22.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 797

Yard Doç. Dr. EROL ÜLGEN Şeyh’ül-Muharririn / Muharrirlerin Şeyhi Merhum ve Muhterem AHMET KABAKLI Hocamızı anlattı.

GİRİŞ:

Ahmet Kabaklı, milletimizin son dönemlerde yetiştirdiği, üstün vasıflı, geniş ufuklu, yüksek kabiliyetlere sahip mümtaz bir şahsiyettir. ‘Benlik‘ zaafının zerresini şahsiyetine bulaştırmamış kâmil bir insandır. İnsanlık abidesidir.

 

Devrimci olmadan yenilikçi, fanatik olmadan vatan ve millet sevgisi ile dopdolu, bağnaz olmadan iyi bir Müslüman, tabuları olmayan muhafazakâr, küresel kültür bağımlısı olmayan aydınlıklar yolcusu bir meş’ale idi. Arkasında tarikatlar, cemaat ve partiler yoktu. Siyasi bir lider, şeyh, emrinde ordusu bulunan bir komutan, milyarlara hükmeden işadamı, milyonları peşinden sürükleyen pop yıldızı, sinema oyuncusu değildi. Buna rağmen çok seviliyordu. Hayranlar kütlesi, pek çok kişinin gıpta ettiği sayıda idi.

 

Sıcaktı, candandı, mütevazı idi, samimiydi. Âlim ölçüsünde bilgiliydi. Fakat hiç kimseye asla tepeden bakmamış, büyüklük taslamamıştır. Harput’tan  şâhin gibi uçtu, alperen oldu, gönüllere kondu, vakit-saat gelince ilahî davete uydu ve cennete göçtü.

 

Milletimizin, Ahmet Kabaklı’lara çooook ihtiyacı var. Yetişmelerine vesile olması niyazı ile…

Oğuz Çetinoğlu: Ahmet Kabaklı Hocamız ile ilgili engin ve derin çalışmalarınızla tanınıyorsunuz. Rahmete vesile olur niyazı ile çalışmalarınızın bir bölümünü okuyucularımızla paylaşır mısınız? Uygun görürseniz hayatından başlayalım

Doç. Dr. Erol Ülgen: Ahmet Kabaklı, Harput Sarayhatun Camii’nde müezzinlik yapan Kabaklılardan Ömer Efendi ile Pertekli Bölükbaşılardan Münire Hanım’ın oğlu olarak 24 Mayıs 1924 tarihinde Harput’ta dünyaya geldi. Babasını 1926 yılında daha iki buçuk yaşında iken kaybetti. Babasıyla ilgili hiçbir hatırası olmayan Kabaklı’nın fakir bir çocukluk ve gençlik devresi başladı. 1931 yılında girdiği Elazığ Numune Mektebi’nde ilk ve orta öğrenimini tamamladı. Elazığ Lisesi’nden, 1944 yılında mezun oldu. Aynı yıl İstanbul Yüksek Öğretmen Okulunun parasız yatılı imtihanını kazanarak girdiği Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü 1948 yılında bitirdi.

Mezun olduğu yıl Diyarbakır’da öğretmenliğe başladı. Burada görev yaptığı sırada Diyarbakırlılardan çok ilgi ve itibar gördü. O Diyarbakır’ın verimkâr bir kültür muhiti olduğunu biliyordu. Kendisine Halkevi’nin çıkarttığı Karacadağ Dergisi’nin yöneticiliği verildi. Başta Ziya Gökalp olmak üzere Süleyman Nazif, Cahit Sıtkı gibi Diyarbakır’ın fikir ve edebiyat sahasında yetiştirdiği evlâtlarını hatırlatan toplantılar yaptı. Divan Edebiyatı geceleri düzenledi. Görevi sırasında öğrencileri ve velileri olmak üzere geniş bir Diyarbakırlı kitlesini kendisine bağladı. Böylece orada ciddî bir milliyetçilik havasının esmesini sağladı. Diyarbakır’daki görevi iki yıl süren Kabaklı oradan askere gitti. Onu gece geç vakitte uğurlamaya meslektaşları, öğrencileri, halktan sevenleri olmak üzere büyük bir kalabalık geldi. Diyarbakırlıların kendisine karşı gösterdikleri bu saygı ve sevgi onu çok mutlu etti.  Askerliğini 1 Kasım1950-30 Eylül 1951 tarihleri arasında  Manisa’da  tamamlayan Ahmet Kabaklı’yı Millî Eğitim Bakanlığı 1951 yılında Aydın Ticaret Lisesine edebiyat öğretmeni olarak tayin etti.  Görev yaptığı Aydın’da 23 Ocak 1951 tarihinde Aydınlı Elbir ailesinden, Kız Lisesi matematik öğretmeni Meşkûre Hanımla tanıştı ve evlendi.

Hak ve adalet yolunda daha iyi hizmet yapabilmek için hukuk okumak istedi. 1955 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’ne kayıt yaptırdı. 1 Nisan-1 Mayıs 1956 tarihleri arasında Tercüman gazetesinin açmış olduğu fıkra yarışmasına Ferhat Fırat imzası ve kendisine birincilik getiren ‘Üniversitede Münazaralar‘ başlıklı yazısı dâhil beş yazı ile katıldı.  Yarışmayı kazanan Kabaklı, aynı zamanda Türkiye’de yarışmayla yazar olan iki kişiden birisi oldu.  Bu sırada hâlen Aydın Ticaret Lisesinde Edebiyat öğretmenliğine devam etmekteydi.

1956 yılının güz döneminde Aydın Ticaret Lisesi’ndeki görevi sırasında Millî Eğitim Bakanlığı tarafından eğitim stajı için bir yıllığına Paris’e gönderildi. 1957 yılında Paris’ten dönüşünde İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsüne öğretmen olarak tayin edildi. 1955 yılında Aydın’da öğretmen olduğu sırada başladığı Hukuk Fakültesi’ni 1959 yılında tamamladı.  İstanbul barosu avukatları arasına katıldı. Kısa bir süre avukatlık yaptı.  Çapa Eğitim Enstitüsündeki öğretmenliği 1969 yılına kadar sürdü. Buradaki görevine İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda öğretim görevlisi olarak devam etti. Bu görevdeyken kendi isteğiyle 2 Haziran 1975 tarihinde emekli oldu. Daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’nda edebiyat dersi verdi.

Kimya Yüksek Mühendisi Taner Kabaklı isminde bir oğlu ve iki torunu olan Ahmet Kabaklı, 17 Kasım 2000 tarihinde kalbinden rahatsızlandı. Önce Türkiye Gazetesi Hastahanesi Kardiyoloji Servisi’ne kaldırıldı. Burada iki gün yoğun bakımda kaldı. Daha sonra anjiyo yapılması için 20 Kasım 2000’de Florance Nightingale Hastahanesi’ne nakledildi. 23 Kasım 2000’de tekrar kontrolden geçirilen Kabaklı, hemen ameliyata alındı. Başarılı bir ameliyatla kalp damarlarından beşi değiştirildi.   Ancak yoğun bakım ünitesinde enfeksiyon kaptı. Buradan üç günde çıkması gerekirken yirmi gün yatmak mecburiyetinde kaldı. Bu arada Kadir gecesine tesadüf eden 23 Aralık 2000’de 48 yıllık hayat arkadaşı, emekli öğretmen Meşkûre Hanım vefat etti. Hastaneden taburcu edildikten sonra sevgili eşi Meşkûre Hanımın mezarını ziyarete gidebildi. Hızla iyileştiği sanıldığı bir sırada akciğer enfeksiyonundan tekrar hastahaneye kaldırıldı. Ahmet Kabaklı, 8 Şubat 2001 tarihinde Perşembe günü saat 14.20’de Florance Nightingale Hastahanesi’nde Hakk’ın rahmetine kavuştu. 10 Şubat 2001 tarihinde Cumartesi günü tabutuna Türk ve Doğu Türkistan bayrakları sarılı cenazesi Fatih Camii’ne getirildi. Yakınları, öğrencileri ve sevenlerinden oluşan on binlerin katılımıyla öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazı sonrası eşi Meşkûre Kabaklı’nın yattığı Eyüp Sultan-Piyer Loti’deki aile mezarlığına defnedildi.

Çetinoğlu: Allah (cc) rahmet eylesin. Kabri nur ile dolu olsun.

Hocamızın şahsiyetinden de söz eder misiniz?

Ülgen: Ahmet Kabaklı, Cumhuriyetin ilk yıllarının yokluk ve yoksullukları içerisinde geçirdiği çocukluğundan beri hayatın zorluklarını bilen birisi olarak sade ve abartısız yaşadı. O, memleket meselelerinde, yazılarında ve konferanslarında ciddî, özel hayatında inanılmaz derecede şakacı, cana yakın, sevimli, esprili, alçak gönüllü, şen, cömert sevgi dolu, babacan, merhametli bir insan olarak tanınırdı. Yakın çevresi O’nu Türkçe’ye, Türkiye’ye ve Türk insanına aşkla bağlı, ilim sâhibi, araştırmacı, bıkıp usanmadan çalışan, vefalı, yardımsever, merhametli, haklının ve mazlumların yanında olan, halktan kopmayan gerçek aydın, kadirşinas, yeni projeler üretme yeteneğine sahip bir kâmil insan, kalemini menfaat için kullanmayan, çizgisinde direnen, yürüdüğü yoldan şaşmayan, dünya malına fazla değer vermeyen, bereketli bir fikir pınarı, uzun yıllar fikrini ve kalemini vatan, millet hayrına kullanan bir kahraman, bir mektep adam, haysiyet abidesi, millete ve tarihe malolmuş bir şahsiyet…  gibi daha bir çok özellikleriyle tanımakta ve anlatmaktadırlar.

Onun şahsiyeti aile çevresi ve bilhassa annesi Münire Hanımın söylediği ve okuduğu masal, efsane ve türkülerin tesiriyle şekillendi.  Annesinden sonra millî duygu ve düşüncelerle onu besleyen veetkili olan ikinci kadın Türkçe öğretmeni Cemile Hanım’dır. Lisede ise hayatının değişmesine vesile olacak edebiyat öğretmeni Cahit Okurer, Fransızca öğretmeni Cemil Meriç, tarih öğretmeni Yahya Pehlivan, matematik öğretmeni Vehbi Güney gibi seçkin ve sahalarında iyi yetişmiş ve etkileyici öğretmenlerin tesirinde kalmıştır. Öğrenci olarak girdiği Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Reşit Rahmeti Arat, Ahmet Caferoğlu, Ali Nihat Tarlan, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Mehmet Kaplan’dan dersler aldı.  Başta kendisine yakın bulduğu, ağabey gördüğü hocası Prof. Dr. Mehmet Kaplan olmak üzere diğer hocaları onun iyi bir meslekî eğitim almasında ve milliyetçi fikirlerinin gelişmesinde önemli rol oynamışlardır.

O, 20. ve 2l. Asrın alpereni olarak kalemiyle bütün Türk dünyasında gönüller fethetmiştir. O, milleti için, birliğin sembolü olarak gördüğü ve ideallerini süsleyen bir ‘alperen‘ olmak istediğini şöyle ifade etmektedir:

Benim bugüne kadarki hasretim ve geleceklerde yapmak ve anılmak için özlediğim şey, birçok yazılarımda kendisini anlatmaya çalıştığım alperen ahlâkı, alperen yaşayışı, alperen hürriyeti, milletimin her varlığını kuşatan alperen sevgisidir. Onun için Alperenlik hasretiyle yiğitliğe sarıldım. Her güzelliğin zaferi için çalışmaktan zevk aldım. … İşte ben, Çanakkale’den Bolayır’a, Rumeli’ye sallarla geçip kırk mübarek atlı ile Üsküb’ün, Belgrad’ın kalelerini alan kahramanlarla birlikte yaşadım.’

Farsça ve Fransızcayı edebî eserleri tetkik edecek kadar bilen Ahmet Kabaklı, hem doğu, hem batı kültürüne, yetiştiği muhitten ve aldığı meslekî eğitimden dolayı da zengin bir Türk kültürüne sahipti. Başta Anadolu’da olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde verdiği konferanslarda, radyo ve televizyon programlarında Türkün kültürünü, sanatını anlatmak için çaba göstermiş, yanık yürekleri serinletmiş ve cesaretlendirmiştir.

