26.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 801

Bu Bir Tuzak

Gelişmelere bakıyorum da, o kadar açık bir tuzak kurulmuş durumda ki, insanın görmemesi için nasıl bir durumda olması gerekir, doğrusu söyleyemiyorum.

Yahu!

Pkk, silah mı bırakmış?

Pkk ve onun siyasî uzantıları, terörden şikâyetleri mi var?

Pkk, dağdan inip teslim olmayı mı kabullenmiş?

Pkk’nın siyasî uzantıları, pkk’ya terör örgütü mü diyor?

Pkk’nın siyasî uzantıları, Anayasa’nın temel maddelerini değiştirmekten vaz mı geçmiş?

Pkk’nın siyasî uzantıları, Kandil’den ve İmralı’dan emir almayı mı bırakmış ve onlara karşı olduklarını mı ilan etmiş?

Daha bunun gibi sorulacak soruların cevapları ‘HAYIR’ olduğuna göre, biz ne yapalım?

Bu gerçekleri görmezden gelip, hiçbir şey olmamış gibi mi davranalım?

Bakın!

Bu açık, seçik bir tuzak!

Hem de,dışarıda hazırlanıp, içeride uygulanmak istenen bir tuzak. Hem de yıllar önce hazırlanmış bir tuzak.

Bu tuzağa düşmemek gerektir.

Ülke, hükümetsiz mi kalsın?

Akp’nin yaptıklarını nasıl düzelteceğiz?

Gibi akıl karıştırıcı sorularla, ilk bakışta iyi niyetli görünen mantık oyunları ile yutturulmaya çalışılan bu oyuna gelmemek gerektir.

Akp’nin yaptıklarını, verdikleri zararları, geri dönülemez yıkımları çok iyi biliyoruz. Bunu bildiğimiz, gördüğümüz için de bugüne kadar, olağanüstü ve mertçe, açıkça mücadele verdik.

Bu başka bir şey.

Ama öyledir diye de, pkk’yı kabullenmek, meşrulaştırmak, yaşananları yok saymak, unutmak gibi bir durumda olmayı toplumdan kimse isteyemez, bekleyemez.

Bu kadar ŞEHİT ne için verildi?

Bu kadar, GAZİ’ye ne diyeceğiz?

Yaşananları bu kadar basitçe unutur ve kabullenirsek, bu memlekette bundan sonra VATAN, MİLLET, BAYRAK, DİN uğruna nasıl savaşabiliriz?

Yaşananları bu kadar basitçe unutur ve kabullenirsek, bundan sonra her eline silahı alanın isteklerini kabul mü edeceğiz?

O zaman bu nasıl bir DEVLET olur?

O zaman bu nasıl bir MİLLET olur?

O zaman bu nasıl bir VATAN olur?

Dünya egemen güçlerinin kurduğu tuzağa seçimde düşenler oldu, bari bundan sonra daha bilinçli hareket edilmelidir.

Siz, inanıyor musunuz ki, seçime kendi parti adı ile girenler, kendi iradeleri ile bu riske girdiler?

Olur, mu öyle şey!

Neden riske girsinler?

Bu soruyu hiç kendinize sordunuz mu?

Akp ve Recep Tayyip ERDOĞAN’ın yıktıklarını, bozduklarını, mahvettiklerini düzeltmenin yolu, silahlı terör örgütünü ve siyasal uzantılarını normalleştirmek değildir.

Silahlı terör örgütünün sanki tüm Güneydoğu’yu temsil ediyor gösterisi tesadüf mü?

Yani, ne güzel değil mi?

Zoraki insanlara oy verdirin, bunu kimse dert etmesin sonra da, seçim oldu…

Hadi oradan be!

O vatandaşlarımızın hepsi terör örgütüne destek mi veriyor, bunu kabul etmek mümkün mü?

Bu bir tuzaktır.

Türkiye’deki 7 Haziran seçimlerinden birkaç gün sonra, Suriye’nin kuzeyinde yaşananlar bir tesadüf mü zannediyorsunuz?

Işid diye bir taşeron terör örgütüne karşı mücadele eden özgürlük savaşçıları(!), bakın Türkiye’de de hüsnü kabul görmektedir oyununun, tiyatrosunun sahnelenişini seyrediyoruz.

Peki, tamam da çare nedir?

Çare; yeniden Millî Mücadele şartlarının oluştuğunu anlamaktır.

Tamam mı?

 

Ürkek Dürüstlük

Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş siyasi hayatına “dürüst ve güvenilir” bir kişilik olarak başlamıştı. Ancak bu imajı Reza Zarrab‘a verdiği ödül esnasında çekilmiş fotoğraf karesi ile ikinci bir darbe yedi.

Birinci darbeyi Has Parti Genel Başkanı iken “Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular” diye meydanlarda tenkit ettiği AKP saflarına katıldığı zaman almıştı.

Çünkü Numan Kurtulmuş o dönemde şunları söylüyordu: “12 Eylül’ün Siyasi rejimini devam ettiriyorlar. 12 Eylül’ün Siyasi Partiler Yasası duruyor, Seçim Yasası duruyor, Sendikalar Yasası duruyor, Toplantı Gösteri Yürüyüşleri Yasası duruyor, 12 Eylül’ün Seçim Sistemi duruyor. Kenan Evren de, Başbakan (Tayyip Erdoğan) da aynı şeyi söylüyor.”

Numan Kurtulmuş bu eleştirileri yaptıktan sonra AKP’ye Genel Başkan Yardımcısı olarak geçti. Hükümette Başbakan Yardımcısı oldu.

Peki, bu tenkit ettiği konularda veya Karunlaşanlardan hesap sorulması için bir teşebbüste bulundu mu? En azından kamuoyu oluşturmak için benzer görüşlerini konuştuğunu duyduk mu? Hayır.

Numan Kurtulmuş, akçalı işlere bulaşmamış, rüşvet, iltimas gibi konularda “temiz” kalmış bir siyasetçi olarak biliniyor. Bu normalde bir politikacıda olmazsa olmaz ilk şarttır. Fakat günümüzde çok önemli bir meziyet kabul ediliyor. O, bu “meziyete” sahip bir politikacıdır.

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, “Bir oldubittiyle karşılaştık. Önceden bu isme ödül vereceğimi biliyor olsa idim o karenin içinde yer almazdım ve bu karenin ortaya çıkmış olması en çok bana rahatsızlık vermiştir” diyerek kendini savundu.

Ödül verilen Reza Zerrabkara para aklama ve altın kaçakçılığı” işleri için Bakanlara verdiği rüşvetlere dair kasetler ile gündeme gelen İranlı işadamı. Reza Zerrab’ın aklanması ve 4 Bakanın yargıdan kaçırılması için Tayyip Erdoğan ve hükümet elinden gelen her imkânı kullanmıştı.

