26.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 800

İslam Felsefesi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar Anlatıyor: İslamiyet’in Derin Kavramları

Oğuz Çetinoğlu: ‘Müslümanlar dünyevîleşti’ deniliyor. ‘Dünyevîleşme’ kavramına açıklar mısınız?

Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar: Din kavramı ve olgusunun tarihte çeşitli açılardan insanlar tarafından yapılmış sayısız tanımı vardır. Fakat din kavramını en geniş kapsamıyla doğru biçimde tanımlayan hiç şüphesiz Allah’tır. Allah, Kur’an-ı Kerim’de dini ikiye ayırarak tanımlıyor:

Birinci tanım; en güzel biçimde Kafirûn Suresi’nde veriliyor: ‘…Sizin dininiz size, benim dinim bana.’ Burada Allah, ayetin muhatabı olduğu o günkü Mekke müşriklerinin ve kâfirlerinin, putperestlik de dâhil her türlü inanış ve tapınma biçimlerine din diyor. Burada, insanın fıtratından kaynaklanarak ortaya çıkan tarihî ve sosyal bir olgu oluşuyla dinin bir tanımı vardır.

İkinci tanım; birçok ayet yanında şu ayetlerde verilmiştir: ‘Allah indinde din İslâm’dır.’ (Âl-i İmran, 19); ‘İslâm’dan başka bir din arzulayanın dini asla kabul edilmeyecektir…’ (Âl-i İmran, 85)  ve  ‘… Size nimetimi tamamladım ve sizin için İslâm’ı din olarak önerdim…’ (Maide, 3).

Burada Allah, dini İslâm, İslâm’ı din olarak tanımlamakta ve belirlemektedir. O halde, bir Allah’a göre din vardır: İlâhî din; gerçekliği olan din: İslâm; bir de insana göre din vardır: Tarihte sosyal bir olgu gibi yansıyan antropolojik din. Bu herhangi bir dindir: putperestlik gibi bir kabile dini, özü itibariyle ilâhî olan fakat bozulmuş bir din.

Dinin, İslâm’ın maksadının ne olduğunu ise, onun insana gönderilmiş olduğundan hareketle söyleyebiliriz. Beden ve ruh, duygu ve akıl, duygu ve vicdan, düşünce ve davranış gibi yapı ile ilgili ve kabiliyetlere dayalı unsurlardan oluşan âdemoğlunun, bütün bunlarda bir beşerî yönü ve bir insanî yönü vardır. İnsana beşerî yönü verilmiştir. İnsanî yönü ise oluşturulan, kazanılan yönüdür. Din, beşere insanî yönünü doğru, iyi ve güzel olarak oluşturması için vardır. Bâtılı haktan, şerri hayırdan, çirkini güzelden ayırt edebilmesine rehberlik ederek, hakkı hayırla, hak ve hayrı güzellikle birleştirmesini sağlamak için vardır.

İslâm, başta temeli iman ve ibadet esasları olmak üzere bir bütün olarak, dünya hayatına bir bakış açısı getirmeyi, dünya hayatını insana anlamlı kılmayı, bu anlamla da ahret hayatını anlamlandırmayı insana öğretir. Dolayısıyla özünde, Allah’ı birlemeyi, O’nun varlığını tanıtmayı; bununla insana dünyaya bakmasını öğretir. Dinin esas amacı budur.

Çetinoğlu: Batı dünyasının ilerlemesinde dünyevîleşmenin rolü nedir?

Prof. Bayrakdar: Bazıları batının bilimde ve teknolojide bu seviyeye gelmelerinin sebepleri olarak dünyevîleşmeyi gösteriyorlar: Bu görüş hem doğru hem de yanlıştır. Doğruluğu, Rönesans ve Reform hareketleriyle birlikte, batıda eğitim ve öğretim yavaş yavaş kilisenin tekelinden çıkmaya başlamasıyla açıklanabilir. Hıristiyanlığa göre bu, bir dünyevileşme sayılabilir. Yanlışlığı, daha başından beri Hıristiyanların veya kilisenin söz konusu dini, bize göre zaten yanlış bir biçimde tefsir etmelerinden kaynaklanıyor. Bu anlamda batılılar, aslında yanlıştan belki de doğruya dönmüşlerdir denebilir. Ama bu görüşün asıl yanlışlığı, meseleyi sırf dinden uzaklaşmalarıyla açıklanmasıdır. Aslında batının bugünkü seviyeye ulaşmaları, İslâm’ın öngördüğü bilim ve düşüncenin anlam ve mahiyetinin önemini kavramak ve bu doğrultuda ilmî ve fikrî faaliyetleri gerçek anlamıyla müessese haline, devlet veya hükümet siyaseti haline getirmeye borçlular.

Çetinoğlu: İslam ülkelerinin geri kalmışlığını nasıl açıklamak mümkündür?

Prof. Bayrakdar: İslam ülkelerinin geri kalmışlığının arkasında başka sebepler var. Bu da, bir zihniyet bozulmasıdır veya benlik bozulmasıdır. İslâm dünyasında bu zihniyet bozulması bir anda oluşmuş bir şey değil, zamanla oluşmuş bir şeydir. Batının Orta Çağ dediği devirlerde, bugün de herkesin kabul ettiği gibi, İslâm medeniyeti ve dünyası altın çağını yaşıyordu. İslâm ilerlemeye, gelişmişliğe mani olsaydı o zaman da olurdu. Fakat o devrin Müslüman bilginleri, hem İslâm hem dünya açısından ilerlemenin ne olduğunu iyi hesap edebildikleri için buna uygun bir zihniyet yapısı ve çalışmayla medeniyet tarihinde çok önemli bir sayfa açmışlardır. Bugün bizim sorgulamamız gereken şey, dinimiz değil, zihniyetimizdir. Şimdi öyle bir zihniyet yapısına sahibiz ki, ne dinimizin ruhunu ve aklîliğini kavrayabiliyoruz ne de dünyayı kavrayabiliyoruz.

İslâm dünyasının geriliğinin daha başka sebepleri olmakla birlikte esas sebebi, ilim kavramı etrafındaki yanlışlardır. Eskiden İslâm dünyasında üç gözden bahsedilirdi: Duygu gözü, akıl gözü ve kalb gözü. İlim denen şey bu üç gözün birlikte açıklığıyla tanımlanırdı ve doğruluğu ispat edilene ilim denirdi. Günümüzde problem şuradadır: Üç gözden biri veya ikisi açık olsa bile, biri kapalıdır. Bunun için de zan, malumat ve rey ilminin önüne geçmiştir. Geri kalmışlığımızın sebeplerini özellikle burada aramamız gerekmektedir.

Dünyayı kavrayamazsan dini de kavrayamazsın. Bu çelişkili gibi görülebilir ama iç içe olan şeydir. Dünyayı kavramak demek Kur’an’ı iyi kavramak demektir. Kur’an’ı iyi kavramak demek dünyayı iyi kavramak demektir. Mesela: Rahman suresinde 19-20. ayette, ‘İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar.’ Buyurulur. Bu ayet benzer şekilde Furkan suresi 53. ayette de geçer. Şimdi eski tefsirlere bakalım der ki: ‘İman ile küfür birbirine karışmaz.’ Acaba Kur’an-ı Kerim, sadece iman ile küfrün karışmadığını mı söylüyor? Burada acaba bir tabiat olayına işaret yok mu? Denizden bahsediyor, sudan bahsediyor, neden hep bunu metafizik yorumluyoruz? Kaptan Kusto deniz çalışmalarında bunları keşfedince dünya hayret etti ve Kur’an-ı Kerim’i de biz daha iyi anlamıyor muyuz şimdi? Başka bir ayette ‘Biz demiri gökten indirdik.’ geçiyor. Bugün demirin oluşumunu bilmeden bu ayetin ne demek istediğini anlayamayız. Dünya ile ilgili bilgilerimiz artıkça Kur’an-ı Kerim’i anlamamız daha da derinleşecektir. İşte bu anlamda din-dünya ayrımı yok, yaklaşım biçimi böyle olmalıdır. Kur’an-ı Kerim’in manevî bir kitap olduğu doğru, ama aynı zamanda dünya kitabıdır. Seni tabiata yönlendiriyor, incele diyor, düşün diyor, salim akıl ile, şartlanmamış akıl ile düşünmeyi öğütlüyor.

Bu zihin var ama bir zaman sonra İslâm dünyasında eğitime, bilime hâkim olamamış, bilim adamlarına tefsirci olsun, matematikçi olsun hâkim olamamış. İşte burada belirli bir zaman sonra zihniyet kırılması başlıyor. Bununda tabi siyasî, psikolojik nedenleri var. İslâm dünyası büyüdüğü zaman ilk üç yüzyılda benzetecek olur isek, bugünün Amerika’sı gibi her zenginlik, her türlü güç, kültürel zenginlik, maddî zenginlik hepsi onun elinde. Bir doygunluk hali yaşıyor. Birtakım zihinler atıl duruma geliyor. Bu sefer yenileşmeyi ve geleneği sürdürememe başlıyor. İslâm dünyasında mesela tefsire bakıyoruz o sınırlı kalan zihniyet 12. yüzyıldan 13. yüzyıldan sonra ağır basınca din ilimlerine ilişkin gelenek sürdürülüyor. Biri haşiye yazıyor, şerh yazıyor, öteki telhis yazıyor. Bir fıkıh kitabının on tane farklı kimseler tarafından, farklı devirlerden yorumu var. Yani o fıkıh geleneği canlı yaşıyor. Ben buna karşı değilim. Ama keşke bu şerhcilik, haşiyecilik, telhiscilik diğer doğa bilimleri diyebileceğimiz, fen bilimleri diyebileceğimiz eserler üzerinde de yapılsaydı da gelenek öldürülmeseydi. Bugün Biruni’nin matematik kitabının herhangi bir şerhi yok, hiçbir açıklaması yok. Veya İbn’ül Heysem’in Kitabu’l Menazir’i bugünkü modern optiğin temelidir. Batılılar bunu Latince’ye tercüme etmiş hatta sahte isimle kendi eserleri gibi sunmuşlardır. Burada demek istediğim bu gelenek bizde ölüyor. Dünyayı anlama ilimlerini biz belirli bir süre sonra öldürmüşüz

Çetinoğlu: İslâm dini, dünyaya nasıl bakıyor, âhirete nasıl bakıyor?

