22.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 799

Gündemi Konuşalım Ama!

Türkleri enayi zanneden insanlar, hem Türkiye’de hem de dünyada bolca yaşıyor. Gerçi Türklerde enayi yerine konmayı hak etmiyorlar değil!

Günümüzde Türklerin karşı karşıya olduğu ve tarihi boyutu olan yaşamsal sorunlar bulunuyor.

Türk’ü enayi yerine koymayı alışkanlık haline getirmiş olan iç ve dış çevreler, bu yaşamsal sorunları gündeme getirmeden, Türk’ü güncel sorunlarla oyalamaya devam ediyor.

Ortak amaç; Türk’ü hak mahrumiyetine uğratmak ve bunuda ona rızasıyla kabul ettirmek…

Türkler; ülkelerinin bölünmesini, ABD ve AB ülkeleri ile İsrail’in üzerlerindeki siyasi, ekonomik ve kültürel nüfuzunu, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yediği darbeleri, istihbaratının küresel imparatorların kontrolünde oluşunu, Doğu Akdeniz’deki enerji rezervlerinin İsrail’in eline geçişini, GAP’taki su kaynakları ile tarım arazilerinin elden gidişini, milli eğitim eli ile Türk çocuklarının mankurtlaşmasını ve daha nice yaşamsal temel sorununu önemsemiyor ve konuşmuyor. Belki de farkında değil! Zaten oyunda buna göre kurgulanmış.

Peki buna karşılık Türk Milletinin gündeminde ne var?

Emekliye ikramiye, asgari ücretliye zam, sosyal yardımların artırılması, memuriyete atamaların yapılması, taşeron işçilerin kadroya geçirilmesi, üniversite sınavlarının kaldırılması gibi konular, pür dikkat kesildiğimiz şeyler!

Yeter ki bunlar olsun da; Yunan Ege’deki adalara bayrak dikebilir, Pkk-Pyd Suriye’de özerk bir bölge oluşturabilir, RTE “Kaçak Saray”da padişahlık yapabilir, ülkenin sahibi el değiştirebilir! Hiç önemli değil!

Ülkemizin tanınmış bir profesörü siyasetin temel kuralının “ihtiyaçlara hitap edebilmek” olduğunu söylüyor ve yaşadığı bir hikâyeyi anlatıyor. ABD’nin Boston şehrinde yaşadığı bir dönemde, evinin yakınındaki baraj gölünün kenarında, güzel bir park varmış. Bu park aynı zamanda evsiz insanların uğrak yeriymiş. ABD’de gittiği yerde kış sert geçtiği için, Türkiye’den yanına çok güzel bir kaban almış. Bir yaz günü geri dönerkende insanlık yapıp bu kabanı evsizlerin yaşadığı parka, üzerine “Bir gün kış yeniden gelecek, ihtiyacınız varsa lütfen, alabilirsiniz…” notunu iliştirip bırakmış.

Ertesi gün parka yeniden gittiğinde ne görsün, kabanın üzerinde yeni bir not “Evet kış yeniden gelecek. Ama bana şimdi yazlık lazım”.

Bizim profesörde “her insana ihtiyaç duyduğu hizmeti götürmek için iletişim ve propaganda dili önemlidir” diyor.

Tamam da, Türkler sorunları itibarı ile günlük yaşayan ve günlük düşünen insanlar olamaz. Eğer tarih içerikli temel sorunlar halledilemezse, günlük sorunların halledilme imkanıda yoktur.

Belki hep canınızı sıkacak şeyler yazıyorum ama uzun soluklu bir huzur, güven ve istikrar yakalamak istiyorsak, sorunlara doğru yerden neşter vurmak zorundayız.

Büyük Önder Atatürk “Halkı genel durumdan haberdar etmek son derece önemlidir” diyor.

Onun için siyasetin; duruşunu, aldığı kararları ve yaptıklarını, güncel ihtiyaçlarınıza verilen prim ve cevaplar yanında, temel sorunlara eğilişleri bakımından da değerlendiriniz. Peşin hükümlü olmayınız!

Örneğin, benim çözülme dediğim, çözüm sürecine “bana ne kardeşim, ben aldığım paraya bakarım” diyerek cevap veremezsiniz. Yarın bölünme sizin cebinize öyle bir akrep yerleştirir ki; bir ve bütün olduğumuz günleri mumla ararsınız.

Fazıl Hüsnü Dağlarca “Kişi hem bir saat gibi içinde bulunduğu süreci yazmalı hem de bir pusula gibi varılması gereken yeri göstermelidir” diyor.

Gündemi konuşalım ama açmazımız haline gelen tarihi sorunlarımızı da ıskalamayalım ve bunları söyleyenlere de şuursuzca kızmayalım ve saldırmayalım. Unutmayalım ki; ilkeli ve dürüst olmak zordur…

 

Bir Seçimin Anatomisi

Herkesin aynı şeyi düşündüğü bir ortamda, hiç kimse hiçbir şey düşünmüyor demektir“. Walter Lipmann)

TBM Meclisi Başkanlığı seçimi nihayet bitti lâkin söylentiler, varsayım dedikoduları, hâlâ devam ediyor. Toplumda öyle algı oluşturulmuş ki, onlarca seçenek olmasına rağmen kurşun asker misali insanlar, tek bir şey düşünecekler başka düşünceler, düşünenler neredeyse engizisyon mahkemelerinde yargılanacaklar.

Sayın Deniz Baykal’ın hiç gereği yokken Cumhurbaşkanı’nın çağrısına icabet etmesi, davete giderken partisinin genel başkanından dahi izin almayışı ki genel Başkan Kılıçtaroğlu bizzat “Benim haberim yoktu”. Demesine rağmen (şimdi, vardı kendisini bizzat haberdar ettiğini söylüyor Deniz Baykal). Aralarında neler konuştukları konusunda Milleti tatmin edici bir açıklama yapmamasına rağmen, MHP kendi adayına oy verdi diye CHP’liler, bir kısım yazar-çizer takımı MHP genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli nezdinde bütün MHP’lileri mahkûm edecekler.

Fakat olayın neresinden bakarsanız bakınız, Meclis Başkanının AKP den seçilmiş olmasının tek sorumlusu CHP olması lâzım gelirken, bu konuda MHP’yi mahkûm etmek, tam bir Yavuz hırsız olayına dönüştü.

Bir defa;

a)      Hem CHP’nin hem MHP’nin Cumhurbaşkanlığı seçiminde “Çatı Adayı” olarak gösterdikleri Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu bütün partilerin Meclis Başkanı adaylarından önce adaylığını açıkladı. Mademki illa da Deniz Baykal da ısrar edilecekse, bunun alt yapısı daha önceden hazırlanmaz mı?

b)      MHP’nin adayı açıklandıktan sonra onu bırakıp, Baykal’ı desteklemek hangi etik kurala sığar veya MHP bunu neden yapsın?

c)       MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, kaset olayları yüzünden on tane arkadaşının (Haklı veya haksız) siyasi hayatını bitirmişken, aynı kaset olayı kahramanı Sayın Deniz Baykal’a bu ayrıcalığı neden tanısın?

d)      CHP Baykal’ın kaset olayından sonra genel başkanlıktan düşürdüğü bir kişiyi meclis başkanlığına nasıl lâyık görüp aday yapabilir, her şeyden önce bunun sorgulanması lâzım gelmez mi? Farzedelim ki Sayın Baykal seçimi kazandı ve meclis başkanlığı koltuğuna oturdu. Kaset olayından bu güne kadar herhangi bir aklanma söz konusu olmadığına göre, nasıl içine sindirip’te o koltukta oturabilecek?