Numan Kurtulmuş bu konuda hükümetin bir mensubu ve partinin genel başkan yardımcısı olarak yapılan yanlışlıklara ortak olmadı mı?

Maalesef oldu.

***

ÖNEMLİ OLMAK, DEĞERLİ OLMAK

Prof. Dr. Numan Kurtulmuş siyaset hayatına başlamadan İTO Ticaret Üniversitesi İletişim Fak. Öğr. Üyesi olarak, 16 Aralık 2005 de, Kocaeli Aydınlar Ocağı‘mızda “Fırsatlar, İmkânlar ve Tehditler Üçgeninde 21. yy. Türkiye’si” başlıklı bir konferans vermişti.  O’nu dinleyen bizlerde “Türk siyaseti bir değer kazanıyor” ümidi oluşturmuştu.

Has Parti Genel Başkanı olarak AKP’ye iltihak etmesinden bir ay önce de Kocaeli Aydınlar Ocağı’nda bir konferans vermek istediğini parti yetkilileri ile bana iletmişti. Ben de Ocak Başkanı olarak çok memnun olacağımızı söylemiştim. Uygun tarih belirlemeye çalışırken Kurtulmuş, AKP’ye geçti ve program yapılamadı.

Numan Bey benim için önemli ve değerli bir bilim ve siyaset adamı idi. SP ve Has Parti Genel Başkanı, AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Başbakan Yardımcısı olarak önemli bir politikacı oldu.

Ancak dürüstlük ve güvenilirliğinin aşınmış olması beni üzmekte.

Değerli olmak için önemli olmanın yanında, dürüstlük ve güvenilirliğinden şüphe duyulmayan bir şahsiyet olmak gerekir.

***

NİHAT ERGÜN DE

AKP’li eski bakan Nihat Ergün de akçalı işlere bulaşmamış, iltimastan rüşvetten uzak kalmış, seçmenin bireysel talepleriyle ilgilenmemiş, ihale takipçiliği yapma gibi netameli işlere bulaşmamış, devlet adamı kumaşı olan bir politikacıdır.

Bilim, Sanayi ve Teknoloji eski Bakanı Nihat Ergün, Reza Zerrab’a ödül verilmesi konusunda, çarpıcı açıklamalarda bulundu:

“O fotoğrafta ciddi problem var. Ben olsam Reza Zarrab’a ödül vermezdim. Öyle bir karenin içinde bulunmazdım” dedi.

Dahası “Bakanların basın müşavirleri olur. Katıldığı programlarda kimlerin olacağını bilirler. Önceden bizlere bilgi verirler” diyen Ergün, fotoğraftaki iki bakanın (Numan Kurtulmuş’un ve Nihat Zeybekçi’nin) Zerrab’a ödül vereceğinden haberi olması gerektiğini anlattı.

CNN Türk’te konuşan eski Bakan Ergün, hukuken durum ne olursa olsun siyasi ve ahlaki olarak olayın problemli olduğunu, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmalarında adı geçen 4 eski bakanın AK Parti’ye zarar verdiğini söyledi.

Ergün, “30 Mart Yerel Seçimleri ve 10 Ağustos cumhurbaşkanlığı seçimlerinde insanlara komisyon kurulup hesap sorulacağının sözünün verildiğini, ama bu hesabın görülmediğini” anlattı.

30 Mart Yerel Seçimleri akşamı 4 eski bakanın, Erdoğan’ın balkon konuşmasında yer almasının da AK Parti’ye büyük zarar verdiğini dile getirdi.

Numan Kurtulmuş’un ve Nihat Ergün’ün açıklamaları Zerrab’ın “yargılanmasının” adil olmadığına, 4 Bakanın Yüce Divan’dan kaçırılmasının vicdanlara sığmadığına inandıklarını göstermekte.

***

DÜRÜST OLMAYA YETER Mİ?

Numan Kurtulmuş ve Nihat Ergün‘ün bu çıkışları, yapılan yanlışları savunan politikacılarla kıyaslanamayacak kadar değerli.

Fakat “siyasi ve ahlaki açıdan problemli olan” bir karede bulunmaktan kaçınmak veya bundan en azından utanmak dürüst politikacı olmak için yeterli mi?

Bu konuyu tartıştığım bir arkadaşım sordu: Eski Bakan Nihat Ergün halen bakan olsaydı, partisinin hataları konusunda aynı özeleştiriyi yapabilir miydi?

Veya Numan Kurtulmuş, Zerrab’la aynı karede bulunmaktan utandığı kadar, Zerrab’ı ve rüşvet aldığı iddia edilen Bakanları ve sıfırlama kasetlerinde ismi geçenlerin yargıdan kaçırılmasına verdikleri katkıdan da utanmakta mıdır?

Birilerinin kurtulması için, görevli hâkim ve savcıların davalardan uzaklaştırılması, HSYK yapısının, hukuk düzeninin alt üst edilmesi, Sulh Ceza Hâkimliklerinin ihdasına katkı vermek iyi bir şey midir?

“Dicle kenarında bir koyun kaybolsa” onun mesuliyetinin kendisinde olduğunu bilmesi gereken makam sahipleri yapılan kötülüklerden utanmakla yetinemezler.

Yapılan kötülükleri eliyle ve diliyle düzeltme imkânı olanların kalben buğz etmesi (sevmemesi, nefret etmesi) yeterli değildir.

Gerçek dürüstlük, inandığınız değerleri çürütenlere karşı, eylemli bir karşı duruştur.

Hazreti Ömer’in muhteşem sözü ile bitirelim: “İnandığınız gibi yaşamıyorsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız!”

 

 

Selahattin Kaya ‘İslamiyet’te Yardım’ Kavramını Açıklıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Gerçekte durumu iyi olmasına rağmen kendisini muhtaç durumda gösterenlere yapılan yardımların Cenab-ı Allah indinde değeri var mı? Şu açıdan soruyorum: Yardım etmeden önce tahkik etme sorumluluğu söz konusu mu?

Selahattin Kaya: Yardım edecek olanın niyeti halis ise, karşısındaki kişi fakir olduğuna inandırmışsa, görünüşü de fakir ise… o kişiye yapılan yardım, Allah indinde, gerçek ihtiyaç sahibine yapılmış gibi ecrini alır.

Yalnız burada bir hususu tekrar belirtmek istiyorum. Yardım etmeye en yakındaki ihtiyaç sahibinden başlamak gerekir. Bu kaidenin konulmasının sebebi, yardımın gerçek ihtiyaç sâhibine gitmeni sağlamaktır. Çünkü kişi yakınındakinin durumunu bilir.

