22.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 798

Türk’ten Gayri Esir Millet Pek Kalmadı

Her yıl Temmuz ayının 3’ncü haftasının “Esir Milletler Haftası” olarak kutlandığını ve pek bilinmese de bunun 62 yıllık bir mazisi olduğunu biliyor musunuz?

İngilizcesi “Captive Nations Week” olan bu haftayla ilgili olarak “National Captive Nations Committee” yani ‘Esir Milletler Ulusal Komitesi’ adıyla kurulan 56 yıllık bir organizasyondan haberdar mısınız?

Başlangıçta komünizme karşı Amerikan kapitalizminin bir taktik hamlesi olması, Bush ve Obama’nın başkanlıklarında hatırlanması hâl-i hazırda esir milletlerin 4’te 3’ünün Türk olması gerçeğini değiştirmiyor.

Ortaöğretim kitaplarındaki herhangi bir Türk Dünyası haritasına bakarsanız 40 küsur maddede sıralanmış Türk topluluklarını görürsünüz. Başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere bunların 7’si bağımsız devlettir. Onlarca muhtar cumhuriyet ile özerk vilayetin ise Nahcivan ile Karakalpakistan haricinde tamamı esir ve diğerleri:

  • RUSYA ESARETİNDEKİLER: Başkurdistan – 4.1 milyon, Çuvaşistan – 1.5 milyon,

Tataristan – 4 milyon, Dağistan – 3.2 milyon, Kabardey-Balkar – 900 bin, Karaçay-Çerkes – 500 bin, İnguşya 450 bin, Çeçenya 1.400 bin, Adigey – 500 bin, Kalmukya – 300 bin, Kuzey Osetya – 700 bin, Kırım – 500 bin, Sakha/Yakut – 1.1 milyon, Altay – 210 bin, Tuva – 320 bin, Hakasya – 530 bin, Buryatya – 1.3 milyon, Diğer (Rusya içindeki Türkler) – 3.8 milyon..

  • ÇİN ESARETİNDEKİLER: Doğu Türkistan – 35 milyon, Kansu – 2 milyon, Kazaklar 1.5 milyon,

Donganlar – 500 bin, Tangutlar 200 bin, Salarlar – 100 bin, Yugurlar 15 bin, Özbekler 10 bin..

  • İRAN ESARETİNDEKİLER: Güney Azerbaycan – 30 milyon, Türkmensahra 2.5 milyon,

Kaşkaylar – 2 milyon, Afşarlar 750 bin, Şahsevenler – 500 bin, Halaçlar – 400 bin, Hamseler – 300 bin, Timurtaşlar – 180 bin, Karadağlılar 170 bin, Bayatlar – 150 bin, Kaçarlar 100 bin, Diğer – 300 bin..

  • GÜRCİSTAN ESARETİNDEKİLER: Acarya – 400 bin, Ahıska – 600 bin, Borçalı – 550 bin..
  • HİNDİSTAN ESARETİNDEKİLER: Mevatîler – 10 milyon..
  • AVRUPA ESARETİNDEKİLER: Batı Trakya – 250 bin, Bulgaristan Türkleri – 1 milyon,

Gagavuzya – 200 bin, Romanya Türkleri 350 bin, Sancak 250 bin, Sækelistan – 800 bin, Türk Çingeneleri/Khorakhanlar – 200 bin, Goralılar 60 bin, Karaylar 40 bin, Doğu Avrupa Çuvaşları 30 bin, İskandinav Türkleri 20 bin, Polonya Tatarları 15 bin..

  • ARAP ESARETİNDEKİLER: Irak Türkleri – 4 milyon, Suriye Türkleri 3.5 milyon, Suudî

Arabistan Türkleri 600 bin, Ürdün Türkleri 500 bin, Filistin Türkleri 450 bin, Lübnan Türkleri 100 bin, Habeş Türkleri 50 bin, Yemen Türkleri – 30 bin..

  • Mısır ve Kuzey Afrika (Sudan, Libya, Cezayir, Tunus,) Türklerini bulundukları ülkelerde çok

etkin oldukları için esir saymıyoruz. Keza Nijer, Mali, Burkina Faso ve Batı Sahra civarlarına yayılmış Tuaregler de bağımsızlık kovalıyorlar. Malezya ve Singapur’daki Turukkarlar için de sorun yok.

  • Afganistan, Pakistan ve Keşmir’deki Türkler genel gidişatta rol oynuyorlar. Avrupa, Amerika

ve Avustralya’ya iş için göçen Diaspora Türklerini de saymıyoruz. Ukrayna nüfusunun da yüzde 10’u Türk kökenli (Saka, Kıpçak, Sabar, Bulgar, Hazar, Tatar, Nogay, Sibir) fakat azınlık değiller, çoğunluktan bir parçalar..

ARA TOPLAM 130 milyon yani Genel Toplam’ın yarısı.. Hani Türkler esarete dayanamazdı? Hani bağımsızlık destanları, hani zafer organizasyonları? Varsa yoksa BOP-Yahudi, Apo-PKK..

“Bilir misin gardaş Türk illerinde / Havada yıldızlar, dağda kar üşür.

Esir soydaşların türkülerinde / Dört mevsim ötede bir bahar üşür.”

Temmuz 3’ncü haftadayız, üşümeyiz. Ramazan ziyafetleri bitmek üzere, Bayram tatillerine giriyoruz. Türk’üz – Müslüman’ız ve 62 yıldır seyirciyiz. Ne asalet, ne feraset..

Ya şiir okur geçeriz, ya Fatiha..

 

Kartlar Yeniden Dağıtılırken.

İlk devletlerden ve hatta kabilelerden günümüze insanlık stratejik kaynaklar nedeniyle pek çok savaş yaşamış ve bunlarda yüz milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Kişisel ihtiraslar nedeniyle yaşanmış birkaç savaşı saymazsak dünya savaş tarihini var olan kaynakların paylaşım mücadelesi olarak özetleyebiliriz. Elbette bu savaşların dini, sosyolojik veya psikolojik pek çok sebebi de olmuştur ama ana itici güç, var olan kaynakların paylaşımı şeklindedir.

Eski çağlarda savaşlar uzun hazırlıklar gerektirir, ancak çok kısa sürerdi. Bütün bir ülkenin kaderi birkaç saat içerisinde belirlenirdi. Aylar süren hazırlıklar ve savaş meydanına veya kale önüne ulaşım zorlukları ardından saatler ile hesaplanabilecek bir sürede neticeye ulaşılırdı. Meselâ Mohaç Meydan Muharebesi veya Malazgirt Zaferi bunun en güzel örneklerindendir.

Gelişen teknoloji ile birlikte hazırlık süreleri kısalmaya, silahlı mücadele süreleri de uzamaya ve çeşitlenmeğe başlamıştır.

Bunun ilk örneği olarak İstanbul’un Fethi’ni verebiliriz. İstanbul, Ortaçağ şartlarına göre uzun sayılabilecek bir savaş süresi neticesi fethedilmiş üstelik de çağına göre çok korkunç bir teknoloji kullanılmıştır. Tüfekten topa ve gemilerin karadan hareket ettirilmesine kadar o zamanki dünyanın pek de tasavvur edemediği yenilikler gerçekleştirilmiştir. Bunun neticesinde de Ortaçağ’ın kapanıp, Yeni Çağ’ın başlangıcı kabul edilmiştir.

Yeni Çağ’ı geçiş dönemi kabul edersek Yakın Çağ ile birlikte artık günümüzde savaşlar neredeyse hiç bitmiyor. Hatta başkaları sizin adınıza savaşıyor, (İŞİD, PYD, Taliban, PKK, El Kaide, Hizbullah vb.) siz oturduğunuz yerden belki birkaç hava operasyonu ile işin kaymağını yiyorsunuz.

SSCB’nin yıkılması ardından neticelenen soğuk savaş dönemi ardından tek kutuplu hale gelen dünyamızda, bugün yeniden bir kutuplaşma sürecinin artık çok belirgin hale geldiğini görüyoruz…

Şimdi ise kartlar yeniden karılıyor…

Muhtemelen de yakında dağıtılacak.

Şu an için önemli olan ise kime hangi kartın geleceğinden ziyade kimlerin oyuncu olduğu!

Eğer masada oturmuyorsanız kime hangi kartın geldiğinden ziyade, oyunun sonunda ne olacağınızı düşünmeniz gerekir.

Şu anda Türkiye’miz masaya oturmakla, yancı olmak arasında ciddi bir yol ayrımında gözükmektedir.

Şu anda başat oyuncu olarak ABD, Rusya Federasyonu ve Çin görünüyor. Almanya öncülüğündeki AB ise iç sorunlarıyla hemhal olmuş vaziyette birliğini koruma telaşına düşmüş. Ama masaya oturması muhtemel olan dördüncü oyuncudur. Aşağı yukarı 2’nci Dünya Savaşı’ndaki ekip aynen masadadır. Japonya ve İtalya ise masaya oturmaktan ziyade yancı durumuna gelmiştir. (Yancı: 1- Kahvelerde oynanan oyunları seyreden ve bedavadan yiyip içen kimse. 2- Düşmana karşı ilerleyen bir kuvvetin yandan gelebilecek baskınlardan korunmak amacıyla oluşturduğu emniyet birliği.)

Birinci Dünya Savaşı’nda Türk-İslâm Dünyası’nı temsilen masada olan tek aktör Osmanlı Devleti’ydi. Genç Türkiye Cumhuriyeti ise savaşın yıkıcı etkilerinden kurtulmak için 2’nci Dünya Savaşı’na girmeyerek mantıklı bir politika izlemiş askeri ve ekonomik olarak meydana gelen savaş sürecindeki bu dinç kuvvetini savaş sonrasında yeteri kadar kullanma becerisini göstermediği için; 12 Ada, Batı Trakya, Musul-Kerkük, Kıbrıs ve Batum gibi konularda hiçbir fırsatı değerlendirememiştir. Üstelik SSCB’den gelen tazyikle birlikte kendini ABD’nin kolları arasında buluvermiştir.

O günden bugüne seviyeli bir birliktelik yaşayan ABD – Türkiye ilişkileri, Kıbrıs Barış Harekâtı ve 1 Mart Tezkeresi gibi durumları saymazsak genel olarak masadaki ABD’nin yanında yancı görüntüsü verilerek devam etmiştir.