Sevenleri onu, sevgi yüklü olmasından Alperen’e, eserlerinde doğruluğu ve dürüstlüğü anlatmasıyla Yusuf Has Hacib’e, Türk dilinin korunması ve geliştirilmesi için yaptığı mücadele ile Kaşgarlı Mahmud’a, bilgeliği ve otoritesi yönüyle Dede Korkut’a, dünyanın neresinde Türk varsa onların dertleriyle hemhal olmasından dolayı dervişe, gaziye, akıncı beyine, her çağrılan yere gitmesiyle Evliya Çelebi’ye benzetmişlerdir.

Çetinoğlu: Siz, öğrencisi oldunuz mu?

Ülgen: Ben Kabaklı Hocanın klasik anlamda öğrencisi olmadım. Çevresinde bulundum. Üniversite7e, Türk Edebiyatı Vakfı’nda öğrencisi imişim gibi ilminden, feyzinden istifade ettim. Yazılarını, kitaplarını, sohbetlerini ve konferanslarını dinledim.

Çetinoğlu: Ahmet Kabaklı’ya saygınızın, hayranlığınızın oluşmasındaki etkenler nelerdir?

Ülgen: Biraz önce de ifade ettiğim gibi O’na hayranlığım evimizde okunun Tercüman gazetesindeki yazıları ile başlar. O’nu, Üniversitede edebiyat öğrencisi, ardından öğretmenlik ve üniversite hocalığı sırasında daha yakından tanıma fırsatı buldum. O’na Türk kültürüne yaptığı hizmetler ve milliyetçi bir çizgi izlemesinden dolayı ortaokul öğrenciliğimden beri sevgi ve saygı beslediğimi söyleyebilirim. Bu sevgi ve saygım O’nunla ilgili yazı çalışmaları yapmaya başladığımda daha da arttı. Bana göre, Kabaklı’nın hayat hikâyesi başlı başına bir roman konusu oluşturur. Yokluklar Türkiye’sinde yokluk içinde yetişip Türkiye’nin en saygın edebiyat ve fikir adamı olmak kolay değildir.

Bir de buna dürüst gazeteci kimliğini ekleyebiliriz. Onun ilk yazısından son yazısına kadar 13.500 civarındaki yazısını tespit ettim. Bu sayı Anadolu basını da taransa daha da artabilir diye düşünmekteyim. Onunla ilgili altıbuçuk ay süren çalışmadan sonra bibliyografyayı tamamladığımda uzak ve yakın dönemin önemli konuları ve resmini görme fırsatı buldum. Bunların bazılarını konu başlıkları halinde şöyle sıralayabilirim: Türkçe, dil, edebiyat, kültür-sanat, şiir, makale, deneme, hatırat, tiyatro, eleştiri, mülakat, biyografi (Yunus Emre, Mevlana, Yahya Kemal, Rauf Denktaş, İsa Yusuf Alptekin, Mehmet Kaplan, Ahmet Hamdi Tanpınar vs.), sohbet, folklor,  tiyatro, mektup, tarih, musiki gibi konu ve türlerin yanı sıra kitap, dergi, gazete ve ansiklopedi tanıtımı, toplum, gençlik, siyaset, yönetim, dış ve iç politika, sağlık, İstanbul, gençlik, belediye, şehir hayatı, bayramlar, çocuklar, Almanya’daki işçiler, işçi çocukları, terkedilmiş çocuklar,  ramazan eğlenceleri, TRT, okuyucu mektupları, diyanet, öğrenci olayları, çocuk vakfı, çocukların eğitimi, temaşa sanatlarımız, Karagöz okulu, basın, şehircilik, mimarî, üniversiteler, İstanbul’da asayiş, terör, İstanbul barosu, festivaller, turizm, Kıbrıs, âşıklar bayramı, ulaşım-trafik, çevre, ekonomi, ticaret, patrikhane, askerlik, kitap, kütüphane, spor, sinema, bale, opera, meslekler, esnaf ve sanatkârlar,  meslekî problemler, propaganda, miting, aile hayatı, işçi hakları, sendika, anma yazıları (Abdülhak Hamid, Ziya Gökalp gibi),  dernekler, eser yarışmaları, kanunlar, Atatürk, dış Türkler, avcılık-balıkçılık, devrimler, radyo programları, açık oturum, siyaset-savaş, şehit cenazeleri, güzellik yarışmaları, dinlenme tesisleri, grev-sendika, enerji, deprem, yeni ve eski edebiyat tartışmaları, hapishane, Bulgar zulmü, ortak Pazar, Avrupa topluluğu, ihtilaller, bölücülük, irtica, yolsuzluklar, af, bürokrasi, nevruz, YÖK, Göktürk abideleri, muhafazakârlık, milliyetçilik, Türkçülük, İslamcılık, öğretmenlik, öğretmenler günü, anneler günü, gazetelerin politikası, Ermeni meselesi, Gap projesi, Musul-Kerkük, başörtüsü, çarşaf ve sakala dair, PKK üzerine, insan hakları, arşiv ve muhtelif vs.

Bu tür yazılarında bilhassa yakın zamanımızda cereyan eden olaylarla ilgili önemli tespitler ve değerlendirmeler yapmıştır. Türkiye’nin yakın dönemi ile ilgili çalışma yapanların mutlaka Kabaklı Hocanın bazıları sıcağı sıcağına yazılmış objektif yazılarını okumaları gerekir diye düşünmekteyim.

Ben ayrıca kendisinin yazdığı yazılardan hareket ederek üç ayrı makale yayımladım. Bunlardan birisi ‘Ahmet Kabaklı’nın Yazılarında Mevlânâ‘, diğeri ‘Ahmet Kabaklı’nın Gazete ve Dergi Yazılarında İstanbul‘ ve sonuncusu da ‘Ahmet Kabaklı’nın Çocuk ve Çocuk Edebiyatı Üzerindeki Düşünceleri ve ‘Ejderha Taşı’ Adlı Eseri Üzerine Bazı Tespitler‘ adlı makaledir. İnşallah bunlara yeni yazılar eklenecektir. İşte yukarıda tespit ettiğim bu kadar konu çeşitliliğine ve zengin bir kültür birikimine sahip yazarımıza nasıl hayranlık duyulmaz. Ayrıca zengin bir kütüphane oluşturacak kadar kitap biriktirmiş olması ve vakfetmesi bile kendisine saygı duyulmayı gerektirir diye düşünmekteyim.

Çetinoğlu: Ahmet Kabaklı’yı görev yaptığı çevrelerde tanıyanlar, O’na gönül kapılarını açtılar. Kendisini tanıma imkânı bulan herkes O’nu gönül tahtına oturttu. Fakat bu insanların sayısı mahdut idi. Asıl sevgi-saygı çemberi ve hayranlar kütlesi, yazarlık hayatında oluştu ve gelişti.

Merhum Hocamızın yazarlık hayatına nasıl başladığını hayat hikâyesini verirken belirttiniz. O’nun yazı hayatını da anlatır mısınız?

Ülgen: Ahmet Kabaklı’nın yazı hayatı daha 22 yaşında üniversite öğrencisi iken 20 Kasım 1946 tarihinde Son Saat Gazetesi’nde başladı. ‘Yunus Emre’mi Yalan Söylüyor. Gölpınarlı mı?’  başlıklı tenkit yazısıyla başlamıştır. 1947 yılından itibaren ‘Hareket Dergisi‘nde ‘Ayın Hercümerci‘  başlığıyla polemik, mizah ve hiciv yazıları yazmıştır. Diyarbakır’da öğretmenliği sırasında ‘Karacadağ Dergisi‘ni yöneten Kabaklı giderek şiir ve yazılarıyla edebiyat camiasında tanınmıştır. Hareket ve Karacadağ dergilerinden başka Bizim Türkiye, Hisar, İstanbul, Çağrı, Türk Folklor Araştırmaları, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Mavera, Pınar, Kültür ve Sanat, Türk Edebiyatı gibi dergilerde de şiirler, makaleler yazmaya devam etmiştir.

Asıl ününü Türk basınında duyuran Ahmet Kabaklı, Son Saat, Tercüman, Yeni Haber ve Türkiye gibi gazetelerde idarecilerin ve geniş halk kitlelerinin dikkatlerini uyandıran kültür hayatımız ile ilgili konularda yirmi binden fazla fıkra ve makale  yazmıştır. Tercüman gazetesindeki yazıları önce ‘Fıkra Müsabakamızın Birincileri‘ başlığı altında yarışmayı kazanan diğer iki birinciyle birlikte aynı köşede dönüşümlü yayımlanmıştır. Eğitim stajı yapmak üzere Paris’e gitmesi sebebiyle yazılarını aralıklarla da olsa ‘Uzaktan Uzağa‘  başlığı altında okuyucusuyla buluşturmuştur. Bu ayrılık devresinde gazeteye Paris’ten ‘Paris Notları‘, ‘Paris Mektupları‘ başlıklarıyla yazılar yazmıştır.  1959 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur. Avukatlık yapmaya başlamış, tam bu sırada gazete el değiştirmiş ve yeni sâhibi Nihat Karaveli kendisinden gazeteye yazmasını istemiştir.  Bu teklifi kabul eden Kabaklı Tercüman’da 1961 yılından itibaren ‘Gün Işığında‘ adlı köşesinde yazmaya devam etmiştir. Tercüman Gazetesi’nin sahiplerinin değiştiği dönemlerde milliyetçi fikirlerinden dolayı zaman zaman sıkıntılar yaşamış, aynı zamanda tam iki sene yazdığı yazılardan hiç para alamamıştır.

11 Ekim 1961 tarihinde Tercüman’ın ortakları arasına Kemal Ilıcak’ta girmiştir.  Daha sonra Kemal Ilıcak’ın imtiyaz sahibi olmasıyla birlikte diğer kalem arkadaşlarıyla ‘Memleketi onarma ve kötülerden kurtarma mücadelesi‘ne girişmiştir. Gazete milliyetçi-muhafazakâr bir çizgi izlemeye başlamış ve okuyucu sayısı daha da artmıştır. Kabaklı yazılarıyla Türk milletinin bilhassa gençliğinin kalbinde yer etmiştir. Dilimizin, edebiyatımızın ve kültürümüzün önemli meselelerini köşesine taşıyan Kabaklı, fikirlerini çekinmeden yazmıştır. 1986 yılında Tercüman’daki yazılarına bir müddet ara vermiştir. 1986’nın sonu ve 1987’nin başlarında Yeni Haber gazetesinde yazmaya başlamış, ancak bu gazetenin yayın hayatı kısa sürmüştür. Daha sonra 15 ay gibi bir zamaaralığında gazete yazılarına ara veren Kabaklı, boş durmamış yakın tarihimizi yorumladığı ‘Temellerin Duruşması‘ ve senaryo olan ‘Şair-i Cihan Nedim‘i telif etmiştir.  1 Şubat 1988 tarihinde tekrar yazmaya başladığı Tercüman’daki yazı hayatı 2 Mart 1991 tarihinde son bulmuştur. Kabaklı, 19 Mart 1991 yılından itibaren Türkiye gazetesinde ‘Gün Işığında‘ adlı köşede yazmaya başlamıştır. Bu süre 19 Kasım 2000 tarihine kadar devam etmiştir. Türkiye gazetesindeki son yazısı ‘Damda Deve Aranır mı?’  olmuştur.

 

 

Sapla Saman Karışmış Yine

Türkiye’mizin etrafında bir ateş çemberi var ve gittikçe büyüyor. Yıllardır söylediğimiz ‘güven ve istikrar adası Türkiye’ söylemi dahi neredeyse tehlikeye girdi. Irak’la başlayan ve Suriye ile devam eden süreçte, ülkemizin bütün güney sınır komşuları ciddi bir kaos ile istihbarat ve terör örgütleri için ise geniş imkân sunar hale geldiler.

22 İslâm ülkesinin sınırlarının yeniden yapılandırılması ve bunların içinden etnik, mezhepsel ve lehçelere göre yeni devletçikler çıkarma projesi olan Büyük Ortadoğu Projesi gün be gün hayata geçerken neredeyse Türkiye dışında, proje için başkaca da bir pürüz kalmadı…

Son pürüz olan İran da; ABD ile yaptığı antlaşma çerçevesinde Batı’ya kapıları sonuna kadar açmış oldu. Bunun Türkiye’ye yararları olduğu gibi, çeşitli zararları da mutlak surette olacaktır.

Örneğin neredeyse tamamını yurt dışından aldığımız petrol fiyatları, dünya pazarlarına arz artacağı için ucuzlayacak; buna karşın Türkiye’nin ise İran’a neredeyse tekel olarak sattığı ürünlere ve hizmetlere artık Batılı rakipler gelecektir.