Yardım kuruluşlarımız var Allah’a çok şükür. Vakıflar eliyle kumanyalar dağıtılıyor, yemekler yapılıyor. Kimileri gelip orada yiyor, kimileri alıp evine götürüyor. Evine götürenler için şöyle tavsiyede bulunuyorum: İmkânınız var, bir minibüs ayarlayın, yemekleri ihtiyaç sahiplerinin evine götürün. Hem de bir nevi kontrol etmiş olursunuz. Fatih Sultan Mehmet Han’ın vakfiyesinde malum geçer. ‘Hava karardıktan sonra fakir fukaraya yardımınızı yapın ki mahalleler arasında izzeti nefis rencide olmasın.‘ Kur’an’ı Kerim’de: ‘Bazı fakirler vardır, iffetlerinden dolayı başkalarından yardım isteyemezler. Siz onları arayın, asıl fakir onlardır.’ Kapınıza gelip; ‘Yardıma ihtiyacım var.’ diyen dilencilere de boş çevirmemek için 5-10 kuruş vermek lazım. Neden verilir? Çünkü Kur’an’ı Kerim’de hakiki ihtiyaç sahibi olması aranır, ama sen ayırt edemezsin orada. Kapına gelip isteyeni de boş çevirme diyor Allah.

Çetinoğlu: Yardım alanın sorumluluğu nelerdir?

Kaya: Allah’a Şükredecek ve iyiliği yapana dua edecek. Sıkıntılarını giderdikten sonra, istemediği halde yardım edilse bile teşekkür edep o yardımı almayacak.  Yardım edecek konuma geldiğinde de imkânları ölçüsünde kendisi, çevresindeki ihtiyaç sahiplerine yardam edecek.

Buraya isterseniz bir hususu dâhil edelim. Tabii sizler de birçok vakıf kuruluşları içindesiniz. Bizler de yıllardan beri böyle durumdayız. Talebelere burs veriyoruz. Bugün için yapılacak hizmetlerin en önde geleni bana göre talebe bursudur. Çünkü istikbalimizi teminat altına alıyoruz. İyi talebe yetiştirdiğimiz takdirde onlar istikbalde bu memleketin hayırlı evlatları olur. Şimdi bir talebe düşünelim. Vakıftan burs alıyor. İhtiyacını karşılıyor. Ve tahsilini bitirdi. Ondan sonra eline iyi para geçen bir iş buldu. Eski vakfını, eski yardım aldığı yeri düşünmesi gerekir. Gidip de diyecek ki; ‘Bir talebeye de ben burs vermek istiyorum.‘ Bu çok asil bir duygu… Ben bunu bazı vakıflarda gördüm. O vakıftan burs alarak okuyan ve iş-meslek-gelir sahibi olan bir kişi, çok sayıda öğrenciye burs veriyor.

Çetinoğlu: İhsan ve in’am, sosyal yardım kapsamında mıdır?

Kaya: Tabii. İhsan; ‘İyilik etmek, ikramda bulunmak‘ demektir. İn’am; en ame, nimet kökünden geliyor. O da ‘iyilik etmek, ihsanda bulunmak‘ anlamındadır. İslam medeniyet tarihinde hükümdarların; bilgin, sanatkâr ve fakirlere veya başarı gösteren kişilere, kendi servetinden veya devlet hazinesinden yapılan yardımlar ihsan ve in’am kapsamındadır. Her ikisini de sosyal yardım kapsamında anlayacağız.

Çetinoğlu: Bilinen ve fakat uygulanmayan bir hususa vurgu yapmanız, yanlış yapanları vazgeçirme açısından yararlı bir hususa değinmek istiyorum: Bazı kişi ve kuruluşlar; sosyal yardımları, dâvet ettikleri gazetecilerin fotoğraf makineleri, televizyon kameraları karşısında yapıyorlar. Çocukları giydiriyorlar, erzak dağıtıyorlar vesaire… Burada fakir insanlar teşhir ediliyor, izzet-i nefsi rencide ediliyor. Bu yanlışları vurgulamak ister misiniz?

Kaya: Görüyoruz kamyonun başına topluyor. Orda millet birbirini ezecek. Nedir? Hayır yapıyor. Böyle bir hayır olmaz. Bu yanlış bir hareket. Hayır, yapılacaksa, dediğim gibi muhtaç kişileri tespit edip mutlaka kendisinin vermesi şartı yok. Bugün hayır kurumları var. Çok vakıf var, çok da güzel çalışıyorlar. Yardımın nasıl ve kime yapılması gerektiğini bilen vakıflar vasıtasıyla verilmesi uygun olur. Mutlaka böyle yapılması gerekir. Kamyonu yanaştırıp da mahallede bu şekilde yardım şekli dinimize uygun bir şey değil.

Çetinoğlu: Zekât, sosyal yardımlaşma ve infak arasındaki ilişkiye değinir misiniz?

Kaya: Zekât farz olan bir ibadettir. Mutlaka yapılması lazım. Diğerleri biraz daha insanların ihtiyarına bırakılmıştır, vicdanına bırakılmıştır. Fakat zekât mecburen verilmesi lazım gelen malî ibadettir. Ama hepsi aynı yola çıkıyor. Hepsi Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla yapılan güzel hareketlerdir.

Çetinoğlu: Varlıklı Müslümanların mallarında yoksulların hakkı olduğu biliniyor. Bu bilgiyi vurgular mısınız?

Kaya: Zariyat Suresi 15. ayette mealen; ‘Allah’a karşı gelmekten sakınanlar…’ şeklinde giriş yapılmakta ve 19. Ayet’te yine mealen şöyle buyrulmaktadır: ‘Onların mallarında muhtaç ve fakirler için bir hak vardır. Bunu bilip verirler.’

Çetinoğlu: Bir de ‘sadaka-i fıtır‘ var. Halk arasında ‘fitre‘ deniliyor. Bir kısım insanlarımız da ‘fitre‘ ile ‘fidye‘yi karıştırıyorlar.

Kaya: Sadaka-i fıtır ve fitre aynı anlamdadır. ‘Fıtır sadakası‘ da denilir. Ramazan’da orucunu tutan Müslümanların bayrama girmeden önce vermek mecburiyetinde oldukları vacip bir hayır yoludur.. Fidye ise; bir kimse orucunu tutamamıştır. Mecburiyetler, yaşlılıktır, hastalıktır, iyileşebilecek hastalıklardır. Bu sebeplerle orucunu tutamayan insanların vermek mecburiyetinde olduğu bir paradır.

Fitreyi oruç tutanlar, Ramazan bayramına girmeden önce fakire veya fakirlere verecek. Fidyeyi de oruç tutamayanlar verecek.