Ancak son yirmi yılda Muavenet Muhribi’nin vurulması, Çekiç Güç’ün PKK terör örgütüne yardımları, Çuval rezaleti, Türk Özel Polis Timi’nin pusuya düşürülmesi gibi hadiselerle ABD tarafından Türkiye sürekli olarak uyarılmıştır. Bu ise elbette Türkiye içerisinde dozu gittikçe artan bir Amerikan karşıtlığı oluşmasına neden olmuştur. NATO’da müttefik olan Türkiye ve ABD aynı zamanda aslında pek çok alanda çıkar birlikteliğine sahip olmalarına rağmen gittikçe uzaklaşmaya başlamışlardır. Bunun en açık örneği ise Irak ve Suriye konusunda ortaya çıkmıştır. Irak’ın kuzeyindeki fiili durum ile Suriye konusunda Ankara’ya net bir mesaj iletemeyen Vaşington yönetiminin gizli ajandası olup olmadığı ve Suriye’nin kuzeyinde de bir oldubitti ile fiili durum meydana getirmek istediği kanaati Türk kamuoyunda ciddi ciddi tartışılır olmuştur.

Ek 1’de görüleceği gibi ABD Devleti tarafından rutin olarak gerçekleştirilen dünya çapındaki kamuoyu araştırmasının sonuncusunda Türkiye’deki ABD sevgisi nefret kısmına düşmüştür. Sevmeyen durumundaki ülkelere dikkat ederseniz Türkiye hariç hiç biri NATO üyesi değildir. Ancak ilginç bir ayrıntı daha vardır ki, ABD’nin yeşil kuşak projesi kapsamındaki eski dostları olan Ürdün ve Pakistan da Türkiye’ye benzer bir şekilde ABD’yi sevmeyen ülkeler haline gelmiştir. Pakistan, ABD’nin Taliban ile mücadelesine en anlamlı desteği vermesine rağmen bizzat ABD hava kuvvetleri tarafından sürekli bombalanması nedeniyle; Ürdün ise Suriye’deki iç savaşta ABD’nin uyguladığı muğlâk tavır ve Filistin nedeniyle önemli ölçüde ABD’ye olan sempatisini kaybetmiştir.

Oysa ABD’nin her üç ülkeye de çok ciddi alamda ihtiyacı vardır. Ne Türkiye’nin yerini yeni müttefik adayı İran tutabilir, ne de Irak ve Suriye’nin kuzeyinde oluşturacağı yapay devlet bu imkâna sahiptir. Aynı şekilde Pakistan’ın Orta Asya’daki stratejik imkânlarını bölgede verebilecek başka bir güç yoktur. Aynı şekilde İsrail’e karşı oluşabilecek muhtemel bir Arap kalkışmasında da bunu frenleyebilecek Ürdün dışında başka bir devlet yoktur.

ABD’nin durumunu daha net olarak gözler önüne koyan bir başka tablo ile konuyu sürdürelim. Ek 2’de ABD’ye vize uygulayan ülkelerin listesi ve dünya üzerindeki konumları var.

Dikkat ettiyseniz bu tabloda mantıksız olan 4 unsur var. Birincisi NATO üyesi Türkiye, 2’nci Arap Yarımadası’ndaki değişmez müttefiki Suudi Arabistan ve 3’üncü olarak da Avustralya ve 4’üncü olarak da Pakistan.

Peki, ABD bunu neden yapıyor?

Bu soruya cevap aramadan önce yazımızın başındaki 4 oyuncuyu kısaca görmemiz gerekli.

Rusya’nın Ukrayna’dan Kırım’ı ve Donetsk’i, Moldova’dan Trans Dinyester’i, Gürcistan’dan Abhazya ve Güney Osetya’yı, Azerbaycan’dan ise Karabağ’ı yerel güçler ve/veya silahlandırdığı militanlarınca ele geçirdiği ve kendi stratejik hedefleri doğrultusunda yeniden SSCB dönemine dönme arzusu taşıdığı bilinen bir gerçek. (Ek 3)

Bu konuda BDT ülkelerini sürekli sıkıştırarak onları her alanda elinde tutmak için yoğun bir çaba da harcıyor. Turuncu devrimlerle elden kaçırdığı Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan gibi ülkeleri yeniden ama bu kez silah zoruyla yanına çekmeye çalışıyor. Ukrayna ve Gürcistan buna direnirken Kırgızistan ise biraz da Kazakistan’ın güvence vermesiyle birlikte 14 Temmuz 2015 itibariyle Putin’in de onayıyla artık resmen ‘Avrasya Birliği’ üyesi oldu.

Buna karşılık ABD ise, Ermenistan’da enerji isyanını teşvik ederek bir nevi yeni bir turuncu devrim ile Ermenileri yanına çekmenin ve böylece Azerbaycan’ın da tatmin edilerek Ermenistan’ı içinden çıkılamaz hale gelen Türk ablukasından kurtarmayı plânlamakta böylece Kafkasya’da sınırları koruyarak Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan arasında en azından işbirliği oluşumunu tesis etmeyi tasarlamaktadır. Bu konuda ayrıca Türkiye ve Ermenistan’ı soykırım iddiaları konusunda herkesi tatmin edecek bir düzleme getirme projesi de vardır.

Rusya ayrıca Irak’ta yaptığı hatayı tekrar etmek istememekte ve Suriye konusunda Şam yönetimine Lazkiye’deki askeri üssünü de kullanarak her türlü desteği sağlamaktadır. Bu da Esed yönetiminin bunca kargaşaya rağmen hâlâ bölgede etkin bir güç olmasını sağlamaktadır. İşin daha da ilginci ABD hava kuvvetlerinin desteğiyle PYD’nin Barzani’ye denize çıkmak için yol olarak açtığı kuzey Suriye koridorunun da önündeki iki engelden birini Ruslar teşkil etmektedir. (Diğer engel ise Türkiye’mizin Hatay vilayetidir.)

Çin ise binlerce yıllık tarihine ve kalabalık nüfusuna rağmen çağlar boyunca genelde Türk hâkimiyetinde yaşadığı veya Türklerle mücadele ettiği için asla fütuhat sahibi olamamıştır. Bu konuda ciddi bir tecrübesi ve kültürü yoktur. Sadece yakın komşularının hatalarından istifade ederek onların bir kısım topraklarını o da 2’nci Dünya Savaşı ardından işgal edebilmiş bir ülkedir. Doğu Türkistan, Tibet ve İç Moğolistan bu bakımdan Çin’in kanayan yarasıdır. Bu nedenle de kartlar karılırken oyuncu durumunda olan Çin aynı zamanda kalabalık nüfusu ve teknoloji kopyalaması dışında çok ciddi bir artıya sahip değildir. Bölgedeki Türk devletleriyle, Japonya’yla ve Güney Kore’yle de ciddi sorunları vardır. Buna karşılık Şangay İşbirliği Örgütü ile Rusya ile yakınlaşmıştır.

AB ise İzlanda’da başlayan ve en on Yunanistan’da ayyuka çıkan Avro ekonomik krizi nedeniyle tarihinin en güç dönemini yaşamaktadır. Avrupa’nın yaşlı halkları, Almanya ve Fransa’nın sırtından daha ne kadar geçinebilir şüphelidir… Buna karşın AB Projesi revize edilir ve Kıbrıs Rum kesimi, Yunanistan, Bulgaristan vb. yük oluşturan ülkeler birlik dışına ötelenirse veya bunların olmadığı üst kurul mantığıyla Süper AB veya Elit AB oluşturulursa masanın yeniden ciddi bir oyuncusu olma ihtimali yüksektir.

Bu durumda Türkiye ne yapacaktır?

Görüldüğü gibi Türkiye Çin ile Doğu Türkistan konusunda, Rusya ile Kırım, Gürcistan ve Karabağ konusunda ve ABD ile güneyimizde oluşturulmak istenen yapay kuşak konusunda sıkıntılar yaşamaktadır. AB ile de Kıbrıs nedeniyle yaklaşık 60 yıldır sorun yaşamaktadır.

Aslında bu sorunların hiç biri de aşılamayacak ölçüde değildir. Ancak muhataplarımızın anlaşma yolu yerine inatla projelerini sürdürmeleri tehlikeli boyutlara ulaşmıştır.

Çin Doğu Türkistan’ı tamamen eritme konusunda, Rusya yayılmacı anlayışını sürdürme konusunda, AB ise kendi medeniyetinin temelinde Helen kültürü olduğu masalına inandığı ve bu inatlarını sürdürdükleri müddetçe bu zordur.

ABD ise dengesiz ve kaypak bir politika sürdürerek Türkiye’yi tedirgin etmeye devam etmektedir. İran ile anlaşmaya vararak İran’ın nükleer güç olmasına sarı ışık yakarken, bir yandan da İran pazarını ele geçirme ve İsrail’in ekonomik güç kullanılarak güvenceye alınmasını sağlamaktadır. Diğer yandan Azerbaycan’dan aldığımız bilgilere göre İran’ın Kürdistan eyaletinden Güney Batı Azerbaycan’a özellikle de Urumiye çevresine nüfus kaydırılarak bölgenin etnik yapısı Türkler aleyhine bozulmaya devam edilmektedir. Böylece Türkiye’nin güney ve doğusundaki 3 komşusuyla sınırları da hukuken olmasa da fiilen Erbil yönetiminin kontrolüne geçmektedir. Kısacası Türkiye’nin etrafı yeni bir kuşak projesi ile çevrelenmektedir.

Eğer ki, 3’ncü Dünya Savaşı çıkacaksa bu tablodan görüldüğü kadarıyla Türkiye’nin 2’nci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi tarafsız kalma şansı yoktur. Hatta Türkiye ne yazık ki cephe ülkesi görünümündedir.

Ya 1’nci Dünya Savaşı’ndaki gibi masada olacaktır, ya da yancı olarak bir gücün yanında savaşa girecektir.

1’nci Dünya Savaşı’nda masada olmamıza rağmen basiretsizce ordumuzun yönetimini müttefiklere bırakıp askerlerimizi insan kaynağı gibi gören bir zihniyete teslim edersek galip tarafta olsak bile sonuçta kaybeden olacağımız kesindir.

Ya da masada olmak için var gücümüzle çalışmamız gereklidir. Bu konuda nükleer enerji santralleri Türkiye ekonomisi için olmazsa olmaz birer güç kaynağı olacaktır. Boru hatları projeleri elimizi güçlendirecektir. Savunma sanayi projeleri hızla geliştirilip gerçek müttefiklere destek verebilecek duruma getirilmelidir. Ancak bu arada etrafımızı sarmakta olan kuşağa karşı somut ve net bir tavır içinde olunması kaçınılmazdır.

Şimdi aynı soruyu yine soruyoruz:

ABD bunları neden yapıyor?