Prof. Bayrakdar: İslâmiyet, dünyaya her şeyden önce Allah’ın eseri olarak bakmayı öğretiyor. Evren ve dünya, onlardan olan her varlık, Kur’an’da olan her söz gibi ayet olarak nitelendiriliyor. İşte İslâm, insana önce bunu öğretmek istiyor. Ancak bu dünya kitabının insan tarafından doğru okunup, doğru anlaşılması söz konusudur. İnsanın dünyevî hayatına göre, ahiretteki hayatı şekilleneceğine göre, insan ahiretten çok aslında dünyayı düşünmesi ve İslâm’a göre anlama ve anlamlandırması gerekir. İşte bu açıdan, İslâm hem din, hem dünyadır. Din ve dünya İslâm olarak aynı şeydir.

Mülk Sûresi 2. ayette Allah; “O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır…” buyuruyor. Demek ki, dünya bir imtihan yeridir. Kendi başına ele aldığımız zaman âhiret için bir vasıtadır. Nihai olarak ahiret, “Din Günü” (Yevmiddin) olduğuna göre dünya bu dine gidişin yolu, vasıtasıdır. Dünya ahiretin tarlasıdır. Dünya bu bakımdan ahiret için, din günü için anlamlı. Kur’an-ı Kerim’de, Peygamber’in sünnetinde din hakkında söylenen şeyleri dikkate aldığımız zaman ve yaşadığımız zaman bu böyledir. Çünkü ahiretin göstergeleri, prensipleri, o hayatın işaretleri zaten bu dünyada var. Ama ahiret hayatı geçici olmadığı için dünyanın ahiretten ayrılan yönü, dünyanın geçici olması, ahireti kazanmak için vasıta olmasıdır.

Çetinoğlu: Müslümanların dünyevileştiği söyleniyor. Söylentileri nasıl yorumluyorsunuz?

Prof. Bayrakdar: Esas dünyevileşme, dünyanın ne için var olduğunu, gerçek mâhiyetinin ne olduğunu kavrayamamaktır. Çünkü dünyanın kaybedilmesi ahiretin de kaybedilmesi sonucunu meydana getiriyor. Dinî-dünyevî diye bir ayrıma gidildiğinde iki yönde de bir aşırılık söz konusu olduğundan ya dünyadan yüz çevirme veya dünyaya tapma, ahireti terk etme durumu ortaya çıkar. İşte dünyevileşme, sekülerizm denilen şey de budur. İslâm dininde bu yoktur.

Dünyevileşme, “orta yol” olarak da belirtilen İslâm’dan, O’nun temel öğretilerinden az-çok sapmalardır. Müslüman, inandığı gibi yaşamaya çalışmayıp, yaşadığı gibi inanmaya devam ederse dünyevileşme süreci başlamış demektir. Bu süreç aşırı uçlara kadar giderse dünyevileşme inkâr olur ki, tam dünyevileşme de budur.

Çetinoğlu: Dünyevileşmeyi kaçınılmaz olarak gören ve modernleşme ile birlikte dinin, toplumsal hayattan ve bireysel bilinçten tecrit edileceğini söyleyen sosyolojinin öngörüsü ne derece doğrudur?

Prof. Bayrakdar: Bana göre, hiçbir doğruluğu yoktur. Maalesef, son iki yüzyıldır batıda ortaya çıkan sosyoloji, tarih ve psikoloji öğretilerinin çoğu ve baskın anlayışları, insanı ve eşyayı merkeze alan ve tek ölçü kabul eden eşya merkezli bir dünya oluşturdu. Eşyanın insana hükmettiği bir dünya. Pozitivizmden1) Darvinizme, (2) Freudçu psikanalizmden (3) tarihselciliğe bu akımlar sonucu insanın ve toplumun tanımını üstlendiler. Maalesef, dini de tanımlamayı amaç edindiler. Burada din, ya beşerî bir illizyon, veya beşerin bir eseridir.

Batıyı eksen aldığımızda belki de dünyevileşme böyle bir anlam ifâde eder. Diğer taraftan Kur’an’ın ilk nüzul edildiği döneme baktığımız zaman Araplarda da bu var. Aslında dinsiz olarak dünyanın anlamı budur. Eşyaya nasıl bakıyorsanız, eşyayı öylece tüketirsiniz. Bunların hepsi dünyeviliğin temel parametreleridir. Sosyolojinin tanımı da böyledir. Sosyolojide olayların arka planını aramamak, olduğu gibi aktarmak vardır. Çağdaş bir sosyolog, sosyolojiyi; ‘Sosyoloji aslında ateizmin ilmihalidir. Yani ateizmin kitabıdır‘ diye tarif eder. Olduğu gibi aktarmak, tecrübe edip olduğu gibi değerlendirmek, tecrübe olunca da teorik metafizik arka planı görmemek sosyolojinin yöntemidir. Tabii bütün bunlar bir araya geldiği zaman tecrübe, tecrübeden sonra bir kazancın elde edilişi, menfaatlerin çoğalması vs. insanların kiliseye olan tepkileri, insanları böyle bir şeye doğru yönlendirmiş. İnsanlar Allah’ın fikri ve tenzili dininden kurtulmaya, egemenliğinden,  kurtularak özgürleşmek dedikleri zaman, bu sefer dünyanın egemenliği, eşyanın egemenliği altına giriyorlar. Bu da Kur’an ve dinin kabul etmediği dünyevileşmedir.

Çetinoğlu: Dinin, hayatımızdan uzaklaştırılmasının insanlarımızı dünyevileşmeye (5) götürdüğünü, bunun için akl-ı selim ile dine dönmek, Kur’an’dan uzak kalmamak, dini iyi ve doğru anlamak gerektiğini söylediniz. İlave etmek istediğiniz başka bir şey veya bir mesajınız var mı?

Dr. Bayrakdar: En iyi mesaj, ‘Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışmak‘tır. Bu hadis-i şerif bence, en güzel sözdür, mesajdır. Din adına dünyayı unutmamak lazım, dünya adına dini unutmamak lazımdır. Aslında, dinimizin aklın doğruluğu, dünyada olup bitenlerin aklîliği ve doğruluğu iyi kavrandığı zaman bu tür sorular anlamsız olur. Bu tür soruların arka planında, dünyada olup biten her şey doğru, iyi ve faydalıymış gibi varsayımların var olduğunu zannediyorum. Fakat herkesin bildiği gibi aslı böyle değildir. İslâm’ın öğretileri bize göre aklen ve ilmen doğrudur. Modern dünyada olan doğru ve faydalı şeylerle İslâm’ın ortaya koyduğu doğruların çatışması söz konusu değildir ve olamaz. Yeter ki biz, hem dini hem dünyayı birlikte doğru bir şekilde anlayabilelim. Dinin, yani İslâm’ın kendisi insana ve dolayısıyla dünyaya ait ilâhî bir öğretidir.

Çetinoğlu: ‘İslamiyet akıl dinidir. Aklımın almadığı şeye inanmam.’ Diyenler nerede yanılıyorlar?

Dr. Bayrakdar: Evet! İslamiyet, akıl dinidir. Naklettiğiniz sözü söyleyenlerin cümlesindeki birinci bölüm doğru, ikinci bölüm yanlıştır. İslamiyet’te bulunup da kişinin aklının almadığı herhangi bir husus var ise o; kişinin aklının yetersizliğindendir.  Hadis-i şerifte; ‘Aklı olmayanın dini de yoktur.’ Buyruluyor. Fakat akıl eşit değildir. Akıl akıldan üstündür. Bir câhil ile bir âlimin aklı aynı değildir. Akıllar eşit olsaydı, herkes aynı şeyi düşünürdü. İslamiyet’te aklın ermediği şeyler çoktur. Fakat selim akla uymayan bir şey yoktur. Zaten ‘İslamiyet akıl dinidir.’ Denilmesinin sebebi ve mânâsı da budur.

Aklı ermeyenler, akıllarının ermediği hususları İslam âlimlerine sorup öğrenmeliler. İslam ışığı altında akla doğruyu gösteren büyüklere İslam âlimi denir. Akıl göz gibidir. İslamiyet de ışık gibidir. Göz karanlıkta cisimleri göremez. Görmesi için ışık gerekir. Akıl da hakikati göremeyebilir. Görmesi için İslam ışığı gerekir. Eğer İslam, hak ile bâtılı bildirmeseydi, aklımızla bulmamız mümkün değildi. Hadis-i şerifte; ‘Akıl, hak ile bâtılı birbirinden ayıran bir nurdur.’ Buyruluyor. Şu halde hak ile bâtılı ayıramayana akıllı denmez.

Çetinoğlu: Kendini İslam’a uyduramayanlar, İslam’ı kendilerine uydurmaya çalışıyorlar…

Prof. Bayrakdar. Maalesef… İnsanların yanlışlarını din ile onaylayıp, onaylatamayız. Hatalar, yanlışlar insana aittir. Din yani İslâm, bunları düzeltmek için vardır; yoksa Müslümanların dünyevileşme (4) yanlışlıklarıyla düzeltilmek için var değildir. Aksi olsaydı, dinin var oluşunun anlamı olmazdı.

Çetinoğlu: Dinî hükümlerin bazılarının dünya gerçeklerine veya günümüz gerçeklerine uymadığı iddialarını nasıl yorumluyorsunuz?