Bunun yanında İran’ın ordusuna yaptığı ve sınır komşusu olmamız nedeniyle dolaylı olarak bizi de ilgilendiren askeri harcamaları ve nükleer silah ihtimali azalacak; buna karşın doğu sınırımızın hemen dışında yeni etnik hareketlenmeler ve Erbil yönetimi benzeri yeni oluşumlar meydana gelecektir.

Patlamaya hazır bir bomba haline gelen Güney Azerbaycan konusu gündeme gelirken, Türkiye’nin önüne çeşitli mezhepsel savaş senaryoları da konulacaktır.

Geçen yazımızda dediğimiz gibi İran, ABD ile müttefik haline gelirken bir yandan da ülkesinde yeni bir turuncu devrimin kapısını aralamıştır. Ancak iç dinamikleri Ukrayna veya Kırgızistan’dan oldukça farklı olan İran’da, neyin plânlandığı ve ne kadara kadar esnetilerek içinden savaşsız olarak özerk yönetimler çıkarılacağı şu an için muammadır.

Bütün bunların yanı sıra en son Suruç’ta IŞİD’in düzenlediği ve 32 vatandaşımızın öldüğü saldırı gibi eylemlerle ülkemizin taciz edilmesi ve Suriye’deki cehenneme çekilmeye çalışılması çabaları da göz ardı edilmemelidir.

Öldürülen vatandaşlarımızın hesabı mutlaka sorulmalıdır. Ancak o vatandaşların da terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan PYD’ye destek için orada toplandıkları gerçeği de asla unutulmamalıdır. Bu konuda “izin verilmedi – verilseydi ölmeyecektiler, onlar şehittir” gibi ajitasyonlarla Hükümetimizi ve Devletimizi suçlamak en hafifinden vicdansızlık ve ihanettir.

Üstelik diğer yandan da “sözüm ona ateşkesi” artık tanımadığını ilan eden PKK’nın Adıyaman’da aynı gün düzenlediği saldırıyla şehit ettiği uzman çavuş ve yaraladığı askerlerimizin haberleri varken, bunu yapmak en basit ifadeyle yüzsüzlüktür…

* * *

Görüldüğü kadarıyla senaryo şöyle olabilir:

Türkiye içinde “mikro milliyetçilik” akımları tahrik edilecek, mezhepsel ayrım körüklenecektir. Bu konuda cem evlerine ve camilere saldırı ihtimalleri kuvvetlidir. Ayrıca ses getirecek ve infial uyandıracak farklı eylemleri de plânlıyor olabilirler.

Bu durumdaki Türkiye’nin uzayıp giden koalisyon görüşmelerine çok da tahammülü yoktur. Bütün partilerin üzerine düşen görev, artık 3’e beş’e bakmadan bir an önce hükümetin kurulması ve ülkenin yeni ve güçlü bir hükümetle yoluna devam etmesine imkân sağlamaktır.

Gün birlik ve beraberlik günüdür.

Yoksa Sayın Başbakan’ın canlı yayında söylediği gibi, “Bugün Suruç’ta, yarın başka bir yerde, öbür gün başka bir yerde” cenazelerimizin ardından ağlar dururuz…

 

 

Cevabını Arayan Sorular

Aslında yazımın başlığını “Türkiye de Pakistan’ı yaşamak” diye adlandıracaktım ama gelişen açıklamalar ve kafamızda oluşan bir takım şüpheler, bu başlık altında yazmağa mecbur etti. Suruç’ta öldürülen 32 kişinin katliamı tabi ki niyetleri ne olursa olsun tasvip edilecek bir olay değil. Ancak, güvenlik kuvvetleri daha önce de buna benzer hadiselerde otobüslerdeki insanları adım başı durdurur üzerlerini arar, otobüsleri ya gidecekleri yere göndermez geri çevirir, ya da gidilecek yere kadar kontrollerini sağlardı. Ancak burada görülmüştür ki, Urfa’ya kadar otobüsler hiç durdurulmamış, arama ve kontrolü yapılmamış, sadece Urfa girişinde arama yapılmıştır.

Şimdi:

a) Yola çıkanların niyetleri belli, gidecekleri pekte öyle tekin bir yer olmadığına göre (ki kendileri de tekin sayılmazlar) güvenlik güçleri buna nasıl müsaade etti ve neden kimlik kontrolü, arama tarama yapılmadı?

b) Suruç Belediyesine ait Belediye Kültür Merkezine hiçbir güvenlik tedbiri alınmadan o gençler nasıl dolduruldu, güvenlik güçlerine içeri girip kontrol yapmak istemelerine neden Belediye görevlilerince izin verilmedi, Mobesse kameraları neden çalışmıyordu?

c) PKK nın yaptığı her organizasyonda, HDP milletvekilleri, belediye yetkilileri bulunurken bu toplantıda neden hiç birisi yoktu?

d) Canlı bomba pimi çektiğinde onca ölümler, can çekişmeler yaşanırken, eş zamanlı olarak gerek Suruç ta gerek İstanbul ve birçok vilayetimizde protesto eylemleri yapıldı, bu katliamın yaşanacağını daha evvelden biliyorlar mıydı? (Takdir edersiniz ki bir mitinge hazırlanmak dahi en az bir haftalık süre ister).

Umuyorum ki yetkililer kısa zamanda kafalarda oluşan bu istifhamların cevabını bulup gün yüzüne çıkarırlar.

***

HDP’yi hâlâ Türkiye partisi olarak lanse etmeğe çalışan medya’yı anlamakta güçlük çekiyorum. Mikrofonu her eline aldığında orasını burasını oynatarak Cumhurbaşkanı ve Başbakan nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Devletine başkaldıran HDP Eş Başkanı Bayan: “Evet biz sırtımızı PYD ye dayıyoruz” diyebilmektedir. PYD bir terör örgütüdür, kuzey Suriye’nin eli kanlı PKK’sıdır. Sırtını terör örgütüne dayayan bir parti nasıl olurda Türkiye Partisi olabilir?

Evvelsi gün bir Uzman çavuşumuz çatışma esnasında, dün yine iki genç polisimiz vahşice uyurken enselerinden kahpece vurularak şehit edilmişken malum medya bunları neredeyse görmezden gelip, teröristlerin sözcülüğünü yaparak resmen 5. Kol görevini yapmaktadır. Anlaşılır gibi değil Türkiye her tarafından ne yazık ki kuşatılmıştır.

***

AKP Hükümetlerinin, yanlış ve cahilce Ortadoğu Politikaları yüzünden Türkiye, hızla Pakistanlaşmaya doğru sürükleniyor. Sınır komşumuz Suriye’nin içişlerine müdahale ederek oradaki terörist guruplarla içli dışlı olan Hükümet, Türkiye-Suriye sınırını yolgeçen hanına döndürmüştür. Afganistan-Pakistan sınırı da böyle. Afganistan iç çatışması Pakistan’a sıçramıştır. Taliban her türlü lojistik desteği Pakistan üzerinden yapmaktadır. İŞİD terör belasının Türkiye’nin birçok vilayetinde uyuyan hücrelerinin bulunduğundan ve güvenlik kuvvetlerinin bu durumu bilmesine rağmen müdahale edememesinden bahsediliyor. İşin vahamet boyutunu düşünebiliyor musunuz?

Türkiye’ye bu güne kadar 2,5 milyon Suriyeli mülteci gelmiştir. 800 bin daha gelmesi bekleniyor. Türkiye ekonomisi bunu kaldıramaz. Bu kadar insanı kontrol etmek ise hiç’te imkân dâhilinde değildir. 2,5 milyon nüfus, Türkiye’nin demografik yapısını değiştirir, Allah korusun önü alınmayan kötü neticelere doğru götürür.

 

 

Ölüm Peynir – Ekmek Gibidir Coğrafyamızda

 

 

 

Bir avuç toprak için yor kendini

Dünyada ölümden başkası yalan”

Evet başkası yalan ama ölüm de peynir – ekmek gibi çok ve peynir – ekmek gibi kolay coğrafyamızda..

Son bir haftada Irak‘ın başkenti Bağdat‘ta ölenlerin/öldürülenlerin sayısı 100, Diyala‘da 35, diğer yerlerde 40..

Son bir haftada Suriye‘de 59 çocuk öldürüldü.. Son bir haftada Suriye‘de 1231 militan öldürüldü.. Son bir haftada Suriye‘de hesapsız binlerce sivil öldürüldü..

Bayramda Türkiye‘de trafik kazalarında ölen kişi sayısı 74, yaralı sayısı 377.. Yine bayramda denizde boğulan kişi sayısı 16.. Aynı hafta denizlerimizde boğulan mülteci/göçmen sayısı ise 12, kurtarılan 611..

Bayram sonrası Adıyaman Kömür‘de çıkan çatışmada 1 askerimiz şehit, 2 askerimiz yaralı.. Yine bayram sonrası Şanlıurfa Suruç‘ta intihar saldırısında ölen insan sayımız 32, yaralı 104..

Ölüm aramızda kol geziyor adeta. Ölümün ve şiddetin kutsallaştırılması bu coğrafyanın ve coğrafyamızın çeperlerinin kaderi sayılmakta.

Din ve mezhep için olanı mı ararsın, etnik kimlik ve şehvet için olanı mı ararsın, diktatörlüklerin ülkesel ve bölgesel hesaplaşmasını mı ararsın, küresel efendilerin yerli işbirlikçilerinin azgınlıkta yarışmasını mı ararsın; gel vatandaş, hepsi var.

Alev Alatlı‘nın “Viva La Muerte (Yaşasın Ölüm)” kitabında fizikî anlamdan çıkarıp felsefî anlamda kodladığı ölüsevicilik / nekrofili artık diyar-ı topraklarımızda tam hükümran. Hatta hızla ölüm sevicilik / mors adorare tarzına bürünüyor. Santa Muerte / Aziz Ölüm kültüne bağlılığın hızla yayılması gibi..

 

“Ölüm anamdır benim

Külüm, tarlamdır benim

Yeryüzü gurbetimdir

Gökler sılamdır benim”

Böyle diyor ‘Biraz Öldürün Beni‘ şiirinde şair. Ve ölümlerden ölüm beğendiriyor IŞİD / DAEŞ. Günde 3 öğün, 5 vakit insan öldürüyor. Yumurta kırar gibi, ekmek dilimler gibi, patates soyar gibi, hatta su içer gibi öldürüyor. Ve sonra bunları pazarlıyor.

Ölümün müşterisi bol; alırken de, satarken de.. Binlerce insan bu ölüm çağrısına zombiler gibi katılmaya gidiyor ve onbinlercesini adeta zombileştirmek istercesine öldürüyor.

Her şey iyi, güzel de oyun ÖLÜM OYUNU değil; PARA ve GÜÇ Oyunu.. Yönetmen; dünyaca ünlü U.S. Dollars, başrollerde; Mr. and Mrs. Power..

Netice-i kelam; peynir – ekmekte iyi para var.

“Ölüm, ölüm dediğin nedir ki gülüm!

Ben senin için şarküteri açmayı göze almışım”

 

Elveda Kıbrıs Ama Bir gün Mutlaka! (KKTC’nin 2002 – 2005 ‘Ver Kurtul Belgeseli!)

0

Emekli Yarbay ve Yazar Atilla Çilingir, Kıbrıs Gazisidir. 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’na katıldığında, 26 yaşında Üsteğmen idi. Vatan aşkı ile dolu yüreğine Kıbrıs’ı da yerleştirmiş ve bu aşkla 8 adet kitap yazmıştır. Bu kitapların en hararetli ve feryat dolu olanı, en duygu yüklü olanı ELVEDA KIBRIS isimli eseridir. Çünkü Yunan işgali altında bulunan, ata yadigârı Kıbrıs’ı yeniden bağımsızlığına kavuşturan, yepyeni ve bağımsız bir Türk Devleti kurulmasını sağlayan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin mensubu olarak bu çalışmalara katılmış, defalarca ölüm tehlikesi ile burun buruna gelmiş, yönetimindeki askerî birlikten 14 Mehmetçiğin ve birliğine yardımcı olan Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı’na mensup pek çok mücâhidin şehit oluşuna şâhitlik etmiş, birçoğu, O’nun kucağından uçmağa varmıştır. Kıbrıs O’nun; canından-kanından oluşan ve soyadını taşıyan can evlatlarının üçüncüsüdür.