Çetinoğlu: Bunların miktarları da sorulur…

Kaya: Malî durumuna göre verecektir. Mesela bir kimse vardır. Normal geçimi vardır. Bunun vereceği rakamı bu sene ilan ettiler. En az 6 liradır.  Malî durumu müsait, dolayısıyla 10 lira verir, 20 lira verir, 30 lira verir, 100 lira verir.

Çetinoğlu: Alt sınırı var, üst sınırı yok…

Kaya: Evet. Çok fakir, hiçbir şey verecek hali olmayanı da Cenabı Hak zorlamıyor. ‘İlla vereceksin…’ demiyor.

Çetinoğlu: Bizim İslam geleneğimizde bir ‘Sadaka Taşı’ meselesi var. Bu konuda okuyucumuza neler söylemek istersiniz?

Kaya: Biliyorsunuz fırınlarda ‘askıda ekmek‘ uygulaması da varmış eskiden. Fırına varlıklı biri geliyor; ‘5 ekmek, üçü bana, ikisi askıya…’ Diyor. Veya başka biri geliyor; ‘İki ekmek, biri askıya…’ Diyor. Toplam rakama ait ekmeklerin parasını veriyor, kendi ekmeklerini alıp gidiyor. Sonra bir fakir geliyor, fırıncıya soruyor: ‘Askıda ekmek var mı?‘ Var derse bir veya iki tâne… İhtiyacı kadar ekmeği alıp parasını vermeden gidiyor.

Sadaka taşları da bizim Osmanlı’nın hamiyetinin ulvîliğini gösteriyor. Üsküdar’da var. Oyulmuş bir taş. Bir kimse getirip sadakasını taşın oyuğuna koyuyor. İhtiyacı olan, ihtiyacını giderecek kadar parayı alıyor. Geri kalanını orada bırakıyor. Kimin aldığı, kimin verdiği anlaşılmıyor.

Çetinoğlu: Bu iş masonların yardımlaşma torbasını andırıyor. Öyle tahmin ediyorum masonlar, Siyonistler bu usulü Müslümanlardan aldılar.

Kaya: Bizden aldılar, tabii. Taş yerine torba kullanıyorlar. Nerden biliyoruz? Dünyana Mason teşkilatı yokken, İslamiyet’te sadaka taşı uygulaması vardı.

Çetinoğlu: Hocam, sizin sosyal yardımlaşma hakkında söylemek istedikleriniz varsa, mesajlarınız varsa… Onları da alalım, bu sohbeti tamamlamış olalım.

Kaya: Efendim güzel bir mevzu seçmişsiniz. Sorularınız gayet yerinde.

Konuşmalarımda, vakıflardaki çalışmalarımda bu konuyu dilimin döndüğü kadar, elimin el verdiği kadar dostlara, çevreme anlatmaya çalışıyorum. Vaazlarımda anlatmaya çalışıyorum. Sosyal yardımlaşma, İslam’ın güzelliklerinden bir tanesidir. Özellikle Ramazan ayı merhametin, fakir fukaraya yardımın, paylaşmanın çok olduğu günler. Resûlullah (sav) insanların en cömertiydi. Ve bu cömertliğin de en üst seviyeye çıktığı ay Ramazan ayı idi. Ramazan ayında Resûlullah’ın cömertliğini esen rüzgâra benzetiyor Hz Ayşe Validemiz. Ve aynı zamanda kesintisiz yağan yağmura da benzetiyor, rahmetle ifade ediliyor.

Resûlu Ekrem diyoruz. Resûlu Ekrem demek; en kerim, en merhametli, en cömert, ümmetine karşı elinde olanı hiç esirgemeden paylaşan bir peygamber… Malum çok cömertliğiyle ilgili vakalar var. Bir tanesi Resûlallah’ın bir vadide otlayan keçi veya koyunları var. Adamın biri geliyor diyor ki; “Ya Resûlallah bunlardan bir tane verir misin” diyor. O da sürünün hepsini bağışlayıp adama veriyor. Sürüyü alan kişi, orada bulunan adamlarına dönüyor ve diyor ki; “Aman Müslüman olun. Öyle bir peygamber ki, cimrilikten korkmuyor, cömertlik membaı” diyor. Yani cömertlik güzel bir özellik, güzel bir haslet… İnsanları birbirine kaynaştırır, birbirini sevdirir, birbirine kenetleştirir. Sosyal yaraların iyileşmesi için ümmetin birbirini sevmesi, sayması için bu yardımlaşma meselesi çok mühim bir yer tutuyor. Her Müslüman’ın kendi durumuna göre bu harmanda, bu çorbada katkısı olması lazım. Öyle düşünüyorum.

 

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim.

 

Kaya: Ben de çok teşekkür ederim.

Selahattin Kaya

02.01.1934 tarihinde Erzincan İli’nin Kemaliye İlçe’sine bağlı Başarı (Şıhlar) Köyü’nde doğdu. Babası Hüseyin Efendi’dir. İlkokulu köyünde bitirdikten sonra, 1946 yılında İstanbul’a gelerek Nuruosmaniye Kuran Kursu’na kaydoldu. Burada hocası Hafız Hasan Akkuş’tan hıfzını ve talimini ikmal etti. Ayrıca başka hocalardan özel Arapça dersleri aldı. 1951-1952 ders yılında açılan İstanbul İmam-Hatip Okulu’na kaydoldu ve bu okulun ilk öğrencileri arasında yer aldı. 30.06.1959 tarihinde buradan mezun olduktan sonra askerliğini yedek subay olarak yaptı. Terhis olduktan sonra 28.06.1961 tarihinde Beyoğlu Müftü Müsevvidi (gönderilecek yazıların alt yapısını hazırlayan eleman) olarak göreve başladı. Bu görevde iken İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne devam etti ve 30.09.1965 tarihinde mezun oldu.

 

Mezuniyetini müteakip 15.10.1965 – 28.01.1966 tarihleri arasında aynı ilçe Müftü Yardımcılığı yaptıktan sonra 28.01.1966 tarihinde Beyoğlu Müftülüğü’ne tayin edildi. Bu hizmeti yürütürken 12.04.1978 gün ve 7/15221 sayılı kararname ile Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeliği’ne getirilmesi üzerine bu görevinden 24.04.1978’de yeni vazifesine başlamak üzere ayrıldı. Kısa bir müddet bu vazifede bulunduktan sonra 18.05.1978 tarihinde İstanbul Müftülüğü’ne vekaleten; 24.10.1978 tarihinde de asaleten tayin edildi.

 

İstanbul Müftüsü olarak, yaş haddinden emekliye ayrıldığı 22 Aralık 1998 tarihine kadar hizmet verdi.