Prof. Bayrakdar: Dinin dünyayla ters düşmesi düşünülemez; ancak yanlış veya eksik din anlayışıyla, yine aynı şekilde yanlış bilim, tarih, toplum yani kısaca dünya anlayışlarıyla din-dünya tersliği, zıtlığı ortaya çıkarılmaktadır. Bu ayrımı yapmamak lazımdır. Geri kalmışlığımızın sebebi olarak dinin hiç ilgisi yoktur. Mazereti dinde aramamak lazımdır. Dinin ontolojik varlığı yani insandaki fıtratın varlığı veya tekvini din, tenzili din, yani İslâm ile bütünleştirilebildiğinde zaten bizi sürekli ilerlemeye, yeniliğe, doğru koşmaya yöneltecektir. Hadiste de deniliyor ki: ‘İki günü aynı olan zarardadır.’ Her gün çalışmak ve her gün yeni bir mesâfe kat etmek; işte bunu yakalamak lazım. Din anlayışının bu olması lazım.  Dünya aşağı olan bir varlıktır. Ulvî olan, müteal (5) olan değildir. Dünya sadece bir araçtır. Dönüş O’nadır.

Çetinoğlu: Muhterem hocam! Zaman ayırdığınız ve lütfettiğiniz bilgiler için çok teşekkür ediyorum.

Dr. Bayrakdar: Ben teşekkür ederim.

 

Prof. Dr. MEHMET BAYRAKDAR:

1952 yılında Konya’nın Beyşehir İlçesi’nde doğdu. İlkokul ve lise tahsilinden sonra, 1973 yılında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 1973-1978 yılları arasında Paris’te Sarbonne Üniversitesi Felsefe ve İslâm Bölümü’nde, İslâm Felsefesi dalında mastır ve doktorasını tamamladı. 1985-1986 yılları arasında Georgetowne Üniversitesi’nde misafir Profesör olarak görev yaptı. 1986-1990 yılları arasında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Doçent olarak görev yaptı. 1991-1993 yılları arasında Kualalumpur’da Milletlerarası İslâm Düşüncesi Medeniyeti Enstitüsü’nde, 1995-1996 yılları arasında da Roma Gregoiana Üniversitesi’nde İslam Felsefesi Profesörü olarak görev yaptı. Halen İstanbul’da Yeditepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde İslam Falsefesi Öğretim Üyesi ve Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi olarak görev yapmaktadır.

 

Yayınlanmış Kitapları:

1-İslâm Felsefesi’ne Giriş, 2- İslâm’da Bilim ve Teknoloji Tarihi, 3- İslâm’da İbadet Fenomonolojisi, 4- Tasavvuf ve Modern Bilim, 5- İslâm ve Ekoloji, 6- İslâm’da Evrimci Yaratılış Teorisi, 7- Kayserili Davut, 8- İdris-i Bitlisi, 9- İslâm’da Düşünce Özgürlüğü, 10- Yunus Emre’de Aşk Felsefesi, 11- Din Felsefesine Giriş, 12- İslâm Düşünce Tarihi.

 

Fransızca, Arapça ve İngilizce olarak yayınlanmış eserleri de bulunan Prof. Dr. Bayrakdar; Arapça, Farsça, İtalyanca, Fransızca, İspanyolca, İngilizce, Latince ve Yunanca bilmektedir.

 

 

 

 

 

 

LÜGATÇE

(1) pozitivizm: Fizik ötesi incelemelerle varılacak hükümlerin kabul edilemeyeceğini, ancak deneyle doğrulanabilen gerçek olaylara inanılabileceğini iddia eden ve August Komte tarafından ileri sürülen felsefî sistem.

(2) Darvinizm: İngiliz tabiat araştırmacısı Charles Darwin tarafından ileri sürülen ve bütün canlı varlıklar arasında oluşum yakınlıkları bulunduğunu, değişim suretiyle bu günkü şekillerine kavuştuğunu iddia eden ve bu varlıkların bilinen şekilleriyle yaratılmış olduğu tezini reddeden görüş.

(3) Freudçu psikanalizm: İnançlarımızın ve ilmî bilginin oluşturulmasında dünyanın hemen hemen hiçbir rolü olmadığını iddia eden görüş.

(4) dünyevileşme: Daha çok İslamî hassasiyeti bulunan ve ibâdet için gösterilen iştiyaktan, gayretten daha fazlasının gösteriş için, lüks için, farklılığını-üstünlüğünü kabul ettirmek için göstermeye çalışan kişiler hakkında ileri sürülen suçlamadır. Bu tür hayat tarzı ne kadar yanlış ise, İslamî hassasiyeti olmayan kişiler tarafından suçlama konusu yapılması da o kadar yanlıştır.

(5)müteal: Ulu, yüksek, yüce.

 

Bu Kaçıncı Kıyak, Bu Kaçıncı Ayak

0

1. 1999 Milletvekili seçimleri sonuçları belli olur olmaz “Millet DYP ve RP’ne muhalefet görevi verdi” diyerek o iki partinin “Sen Başbakan ol” teklifini elinin tersiyle iten ve Rahşan Ecevit’in ağır hakaretlerine rağmen DSP ve ANAP’la koalisyon kuran hangi siyasi?
2. 2002’de “3 Kasım’da erken seçim” diyerek seçime 1,5 yıl kala erken seçimle, -partisi barajın altında kalması pahasına- AKP’yi iktidara taşıyan hangi siyasi?
3. 2007’de pazarlıkla Vecdi Gönül veya Murat Başeskioğlu Cumhurbaşkanı seçilebilecek iken birden ortaya atılarak Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanlığına taşıyan hangi siyasi?
4. 13 yıllık iktidarı sırasında çıkarmakta zorlandığı yasalarda son anda AKP’nin imdadına koşan hangi siyasi?
5. 7 Haziran öncesi seçim meydanlarında AKP’yi ve Erdoğan’ı “Çözüm süreci-Yolsuzluklar-Kaçaksaray ve Anayasaya aykırı davranışlar” üzerinden yerden yere vuran hangi siyasi?
6. 7 Haziran seçim gecesi acelesi varmış gibi “Millet bize ana muhalefet görevi verdi, hükümeti AKP-CHP-HDP kursun” diyerek AKP’siz koalisyon hesaplarını tamamen gündemden düşürerek ilk hayat öpücüğünü sunan hangi siyasi?
7. “Çözüm süreci” adı altında orduyu kışlaya, polisi karakola çekerek Güneydoğu illerini PKK’nın şehir yapılanmasına terkeden, İmralı ve Kandille devleti muhatap haline getiren ve ülkeyi bölünme noktasına getiren AKP ve Recep Tayyip Erdoğan’ı, halk cezalandırdı ve % 49,5’tan %41’e indirdi, 258 milletvekili ile iktidardan uzaklaştırdı. Halk da 13 yılın baskısından biraz kurtularak rahat bir nefes aldı. 7 Hazirandan bu yana bu şoku atlatamayan AKP ve Recep Tayyip Erdoğan’ı bu kâbustan kurtararak hayal bile etmediği Meclis Başkanlığını altın tepside sunan hangi siyasi?
8. “Hükümeti CHP-MHP kursun, HDP dışarıdan desteklesin, Başbakan da sen ol ” diyen KIlıçdaroğlu’na “Sen kim oluyorsun bana siyasi rüşvet sunuyorsun” diye sert bir şekilde hakaret eden, “HDP desteklerse Baykal’a oy vermem” diyen ve sonra üç yıldır HDP’yle yol arkadaşlığı yapan, Türkiye’yi içte bölünmenin dışta Suriye ile savaşın eşiğine getiren AKP’nin önünü açan hangi siyasi?

Bütün Bu Fiillerin Faili MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’dir.

Sayın Bahçeli, kimseyle doğru dürüst diyalog kurmuyorsun, kapını herkese kapalı tutuyorsun. Ondan sonra hiç kimse ile diyalog kurmadan, anlaşmadan, Meclis Başkanlığı seçiminin 3. turunda,-o da Meclis Grubunda-  “CHP, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Çatı Adayımız olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nu desteklesin” diyorsun. Hâlbuki o seçimde sen bile CHP kadar İhsanoğlu’nu desteklemedin. Sonra şu anda Çatı Aday mı kaldı? Onu baştan düşünüp daha Baykal’ın adaylığı açıklanmadan bunun altyapısını kuracaktın.

Sonra toplumda karşılığı olan parıltılı isimlerin partide olmasından gurur duyacağın halde onlardan rahatsız olup üzerlerini çiziyorsun. Mesela Engin Alan’ı hapishanede desteklemedin, bu seçimde de üzerini çizdin. Meral Akşener’e yandaş medyanın son çirkin kaset kumpasında da tam sahip çıkmadın. Sinan Ogan’ı ve Özcan Yeniçeri’yi son seçimde çizdin, listelere koymadın. Hâlbuki medyada partiyi en iyi temsil eden yüzlerdi.

Partisini açılmayan kapıların maymuncuğu haline getirmeye hiçbir Genel Başkanın
hakkı olmasa gerek. Millet AKP’yi iktidardan indirmenin ilk mutlu sonucunu Meclis Başkanlığı seçiminde alacaktı. Millete bunun sevincini bile çok gördün.

Biz bu kıyakların sebebini en yakınlarımıza bile anlatamıyoruz. O 61’i henüz ilk defa seçilen MHP Milletvekilleri seçim bölgelerine döndüklerinde bu tutumunuzu halka nasıl izah edecekler. Belki körü körüne size biat edenler bu davranışlarınızda bir keramet görebilirler, ama tabandaki samimi onbinlerce MHP’li de bu davranışlarınızın sebebini bir türlü bulamıyor. Kendimizi ikna edemediğimiz konuda diğer insanları ikna etmemiz hiç mümkün değil. Yazık oluyor bu Partiye, bu davaya ve çilekeş ülkücülere. Artık Yeter...