Atilla Çilingir; eserinde Kıbrıs Adası’nın jeostratejik konumunu ve Türkiye için taşıdığı hayatî önemi şöyle açıklıyor:

Kıbrıs Adası, yüzen bir uçak gemisine benzer. Adaya sahip olan devlet Ortadoğu’yu, Türkiye’yi, Balkan ülkelerini, Kafkasları ve Türk Cumhuriyetlerini havadan; Akdeniz, Süveyş Kanalı, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu ile ulaşım ve ikmal yollarını denizden kontrol etme imkânına sahip olur.

Kıbrıs Adası’nı elinde bulunduran güç, bölgedeki özellikle petrol ve doğal gaz gibi stratejik ve sanayinin belkemiğini teşkil eden enerji kaynaklarını da kontrol eder. Özellikle 2007 yılından itibaren İskenderun Körfezi enerjinin kilidi konumuna gelmiştir. Ada’nın kendi karasularındaki petrol rezervleri de göz önünde bulundurulmalıdır.

Yine Kıbrıs Adası’nı elinde bulunduran taraf Asya’yı Avrupa’ya bağlayan Anadolu’yu ve Kuzey Afrika ülkelerini de kontrol altında tutabilecektir.

İşte bunun içindir ki, Kıbrıs Ada’sı yüzyıllar boyunca her zaman önemi büyük bir toprak parçası olmuştur. En önemlisi bu yeşil adada ata yadigârı topraklarımızın bulunması ve Türkiye’mize sadece 71 km mesafede olması ve hepsinden de önemlisi bütün bu stratejik önemlere ilaveten tam 307 yıl egemenliğimiz altında bulunmuş olmasıdır… Ecdat yadigârı bu topraklarda 120.000 şehidimiz yatmaktadır.

Tarihin hiçbir döneminde Kıbrıs Ada’sı Yunan’a ait olmamıştır.’

Yazar Çilingir Birinci ve İkinci Barış Harekâtından sonra da 1985-1987 yılları arasında Garnizon Komutanı olarak Kıbrıs’ta görev yapmış, doğuşuna şahitlik ettiği Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’nin emekleme döneminde de O’na kol kanat germiş, bağımsızlığının pekişmesi için, ebed-müddet yaşayacak güçlü bir devlet olması için canla başla çalışmıştır. Çalışmalarına, emekli olduktan sonra da konferanslar vererek, makaleler ve kitaplar yazarak devam ediyor.

Atilla Çilingir’in 2006 yılında basılan ELVEDA KIBRIS isimli, 13,7 X 21,2 santim ölçülerinde 328 sayfalık kitabı; fotoğraflar, kupürler ve belgelerle, tam anlamıyla bir belgesel niteliği taşımaktadır.

Kitap, Annan Planı’nın özetini verdikten sonra planın; siyasî eşitlik, sosyal adalet, egemenlik ve güvenlik açılarından incelenmesine ayrılan bölümle başlıyor. Belirlemelere göre Annan Planı tuzaklarla doludur. Kıbrıs’ta barışı sağlamak maksadıyla değil, kanlı bir iç savaşın fitilini ateşlemek ve bu ateş içerisinde Kıbrıs Adası’ndaki Türk varlığını yakarak eritmek maksadıyla hazırlanmıştır. Rum kesiminin 700.000 olan nüfusunun % 11’i, 20 yıllık zaman diliminde, KKTC’nin kalan kısımlarına yerleştirilecek, Türkiye kökenli 57.000 Türk derhal Kıbrıs’ı terk edecektir. Bu şartlar, Türkleri Ada’da azınlık konumuna düşürmek, eli kanlı militan Rumların ablukası altında tutmak demektir.

Kıbrıs Türkleri, beyin yıkama metotlarıyla, Avrupa Birliği (AB) üyeliği hayalleri ve AB’den gelecek yardım havucuyla aldatılmış, çığırtkan azınlığın ‘Yes be Annem…’ yaygaralarıyla Kıbrıs Türklerinin 24 Nisan 2004 Referandumu’nda ‘Evet‘ oyu kullanmaları sağlanmıştır. Cin fikirlilerin ve onlara kananların bir hesabı varsa, elbette Allah (Subhanehu ve Teala) Hazretleri’nin de bir hesabı vardır.  O hesap, asırlar boyunca İ’lâ-yi Kelime-t’Ullah için kanını sebil gibi akıtan, gül bahçesine girer gibi kara toprağa giren Türkler lehine tertip edilmiştir. Yüce uygulayıcı Türkleri, can düşmanlarına ‘Hayır‘ oyu verdirerek kurtarmıştır.

İlahî adaletin bu şekilde tecelli ettiğine inanmayanların da kendilerine göre gerekçeleri vardır: Annan Planı ile Kıbrıs, 20 yıl içerisinde tam manası ile Türklerden arındırılacak ve Ada’nın tamamı Rumların olacaktır. Tez canlı Rumların ise acelesi vardır ve bu kadar beklemeye tahammülleri yoktur. Annan Planının üzerinden 11 yıl geçmiştir, tez canlılar bir taraftan hayallerini diri tutmaya çalışırlarken, diğer taraftan Akdeniz’deki bilumum balıkların kavak ağacına yuva yapmalarını temin maksadıyla alkış tutmakla meşgul olmaktadırlar.

Ah bu tez canlılık yok mu? Gözleri öylesine döndürmüş, başlarındaki şapkayı fırlatıp atar gibi, kafatasları içindeki beyinciklerini sokağa attırmıştır ki, Annan Planı ile Türkiye’nin denizden Kıbrıs’a yaklaşmaları bile Rumların iznine bağlanıyordu. Türkler,  hîn-i hâcette,  soydaşlarının yardımına gidemeyeceklerdi.

Yarbay Çilingir kitabında yalnızca gelişmeleri anlatmak ve tahlil etmekle yetinmiyor, Kıbrıs Türklerinin ve dahi Türkiye’nin yapmaları gerekenler konusunda da stratejiler hazırlıyor, çözümler üretiyor. Asıl önemlisi de AB sevdası uğruna, Kıbrıs’ı pazarlık masasına yatıranlara, unuttuklarını ve göremediklerini hatırlatıyor.

Ve tabiidir ki sayfalar arasında, satırlar arkasında KKTC’nin kurucusu Merhum Mücahit Denktaş yer alıyor. Denktaş Kıbrıssız olamayacağı gibi, Denktaşsız Kıbrıs da düşünülemez. O, kurduğu devletin millî menfaatlerine ömrünü adamış bir liderdir. İnce bir nezaket göstererek 20 Nisan 2005’te yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olmadı, siyasetten çekildi. Fakat Kıbrıs için çalışmaktan geri durmadı. Ebedî âleme doğmasının hemen arifesinde aldığı son nefesleri arasında bile Kıbrıs’ı anıyor,  ‘Devlete ve bağımsızlığa sahip çıkın. Kıbrıs Türkünün tarihî mücadelesini yeni nesile anlatmak herkesin vatan ve vicdan borcudur.’ Diyordu.

Şu veciz sözler; vücudunun pek çok organı iflasın eşiğinde olan fakat imanı, zekâsı ve tefekkür kabiliyeti doruklarda seyreden bir fâninin; hasta değil, ölüm yatağından insanlığa mesajıdır: ‘Devletsiz kalmak demek, her şeyiyle aciz kalmak demektir. Başkasına muhtaç olmak demektir. Devletsiz yaşayan insanlar olabilir fakat devletsiz yaşayabilen millet yoktur. Kıbrıs Türkleri, Büyük Türk milleti camiasının ayrılmaz, kopmaz bir parçasıdır.’

Sayın Denktaş’ın ebedî âleme doğmasından sonra Kıbrıs Millî Davamız zannedilmesin ki sahipsiz kalmıştır. Emekli Yarbay ve Yazar, Kıbrıs Gazisi Atilla Çilingir ve Onunla fikir birliği yapmış mücahit ruhlu Kıbrıs dostları, Kıbrıs için toprağa düşmüş Mehmetçiklerin canı pahasına kurtarılan vatan topraklarını düşmana teslim etmemek konusunda kararlı ve azimlidirler.

Toplumsal Dönüşüm Yayınları:

Cağaloğlu Yokuşu, Ergüç Han Kat: 3 Nu: 9 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-528 66 89 Belgegeçer: 0.212-519 84 85 e-posta: kardakegitim@gmail.com

Atilla Çilingir:

1947 yılında Samsun’da doğdu. Atilla Çilingir, 1959 yılında ve 12 yaşındayken başladığı askerlik hayatı, emekli olduğu 1990 yılına kadar kesintisiz 31 yıl devam etti.

1967 yılında teğmen rütbesi ile bu mukaddes ocakta göreve başladığı zaman, Kıbrıs olayları bütün hızıyla devam ediyordu. O yıllarda Ada’da bulunan şanlı Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı’nda görev almak için defalarca dilekçe veren Teğmen Çilingir, 1974 yılının sıcak bir Temmuz sabahı kendisini Yeşil Ada’da, savaşın içinde buldu. Kıbrıs Muharebeleri’nin her safhasında başarıyla görev yaptı ve ‘Gazi ‘ unvanı ile mükâfatlandırılarak, Türkiye’ye döndü.

1974-1975 ve 1985-1987 yıllarında görev yaptığı Kıbrıs’ta, bu milli dâvâmıza sahip çıkan ve o topraklarda seve seve hayatlarını feda eden şehitlerimizin kan ve can bedellerinin yılmaz savunucusu bir komutan olarak 41 yıldan beri Kıbrıs davamızdaki haklılığımızı savunmak adına değişik platformlarda görev aldı, almaya da devam etmektedir.

Kendi isteği ve Yarbay rütbesiyle TSK’dan emekli olan Atilla Çilingir Kıbrıs davamızı anlatan 8 adet kitap yazdı.

Hâlen Kıbrıs Türk Kültür Derneği İstanbul Şubesi’nin yönetim kurulunda görev yapan Çilingir, evli ve 2 çocuk sahibi olup, İngilizce bilmektedir.

 

Nar Gibi Kızartan Aydın

Burhanettin Kayhan(1945-2002) vefat etmişti. Türkiye’nin en sancılı yıllarında (1969-1971)sorumluluk almış bir gençlik lideriydi, sivil toplum önderiydi, önemli bir aydın ve müteşebbisti bu aziz dostum Burhanettin Kayhan. Söz konusu yıllarda Ankara’da TRT Haber Merkezi’nde yöneticiydim. Eşim ile birlikte önce İstanbul Florya’da oturan Ailesine taziye için evlerine gitmiştik. Başkent’e döndüğümde bir telefon geldi. Burhanettin Kayhan ile ortak dostumuz Yazar ve Muallim Ali Nar arıyordu.

-İslami Edebiyat Dergisi ve ekolu olarak Burhanettin Kayhan ile alakalı bir toplantı yapacağız. Sizin de bu toplantıda görüşlerinizi açıklamanızı istiyoruz.

Oysa böyle bir toplantıyı Birlik Vakfı ve MTTB’nin yapması gerekmez miydi? Yahut Burhanettin Kayhan’ın Kayıhan Yayınları Sahibi olması dolayısıyla Basın Yayın Birliği, üyesi olduğu Türkiye Yazarlar Birliği ve de MÜSİAD’ın? Sonra sohbetlerin vazgeçilmezleri olan İstanbul İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyelerinden aziz dostları böyle bir etkinlik yapamazlar mıydı?

Bir bahar mevsiminin üşütmeyen ve ıslatmayan gününde İstanbul Fatih’te İETT otobüs durağı ve Saray Muhallebicisi’nin arkasındaki İslami Edebiyat Dergisi’nin mütevazi genel merkezine gittim. Bir Cumartesi öğleden sonra Ali Nar toplantıyı açtı. Öyle içten ve sıcak bir konuşma yaptı ki konuklar duygulandı böylesi bir vefa karşısında. Hatıralar anlatıldı. İslam coğrafyasının aydınlatılması hareketinin analiz ve değerlendirilmesi yapıldı. Hayrat dağıtıldı. Dua ve Fatihalarla son verildi toplantıya.

Bağımsız Bir Aydının Anatomisi

Ali Nar böylesine bir vefa abidesiydi onca imkânı, kaynağı ve kadrosu olan diğer kuruluşlarımıza rağmen. Bana kitaplarını verdi, imzaladı, yayınladığı dergiye fahri abone yaptı. Bütün ısrarlarıma rağmen hiç birinin karşılığını istemedi. Oysa Ali Nar sabit gelirli biriydi. Üstelik inancının gereği kimseye biat falan da etmemişti, sponsoru da yoktu. Herhangi bir cemaate ve siyasi partiye mensup da değildi. İslami endişeleri olan bağımsız bir aydındı. Böyle olmasaydı imkânları elbette ki çok daha fazla olurdu, yorulmazdı. Ancak tercihi özgür düşünce ve hür bireydi.