Kıssadan Hisse (Alıntı)

“Rivayet odur ki Julius Caesar, gençliğinde kaçırılıp Bitini hükümdarına satılmış. Bitini hükümdarı da iffetine tecavüz etmiş bu kahramanımızın. Tarihçiler Roma imparatorlarının içinde en iffetlisiydi derler Sezar için. Ama geçmişteki hatıralarına bakılacak olursa korkunç derecede hakaretlere maruz kalmıştır Sezar. Hatta bir gün kapitol’a çıkarken bir Romalının: “-İmparatoriçem” diye haykırdığı söylenir. İşte bu zilletten kurtulmak için şan, şöhret ve taçlanmış geçmişlerinden kurtulmak istiyor, birçoklarının olduğu gibi Saesar da gaddarlaşıyor ve despotlaşıyor”.

Bizden hatırlatması.

 

Doğu Türkistan Sorunu

Bir müddettir sosyal medya üzerinden, Çin devletinin baskılarına maruz kalan Doğu Türkistan’daki Uygur halkına ait olduğu ifade edilen görüntüler hepimizi derinden etkiliyor.

Bu görüntülerin sıhhati ve gösterilen tepkiler ile ilgili tartışmalar bir tarafa, konunun önemli bir gündem maddesi olması hasebiyle bu hafta sizlere Doğu Türkistan sorunu hakkında genel bilgi vermek istiyorum:

Geçmişten itibaren Doğu Türkistan toprakları Çin devleti için önem arz etmektedir. Eski ipek yolu üzerinde bulunan bu topraklar Çin’in batıya çıkış kapısıdır. Çünkü Çinin büyük bölümünü kaplayan Taklamakan çölü ve Çin Seddi devletin batıya çıkışını engellemektedir.

Dolayısıyla stratejik öneme sahip olan Doğu Türkistan toprakları üzerinde Çinin hâkimiyet kurma çabaları 18 yüzyıla kadar dayanmaktadır ki ilk büyük Çin istilası bu bölgede 1755 senesinde yaşanmıştır.

Doğu Türkistan toprakları üzerinde stratejik hâkimiyet kurma çabalarının önceleri Çin ve Rusya arasında gerçekleştiği görülmektedir.

Nitekim 110 yıllık Çin hâkimiyetine binaen Rusların da burayı işgale kalktığı bir dönemde Yakup Bey yönetiminde ayaklanan Uygurlar, Doğu Türkistan topraklarını birleştirerek güç kazanmışlarıdır.

Bu noktada Yakup Bey’in bu hâkimiyeti sağlarken İngiltere’den yardım aldığı da kaynaklarca belirtilmektedir.

Batı’nın bu bölgeye bakış açısı ise burada kurulacak devletin Rusya ve Çin arasında tampon bölge olarak kullanılması yönündedir.

II. Dünya Savaşı sonrası bölgedeki Rusya ve Çin rekabeti giderek yoğunlaşmış, Çin’e karşı ayaklanmaları Ruslar tarafından desteklenen Uygurlar netice itibariyle göçe zorlanmıştır.

Çin’in bu bölgede hâkimiyet kurmayı ilk olarak bölgenin nüfus yapısını değiştirmek suretiyle sağladığı görülmektedir. 1953 yılı nüfus sayımına göre nüfusun %75’i Uygur %6’ı Han Çinlisi olan bu topraklarda 2000 yılına gelindiğinde %45.21’nin Uygur %40.57’sinin ise Han Çinlisi olduğu dikkati çekmektedir.

Yapılan jeolojik incelemeler neticesinde Çin’in yer altı enerji kaynaklarının %40’ının Doğu Türkistan’da bulunduğunun saptanması, bölgenin stratejik önemini daha da arttırmıştır. Bu durum Çin’in Uygurlar üzerindeki baskısını farklı bir boyuta taşımış, bölgedeki ekonomik dengeyi de Uygurlar aleyhine döndürmüştür.

Batı dünyasının bu bölgeye tavrı ilk olarak tampon bölge olarak kullanılması doğrultusunda olmuşsa da yaşanan ekonomik gelişmeler, bölgenin enerji kaynaklarının zenginliğinin ortaya çıkması ve pazar payının Asya’ya kayması ile birlikte bölgeye olan ilgi ve alakanın gittikçe artması söz konusu olmuştur.

Çin ekonomisinin dünya üzerindeki etkisinin artması ise özellikle ABD’nin gözünü buraya çevirmesine neden olmuştur. Nitekim 2004 yılında ABD parlamentosunda Doğu Türkistan Cumhuriyeti bölümü kurulmuştur. Bu bölgeden ABD’ye gelen Uygurlar sayesinde bölgede ABD sempatizanlığının arttığını söylemek mümkündür.

11 Eylül saldırısından sonra radikal İslami örgütlere karşı dünya çapında girişilen mücadele bağlamında Çin’in bu bölgede gerçekleştirdiği yaptırımlar da dünyaya radikal İslamcılığa karşı verilen bir mücadele olarak yansıtılmıştır. Buna bağlı olarak bu bölgede uygulanan sosyal ve ekonomik olarak Çinlileştirme faaliyetlerinin baskısı ve hızı da artmıştır.

11 Eylül’den sonra Doğu Türkistan’da faaliyet gösteren çeşitli Uygur kökenli örgütlerin de batılı ülkeler tarafından radikal İslamcı terör örgütleri olarak tanınması, Çin devletinin bu bölgedeki baskı faaliyetlerini artırmasında önemli bir gerekçe olmuştur.

Türkiye’de ise 1938 yılından sonra yani Atatürk’ün ölümünden itibaren bu bölge ile ilgili belirgin bir politika izlenmediği söylenebilir. Ancak Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra kurulan yeni Türki Cumhuriyetler ile beraber Doğu Türkistan sorunu Türk kamuoyunda yer almaya başlamıştır.

Çin devleti Türkiye’ye Doğu Türkistan meselesinin kendi iç meselesi olduğunu, dolayısıyla karışmaması gerektiğini vurgularken, Türkiye’nin konuya insan hak ve özgürlükleri açısından yaklaştığı görülmektedir.