 

Meslekî konularda neşredilmiş makale ve tercümeleri, Seyyid Kutup’un Fizilalil-Kuran  adlı eserinin tercümesi, Elmalı Hamdi Yazır Tefsiri’nin sadeleştirme çalışmaları ve aynı yazarın mealinin de neşrine yardımcı olan Selahattin Kaya, evli ve üç çocuk babasıdır.

 

 

Sen Cehennemliksin!

Evet! Biliyorum, benden şu anda koalisyon seçeneklerinin neler olduğu ve nasıl bir hükümet kurulabileceği ile ilgili görüş ve düşüncelerimi yazmam bekleniyor.Çünkü her gittiğim yerde konu bu. Hatta telefonlarla arayarak sorulan soru da bu.

Ancak, bugün yazacağım konu, ihmal edilebilecek bir konu değil ve hatta belki de ülkenin geldiği durum açısından da oldukça önemli bir konudur. Bu nedenle, sıcağı sıcağına konuya girmek gerekir diye düşünüyorum. Nasılsa, hükümet çalışmalarını daha çok yazıp, çizeceğiz.

Bir Cehennemlik adam şöyle bir yazı yazmış:

Sıcak Diye Orucunuzu Bırakmayın,

Burası Daha Sıcak

İmza: Mustafa Kemal Atatürk

Yani, o zavallı adama göre, Mustafa Kemal ATATÜRK, cehennemden konuşuyor ve cehennemde olduğunu söylüyor.

Be zavallı, o insan ne yapmış da cehenneme gitmiş?

Eğer, yaptığı iş senin, bugün kiliseye gitmene engel olmak idi ise, sen nasıl bir Müslümansın?

Be zavallı adam,

Eğer o insanın verdiği mücadele sonucunda bugün ismin, Peter, Hans, David değil ise, sen nasıl bir Müslümansın?

Be zavallı adam,

Eğer o insanın verdiği mücadele olmasa idi, kadınlarımızın namusunu azgın Yunan’ın, sömürgeci ve işgalci Hıristiyan güçlerin elinden kim koruyacak idi?

Şimdi bakın;

AKP ve Recep Tayyip Erdoğan’ın ülkeyi getirdiği nokta, kültürel olarak ayrışmanın ve bölünmenin son noktasıdır.

Vicdanın, aklın, mantığın işlevini yitirmesi ve üstüne bir de milliyet duygusunu ortadan kaldırma gayretleri ile oluşan bir kesim, şahsî menfaatlerini de katarak saldırdıkça saldırmaktadır.

Bu şekilde oluşan kesim, normal bir insanda olması gereken düşünme ve akıl yürütme yeteneğini kaybetmiş, kendini, şeytana teslim etmiş, daha doğrusu dünya egemen güçlerinin ülkemizdeki temsilcileri konumuna sokmuştur.

Ancak, artık, bu kesim, daha önceki dönemin olmadığını bilmek, öğrenmek, anlamak zorundadır.

Mustafa Kemal Atatürk ve diğer Millî Mücadele kahramanları toplumun önemli bir kesimi tarafından çok iyi anlaşılmıştır.

Artık, Mustafa Kemal Atatürk deyince;

Öyle, dinden kopukmuş gibi gösterilen bir kişi anlaşılmıyor.

Artık, Laiklik deyince;

Dinsizlikmiş gibi gösterilen anlayış yok.

Artık, Mustafa Kemal Atatürk deyince;

Ne olduğu belirsiz bir adam anlaşılmıyor.

Peki, Mustafa Kemal Atatürk deyince, artık, ne anlaşılıyor?

Dönemin en önemli âlimlerinden Elmalılı Hoca’ya 400 sene sonra yeniden, kutsal kitabımızı Türkçeye çevirten ve hem de Hoca’ya ileri sürdüğü şartlara bakınca dinimizi çok iyi bilen bir insan anlaşılıyor.

12 Ciltlik Sahih-i Buharî’yi Türkçeye çevirten adam anlaşılıyor.

Laikliğin, dinsizlik için düşünülmediği, tam aksine, dinimizi korumak ve insanımızı Allah’a doğrudan bağlamak (yani, misyonerlerden korumak) için düşünüldüğü anlaşılıyor.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun Yüksek İslam Enstitüleri kurmanın yolu olduğu anlaşılıyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı (şimdiki gibi boğazına kadar siyasete bulaşmayan) kurularak, Türk Milleti’nin dinini kendi insanından öğrenme gayretlerinin güdüldüğü anlaşılıyor.

Halifeliğin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin şahsında kaldığı kararı anlaşılıyor.

Dinimiz İslâm’la kavga değil, tam aksine, dinimizin kendi insanımız tarafından daha iyi anlaşılması için, Arap Milleti’nin din dışı kültürel etkisinden kurtulmak gerektiği için gösterilen çabalar anlaşılıyor.

Mustafa Kemal Atatürk deyince;

Artık, Türk Milliyetçiliği anlaşılıyor.

Bu nedenle, artık, Mustafa Kemal’le haksız yere mücadele edenler, Millî Mücadele’ye savaş açanlar, laikliği çarpıtanlar, karşınızda ne olduğu, ne düşündüğü belirsiz, din düşmanlığını Mustafa Kemal sırtından yürütmeye çalışanlar yok.

Mustafa Kemal Atatürk’ü bahane ederek, din sömürücülüğü yapanlar,

Din istismarcılığı yaparak, Türk düşmanlığı yapanlar, artık, bu işleri bırakma zamanı geldi, çünkü kaybettiniz.

Mustafa Kemal Atatürk, Türk Milleti’nin millî-manevî bütün değerlerini kabullenmiş, özümsemiş, muhteşem bir Türk Milliyetçisi’dir ve biz de bunu çok iyi biliyoruz.

Bu yazdıklarımın muhatapları,

“Allah’ın bütün sıfatlarını taşıyor” diyen mi cehennemlik,  Mustafa Kemal Atatürk mü?

Bakara, makara diyerek Kuranımızla alay edenler mi cehennemlik, Mustafa Kemal Atatürk mü?

İsrafa, talana, yolsuzluğa, soyguna, yalana, kul hakkı yemeye boğazına kadar batmış olanlar mı cehennemlik, Mustafa Kemal Atatürk mü?

Bütün bu nedenlerle diyorum ki, kaybettiniz. Her şeyden önce, inandırıcılığınızı kaybettiniz.

 

 

Zokayı Yutmuş Bir Millet!

Zoka’nın ne olduğunu bilmeyenler için belirteyim. Zoka; “Büyük balıkları tutmakta kullanılan, küçük balık biçiminde, ucu iğneli kurşun parçası”dır.