Kendisini hep ince kesilmiş sakalı, ışıl ışıl parlayan renkli gözleri, aşırı mütevazı giyimi ve keskin, ancak hoş sohbetleri ve yazılarıyla hatırlayacağım. Küçük çantasında mutlaka yayınladığı dergisi, gazetesi veya yazdığı bir kitabı bulunurdu. Tercihen de gençlere bunu hediye ederdi. Erzurum Hasankaleli miydi, yoksa Kars Sarıkamışlı mıydı? 1938’de mi doğmuştu, yoksa 1941’de mi hiç merak etmedim ve sormadım. Eğitimi akademik miydi, yoksa yıllarca bir hocadan diz çöküp ders mi almıştı?  Ben hep söylediklerine ve yazdıklarına baktım. Ortak dostluklarımızın resmini çektim. Endişelerini gözlemledim. Eserlerini ölçü aldım. “Bana mı?” yoksa  “bize mi?” diyordu onu ölçtüm biçtim.  Kalkıp karış karış ortadoğuyu geziyor, Anadolu’yu dolaşıyor, sonra tespitlerini kaleme alarak kitaplaştırıyor: Ortadoğu ve Anadolu Günlüğü diye.

Bunlar yetmiyor, İslam coğrafyasında sivil toplum ve aydınlarla iletişim kurarak, onları Türkiye ile tanıştırıyor. İstanbul’u da onlarla. 1986’da Dünya İslami Edebiyat Birliği’ni kuruyor, böyle endişeleri olan uluslararası kuruluşların Türkiye temsilciliğini ve sorumluluğunu üsleniyor. İstanbul’da 4 defa İslam Dünyası Edebiyatı Uluslararası Programı’nı gerçekleştiriyor. İslami Edebiyat Dergisi’ni kültür, sanat hayatımıza kazandırıyor.

Peki amacına ulaştı mı? Belki tartışılır. Hatırlarsanız karıncanın biri Hacc’a niyet etmiş. Yolda o’nu bir arkadaşı görmüş. “Bu yürüyüşle mi Hacc’a gideceksin?” diye sormuş. Karınca mutlulukla ve gururla cevap vermiş “Gidemezsem bile yolunda da ölemez miyim?”

“Benim Bugünüm ve Yarınım” Diyebilmek

Ali Nar esasında böyle bir fotoğrafı koydu islam coğrafyasının önüne, “haydi tartışın bakalım” deyiverdi belki de.  Üstelik 40 yakın eser telif ve tercüme etti. Necip El Kıylani, Ahmet Bakesir, Abdülmecid Zindani, Sait Ramadan El Bulti’yi ve eserlerini ülkemize tanıttı. Yerliyi evrenselle örtüştürmeye çalıştı.

Bunları yaparken ne bizim, ne başkalarının edebiyat, sanat, kültür dergileri Ali Nar’dan hiç bahsetmedi. Görmezden geldiler. Ancak Ali Nar bunları bile bile yalnızlığını hissederek yoluna devam etti. Yılmadı, çekinmedi, ürkmedi, beklentiye falan da girmedi.

Bana göre bir ikilemi vardı İslami bilgilerle, islami edebiyatı örtüştürme gayreti. Oysa İslami bilgileri  alimlerimize ve üniversitelere bırakıp kendisi dip not düşseydi belki İslami edebiyat gayretlerinin çıtası dikkat çekebilir, hikaye, roman, şiir ve denemelerde rahat nefes alabilirdi. Okuyanlar da “bu kitapta anlatılan işte benim hayatım, benim endişelerim, benim bugünüm ve yarınım” diyebilirdi.

Ali Nar yıllarca öğretmenlik yaparak insana yatırım gerçekleştirmiş, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kültür etkinliklerindeki sohbetleriyle de bunu iyice pekiştirmişti. Bunları gerçekleştirmeseydi hiç kimse kendisine “Niçin bunları yapmadın ?” demezdi. İçinden geliyor, böyle endişeleri içinde kümelenmiş ve sonra da dışa vurmuştu. Halbuki bu programla görevlendirilmiş kamu ve sivil örgütlerin (Kültür Bakanlığı vs) kıllarının kıpırdamadığı bir dönemde Ali Nar aydın sorumluluğu içinde gereğini yapmaya çalışmıştır.

Bunda resmi eğitiminin yanında Mahir İz, Ahmet Davutoğlu, Ömer Nasuhi Bilmen gibi alimlerin yanında Necip Fazıl Kısakürek merhum ile Sezai Karakoç  gibi ustaların öğretileri de etkili olmuştur. İlk önce yazdığı şiirler ve denemelerde bu etkiyi hemen görmek mümkün. Fikrini sanat ile örtüştürme eğilimi daha işin başında vardır Ali Nar’da. Piyeslerini de Fetih, Koro, Dağ Pınarı, Porselen Dişli Demokrat ve Muhtar Kafası’nı bu çerçevede düşünmek gerek.

Cami Avlusunda Alkış

Ali Nar’ın kafasını meşgul eden insan prototipinin ölçüleri Cemalettin Efgani Gerçeği, Kırk Hadiste Müslümanlık,  Tasavvuf Gerçeği ve Üç Şahidi, Müslüman Kadının Kimliği, Din Modernizminin Üç Sosyal Yeri, Ezan Donanması, İslam İnancı ve Müslüman Gökkuşağı çalışmaları olsa gerek. Bu çalışmalar gerektiği gibi okundu ve dersler çıkarıldı mı bilmiyorum. Ama eğer gerektiği gibi okunsa ve dersler çıkarılsa idi  Fatih Camii’ndeki Ali Nar’ın cenazesinde Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan Cuma namazı sonrası merdivenlerden inerken sanırım alkışlanmazdı! Cenaze namazına daha saatler varken,  cami içinde safta yerini alması gerekirken Cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanlar ile maruf zevatın yanında görünmek ve ekrana çıkmak için insanlar protokolda televizyon çekimini beklemezlerdi. Hele hele imam efendinin tabutun başında İstanbul Müftüsüne, cumhurbaşkanı huzurunda konuşma fırsatı verme çabası hiç de etik olmadı. İspatı vücut gerekiyorsa illa konuşma yapması mı gerekti Müftünün?. Keşke cenaze namazını müftü efendi kıldırsaydı orada olduğu bilinecek, insanlar o aşırı sıcakta güneş altında bekletilmezdi. Siz icat etmezseniz hele bir de teknolojinin azizliği olsa gerek, mikrofonların bozulması işin tuzu biberi oldu. Ah okumamak, ah okuduğunu anlayamamak ve yaşayamamak!

Uzayda Bir Zürra mı Var?

Ali Nar’in cenaze töreni bir miting alanı gibiydi. Cami girişlerinde polis kontrolü dolayısıyla uzun kuyruklar oluşmuştu. Çünkü Ankara devlet protokolü İstanbul’a taşınmıştı. Bunlardan acaba kaçı Ali Nar’ı tanıyordu ve tanıyanlardan kaç tanesi her hangi bir eserini okumuştu veya adını duymuştu? Ali Nar ilk bilim kurgu romanı Uzay Çiftçileri’ni  yazmış ve ufuk gösteriyordu oysa.  Eserlerine gelince Çağdaş Arap Hikayesi, Sonsuzda Gerilim, Kan Denizi, Arılar Ülkesi, Bir Çay Sonrasına Deneme, Bir Demet Yasemen,  Büyük Kavga, Sığamadığım Dünya, İki Sonsuz Gerilim,  Muhtarname hemen akla gelenleri.

Ali Nar İslami diye bilinen özellikle günlük, sonra haftalık, aylık bütün gazete ve dergilerde hemen hemen yazdı. Sanmıyorum ki herhangi biri telif falan ödesin. Çünkü onlar “veren el değil alan el olmayı tercih” ediyorlar. Kusuncaya kadar da almayı sürdürecekler gibi görünüyorlar. Onun için de fikir hayatımızın fukaralığı hızla aşağı çekiliyor. Üstelik her sokakta İslamcı bir holdingin olduğu dönemde.

Ali Nar epeyi bir süre Bezm-i Alem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tedavi gördü. Cumhurbaşkanının bir fikir emekçisini hasta yatağında ziyaret etmesi her türlü takdirin üstünde olsa gerek. Kemoterapi uygulaması konusunda bugün yarın karar verilecek olan Gazeteci, Türk Edebiyatı Vakfı Başkanı ve Türkistan Aşevi Yöneticisi, Servet Kabaklı’yı da telefonla arayarak 18 dakika konuşmuş. Geçmiş olsun dileklerini aktarmış. Sonra bir başta saygın yazar hanımefendi Şule Yüksel Şenler de Haseki Hastanesi’nde tedavi görüyor. Huzur Sokağı romanı ve Haftalık Seher Vakti Gazetesi Yazarı Şule Yüksel Şenleri de ziyaret edivermiş Sayın Cumhurbaşkanı. Bunlar önemli ve şık  gelişmeler. İlaç gibi motivasyonlar. Keşke Çağlayan Florence Nightingale’de aylardır yatan 1967- 1972 MTTB kurmaylarından İstanbul İktisat Fakültesi Öğretim Görevlisi Erdinç Beylem için de bir zaman ayırılabilse.

Yerli ve Milli

Ali Nar hiç bir cemaate ve siyasi partiye bağlı değildi. Bu modaya uymadı. Bağımsız bir düşün adamıydı. Cenaze namazına halkımızın gösterdiği teveccüh ve dua ise; dikkat çekecek kadar önemliydi. Ali Nar’ın vefatıyla yeri doldurulabilir mi, endişeliyim. Çünkü mirasyedi bir toplum olduk, yalnızlığı çok sevdik galiba. Mehmet Akif gibi, Necip Fazıl’ın gibi Ali Nar’ın da fikri mirasını yemeye başlayabiliriz bu yapıyla, bu görgüsüzlük ve kabalıkla, kul hakkına tenezzül etmekle ve üretimsizlikle.

Güzel insanlar da ölüyor. Nurlar içinde yatsın Ali Nar, peygamberimize komşu olsun. İyi ki 40 kadar eserin var Ali Nar Hocam. Fikir hayatımızı dibe vurduranlar unutulmasa bile beddua ile hatırlanacak, medeniyet hareketine katkı verenler ise zengin olmasa da olsa minnet ve şükranla.

 

AKP+MHP Koalisyonu

Koalisyon ihtimalleri konusunda benim ilk günden beri görüşüm (“Gönlümden Geçen Koalisyon Başka, Başa Gelecek Başka” başlıklı yazımda belirttiğim gibi) en yüksek ihtimal AKP+CHP koalisyonudur. Gönlümden geçen AKP+MHP koalisyonunu ise daha düşük bir ihtimal olarak görüyorum.

Çünkü büyük sermaye, çok uluslu şirketler, uluslararası örgütler ve küresel sistem AKP+CHP koalisyonu istiyor. Üstelik Kılıçdaroğlu hükümet ortağı olmaya çok istekli.

Ancak Sadi Somuncuoğlu görüşlerine çok değer verdiğim tecrübeli, bilge bir siyasetçi ve devlet adamıdır.

Yeniçağ Gazetesinde yazdığı “Koalisyon Matematiği” başlıklı yazısından Sadi Somuncuoğlu’nun AKP+MHP koalisyonunu daha muhtemel gördüğü anlaşılmakta.

Somuncuoğlu’na göre, seçimden bugüne kadar MHP kanadında “olaya önce uzaktan ve soğuk bakmak, sonra olmayacakları netleştirmek suretiyle, olması mümkünü gündeme getirmek yolunun seçildiği görüldü. İşte bu çerçeve, MHP’yi kilit konumuna getirdi.”

Somuncuoğlu MHP’nin bu politikasını, Devlet Bahçeli’nin 1999 seçimlerinin hemen sonrasında  “RP ve DYP dinlensin”  cümlesi ile “DSP-MHP-ANAP üçlüsünün kuracağı koalisyon hükümeti dışında bir alternatif bırakmamış” olmasına benzetiyor.

Gerek AKP ve gerekse MHP tabanlarının birlikte bir koalisyona sıcak baktığını biliyorum.