Kısaca özetlemek gerekirse yine bir Türk-İslam coğrafyasında coğrafi konum ve ekonomik nedenlerle Türk ve Müslüman nüfus zulme uğramakta, Türkiye olarak, maalesef bu konuda kendi politikamızı oluşturamadığımız için, elimizden kınamaktan başka bir şey gelememektedir…

Umarım bu makus talih tez vakitte değişir…

 

Bir Muhammedî Âşık / Hz. Mevlânâ:

0

Benim Peygamberimin yolu aşk yoludur. Ben aşk çocuğuyum ve benim anam aşktır.’

Hz. Mevlânâ

Bu beyit, bir muhabbet velisi Hz. Mevlânâ’nın aşk hakkındaki en önemli sözlerinden biridir.  Ömer Tuğrul İnançer bu kitabında; Allah Resûlü’nün yolunun toprağı olmakla en büyük şeref sâhibi olduğunu anlatan Hz. Mevlânâ Muhammed Celâleddîn-i Rûmî ile Hz. Peygamber arasındaki irtibatı öne çıkarıyor.

Allahu Teâlâ ‘Müminler Allah’ı şiddetle severler‘ buyuruyor. Şiddetle sevmenin adına ‘aşk’ derler. ‘Eşeddü hubben lillah.’ İşte Kur’ân-ı Kerîm’deki aşkın târifi. Hz. Peygamber ise ‘Sevdiğinin adı geçip de depreşmeyen mürüvvetsizdir.‘ Buyuruyor. Tasavvuftaki unsurlardan biri olan aşkta, sembol şahsiyet Hz. Mevlânâ’dır. Bütün tasavvuf ekollerince ‘Âşıkların Sultânı’ olarak kabul edilir. Ötekiler peki? Onlar da öyledir ama sembol O’dur. Ve Hz. Mevlânâ’nın aşkı, Resûlullah Efendimizin aşkından asla farklı bir şey değildir…

Tuğrul İnançer kendine has, açık ve dikkat çekici üslubuyla ‘Hazreti Mevlânâ: Bir Muhammedî Âşık’ isimli 208 sayfalık eserinde Mevlevîlik, Hz. Mevlânâ ve Hz. Peygamber hakkındaki sorular yelpazesine muhabbet vurgusuyla sıra dışı cevaplar veriyor.

Hz. Mevlânâ’nın Şems-i Tebrizî’den önceki mürşidleri kimlerdi?

Hz. Şems’i anahtar yapan özellik nedir?

Hz. Mevlânâ’nın ilkeleri nelerdir?

Hz. Mevlânâ hakkında faaliyette bulunmak için onu sevmiş olmak yetmez mi? Bunun için Mevlevî olmak, icâzet almak mı gerekir?

Mevlevî olmak için nasıl bir yol izlenmeli?

‘Bir ayağım merkezde, bir ayağım yetmiş iki millette’ sözünün anlamı nedir?

Nefs nedir, seyr u sülûk ve mârifet ne anlama gelir?

İbn Arabî ile Hz. Mevlânâ karşılaştırılabilir mi?

Kitapta bu soruların cevabını da bulmak mümkün.

Ayrıca; Hz. Muhammed’in Hayat-ı Seniyyesi, Mevlevî âyini hakkında bilgiler veriliyor.

Kendisini; ‘Bende-i Bendegân-ı Hz. Mevlânâ Ömer Tuğrul İnançer pür hatâ’ olarak tanıtan üstadın, okunmaya değer eserlerinden biri. İlk baskısı 2006 yılında yapılan kitabın ikinci baskısı 2012 yılında kültür hayatımıza kazandırıldı.

SUFİ KİTAP:

Cağaloğlu Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi Nu: 5 Fatih İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24

Belgegeçer: 0.212-512-40 00  www.sufikitap.com.tr e-posta: sufi@sufi.com.tr

 

 

 

 

ÖMER TUĞRUL İNANÇER:

Hukukçu, Türk tasavvuf düşünürü ve müzisyeni, radyo ve TV programı yapımcısı Ömer Tuğrul İnançer, 1946 yılında Bursa’da doğdu.

 

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olarak, çeşitli kuruluşlarda hukuk müşâvirliği yaptı. Tahsil hayatı süresince özel olarak müzik dersleri aldı.  1991 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Târihî Türk Müziği Topluluğu’nda sanatkâr-müdür olarak çalışmaya başladı. 2011 Haziranında yaş haddinden emekli oldu. Ayrıca TRT için yapmış olduğu dinî sohbet programları vardır. Çeşitli radyo ve televizyon programlarında misâfir sanatkâr ve konuşmacı olarak yer almış, birçok yurtiçi ve yurtdışı konserlerde müzik faaliyetlerinde bulunmuştur. Türk kültürü ve sanatı ile ilgili çalışmalarına devam etmektedir.

 

733. – 736. Vuslat Yıldönümü Mevlevî Âyini’nde TRT programında sunuculuk ve yorumculuk görevini üstlendi. Tasavvuf konularında pek çok yurtiçi ve yurtdışında konferanslar verdi, seminerlere katıldı. Ayrıca çeşitli makaleleri, röportajları ve 8 kitabı yayınlandı.

 

Yayınlanmış Kitaplarından bâzıları: Dinle Neyden / Mesnevi Sohbetleri, Vakte Karşı Sözler, Ö. Tuğrul İnançer ile Gönül Sohbetleri, Bir Muhammedi Âşık / Hz. Mevlânâ.

 

Burç FM’de Tuğrul İnançer ile Seyir Defteri, Mehtap TV’de Mehmet Fâtih Çıtak ile birlikte ‘Mesnevi’den‘ isimli programları yapmıştır.

 

Ömer Tuğrul İnançer evli ve biri psikolog diğeri ekonomist iki evlat babasıdır

 

 

DERKENAR

Tasavvuf: İhlâs a Açılan Kapı…

 

13 Kasım 1983 tarihinde, 83 yaşında iken ebedî âleme uğurladığımız Mehmet Zâhit Kotku Hocaefendi, ‘Tasavvufî Ahlak‘ isimli 5 ciltlik eserinde, tasavufî ahlakın ilk şartının, ihlas olduğunu belirtiyor ve devam ediyor: ‘Kulda ihlas olunca ibâdetle ilgili fiilleri az da olsa, kendisine yeter. Tıpkı bir pırlanta veya yakutun, ne kadar küçük olursa olsun, yüksek kıymete sâhip olması gibi…’

Yapılan ibâdetlerin Allah azze ve celle Hazretleri’nin nezdinde makbul olmasının yegâne şartı ihlastır.

İhlas; îman, ibâdet, itâat, dua ve hayır-hasenat gibi dîni vazifeleri, insanların övmesine mazhar olmak ve beğenmesini kazanmak, yerme ve kınamalarından korunmayı düşünmeksizin yalnızca Allah’ın (cc) rızâsını kazanmak maksadıyla iyi ve hâlis bir niyetle yapmak, şirk, nifak, gösteriş ve duyurma gibi düşüncelerden uzak durmak; söz, fiil ve davranışlarında samîmi ve dosdoğru olmak demektir. İhlas, Cenab-ı Allah ile kul arasında bir sırdır. İhlas, kalbe ait bir fiildir. İrâde, kasıt ve niyetle doğrudan bağlantılıdır.

