprüler, metrolar, havaalanları yapımları, bedava kitap dağıtımı, hastanelerdeki yeni düzenlemeler)görmediğimizi söylüyorlar. Bunları söylemek hem ayıptır, hem de komiktir. Biz iktidarın maddi planda yaptıkları bazı hizmetleri inkâr etmiyoruz, ama bu dönemde ülkede yapılan manevi tahribatın daha büyük olduğunu söylüyoruz.  Unutmayın HİÇBİR MADDİ DEĞER, VATANIN VE MİLLETİN BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜNDEN DAHA DEĞERLİ DEĞİLDİR.

Ben son günlerde meydana gelen olaylara kesinlikle siyaset noktasından bakmıyorum, ülkenin geleceği ve devletin bekası açısından bakıyorum. Partiler, liderler, hatta ideolojiler gelip geçicidir. İşte Hitler, Mussolini, Stalin, Mao onların ideolojileri Nazizm, Faşizm, Komünizm ve Maoizm.Önemli olan devletin ve milletin kalıcılığı(devlet-i ebed-müddet) dır.

Gözün aydın Türk milleti!  İktidarı kaybeden AKP ve gölgesinde yattığı aslan, bombalaya bombalaya ülkeyi erken seçime götürüyor. Peki, arkadaşlar, daha önceleri neredeydiniz? Peki, yapılacak erken seçimin sonucu da buna benzer çıkarsa, o zaman ne yapacaksınız.  Allah yardımcımız olsun.

 

Ahvalimiz

Gün geçmiyor ki ülkemizde yeni olaylar yeni projeler gündeme gelmesin…

Bu bağlamda özellikle 19. yüzyıldan bu yana memleketin yumuşak karnını oluşturan doğu ve güneydoğuda yine yeni gelişmelerle karşı karşıyayız.

Ve bu gelişmelerden anlaşılıyor ki Ortadoğu’da taşlar bir kez daha diziliyor.

Ancak bu seferki dizimde kanaatimce yeni bir oyun kurucu daha sahnede: İran.

Çünkü İran’ın ABD başta olmak üzere Birleşmiş Milletlerle anlaşmaya vardığı nükleer silah geliştirme anlaşmasının akabinde Türkiye’nin de dâhil olduğu sınır çatışması başlamıştır.

İran’ın, ABD ile BOP üzerinde de bir anlaşma sağladığı gelişmelerden anlaşılmaktadır.

Peki, içinde yer aldığımız tüm bu gelişmeleri nasıl okumalıyız?

Sorunun cevabı üzerinde düşünürken, gündeme dair sosyal medyada paylaşılan, http://baranbaa.blogspot.com.tr/’den alıntılanmış bir değerlendirme dikkatimi çekti.  Bu alıntıyı alternatif bir okuma olarak dikkatinize sunmak istiyorum:

“Revize Edilen BOP:

1* Erdoğan iki hafta önce açıklama yaptı, dedi ki; “Suriye’nin kuzeyinde kurulacak bir devlete asla müsaade etmeyiz.”

2* İki gün sonra ABD bir açıklama yaptı ve “kuzey Suriye’de Kürtlere devlet kurdurma planımız yok” ifadesinde bulundu. Bunu İran da söyledi.

3* Bu açıklamaların akabinde Barzani de açıklama yaptı: “Önümüzde 2 seçenek var: Bağımsızlık ve bağımlılık. Biz ilkini seçeceğiz.”

4* Kuzey Suriye Kürtlerine (PYD) devletlik bahşetmeyen Türkiye, ABD ve İran, kuzey Irak Kürtlerinin (KDP) bağımsızlık fikrine karşı çıkmadı.

5* Peki kuzey Suriye’nin bağımsızlığına laf eden bu ülkeler kuzey Irak’ın “bağımsızlık” açıklamasına neden çıt çıkarmadı? Farkları ne?

6* Geçtiğimiz hafta kuzey Suriye Kürtlerinin (PYD) lideri Salih Müslim: “Silahların parasını KYB ödüyor” dedi. KYB Irak eski cumhurbaşkanı Talabani’nin partisi ve aynı zamanda Barzani’nin ezeli rakibi.

7* Özetle PYD, PKK ve KYB bir taraf, KDP bir taraf. Dünya KDP’nin yanında… PYD IŞİD’le savaşarak yok oluyor. PKK da aynı sonu yaşayacak.

8* IŞİD, KDP’nin tek ve en önemli Kürt temsilcisi olmasını sağlıyor. Bu nedenle IŞİD KDP’ye değil, PYD’ye saldırıyor. IŞİD Libya’ya kadar bile gidiyor ama Erbil’e gitmiyor.

9* her şeyin sonunda PYD ve PKK’nın örgüt kadrosu dağıldığında kuzey Suriye Kürtleri de KDP’nin himayesine girecek: Büyük Kürdistan.

10* İran bu planı destekliyor. Çünkü KDP ırak’ı böldüğünde Irak’ın güneyinde kalan Şii bölgesini de kendisi ilhak etmeyi planlıyor. 15 sene önceki BOP haritasındaki Arab Shia State’nin [Arap Şii Devleti] açıklaması bu durum işte.

11* Durumun farkında olan PKK, Türkiye’nin de bu plana dâhil olmaması için terör olaylarını artırdı. Amaç Türkiye’yi arada bırakmak. Ama KDP Türkiye’nin operasyonlarına ses çıkarmıyor. Kürt KDP Kürt PKK’nın yok edilmesinden rahatsız değil.

12* Kuzey’de Türkiye, güneyde IŞİD tarafından kuşatılan PKK/PYD kurtuluşu Şengal’de aradı. Örgüt, Şengal’de üs kurdu.

13* PYD/KDP’nin Şengal’de yeniden örgütlenmesi planı bozuyordu. Bu nedenle KDP devreye girdi, örgütü uyardı: oradan çekilin, mesajı verdi. kürt kdp kürt pyd’nin yaşam alanı oluşturmasına bile müsaade etmiyor.

14* Fakat PYD/PKK’nın kaçacak yeri kalmadı. Ne İmralı, ne HDP ne Avrupa örgüte sahip çıkmıyor. Satıldılar. Devir artık Barzani’nin devri.