Türkler, dış güçler ve onların yerli işbirlikçileri için daima “büyük balık” olmuştur.

Olaylar ve sonuçlar bize, büyük balığın Türkiye’de zokayı yuttuğunu gösteriyor.

TBMM’de yapılan yemin töreninden sonra HaberTürk gazetesinin attığı “Milletin Koalisyonu” başlıklı haberde, Türkler diğerleri ile beraber üçüncü sırada sıralandı. Yani kendi ülkesinde üçüncü sıraya inen ve diğer etnik ve dini azınlıklarla eşitlenen bir millet, haline geldi. Acaba Türkler bunun ne anlama geldiğini biliyormu? Biliyor ve kabulleniyorsa, bizim de diyecek bir sözümüz yok!

Son beş seçimin üçünde milletvekili adayı ve birinde de belediye başkanı adayı idim. Siyaset anlayışım gereği halkın içinde çok bulundum. Gördüm ki, ezici bir çoğunluk için “Türklük” bir şey ifade etmez hale gelmiş.

Unuttular! Osmanlı içinde “Türk” bir şey ifade etmiyordu. Bakmayın siz başka şeyler söyleyenlere; hem İslamiyet hem de Osmanlı için her cephede nedense hep “Türk” ölüyordu! Ülke etnik mikro ırkçıların eline geçmişti. Çoğunluk olan Türkler, her fırsatta azarlanıyor ve aşağılanıyordu. Dönemin hikaye, roman ve anılarında bunu görmek çok mümkün! İstiyorsanız gidip bir bakın.

Yine Türk adı taşıyan aynı gazete “Meclis’te Müslüman’ı, Süryani’si, Türk’ü, Ermeni’si, Kürt’ü, Roman’ı milleti temsil edecek. 95 yıldır böylesi görülmedi” diye haber yaptı. Ama ne çelişki ki; adsız bir millet tarifi yaparken kendisi utanmadan ve şerefsizce “Türk” adını, adına ek yaparak kullanıyor. Bu da Türk’e karşı yapılan gönül alıcı ufak takiyelerden biri. Tıpkı Hürriyet Gazetesi’nin logosunda “Türkiye Türklerindir” ibaresinin kullanılması gibi…

Bunun en büyük sebebi ise, ne yaptığını bilmez bir halde olan Türklerin zokayı yutmuş olmasıdır.

Evet, doğrudur. 95 yıldır Türkler hiç bu duruma düşmemişti. Hoş ne durumda olduklarının hala farkında değiller ya!

Türkleri bu duruma düşüren, Atatürk’ten sonra gelen bütün hükümetlerin aymazlıkları ile gaflet ve ihanetleridir.

Makam, mevki ve para hırsı; Türklerin gözünü kör etmiştir. Kaleler içten feth edilmiştir. Atatürk cumhuriyetinin kazanımlarının sonsuza kadar süreceğini zannedenler halen plajlarda keyif sürmekte verakı masalarında demlenmektedir.

Dış güçlerin kontrolündeki tüm cemaat ve tarikatlar, Türklerin pelteleşmesi için elinden geleni esirgememiş ve Türklük ruhu uydurma bir din anlayışı ile köreltilmiştir.

Bununla beraber, Türk’ün karşısındaki kuvvetler çok çalışmakta ve Türk’ün bileğini bükmek için binlerce insan can vermekten dahi kaçınmamaktadır.

Bir kısım Türk, halen asli cehverini korusada, çalışmaları ve gayretleri yetersizdir vede sonuç almaktan uzaktır.

Türk’ün karşındaki güçler ideallerini gerçekleştirmek için can, mal, para, aile gibi bütün dünya nimetlerini bir kenara koyabilmektedir. Türk’ün cılız ataklarla buna karşılık vermesi ancak kaçınılmaz sonu ertelemekten başka bir işe yaramaz.

Şimdi bunu okuyan bazı Türkler bana çok kızacak. Bunu biliyorum. Ancak bunlar bir gerçek. Bizi yıllar sonra okuyacak olanlar, birilerinin bu gerçekleri gördüğünü ve uyardığını anlayacak vede ona göre tedbir alacak.

Sonuç olarak; Türkler 77 yıldır(1938 – 2015) uyumuş yada uyutulmuştur. Afyon yutmuş bir hale gelmiş milletin zokayı yutması anlaşılır bir şeydir.

Gezdiğim yerlerde gördüğüm insanlar için, Türklük öncelikli bir husus değildir. Ne tarihte yaşanmış olanlar ne de gelecekte yaşanacaklar onları ilgilendirmemektedir. Cebi ile midesi arasındaki ilişkiden başka bir şey düşünmez hale gelmiş olan Türkler için, senaryosu dışarıda yazılan filmin sonu bellidir. Siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmeler  bize bunları açık ve net olarak göstermektedir.

Türkleri, Anadolu’da yok olmaktan kurtarmak yine meselenin farkında olan Türklere düşmektedir. Eğer onlar nefislerini ve dünya nimetlerini bir kenara iterek ve her türlü sonu göz önüne alarak çalışırlarsa, Türk’ün makus talihi bir kez daha yenilecektir. Ey Oğuz soylular! Bozkurt bakışlılar! Hazırmısınız?

 

Türk Milliyetçilerini Anlamak!

0

Yıllardır tanıdığım bir CHP li tanıdık, hdp ye oy verdiğini söyledi. Doğalmış gibi bir tavırla da MHP kendini düzeltmeli diyor. Nasıl, neyi düzeltmeli dedim?  O da, MHP Kürtleri yok sayıyor, hepsini fırsat bulsa soykırım yapacak diyor.

İnanın çok gülesim geldi.

Dedim ki; Diyarbakır il başkanını (Vekil adayı), Ağrı, Van ve diğer illerdeki Kürt kökenli MHP’lileri nereye koyacağız. Yakından başlayalım, şu Körfez ilçesinde ki, İzmit’te ki Kürt kökenli kardeşlerimizi, yönetimlerdeki arkadaşlarımızı, MHP den aday olan arkadaşlarımızı nereye koyacağız? Bizden çok seçimlerde çalışan bazı Kürt kökenli arkadaşlarımızı kendimizden nasıl ayırırız?

Adımız Ülkücü -Milliyetçi ya  ”vur abalıya”…Irkçı de, faşist de… Ancak hiçbirisi de tutmuyor, vesselam.

Mecburen anlatmaya başladım, ancak adam o kadar peşin hükümlü ki, yine aynı cümleleri zırvalayıp durdu.

Belki buradan birileri MHP’nin bu konudaki felsefesini görür ve anlar diye yazıyorum.

MHP: Türkiye’de Kürt meselesi yoktur. Türkiye’de Ermeni yönetimli PKK sorunu vardır.