Hayali Büyük Ortadoğu Projesi’ni hayata geçirmek için 22 ülkeyi karıştırıp; Türkiye gibi bir müttefikten vazgeçmek ne kadar rasyoneldir, tartışılır… Türkiye, İsrail için bir tehdit midir, tartışılır…

Diğer şık ise Türkiye’nin ‘Süper Güç’ olma ihtimalidir. Eğer ki Türkiye’nin gelişerek masaya oturacak 5’nci taraf olma ihtimali bu kadar güçlü ise ABD’nin bu konuda aslında destek olması çıkarları gereğidir. Çünkü muhtemel taraflar göz önüne alındığında, Türk milletinin binlerce yıllık tarihi zaten ABD’nin muhtemel rakipleriyle mücadele içinde geçmiştir. Bu bakımdan Anglo-Sakson blok kalıcı bir dünya barışı için Türkiye ile işbirliği yapmak zorundadır. Aksi durumda ilk kez kaybeden taraf olma ihtimalleri kuvvetlidir.

 

Yurtta Barış Dünyada Barış

0

Asrımızda dünya çok küçüldü. Mesafe diye bir şey kalmadı. Âdeta tayyı zaman tayyı mekân ilmen gerçekleşti. Kıta’lar arası uçaklar ulaşımda engel diye bir şey tanımıyor.

Telefon, hele cep telefonları, özellikle görüntülü telefonlar; hasretliği sildi süpürdü hayattan.

Üstüne üstlük, bilgisayar; tüy dikti hepsinin üstüne. Tıklat istediğin yerdesin. Tıklat istediğin önüne gelsin.

İşte böyle bir dünyada, hem yurtta hem cihanda herkesle, her şeyle görüşmek, konuşmak ve haberleşmek imkânı her an mevcut. Seyahat imkânı, gezme-tozma emre amade. Sabah burada, öğleyin başka bir yerde, akşam daha başka bir mekânda olmak mümkün ne kelime, gerçek oldu  gerçek.

Öğren İngilizceyi, Arapçayı ve Türkçeyi. İster konuş ister yaz. Bilmeye ve bildirmeye herkes anında sahip. İster gazete çıkar. İster dergi yayınla. Yaz makale yahut şiir veya sanat eserlerinden tiyatro, roman, hikâye.

Hangisini istersen tebliğ için, duyurmak için, haberdar etmek için; hepsi elimizin altında emre amade.

İşte böyle bir dünyada bir devlet, bir yurt, bir ülke, bir millet tecavüz ve saldırıya uğramadıkça, işgale yeltenilmedikçe, haritadan silinmek istenmedikçe; savaşa başvurmak, asla ne çare, ne de çıkış yolu.

Mesele ve sorunlar için önümüzdeki sayısız seçenekler; yanımızda arzı beyan ediyor apaçık.

Evet yurt savunması gerekmedikçe savaş; başlangıcıyla vahşet sunar, sonuçlarıyla dehşet saçar.

x

Artık ilâyı kelimetullah / Allahın ismini yüceltmek, başka ülke insanlarına duyurmak için bile savaşmak; bunca seçenekler varken yersiz ve lüzumsuz. Durum bu merkezdeyken:

 

Nedir İslâm Âlemi’nin

Acınacak şu fecî hâli.

Olmuş İslâm ülkeleri harâbe.

Perişan olmuş ahâli

 

Irak, Suriye, Afganistan, Libya, Yemen, Mısır vs. ateş ve duman içinde dönmüşler birer harabeye. Köy, kasaba ve şehirler olmuş birer hayalet şehir.

Ateş, barut, top, tüfek, bombalardan geçilmiyor Âlemi İslâm.

Üstelik bunca perişanlık ve dağınıklığa rağmen dinmiyor, susmuyor silahlar.

Semaya yükseliyor masum nice halkın feryadı.

İşin garip tarafı, halka reva görülen bunca eziyet ve işkence.

İslâm ülkelerinde oluşan bunca fecaat ve yıkım.

x

Bunları yapanlar için cihat sayılıyor! Şehitlik gazilik bu kadar kolay sanılıyor!

Bu dehşetli sahnelerin müsebbipleri ve dış güçlere âlet olanlar; doğru yaptıklarını, üstelik İslâma hizmet ettiklerini zannediyor! Saf saf, sanki her biri kesilmiş birer Asaf!

Boşuna dememiş Asrın Âlimi:

“Dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan kişilerin dine verdiği zararı; akıllı düşman veremez.”

Nitekim gördüğümüz ve şahit olduğumuz gibi veremiyor da.

x

Oysa İslâm’da -hangi ülke olursa olsun- yurt içinde isyan ve başkaldırıya cevaz yok.

Caiz, uygun ve doğru değil. Zira senin yüzünden masum bir vatandaş zarar görse; o yol yol değil. O metod metod değil. Çünkü hem davan hak olacak hem de metodun. Hak bir davaya; hak olmayan bir usulle hizmet edilmez. Kaldı ki, İslâm’da gaye için her şey meşru değil. Malûmdur ki,

“Kem âletle kemâlât olmaz.” / “Bozuk âletle düzgün iş yapılmaz.”

İslâm’da, baştaki zalim de olsa, ondan kurtulmak için, halka zarar verici bir yola başvurulmaz.

Ancak bilgili ve ehil zatlar ikaz, tebliğ, tenvir, tenkit yoluyla yol gösterici olabilirler.

Ama resmî güçlerle halkı karşı karşıya getirecek bir duruma çanak tutamazlar ve tutmamalıdırlar.

Türkiye’de bir zamanlar çok şeyler oldu. Fakat Asrın Âlimi fiilen ortaya çıkmadığını ve çıkmamak lâzım geldiğini şu sözlerle dile getirmiştir:

“Kur’an men’ etmeseydi, ben böyle sessiz mi kalırdım?” diyerek yurt içinde silâha sarılmayı dinen asla doğru görmemiştir.

x

“(Yine Asrın Âlimi) Van’da… İken, Şarkta ihtilâl ve isyan hareketleri oluyor. ‘Sizin nüfuzunuz kuvvetlidir.’ diyerek yardım isteyen bir zatın mektubuna, ‘Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet’e hizmet etmiş ve çok velîler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılıç çekilmez. Siz de çekmeyiniz; teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet, irşad ve tenvîr edilmelidir.’ diye cevap gönderiyor.”

x

Nitekim Ayet der: “Rabbim, haksız yere isyanı haram kıldı.” (A’raf: 33)

 

Almak için haklıyken hakkını

Yeltenirsen baş kaldırıp isyana

Olursun mazlumken zalim

Olamazsın haklı ve Hak’tan yana

 

Ortaçağlar Anadolu’sunda İslam’ın Ayak izleri

0

Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak tarafından yazılıp Kitap Yayınevi’nin Selçuklu Dönemi, Makaleler- Araştırmalar Dizisi’nden 2013 yılında okuyucuya sunulan kitap 16,5 X 21 santim ölçülerinde, 447 sayfadır.

 

Türkiye ve dünya tarihçiliği; Türk tarihi konusunda ve özellikle Osmanlı tarihçiliğinde sosyoekonomik alanlarda önemli araştırmalar ortaya koydu. Buna karşılık, uzun zamandan beri Türkiye’nin içinde yaşadığı, siyasete kadar yansıyan kültürel bölünmüşlüğün altında yatan, Türk tarihinin belki en hassas meselesi olan İslam konusunda çok yetersiz kaldı.

 

Prof. Ocak’ın eserindeki makale ve incelemeler, Anadolu Selçuklu döneminde, İslam’ın siyasî, sosyal ve kültürel hayatta bıraktığı izleri anlatıyor. Türkiye tarihinin sosyal ve kültürel cephesinin bu en problemli alanına dair yaklaşım, yöntem ve analiz denemelerini içeriyor. Başka bir ifadeyle, Fuat Köprülü, Abdülbaki Gölpınarlı,  Osman Turan, Mehmet Altay Köymen ve İbrahim Kafesoğlu’ndan başka tarihçilerin pek girmediği bir sahanın değişik yönlerine dair yazarının kendi şahsî kalem tecrübelerinden bazılarını bir araya getiriyor. Ocak, okuyucunun kafasında, Türkiye toplumundaki iki kültürlülüğün son yıllardaki sıcak tartışmalarının altındaki bu büyük problemin tarihî arka planına dair kesitler sunmaya çalışıyor.

 

*

Tarih yazımı da bir anlatıdır. Ahmet Yaşar Ocak anlatıcı tarihçi-yazar olarak, ele aldığı konuyu okuyucuya sevdiriyor.

 

Ortaçağ Anadolu’sunda İslam’ın Ayak İzleri‘ isimli kitap; bilgiyi, tarihçi titizliğiyle tarttığı kadar devri anlatabilme gücüne de sahiptir. Balkanlar ve Anadolu, bir bir eserler ve şahsiyetlerle didik didik ediliyor. Bir yanda Mevlana, bir yanda Osman Turan…

 

Selçuklu dönemi, birbirine bağlı sebepler dolayısıyla üzerinde yeterince durulup tartışılmamış konulardandır. Dahası, bugün tartıştığımız aktüel pek çok meselenin doğuş devri olduğu halde, başta kaynak sıkıntısı ve araştırmacı eksikliği sebebiyle günümüze de ışık tutabilecek pek çok sorunun üstü örtülü durmaktadır. Prof. Ocak’ın kitabında soruyu, kaynaklarıyla birlikte geliştiriyor. İnanç ve siyaset ilişkileri ve bu ilişkilerin tarihi etkilemesinin anlaşılabilmesi bakımından yazarın ortaya koyduğu çalışma çok önemli. Sözgelimi, kitabın en önemli bölümlerinden birisi olan ‘Babailer İsyanından Kızılbaşlığa‘ başlıklı bölümdeki yorumlar çok çarpıcıdır. Ocak, bir yandan Safeviler gibi, Sünni bir tarikattan Şii bir devlete dönüşüm hikâyesinin çatısını kurmakta bir yandan da Şiilik, Alevilik ve Türklerin bu ikisi arasındaki konumlarını derinliğine tartışmaktadır. ‘Türklerin Müslümanlığı, Şii kanallarla kabul ettiklerine dair verilere rastlanmamıştır.’ hükmünü verdikten sonra, Şah İsmail ve Anadolu meselesini açıklığa kavuşturmaktadır. Tarih, siyasettir. Ve işte bir romancı muhayyilesini ateşleyip kalemini harekete geçirecek bir cümle; ‘Mühimme defterlerindeki kayıtlarda, toplatılıp İstanbul’a yollanan ve yakılan bir takım Rafizi kitaplardan söz edilmektedir. Bunlardan kurtulabilmiş olanlar incelenmemiştir.’