15* Şunu soranlar olabilir: “Madem plan PYD/PKK’yı yok etmek üzere dizayn edildi, Türkiye neden IŞİD’in üzerine yürüyor?” Cevap basit aslında:

16* Türkiye Kürtleri kesen IŞİD varken PYD için Suriye’ye girse, dünyaya durumu açıklayamazdı. O yüzden harekât nedeni IŞİD oldu.

17* Her ne kadar IŞİD için girse de, Türkiye kuzey Suriye’de PYD/PKK unsurlarını da temizleyecek. Mazeret de hazır: PKK eylemleri.

18* Hatta Türkiye, ülkedeki mültecileri bir kuzey Suriye kentine yerleştirerek o bölgeyi kontrol altına alarak yeni vilayeti yapabilir. Buna hem maddi hem manevi hem de hukuki hakkı var.

19* ABD bu plana razı olur mu? Onun da cevabı basit: Dün Türkiye Suriye’ye girdikten kısa süre sonra incirlik konusunda anlaşma açıklandı.

20* Türkiye kuzey Suriye’ye giriş izni karşılığında İncirlik üssünü ABD saldırıları için açmaya razı oldu. Ama asıl gelişme dün sabah yaşandı.

21* ABD Suriye Büyükelçiliği yaptığı açıklamada “Esad gitmelidir” ifadesine bulundu. Yani, ABD Esad konusunda Türkiye’nin frekansına girdi.

22* Kuzey Irak ve Suriye’nin bir kısmı ABD güdümlü Barzani’nin, kalanı Türkiye’nin, Irak’ın güneyi İran’ın. Güney Suriye ise Esad’sız…

23* Herkesi tatmin edecek tek plan bu. Fakat plan değişir mi? Ortadoğu’da her şey bir günde değişebilir. Bekleyip göreceğiz.

24* Son olarak, “ABD neden geri adım atıyor” diye soranlar olabilir. Evet, ABD Suriye politikasında yarım adım geri gitmiştir. Çünkü artık Batı’nın 5 harfli büyük bir problemi var.”

Ki bu problemden maksadın Rusya olduğunu söylemek mümkün.

Ciddi iddialar içeren bu tahlilin isabetine ya da isabetsizliğine dair yorumları takdirinize bırakıyorum…

Ancak bu konuda dikkat çekici bir diğer husus Almanya ve İngiltere’nin ABD’den onaylı olarak, PKK kamplarına Türkiye’nin gerçekleştirdiği bu saldırılara karşı olduğuna dair beyanat vermeleridir.

İngiltere’de yayınlanan The Times ve The Independent gazetelerinde PKK’ya yönelik yapılan bu saldırılara onay vererek ABD’nin Ortadoğu’da büyük hata yaptığına, bunun yanında Türkiye’nin de kendini bir kaosa sürüklediğine dair çeşitli yazılar çıkmaktadır.

ABD merkezli İran ve Türkiye ayaklı bu yeni gelişmelerin neticesinde ülkemizin yeni bir başlangıca mı yoksa yeni bir felakete mi sürükleneceğini hepimiz yakın zamanda göreceğiz.

Umarım zaman bu defa ülkemizin lehine işler…

Saygılarımla…

 

Dil ve Edebiyat Dergisi Şiir Yıllığı

0

Türkiye’nin gerek muhtevası gerekse fizikî yapısı itibariyle en kaliteli edebiyat yayını olan Dil ve Edebiyat Dergisi; zaman zaman, kültür hayatımız için hazine değerinde kitapları, dergi ile birlikte okuyucularına sunuyor. Bu kitapların birincisi, dergiyi yayınlayan Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği’nin 2010 yılında liseli öğrenciler arasında tertip ettiği hikâye yarışmasında dereceye giren öğrencilerin kalem ürünleri olarak kültür hayatımıza kazandırılmıştı. İkinci kitap, yine lise öğrencileri için tertip edilen ‘Deneme’ türündeki yazılardan oluşuyordu.

Dil ve Edebiyat Dergisi, 75. Sayısı ile birlikte okuyucularına, Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği’nin 7 numaralı yayını olarak, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 692 sayfa hacimli 2014 Yılı Şiir Yıllığı‘nı hediye etti.

Yıllığın birinci bölümünde; Derginin Genel Yayın Yönetmeni Üzeyir İlbak’ın: Yeni Türkiye’de Kültürel Kimliklerin Ortak Değerleri İnşası – Anadolu’nun ‘Yerli Düşünce’ Kaynaklarına Dönüşü başlıklı makalesi; Zafer Acar’ın: Kargışları Alkış Olarak Görmek – Tatlı Limon; başlıklı sunuş yazısı; Üzeyir İlbak, Zafer Acar, Zafer Özdemir, Abdullah İlhan ve Aykut Nasip Kelebek’in: Doğan Hızlan ile Eleştiri Üzerine Sohbeti ve Zafer Acar’ın: 2014’de Dergiler: Muhtarsız Edebiyat Köyü başlıklı makalesi yer alıyor.

Yıllığın ana bölümünü; hâliyle, şiirler oluşturuyor. Bu bölümde:  Dil ve Edebiyat Dergisi’nin Şiir Sayfaları Editörü Zafer Acar’ın; Ay Vakti, Bir Nokta, Değirmen, Dergâh, Edebiyat Ortamı, Ekin Sanat, Hece, Hürriyet Gösteri, Kitap-lık, Kubbealtı, Kurşun Kalem, Külliye, Mesele, Milliyat Sanat, Mühür, Notos, Papirüs, Patika, Sâbit Fikir, Sincan İstasyonu, Şiir Saati, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Varlık, Yasak Meyve ve Yordam gibi yayınların da aralarında bulunduğu 75 adet dergiyi ve 3 adet internet sitesini taramak suretiyle seçtiği şiirler yer alıyor.

Fikir, Aksiyon Adamı ve Kudüs Şairi Mehmet Âkif İnan’a Rahmet ve Dua ile sunulan kitabın şiir bölümünde: Türkiye’den 126 şairinin şiirleri, medeniyet havzamızdan Türkçemize kazandırılmış 10 adet şiir, ayrıca Kürtçe, Lazca ve Süryanice şiirler, yabancı dillerden çeviri şiirler bulunuyor.