İlmi ve ibâdeti ile yaptığı hayır ve hasenatla övünen ve övülmeyi isteyen kişinin ibâdetlerinin makbul olmadığı güvenilir kaynaklarda bildirilmiştir. İhlasla yapılmayan ibâdetler yalnızca riyadır. Riya, ibâdetlerin, güzel hareketlerin ve hayırlı işlerin sevabını yok eder.

Riya kelimesinin açıklaması, sözlüklerde şu şekilde veriliyor:  ‘Göstermek, gösteriş yapmak.’

Dinî bir kavram olarak, sırf Allah rızası için yapılması gereken ibâdetleri ve güzel davranışları; kendini beğendirmek ve insanlara göstermek maksadıyla yapmak demektir.

Riyanın iki sebebi vardır: 1- İmandaki zayıflık. 2- Mal, mülk, makam ve şöhret gibi dünyalık hırsı.

Gerçek îmân sahipleri; ibâdet, fiil ve davranışlarını Allah rızası için yaparlar. İnsanların şöyle veya böyle değerlendirmelerine itibar etmezler.

Bir hadiste riyanın gizli şirk olduğu belirtilmiştir. Dinî kavram olarak şirk; Yüce Allah’ın ilahlığında, sıfat ve fiillerinde ve Rabb oluşunda ortağı, benzeri ve eşinin olduğunu söylemektir. Yapılan ibâdetlerde, Allah-ü Azimüşşan’dan gayrısını gözetme ve riya gibi kötü davranışlar için de ‘şirk’ kelimesi kullanılmıştır.

Allah’a şirk koşmak, günahların en büyüğüdür. Nisa Suresi 48. Âyet-i Kerîme’de; ‘Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Diğer günahları dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah ile iftira etmiş olur.’ Buyrulmaktadır.

Zayıflamak için oruç tutan, kendisine çevre ve dost edinmek için camiye giden, saygın bir insan olarak tanımak için fakirlere yardım edenler riyakârdır.

Tasavvuf, insanları; ibâdete, duaya, gönül kazanmaya yönlendirir. Riyâdan uzaklaştırır, dünyayı ve ahreti birlikte düşündürür.

 

Bir Kilo Asma Yaprağı Uğruna Yârab; Ne Gönüller / Güneşler Batıyor!

1,5 LİRA: Çocuğun dondurma parası.. Kafede çay parası. Dilenciye atılan para. Metropolde tuvalet parası.

Ya da; Ege’deki tarım işçisinin 1 kg. asma yaprağı toplaması karşılığında alabildiği ücret. 1,5 ekmek parası.

10 Lira: Büyükşehirde 2-3 saatlik otopark parası. Camiden çıkarken “Allah kabul etsin, boş geçmeyelim” parası.. Akşam eve gelirken alınan eğlencelik çekirdek-çerez parası..

Ya da; Manisalı kadınların – bacıların üzüm yaprağı toplamaları karşılığında aldıkları yevmiye ücreti.. Malûm; günde ancak 6-7 kilo toplayabildikleri için..

300 LİRA: Kimi için ailece iyi bir restoranda iftar parası.. Kimi için cep telefonunun bu ayki faturası.. Kimi için ayakkabı, kimi için kıyafet, kimi için taksit..

Salihli’nin Çökelek Köyü insanları içinse geçim, geçime destek parası.. Geliniyle, oğluyla, karnında bebesiyle bir kamyonet kasasında sabahın 05 30’unda rızık arama davası.. Ta ki Gölmarmara İlçesi’ndeki o korkunç kazaya kadar..

Kezban Nine ve kızı Ayşe Kadın‘la damadı Seydi Şoför bir yana savruldu, umutlar öbür yana.. Gelinleri Nesrin iki canlıydı ve hem karnındaki çocuğuyla hem de öz annesi Azize‘yle birlikte yürüdüler ümitlerin tükendiği yere..

1 yaşındaki çocuğunu diğer 3 çocuğuyla birlikte evdekilere bırakıp gündelik peşine düşen Zeynep Ana, 2 çocuk annesi ve eltisi Ümmühan Ana‘yla beraber gittiler sonsuz yolculuğa..

Dürdane Ana, oğlu Burak‘la son verdi ev için geçim ve okul için harçlık nöbetine.. Zekiye Ana‘dan, Fadime Ana‘dan, Yıldız Ana‘dan, diğer Ayşe Ana‘dan, diğer Ümmühan Ana‘dan, diğer Zeynep Ana‘dan ise geriye 2-2-2-2-2-2 olarak rakamla adlandırılan öksüz çocuklar kaldı.

O çocuklar gibi bu 77 milyonun en az 70 milyonu da sahipsiz şu topraklarda. Soma 301, Akşehir 18, Ermenek 18 gibi kodlarla anılırlar. Birilerinin akan ruju yada selüliti, topu eliyle tutup tutmadığı yada maç yorumu, sakız çiğnemenin orucu bozup bozmadığı yada hangi hurmanın kalorisinin daha yüksek olduğu mevzularından sıra gelmez onların ölümlerine..

Anadolu’nun çifte kavrulmuş insanlarıdır onlar. Yüzyıllarca açlıkla, yoklukla ve imkânsızlıklarla boğuşa boğuşa gelmişlerdir bugüne. Savaşlara yollanmışlardır katar katar ama gidip de gelmeyenlerin ağıdını bile yakamamışlardır tarih boyunca.

Yine yasları yerde kalacak.. Yine acılarını “Hayat devam ediyoryalanının gölgesinde doya doya ve kimseye duyurmadan yaşayacaklar.. Yine siyasîlerin ajandasında onlar için bir not, bir işaret, bir tedbir bulunmayacak..

Çanakkale Şehitlerine şiirinde ‘Bir hilâl uğruna..‘ batan gönüller / güneşler, Hilâl‘le Ay‘ın ülkesinde 1 kg. asma yaprağı uğruna da olsa batmaya devam edecek ve ediyor.

Bari katliam gibi kazanın olduğu yerdeki Hacıveliler tabelasından etkilenseydik ‘hacılar‘ ve ‘veliler‘ olarak.

Bizdeki arızanın adıdır kaza!

 

Eline, Beline, Dilene Sahip Çıkan Arguvan

1957 yılında Elazığ’a ailece gittiğimizde Hasan Dayım ve Naciye yengem o zamanın şartları içinde bizleri yaklaşık dört buçuk saatlik toprak yoldan bata çıka bir kamyonla Malatya yakınlarında bulunan bağlarına götürdüler. O zamanlar erik ve dut dışında Viranşehir’de meyve ağacı görmemiştim. Burada birçok meyve ağacını bir arada görme ve dalından elma yeme imkânı buldum. Bu benim çocukluk dönemimin unutulmaz anılarından biridir. Daha fazla ve çeşitli meyvelerin Malatya’da olduğunu ve bizleri Malatya’ya da götüreceklerini söylediklerinde çok heyecanlandım. Ancak o zaman Malatya’ya gitmek nasip olmadı.