 

Eleştirilere Cevabımdır.

Davaya faydası olur düşüncesiyle yanlış gördüğüm davranışlarında lideri eleştirdiğimde rahatsız olan ve beni tanımayan bazı MHP’li arkadaşların saygı boyutlarını aşan eleştirilerini kısaca cevaplandırmak ihtiyacını duydum. En çok üzüldüğüm, gençlik yıllarından beri beni tanıyan bazı arkadaşlarımın da yazdıklarımı acımasızca eleştirmeleridir.

1965 yılında Yozgat Lisesini bitirdikten sonra İstanbul’da gazeteciliğe başladım ve rahmetli Türkeş’le tanışarak Ülkücü Hareketin saflarına nefer olarak katıldım. Bu davanın 50 yıllık neferiyim. O tarihten beri de Türk milliyetçiliği üzerine yazıyorum konuşuyorum. 1967, 1969 kongrelerinde İstanbul delegesiydim. O zamanlar Bahçeli yoktu. Dokuz Işık Yayınlarını kurdum. Dokuz Işık’ın genişletilmiş versiyonlarının ilk baskılarını ben yazdım. 30 yaşına girince de Başbuğun emriyle memleketim Denizli’den milletvekili adayı oldum. 12 Eylülden sonra birçok arkadaşımız başka partilere savruldu, milletvekili, bakan oldu. Biz ilk günkü noktamızdan ayrılmadık, hiç pişman da olmadık. Ayrıca 44 yıllık eğitim yöneticisi olarak işimde kesinlikle tarafsız davrandım. Her görüşten dostlarım oldu, MHP’li olduğumu öğrendiklerinde de sadece MHP’ye saygı duydular ve sempati ile baktılar. Mesai saatleri dışında davamla ilgili çalışmalar yürüttüm.

Kusura bakmayın, ben toplumda en az yüzde 25-30 potansiyeli olan bir siyasi hareketi yanlış politikalarla hala yüzde 16’larda bırakanlara kızıyorum, kızacağım. İstanbul’da MHP’nin HDP’den daha az olarak 4. Parti olmasından utanıyorum ve bu hareketi bu noktada tutanlara kızıyorum, kızacağım.Sonra Türk seçmeninin partilere bakışı da değişti. Bu arada MHP’nin seçmen profili de değişti. Dün CHP’ye oy veren veya sol görüşlü olan bir kişi rahatlıkla bir sonraki seçimde MHP’ye o verebiliyorlar. Ailelerde bireyler farklı partilere oy veriyor. 2007 ve 2011 seçimlerinde MHP’yi barajın altında bırakmak isteyen Erdoğan’a karşı MHP’de Mecliste olsun, meydan boş kalmasın diyerek MHP’ye oy veren çok CHP’li aile var. Son seçimde PKK’ya kızdığı halde AKP’yi iktidardan düşürmek için bir milyonun üzerinde solcu, liberal ve CHP’li Türk HDP’ye oy verdi. Artık 70’li, 80’li yıllardaki gibi seçmen katı değil, partiler arası oy akışkanlıkları arttı.

Arkadaşların Meclis Başkanlığı seçimi ile ilgili eleştirilerime yaptıkları savunmalara saygı duyuyorum. Toplumun 13 yıllık iktidara büyük öfkesi var. Onun önünü açanlara da öfkeleniyorlar. Önemli olan olayın toplumda oluşturduğu algıdır. Seçmen tercihlerini bu algı belirler. Bir defa Bahçeli’nin -acelesi varmış gibi- 7 Haziran gecesi yaptığı konuşma siyasi hataydı. Dost acı söyler. İstenseydi, Ekmeleddin İhsanoğlu diyalogla başkan seçtirilebilirdi. Bizim demek istediğimiz bu. Sonra bu partinin Kürt vatandaşlarımızın oyuna hiç mi ihtiyacı yok? Hem bölünmeyelim deyip, hem de Kürtlerin büyük çoğunluğunun olayların etkisiyle oy verdiği siyasi hareketi yok farzetmek, reel politikaya zıddır. Ayrıca AKP’yi HDP ile koalisyona yönlendirmek de büyük hatadır. O zaman bölünmeyi nasıl önleyeceksin? MHP’nin tek başına iktidar olmak için bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının oylarına ihtiyacı vardır. Oy almak için de cephe almak değil, yanına gidip onlara kendimizi anlatmak gerekir. Dündar Taşer büyüğümüzün dediği gibi “iyi komutan, kendinden olmayan kuvvetleri kendi gayesi için kullanabilen komutandır”.

Son sözüm; ben eleştirirken” Lideri-Partiyi-Davayı” birbirine karıştırmıyorum, siz de karıştırmayın. Aslolan davadır.

 

Vur Ama Dinle!

7 Haziran genel seçimlerinin ardından 1 Temmuz itibariyle TBM Meclisinin başkanı da seçilmiş oluyor. Türk Milleti için hayırlara vesile olur inşallah.

Seçimlerden sonra ortaya çıkan sonuç malûm olduğu üzere hiçbir partiyi tek başına iktidar yapmamıştır. Lakin 80 Milletvekili olmasına rağmen herkesin gözü MHP ye çevrilmiş, Sayın Devlet Bahçeli’nin her sözünden bir mana çıkarılmış, yerli yersiz eleştiri yağmuruna tutulmuştur. Hâlbuki Sayın Bahçeli’nin tavrı açık ve gayet netti. “PKK nın uzantısı olan HDP nin olduğu hiçbir yerde MHP bulunmaz“. Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz her siyasi partinin bir siyasi duruşu, ilkesi vardır MHP nin tavrı da bu. Böyle bilinmesine rağmen Meclis başkanlığı seçimlerinden sonra da gene oklar MHP ye dolayısıyla lider Bahçeliye çevrildi.

Başka seçeneklerinde var olduğu bilinmesine rağmen, herkes tek bir noktaya odaklanmış gibi; Neden MHP CHP yi, dolayısıyla Deniz Baykal’ı desteklemedi diyerek, MHP yi AKP nin koltuk değneği olmakla suçluyor?

a)      Sayın Bahçelinin tavrı, seçim sonuçları açıklandıktan sonra gayet net bilinmesine rağmen neden CHP kaybedeceğini bile bile son dakikaya kadar Baykal üzerinde ısrar etti?

b)      Porno-Kaset iddialarıyla apar topar parti liderliğinden indirilen Baykal, neden partisi tarafından TBM Meclis başkanlığına lâyık görülüp aday gösteriliyor anlamak mümkün değil.

c)       Devlet Bahçeli, kaset olaylarına karışan kendi partisinin milletvekillerinin siyasi hayatını bitirmişken, neden aynı olaya düçâr olmuş Baykal’ı desteklesin bunun mantıkla izah edilir bir yanı varmı?

d)      Sayın Bahçeli, hiç gereği yokken Erdoğan’ın çağrısıyla kendi partisinden bile habersiz görüşen Baykal’a çağrıda bulunuyor, “Erdoğan’la aranızda geçen 116 günü ve seçimden sonra ne konuştuğunuzu millete açıklayın” demesine rağmen hiçbir ses geldi mi?

e)      Sayın Baykal 4 turda da kendi partisinin oylarını dahi tam olarak alamazken başka partiden oy bekleyip vermeyince de onu AKP destekçisi olarak suçlamak nasıl izah edilir anlaşılır şey değil.

f)       Ekmeleddin İhsanoğlu, Cumhur Başkanlığı seçiminde çatı aday olmasına rağmen, Sayın Deniz Baykal’ında MHP nin tavrından dolayı kazanamayacağı belli iken pekâlâ 3 turda çekilir, CHP ve HDP ile anlaşarak Sayın İhsanoğlu desteklenebilirdi, mademki %60 muhalefet bloğunun kazanması isteniyorsa. Yoksa Cumhurbaşkanlığına lâyık görülen Meclis Başkanlığı’na yakıştırılamadı’mı?

Siyaset akıl ve matematik oyunu olduğuna göre bütün bunlar gözden geçirilip, olumlu neticeler alınabilirdi. Tabii ki bütün insanların hata yaptığı gibi Sayın Devlet Bahçelinin de hataları olmuştur ama her zaman dediği gibi o da partisini ve ülke çıkarını düşünmek zorunda.

Yarın bir erken seçim kararında Tayyip Erdoğan ve Davutoğu meydanlara çıkıp bağırmayacaklar mı?

“Ey MHP ye oy veren kardeşlerim MHP ye oy verdiniz oda gitti HDP ile birliği yaptı”

 

 

Doğu Türkistan

Önce, Doğu Türkistan’ın kısa bir tarihçesini verelim;

12 Kasım 1933 tarihinde ilan edilen Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti, 6 Şubat1934 yılında MaChnagying‘in ordusu Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti ordusunu imha etmiş ve yeni kurulan Cumhuriyeti yıkmıştır.

12 Kasım1944 yılında tekrar oluşan Doğu Türkistan Cumhuriyeti beş yıl sonra 20 Ekim1949 yılında tekrar yıkılmış ve Aralık1949‘da Çin Halk Kurtuluş Ordusu bölgeye girerek konuşlandırılmış ve Doğu Türkistan, Çin Halk Cumhuriyeti‘ne bağlanmıştır. Doğu Türkistan halkı da o zamandan beri Çin işgaline karşı direnmektedir.

1953 yılında Türkiye 900’den fazla Doğu Türkistanlı ilticacıyı Kaşmir ve Pakistan‘dan kabul etmiştir.

Çin devleti aldığı karar çerçevesinde Doğu Türkistan bölgesinde başörtüsü takan,burka giyen kadınların ve uzun sakallı olan erkeklerin toplu taşınmadan yararlanmasını yasaklamıştır. Karara göre kıyafetinde hilal ve yıldız sembolü olan herkes bu yasak kapsamında toplu taşımadan yararlanamayacaktır.