399. sayfadan 465. Sayfaya kadar devam eden ‘Soruşturma‘ bölümünde;

1-Günümüzün hâlihazırda yazılmakta olan şiiri üzerinde sizce hangi şair, kuşak veya akımın etkisi bulunmaktadır?

2-Şiirinizin öznesi (şiir-kişisi) siz misiniz?

3-Yer altı edebiyatın, özünü kaybeden insanla yeryüzüne çıkma ve merkezîleşme şansı var mı yoksa kirli-yenilik hep yenik mi kalacak?

4-Ülkemizde ödül mekanizması doğru işliyor mu?

5-Hükümetin ‘Yeni Türkiye’ politikası hakkında ne düşünüyorsunuz? Kültür, sanat ve bilhassa edebiyat alanında neler yapması gerektiği konusunda görüş beyan edebilir misiniz?

Şeklinde düzenlenen sorulara, Abdullah İlhan, Ali Emre, Ali Görkem Userin, Ali K. Metin, Aykut Nasip Kelebek, Celal Fedai, Furkan Çalışkan, Hayrettin Taylan, Hayriye Ünal, M. S. Karademir, Mustafa Özçelik, Nurettin Durman, Özcan Ünlü, Selim Sina Berk, Seyfettin Ünlü, Suavi Kemal Yazgı ve Şeref Akbaba’nın verdiği cevaplar kitabın 5. Bölümünü oluşturuyor.

Poetik Alıntılar ve Duruşlar‘ başlıklı bölümde: Ezra Pound, Üzeyir İlbak, Haydar Ergülen, Mürsel Sönmez, Enver Ercan, Hüseyin Akın, Ali Emre, İbrahim Tenekeci, Bünyamin K. ve  Aykut Nasip Kelebek’in: edebiyat, kültür, inanç, yazarlık, şairlikve şiir üzerine efradını câmi, ağyarını mâni ölçüsünde fikir beyanları dikkat çekiyor.

Yeni Şiir Kitapları‘ başlıklı bölümde; Mehmet Âkif İnan, Hüseyin Peker, Salih Bolat, Hüseyin Alemdar, İsmail Kılıçarslan, Hakan Kalkan, Şafak Çelik, Murat Sözer, Ali Emre, Can Bahadır Yüce, Dilek Kartal, Mehmet Sümer, Cihat Duman, Zeynep Kayabaş, Eşref Yener, Gülten Akın, Cahit Koytak, Turan Koç, Enver Ercan, Mürsel Sönmez, Ali Ural, Ali K. Metin, Âdem Turan Özcan Ünlü, Ahmet Murat, Hakan Arslanbenzer ve Hayriye Ünal imzalı şiir kitaplarının tanıtım ve değerlendirme yazıları yer alıyor.

2014 Şiir Yıllığı‘na, hızlıca göz gezdirildiğinde;

Vermem sana can, çek elini ey melekü’l mevt

Cananıma nezreylediğim cana dokunma

*

Sır atlarla geçildi kıldan ince o sıratlar

*

Avazeyi bu âleme Davud gibi sal

Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş

*

Cihan-ârâ cihan içredir ârâyı bilmezler

O mâhiler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler

*

Bir hayata çattık ki hayata kurmuş pusu

*

Aldığımız nefesi bile geri veriyoruz

Demek ki hiçbir şey bizim değil.

*

O gül endam bir al şâle bürünsün yürüsün

Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün

*

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

*

Kabilinden ‘mısra-ı berceste‘ler veya ‘berceste beyit‘ler bulmak mümkün olmuyor.

Mevlana Hazretleri’nin buyurduğu gibi:

Dünle beraber gitti cancağızım

Ne varsa düne ait,

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım

İse de… Söylenen yeniler, eskilerle mukayese edildiğinde neticeden memnun kalabilmek için hayli iyimser olmak gerekiyor.

Mamafih, kötümser olmaya da gerek yok. Test usulü ile kısırlaştırılan ifâde kaabiliyetine rağmen, beliğ nesirlerin, ümit veren seçkin nazım örneklerinin bulunduğunu görmekle okuyucu, tatminkâr ölçüde ferahlık duyabiliyor. Özellikle edebiyat üzerine yazılar, edebiyatın ciddî ve lüzumlu bir alan olduğunu ispat ediyor.

Olmazsa olmazlar bakımından bir sıkıntımızın olmadığı anlaşılıyor.

Zâten, olmazsa olmazlarımız olmasaydı, hiçbir şey olmazdı.

Türk Dil ve Edebiyat Derneği, Dil ve Edebiyat Dergisi, güzel hizmetler gerçekleştiriyor.

DİL VE EDEBİYAT DERGİSİ YAYINLARI:

Yönetim Merkezi: Dil ve Edebiyat Derneği. Feshane Caddesi Nu: 3 Eyüp 34050 İstanbul. Telefon: 0.212-581 69 12 Belgegeçer: 0.212-581 12 54  www.ded.org.tr e-posta: bilgi@ded.org.tr

 

DİL VE EDEBİYAT DERNEĞİ:

İstanbul’da 22 Mayıs 2008 tarihinde kuruldu. Ocak 2009’da Dil ve Edebiyat Dergisi’ni yayınladı.

Dernek Başkanı Ekrem Erdem, Dil ve Edebiyat Dergisi’nin ilk sayısında, dernek ile ilgili olarak şu bilgileri veriyor:

Dil, milleti meydana getiren unsurların başında gelir. Dil, millet fertleri arasındaki anlaşmayı sağlayan, millî birliğin esasını ve özünü teşkil eden bir araçtır. Toplumlar millet olmayı bir dile sâhip olmakla elde eder ve millî varlıklarını da kendi dilleriyle koruyabilirler. Dilini geliştirip zenginleştiremeyen, yabancı dillerin istilalarından koruyamayan milletler, ne millî bir kültür oluşturabilir, ne de oluşmuş kültürlerini koruyabilirler. Yozlaşma ve yabancılaşma dille sınırlı kalmayarak, zamanla bütün değerlerin yok olmasına ve millî birliğin telafisi imkânsız zararlar görmesine sebep olur. Dili yozlaşan, yabancı dillere karşı; gerek toplum hayatında, gerekse bilim ve eğitimde geri planda kalan bir milletin geleceği ciddî şekilde tehlikeye düşer.