Güzel ülkemizin bu şirin beldesini Aydınlar Ocağının 34. Büyük Şûrâsı’nın yapıldığı 28 Mayıs – 30 Mayıs 2010 tarihleri arasında görmek nasip oldu.

Hayalimde canlandırdığım Malatya beni alışık olmama rağmen hayal kırıklığına uğratmadı. Malatya coğrafi yapısı ve bitki örtüsü yanında çok güzel insanları da içinde barındıran bir ilimiz. İkinci kez Malatya’ya 12-Haziran 2015 tarihinde Kiraz Festivalini münasebetiyle kadim dostum Sadık Dönmezer’in davetlisi olarak gittim. Eski Otogar karşısında bulunan Avşar Otel’de konakladık. Avşar Oteli, otel olmasına rağmen bir aile sıcaklığını ve huzurunu veren bir mekan. Bunda işletme sahibi Sayın Osman AVŞAR’ın candan konuklara davranışı ile bu davranışı personeline de sirayet etmişti. Bir vesileyle Malatya’ya gidecek arkadaşlarıma sıcak bir yuva hissi veren bu mekânı tercih etmelerini tavsiye ederim.

Beş yıl evvel Ballıkaya Köyüne giderken Arguvan İlçesinden de düzgün bir asfalt yoldan gitmiştik. Beş yıl sonra Arguvan’a gittiğimizde daha evvel geçtiğimiz asfalt yolun yaklaşık 20-25 metre heyelandan göçtüğünü görmek beni oldukça şaşırttı. Yerleşim yeri olarak Arguvan heyelan nedeniyle daha evvelce yer değiştirmesine karşılık, Arguvanlılar yurtlarına sahip çıkmışlardır. Yalnız bununla kalmamış, bellerine, dillerine de sahip çıkmışlardır. Eline, Beline, Diline sahip olmanın gerçek manasını bizzat yaşayarak ortaya koymuşlardır.

Eline sahip ol ile; yaşadıkları topraklarına, Beline sahip ol ile; özellikle edep ve terbiyeyi evlatlarına öğreterek, diline sahip ol ile de; Türk kültürünün temeli olan güzel Türkçemizi yüz yıllarca Anadolu’da koruyarak bu güne ulaştırmışlardır. Bir şeyi her kes görür, fakat farklı algılar. Âcizane benim Arguvan’da hissedip, içsel gördüklerim kısaca bunlar.

Arguvan bir kültür hazinesi üzerinde oturmasına karşılık, son zamanlarda farklı şekillendirilmek yoluna gidildiği ve özünden adeta koparılmak istendiği ifadelerine katılmamak mümkün değildir. Arguvan tarihi kültürünü yaşatabilmesi ve geleceğe taşıyabilmesi için konservatuar özelliği taşıyacak iki veya dört yıllık bir yüksek okula ihtiyacı vardır. Bu halk müziği ve müzik aletlerinin imalini teşvik edici olmalıdır. Arguvanlılar Devletten bunu beklemektedirler.

Sayın Belediye Başkanı Mehmet Kızıldaş bir eğitimci olması nedeniyle bunun için çırpınmakta,ancak onun bu şahsi gayretlerine Türk Kültürüne gönül vermiş insanların destek olmaları gerekir. Selam ve muhabbetle kalın.

(NOT: Yazılacak çok şey olmasına karşılık bize tanınan sayfa kadar yazmak zaruri olmuştur. Haziran 2015 Eyüp)

 

Devlet Bahçeli’nin Tavrı

TBMM Başkanı olarak AKP adayı seçilince sanki kıyamet koptu. Özellikle CHP ve MHP temsilcileri birbirlerini sert ifadelerle suçladılar.

Cumhurbaşkanı ve Başbakanın AKP’li olduğu bir sistemde Meclis Başkanının AKP dışından olması bu partilerin ilk hedefi idi. Böylece 13 senedir her istediğini yapmaya alışmış bir AKP iktidarından sonra parlamenter sistemin denge ve denetim mekanizmalarından biri daha kolay harekete geçirilebilecekti.

Olmadı. Son turda MHP geçersiz oy verdi. HDP’den 50 milletvekili CHP adayı Deniz Baykal’a oy verdi. CHP+ HDP oyları AKP oylarından daha az olduğundan AKP adayı İsmet Yılmaz seçildi.

AKP’nin 258, CHP+ MHP+ HDP toplamı 292 milletvekili olduğu halde, AKP adayının seçilmesinin sorumlusu kimdi?

CHP kanadına göre: Meclis Başkanı seçimi 4. turunda MHP, CHP adayı Baykal’ı desteklemediği için AKP adayı seçildi.

MHP kanadına göre: 3. turda CHP, Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday gösterdiği Ekmeleddin İhsanoğlu’nu desteklemediği için, 3. Veya 4. turda İhsanoğlu seçilebilecekken AKP adayı seçildi.

MHP milletvekili Prof. Dr. Ümit Özdağ neden CHP’nin sorumlu olduğunu şöyle açıkladı: “MHP, CHP’den İhsanoğlu’na destek istiyor, CHP vermiyor. CHP, MHP’den Baykal için destek istiyor. MHP destek vermeyince AKP’yi desteklemiş oluyor. CHP neden Cumhurbaşkanlığı için desteklediği İhsanoğlu’nu desteklemiyor da Erdoğan ile görüşerek adaylık açıklayan Baykal’ı destekliyor?”

İLK SONUÇ: AKP seçimde aldığı darbe sonrası hem önemli bir mevzi ve hem de müthiş bir moral kazandı. AKP dışındaki partiler AKP’ye karşı seçim sonrası ele geçirdikleri moral üstünlüğü kaybetti. Birlikte 13 yılın hesabını sorma ihtimali zayıfladı. Seçim çalışmaları sırasında vaat ettiklerini yapma şansı azaldı.

***

Bahçeli doğru mu Yaptı?

Siyasette başarı aldığınız kararların neticeleri ile ölçülür.

Bahçeli’nin sayesinde elde edilen bu sonuç AKP+MHP koalisyonu kurulursa siyaseten doğru bir karar kabul edilecektir. Çünkü kendisi iktidar ortağı olduğu zaman paydaşı olduğu iktidarı zora sokacak bir Başkan seçilmemiş oldu.

AKP+MHP koalisyonu kurulamazsa Bahçeli ve MHP’nin bu hamlesi büyük bir hata ve başarısızlık olarak değerlendirilir. Yapılacak ilk seçimde “Meclis Başkanlığını AKP’ye hediye etmenin” ve iktidar olmamanın ceremesini çok ağır öder.

Çünkü bu durumda en çok şikâyet ettiği “Çözüm Süreci” devam edecek, yolsuzluk ve hukuksuzluklardan hesap sorulamayacak. Muhalefet olarak bir etkisi de olmayacak.

Ancak AKP+MHP koalisyonu için MHP’nin stratejisi (Abdülkadir Selvi’nin ifadesiyle) şöyle olabilir:

Bahçeli, AK Parti’nin MHP dışındaki seçenekleri tüketmesini istiyor. Türkiye’yi hükümetsiz bırakmama adına AK Parti ile koalisyon kurduk diyecek.