MHP’nin geçersiz oy kullanmasıyla TBMM Başkanlığına bir AKP’linin; bir RTÜK üyeliğine ise AKP desteğiyle MHP’nin gösterdiği adayın seçilmiş olması da bu yakınlığın birer göstergesi sayılabilir.

Somuncuoğlu’nun “tahlili doğru çıkar da, AKP+MHP koalisyon hükümeti kurulursa“, Bahçeli “en son çare” olarak, hiç de istekli olmadığı bir koalisyona mecbur olduğu kanaatini verecek.

Böylece AKP ile müzakerede eli güçlenecek. Kendi tabanının bir kısmı ile CHP’den gelebilecek eleştirileri de etkisiz kılacak.

Gelişmeler böyle olursa Devlet Bahçeli siyasi satrancın ustası ve galibi sayılacak.

Tam tersi olur AKP+CHP koalisyonu olursa ve “Çözüm Süreci” ile PKK’ya tavizler devam ederse MHP’nin bu yapılanlara karşı çıkma hakkı olmayacak.

Çünkü “sürece” devam edeceklerini bile bile “kendi eliyle kurdurduğu” hükümete ve politikalarına muhalefet etmenin mantıklı bir açıklaması yapılamayacak.

MHP’lilerdeki tedirgin bekleyişin sebebi bu.

***

AKP+MHP Koalisyon Protokolü

Sadi Somuncuoğlu AKP-MHP koalisyon hükümeti kurulursa uzun vadeli bir icraat hükümeti kurulabilmesi için koalisyon protokolünün, “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş esasları ve anayasa zemininde ele alınarak” hazırlanması gerektiğini vurgulamakta ve örnekler vermekte.

Böylece “tamamen devlet, millet ve hukukun kavramlarıyla, meselelerin nasıl çözüleceğine göre bir program ortaya çıkacaktır.”

Somuncuoğlu (tamamen katıldığım) bu görüşünü açıklamak için şu başlıkları veriyor:

  • Ülkenin bölünmez bütünlüğü;
  • Devletin üniter ve milli yapısı ile dili Türkçe hükmünün korunacağı;
  • Egemenliğin millete ait olduğu; etnik grupların kültürel kimliğinin siyasi ve egemen kimliğe dönüştürülmezliği;
  • Kuvvetler ayrılığı; hukukun üstünlüğü; etkili bir kamu düzeninin bütün ülkede tesis edileceği;
  • Hiçbir kişi veya zümreye suç işleme imtiyazı tanınmayacağı gibi…

Tamamen hukukun kavramlarıyla yazılacak bir protokol psikolojik bariyerlerin aşılmasına, uzun vadeli bir icraat hükümetinin kurulmasına yardımcı olacaktır.

“Türkiye için, AKP ve MHP’nin kuracağı uzun vadeli bir icraat hükümetinden başka bir çıkış yolu da bulunmamaktadır.”

*****************************

Krizdeki Yunan, Türk’ten Çok Zengin

Haftalardır Yunanistan’daki ekonomik kriz içimize dert oldu. Hatta HDP’li Ertuğrul Kürkçü ve gazeteci Ertuğrul Özkök Yunanistan’ın 1,7 milyar Euroluk borcunu Türkiye’nin ödemesini teklif ettiler.

Komşumuza kara gününde yapacağımız böyle bir iyiliğin faydalarını anlattılar. En azından faizsiz, uzun vadeli kredi vererek yardımcı olmamız gerektiğini söylediler.

Oysaki oraya giden bütün gazeteciler Yunan halkında bir kriz belirtisi görmediklerini, 60 Euro günlük nakit çekme hakkı bulunulan ATM’lerde bile kuyruk oluşmadığını gözlemlediler.

Yunanlar sadece harcamalarında biraz kısıntıya gitmişti, o kadar.

Çünkü Türkiye’nin fert başına geliri 10 bin dolar civarında, şu anda krizde olan Yunanistan’ın fert başına geliri ise 30 bin doların üstünde.

Hürriyet yazarı ve muhabiri Yorgo Kırbaki “iki tarafı da bilen biri olarak” şu tespitleri yapıyor:

“Yunanistan’da yaşam seviyesi Türkiye’den hâlâ yüksek.Yunanistan’da bir fakirin yaşam standartları, Türkiye’de ancak orta direk bir vatandaşla kıyaslanabilir.

Yunanistan’da ülke nüfusunun yüzde 80’inden fazlası mülk sahibi. (Kira sıkıntısı yok.)

Yaklaşık 11 milyon nüfuslu Yunanistan’da 4,5 milyon emekli var. Ortalama maaş 600­900 Euro civarında. Kriz öncesi 1.200 Euro’nun altında emekli maaşı yok gibiydi. Hatta devlet sektöründen emeklinin cebine ortalama 2 bin Euro giriyordu.

Atina’daki memur her hafta mutlaka bir­iki defa tavernada akşam yemeğine çıkar. Hafta sonları da arkadaşlarıyla eğlenceye gider. Krize rağmen yılda en az 10­15 gün tatil yapar.

Bankalar kapandı ya herkesin evinde an az 5­10 bin Euro nakit para var. Yunan köylerindeki evler Türkiye’dekinden daha konforlu. Dedeağaç’ın hayat standardı (bırakın fakir bölgeleri) Edirne’den daha yüksek.”

Türk insanının refah durumu ise malum. 13 milyon insanımıza sosyal yardım yapılmakta. Devletin gelir testi yaptığı 17,5 milyon vatandaşımızın yüzde 70’i asgari ücretin üçte birinin bile altında gelire sahip.

Türkiye gelir dağılımı adaletsizliğinde OECD ülkeleri arasında en kötü durumdaki 3’üncü ülke. Yunanistan Türkiye’den çok daha iyi durumda.

Yani Yunan halkı krize rağmen yoksulluk seviyesine düşmeyecek. Ama bir krizde Türk insanının çok önemli bir kesimi yoksulluktan sefalete/ açlığa düşebilir.

Buna karşılık, “Türkiye hemen her şeyi üretirken, Yunanistan’da ciddi fabrika sayısı iki elin parmaklarını geçmez.”

“Türkiye’de her bebek 7­8 bin dolar, Yunanistan’da ise 32.500 euro borçlu doğuyor.”

Üretmeyen, ürettiğinden fazla alınan borçla zenginleşen halkın geleceği aydınlık olamaz.

Netice olarak “Yunan insanı Türk insanından hâlâ daha zengin. Yunanistan’da fakir olan devlet, insanlar değil.”

Fakir devletin zengin halkı olması sürdürülebilir bir durum değildir.

Yunanistan’a kredi veren Euro Bölgesi devletlerinin baskısıyla alınan kararlar sonucu zengin halktan fakir devlete, oradan da alacaklılara servet aktarımı yapılacak.

Yunan halkının mevcut durumuna göre refah seviyesi bir hayli düşecek. Ancak Yunan’ın Türk’ten daha zengin olması gerçeği daha uzun yıllar değişmeyecek.

Çünkü Türkiye 5 senedir fert başına düşen milli gelirini 10 bin dolar mertebesinin üzerine çıkaramadı. Yakın tarihte çıkarabileceğimize dair bir ümidimiz de yok.

 

Doç. Dr. EMİN IŞIK Hocaefendi ile Tasavvuf Sohbeti

Çetinoğlu: Vahdet-i vücûd” sıkça kullanılan bir kavram olarak dikkati çekiyor. Anlamını açıklar mısınız?

Doç. Dr. Emin Işık: Sözlük anlamıyla; ‘varlığın birliği‘ demek olan “Vahdet-i Vücûd”, tasavvufî bir terim olarak, Allah ile kâinatın bir bütün olduğunu savu­nan görüşün adıdır. Bu görüşte olanlar, yaratıcı gücün kâinatın dışında ve ondan ayrı olmadığına, onunla iç içe olduğuna inanırlar.

Çetinoğlu: Varlık meselesiyle, felsefe ilmi de ilgileniyor. Felsefede varlık konusu “Vahdet-i Mevcûd” olarak geçiyor. Vahdet-i vücûd’dan farklı bir kavram mı?

Işık: Varlık meselesi, din ilimlerini olduğu kadar felsefe ile astrofiziği de yakından ilgilendiren bir meseledir. Sistematik felsefenin de temel konu­larından biridir. Ancak bu meselenin felsefedeki adı, “Vahdet-i Mevcûd” anlamına gelen panteizmdir.(1) İslâm tasavvufunda ve îlm-i kelâm’ındaki “Vahdet-i Vücûd” ise panteizmden çok farklı bir görüştür.

Hemen belirtelim ki, burada sözü edilen “vücûd”, avamın anladığı gibi beden veya herhangi bir madde demek değildir. Belki varlık kavra­mı içine giren ve kâinatta var olan her şey demektir.

Çetinoğlu: Kâinat” dediniz Hocam, sırası gelmişken sorayım: Kâinat nasıl meydana gelmiştir?

Işık: İlk çağlardan beri düşünen beyinler bu sorulara tutarlı cevaplar bul­maya çalışmışlardır. Kâinat ve onun yaratılışı hakkındaki bilgiler, çağdan çağa ve insan­dan insana değişen farklı bilgi birikimleri olduğu için varlık hakkında akıl yürütme yoluyla ortaya konulan izahlar da birbirinden farklı, hattâ bir­birine zıt görüşler olarak karşımıza çıkarlar. Ancak şurası oldukça dikkat çekicidir ki, tasavvuf ehli arasında, temelde bir tek vahdet-i vücûd anla­yışı olduğu hâlde, filozoflar arasında birbirinden farklı nitelikte pek çok panteizm görüşü ve anlayışı söz konusudur.

Bu durum, birbirinden farklı birçok hakikatin mevcut olmasından değil, o hakikati kavrayacak yeterli bilginin olmayışından ileri gelmektedir.

Çetinoğlu: Vahdet-i Vücûd kavramının aydınlatılmasında nasıl bir metot uygulanıyor?

Işık: Filozofların varlık mese­lesine yaklaşımları, bilgi ve akıl yürütme yoluyladır. Din bilginlerinin yaklaşımları ise mukaddes kitaplardaki âyetler veya onlara dayalı yorumlar yoluyladır. Tasavvuf ehline göre, üçüncü bir yol daha vardır ki, o da ilâhî hakikatlere, ancak dinî tecrübe ile ve bizzat yaşamak suretiyle varılabilir. Yani, ister saf aklın eseri olsun, ister vahiy eseri olsun, meseleyi bilgi konu­su olmaktan çıkarıp, yaşanan hayat hâline getirmektir. Yaşanmayan dinî tecrübe insana bir şey vermez: Bal kavanozunu dışarıdan yalamak olur. Mutasavvıf, zihinci psikolojinin, kelimelerle ve kavramlarla tanıt­maya çalıştığı rûhî gerçeği, rûhî bir aksiyon hâlinde bizzat yaşaya­rak tanır. Tasavvuf açısından geçmişi anmak veya geleceği hayal etmek, anlamsız bir şeydir ve ömrü boş yere heba etmektir. Önemli olan içinde bulunulan ânı yaşamak ve değerlendirmektir. Hasan Basrî Hazretleri ne göre, Âhiret günündeki muhasebe, bu dünyada yapılacak muhasebenin yanında çok hafif bir şey olarak kalır. Bu konuyla ilgili olarak, Peygamberi Efendimiz, şöyle buyurur: “Hasibû enfüseküm kable en tuhasebû.” Yani, kıyamet gününde, “Hesaba çekilmeden önce, kendi kendinizi hesaba çekinizi” Ârifler, varlığın hakikatini Tanrı aşkında görürler ve bu dünya haya­tında da Allah’la beraber yaşarlar. Bundan dolayıdır ki, onların Allah’tan başka hiçbir şeye ihtiyaçları yoktur.

Çetinoğlu: Tasavvuf ve mistizm aynı şeyler midir?

Işık: Konusu, metodu ve gayesi bakımından ele alınınca, tasavvufun misti­sizm olmadığı açıkça görülür: Bu ikisinin çok farklı şeyler olduğu, kolay­ca anlaşılır. Aynı şekilde, İslâm inancındaki Vahdet-i Vücûd ile felsefedeki panteizm de birbirinden farklı ve apayrı şeylerdir. İslâm mutasavvıfları arasında Vahdet-i Vücûd’a kail olanlar, kesinlikle panteist değiller. Onları, birer panteist gibi tanıtmak isteyenler, eğer maksatlı ve art düşünceli değillerse, sapla samanı karıştıran gafillerdir.