Bugün dilimiz iyi konuşulup yazılamamaktadır. Türkçemiz her gün biraz daha bozulmakta ve cümle bozukluklarına hemen herkesin konuşmasında rastlanılmaktadır. Dilimize karşı kayıtsızlık ve özenti, maalesef iş adamlarımızı ve esnafımızı da etkilediğinden üretilen mal ve ürünlerin isimlerinde, ticarî unvan ve adlarda yabancılaşma süratle artmaktadır.

Şehirlerimizin cadde ve meydanlarında dolaşıldığı zaman, mağaza ve işletmelerin isimlerinde nasıl bir dil kirliliği yaşadığımız rahatlıkla görülebilmektedir.

Güzel bir Türkçenin yeni nesillere aktarılarak varlığını devam ettirebilmesi için, şahıslar ve toplumla ilgili duyarlılık kaçınılmazdır. Bu konuda birey ve toplum olarak hepimiz dil bilincine sahip olmak ve bilinçli çabalar göstermek mecburiyetindeyiz. Dilimizin bozulmasını önlemek ve yabancılaşmasının önüne geçmek için Türkçenin doğru kullanımıyla ilgili bilincin oluşturulmasına, öncelikle aileden başlanmalıdır. Çünkü çocuklarımız Türkçeyi önce ailelerinden öğrenmektedir. Okul öncesi eğitimden başlayarak yüksek öğretime kadar dil eğitimiyle ilgili gerekli tedbirler alınmalı ve bir takım düzenlemeler yapılmalıdır. Bu çerçevede dil eğitimi ciddî olarak gözden geçirilmeli ve öğrencilerimize iyi bir dil bilinci verilmelidir.

En doğru eğitim, ülkenin kendi diliyle yapılan eğitimdir. Dil bilimcilere göre insan en iyi biçimde kendi dilinde düşünebildiği gibi, verimliliğini ve yaratıcılığını da kendi dilinde gösterir. Türk dilinin bozulma ve yabancılaşmasının önemli sebeplerinden birisi olan yabancı dille eğitime son verilmelidir. Ayrıca, Üniversitelerimizde Türkçenin eğitim dili olması ve bütün tezlerin Türkçe yapılmasının sağlanması, Türkçenin bilim dili olarak gelişmesinin önündeki engelleri kaldıracaktır. Yeryüzünde bazı eski sömürgeler dışında, yabancı dille eğitim yapan bağımsız bir ülke yoktur.

Dernek, dil bilincinin toplumda yerleşmesi ve gelişmesini sağlayacak faaliyetlerde bulunmak ve bu konuda çalışmalar yapan kişi ve kuruluşlara destek vermek maksadıyla kurulmuştur.

 

 

 

 

 

 

KUŞBAKIŞI

 

HAYATA EDEBİYATLA BAKMAK:

M. Fatih Andı bu kitabında şu başlıklar altındaki deneme yazılarını bir araya getirmiş:

Hayata edebiyatla bakmak, hayatı çoğaltmaktır, büyütmektir, zenginleştirmektir.

Hayata edebiyatla bakmak, hayatı bir sanatın estetik açılımları ile güzelleştirme inceliğidir.

Hayata edebiyatla bakmak, hayata bir çift göz yerine, bir çok çift göz ile bakabilme çoğalışıdır.

Hayata edebiyatla bakmak, bugünü olduğu kadar, derin geçmişi ve sınırsız geleceği de yaşayabilme imkânıdır.

Hayata edebiyatla bakmak, hayatın sınırlarının dışındaki hayatı da tanıyabilme başarısıdır.

13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 184 sayfalık kitabın ilaveli 6. Baskısı, Eylül 2013’de yayınlandı.

HAT YAYINLARI: Selamiali Efendi Caddesi Nu: 3 Huzur Çarşısı Nu:15 Üsküdar,  İstanbul

Hayata edebiyatla bakmak, hayatı özümseye özümseye, tadında yaşayabilmektir.

 

Telefon: 0.216-334 48 30 e-posta: info@hatyayinevi.comhatkitap@gmail.com www.hatyayinevi.com

 

ÜLKÜCÜNÜN ÇİLESİ

Türk Ocakları Ankara Şubesi’nin 1960 – 1985 yılları arasında müdâvimi olan gençlerin Galip Ağabeyi, kalemi kuvvetli bir yazardı. Makalelerinin bir kısmı hayatta iken, bir kısmı da vefatından sonra toplanarak kitap hâlinde yayınlandı.

Rahmetli; ülkücü ile ülkücülüğü şöyle tarif ediyor.

Ülkücünün, ülküsü ile münasebeti, hakikî bir aşkta sevenle sevgilinin münasebetine benzer. Hep verir, hiç almaz. Sevgili nazlıdır, sitemi eksik etmez, incinmeğe de hiç gelemez. Diğer sahalarda umumiyetle dikkatsiz hareket eden Ülkücü, sevgili bahis konusu oldu mu baştanbaşa hassasiyet kesilir. Şahsına fenalık yapanlara pek aldırmaz ama ülküsüne yan gözle bakanlara tahammülü yoktur. Sadakati için karşılık beklemez, mükâfat istemez, bir garip kişidir… Ülküsüne hizmet edenlere son derece hürmetkârdır. Gerçek âşıklar gibidir; kıskanmaz. Sevgilinin sevildikçe güzelleşeceğini bilir. Sevmenin gururu yegâne süsüdür. Ülkücünün en çok dinlediği, nasihattir. ‘Yapma!’ derler, ‘Hayatını heba etme!’ derler, ‘Gününü gün et!’ derler. O kadar çok şey söylerler ki, hiç bitmez. O hepsini dinler, ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.

İlk baskısı 1975, 7. Baskısı Temmuz 2014 yılında yayınlanan 12 X 19,5 santim ölçülerindeki eser, 251 sayfadır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

TÜRK SİYASÎ TARİHİ:

Prof. Dr. Kemal H. Karpat, Türkiye’de hâl-i hazırda var olan siyasî sistemi, Osmanlı Cihan Devleti’nin son döneminden başlayarak kendine has üslubuyla yaptığı dikkat çekici analizlerle anlatıyor.