 

KİTAP YAYINEVİ:

Hamidiye Mahallesi, Soğuksu Caddesi Nu: 3/1 Kağıthane, İstanbul Telefon: 0.212-294 65 55 Belgegeçer: 0.212-294 65 56  www.kitapyayinevi.com e-posta: gtekgumus@kitapyayinevi.com

 

 

Prof. Dr. AHMET YAŞAR OCAK

 

1945 yılında Yozgat’ta doğan Ahmet Yaşar Ocak yüksek tahsilini İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünü bitirdi. Aynı fakültede asistan oldu. Doktorasını Strasbourg Üniversitesinde, doçentlik ve profesörlüğünü ise Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde yaptı. Hâlen öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

 

1983’ten beri Türk Tarih Kurumu ve Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1997’den beri Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı üyeliği 1993-1997 arası Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Merkezi Başkanlığı’nda bulundu. 1998’den bu yana, Brill (Leiden) Yayınevi’nin Halil İnalcık ve Suraiya Faroqhi yönetiminde yayımlamakta olduğu The Ottoman Heritage dizisinin ve 1997’den beri Journal of the History of Sufism dergisinin danışma kurulu üyesidir.

 

Prof. Ocak; İslam tarihindeki grupları, kişilikleri ve yapıları sosyal tarih perspektifinden incelemekte ve günümüzde fazlasıyla ve tamamen siyasî bağlantılarla değerlendirilen bir takım konulara akademik yaklaşımla yorumlar getirmektedir.

 

Yayınlanmış kitaplarınhdan bâzıları:

 

Babailer İsyanı yahut Aleviliğin Tarihsel Altyapısı: Dergâh Yayınları. İstanbul 1996, 2000

Bektaşi Menakibnamelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri: İletişim Yayınları, 2002.

İslam Türk İnançlarında Hızır yahut Hızır İlyas Kültü: TKAE. Yayınları.  Ankara, 1999.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik / Kalenderîler: TTK. Yayınları. Ankara 1992, 1999.

Türkler, Türkiye ve İslâm: İletişim Yayınları.  İstanbul, 2003

Türk Sufîliğine Bakışlar: İletişim Yayınları. İstanbul, 2003

Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler: Tarih Vakfı Yurt Yayınları. İstanbul, 2003.

Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri: İletişim Yayınları 2002

Türk Folkloründe Kesik Baş: TKAE. Yayınları, Ankara 1989.

Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler: (Editör) T.T.K. Yayınları. Ankara,2006

Sarı Saltık / Popüler İslam’ın Balkanlar’daki Destânî Öncüsü: TTK. Yayını. Ankara 2003.

 

 

DERKENAR:

 

DİLİMİZ TÜRKÇE

 

Ord. Prof. Dr. Merhum Ali Fuad Başgil anlatıyor:

Sene 1944… Maarif Vekâletinde bir ‘öztürkçe bürosu’ kurulmuştu. Türkçemizi amansızca baltalıyor, mektep kitaplarının dilini değiştiriyorlar. Üniversite fakültelerinde de benzeri bürolar kuruluyor. Hocaların üniversite hesabına bastıracakları kitaplar evvelemirde bu bürolardan geçip dili burulduktan sonra bastırılacaktır. Sanki Türkiye’de yapılacak başka iş kalmamış gibi, başta Devlet Reisi olmak üzere, hükümet bununla meşgul…

 

Daha fazla seyirci kalamadım. İkisi Cumhuriyet’te, sonuncusu Vatan’da üç yazı neşrettim. İçimin acısını döktüm… Suat Hayri Ürgüplü ile buluştuğumuzda bir münasebetle bana Çankaya hareketini şöyle anlattı:

 

‘Sizin son yazınızın çıkmasından iki gün sonra, İnönü vekilleri Çankaya’ya çağırdı. Salona pek sinirli bir halde koltuğunda birkaç gazete ile giren İnönü oturur oturmaz, gazeteleri göstererek, Hasan Ali Yücel’e: ‘Maarif Vekili Bey, İstanbul’da bir profesörün şu gazetelerde bizim dil çalışmalarımız hakkında tenkit yazılarını gördünüz mü? Kendisi hakkında ne gibi bir muamele yapmayı düşünüyorsunuz?’

 

Devletin, zorla Türkçeyi değiştirme politikasına karşı, ‘Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti’ adına kaleme alınmış bir Beyanname ‘Hür Fikirler Mecmuası’nda yayınlandı. Bu metinden bazı bölümler:

 

‘Asırlar boyunca sayısız Türk nesillerinin tefekkür nuru ile yuğrulup meydana gelen ve bugün millet birliğimizin temelini teşkil eden dilimiz, bir zamandan beri, mânâsı anlaşılmaz bir baskı politikasına maruz bırakılmaktadır. Mekteplerde çocuklar ve hocalar, mahkeme ve dairelerde iş sahibi ve memur vatandaşlar milli benliğin bir unsuru haline gelmiş olan Türkçe yerine bu benliğe tamamıyla yabancı bir dil ile öğrenip öğretmeğe ve konuşup yazmaya mecbur tutulmaktadır. Hükümet kendi emri ve eli altında bulundurduğu radyo, ajans ve her türlü resmi neşriyat yolu ile bu dili memlekete zorla dinletmeğe ve kabul ettirmeğe çalışmaktadır. Halkın mektebe, hocaya ve kitaba, mahkeme ve idare kapısına olan tabii ve medenî ihtiyacını fırsat bilen bir zihniyet, bu ihtiyacı istismar ederek vatandaşları istemedikleri ve benimsemedikleri bir dile zorlayıp bizar etmektedir…

 

Hukuka bağlı bir hükümet ve idare mefhumuna sığmayan bu tazyik siyaseti vatandaşların kapalı ve açık protestolarına, direnmelerine rağmen devam edip gitmektedir…

1- …Dil işi bir hükümet, parti ve politika işi değildir…

2- …Yaşayan Türkçe iktidarın malı değil Türk milletinin müşterek dili ve memleket tarihinin bir mirasıdır…

3- …dil işi ilim ve ihtisas işidir ve bir akademi mevzuudur. Millet Meclisi ise, bir akademi değil, sırf bir siyasî heyettir ve salahiyetleri hem Anayasa ile hem de millî irade ve umumî efkârın gösterdiği temâyül ve istikametle hudutludur. Buna rağmen teessürle şâhit oluyoruz ki, Millet Meclisimiz memleket dilini kanun yolu ile değiştirme teşebbüsündedir… Türkiye Cumhuriyetinin resmî dili, bugün uydurulup ileride umumileşmesine ve memleket dili haline gelmesine ümit bağlanan muhayyel bir Türkçe değildir.

4- …Tıp, kimya ve fizik gibi muayyen bir sahaya inhisar eden ilim veya mesleklerin muhtaç olduğu ıstılahları bu ilim ve meslek adamlarının diledikleri gibi tesbit edip kullanmalarının aleyhinde değiliz…

5-… Dil ıslahatçılığı yolundaki hükümet teşebbüslerine sözde ilmî bir renk verme gayretiyle işleyen ‘Türk Dil Kurumu’nun bu gayretinin memleket için hayırlı ve faydalı olmadığına kaniiz.

 

Tamamı ile otoritenin eli altında olan ve çalışmalarında ilim ve ihtisastan ziyade politikanın emrine ve işaretine bağlı kalan bu teşekkül Türkçemizin bugün içinde bulunduğu anarşinin başlıca mesulüdür…

 

(ALİ FUAD BAŞGİL. Türkçe Meselesi / Yağmur Yayınları, İstanbul 2010)

 

 

Ülke Siyasetine Yeşilçam’dan Bakmak

0

Güzel ülkemin her anı bir başka değişik her anı bir başka filmin repliği gibi. Mizah yeteneği bu kadar kuvvetli olan bir Millet haliyle bu tür sahnelere gülmeden edemiyor. Beyin gerekli bağlantıyı yapıp bunu bir oyun, bir sahneden ibaret olduğunu kavrayıp gülme refleksi gösterse de ‘oyun mu oynuyoruz burada’,’bizle dalga mı geçiyorsunuz’ gibi bir tepkiyi vermekten aciz ne yazık ki.

Bu ülke bir yolsuzluk soruşturmasına şahit oldu ve o adı geçenlerin balkona çıkarılıp alkışlatılmasına ve de alkışlayanlarına. Bu alkışlayan taifeye bunu söylediğinizde ve yolsuzluğu hatırlatacak birkaç şey söyleyince hemen tam olarak kim oldukları dahi belli olmayan ‘sizinkiler’ benzetmesi ortaya çıkıyor ve ‘sizinkiler daha kötüydü’,’siz olsanız daha beterini yapardınız’ diyor.

Ve Banker Bilo filmindeki şu replik geliyor aklıma. Banker Maho’dan kayınpederi borç para ister ve Maho faizin ne kadar olacağını sorar. Kayınpeder benden de mi fazi alacaksın der ve evet cevabını alınca; ‘ulan damat az namussuz değilsin ha’ der. Maho da nezaketle ‘aman rica ederim sen benden daha namussuzsun’ cevabını verir.

Sonra şu bahsi geçen dev yatırımlar, dev projeler var. Lider ülke Türkiye! Sarayı görenlerin şaşkınlık içinde ‘Bu devlet büyük devletmiş’ deyişleri. İki üç sene ömürlü ‘dev’ yatırımlar, yerli diye yutturulan helikopter ve daha nicesi. Hani insan inansa havaya uçar coşkusundan.

Ve Neşeli Günler filmindeki o meşhur Ziya geliyor aklıma. O meşhur Aslan avı. Ziya arkadaşlarıyla Aslan avına gider ve elinde tüfek ilerlerken birden onu görür. Hii böyle şey olamaz  Allah Allah boyu on metre! Sonra o ses Ziyaa! Ve hemen ölçü değişir, on metre değilse de beş metre var. Ve yine o ses Ziyaa! Ziya durur mu neyse aslan kadar aslan deyip devam eder ve çeker çakıyı… Şimdilerde Ziya çok ama ‘Ziyaa’ diyen kalmadı.

Sonra her platformda yiğit geçinenler, tarih verip ‘gideceğim’deyip bir türlü dediği yere gidemeyenler, sert çıkış yapıp havaya atılmak üzere salondan çıkarken ‘benim tepkim’,’moderatör’ gibi şeyler diyenler oldu. Dahası var elbette ‘dar ederiz’,’zindan ederiz’ gibi ‘sert çıkışların’ sahiplerini ‘türbe kaçırırken’, gideceğim dediği yere gidemediği ve bir daha da gelmem dediği yere kendi değil başkasını gönderenleri gördük.