Ancak burada çok önemli bir nokta var. MHP lideri AK Parti’ye kabul edilmesi imkânsız bir talepler listesi hazırlıyor. ‘Kabul ederlerse AK Parti ve Erdoğan kalmaz, kabul etmezlerse koalisyon kurulamaz’ mantığıyla hareket ediyor.”

AKP’nin Tayyip Erdoğan vesayetinden kurtulmaya cesaret etmesi zor.

Ancak Davutoğlu bu cesareti gösterebilir ve Tayyip Erdoğan vesayetinden çıkmış bir AKP ile MHP koalisyon kurarsa Bahçeli müthiş bir stratejist olarak kabul edilir. Aksi taktirde MHP ilk seçimde ciddi bir darbe yer.

Bütün bu değerlendirmeden sonra diyeceğimiz şu: Bahçeli’nin doğru mu, yanlış mı yaptığı AKP+MHP koalisyonunun gerçekleşmesine göre değişecek.

Bekleyip görelim.

*****

Yeniçağ’ın Haberi

Yeniçağ Gazetesi yazarı Ahmet Takan CHP kanadından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye yönelik bütün saldırıları mesnetsiz hale getiren bir haber yazdı.

Ahmet Takan “bu aktardığım şok kulis haberin tüm karşılıklı sağlamalarını MHP ve CHP kaynaklarından yaptım. Ambargo yüzünden yazamadıklarım da dâhil” notuyla şu bilgileri verdi:

Takan’a göre, Kemal Kılıçdaroğlu Deniz Baykal’ı istemeye istemeye Meclis Başkanlığına aday gösterdi.

“İşte, o günlerde Kemal Kılıçdaroğlu ile Devlet Bahçeli arasında özel bir hat kuruluyor.

MHP Genel Başkanı CHP liderine AKP’ye karşı ortak hareket etmek için bir teklif sunuyor. Teklifin flaşı şu ‘Deniz Baykal’ı aday gösterme. Göstereceğiniz başka bir aday üzerinde ortak hareket edelim.’ Deniz Baykal’ın Recep Erdoğan ile görüşmesinden çok rahatsız olduğunu ve bir oyun kurulduğunu açıktan anlatan Bahçeli’nin şöyle dediği belirtiliyor;

‘Ben 10 milletvekilimi kaset tezgâhları yüzünden verdim, kaybettim. Gelin başka bir aday etrafında birleşelim. Deniz Baykal’ı aday gösterirseniz ben bunu kimseye anlatamam. Ne tavanıma ne de tabanıma.’

MHP kulislerinde Bahçeli’nin Kılıçdaroğlu’na, CHP’den Haluk Koç ve Mehmet Akif Hamzaçebi’yi seçenek olarak önerdiği ve cevap beklediği fakat CHP’de yapılan değerlendirmelerin sonrasında Kılıçdaroğlu’ndan olumlu cevap gelmediği ifade edildi.

3’üncü turdan hemen önce CHP’ye ‘Gelin çatı adayımız Ekmeleddin İhsanoğlu’na destek verin’ dedik. Toplandılar ve bize ‘çatı aday mı kaldı’ diye cevap gönderdiler.”

Ahmet Takan’ın bu haberini CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu yalanladı. Bahçeli ile böyle bir görüşme olmadığını, Meclis Başkanlığı konusunda Bahçeli ile ne dolaylı ne de direkt bir görüşme olmadığını ifade etti.

***

Haber Doğruysa

Ahmet Takan Ankara kulislerinden çok önemli ve doğru kulis bilgileri aktaran bir gazeteci. Eğer bu haberi doğru ise Bahçeli’nin Meclis Başkanı olarak AKP adayının seçilmemesi için CHP’yle işbirliği yapmaya çalışmış. Fakat CHP parti içi sebeplerle olumlu cevap ver(e)memiş.

Hürriyet’te Ertuğrul Özkök Bahçeli’ye saldıran CHP’lilere iki soru sordu: “Sen Bahçeli’ye yüklenmeden önce, dön CHP’ye şu soruyu sor: Arkadaş, bu ülkenin cumhurbaşkanlığına layık görüp, aday yaptığın bir insanı, cumhurbaşkanına vekâlet edecek bir makama uygun görmedin mi…”

ve “Ey CHP’li kardeşim, elin seçimde yüzde 10 barajını aşması için HDP’e oy vermeye gitti de, AKP adayının önünü kesmek için Ekmeleddin Bey’e oy vermeye neden gitmedi…”

CHP kanadı vicdanlarında bu sorulara makul birer cevap veremeden MHP’ye “koltuk değneği” suçlamaları yapması halinde kamuoyunda haksız görülecektir.

***

Haber Yanlışsa

Eğer Yeniçağ’daki Ahmet Takan haberi doğru değilse, Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi, Meclis Başkanlığı konusunda CHP ve MHP arasında bir işbirliği çalışması, müzakere olmamışsa, bu her iki parti için de beceriksizlikten başka bir şey değildir.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde işbirliği yapmış iki partinin de diğer parti ile hiç görüşmeden kendi adayını seçtirebileceğini düşünmüş olması akla yakın değil.

Eğer böyleyse her iki liderin süreci iyi yönetemediğini ve Meclis Başkanlığını elbirliği ile AKP’ye hediye ettikleri sonucuna varabiliriz.

 

Türkiye’nin İşgali!

Türkiye bir takım gelişmeler yaşıyor. Güneydoğu sınırları ateş içinde, bölücülük dur durak demeden çalışıyor ve destekleniyor, Türk halkı kurbanlık koyun gibi akıbetini bekliyor ve hükümet kurulsun mu seçim mi olsun diye tartışmalar sürüp gidiyor.

Ancak bu arada Türkiye’nin tam bir işgal altında olduğu da gözümüzden kaçıyor.

Bu nasıl bir işgaldir diye sorarsanız söyleyeyim; finans sektörü yabancıların elinde, sermayesinin tamamı yabancılara ait otuz binin üzerinde şirket ülkemizde faaliyet gösteriyor, madenleri işletme imtiyazı yabancılarda, özelleştirmeler sayesinde kamu zenginlikleri yabancılara verildi, toprak satışı derseniz kapanın elinde kalıyor ve bunun gibi daha birçok gelişmeyi sayıp dökmek mümkün.

Bu işgal değil de nedir?

İlla ki; yabancı orduların gelip çizmeleri ile yurdumuzu çiğnemesi mi lazım?

Alın size, sizin de içselleştirdiğiniz bir işgal hadisesi! Küresel devletler ve sermaye, Türkiye’yi işgal etti. Biz de buna kendi rızamızla göz yumduk.

Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığından emekli Korgeral İsmail Hakkı Pekin yazdığı “Kozmik Oda” adlı kitapta; ülke istihbaratının 1950’li yıllarda ABD’nin kontrolünde olduğunu ve Hakan Fidan’ında görev yaptığı sürede, MİT içinde ABD ve İngiltere’nin etkisini azaltmakla övündüğünü söylüyor.