Çetinoğlu: Panteizm neden “Vahdet-i Vücûd” değildir?

Işık: Bunu daha iyi anlayabilmek için, ayrıntılara girmemiz gerekiyor:

Panteizm, her şeyden önce, insan düşüncesinin eseri olan bir felsefi doktrindir. Oysa vahdet-i vücûd, dinî tecrübeyle elde edilen, bir hakikattir. Panteizm, genelde yaratan ve yaratılan diye iki ayrı şeyin olmadığını, yaratıcı gücün maddenin içinde olduğunu savunur. Materyalizmin yap­tığı gibi Tanrı’nın varlığını büsbütün inkâr etmez, ama onun, maddeden ayrı ve müstakil bir varlığı olmadığını iddia eder: “Evet Tanrı vardır, lâkin varlığı maddenin içinde erimiş ve maddeye sinmiş olan gizli bir kuvvet… ” diye izaha yeltenir. Böylece Tanrıyı belirsiz bir kudret hâline getirmiş olur. Yani kâinatın üstünde, ondan ayrı ve ona hükmeden yaratıcı bir kudret yoktur.

Çetinoğlu: Bir yönü ile Materyazimi andırıyor.

Işık: Materyalizm Tanrı diye bir yaratıcı gücün varlığını kabul etmez. Her şeyin maddeden ibaret olduğunu iddia eder. Panteizm ise yaratıcı gücün varlığını kabul eder, lâkin onun maddeye sinmiş ve âdetâ ona dönüşmüş gizemli bir kudret olduğunu savunur.

Panteistler arasında, yaratıcı gücü, maddenin kendisinden kaynakla­nan bir özellik şeklinde görenler de vardır. Panteizm’in bu şekli, Tanrı’yı tamamen maddeye dönüştürdüğü ve büsbütün belirsizleştirdiği için, yalnızca İslâm dini açısından değil, bütün dinler açısından küfür sayılır.

Çetinoğlu: Eski Yunan Filozoflarının konuya bakış açısı nedir?

Işık: Sokrates, yeterli bir sebep olmadan, hiçbir şey kendiliğinden var olmaz, diyordu. Eflatun, Tanrının varlığını kabul ediyor ve ona “Mutlak iyilik” adını veriyordu. Aristo da Sokrates’in ortaya koyduğu söz konusu ilkeden hareketle Tanrı’yı “ilk sebep” olarak niteliyordu. Her üçü de Tanrı’yı maddeden farklı bir yaratıcı kudret olarak görüyordu. Ancak Aristo ya göre, Tanrı, ilk sebep olarak, sadece yaratılış olayının başında yer almıştır. Daha sonraki oluşum ve gelişimlere herhangi bir müdaha­lesi olmamıştır. Yani, bir saat ustası gibi, kâinatı yaratmış ve onu kurup kendi hâline bırakmıştır. Varlık âlemi, kendisi için konmuş olan kanunlar (tabiat kanunları) çerçevesinde, kendi varlığını sürdürür gider. Yani, tabiat, sürekli olarak kendi kendini yaratır. Bu takdirde, gayet tabiîdir ki, insan da kendi fiilini kendisi yaratmış olacağından, Yaratan a karşı herhangi bir

Çetinoğlu: “Vahdet-i Vücûd” kavramının açıklanmasında “metod” ve “tarihî gelişim”den söz etmişsiniz. Konunun, tarihî gelişimi hakkında da bilgi lütfeder misiniz?

Işık: Plotinus’un vecd anlayışı, Hıristiyan mistisizmi üzerinde, oldukça etkili olmuştur. Ancak İslâm tasavvuf anlayışında fazla rağbet görme­miştir. Çünkü gerçek tasavvuf ehline göre, kendinden geçmek demek olan vecd hâli de bir anlamda sekr (sarhoşluk) sayılır. Sarhoşluğun her çeşidi dinen haram kılınmış olduğu için makbul sayılmaz. İslâm tasav­vufunda şuur hâli, her zaman için vecd hâline tercih edilir. İslâm dinin­de asıl olan, şuur ve irade hâlidir. Kulluk açısından mükellef olmanın temel şartlarından biri de akıldır. Yani kul, ne yaptığını ve niçin yaptı­ğını bilmek zorundadır. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz, her şeyi niyete bağlamış ve “Ameller niyetlere göre değer kazanır” buyurmuştur. Bir başka yerde ise “Müminin niyeti amelinden daha hayırlıdır.” demiştir.

Tasavvuf ile mistisizm arasında olduğu gibi, Panteizm ile Vahdet-i Vücûd arasında da kavram kargaşasından başka bir ilişki yoktur. İlk bakışta, bu ikisi aynı şeymiş gibi görünebilir. Çünkü her ikisi de “varlığın birliği” anla­mına gelir. Ancak bu birlikten panteistlerin anladıkları ile vahdet-i vücûda kail olanların anladığı aynı şey değildir. Bu ikisi birbirinden çok farklıdır.

Çetinoğlu: Panteizm ve mistizm ile Vahdet-i Vücûd anlayışında başka farklar var mı?

Işık: Tarih boyunca yaşanmış olan pek çok misti­sizm ve panteizm çeşidi olduğu hâlde, İslâm tasavvufu ve ondaki vahdet-i vücûd anlayışı aynı noktada tek görüş hâlinde birleşir. Tasavvuf açısından Tanrı, maddenin içine sinmiş olan gizli ve belirsiz bir kudret değildir. Tam aksine, her şeye kadir olan bilinçli bir kudrettir. O, belirsiz olmayıp, sayısız üstün­lüğe ve sonsuz özelliğe sahip olan bir Allah’tır; Ehad ve Samed olan zattır. Bütün insanlık tarihi boyunca, Tanrı, dâima şahıs olarak tanınmış ve hep öyle tasavvur edilmiştir. Semavî olan ve olmayan bütün dinler­de, hattâ çok tanrılı putperest dinlerde bile, Tanrı veya tanrılar, kendine mahsus özelliklere sahip farklı birer kişilik olarak kabul edilmiştir. Yani, insanoğlu, yaratıcı gücün, kendisinden farklı, üstün, ölümsüz ve mukaddes bir varlık olduğuna inanmıştır. Onu, Ona özgü olan özellikler ile hür ve müstakil bir kişilik olarak tanımıştır.

Çetinoğlu: Hocam konuştuklarımızın özetini lütfeder misiniz?

Işık: Bütün canlılar gibi, biz de yok olacağız. Her şey yok olacak ve sade­ce Allah bakî kalacak: “Hiç şüphesiz, biz Allah’a aidiz ve kesinlikle Ona döneceğiz.

Zaten her şey aslını özler ve aslına döner. Topraktan gelen toprak olur, Allah’tan gelen de yine Allah’ta son bulur. Ruh Allah’a rücû ettikten ve Allah’ta son bulduktan sonra, artık sen ve ben ya da biz diye bir şey kalmaz.

Konuyla ilgili olarak şöyle bir misâl daha verebiliriz:

Her şey topraktan yaratılmış derken, toprağın bu kadar çok çeşitli otları ve ağaçları besleyip büyüttüğünü biliyoruz. Diğer canlılar gibi, insanlar da toprağın ürettiği besinler sayesinde hayatlarım sürdürü­yorlar. Bahçemizdeki erik veya dut ağacı da topraktan kuvvet alıyor ve meyve veriyor. Biz de o meyveleri yiyoruz, ama yediğimiz şeyin toprak olmadığını biliyoruz.

Çünkü bu kesret(2) âleminde hiçbir şey Allah değildir. Her şeyin var­lığı Allah’tandır, ama varlıklar bu konuma gelinceye kadar, birçok aşa­madan geçmiş, her aşamada bir başka şekil almıştır. Bu çokluk (kesret) âleminde her varlık kendine mahsus bir özellik, bir şekil kazanmıştır.

Zâhir(3) ile bâtın(4), evvel ile âhir birleşmeden “tevhîd” olmaz. Tevhîd, şeriat ile tarikatın birleşmesinden meydana gelir. Peki, bu âlem, sonsuza kadar böylece sürüp gidecek midir? Varlığın bütünü hakkında fikir yürütmeyi bırakalım da o bütünü meydana getiren cüz’lerin(parça)  durumuna bakalım:

Meselâ biz insanlar, kendi varlığımızı, gençliğimizi ve sağlığımızı son­suza kadar sürdürebiliyor muyuz? Diyeceksiniz ki, hayır.

İşte öteki canlılar, ağaçlar, ormanlar, yıldızlar ve hattâ galaksiler de bizim gibiler. Onlar da yaşlanırlar ve ölürler. Başlangıcı olan her şeyin sonu da olur.

İslâm Tasavvufu ‘ndaki vahdet-i vücud anlayışı, varlığın mevcut duru­mu itibariyle değil, başlangıcı ve sonu itibariyledir. Bir şeyin başlangıcı varsa, sonu da gelecek demektir. Varlığın bugünkü durumu gelip geçi­ci, yani ârizî bir haldir. Eninde sonunda mutlaka yok olacağı için, onu şimdiden yok kabul etmek gerekir. Ayrıca varlığın kaynağı da zaten kendisi değildir. Var görünen her şey, Allah’ın varlığına bağlıdır ve Onun iradesiyle vardır. Hakikî varlık, her şeyi var eden Allah’tır. Onun dışındakiler yok hük­mündedir ve yok kabul edilmek zorundadır,

Herhangi bir sayıyı, sonsuza bölerseniz, sonuç sıfır çıkmaz mı? Vahdet-i vücûd, İslâm dininde, hiçbir zaman insanla Allah’ın aynı şey veya bir bütün olduğu anlamına gelmez. Bir insan, Allah’a, ne kadar yakın olursa olsun, aradaki fark ortadan kalkmaz. Yaratılmış olan, hiç­bir şekilde hâşâ, Yaratan durumuna gelemez. Bir kimse nefsinin istek­lerinden vazgeçebilir, fakat kendi özünden asla vazgeçemez. Özü itiba­riyle kişi neyse, odur. Bu dünya hayatında kulun eriştiği mânevi derece yükseldikçe, Allah da ona, kendisini yakın hissettirir: Öyle ki, Allah, o kulun dilinden söylemeye, elinden iş görmeye başlar. Bir kudsî hadis­te, “Kulum bana o derece yakın olur ki. Ben onun gören gözü, işiten kulağı ve hisseden kalbi olurum” buyurur. Birbirine akort edilmiş iki saz âleti gibi, birinin teline dokununca, öbüründen de aynı ses gelmeye başlar. Burada insanın, Allah’a doğru ruhen yükselmesi ve yakınlaşması söz konusudur. Fakat ikisinin bir ve aynı şey olması asla söz konusu değil­dir. Kur an âyetinde beyan edilen “takarrub”un (5) gerçek anlamı da budur. Bundan dolayıdır ki, bir Müslüman, bitişme ve birleşme anlamına gelen “ittisal”, yani, Batı dillerindeki “communium” (6) kelimesini asla ağzına almaz. Müslüman mutasavvıflar, manevî alandaki yükselmeyi, merdivenle yuka­rı çıkmak anlamına gelen “miraç” kelimesiyle ifade ederler. Bu yükse­liş ve yakınlaşma, Gazalinin ifadesiyle, hâl açısından olur, yoksa mekân ve mesafe açısından olmaz. Bu da Allah’ın lütfü ile gerçekleşir ve kulun kabiliyetine göre değişir.

Bir insanın erişebileceği en yüksek manevî derece, Hazreti Peygamber’in mi’rac olayında eriştiği derecedir. Hazreti Peygamber’e mahsus olan bu yükselişe ve müşahedeye “miraç” adı verilir. Yüksek bir şuur ve uyanıklık halinde iken, Peygamber, yedi kat göklerin ötesi­ne götürüldüğünü ve Allah’ın huzuruna kabul edildiğini gördü.

Bu âyet, onun Allah’a yakınlık derecesini gösterdiği kadar, ikisi ara­sında yine de bir mahiyet farkı ve ayrıcalık olduğunu da gösteriyor.

Seyr-i sülûk (7) ehlinin, yani Allah yoluna girmiş olanın, her şeyden önce, yakın olmak istediği Rabbini iyi tanıması, Onun hakkında doğru ve sağ­lam bir îmana sahip olması gerekir.

Çünkü bilmek sevmenin ön şartıdır.

Kime sorarsanız sorun, Allâh’ı çok sevdiğini söyler, ama sevginin gere­ği olan itaat ve teslimiyet şartını, ancak Allah’ın has kulları yerine getirir.