Ve Tosun Paşa filmindeki o giderli sahne geliyor aklıma. O yiğit enişte! Malum Seferoğulları ve Tellioğulları kavgaları. Tellioğullarından Bekir, Seferoğullarından biri ile kavga eder ve dayak yer. Karizma yerlerdedir tabi. Sonraki ilk karşılaşmada olan olur karşı tarafın tahriklerine kapılan kraldan çok kralcı göze girmek isteyen küçük enişte ‘bırakın, bırakın tutmayın beni’ diyerek ileri atılır ama tutulur tabi eşi tarafından. Ve o ses; tutmayın küçük enişteyi salıverin gitsin..

Böyle daha nice sahne canlanıyor kafamızda siyaset sahnesini görünce. Yazmakla bitse keşke de yazsak hepsini. En merak ettiğimiz sahne son sahne olacak tabi. Tahmini son sahne şöyle olur.

Yine Banker Bilo filminden. Kendisine her türlü sahtekarlığı yapan, her türlü dolandırıcılığı yapan, elinden bir de sevdasını alan ‘en yakın arkadaş’ olarak gördüğü Maho’yu gören Bilo yakasına yapışır Maho’nun. O meşhur replik işte; ‘oğlum tamam yaptım, yaptım ama sor bakalım bir kere niçin yaptım.’ Sonra Maho Bilo’yu alır gider ve vicdandan bahseder, vicdan azabı duyup uyku uyuyamadığı söyleyen Maho’ya Bilo; Hass…r la sende vicdan ne gezer der…

Bundan sonra da kandırılmaya devam eder ama umarım bizim filmde burada ‘kestik’diye bir ses gelir.

 

AKP Meydan Savaşı

7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinin üzerinden bir ayı aşkın süre geçmesine rağmen, hâlâ yeni hükümet kurulamamış, ama geçici olmasına rağmen, mevcut hükümet tarafından devletin bürokratik kademelerine atamalar son sürat devam ediyor. İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı dolayısıyla verilen iftar yemekleri sonrası yapılan siyasi konuşmalar, önümüzdeki günlerde hükümet kurma çalışmaları hakkında ipuçlarını vermeğe başlamışken; (koalisyon hükümetini, AKP-MHP veya AKP-CHP kuracak) diye tartışaduralım, olayın boyutu bir gecede değişti.

12 Temmuz 2015 günü İstanbul dostluk derneği tarafından verilen iftar programına katılan eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Yeni Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, iftar sonrası yaptıkları peş peşe konuşmalarla adeta gizliden gizliye birbiriyle yürüttükleri savaşın bombalarını patlattılar. Önce konuşmaya Sayın Abdullah Gül davet edildi ve özetle yaptığı konuşmada:

-“Libya’dan Mısır’a, Yemen’den bütün Körfez ülkelerine kadar, nasıl bir zamanlar onlara ilham olduysak, yeniden bu ülkelere ilham olucu, yol gösterici olacağı bir duruma gelmek gerekir. Bu anlamda açıkçası, Ortadoğu ve Arap politikalarımızı daha gerçekçi bir şekilde gözden geçirmenin de faydalı olacağı kanaatindeyim. Çünkü bölgede başka bir gelişme de söz konusu. Büyük bir kaos ortaya çıkarsa, bu kaosun içerisinden çıkacak, hiç tahmin etmediğimiz sürprizlerle karşı karşıya kalabiliriz” dedi.

Yani Sayın Gül, kendisinin Cumhurbaşkanlığına çıktıktan sonraki AKP iç ve dış politikalarını yanlış buluyordu. Konuşmalarına bakılacak olursa yeni Türkiye den değil, eski Türkiye den yanaydı. Erdoğan’ın sık sık ekranlarda eski dışişleri mensuplarını “Monşer’likle”, politikalarını da “Monşer politikalar” olarak nitelerken, Gül belli ki eski Türkiye’nin özlemi içindeydi.

Dikkatinizi bir noktaya çekmek isterim, Gül bu konuşmayı geçtiğimiz günlerde İngiltere ziyaretinin sonrasında yapıyor. İngiltere, Abdullah Gül için önemli bir ülke. İktidara aday siyasi liderlerin (Bahçeli hariç) ziyaret ettiği ABD ve oradaki “Üst akıl” yetkililerinin aksine, Gül, İngiltere’ye gidiyor oradakilerle istişare yapıyor. (hatırlatırım, 2008 yılında 2. Elizabet’in “Büyük Şövalye” nişanıyla ödüllendirdiği Gül, 2010 yılının kasım ayında da,”Catham Hause” yani Kraliyet Uluslar arası İlişkiler ödülü verilerek ödüllendirilmişti).

Cumhurbaşkanı Gül’ün konuşmasından sonra kürsüye gelen Erdoğan: “Devlette devamlılık esastır. Kuru sıkı gönderme yapmakla bu işler olmuyor. İhanet edenler, hırsına yenik düşenler, korkanlar, egolarının kurbanı olanlar çıktı. Onları oldukları yerde bırakıp yolumuza devam ettik” diyerek adeta Güle cevap vermiştir.

Görünen o ki, kavga bundan sonrası için daha açık ve şiddetli olacağa benziyor. Bunun yanında Başbakan Dautoğlu ise, önümüzdeki Ağustos ayındaki genel Kurula başbakan olarak gitmek arzusunda.

Türkiye’nin etrafında oynanan oyunlar malum, içte ve dışta bekleyen sorunlar belliyken, Ortadoğu tam bir kan gölüne dönmüşken, Türkiye’nin hükümet kurmadaki gecikmelerle, iftar programlarındaki kavgalarla geçirecek zamanı olmasa gerek. Biran önce istikrarlı bir koalisyon hükümeti kurulup, yoluna devam etmek zorunda. Bunun aksi davranışlar, “Fillerin çarpışıp, çayırın ezildiği” sonucunu doğuracağı kaçınılmaz.

 

Önemli İşleriniz Vardı

Zaman çok önemliydi sizin için. Bütün işlerin sorumlusuydunuz. Bir nebze ayrılsanız sistem felç olur, ülke zaafa uğrardı kuşkusuz.

Bundan ötürü yaya yürüyemez, dolmuşa binemezdiniz. Bir hastaya “geçmiş olsun” a, bir cenazeye “başsağlığına” fırsat bulup gidemezdiniz. En kısa yol ücretinin “kaç para” olduğunu da bilemezdiniz.

Çok sıkıydı göreviniz çok, işlerin beyniydiniz adeta. Görev kişiliğinizle tanımlanırdı. Kimse yerinizi dolduramaz, makam koltuğuna bu kadar fiyakalı oturamazdı.

Bu mühim görevi kimseye devredemezdiniz, çünkü hiç kimse sizin gibi mükemmel(!) olamazdı. İsteseniz de, ilkeleriniz gereği makamınızı bir nebze terk edemezdiniz.

Bir huzurevine giderek, düşkünlerle, yaşlılarla dertlerini paylaşacak fırsatı bulamazdınız.

Kurallı yaşar, akılcı düşünürdünüz. Herkesin, ideal yaşam standardını kolayca yakalayabileceğini savunurdunuz. Geçinemeyenler, sıkıntı çekenler tembel(!),  işsizler beceriksizdi.

Açlığın ne demek olduğunu bilemediğinizden, “bu ülkede fakir kalmadı” sanırdınız.

Devasa projelerin adamıydınız vesselam,  küçük işlerin muhatabı olamazdınız. Eve vaktinde gelemezdiniz, çocuklar uyurken saçlarını okşamak zorunda kalırdınız.

Zihniniz çok önemli bilgilerle dolu olduğundan, eşinizin, çocuklarınızın doğum günlerini bir türlü hatırlayamaz, sürekli kaçırırdınız. Oyuncak almayı, çiçek götürmeyi düşünemezdiniz.

Gülmek iş ciddiyetine uymaz, laubaliliktir” diye düşünürdünüz. Tebessümü unuttuğunuzdan, dostlarınıza güler yüzlü gözükemezdiniz. Çocuklarınızla şaka yapamaz, birlikte oynayamazdınız.

Emir vermeye, talep etmeye alışmıştınız. Hatır sormak, gönül almak, dostlarınızı aramak aklınıza gelmezdi.

Hiç hata yapmazdınız, başkaları yanılır ve özür dilerlerdi.

Büyük işlerin adamıydınız, tecrübeli, bilgili, aydındınız, her şeyi bilirdiniz. Danışmaya, kitap okumaya ihtiyaç duymazdınız.

Görev, mantık demekti, realisttiniz. Bu yüzden şiir dinlemeye, şarkı mırıldanmaya, çiçek koklamaya, bir nebze duygulanmaya gerek görmezdiniz.

Kazanmayı severdiniz, fakat kalp kazanmak hiç aklınıza gelmezdi. Bir de sevdiklerinize zaman ayırmak.

Eşinize çocuklarınıza her şey alıyordunuz ya, sevmek bu demekti. Daha ne isteyeceklerdi ki. Onlar için çalışıyordunuz ya. Piknik yapmaya, balık tutmaya, çocuklarla uçurtma yapmaya, sinemaya gitmeye ne gerek vardı.

Fevkalade azimliydiniz. Aldığınız ödüller, belgeler, plaketler yetmezdi. Dahası için hayatınızdan fedakârlık yapmanız gerekirdi. Bu yoğun koşuşturmadan,  bir gönül yaparak bir teşekkür almak hiç aklınıza gelmedi.

Hep emirler yağdırdınız, direktifler verdiniz.  Başarınızda büyük payı olan çalışanlarınıza, minicik bir hediye vermeye, ya da küçücük bir tebessüm göstermeye fırsat bulamadınız.

Çok meşguldünüz çok, doğum gününüzü abartılı törenlerle şaşaalı şekilde makamınızda kutlamak zorunda kalırdınız.  Ailenizle paylaşmaya fırsatınız olmazdı. Başkalarının da bir doğum günlerinin bulunduğunu hatırlayamazdınız.

Bu ülke için çok önemliydiniz, mühim toplantılar yapmak, ciddi nutuklar atmak zorundaydınız. Evde çiçek yetiştiremez, bir kediyi okşayamazdınız.

İnsanların geleceği, umuduydunuz. Çalışmanız, didinmeniz gerekiyordu.

Bu yüzden pazara çıkamaz, alışveriş yapamazdınız.

Simidin, yumurtanın fiyatını, bilemezdiniz. Bayat ekmekleri kimlerin, niçin aldıklarını göremezdiniz.