Türkiye’de modern siyasî sistemin başlangıcı olarak 1839 Tanzimat Fermanı’nı kabul eden Kemal Karpat, bu yıldan itibâren Osmanlı toplumunda nelerin değiştiğini, dönemin önde gelen edebiyatçıların ve düşünürlerinin eserlerinden, gazete yazılarından yola çıkarak yorumluyor, bu yorumlarını da belgelerle zenginleştiriyor.

Daha sonrasında Meşrutiyet’in ilânı ve Jön Türk Devrimiyle Osmanlı Devleti’nin siyasî rejimi olan monarşı döneminin bitişi ve akabinde Cumhuriyet’in ilânı, CHP’nin tek parti olarak devletin başına gelmesi, en nihayetinde çok partili sisteme geçiş, ordunun her dönemde, nasıl siyasî rejimin en önemli unsuru haline geldiği ve aralarda yaşanan darbeler…

Kemal Karpat, Türk Siyasî Tarihi isimli kitabında her dönemi anlatan/açıklayan en önemli sâiklerin temellerinin, nasıl bir önceki dönemde atıldığını ve tarihin ancak edebiyat, sosyoloji, psikoloji ve felsefe gibi ilim dallarıyla kullanıldığında temel problemlere nasıl cevap verdiğini birbirinden farklı birçok örnekle sentezleyerek okuyucusuna naklediyor.

368 sayfalık kitap, 2014 yılında yayınlandı.

TİMAŞ YAYINLARI:

Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00

e-posta: timas@timas.com.tr /  www.timas.com.tr

 

 

DERKENAR:

KADÜK (*) BİR KELİME: ‘SÖZCÜK

 

Kelime‘ kelimesi ‘Türkçe değil‘ diye dilimizden atılıp, yerine önce ‘tilcik‘ kelimesi konuldu. Tutmayınca ‘sözcük‘ kelimesi kullanılır oldu. Yanlış yapıldı, yanlış yapılmaya devam ediliyor. Türkçenin kaideleri çiğneniyor. Dil bayrağımız olan Türkçe ve kaideleri; paspas değildir, sakız değildir. Çiğnenmemeli.

 

Kelime‘ kelimesinin karşılığını lügatler; ‘Bir veya birkaç heceden meydana gelen ve bir mânâ ifade eden söz‘ olarak veriyorlar. ‘Sözcük‘, yapısı itibariyle, ‘kelimeden daha küçük‘ yapıda olan bir ifade vasıtasıdır. ‘Kelime‘den daha küçük olan ifade vasıtası ‘hece‘dir. Bu durumda sözcük kelimesinin karşılığı ya ‘kelimecik‘tir veya ‘hece‘dir. Nasıl olur da ‘kelime‘ yerine kullanılır?  ‘Kelimecik‘ diye bir kelimeye ihtiyaç olmadığına, ‘Hece‘ kelimesinin yerine de kullanılmadığına göre ‘sözcük‘ kelimesi ‘kadük‘tür.

 

(*)Kadük: Hükümsüz, geçersiz, terk edilmesi gereken.

 

KISA KISA…

1-MACARİSTAN’DA GÜL BABA: Erdoğan Aslıyüce / Yesevi Yayıncılık.

2-DİLLERİN ŞİFRESİ: Dr. Yusuf Gedikli / Boğaziçi Yayınları

3-ALİ NİHAD TARLAN’DAN DİVAN ŞİİRİ DERSLERİ: Güler Güven / Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları.

4-TÜRK SANATINDA TEZHİP: Prof. İlhan Özkeçeci, Şule Bilge Özkeçeci / Yazıgen Yayınları.

5-OSMANLI TÜRKLERİ: Justin McCarthy / Tarih ve Kuram Yayınları.

 

Bumuydu Çözüm Süreciniz?

0

13   yıldır   birbiri   ile  şutlaşanlar, Oslo’ da  masaya   oturanlar, Dolmabahçe’ de  yapılan  içeriğinin  ne  olduğunu   bilmediğimiz  görüşmeleri  yapanlar, Türk   Milleti’nin   hayrına   olmadığı   açıkça  belli  olan  kararları  alanlar, Apoyla  yatıp  kalkanlar, ya kafanız  basmıyor, ya da   ihanet  içindesiniz  …  Şimdi  koalisyon  senaryoları  göstermelik, oyalama  taktikleri  ortada.  Seçim  yenilgisini  telafi  için  erken seçime  gitme  planları  görünürde… Nasıl  olsa  yüzde  kırklar  ne  yaparsanız  destek  veriyor, hiç  düşünmeden  evet  diyor … Eviriniz ve  de  çeviriniz, sizlere  kim  ne  diyebilir?

PKK yı da, Işid’ i de  korumakla, Türk  askerini  susturmakla, pasifize  etmekle  geçirilen  günleri  bu  millet  unutmayacak!  Soygunları, hırsızlıkları, bölücülere  göz  yummaları  aklı  selim  unutmadı  unutmayacak.  Bu  13  yıl  Türk  Tarihine  kara  leke  olarak  geçmiştir. Duble   yollar  ne  şehitlerimizi   geri   getirir, ne  de  emekliye  verilen  24  tl   yerine  tabağa  konup  yenir…  Şimdi  tekrar   tek   başına   iktidar  olmak   için, kaybedilen  oyları  almak  için, koruduklarınızla  sözde  savaşa  tutuşup, şehitlerimizin  kanını  oya  tahvil  etmek, gözden kaçmamaktadır.  Komşularla sıfır  sorun  yerine, hepten   sorun  gözden kaçmamaktadır!

Güneyimizdeki  il  ve  ilçeler  13  yıldır  PKK  ya  teslim  edilirken  neden   sustunuz,  görmezden  geldiniz?  Alacağınız  oylar  ve  olacağınız iktidar, öldürülen  bir  tek   askerimizden   daha  mı  önemliydi?  Şimdi  adamlar  dağda  da, şehirlerde  de  iyice  güçlendiler. Ne  olacak şimdi?  Devlet  teröristle  masaya  oturmaz, planlar, ihanetin  bedelini  ödetir, gereğini  yapar.  Sıfır  terörle  devralan  hükümet, 13 yılda  teröristi   baş  tacı  yapa  yapa, şimdi  işin  içinden  çıkılamaz  hale  bu  ülke   getirildi, getirdiniz  .