İşte bu Doğu Türkistan, yani, Büyük Türkistan’ın doğu kısmı 1949 yılından beri Çin işgali ve zulmü altında inlemektedir.

Nüfusu çok büyük oranlarda azaltılmış, soykırıma tabi tutulmuştur. Hem de, öyle az bir nüfus değil, iddialar 35 milyon kadar Uygur Türkü’nün katledildiği yönündedir. Bu iddiaları o tarihteki ve bugünkü nüfusla karşılaştırdığımızda, doğruluğuna inanılacak iddialar olarak görmek gerektir.

Çin, acımasız, zalim, kan dökücü, kan emici ve tarihten gelen kinci anlayışını her fırsatta Türkler üzerinde uygulamaktan çekinmemekte ve geri durmamaktadır.

İki video seyrettim ve bir insanın dayanamayacağı bu görüntülerde, Çinli çocukların bile, nasıl bir kin, nefret dolu ve insanlıktan çıkmış olduklarını dehşetle gördüm.

Bir insan, hem de o yaşlardaki bir insan ve kendi yaşındaki, hatta çocuk yaştaki bir insana, herhangi bir canlıya bu zulmü, işkenceyi, katilliği, hayvanlığı yapması mümkün değildir.

İnanın, o görüntüleri gördükten sonra, insanlığımdan utandım. Allah’ım dedim; bunlar da, ben de mi insanım ve bu çocuklarla, aynı dünyada yaşıyor ve aynı havayı mı soluyorum?

Böyle bir vahşeti, yırtıcı hayvanların yapabileceğinden bile şüpheliyim.

Bu zulüm, bu işkence, bu insanlık dışı katliamlar mutlaka durmalıdır.

Bu zulüm, bu işkence, bu insanlık dışı katliamlara dünya mutlaka, ama mutlaka duyarsız kalmamalı ve derhal ne gerekiyorsa yapılmalıdır.

Oradaki insanların Türk ve Müslüman olmaları, yeryüzündeki hiçbir insan için ilgisizlik nedeni olmamalıdır.

Hele, ülkemizde, Uygur Türkü’ne yapılan bu zulüm, işkence, soykırım, katliam; tartışma, birbirine çalım atma konusu asla olmamalıdır.

Uygur Eli Türklerinin yaşadıkları, başka yaşanan zulümlerle kıyaslanmamalı ve mutlaka Çin zulmü herkesin nefretini ve tepkisi çekerek, ortak bir görüntü sergilemeliyiz.

Diğer taraftan, Türk Dünyası diye bugüne kadar diretmemizin en önemli nedenlerinden biri budur. Yani, koskoca bir Türk Dünyası’nın ortak bir bildiri ve tepkisi ile karşılaşacak bir ülkenin, herhangi bir Türk’e bu zulümleri yapması mümkün müdür?.

Türk Dünyası birlikteliği, sadece ideolojik bakış açısı ile değerlendirilecek bir konu değildir.

Türk Dünyası birlikteliği, sadece Türkler için değil, Müslümanlar için ve hatta insanlık için gerekli bir birlikteliktir.

Doğu Türkistan Trüklerinin yaşadıklarını, ülkemiz içinde basit, sıradan ideolojik farklılıklara kurban etmemeli ve bu farklılıklar nedeniyle görmezden gelmemeliyiz. Bu konuda tam bir birlik ve beraberlik içerisinde olduğumuzu açık bir şekilde göstermeliyiz. Yapılacak her türlü tepki ve etkinlikleri desteklemeliyiz.

Çünkü, bu insanlar, her şeyden önce bir insan.

Kahrolsun Çin zulmü!

 

Bamyanın fiyatı

 

Dürüstlük ne güzel bir özelliktir. Eğitim kurumları ve aileler, insanı insan yapan değerleri yeterince bireylere verememektedirsanırım.

Hepimiz ahde vefayı, sözünde durmayı, fedakârlığı, gönül yapmayı, cömertliği, gözü tok olmayı vb. özler olduk doğrusu.

O yüzden böylesi özellikleri gösteren insanları gördüğümüzde hayrete düşmekteyiz.

Nerede, kumaşı istenenden fazla ölçen manifaturacılar, fazla tartan bakkallar, mahalleye taze ekmek dağıtan fırıncılar, sebil diye çeşme başlarına sepetlerle mis gibi dutları sıralayan güler yüzlü dedeler, teyzeler. Soluklanan yorgun yolculara buz gibi kekik kokan ayran ikram eden Fadime bacılar.

Geçen gün semt pazarında dolaşırken bamyanın tazeliği ve ucuzluğu dikkatimi çekti. Bir kilo verir misiniz?” dedim satıcıya, sonra da etiketinde gördüğüm beş lirayı uzattım. Satıcı, “beş lira daha vereceksiniz kilosu 10 TL.” dedi.

Bunun üzerine etikete bir daha dikkatlice baktığımda, “yarım kilosu” ifadesinin küçücük harflerle, 5TL nin de daha büyükçe yazıldığını gördüm. Durumu anlamıştım. Bu bir satıcı kurnazlığıydı. Fakat hiç de dürüstçe bir davranış gelmedi bana. Üzülerek bamyayı iade ettim.

Belli ki semt pazarları da vefayı, dürüstlüğü, güveni çoktan kaybetmiş. Müşteri memnuniyetinin hiçe sayıldığı, hünerli parmaklarla çürük malların nasıl müşteriye yutturulacağının uğraşı içindeki karakterler, dürüst vicdanları pazarlardan çoktan kovmuş.

Eski yıllara gitti düşüncelerim. İkinci kez birşeyler satın almak isteyen müşteriye; “ikincisini komşu dükkândan al, daha siftah yapmadı” diyen kanaatkârsatıcılara ne oldu?

“Lokantaların kapısına yemek fiyatlarının listesi asılacakmış” diye bir haber dinledim TV lerde. Keşke, yasalar zorlamadan vicdanlarımıza yazabilseydik bu listeleri.

Neden birbirimizi aldatmaya bu kadar hevesliyiz bilemiyorum. Yorulmadan, hak etmeden kolaydan kazanma fikri, aklımızın yerini almış adeta. Kazanma hırsı bu kadar mı insanlığımızın önüne geçti?

Bir grup eğitimci Bursa’ya Şura toplantısına gidiyorduk. Gemlik’ten sonra yol kenarındaki dinlenme tesislerinden birine uğramıştık. Ücretsiz olan VC lere turistler girince ücret istedi görevli. “Bizden neden para almadın?” diye sordum. “Bunlar turist, siz bizdensiniz” diye cevap aldım. Çok üzülmüştüm. İnsan ilişkileri size bize göre olamaz ki.

Geçenlerde cep telefonuma bir mesaj geldi:“25 TL bonosunuz var.  12 Haziran’a kadar kullanmadığınız takdirde geri alınacaktır” diye. Paradan çok bankanın dürüstlüğüne sevindim.

Aklıma banka ve sigorta şirketlerinin sayfalar dolusu 5 puntoluk sözleşme ve poliçe şartnameleri geldi ister istemez.

Hiçbirimizin okumaya zamanımızın ve imkânımızın olmadığı, uzun uzadıya hukuksal terimlerle donatılmış bu sözleşmelerin satır aralarına,müşteri aleyhine ustalıkla yerleştirilmiş tuzak cümleleri hepimiz biliriz.

Çay ya da kahvemizi yudumlarken her sayfası nazikçe imzalattırılan bu sözleşmeler, “hukuksal sorunlar çıktığında”, hepimizi mağdur ederek hayal kırıklıklarına uğratmışlardır.

Şeffaf uygulamaların ve dürüst insanların oluşturduğu ideal toplumu nasıl oluşturacağız? Elbette ki eğitimle yine.

Fakat görünen o ki, anne abalar, eğitimciler ve diğer eğitim paydaşları  “eğitimin Amaçları”nı gerçekleştirmede bir hayli kusurluyuz.

Toplumu çürüten dejenere bireylerin çoğalmaması için, şarkılarda geçen “ben nerde yanlış yaptım” söylemini ilgililer tekrar gözden geçirmelidir sanırım.

Hataları anlayarak telafi etme çabaları,  hataları sürdürmekten elbette daha iyidir.

Sevgiyle kalın…

 

Vicdanlarını Satanlardan Merhamet Beklenmez

Hayır, vakıflarından birindeki çalışanlar şehrin en başarılı ve en çok kazanan tüccarından henüz herhangi bir bağış almamış olduklarını fark ederler. Bağış toplayan amca, tüccarı bağışta bulunması için ikna etmeye çalışır:
– Araştırmalarımıza göre yıllık geliriniz en az 1 milyon $. Ancak bugüne kadar hiç bir hayır işine, bir kuruş bile bağışta bulunmamışsınız. O paranın bir kısmını bir şekilde topluma iade etmek istemez miydiniz?
Tüccar açmış ağzını, yummuş gözünü:
– O bahsettiğiniz araştırmalarınız; annemin uzun bir hastalıktan sonra ölmek üzere olduğunu ve hastane masraflarının onun yıllık gelirinin kaç kat üstünde olduğunu da gösterdi mi? Sonra, kardeşimin malul bir gazi, kör ve tekerlekli iskemleye mahkûm olduğunu? Ya da kız kardeşimin kocasının bir trafik kazasında öldüğünü ve onu dört çocuğuyla beş parasız sokakta kaldığını biliyor muydunuz? Bana ne yardımından bahsediyorsunuz?
Görevli elbette utanmış, sıkılmış, adeta yerin dibine geçmiş.
Sadece:
– Hayır, hiç bir bilgim yoktu, özür dilerim… Diye mırıldanabilmiş.
Tüccar, onun sözünü keserek devam etmiş:
– Pekâlâ, ben onlara dahi bir kuruş para vermezken, size niye vereyim ki?