Çünkü,  daha önemli işleriniz vardı…

 

Halaçoğlu Harcanmamalı

MHP Kayseri Milletvekili Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu‘nun CHP’lilerin tepkisine yol açan sözü, partisinin TBMM Grup Başkanvekilliği görevinden alınması ile neticelendi.

Bilindiği gibi, Halaçoğlu TBMM başkanı seçiminde CHP adayı Baykal’ı desteklememe gerekçesi olarak “Deniz Baykal’ı destekleseydik, AKP’nin tabiriyle, inançsız, dinsiz bir partinin adamını seçtik diye bize yükleneceklerdi” şeklinde bir yorum yaptı.

“Halaçoğlu CHP’ye dinsiz dedi” diye haberleştirilen bu sözden böyle bir anlamın çıkarılması aşırı zorlama bir yorumla mümkün olabilirdi.

Medyada çeşitli açıklamalar yapan, sorulara cevap veren Halaçoğlu “üzerine basarak AKP’nin tabiriyle böyle bir şeyle suçlanacaktık’ dedim. Herhangi bir şekilde CHP’nin dinsiz, imansız olduğunu söylemedim. Eğer desteklersek bize karşı da bu suçlamaları yapabileceklerini söyledim” dese de suçlamalardan kurtulamadı.

CHP sözcüleri bu konuda aşırı bir alınganlık gösterdiler ve “kendilerini dinsizlikle suçladığını” iddia ettikleri Yusuf Halaçoğlu’nun özür dilemesini ve istifa etmesini istediler.

Oysaki CHP lideri Kılıçdaroğlu bile Ağustos 2012’de yaptığı bir konuşmada, dindar çevrelerin partilerine karşı mesafeli olduğunu ve “CHP dinsiz parti” dediğini vurgulayarak, bunun geçmişte yaptıkları hatalardan kaynaklandığını söylemiş.

Bu sözün Halaçoğlu’nun ifadesinden çok da farklı olmadığı ortada. Yani bugün CHP sözcülerinin aşırı tepkisi tamamen siyasi bir taktik gereği olmalı.

AKP kanadından Bülent Arınç “bu hatalı pası gole çevirmekte” zorlanmadı. “Hiçbir Ak Parti’linin aklından ne CHP için, ne CHP’nin adayı için böyle saçma sapan bir cümle geçmez” dedikten sonra çok kurnazca bir cümle ile mesajını verdi: “Herhalde Bahçeli gereğini yapar.”

MHP lideri de akabinde, “Herkes ağzından çıkan lafı tartmalı” demişti.

Nihayet Pazar günü MHP Genel Başkan Yardımcısı Yalçın tarafından, “MHP Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu, görülen lüzum üzerine partimizin TBMM Grup Başkanvekilliğini temsil görevinden alınmıştır” açıklaması yapıldı.

*****

ARINÇ, BU SÖZÜ BİR AKP’Lİ SÖYLESEYDİ NE DERDİ?

Önce hükümet sözcüsü Bülent Arınç‘ın mesela “Bakara makara” diyen bakan hakkında veya CHP’nin kalesi olarak bilinen İzmir için Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in “İzmir dindarlığının irfana ihtiyacı var” sözlerinden sonra  “herhalde Erdoğan gereğini yapar” dediğini işiteniniz var mı?

Üstelik kendisinde ilahi vasıflar olduğunu söyleyen AKP’lilere en küçük ikazda bulunmayan, tersine taltif eden, rakiplerini dinden uzak olmakla suçlayan Tayyip Erdoğan’a bir nasihat yaptığına şahit olabildik mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Milletvekili seçimleri kampanyasında HDP’yi Zerdüştlükle suçladığında, “biz de Müslümanız” diyen Demirtaş’ı savundu mu? (Müslümanım diyene -bu Baykal da olsa, Demirtaş da olsa- dinsiz deme hakkımız var mı?)

CHP’yi kastederek “Bunların din ve imandan ne haberi var? Camileri satıp ahıra çevirdiler” dediğinde bir itirazı olduğunu duydunuz mu?

Erdoğan, MHP’li ve Ülkücüler için ‘Bunlar Fatiha’yı bile okumayı bilmez’ dediğinde Arınç niye sustu?

Erdoğan Başbakan ve AKP Genel Başkanı iken “Gâvur İzmir” sözünü söylerken partisi kendisini canla başla savunmadı mı?

Üstelik Ak Parti kadrolarının en tepeden teşkilat temsilcilerine kadar “dinsiz CHP” suçlamasını yaptığını bilmeyenimiz var mı?

*****

İKİ FARKLI LİDERLİK

AKP’nin lideri Tayyip Erdoğan ile mevcut genel başkanı Ahmet Davutoğlu’nun yönetim anlayışı “ne yaparsa yapsın, sadık arkadaşlarını korumak” şeklindedir.

Hele hele bir AKP’linin hatası üzerine rakip parti, görevinden alınmasını isterse asla görevden almaz. AKP’linin özür dilemesi istendiğinde bizzat genel başkan dâhil bütün parti sözcüleri tarafından savunulur.

Buna karşılık MHP lideri Devlet Bahçeli‘nin yönetim tarzında ise, “ilkeli duruş” diye takdim edilen, küçük hatalara karşı bile aşırı bir hoşgörüsüzlük, “hata yapanın” derhal tasfiyesi söz konusu.

Tabii burada “hata” olarak değerlendirilen hususların kim tarafından “hatalı” olarak değerlendirileceği önemli.

MHP’nin en çok sevilen sayılan değerlerinden olan, Sinan Ogan‘ın milletvekili adayı dahi yapılmaması, partiden ihraç talebiyle disiplin kuruluna sevk edilmesi; Meral Akşener hakkında Devlet Bahçeli’nin sebebi anlaşılamayan tepkisel ifadeleri ve Yusuf Halaçoğlu‘nun Grup Başkanvekilliği görevinden alınması bu politikanın parti tabanında da yadırganan sonuçları.

MHP ilkeler üzerinde siyaset yapan bir parti. AKP gibi yolsuzluk, usulsüzlük, dini inançları rencide eden davranışlar dâhil her türlü hatayı hoş göremez, savunamaz, yapanları bünyesinde barındıramaz.

Ama bu kadar kolay adam harcama doğru mu?

Dahası rakip partilerin siyasi hesaplarla yaptıkları abartılı tepkiler sebebiyle, medyada bir ismin “fazla” parlamış ve çeşitli makamlara layık görülmüş olması gibi gerekçelerle etkisizleştirilmesi partinin tepkisel kararlar alması anlamına gelir.

Sizin bu özelliğinizi kavrayan rakipler partinizi dışarıdan yönetmeye çalışır.

Bana göre de Yusuf Halaçoğlu’nun bu olaydaki esas hatası kendi konumlarını AKP’nin aleyhlerinde yapacağı kampanyaya göre belirlemiş gösteren bir açıklama olmasıydı. Siz parti olarak kendi açınızdan doğru olanı, ilkelerinize uygun olanı tercih edersiniz. Başkalarına göre tavır belirleyen “tepkisel” kararlar alan bir parti görünümü veren böyle bir açıklamaya lüzum yoktu.

Ancak Yusuf Halaçoğlu’nun aşırı bir zorlamayla “dinsiz CHP” dediği varsayımıyla uyarılması, TBMM Grup sözcülüğünden alınması suretiyle cezalandırılması yani yine tepkisel olan bir karar almak da doğru olmadı.

***

Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu Milliyetçi Hareket Partisine değer katan çok önemli bir bilim ve siyaset adamıdır.

Bu kadar ucuza harcanacak bir isim olmadığını en iyi MHP yöneticileri bilir.

Din ve dindarlık kavramlarını siyasi malzeme olarak kullanma AKP’nin en iyi becerdiği bir husus. CHP ve MHP ise kişilerin dinlerine, inançlarına ve inançlarını yaşama biçimine karışmayan iki parti.

Ancak din ve dindarlık üzerinden açılan tartışma ile Halaçoğlu gibi bir değerin elbirliği ile etkisizleştirilmesi kamu vicdanını rahatsız etmiştir.

 

 

 

 

Emekli Din Görevlisi, Fikir Adamı ve Yazar Muhterem ALİ RIZA TEMEL Hocaefendi İle Huzurlu Bir Toplum Yapısının Temelini Oluşturmaya Çalıştık.

Oğuz Çetinoğlu: Bütün inanç sistemlerinde ortak ahlakî değerlerin mevcut olduğu biliniyor. Çatışmalar, ortak değerlerin göz ardı edilip, farklılıkların siyâsî maksatlarla istismar edilmesinden doğuyor. Günümüzde, âkil kişiler farklılıklara tahammül etmeyi öğütlüyorlar. Meseleye İslamiyet açısından bakarsak, hangi öğütleri verebiliriz?

Ali Rıza Temel: Belirttiğiniz gibi bütün inanç sistemlerinde ortak ahlakî değerler mevcuttur. Mesela:

Sizden biri, kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe gerçek imana eremez.’

,(Buhari, İman 6, Müslim, İman 71)

İnsanların size ne yapmalarını istiyorsanız sizde onlara öyle yapın.’ (İncil, luka 6/31)

Katletmeyeceksin, zina etmeyeceksin, yalan haber taşımayacaksın, komşunu kendin gibi seveceksin, babana ve annene hürmet edeceksin. Yetim malı yemeyin, ölçüyü tartıyı tam yapın

Gibi ortak değerler hem Tevrat’ta, hem İncil’de hem de Kur’an-ı Kerim’de ısrarla vurgulanan değerlerdir. Bu temel insanî değerlere riayet edilse çatışmalara gerek kalmaz. Bu prensipler, hangi dine, mezhebe meşrebe mensup olsalar da insanların barış içinde yaşamalarını sağlayacak ortak değerlerdir.

Ne yazık ki; cehalet, taassup ve siyasî çıkar hesapları bu birlikteliği zedelemektedir. Hem Hz. Peygamber döneminde, hem de sonraki dönemlerde bu birlikte yaşama kültürünü ideal şekilde görmekteyiz. Kur’an-ı Kerim’in emri de bu istikamettedir:

‘Allah size, din hususunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı kendilerine adaletle davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah âdil olanları sever. (Kur’an-ı Kerim, Mümtehine 8)

Çetinoğlu: Alevîlik, bir grup Türk insanının yaşama biçimidir. Türkiye’nin bir gerçeğidir. Bu gerçeğin değiştirilmesi mümkün olmadığı gibi, değiştirilmeye teşebbüs edilmesi ve hatta düşünülmesi bile tehlikelidir. Bu durumda çözümü nerede aramalıyız?