Terör  örgütü  silahı  bırakmadan, teröristle  devlet   masaya  oturur  mu, var  mı  dünya  da  bir  eşi?  Masanın  bir  ucunda  PKK lı vatan  haini, silahlı  eşkıyalar, diğer  tarafında  Türkiye’yi  yönettiğini  iddia  eden  birileri.  Biz  terörle  mücadele  yerine  müzakere  ile sorunu  çözeceğiz, dediler  ama  olmadı  işte…  PKK ya  akla  hayale  gelmeyen   mevziler  kazandırdılar.  Işid’i  beslediler, yardım ettiler, bildikleri  halde  göz  yumdular.  Peşmergeyi,  dağdaki   katilleri   zılgıtlarla   sınırdan  içeri  alıp, yedirip   içirip  ABD  katkılarıyla  silahlandırıp, Suriye’deki  savaşa  gitmelerini  sağladılar.     Şu  an  Güneyimiz  boydan   boya  PKK  ve  Işit ‘in  elinde. Şimdi  ise  ” Bu  milli  bir politika”  diyerek, iç  siyasette, halkı  aldatmanın  yolunu  tuttular. Tüm  bu  politikaların   ihanetçilerden  başka  hiç  kimseye yarar  sağlamadığı  da  artık   ortaya  çıkmıştır  .  Ama  Ahmet  Emmi  hala  uykuda, kullanılan  din  adına  uyuşmuş. Oysa  Müslümanlar  uyanık  olmalı, okumalı, yazmalı, akıllarını  bir  kaç  uyanığa  teslim  etmemeli, kendileri  kullanmalı…

Orta  doğu  ve  bunca  Müslüman, bu  Emperyalizme  koltuk  çıkan  politikalar  yüzünden  kan  revan  içinde.  Birilerininse  tek  derdi iktidar   olmak, soygunları, haksızlıkları  karartmaktır.  Şehitlerin  kanını   istismar  etmek, kahraman  kesilip, milleti  tekrar  aldatmaktır. Hani   çözüm  süreciniz?  Hani   PKK  sınırı  terk  ediyordu?  Hani  silahlar  susmuştu?  Hani  barışınız?  Hani  Müslüman  ülkelere  lider olmak?  Hani  analar  ağlamıyordu?  Hepsi  iktidar  olma oyunu…

13  yıldır  Türkiye’de  cehalet, devlet  içinde  eylemdedir!

Ve  bu  millet  hala  uyanmamak  için  ayak  sürümektedir.  Bu  adamlara  millet çıkıp  sormalı    : ” Efendiler  bu muydu  sizin çözüm  süreciniz?  ”

Şehitlerimize  Allah  rahmet  eyleye. Âmin…

 

Türkiye Savaşa Girdi (mi?)

İncirlik Üssü ABD başkanlığındaki koalisyon ülkelerinin IŞİD’e karşı hava saldırılarında kullanmasına açıldı.

Foreign Policy Dergisi internet sitesinde bu haberi “Turkey Enters the War Against the İslamic State” yani Türkiye IŞİD’e Karşı Savaşa Girdi başlığıyla verdi. Dünya basını haberi aynı anlama gelebilecek yorumlarla manşetlerine taşıdılar.

Cahit Armağan Dilek‘in 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü’nde yayımlanan yazısında verdiği bilgilere göre,  “Türk Ordusu fiilen Suriye içinde (hava veya karada) operasyon yapmasa bile, Türkiye topraklarındaki bir üsten kalkacak bir yabancı savaş uçağının Suriye’de hava saldırısı yapması halinde Türkiye hukuken savaşın tarafı haline gelir.”

Çünkü “Suriye’deki savaşa uluslararası müdahaleyi öngören bir BM kararı yok. Ayrıca Suriye devleti tarafından bir yardım çağrısı da yapılmadığına göre Suriye’de yapılacak operasyonların yasal dayanakları da yoktur.”

Ancak Türkiye’nin “kendi imkân ve kabiliyetleri ile” Irak ve Suriye hudutları içindeki IŞİD ve PKK mevzilerini bombalaması meşru savunma” kapsamı içinde değerlendirilebilir.

Uluslararası Hukuk halen bebeklik çağındadır ve güçlünün haklı olduğu bir düzenin varlığını sürdürdüğü bir alandır.

Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın “Dünya 5’den büyüktür” diyerek “Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinin BM’yi etkisiz hale getirmesinin kabul edilemez olduğunu” haykırması bundandı. Ama bu adaletsiz dünya düzenini değiştirmek için yeterince güçlü değildik.

İşte bunu bir kere daha tecrübeyle anlayan Tayyip Erdoğan/ Ahmet Davutoğlu, daha önce IŞİD’e karşı savaşta taraf olmamaya özen gösterirken, şimdi ABD liderliğindeki koalisyonla birlikte hareket etmeye mecbur oldu.

Arslan Bulut‘un bildirdiğine göre, Suruç olayının arkasından İngiltere’nin (dolayısıyla ABD’nin) görüşlerini yansıtan The Times Türkiye’den beklentilerini açıklamıştı:

1- “Erdoğan, IŞİD’e karşı mücadele edenler arasında sahada fark yaratan tek güç olan Kürtlerle işbirliği yapmalı.

2-Türkiye, NATO’daki müttefikleri ile tam bir işbirliği içerisinde olmalı.

3-Erdoğan, stratejik İncirlik Üssü’nü Batı’nın hava kuvvetlerine açmalı.

İkinci ve üçüncü madde tamam. Birincisi için PYD ile ilişkileri takip etmemiz lazım.

*****

ABD Ne Yapıyor?

ABD için, IŞİD ve PKK/PYD hemen tasfiye edilmesi gereken terör örgütleri değil. Irak, Suriye ve Türkiye coğrafyasında planladığı sınır ve rejim düzenlemeleri için kontrol edilen, yönlendirilen birer maniveladır.

ABD’nin IŞİD merkezi Rakka’yı hiç bombalamazken, “Kürt koridoru” olarak planlanan bölgelere önce IŞİD’in saldırması, sonra IŞİD’in ABD tarafından bombalanması ve yerine kahraman(!) Kürtlerin yerleştirilmesi, buradan Arap ve Türkmenlerin sürülmesi tesadüf değil.