Gel de ağlama! Hangi birine eleştiri getireyim? Ülke onlarca yıldır bu halde iken halimizi tarif etmek için “işgal” lafı bile az kalır.

Düzen işte bu düzen! 1919 – 1923 arasında Mehmetçiğin temiz kanı üzerine verilen mücadele sonrasında ülkeyi getirdiğimiz nokta, tam bir işgal vaziyeti!

Hükümeti kursak ne olur, kurmasak ne olur? Önemli olan bu işgali sona erdirebilecekmiyiz sorusuna cevap bulmaktır.

Bu güne gelişimizdeki en önemli yanlışlar içeren görüş ve uygulama “günü kurtarmak için yapılan politikalardır.

Bu tavizkâr politikaları uygulayanların iki temel felsefesi vardır. Birincisi ne olursa olsun devlet varlığını sürdürmek ve böylece süre kazanmak ikincisi ise halka güvensizlikten dolayı “acı reçete”leri uygulayamamaktır.

Ama ister iyi niyetle ister kötü niyetle ne yapılırsa yapılsın, Türkiye’nin işgali önlenememiştir.

Şimdi Türkiye’yi işgalden kurtaracak ve Türk varlığını devleti ile birlikte ilelebet var edecek politikaların uygulanması zorunluluğu önümüzde durmaktadır.

Bunun için Türklerin bir milli şuurla hareket etmesine ve sağlam bir milli iradeye ihtiyaç vardır.

Hiç bir şey için geç kalınmamıştır. Yeter ki; gerçekleri bilelim ve ona göre hareket edelim. Onun için ilk yapacağımız iş kendimizle yüzleşmektir.

 

Bilimin Yüreği Yoktur

Eğitim görmemiş, okuma yazma bilmeyen, “cahil” dediğimiz kişilerin yanlışları hoş değilse de, “kusurlarını tahsil yapmamalarına” yükleyebiliriz.

Yıllarca okumuş, yaldızlı diplomalar almış, kariyer sahibi insanların yaptıkları;”kötülükleri, kabalıkları, hileleri, yalanları, aldatmaları” nasıl açıklayacağız?

Çürük bina yapıp kaliteli ve lüks tarifeden insanlara pazarlayan“, “talaşı, soya fasulyesini kıyma diye satan”,yoğurda kireç katan”,”kahve diye nohut tozu pazarlayan”, “ATM lere kamera yerleştirerek emeklinin maaşını çalan”, yaşlıların parasını almak için yerlerde sürükleyen”, vb. insanların tamamı tahsilli kişilerdir.

Öyleyse okumaya, ilme kötü gözle mi bakmalıyız? Elbette ki hayır. Fakat eğitimin içinden; “değerler, ahlak, inanç vb. gibi manevi kısımlar” ayıklanırsa, “sosyalleştirme ve kültürlenme” boyutu ihmal edilerek, “bilgi yükleme” dediğimiz “öğretim” yönüne ağırlık verilirse, ilmin ruhu alınarak, sadece beden kısmı inşa edilir. Ruhsuz beden de hiçbir şeye yaramaz.

Topluma can veren eğitimdir  elbette ki.İnsanın yaşamında önemli bir olgudur eğitim. Kişinin mutluluğu, milletin geleceği ve refahı bakımından özel bir önem taşımaktadır.

Eğitim, bireyleri topluma rahat ve mutlu şekilde uyacak davranışlar kazandırmaya, yarınların toplumuna hazır esneklikte düşünme gücü ve becerisine sahip davranışlar kazandırmaya yarayan planlı ve kasıtlı öğretim faaliyetlerinin tümünü içeren bir süreçtir.

Yani eğitimin amacı, bireyin davranışlarını istendik yönde değiştirmek ve geliştirmektir.

Eğitim vicdanlara hitap edemezse, kalbe akması gereken; “merhamet, iyilik, dürüstlük, sevgi, hoşgörü, sabır, yardımseverlik, dayanışma”, vb. pınarlar kurutulur. Böylelikle yürekler taşlaşır, etrafını, dikenler, zehirli otlar sarar.

Zihinlere manevi duyguların şifreleri kodlanamazsa, kötülük tohumları dal budak salarak insanların huyunu, karakterini zehirler. Böyle insanlardan hep kötülük ve çirkinlik nehirleri akacağından, toplum denizine karışarak durmadan bulandırır.

Neticede; “Ben dilediğimi yaparım, yaşam benim değil mi, kimse karışamaz, bana ne başkalarından… !” gibi düşünen, kendi­lerini merkeze alan,”doyumsuz, isyankâr, bencil, nefret ve kin duyan insanlar ortaya çıkar. Böyle kalplerde,acıma, merhamet şefkat ve sevgi oluşamaz.

Bunun sonucu olarak,tahsil yapmış, mesleğinin inceliklerini iyi bilen fakat;“organ kaçakçılığı yapan doktorlar”, bilgisayarı çok iyi kavramış ancak, insanlığın yararına kullanmak yerine, “insanların hesaplarına girerek paralarını çalan mühendisler”,”devletin malı deniz, yemeyen…., diye düşünen nankörler”,”bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diye düşünen nemelazımcılar”, daha da acısı; “uyuşturucu tacirliği yapan bedbahtlar”, “çocuk dilendiren merhametsizler”, “kadın döven, öldüren vicdansız robotlar” vb. üretilir.

Oysa bireyin insan onuruna yakışır şekilde davranışlar kazanması, kendisini değerli, güçlü ve sevilen biri olarak görmesi için; olumlu duyguların etkili olduğu bilimsel ve de­mokratik ortamlarda, “bilgi ve sevgi ile donatılması, eşitlik, kardeşlik, barış, sevgi, saygı, vicdan, inanç özgürlüğü, hoşgörü, yardımlaşma, empati, adalet duygusu, yardımlaşma, insanlara yararlı olabilme, hakça paylaşım,” vb. kavramları kazandıracak tutarlı bilgi ile desteklenmesigerekmektedir.

Tutarlı bilgi; insanların, doğanın ve varlıkların çıkarı­nı denge içinde tutan, onların daha güzel, iyi, âdil, erdemli bir bi­çimde yaşamalarını sağlayan bilgidir. Aksi durumda, bilim ve teknik insanlığın yıkımı olur. Çünkü bilimin yüreği yoktur.

Eğitim ortamının önemli değişkenlerinden biri de sevgidir. Eğitim sevgiyi öğretmeli ve sevgiyle yapılmalıdır.” Sevgiyi değil de, kin gütmeyi, nefreti ve karamsarlığı öğrenen, insanlara da ancak bunları verebilir.

Hepimizin gereksinim duyduğu sevginin yeterince yaşama geçirilebilmesi, “dinamik, özgüvenli, duyarlı, sağlıklı” nesiller yetiştirilebilmesi için, sevgi eğitiminin de işe koşulması gerekir.