Temel: Dinde zorlama olmadığına göre mezhep değiştirme hususunda zorlama hiçbir şekilde düşünülemez. İnsanlar aynı kalıptan çıkmış seri üretim standart mallar gibi değildir. İrâde ve hürriyet sahibidirler. Başkalarına zarar vermeyecek tarzda herkes inandığı gibi yaşama hakkına sahiptir. Yeter ki ortak insanî ve ahlakî değerlere riayet edilsin.

Çetinoğlu: İz’an ve vicdan sahipleri; varlıklı Müslüman ülkelerin, kendileri dışında kalan mağdur ve mazlum durumda bulunan Müslüman ülkelere yeterli ölçüde ilgi göstermediklerini söylüyorlar. Aynı kanaatte misiniz?

Temel: Varlıklı Müslüman ülkelerin, mazlum ve mağdur kardeşlerine yeterli ölçüde yardım etmedikleri acı bir gerçektir.

Çetinoğlu: Sebeplerini tahlil etmeniz mümkün mü?

Temel: Bu durumun başlıca sebebi; bu ülkelerdeki yer altı ve yer üstü kaynakların bazı taşeron monarşilere, ilkel kabile mantalitesine sahip krallara, hanedanlara peşkeş çekilmiş olmasıdır. Bu kaynakların üretimi ve paylaşımı genellikle emperyalist ülkeler tarafından yapılmaktadır. İslam ülkelerine hükmeden güçler ‘parçala ve yönet’ siyasetini yürütmek için aynı inanç ve ırktan ülkeler arasında demir perdeler örmüşler, dostları düşman, yakınları uzak kılmışlar, hısımların hasım olmaları için her yolu kullanmışlar ve bu konuda kısmen de olsa başarı sağlamışlardır.

Çetinoğlu: Ölülerinizi hayırla yâd ediniz!’ emrinin muhatabı olmamıza rağmen, bâzı devlet yöneticileri kendilerinden önce devletimizi yönetip de şimdi hayatta olmayan kişiler hakkında konuşurken bu emrin dışına çıkıyorlar.  Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Temel: Kendilerini savunma imkânlarına sahip olmayan kişi ve yöneticilere dil uzatmak ahlakî bir problemdir. Peygamberimiz ‘Ölmüşlerin aleyhinde konuşmak onlara ulaşmaz, fakat dirileri rahatsız eder’ buyurmuşlardır. Herkesi günahıyla sevabıyla Allah’a havale etmek gerekir. Zira bizim değerlendirmelerimiz hatâlı olabilir. Hüsn-ü şehâdet asıldır. Bizim tavrımız merhum Mehmet Akif’in tavrı olmalıdır. O büyük insan;

‘Zulmü alkışlayamam zalimi asla sevemem

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem

Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım,

Boğamazsın ki- Hiç olmazsa yanımdan kovarım.’

Diyordu.

Çetinoğlu:Gıybet‘ büyük günahlardan biri olmasına rağmen, Müslümanların büyük bir çoğunluğu tarafından yeterli ölçüde bilinmiyor. Örneklerle genişçe bir târif lütfeder misiniz?

Temel: Kişiyi hoşlanmayacağı ifadelerle arkasından çekiştirmek demek olan gıybet Kur’an-ı Kerimde ‘ölü eti yemeye benzetilmiştir. Ölmüş insan kendini savunamadığı gibi, yanımızda olmayan kimse de söylenenlere karşı kendini savunamaz. Gıybet insanın mânevî şahsiyetine, onuruna yöneltilmiş bir saldırıdır. Müslümanların canı, malı ve şerefi dokunulmazdır. Hz. Peygamber (SAV) ‘Gıybetten sakının. Zira gıybet zinadan beterdir. Zina eden kimse tevbe eder, belki Allah da onun tevbesini kabul eder. Fakat gıybet edilen kişi bağışlamadıkça Allah gıybetçiyi bağışlamaz. Bir kimsenin onurunu korumak onu mânen diriltmek gibidir. Onurlu hayat gerçek hayattır.

Çetinoğlu: İslamiyet ‘güzel ahlak’ı öğütler. ‘Güzel ahlak’ kavramını tanımlar mısınız?

Temel: Ahlak toplumun temelidir. Davranış biçimlerini ifâde eder. Davranışlar da: iyi ve kötü davranışlar olarak sınıflandırılır. Hz. Peygamber yüce bir ahlak üzere yaşamış ve üstün ahlakı tamamlamak için gönderilmiştir. Doğruluk, ihsan, takva, sabır, affetme, arabulma, yardımlaşma, tevâzu, hoş görü, selamlaşma, tebessüm, diğergâmlık gibi hususlar ise güzel ahlak örnekleridir. Müslüman, başkalarının elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir. Hz. Peygamber  (SAV) geceyi namazla, gündüzü oruçla geçiren fakat komşusuna eziyet eden bir kimsenin cehennemlik olduğunu belirtmiştir.

Çetinoğlu: Devlet kademelerinde görev yapanların dürüstlükten uzak davranışlar içerisinde bulunmalarının İslamiyet’teki hükmü nedir?

Temel: Devlet görevi emanettir ve ağır bir sorumluluk gerektirir. Bu emâneti taşıyacak olanlar böyle ağır bir sorumluluk altına girmemektedirler.  Adam kayırma, rüşvet, yolsuzluk, zorbalık ve zulüm, yöneticilerin en çok kaçınmaları gereken hususlardandır. Devlet görevinin hassasiyetine dair Hz. Peygamber söyle buyurmuştur: ‘Kıyamet günü her zâlimin arkasında bir bayrak vardır. Zulmü ölçüşünde bu bayrak yükseltidir. Dikkat edin! Amme görevinde vefasızlık edeninkinden daha büyük bir vefasızlık yoktur.’ (Müslim. Cihad. 15)

Bir kişiye haksızlık yapılmakla binlerce kişiye haksızlık yapmak aynı değildir. Amme görevi üstlenenler, görevlerinde Hz. Ömer’in titizliğini göstermelidir.

Çetinoğlu: Anlatılır ki gönül gözü açık bir kişi, Müslüman olmayan bir ülkeye; diyelim ki Japonya’ya gitmiş. Dönüşünde sormuşlar: ‘İntibalarını anlatır mısın?’ Adam kısa konuşmuş: ‘İşleri dinimize, dinleri işlerimize benziyor.’ Bu cevabı yorumlar mısınız?

Temel: Bahsettiğimiz söz, Berlin Seyahatinden dönem Mehmet Âkif  Ersoy merhuma aittir. Almanlar Hıristiyan’dır.

Teslis inancının makbul bir yanı yoktur. Bizim tevhid inancımız ise son derece makuldür. Çünkü kâinattaki düzen ve ahenk bire işaret etmektedir. İstikamet ve dürüstlük demek olan İslamiyet’in mensupları, dinlerin gösterdiği şekilde her yönden örnek olmaları gerekirken tam tersine bir durum sergilemektedirler. Bu hal son derece şaşırtıcıdır. Aslında normal olan tersidir. Demek oluyor ki, davranışlara yansımayan sözde bir dindarlık insan hareketlerine çeki düzen veremiyor.

Din güzel ahlaktır. Müslümanların bugünkü kötü görüntüsü gerçek İslamiyet’in önünde bir perdedir. Mehmet Âkif merhum bu husustaki üzüntüsünü söyle ifade ediyor:

Kaç hakiki Müslüman gördümse hepsi makberdedir

Bilmem amma Müslümanlık galiba göklerdedir.’

Çetinoğlu: Dinler arası diyalog çalışmalarını yorumlar mısınız? Ne gibi sonuçlar elde edilebilir?

Temel: Dinler arası diyalog hassas bir konudur. Diyalogla; kavgasız, barış dolu bir dünya hedefleniyorsa gündemde olması elbette faydalıdır. Fakat batının şimdiye kadar İslamiyet ve Müslümanlara karşı tavrını, haçlı ruhunu göz ardı etmemek gerekir. Kendileri bize karşı hiçbir zaman hoşgörü göstermedikleri halde tek taraflı olarak bizden tolerans beklemelerinde iyi niyet görmek mümkün değildir.

Diyalog hareketi batı emperyalizmi ve onun keşif kolu mesâbesindeki misyonerlik karşısında Müslümanları pasifize etmek, dirençsiz kılmak hedefine yönelik olmamalıdır. Bu hususu daima göz önünde bulundurmak gerekir.

Dinler arası diyalog dinlerin koalisyonu değildir. Ortak bir noktada buluşulacaksa o da Kur’an-ı Kerim’in işâret ettiği noktadır:

‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze gelin. Allah’tan başkasına tapmayalım. O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım içimizden hiç kimse Allah’ı bırakıp da birbirini tanrı edinmesin.’ (Al-i İmran 64)

Çetinoğlu: Türklüğünü vurgulayanlara; ‘İslamiyet’te millî kimliklere yer yoktur!’ Diyerek karşı çıkılması doğru mudur?

Temel:İslamiyet’te millî kimlik yoktur‘ demek doğru değildir. Kimlik; kişiyi başkalarından ayıran özellikler topluluğudur. İnsanın; şahsî, dinî ve millî kimliği vardır. Bizim genelde bir ümmet bir de millet kimliğimiz vardır. Kur’an-ı Kerim millet gerçeğini inkâr etmemektedir ‘Dilinizin ve renklerinizin ayrı olması onun kudretinin delillerindendir.’ (Rûm 22)

Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyasınız diye sizi kabilelere ve milletlere ayırdık.’ (Hucurat: 13)

Ayrı milletten olmak kavga sebebi değil, tanışma ve kaynaşma sebebidir. Ayrı tarihin coğrafyanın örf ve âdetlerin, dil ve akrabalığın oluşturduğu millî kimlik asla inkâr edilmez. Bu kimliğimiz topyekûn Hz. Peygamber’in ümmeti olduğumuz gerçeğiyle çelişmez. Ayrı inançları paylaşan milletlerin ümmet çatısı altında buluşması zenginliği birlikteliği ve gücü ifade eder. Kâbe bu birliği sembolize eder.

Çetinoğlu: Türkiye’mizde kavram kargaşası yaşanıyor. Çok tartışılan kavramlardan biri de laiklik. Herkes kendisine göre bir laiklik târifi yapıyor. Din adamı olarak siz de bir târif yapar mısınız?