ABD Büyük Ortadoğu Projesinin bölgemizdeki ayağını gerçekleştiriyor. Bu kapsamda Akdeniz’e açılan bir Kürdistan inşa etme planını adım adım uyguluyor.

Bunu yaparken de “gölün kuşunu vurmak için, gölün taşını kullanıyor.”

***********************************************

PKK HDP’yi Neden Devreden Çıkardı?

7 Haziran seçimlerinde HDP’nin büyük başarısına rağmen, PKK ateşkes kararını kaldırdığını bildirdi. Kalleşçe saldırılar sonucu peş peşe şehit cenazeleri gelmeye başladı.

Diğer taraftan HDP yandaşı bir gruba, IŞİD tarafından, Suruç’taki canlı bomba saldırısı yapılması ve 32 gencin öldürülmesi Türkiye’nin IŞİD’e karşı kurulan koalisyona katılması ile sonuçlandı.

Türkiye iki büyük bela ile birlikte savaşmak zorunda kaldı. Üstelik muhtemelen Suriye’deki IŞİD­PKK çatışmaları Türkiye’ye de aktarılacak, iki örgüt Türk toprakları üzerinde de çatışacak.

Suriye’de ve Irak’ta birbiri ile savaşır gözüken dünyanın iki büyük ve organize terör örgütü (IŞİD ve PKK) ile aynı anda neden savaşmak zorunda kaldık?

PKK Türkiye’den toprak istiyor. Barzani Kürdistanı’ndan sonra Apo Kürdistanı kurmak istiyor.

IŞİD ve PKK/PYD Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye sınırına paralel bir bölgeyi ele geçirerek Akdeniz’e açılan bir petrol ve doğal gaz koridoru açmak istiyor.

Peki, IŞİD için Türkiye neden hedef ülke olsun? Suruç eylemi “IŞİD’in, PYD karşısında aldığı yenilgilerin intikamını almak maksadıyla yapılmıştır” demek bana yeterince açıklayıcı gelmiyor.

PKK hadi diyelim ki “çözüm sürecinin” gidişinden memnun değil. Hiç olmazsa neden “düşmanımın düşmanı dostumdur” bile demeden polise, askere saldırıyor, memur ve işçileri kaçırıyor?

Esasen PKK’nın çözüm sürecinin gidişatından memnun olmaması için pek bir sebep yok. Siyasi uzantısı olan parti Güneydoğu’da AKP’nin oylarını da devşirmiş, açık ara birinci parti olmuştu. PKK/KCK bölgede paralel bir devlet oluşturmuş, açıkça dağa militan devşiren, vergi/ haraç alan, yargılama yapan, alan hâkimiyetini ele geçirmiş bir güce kavuşmuştu.

Üstelik Batı tarafından PKK/PYD Suriye’de ve Irak’ta IŞİD’le çatışan “meşru” bir örgüt olarak tanınmaya ve silah desteği yapılmaya başlamıştı.

Kendisi için bu olumlu şartlara rağmen PKK neden çatışmasızlığı sona erdirdi? Yüzde 13 oy ve 80 milletvekili ile etkili olması beklenen HDP’yi neden bir bakıma denklem dışına itti?

Bölgede ve büyük şehirlerde kalkışma hareketleri için hazırlığını tamamlamış, güçlü silahlarla teçhiz edilmiş, dağdaki kadrosu katlanarak artmış olan terör örgütü PKK bir an evvel netice almak istiyor.

Sürecin durdurulması veya yavaşlatılması ihtimaline karşılık, süreci hızlandırarak devam ettirmek için, PKK’nın Türkiye’de yeni kurulacak hükümetlere de bir gözdağı vermeye çalıştığı düşünülebilir.

Kanaatimce HDP şimdilik kenarda bekletilecek. Yeri geldiğinde yine siyasi aktör olarak devreye sokulacak. HDP’nin siyaseten güçlü olduğu bölgelerin “özerk Apo Kürdistanı” için doğal sınır kabul edilmesi için kullanılacak.

PKK kötü polis olup korkuturken, HDP iyi polis olacak. Böylece HDP denize düşenin sarılacağı yılan olarak bekletilecek.

*******************************************

AKP’nin Suriye ve Açılım Politikaları Hatalı İdi

Erdoğan ve Davutoğlu Suriye’de iç çatışmalar başlayınca Esad’ın kısa sürede devrileceğini zannetti. Şam’da Emevi Camisinde namaz kılma hayali kurdular. Hesapları tutmadı. İran, Rusya ve Çin’in Esad’a bu kadar güçlü destek olabileceğini göremediler.

Dışarıdan müdahalelerle körüklenen iç savaşın bu boyuta geleceğini öngöremediler. İllegal örgütlerin lojistik merkezi olan Türkiye’nin nasıl bir bataklığa saplanacağını hesap edemediler.

PYD bu hatanın sonucudur. IŞİD belasının Türkiye’ye bulaşması da aynı hatanın sonucudur.

Türkiye ile ABD arasında yapılan son anlaşma, Türkiye’nin bir bakıma “hizaya getirildiğini” göstermekte. Suriye ve Irak’ta, ABD çizgisi dışında hareket edemeyeceğimizin kabul ettirildiği anlaşılmakta.

Erdoğan ve Davutoğlu’nun diğer hatası, terör örgütü PKK ile masaya oturup müzakere ederek siyasi bir çözüm arayışına girmesiydi. Legal olmayan bir terör örgütü ile meşru bir sonuç almanın mümkün olamayacağını da hesaplayamadılar.

Ak Parti’nin hesap edemediği bir diğer husus ise bölgede Ak Parti oylarının alan hâkimiyetini elinde tutan PKK/HDP’ye kaymasıydı. Bu ise AKP’nin tek başına iktidar olamaması sonucunu doğurdu.

Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay’ın ifadesiyle, HDP bu oyları PKK’nın silahlı tehdit ve baskıları ile kazanmıştı.

Ak Parti yaptığı bu hataların farkında ve çıkış yolu arıyor.

Keskin politika değişikliği ile PKK ve IŞİD’e karşı yapılmakta olan operasyonlar R.T.Erdoğan ve AKP’nin iç ve dış politikadaki kaygılarının ve mecburiyetlerinin sonucudur.