Bilgi, îman hâline, îman da aşk hâline gelmedikçe, bu yolda bir adım bile ilerlemek mümkün olmaz.

“Her kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa, iyi işler işlesin ve yaptığı ibâdette hiç kimseyi Ona ortak etmesin!” (Kehf Sûresi 18/110).

Şirkten (8) ve putlara tapmaktan kurtulmak, ancak aşk ile gerçekleşir.

Çünkü aşk ortaklık kabul etmez. Bundan dolayıdır ki, Allah’a en yakın olanlar, Onun âşık kullandır.

———————-

(1)Panteizm: Evrenin bütününü Tanrı olarak kabul eden felsefî görüş, her şey Tanrının bir parçası olarak kabul edilir.

(2)Kesret: çokluk, bolluk, bereket, ziyâdelik, fazlalık

(3)Zâhir: Görünen, varlığında hiç şüphe olmayan, varlığı her şeyden âşikâr olandır. Her yaratık, yaratanının görülen bir şâhididir.

(4)Bâtın: Gizli, cisim olarak görülmeyen, duyularla algılanamayan, varlığı gizli olan, ancak varlığı da kesin olarak bilinendir.

(5)Takarrub: Yaklaşma, yakın olma, yakın gelme

(6)Communium: duygu ortaklığı, aynı düşüncede olma, paylaşma, cemaat, birlik

(7)Seyr-i Sülûk: Tasavvuf ve Târikatlarda eğitim ve genel terbiye, cehaletten ilme, kötü huydan güzel ahlâka, kulun fâni varlığından Hakk’ın varlığına yönelme

(8)Şirk: Allâh’a eş ve ortak koşmak.

 

Doç. Dr. EMİN IŞIK:

 

1936 yılında Hatay’ın merkez ilçesine bağlı Karmanca köyünde doğdu. İlk dinî bilgilerini ve Kuran öğrenimini aynı zamanda doğduğu köyün imamı olan babası Hoca Şemsettin efendiden talim eyledi.

İlkokul’dan sonra iki yıl Antakya Kuran Kursu’nda talim okudu ve hafızlık yaptı. Orta kısmını Adana’da, lise kısmını İstanbul’da okuduğu İmam-Hatip Lisesi’nden 1960 da, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nden 1964 yılında mezun oldu. Dört sene kadar İstanbul İmam-Hatip Lisesi’nde meslek dersleri öğretmeni ve idarecilik yaptıktan sonra açılan asistanlık imtihanını kazanarak İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü Kuran İlimleri ve Tefsir Bilim Dalı’nda Ebubekr İbnu’l-Enbarî’nin Kitabu’l-Vakfı ve’l-İbtida adlı eserinin edition critiqueini yaparak yayına hazırladı. YÖK Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle Marmara Üniversitesine bağlı İlahiyat Fakültesi’ne dönüşen aynı kurumda önce doktor, ardından Yardımcı Doçent olan Emin Işık, 15 Temmuz 2001 tarihi itibariyle emekli oldu.

Yüzden fazla ilmî makale ve Ansiklopedi maddesi yazdı. Yayınlanmış eserleri şunlardır: 1- Celal Hoca Hayatı ve İlmi Şahsiyeti. 2- Devleti Kuran İrade. 3-Ahlak Dersleri (Ortaokul ve Liseler için ders kitabı) 4- Kuran’m Getirdiği. 5- Elmalı Tefsiri’nin sâdeleştirilmesi ve yeniden yayınlanması. Yayına hazırlanan çalışmaları (Heyet Üyesi olarak). 6- Fatiha Suresi ve Amme Cüzü Manzum Meal ve Tefsiri. 7- İman ve İbadet’le ilgili Hikmetler. 3- Dinî Mecazlar ve Semboller. 8- Aşkı Meşk Etmek (Tasavvuf Sohbetleri Dizisi 11) Timaş Yayınevi, İstanbul-2010.

Evli iki çocuk babası olan Emin Işık araştırma ve çalışmalarına evindeki özel kütüphanesinde devam etmektedir.

 

(ÖNCE VATAN GAZETESİ

 

Koalisyonculuk Oynamak

Demokrasi ile terör arasına mesafe koymak gerekir; örgütle demokrasi bağdaşmaz; Türkiye partisi olunuz” diye HDP’ye talimat verenler bugün terörün geldiği noktayı, nasıl siyasallaştırıldığını hatta uluslararası hale dönüştürüldüğünü unutuyorlar. Hukuk devletinde terörle iç içe olan bir partiye neden izin verilir? Malûm parti, geçmiş iktidarın ana rahminde büyütülmüş, bugünkü noktaya getirilmiştir. Terör örgütü ile yapılan çirkin pazarlıklar, verilen tavizler örgütün taleplerini karşılamıştır. Sonra da “bakınız kan akmıyor, analar ağlamıyor” diyenler ülkenin anasını ağlatmışlardır. Bir başbakan yardımcısının ben de olsam dağa çıkardım sözleri unutulabilir mi? Bu bir tavsiye midir?

İspanya’da ayrılıkçı ve terörü destekleyen parti Anayasa Mahkemesince kapatılır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine giderler. Mahkemenin kararı ders niteliğindedir: “… “Terörle iç içe olan bir partinin demokrasinin imkânlarından istifade etme lüksü olamaz“. Türkiye’de tersi yapıldı; demokrasinin teröre yenik düşürülmesi ileri demokrasi zannedildi ve iç ve dış dayatmalara uyuldu. Milli iradeyi temsil böyle mi oluyor? Tepedekiler “terörle mücadelede sıkıntı var” diyorlar, doğrudur. Hem pazarlık, çirkin müzakere ve devleti ayağa düşürmek; hem de mücadele tabii ki zordur ve yürütülemez. Barış, örgütün birçok isteğini kabul etmek miydi?

Ülkenin tepe yöneticisi “millet içinde herkes vardır” diyor. Doğrudur; her etnisite milletten bağımsız ve ayrı bir siyasi varlık olarak düşünülemez. Egemenlik paylaştırılamaz. Devletler kendilerini siyasi açık arttırmaya çıkarmazlar. Milletin karşılığı ırk değildir, etnik gurup da değil… Milletlerin ortak milli kimlikleri olur. “Türkiye’de sadece, Türk Milleti yok; başkaları da var” derseniz; o takdirde milletin içinde yer alması ve Devlete vatandaşlık ve mensubiyet bağıyla bağlı olması gereken herkesi yapay milletleşmeye teşvik ediyorsunuz demektir. Milletleşme etnik taassupla yürümez; demokrasi de… Milletleşme milli seviyede “biz” duygusudur. Mezhep ve etnik asabiyetin aşılmasıdır. Hem milli kimliği dışlayan anayasa çalışmalarına ışık tutacaksınız; hem de etnik olsun olmasın; her gurubu milli kimliğe rakip göreceksiniz; sonra da “millet içinde herkes vardır” beyanında bulunacaksınız. Kendisini Türk Milletine mensup hisseden bir kimseyi veya etnisiteyi dışlayan mı var? Tersine etnik ve ırkî gerçeklerle kendilerini ayrı gören ve ötekileştirenler var.

Bu yanlış ve gaflet örneklerine yol açanlar, hukuk tanımayanlar nasıl olur da tartışmaya açılmaz? Anayasa neden paspas yapılır? Koalisyon görüşmelerinde şartsız, kırmızıçizgisiz görüşmeye açığız diyen istifa etmiş olan iktidar, neden birçok maddeyi müzakere dışı bırakmak ister? Bunlar onlara göre şart ve kırmızıçizgi değil mi?

Aslında istifa etmiş ancak hala tayinler yapan iktidar patronu gibi koalisyona karşıdır; ama öyle gözükmek istemiyor. Muhalefeti oyunbozanlıkla suçlamak için koalisyona evet diyor. Oyalama taktiği uyguluyor. Açıkça MHP ile koalisyon kurmam diyor ama görüşüyor. Erken seçimde tek başına iktidar bekliyor.

Efendim, AKP ve MHP’nin tabanları birbirine çok yakınmış… Acaba tavanları da öyle mi? MHP tavanı sadece şekilci ve sahte bir muhafazakârlığın peşinde değil… Türk tarihine bütün olarak bakıyor. 1923 sonrasını zorunlu ara ve mola olarak görmüyor. Türkiye’de Türk düşmanlığını kabul edemiyor. Türkiye’yi Türkiye yapan değerlere milli devlet ve Cumhuriyete bağlı. Milli bağımsızlık ve egemenlik konularında çok hassas… Devlette devamlılık esastır anlayışı geçerli… İntikam ve rövanş alma yanlışına saplanmamış… Milli tarihi ile başkaları adına hesaplaşma peşinde değil… Andımızla ve T.C. ile uğraşmıyor. Siyasi ve ekonomik çıkarlarımızı korumaktan yana… Demokrasiden, hukuk devletinden ve Anayasadan taviz vermiyor. Dış politika anlayışı çok farklı… Milli kimliği ile mensubu olduğu din dairesini birbirine rakip görmüyor. Yükselen Milliyetçiliği asla reddetmiyor. Terörle mücadeleden yana… AKP’nin tabanı aslında MHP’ye uyuyor. Bu sosyolojik gerçeği ortaya koymak da siyasetçiye düşüyor.

 

Vefa ve Samimiyet Bileşkesinde Aydınlar Ocağı

Geçmişini unutanlar, gelecekten ümit bekleyemezler. MÖ.

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki her şeyi hızla tüketiyoruz. Modeli altı ayda eskiyen cep telefonunu, dört ayda değişen kılık kıyafet tercihlerimiz ve ila ahır.

İLA AHIR tabirini seçmemin sebebi daha dün dilimizde canlı olarak yaşayan bu kelimenin eskidi diye dağarcık çöpüne atılmaması içindir.

Her şeyi hızla tüketiyoruz. Aslında farkında olmadan en fazla tükettiğimiz şey bizi, biz yapan değerlerimiz. Toplum nizamında topluma mal olmuş bir değeri çıkartırsanız, mutlaka onun yerine bir yenisini koymak gerekir. (Bu mevzu da çok şey söylenebilirse de asli sahipleri sosyologlara bırakacağım. …)

Asıl meselede bu.

Toplum olarak bir değeri yok ederken onun yerine yeni bir değer koyacağımıza, yeni kıymetler koymaktayız.

Değerler bizi, biz yapan unsurlardır. Bu unsurlar alelumum diye eskilerin belirttiği insanlığa ait olan hususlardır.                                                                                                              Dürüst olmak, sözünde durmak, komşu hakkına riayet etmek, toplu taşıma araçlarında hasta ve yaşlılara yer vermek gibi sayısız örneklenebilecek aklımıza gelen veya gelmeyen değerlerdir. İşte bu zeminde ki bunu biz tesis ediyoruz. Bizi biz yapan değerlerimizi, kıymetlerle yer değiştirmekteyiz.        Başta insan ilişkilerinde olmak üzere değerlerin en başında tolum ve dayanışmanın çimentosu olan vefa ve samimiyet gelmektedir. Gördüm diye, dört kapıdan, kırk pencereye baksanız da harçta çimento yoksa insan gönlü olan Kâbe’yi yapıp içinde oturamazsınız.                                      Toplum olarak çoğunlukla yitirdiğimiz değerlerin başında olan vefa ve samimiyeti yeniden topluma kazandırmamız gerekir. Bu fakülteler bitirmekle olmaz, ilk önce ailede eğitimle başlar.                İşte toplum olarak ihtiyaç duyduğumuz vefa ve samimiyet örneğinin birini Aydınlar Ocağında görme fırsatını yakaladım.

Aydınlar Ocakları Genel Merkezi adına Genel Başkan Sayın Prof. Dr. Mustafa ERKAL her yıl ramazan ayında her Kadir Gecesinden evvel olduğu gibi bu yılda 11 Temmuz 2015 Cumartesi günü Fatih’te bulunan Dülgerzâde Camiinde ebediyete intikal etmiş Aydınlar Ocakları üyeleri ve Şehitlerimiz için mevlit okuttu. Alışılagelmiş gibi görünse de bu geçmişle bağı koparmayan bir vefa ve samimiyet örneğidir.

Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş Aydınlar Ocakları üyeleri ve bu din ve vatan için canını vermiş Şehitlerimizi bu vesileyle bir kere daha rahmet ve minnetle yâd ederiz.

Selam ve dualarımla.