* * *

Birkaç aydır farkındaysanız yumurta ve tavuk eti fiyatları almış başını gidiyordu. 30’lu bir paket yumurta 15 – 16 TL’ye kadar çıktı. Havalar da henüz aşırı sıcak olmadığı için buna bir anlam veremediydik. İşi uyanık tüccarın “Ramazan kazığı” olarak düşünüyorduk.

Hatırlayanlar bilir, eskiden Ramazan ayında fiyatlar ucuzlardı. Esnaf kâr oranlarını biraz aşağı çeker, böylece de dar gelirli vatandaşlar en azından mübarek ayda rahat bir nefes alırdı. Ama kapitalist anlayış o kadar ruhumuza kadar girdi ki, artık üç aylardan itibaren yükseliş trendine giren gıda fiyatları, Ramazan ayı ile birlikte zirveye oturuyor.

Aynı şey giyim sektörü için de geçerli. Bayrama birkaç gün kala bakıyorsunuz, fiyatlar ikiye katlanmış. Bunu sadece arz – talep dengesi ile açıklamak ise imkânsız. İş vicdanlarda bitiyor…

Neden mi, alın size cevabı. Bugünkü gazetelerden bir haber:

Kanatlı sektöründe “Irak” sevinci

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin ‘kuş gribi vakaları’ nedeniyle mayıs ayında durdurduğu Türkiye’den tavuk ithalatına yeniden başlayacağı yönündeki açıklama, kanatlı sektöründe sevinçle karşılandı.
İki ay süren yasak nedeniyle yumurta ihracatında 80 milyon dolarlık kayıp yaşanırken, aylık 19 bin ton olan tavuk eti ihracatı tamamen durmuştu.

Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği (BESD-BİR) Başkanı Sait Koca, AA muhabirine yaptığı açıklamada, daha önce kuş gribi nedeniyle durdurulan Türkiye’den tavuk eti ithalatının bugün itibarıyla tekrar başlayacağını bildirdi.

Irak’ta ilgili makamların gerekli incelemeleri tamamladığını ve ithalatın yeniden başlayacağını ifade eden Koca, “Yaklaşık 2 aydır Irak‘ı ikna etmek için çaba gösteriyorduk. Bu işten onlar da muzdarip oluyordu. Dışa bağımlılar. İthalat yapamadıkları için onlar da sıkıntı çekiyordu” dedi.

Irak’a Nisan ayında 19 bin ton tavuk eti ihraç edildiğini belirterek, şunları söyledi: “Mayıs ayında Irak’a ihracat rakamı 5 bin tona düşmüş. Haziran ayında Irak’a sıfır ihracat yapmışız. Bu kararın ardından tekrar 20 bin tona ulaşacağız. Toplamda geçen yılki ihracatımız 430 bin ton. Bunu bu yıl 500 bin tona çıkarma hedefimiz var ama biraz aşağı çekebiliriz. Bu Irak’ta yaşanan 2 aylık boşluktan ötürü. Tekrar aynı rakama ulaşırsak mutlu olacağız”

Yumurtada 80 milyon dolarlık kayıp

Yumurta Üreticileri Merkez Birliği (YUM-BİR) Başkanı HASAN Konya ise Irak’ın ithalatı tekrar başlatma kararının tüm kanatlı sektörü için çok önemli olduğunu ifade etti. Irak’a Mayıs ayından bu yana çok küçük miktarda yumurta gönderdiklerini belirten Konya, “Sektörümüz her ay 250 tır yumurtayı Irak’a gönderirken geride kalan 2 ayda haftada 80 tır gönderebildik. Bu iki ayda yaklaşık 80 milyon dolarlık bir kayıp söz konusu” diye konuştu.

Hasan Konya, sektörün hedefinin 500 milyon dolar ihracat olduğunu, Irak’ta ortaya çıkan açığı diğer pazarlarda kapatmak için çalıştıklarını, ihracatın tam manasıyla başlamasıyla fiyatlarda biraz hareketlilik yaşanabileceğini ancak bu hareketliliğin geçici olacağını sözlerine ekledi.

Milliyet – 01.07.2015

* * *

Irak’taki peşmerge yönetimi, Türkiye’de kuş gribi salgını var iddiasıyla Türkiye’den yumurta alımını durdurmuş. İki ayda 500 tır yerine sadece 80 tır Irak’ a yumurta göndermişiz. 420 tır dolusu yumurta elde kalmış değil mi?

Üstelik son iki ayda yumurta fiyatları Türkiye’de neredeyse ikiye katlanmışken.

Haydi, şimdi bunu arz – talep dengesiyle izah edin bakalım.

Eğer ekonomi kuralına uygun olarak işlese, bırakın sosyal adaleti filan, kapitalist mantık bile yumurtayı ucuzlatıp eldeki ürünü zarardan kurtarmaya çalışırken, ya da yeni pazarlar ararken bizim vicdan yoksunu toptancılarımız ne yapıyor?

İhracattan uğradığı zararı fiyatları düşürüp sürümden kazanmak yerine, maliyeti kendi vatandaşımıza yükleyip, fiyatları artırıyor.

Kaybettiği 80 milyon doları kendi vatandaşının boğazından çıkartıyor.

Yazıklar olsun…

Bunu bu yıl patateste de gördük, geçen yıl pirinçte gördük. Evvelki yıl et fiyatlarında yaşadık. Bunun adı resmen karaborsacılıktır. Ve suçtur.

Ete, patatese ve pirince, Hükümetimiz ve Tarım Bakanlığımız müdahale edince karaborsadan vazgeçmek zorunda kalan malum zihniyet, bu kez de Ramazan’ı da fırsat bilip yumurtadan saldırmış.

Bu kadar mı gözünüzü para bürüdü?

 

Çırağan’da İftar Menüsü, Çin Lokantası’nda Sahur

Ünlü diyetisyen Canan Karatay‘dan edindiğimiz bilgilere göre Tokat‘a bağlı Zile İlçesi’nin Belkaya Beldesinde Kaymakamlıkça Ramazan Ayı münasebetiyle “1.Mutluluk Veren Bira Açma Yarışması” tertiplenmiş ve bilhassa oruca niyetli Müslüman Türkmenlerin katılması istenmiş.

Doğan Haber Ajansı‘na göre Ramazan öncesinde İçişleri Bakanlığı tarafından İç ve Doğu Anadolu Bölgemizdeki tüm illerin lokanta, restoran, market, bakkal ve benzeri yerlerde içki türleri ile sigara satışı zorunluluğu getirilmiş.

Turkuvaz Radyo, 22 Haziran’da Bursa‘nın Tahtaköprü Nahiyesi’nde Ramazan operasyonları çerçevesinde güvenlik güçlerinin polise karşı koyma suçunu bahane ederek tam 18 Müslüman Manav’ı yargısız infaz yaparak katlettiğini duyurdu.

Adana‘nın Çukurova Bölgesi’nde incelemeler yapan gazeteci Ali Kırca ise ezanın, Kur’an okumanın, cemaatle namaz kılmanın Valilikçe yasaklandığını ve cami yapımına izin verilmediğini tespit etmiş. Artan dinî baskılar üzerine bölgede 300 civarında köyün boşaldığını ve 100 bin civarında Müslüman Yörük’ün komşu Suriye‘ye sığındığını da bildirmiş.

Tuhafınıza mı gitti? İnanamadınız mı?

Ramazan şokuna mı girdiniz; hurma yeyin, geçer.

Oysa bu olanlar gerçek. Sadece aktaran isimler de yanılmış ve yer adlarını yanlış telaffuz etmiş olabilirim.

Seyit Tümtürk diyeceğime Canan Karatay demişim; özür. Tokat Zile değil Hotan İli Niye İlçesi Ruksiya Beldesi diye düzelteyim. Olay ayniyle vaki.

Doğan değil Uygur Haber Ajansı. Doğu Anadolu değil Doğu Türkistan.. Gerisi tastamam doğru!

Radyonun adı Hür Asya. Olaylar Bursa’nın değil Kaşgar’ın Tahtaköprük Bölgesi‘nde geçiyor. Ölü sayısı 28 de olabilir.

Kaymakamlıklarımızı, Valiliklerimizi ve Bakanlıklarımızı töhmet altında bırakmayalım; onları Çin Hükümeti‘ne bağlı olanlarla yer değiştirelim. Polis de olduğu gibi Çin Polisi olsun.

Adana Çukurova’yı Arakan Rohingya ile değiştirirseniz hiçbir sorun kalmaz. Oradaki Müslümanların başına gelenler hariç. Gazeteci de Ali Kırca değil Aslan Balcı olacak. Myanmar Hükümeti‘nin göz yummasıyla bahse konu rakamlarda boşalan köylerden komşu Bengladeş‘e sığınanlar siz bu yazıyı okurken de artacak ve artmakta.

Ahhh, nerde o eski Ramazanlar?! Temaşa, Direklerarası, sahur gezmeleri, şıralar-şerbetler…

Aman Kadir Gecesi için kısa mesaj hazırlamayı unutmayın. Bayram mesajınız da şöyle alengirli, özel bir mesaj olsun emi.

Yada facebook ve twitter‘de paylaşımlarda bulunarak iftara kadar vakit kazanabilirsiniz. İftar için ailece bir yere çıkmayı ihmal etmeyin. Sahur daha da ayrı.

Gazze, Mursî, Esad, Umre, Zemzem, Hurma, Tayyip, Yasin-Tebâreke.