 

 

Gerçek Sevgi

Erich Fromm,  “Sevme Sanatı” adlı eserinde; Sevgi, kişinin kendi bütünlüğünü, bireyselliğini koruyarak gerçekleştirdiği bir birliktir. Sevgi, insana özgü dünyadan bir şeyler vermektir. Bunlar ilgi, sorumluluk, saygı ve bilgidir” demektedir.

Atalay Yörükoğlu’ da sevgiyi; “İnsanları birbirine yaklaştıran olumlu ve iyi duyguların tümü” olarak tanımlar.

“İnsan, sevme yeteneğini sevilerek kazanır. Sevmeden önce sevilmeyi öğrenir. “Sevecenlik, ilgi, anlayış, hoşgörü, acıma, bağlılık ve beğenme de bu duygunun ürünleridir” der.

 

Japon düşünür Masumi Toyotome, “Three Kinds of Love”Aşk üç çeşittir” adlı eserinde gerçek sevginin “nasıl” olması gerektiği hususunda modern çağa farklı bir pencere açmıştır. Toyotome, sevgiyi üç başlık altında incelemektedir:

1. Eğer türü sevgi: Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgi türüdür. “Eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim.” Gibi şarta bağlanmaktadır.

 

En çok rastlanan sevgi budur. Bir şarta bağlı, karşılık bekleyen sevgidir. Nedeni ve şekli bencildir. Amacı sevgi karşılığı bir şey kazanmaktır. İlişkilerin çoğu “eğer” türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk biter.

 

Bir genç Tokyo Üniversitesi giriş sınavlarını kazanarak babasını mutlu etmek için çok çalışır. Fakat başarılı olamaz. Babasının yüzüne bakacak hali kalmaz.  Üzüntüsünü hafifletmek için bir haftalığına Hakone kaplıcalarına gider.

Eve döndüğünde babası öfkeyle; “Sınavları kazanamadın. Bir de utanmadan Hakone’ye gittin” diye bağırır.

Delikanlı; “Ama baba, vaktiyle sen de Hakone kaplıcalarına gittiğini anlatmıştın” der. Baba kızarak, delikanlıyı tokatlar. Çocuk da intihar eder.

 

İnsanlar “eğer” türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler. “Eğer” türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır yük haline gelebilir.

 

2. Çünkü türü sevgi: Kişi, bir şey olduğu, bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır. “Eğer” türünden farkı yoktur, insana yük getirir.

Kişiler daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Sevenlerinin, bir gün başkasını sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama, sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer.

Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfın en çalışkan öğrencisi, yeni gelen çalışkan öğrenciye kızar.

Japonya da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış. Fena halde çirkinleşince, nişanlısı onu terk etmiş. Daha acısı, anne ve babası, ziyarete bile gelmemişler.

Sahip olduğu sevgi, güzellik temeli üstüne bina edilmiş olduğundan, bir günde yok olmuş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş.

Toplumlardaki sevgilerin çoğu “çünkü” türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür.

 

3. Rağmen türü sevi: Koşula bağlı değildir,  karşılığında bir şey beklenmez. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine de dayanmaz.

Bu tür sevgide, insan “bir şey olduğu için” değil, “bir şey olmasına rağmen” sevilir. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine “rağmen” olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor.  Değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor.

Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur. Bu tür sevgi, yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir. “Dünyadaki en büyük kıtlık, rağmen türü sevginin yeterince olmayışıdır!”

 

Bir mağazadan kendine gömlek alan çocuk tezgâhtara, “bu gömleği eve götüreyim. Eğer annemle babam gömleği beğenirse geri getirip değiştireceğim” diyor.

Tezgâhtar şaşırarak sebebini sorunca çocuk, “O’nlar hep benim istemediğim şeyleri yapıyor ve benim zıddıma davranıyorlar. Ben de O’nlara inat beğenmedikleri bir gömlek alacağım” diyor.

Evde ve okulda yeterince sevgi bulamayan insan, o sevgiyi dışarıda arar. Çünkü insan sevgisiz yaşayamaz.

 

Doğan Cüceloğlu, “olumlu benlik” kavramı için koşulsuz sevgiyi önerir: “Olumlu benlik bilinci için koşulsuz sevgi gereklidir. Koşulsuz sevgi birey ne yaparsa yapsın onun sevgi ve saygıya layık olduğunun kabulüdür. Bu tür sevgi içinde büyüyenlerin benlik anlayışları, güçlü ve olumludur.” Der.

 

Mevlana’nın şartsız kabul dediğimiz; “gel, gel kim olursan ol yine gel” çağrısı koşulsuz sevginin en güzel örneğidir.

 

Sevgi, yaşamı renklendirmekte, değerli ve yaşanır kılmaktadır. Sevgi ilgi, hoş görü, haklara saygı göstermek ve korumak demektir. Sevgi tahammül göstermek, kişinin kendisini aşması, doğaya, çevreye, tüm canlılara karşı duyarlı ve sorumlu olması demektir.

Değerli eğitimci Veysel Sönmez sevgi hakkında; “Sevgide yalan, kandırma, dolandırma, sömürme, öç alma, kin duyma, varlıkları araç olarak görme ve kullanma, küçük görme, aşağılama, ezme, öldürme, cezalandırma vb. gibi duygulara yer yoktur.” demektedir.

 

Kişiler arası iyi ilişkileri, barışı, güveni, fedakârlığı hoşgörüyü, başarıyı sağlayan sevgidir. Sevginin olduğu yerde; yenilikler ve güzellikler vardır.

Ümidimizi, yaşama sevincimizi, mutluluğumuzu sevgiden elde ederiz. Duyguların en yücesi, yüreğimizdeki bahçelerin en güzel çiçekleri sahip olduğumuz sevgidir.

Sevgiyi, tüm olumsuzluklara rağmen yaşatmamız gerekir. Niçin ve nasılları bir kenara bırakarak, insanları, ağaçları, hayvanları, toprağı, suyu kısaca tüm canlıları tadında sevmeli, sevgi dolu kalplerle yaşamayı bilmeliyiz.

Yunus’un diliyle son söz:

 

Ben gelmedim da’vi için,
Benim işim sevi için.
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmağa geldim.

Yunus Emre

Sevgiyle kalın…