Temel: Laiklik daha çok batı medeniyetinin kendine has siyasî ve fikrî gelişimi sürecinde ortaya çıkmış bir kavramdır. Etimolojisi itibariyle ‘ruhban’ sınıfına mensup olmayan, halktan olan anlamında Yunanca laikos kelimesinden türetilmiştir. Louiqu (laik) şeklinde Türkçeye geçmiştir. ‘Ruhbanlığa, kilise teşkilatına, hatta dinî alana ait olmayan‘ manâsındadır. Laiklik genel olarak din – devlet ilişkisi açısından değerlendirilir. Devlet: din veya mezhep esaslarına göre yönetilirse ‘Teokratik’, dinden tamamen bağımsız olursa ‘laik’ karakterde olur. Hıristiyan orta çağda devlet kilise ve ruhban sınıfının referanslarına göre yönetiliyordu. Daha sonraları devlet kiliseden bağımsız olarak yönetilmeye başladı. Batıdaki laiklik daha ziyade ilimle kilisenin, papazlarla aydınların birbirlerine ters düşmeleri, ilmî gelişmeler ilerledikçe kilisenin katı doğmalarına karşı tavır alınması, kilise tahakkümünden kurtulma mücâdelesi sonunda elde edilmiş bir neticedir. Meseleye İslamiyet açısından bakılırsa ilimle din, camiyle toplum arasında bir çatışma söz konusu olmadığı için batıdaki anlamda bir laiklik söz konusu değildir.

Laiklik devlet yönetimiyle ilgili bir kavramdır. Şahısların laik olma şartı yoktur. Yönetim biçimi olarak devleti bütün din ve mezheplere karşı tarafsız davranması, âdil bir hakem rolü oynaması, vatandaşların dinî ihtiyaçlarını dengeli bir şekilde karşılaması, onlara bu konuda imkân ve fırsat tanıması, kısaca din ve vicdan hürriyetini teminat altına alması anlamındaki bir laiklik İslam’a aykırı değildir. Dini tamamen dışlamak, dine karşı düşmanlara tavır almak şeklindeki laiklik ise asla benimsenemez.

Çetinoğlu: Laiklik kavramı, ilk defa 3 Mart 1927 tarihinde hilafetin kaldırılması ve din işleriyle devlet işlerinin ayrıldığının açıklanması ile Türkiye’nin gündemine, 10 Nisan 1937’de de Anayasa’ya girdi.

O tarihe kadar laiklik reddedilmiyordu ve tartışılmıyordu. Tartışmalar, kanunî düzenlemeler yapıldıktan sonra başladı. Düzenlemede mi bir aksaklık yapıldı?

Temel: Laikliğin İslam ülkesindeki uygulanma serüveni batıdaki gibi olmamıştır. Zira İslam dünyasında batıdaki gibi dinî otorite ile siyasî otoritenin çatışması söz konusu olmamıştır. İslam âlemindeki laiklik süreci iç dinamiklerden ziyâde dış dinamik ve gelişmelerin etkisiyle gelmiştir.

10 Nisan 1937’de anayasaya girmeden önce de İslam âlimi Ali Abdürrazık dinin devlet yönetiminden uzak tutulması savunmuş, Osmanlı âlimi Saffet Bey, hilafetin dinî değil dünyevî, dolayısıyla millete bırakılması gereken bir mesele olduğunu ifade etmiştir. Bizde laikliğin tartışma konusu olması, uygulamadaki katı tutumdan, dine ve dindarlara karşı baskı aracı olarak kullanılmasından kaynaklanmıştır.

Çetinoğlu: Laiklik kavramının, ekseriyetin kabul edeceği şekilde yeniden, açık ve net bir şekilde tanımlanması gerektiği görüşüne katılıyor musunuz?

Temel: Laikliğin İslam karşıtları tarafından dindarlar üzerinde bir baskı araç olarak kullanmasına fırsat vermemek için daha net bir laiklik tanımının yapılması gereğine inanmaktayım.

Çetinoğlu: Laiklik kavramı üzerindeki tartışmalara son verecek düzenlemenin yapılması ve bu düzenlemenin Anayasa’nın değişmez, değiştirilemez hükmü hâline getirilmesi mümkün mü?

Temel: Anayasada değişmez madde olmalı mı? Konusu tartışmalı bir konudur. ‘Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletidir‘ denildiğine göre; bir taslak hazırlanıp referandum yapılabilir.

Çetinoğlu: Bu düzenlemeyi yapacak heyette hangi vasıflara sahip insanların bulunması gerekir?

Temel: Laiklik konusunda kimsenin rahatsız olmayacağı, mutlak tarafsızlık, din ve vicdan hürriyetinin teminatı anlamında bir laiklik tarifi ve uygulaması tartışmalara son verebilir. Efradını cami, ağyarını mani bir tarif ve uygulamayı belirleyecek heyet, din ve hukuk otoritelerinden oluşturulabilir.

Çetinoğlu: Böyle bir düzenlemenin önünde engeller var mı?

Temel: Millet irâdesi her şeyin üzerinde olduğuna göre engel olmaması lâzım.

Çetinoğlu: Ülkemizde laiklik ve İslamiyet’i çatıştırmaya çalışanlar var. Gerçekte ise İslamiyet, laiklik kavramı ile çatışmıyor, aksine örtüşüyor. Bir bakıma da laiklik, İslamiyet için gelişme-ilerleme alanı sağlıyor. Laiklik ve İslamiyet ikilisinin sağladığı bu ortamdan nasıl yararlanabiliriz?

Temel: Son zamanlarda laiklik normal şekilde uygulamaya başlanınca tartışmalar da azalmış, normalleşme sürecine girilmiştir. Bu süreç devam ederse zamanla her şey yerli yerine oturacaktır. Laiklik, dini devre dışı bırakmak değildir. Dindar olan toplumu dinden uzaklaştırma çabaları barış yerine kavga ortamı oluşturur, dini toplumdan uzaklaştırmanın faturası ağır olur. İslamiyet’in fert ve toplum hayatına kazandırdığı değerlerden mahrum olmak hayatın çoraklaşmasına, ruhsuzlaşmasına yol açar.  Zekât, sadaka bağış, vakıf, toplum, ibadet, ramazanlar, bayramlar, sünnet ve nikâh merasimleri, toplu dualar, mescitler, camiler, ziyaret yerleri, İslamiyet’ten kaynaklanan ve toplumun çimentosu mesâbesindeki ahlakî değerler, örf ve âdetler vs. bütün bu benzeri değerlerden soyutlanan bir toplum mânen ölmüş demektir. Dinin diriltici nefesi toplumun hayat gerekçesidir.

 

 

 

ALİ RIZA TEMEL:

1946 yılında Manisa’nın Demirci ilçesi’nde doğdu. 1967’de Balıkesir İmam-Hatip Okulu’nu, 1971’de İzmir Yüksek İslam Enstitüsünü bitirdi. 1967-1975 yılları arasında vaizlik yaptı. 1976’da Haseki Eğitim Merkezi’ne kursiyer olarak katıldı. Kurs sonunda aynı merkezde asistan olarak görevlendirildi. 1982-1987 yılları arasında Brüksel İslam Kültür Merkezi’nde Türk temsilcisi olarak görev yaptı. Aynı merkezdeki İslam Enstitüsü’nde Ulumu’l-Kur’an dersleri okuttu. Halen Haseki Eğitim Merkezi’nde Arapça ve tefsir dersleri okutmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Yayınlanmış Eserleri:

1- İslam Davası ve Münafıklar, 2- İslam’da Dış Politika ve Diplomasi, 3- İslam ‘da ve Batıda İnsan Hak ve Hürriyetleri, 4-Ayet ve Hadisler Işığında Dini ve Sosyal Hayatımız, 5- Mutlu Bir Yuva Nasıl Kurulur? 6- Müslümanların Dünü, Bugünü, Yarını (Tercüme), 7- İslam İktisadının Üstünlüğü (Tercüme), 8- İnsanlara İyilik Hakkında Kırk Hadis (Tercüme), 9- Sağduyu Çağrısı.

 

Der Gibi!

Kara bulutlar kaplamış ülkemizi,

Denizler bile kirlenmiş, çoğu yürekler gibi,

Sakarya bile artık kirli akıyor,

Kıvrımları mahsun, mahsun bakıyor.

Şairin dediği gibi.

Yağmur bile şaşırmış, zehir yağıyor,

Cinnet geçiren geçirene, katiller iş başında,

Kırk haramiler satırlardan çıkmış, yağmalıyor.

Yol kesiyor adalet şimdi daha çok ağlıyor!

Ömer’in adaletini insanlık arar gibi.

Cehalet kol geziyor caddelerde,

Çıkarcılık kemirmiş düşüncelerimizi,

Aydınlığı bitirdiler, karanlıkta uyuttular bizi,

Yok, ettiler iyi niyetimizi, ormanlarımız  gibi,

His dünyalarımız yağmalanmış,

Düzlüklerimi beton tabutluklara dönüştürdüler,

Ruhlarımızı küçük odalara koydular, esir gibi.

İslamlaşma yerine Araplaşmayı bize yutturdular,

Rivayete göre başlayıp, ibadetleri bile sapıttılar.

Bilim, ilim, irfan hak getire, der gibi.

Kendi akıllarımıza ipotek koydular,

Cumhuriyet, demokrasi rafa kaldırıldı,

Anıtkabir’in yerini kaçak saray aldı.

Her gün Türk’e saldırıyorlar, tapılan adam gibi,

Birileri düşünüyor, konuşuyor, insanların yerine…

Allah sanki bu insanlara akıl vermemiş gibi,

Türk’e düşman kimler varsa revaçta,

Hırsız, arsız, namussuz, vatan hainleri ön safta!

Çözüm sürecinde anlaştılar, biz hariç,

Çözüyorlar insanımı, parça, parça, her yaşta,

Bilmiş, din tacirleri, sardı her yanı.

Fareler gibi kemiriyorlar birliğimi, dirliğimi.

Bölündük artık, bizden, sizden şarkıları revaçta,

Küfürler dökülüyor ihanetçi, şom ağızlardan,

Saygı unutuldu, sevgi bitti, insan meta gibi ,

Siyaset adamın adamlığına döndü,

Dava yürekte yok, buhar olup uçan su gibi.

Hile, yalan zirvede, doğruluk ayağa düştü.

Söze gelince, ala güzel, icraat  boşa  düştü,

Kafalar karışık, cepler boş,

Haktan görünüp te , malı götürmek de çok hoş,

Fütursuzca yağmalanan insanlık gibi.

Kurumlar hep bitmiş, kurtaran da yok,

Biz olmak kaybolmuş, ben ben diyen çok,

Haya bitmiş, iman gitmiş, laf çok , söz çok !

Havanda su dövmek gibi…

Kalpler kelepçeli, ikrar galebe çalmış,

Söz çok, icraat yok, hile çok, ihanet çok.

Ey insanlık, ey adalet neredesin der gibi!