Diyeceğim o ki, “insanların mutluluğu ve toplumların refahı için“;“bireyleri bilgi yüklenen değil merkeze alan”,”kişilikleri gelişmiş”, “yeteneklerini kullanan”, “akılcı”, “yapıcı”, “duygu ve düşünceleri dengeli”, “sevgi dolu”, “hoşgörülü”, “ulusal ve evrensel değerlere saygılı”şekildeyetiştirecek eğitim ortamları oluşturulmalıdır.

 

Sevgiyle kalın…

 

TBMM Başkan Seçimi ve Çözüm Süreci

TBMM başkanı seçildi. AKP’li adayın önünü acaba MHP mi; yoksa CHP mi açtı? Ortada hiçbir sebep yokken Sayın Baykal’ın adaylığını fark eden Sayın Cumhurbaşkanı Baykal’a sürpriz bir davet yaptı ve süreç başladı. Sayın Baykal da bunu yuttu ve görüşmeye koştu. Böylece gerek CHP karıştırıldı; gerek MHP – CHP arasındaki ilişkiler ve ortak hareket imkânı dinamitlendi. Böylece her parti kendi adayına kitlenir oldu. Ortak aday arayışı önlendi.CHP ve MHP’nin ortak adayı İhsanoğlu konusunda anlaşılamadı. Sayın Baykal el çabukluğu ile öne çıkarılarak ortak aday önlenmiş oldu. CHP ve MHP’nin sandalye sayısı da zaten ortak adayın seçilmesine yetmiyordu. Dışardan gelebilecek oylar da önlenmiş oldu. CHP oldubittiye getirildiğinden İhsanoğlu’nu destekleyemedi.

Bu durumda MHP’yi hedef tahtası haline getiren bölücü ırkçı, F-tipi, aşırı sol ve romantik sol çevreler ve yayın organları eski alışkanlıklarını sürdürdüler. Bunlar yadırganamaz. Ancak, bunların dışında kalan bazı kalemlerin ve çevrelerin MHP’ye saldırıyı fırsat bilmeleri kabul edilemez. Neticede Sivas Suşehri kır toplantısında şehit Mehmetçiklerle ölen bölücü terör örgütü üyelerini aynı kefeye koyan bir aday Meclis Başkanı oluverdi. CHP Genel Başkanı’nın Sayın Bahçeli’ye Başbakanlık teklifi büyük bir siyasi gaftı. Hükümet kurma görevini Cumhurbaşkanları vermektedir; bir parti genel başkanı değil…

Siyasette enteresan tipler var. Emanet oyla ve Erdoğan’a tepki ve İktidarca palazlandırılan malum parti % 13 oy aldı. Bu parti üyesi ve bir zamanların aşırı sol örgüt üyesi bir milletvekili, Yunanistan’ın borcunu Türkiye ödesin diye ortaya çıktı. Bu garip beyanı bir iki bakan da teyit etti. Anlaşılan Komünist Yunan Başbakanı Çipras ile bazıları ideolojik bir dayanışma içindedirler. Bunları anladık da bazı bakanların bu paraleldeki sözleri anlaşılır gibi değildir.Paran çoksa; yardım imkânların varsa önce 400 milyar dolar civarındaki dış borcu ödemede yardımcı olun. Enteresan bir nokta Çipras Avrupa’yı IŞİD’cilereŞengen vizesi vermekle tehdit etti. Suç Yunanistan’da değildi. AB’nin bu şımarık ülkesini AB yıllardır içine sindiremedi. Sahtekârlık yaparak ekonomik göstergelerle oynanarak üyeliğe hazır olmayan Yunanistan tam üye yapıldı. Aynı yanlışı Batı, Kıbrıs’ta da yaptı. Toprak ihtilâfı olan bölgeler güya AB tam üyeliğine alınmıyordu.

Türkiye Meclis Başkanı seçimine ve koalisyon çalışmalarına kilitlenmişken;Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerine Ramazan ayında orucun yasaklandığı ve protestoda bulunan onlarca Türkün öldürüldüğü haberleri geliyordu. Türkiye Çin’e en önemli ekonomik destek veren ülkeler arasındadır. Dükkân ve hanlarımız Çin malları ile doludur. Yerli sermayemizin bir kısmı maliyetleri düşürmek ve kârı en çoklaştırmak için yatırımlarını Çin’e götürdüler. Eğer Türkiye’de fiili işsizlik %18,4’e tırmandı ise; bunun sebebi döviz kurları dolayısıyla ithalatın prim yapması ve ara malı üreten firmalarımızın kapanması ve zor duruma düşmesidir. Sadece Çin’e değil; yatırımları dışarıya götürerek yabancı işsizlere iş sağlıyoruz.Kobani’ye ağlayanlar ve ortalığa düşenler, Çin’deki insan hakları ihlallerini yıllardır görmediler. Çünkü onlar Türk’tü. Bizim pek yaptırım gücümüz yok. Adeta iç politikada – paralel yapılar hariç –  bağımsız, dış politikada ise; yarı bağımlı bir ülke görünümündeyiz. Biraz Porto Rico’ya benziyoruz.

Çözülme haline dönen sözde çözüm sürecimakyajlanarak yıllardır toplum kandırılmaya çalışılıyor. % 60’larda kabul edilmeyen çözüm süreci 7 Haziran Genel Seçimlerinden sonra sonu önceden belli bazı ısmarlama araştırmalarla yine ortaya konuyor. Oysa yapılan araştırmalarda çözüm süreci tamamlandığında Kürt sorunu tamamen çözülecek diyenler bütün deneklerin % 23,6’sı ve hiç çözülemeyeceğini ifade edenler ise % 28,8 çıkmaktadır. 2009 yılında açılım politikalarını onaylamayanların oranı % 67,2 çıkmıştı (Konsensus Araştırma Merkezi).

Oslo’da ve Dolmabahçe’de terör örgütünün ve onun Meclisteki siyasi kolunun İktidara kabul ettirdiği 10 madde, terörle mücadeleyi müzakereye dönüştüren çirkin pazarlıklar neyin çözümüdür? Türkiye Cumhuriyeti kendi kendini inkâra yöneltilmektedir. Bu sözde çözüm terör örgütünün, onun siyasetteki taşeronlarının ve bütün bunların patronu olan ABD’nin lehine bir çözümdür. Bölücü ve ırkçı terör hak elde etmede doğal bir yöntem midir? Terörle beslenen bir terör örgütünün ve siyasi kolunun tehdidi altında onun taleplerini karşılayarak ve şiddeti yatıştırmak için anayasa yapmak neyin çözümüdür? Demokrasiyi teröre yenik düşürmek fazilet midir? Geçmiş iktidarın en büyük yanlışı; terör ve teröristin haklarını teslim etmek üzerinden sözde bir çözüme kendisini zorlamasıdır. Bundan dolayı yakın geçmiş kolay kolay unutulamayacağı için koalisyon çalışmalarında büyük zorluklar vardır.Bu bakımdan MHP’nin tavrı yadırganacak bir tavır değildir.