Çeyrek asır önce bir Patagonya’nın Sesi Radyosu ve Vatandaş Rıza karakteri vardı. Turistler ona sorardı: “Sen, Müsliman?” El-cevap: “Zaman zaman

 

Babam ve Ben

0

‘Babam ve Ben’ isimli, roman tadındaki hatıra kitabına önsöz yazan M. Orhan Cebeci, kitap hakkında şu bilgileri veriyor:

Osman Coşkun savaş hatıralarını, ‘İkinci Ergenekon‘ isimli romanında anlatmıştır. Romanın kahramanı ‘Yüzbaşı Nuri Bey,’ Osman Coşkun’dur. Bir özel sohbetinde şunları söylemişti: ‘Kurtuluş Savaşı’nın başından sonuna kadar isimsiz kahramanlar arasında yaşadım. Gördüğüm kahramanlıklar ve fedakarlıklar, tarih kitaplarında yazılanların çok üzerindedir.’

Osman Coşkun Bey’in ‘İkinci Ergenekon‘ isimli romanının devamı mahiyetinde olan ‘Babam ve Ben‘ isimli kitapta; çevresindeki doyurmadan yemek yemeyen, başkalarını güldürmeden gülmeyi suç sayan, ‘Dost gelirse geri dönmesin, düşman gelirse dost olalım‘ diyerek kapısını herkese açan bir seçkin insan anlatılıyor. ‘Seçkin insan‘ olmak ve ‘seçkin insan‘ yetiştirmek isteyenlerin okumaları ve örnek almaları için okunması gereken bir kitap…

O, ‘Yaşamak güzeldir, yaşamasını bilirsen‘ diyordu.

Eserde; Osman Coşkun’un Vefa İdadisi’ndeki ve Mülkeye’deki öğrencilik yılları, Haçın Kaymakamlığı’na tayin edilmesi, Develi Belediye Başkanlığı’na seçilmesi, Niretül-İkbal’e aşık olması ve evlenmeleri, Develioğulları hakkında bilgi, Osman Coşkun’un milletvekili seçilmesi, Müteahhitliği, Tariş Genel Müdürlüğü ve Mersin İhracat-İthalat Birliği Genel Sekreterliği yılları, Adnan Menderes, Refik Saydam ve Turhan Feyzioğlu gibi siyasîlerle olan münasebetleri, İkinci Ergenekon kitabının baskı serüveni, vefatı ve Develi’deki muhteşem bahçesi ile bahçe içerisindeki köşk ve havuzla ilgili keyifle okunacak hâtıralar yer almaktadır.

Osman Coşkun’un kızı olan yazar Yıldız Coşkun Yeğenağa kitapta ayrıca; Polonyalı mülteci Museviler, Develi’deki Ermeniler ve onlarla olan komşuluk münasebetleri, Develi’deki bazı inançlarla ilgili hatıralar gibi konulara da yer vermektedir.

Kurtuluş Savaşı’nda savaşa katılmayan yaşlı erkeklerin, çocukların ve kadınların çektiği çileler, savaş sonrasında imkânsızlıklar içerisindeki ailelerin dayanışmaları, Müslüman Türk insanının ev ve aile hayatı, bütünün ayrılmaz bir parçası olan ve bütünü meydana getiren unsurlardan biri olan mahallî kültüre ait ilgi çekici özellikler usta işi bir anlatımla okuyucuya sunuluyor.

Okuyanlar öğreniyorlar: O dönemde insanlar; insanî, millî ve İslamî değerlere bağlı olarak yaşıyorlarmış. Eşkıya bile bu değerlere saygılıdır. Günümüz insanlarının, özellikle gençlerin çoğu, bu değerleri de eşkıyayı da bilmezler.

Çok yalın ve samimi ifadelerle anlatılan olaylardan tadımlık bir böl

Yıl 1910, Vefa İdadisi’nin son imtihan günü Erzincan Valiliği’nden okul müdürüne bir telgraf gelir. Telgrafta, Osman’ın babası Ali Efendi’nin vefat ettiği bildirilir. Hocalar toplanıp, telgrafı Osman’a imtihandan çıktıktan sonra vermeyi kararlaştırırlar.

Üç öğretmen Osman’ı müdür odasına çağırtırlar. Konuşmaya müdür bey başlar:

-‘Osman, evladım! Bak bugün başarıyla idadiyi bitirdin. Artık sen de büyük bir erkek oldun, zekisin, başarılısın, hayatını baban olmadan da yürütebilirsin. Başın sağ olsun, oğlum.

Babası Ali Sabri Efendi 45 yaşında zatürreden vefat emiştir.

Haberi öğrenince Osman’ın burnundan kan fışkırır.

Henüz idadiyi bitirmiş, çok gençtir. Şimdi O’nun tek düşüncesi Erzincan’da yalnız kalan annesi ve iki kız kardeşidir. Amcası İsmail Hakkı Efendi ile görüştükten sonra, onları getirmek üzere Erzincan’a gider.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra ailesini alıp Erzincan’dan ayrılır. Bir yaylı arabayla Trabzon’a giderler, oradan da bir şileple İstanbul’a hareket ederler. Şilepte kamara olmadığından güvertede bir köşeyi battaniyelerle çevirerek yolculuk yaparlar. Gemi kaptanı, tayfalar ve bazı yolcular onlara yardımcı olurlar. Yolculukları uzun, yorucu, fakat sevgi yüklüdür.

İstanbul’da amcası İsmail Hakkı Efendi onları rıhtımda karşılar. Fetva Emini İsmail Hakkı Efendi kısa boylu, zayıf bir kişidir. Yaz kış devamlı beyaz, uzun bir elbise giyer ve başına da beyaz sarık sarar. Ufak tefekliği yanında görüntüsü vakur ve ürkütücüdür. Aile fertleri bile yanına izinle girerler. O’nun hakkında şöyle bir rivayet vardır: Padişah Abdülhamid bayram kutlamalarında tahtında oturup, ziyaretçilerine öpmeleri için elini uzatırken, Fetva Emini İsmail Efendi salona girince kalkıp O’nu ayakta karşılarmış.

İstanbul’da İsmail Efendi yeğenlerini evinde misafir eder. Bütün ev halkı misafirlerine müşfik davranır. İki sene İstanbul’da huzur içinde yaşarlar.

İsmail Efendi’nin ufak tefekliğine rağmen ciddî ve sert bir görünümü vardır. Babam O’nun çok da hasis olduğunu anlatırdı. Bir bayram günü arkadaşı Ahmet’i de yanına alarak el öpmeye gitmişler. Amca bey onlara, ayrılırken birer ucuz mendil hediye etmiş. Babam kapıya çıkınca o mendille ayakkabılarını silmeye başlamış. O sırada amcası da onları pencereden seyrediyormuş. Ahmet: ‘Osman, amcan bize bakıyor’ deyince süratle oradan uzaklaşmışlar. Daha sonraki bir gün de İsmail Hakkı Efendi yeğenine: ‘Bak evladım, ben istesem şu pabucumun altını altından yaptırtabilirim, eğer tutumlu olmasaydım bugünkü durumuma gelemezdim’ demiş. Sofrada da ekmek bohçası hep onun yanında dururmuş; devamlı sofrayı kontrol eder, kimin önünde ekmek eksilirse verirmiş.’

78 başlık altında toplanan ve bir kısmı belgesel niteliğinde olan hâtıralar sıkılmadan keyifle okunuyor.

Editörlüğünü Hacı Osman Yıldırım’ın yaptığı 13,5 X 19,5 santim ölçülerindeki 270 sayfalık kitap, Ekim 2014’te yayınlandı.

Uyanış Yayınevi:

Ticarethâne Sokağı Nu: 41, Tevfik Kuşoğlu İş Hanı Kat: 2 Nu: 14 Sultanahmet, İstanbul.                                                      Telefon: 0.212-527 29 49 Belgegeçer: 0.212-527 58 87 e-posta: info@uyanis.com.tr //  www.uyanis.com.tr

Yıldız Coşkun Yeğenağa

8 Ağustos 1934 tarihinde Kayseri’nin Develi kasabasında dünyaya geldi. Babası Osman Coşkun Bey yukarı Develi’den topal Musa Oğullarından Ali Sabri Efendi’nin oğludur. Annesi Niretül-İkbâl Hanım’ın babası Osman Nuri Efendi Develioğlu ailesine mensuptur.

Osman Coşkun Bey, Develi’de bir müddet kadılık ve Belediye başkanlığı yaptıktan sonra Kurtuluş savaşında Cephe gerisinde vatan hizmetinde bulunmuştur.

Yıldız Coşkun ilkokul tahsilini Develi, İzmir ve Mersin okullarında tamamladıktan sonra 1945 yılında ablası ile İstanbul’da Notre Dama De Sion Fransız kız lisesine başlamış ve yedi yıl yatılı okumuştur. İstanbul’da okula başladıklarının ikinci yılı anneleri vefat etmiştir. Babaları, çocuklarının evde annesizliği hissetmemeleri için onları hep yatılı okutmuştur.

Osman Bey ömrünün son yıllarını Develi’de geçirmeye karar verip ve 1951 yılında Develi’ye yerleşmiştir. Bir sene sonra da Yıldız Hanım Liseyi bitirince babasını yalnız bırakmamak için yanına gidip, altı sene baba kız Develi’de doyulamayacak kadar güzel bir hayat yaşamışlardır.

Çok güzel bir evleri ve bahçeleri vardı. Bahçelerinde her çeşit meyve ve çiçek yetiştirdiler.

Bu arada evlerinde devamlı misafir ağırlarlardı. Pek çok devlet büyüğü Osman Bey’i ziyaret ederdi. Yıldız Hanım birkaç Başbakan, sayısız Milletvekiliyle tanıştı. Yani, bir nevi siyasetin içinde yaşadı.

Baba kızı ilgilendiren en önemli şey okumaktı. Osman Bey’in büyük bir kütüphanesi vardı. Beraber okurlar, sonra da yorumunu yaparlardı.