Alparslan Türkeş:” Onlar  ne kadar  Kürtse, biz de o kadar  Kürdüz. Biz ne kadar  Türksek,onlarda  o  kadar  Türktür.”

”Kız alıp vermişiz, ailelerimiz birleşmiştir. Bin yıllık kardeşliğimizi kimse bozamaz. ”

Konuşmalarda hep  söylenen  o  bin yıllık  kardeşliğin temeli,  daha ötelerdedir.

Ötüken Durağına kadar gidebilirsiniz. Adımıza birlikte Türk verilmiş, birlikte İslamı topluca kabul etmişiz, aynı İslam inancını yaşayan hem soydan, hem de din den kardeşliğimiz olduğu içindir ki Türk’ ün olmadığı hiç bir coğrafi bölgede Kürt bulamazsınız. Çünkü kardeşler birlikte yaşarlar!

Kafkasya’ya gidip  , Ukrayna dan Rusya ya, Azerbaycan’ dan Türkmenistan ‘a, Kırgızistan ‘dan Kazakistan’a Tacikistan ‘a kadar   binlerce Kürt ve Türk köylerinin yerleşimini  iç içe  bir arada  görebilirsiniz.

Kırgızistan da Yenisey Irmağı kenarındaki Elegeş anıtını gezip, Kürtleri okuyup tanısın herkes, İnsanlar nereden geldiklerini, soy ve soplarının kim olduklarını bilmezlerse, işte böyle Emperyalist oyunlara meydan bırakılır. Bu ülkede aklı başında hiç kimse bu akraba ve kardeşliği yok sayamaz!

Sorun ise emperyalist oyunlarla, kafaya alınan, aldatılan insanımızın kültürsüzlüğüdür.

Bizim bakış açımız budur. Birileri Ülkücü Harekete sürekli düşman ve art niyetli ise biz ne yapalım! Adam hem binlerce şehidimin katiline oy verecek, ülkemi bölenlere oy verecek, hem yıllarca tuttuğu

CHP yi, sırf pkk  sosyalisttir diye  çekinmeden  diskalifiye edecek, pkk’ nın partisine  oy verecek, hem de MHP ye söz edecek! Politik  oyunlardan dolayı  oy vermişin,hiç olmazsa  sus !!!  ”Bu ne turşu, bu ne perhiz!”

Bunu kabul edemeyiz, yutmayız.

Türk Milliyetçileri,  kim ne derse desin, çıkarsızca bu ülkenin sigortasıdırlar. MHP Bu ülkenin bölünmez bütünlüğünün teminatıdır. Çıkarcı oluşumlar her zaman ortaya çıkarlar. Ancak varlıkları çıkarlar bitince dağılır. MHP‘nin varlık sebebi  ;  Türk Milleti’nin  kaderi  ve  var  oluşuyla  ilgilidir, bireysel ve  grup çıkarları ile ilgili değildir. Onun için MHP yönetim ve organize eksikliklerinden dolayı düşer – kalkar, fakat milletler var oldukça bu isimle, ya da başka isimlerle yoluna devam eder.

Onun içindir ki özellikle şu sıralar her yönden MHP ve MHP liler üzerinde müthiş oyunlar oynanmaktadır. Tepeden tabana dikkatli olunması gereklidir.

Saygılarımla.

 

 

Tekvir Diye Bir Sure

0

Ramazan’ı iftar-sahur ve Canan Karatay – Nihat Hatipoğlu ekseninin dışında yani tam da Ramazanlaşmak, Ramazanlaşarak insanlaşmak olarak algılıyorsanız ikide bir Kâinatın Kullanma Kılavuzu’na bakmak durumundasınız.

Meselâ Tekvir Suresi; 29 ayetiyle başından sonuna parça tesirli bir bomba gibidir. İnancı ibadetten ibaret görenlerin, ibadeti de belirli alanlara hapsedenlerin hiç olmazsa bu iklimde bulunmaları ve bu minvalde dolanmaları adına ‘oku’makta fayda var:

 

“Güneş, karanlığa gömüldüğünde

Ve yıldızlar ışıklarını yitirdiğinde

Dağlar kaybolup gittiğinde

O bakmaya kıyılmayan develer kendi hallerine bırakıldığında

Tüm vahşi hayvanlar bir araya toplandığında

Ve denizler kaynadığında

Bütün insanlar yaptıklarıyla eşleştirildiğinde,

Ve diri diri gömülen kız çocuklarına sorulduğunda

«Hangi günahından dolayı öldürüldü?» diye

İnsanların yapıp ettiklerinin dosyaları açıldığında

Ve gökyüzü açılıp ortaya serildiğinde

Cehennem kızıştırıldığında

Ve Cennet yaklaştırıldığında

O gün her insan kendisi için ne hazırlamış olduğunu görecektir

Hayır, iş onların sandığı gibi değil! Yemin olsun o gündüzün sinip gizlenen yıldızlara

Yörüngelerinde akan ve kaybolan gezegenlere

Beriye geldiği ve geriye döndüğü zaman geceye

Ve soluyarak açıldığı zaman sabaha

Bakın, bu ilâhi kelâm gerçekten soylu bir elçinin vahyedilmiş sözüdür

Güç bahşedilmiş, kudret ve egemenlik tahtının Sahibi nezdinde emin kılınmış

İtaat edilen ve güvene layık birinin sözü!

Şunu da bilin ki içinizden biri olan bu arkadaşınız deli değildir

O, vahyi getiren elçi Cebrail’i apaçık ufukta görmüştü

O, vahyedileni açıklamakta cimrilik etmez

Bu söz, hele hele kovulmuş şeytanın sözü hiç değildir!

Hal böyle iken nereye gidiyorsunuz?

Bu mesaj, bütün insanlık için bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir

İçinizden, dosdoğru yürümek isteyen için.”

Diri diri gömülen kız çocuklarına benzer evlerinde ve yuvalarında öldürülen çoluk-çocuk ve ihtiyarlar için, yurtlarından çıkarılan milyonlarca Suriyeli için, köle pazarlarında satılan Arap-Türkmen kadınlar için, Libya’da-Filistin’de-Arakan’da ve Doğu Türkistan’daki insanî / Müslümanî dramlar için soracak mıyız; “Hangi günahından dolayı?” diye..

Oruç’u paylaşmak için tuttuğumuz söylerken Ramazan’da Suriyelilerden ve Türkiyelilerden aç-açık dilenen, yardım bekleyenler için ne yapıyoruz? Ve bu yürek yakıcı sahnelerde ne kadar payımız var ve seçtiklerimizin ne kadar emeği?