Bu tempoda altı yıl yaşadı ve 31 Ekim 1958 yılında Osman Bey vefat etti. Babasının kaybından sonra yalnız kalan Yıldız Hanım kendini tamamen okumaya verdi.

Babasıyla beraber bir karar almışlardı. Yaşadıklarından ve okuduklarından esinlenerek bir kitap yazacaklardı. En güzel avuntuyu bunda bulabilirdi. Fakat babası olmadan bu pek kolay olmayacaktı. İki yıl sonra Kayserili bir matbaacı olan Yavuz Yeğenağa ile evlendi.

Bu evlilikten üç oğulları oldu. Osman Coşkun, Selim Kürşat ve Âkil Hikmet… Üç oğluna da üniversite tahsili yaptırdı.

Yıldız Hanım zamanını hâlâ okuyup yazarak ve üç kız torunuyla ilgilenerek geçirmektedir.

 

“Gastarbeiter”

Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma ilişkin, insanlarımızın düşüncesi bakımından, bir takım tahliller yapmanın gerekli olduğuna inanıyorum.

Bizim insanımızın ruh hali nedir? Ne düşünür? Hangi olaylar karşısında ne hisseder? Bunların oluşumunda neler etkili olur? Toplumda ruhsal ve düşünsel değişim pozitif midir? gibi soruların cevaplarını arıyorum.

Örneğin, Türkiye’de bir olay oluyor. Bir ferdin ve ferdlerin bütünü olan toplumun, buna karşı reflekslerinin nedenlerini bulmaya çalışıyorum.

Kanaatimce Türk toplumu, hızla bölünmeye, parçalanmaya, dağılmaya ve nihayetinde asimile olmaya gidiyor.

Türkiye elbette yerinde kalacaktır. İnsanlarında bir yere gideceğide yok. Ama böyle giderse ileride ne Türkiye’den ne de Türkiye’de Türk Milletinden bahsedilecektir.

Malumunuz, Türkiye’nin nüfusunun büyük bir bölümü göçlerle oluşmuştur. Kafkaslar, Balkanlar, Ortadoğu, Kırım, Doğu Türkistan, Azerbaycan ve Girit, Rodos, Kıbrıs, Midilli gibi adalar bu göçlerin ana merkezleridir…

Bu merkezlerden Türkiye’ye gelişin ana nedeni, vatan kaybı, gelenlerin Türk olması yada kendilerini Türk kültür ve geleneklerine bağlı hissetmeleridir.

Bu göçler, Cumhuriyet tarihi boyunca sürmüş ve günümüzde de olanca hızı ile sürmektedir.

Bunun aksine Türkiye’den de özellikle 2.Dünya Savaşı’nın yarattığı nüfus zaafiyeti sebebi ile Avrupa ve Almanya’ya işçi göçleri olmuştur.

Günümüzde değişik rakamlarla ifade edilmesine rağmen ortalama 5 milyon Türk Avrupa’da yaşamakta ve “Avrupa Türkleri” olarak adlandırılmaktadır.

Almanya iş sebebi ile göç eden Türkleri; gurbetçi manasına yada misafir işçi, göçmen işçi, yabancı işçi manasına gelen “gastarbeiter” sözcüğü ile tanımlamaktadır.

Çünkü bunlara kalıcı olmayan, geçici veya misafir işçi gözü ile bakılmaktadır. Bu işçi göçü Avrupa ekonomisinin, Türk ekonomisinden daha güçlü ve iyi imkanlar sunması nedeni ile yapılmıştır.

Türkiye’ye yapılan göçlere de bu açıdan bakılırsa, Türk ekonomisinin Türkiye’ye gelenlerin ülkelerinden daha güçlü bir ekonomiye sahip olduğunu görürsünüz.

Günümüzde Türkiye ve Türk Milleti ağır yaşamsal sorunlar yaşarken ve her şey Türkler için kötüye giderken; kendisi Türk olan ve Türklüğe bağlı olduğunu söyleyerek göçle ülkeye gelen bu insanların bazıları, Türkiye’nin sorunlarına ve Türk milletine neden sahip çıkmazlar diye düşünüyorum?

Sorumun cevabını ise “çünkü kendilerini gastarbeiter hissediyorlar ve ondan böyle yapıyorlar”izahında buluyorum.

Türkler, Avrupa’ya çalışmak ve zengin olmak için gitmişlerdi; sakın bunlarda Türkiye’ye aynı amaçla gelmiş olmasınlar?

Türkiye, kendi ülkesine gelen ve kendisine Türk’üm diyenin soyuna sopuna bakmaksızın herkesi kabul etti. Aş verdi, iş verdi! Ekmeğini ve toprağını bölüştü! Nedir öyleyse Türklüğün sıkıntıları karşısındaki bu sessizlik?

Ne yazık ki; Türkiye’ye kendisine Türk’üm deyip ama “gastarbeiter” niyetli o kadar çok adam gelmiştir ki; bunların çoğunluğunun şimdi “Türkiye Halkları”nın korosuna çoktan dahil olduğunu görüyoruz. Yedikleri ekmeğe, içtikleri suya, soludukları havaya; sesiz kalmakla bile ihanet içindedirler. Belki çok sıkışınca, geldikleri ülkelere geri dönmenin hayali ve hesabını yapıyorlar. Öyle ya! Bu ülkeden alacaklarını aldılar, kazanacaklarını kazandılar. Gastarbeiter olmak, böyle bir şey olsa gerek…

Türk Milletinin, temel sorunlarından biri de budur. Ancak bunun bilinmediği de zannedilmesin. Sap dönecek, keser dönecek ve hesapta dönecektir.

 

Irak Çokmu Irak, Ya Türkistan?

0

Söylesene Müslüman sesin hiç duyulmuyor, Yoksa ölen Türk diye ümmet’mi sayılmıyor“.

Perşembenin gelişi, çarşambadan belliydi. Bunun müjdesini(!) veren ABD dışişleri bakanı Condoleezza Rise, 7 Ağustos 2003 tarihinde BOB Projesi için: “Ortadoğu da Türkiye dâhil 22 ülkenin sınırları değişecek” demesine rağmen, İçimizden birileri, meydanlarda gerine gerine:

-“Biiiz Ortadoğunuuun Eşbaşkanıyız“. Nutukları atıyordu.

Tıpkı ipek böceği misali kendi kozasının içerisine kendisini mahkûm eden böcek!

12 yılda ortadoğuda gelinen nokta malûm, tehlike kendi sınırlarımıza kadar dayandı. Kuzey Irak’ta Barzani Kürt devletini kurdu. PYD, Suriye-Türkiye sınırının 700 Km lik bölümünü kontrol altında tutuyor. (Bu sınır toplam 910 Km.) ABD, Avrupa IŞİD terör örgütü bahane edilerek Kürt teröristlere, PYD ve PKK ya resmen silah yardımı yapıyor. Bu silahların bir kısmı IŞİD teröristlerinin eline geçiyor. Güya Suriye de Esed le şavaşıyormuş gibi yapıp Arap ve Türkmenleri yerlerinden, yurtlarından temizleyerek PYD ye teslim ediyor.

Rice, 2003 te ne dediyse 12 yıl geçmesine rağmen aynı plan işliyor. Libya, Mısır, Irak tamam; sıra Türkiye ye geldi. Geldi demek hafif kalır kendi elimizle getirdik. Kuzey Suriye de de bir Kürt devleti kurulmak üzere. Her şey bittikten sonra Suriye ye müdahale için orduya çifter çifter yazılı emirler veriyorlar, bu saatten sonra ne işe yarayacak bilemiyorum. Düşünün bir kere, Barzani Kuzey Irakta kendi okullarını açtı kendi dilinde eğitim yaptırıyor. PYD yarın aynı yolu takip edecek. Siz Türkiye Kürtlerini ve PKK yı aynı konuda durdurabilecek misiniz, zaten sudan bahanelerle terör estiriyorlar?

İşsizlik oranı %14 lere dayanmışken bu yetmiyormuş gibi, Türkiye’nin güneydoğusunun demokrafik yapısını değiştirecek miktarda (iki milyonun üzerinde Suriyeli göçmen) besliyoruz. Gelenlerin büyük çoğunluğu Kürt ve Arap kökenli. IŞİD, ÖSO, YPG ve ESED teröründen kaçan Kerkük, Telâfer, Musul, Suriye Bayır-Bucak Türkmenleri ise, sınır kapılarından geri çevrilerek terör örgütlerinin insafına terk ediliyorlar.

Dört parmak Rabia işareti yaparak, Mısırlı, Filistinli Rabialara ağıtlar yaktıkta, Doğu Türkistanlı bir tek Rabia anaya sığınma hakkı vermedik.

Ramazan münasebetiyle Doğu Türkistan da oruç tutan Müslüman Uygurlar’a Çin zulmü ibadet yasakları getirirken, zaten her koşulda kuvvetli şüpheli uygulaması yapan zalim, katil ve vahşi Çin asker ve polis’i, her gün Uygurları oruç tutuyor bahanesiyle katlediyorlar. Ramazandan bu yana katledilenlerin sayısı 28’in üzerine çıktı. Birleşmiş Milletlerden, hür dünyadan bir tek fok balığının, Karatte karette kaplumbağasının öldürülmesine gösterilen tepki; ne yazık ki günahları sırf ibadet için oruç tutmak olan 28 Müslüman uygur’un şehit edilmelerine gösterilmiyor.

Türkiye ise bu konuda her zaman, her yerde olduğu gibi mevzubahis Türk olunca kör, sağır ve dilsiz kaldı. Kafaları estikçe meydanlara çıkıp, Filistin, Mısır ve Suriye için “Ey Amerika, Ey Avrupa diye bağırıyorlar da, Doğu Türkistan da Uygur Türklerine yapılan Çin zulmünü dile getirmekten fersah fersah kaçıyorlar.