 

Ramazan Gelenekleri

0

Birlik ve beraberlik ayı olan ramazanı idrak ettiğimiz şu günlerde bu hafta sizlere ülkemizde şehirlere göre yapılan ramazan ayına özel geçmişten bugüne gelen geleneklerden bahsetmek istiyorum.

Samsun ilimizde hala devam eden “sele- sepet” geleneği özellikle çocukları sevindirmeye yönelik bir ritüeldir. İftardan teravih namazına kadar ellerine sepet alan çocuklar, çeşitli maniler söyleyerek kapı kapı dolaşıp şeker vb. şeyler toplayarak ramazanı şenlendirmektedirler.

1850’li yıllarda dönemin Amasya mutasarrıfının başlattığı ramazanda iftara yakın davul zurna çaldırılması bugün de belediye bandosu ile devam eden bir gelenektir. Amasya’nın yüksek bir yerinde iftara yakın bando eşliğinde şarkılar çalınmaktadır.

Sinop’ta ne zaman başladığı kesin olmayan adına “helesa ve sellim” denilen bir gelenek mevcuttur. Ramazan ayının 15’inden itibaren süsledikleri kayık maketleri ile iftardan sonra evleri dolaşan gençler maniler eşliğinde bahşiş toplamaktadır.

Erzurum da ilk orucunu tutan çocuklara bahşiş verilmesi, nişanlı evine iftarlık ve hediye gönderilmesi ayrıca ramazan da okunan 1001 hatim hala devam eden geleneklerdendir.

Kayseri de devam eden ramazan geleneği ise “arapaşı” adı verilen yemek eşliğinde düzenlenen iftar sofralarıdır. Ayrıca ramazan da sahurda gezen davulculara yöre yemeklerinden kete ve katmer ikramı halen yapılmaktadır.

Gaziantep’te “Ramazan kahkesi” adı verilen komşuların birbirine ramazan süresince yemek yollamaları bayrama yakın yuvalama ve bayram ikramlarının hazırlanması bugün de var olan bir adettir.

Siirt’te geçmişi 1000 yıla dayanan “melede ateşi” bugünler de tekrar canlandırılmak istenen bir gelenektir. Oruç tutulacağının habercisi olan bu ateş etrafında şenliklerin yapıldığı, ateşi yakan gençlere bahşişlerin verildiği gelenek günümüzde de yaşatılmaktadır.

Şehrimize baktığımızda ise geçmişten günümüze değin değişmeyen geleneğin ramazan davulcuları olduğu görülmektedir. Sahur vaktini haber vermek için ramazanın ilk gününde başlayan davulcular, ramazanın onbeşinden sonra ev ev dolaşarak iftar vaktine yakın bahşiş toplar ve aynı bahşiş geleneği bayramın ilk günü de devam ederek ramazana renk katmaktadırlar.

Uzun bir süredir ülkemizde yaratılmak istenen kutuplaşma ve ayrışma ortamı hepimizde farklı duygulara sebep olduğu kanaatimdeyim.

İçerisinde bulunduğumuz birlik ve beraberlik ayı olan Ramazan da ülkemizin farklı yörelerinde ramazan geleneklerini sizlere aktararak bizi biz yapan değerlerin birliktelikle devamının sağlanacağını sizlere hatırlatır hayırlı ramazanlar dilerim.

 

Eğitimdeki Hatalar

2004 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tüm derslerin programlarını,eğitim paydaşları ile birlikte günün şartlarına uygun şekilde yeniden yazdırmıştı.

Tutarlı, sarmal ve bilimseldi. Öğretmenlere “yeni müfredat programları” adı altında tanıtımı yapılmıştı.

Her kesim memnundu, çünkü demode olmuş birçok yöntem ve konu yenilenmişti. Örneğin, okuma yazma öğretiminde işlevini yitiren “cümle yöntemi”, “ses temelli” hale getirilmiş, “öğrenmeyi öğrenme” modeli benimsenmişi. Öğrenci, soran, sorgulayan, araştıran tavrıyla daha aktif ve katılımcı hale getirilmişti.

Fakat yıllar itibarıyla işler daha iyiye gideceğine, eğitimde yanlış uygulamalar gittikçe çoğalmaya başladı.

Ek ders ücretlerinde yüksek lisans ve doktorası olanlara artı ek ders ücreti ödemesi kaldırılarak öğretmenlerin kariyer yapma isteği sıfırlandı.

Uzman öğretmenlik modeli uygulanamadı. Ödül sistemi değiştirilerek öğretmenlerin motivasyonu köreltildi.

Müfettişlerin sicil amirliklerine son verildi. Yöneticiler şimdi kendilerini hiç görmeyen, tanımayan, icraatlarından haberi olmayan amirlerinin verdiği isabetsiz ve tesadüfi notlarla mağdur olmakta, müfettişleri mumla aramaktadırlar.

Geçen gün tanınmış bir lisemizi ziyarete gittim. Okul müdürü ile dertleştik. Bir dokundum bin ah işittim adeta. Son atanan müdürlerdendi, mağdur edilenlerden değildi. Buna rağmen sıkıntılı ve dertliydi.

Müdür Yardımcılarının azlığından yakındı. Bu lisemizi yıllardır tanımaktayım. Önceleri “Müdür Baş Yardımcısı” olmak üzere, ona yakın müdür yardımcısı çalışırdı. Şimdi öğrenci sayısı arttığı halde “Müdür Baş Yardımcısı” kadrosu kaldırılmış, Müdür Yardımcıları ikiye düşürülmüş.

Bu nasıl eğitim planlamasıdır anlamak mümkün değil. Eğitimde tasarruf böyle mi olur? Bütün müdürler dertli. Bu mevzuatı düzenleyenlere “gel de bu okulu bir ay idare et” demek lazım.

Öğretmenlerin ek ders ücretleri kanayan yaradır. Makul olmayan nedenlerle ücretleri kesilmektedir. Şimdiki seminerlerde de sorun yaşanmaktadır. Öğretmenin emeğinden sömürülen birkaç kuruş devleti zengin etmez, hakların gaspı sosyal adaleti sarsar, vicdanları kanatır.

Öğretmenlerin nöbet görevleri çözülememiştirTüm eğitim sendikalarının görüşleri alınarak, yeni bir düzenleme yapılmalıdır.

Dershaneler kapatılarak okullarda yetiştirme kursları açılmıştır. Öğretmenler arzu ve özveriyle okullarında kurs açmışlardır. Fakat ücretlerin düşük tutulması yüzünden kurslar fiyaskoyla sonuçlanmıştır.

Kurumsallaşmış liselerin öğretmenleri, öğrencileri ve velileri panik içindedir. Öğrencilerinin üniversite sınavlarında nasıl bir başarı göstereceğinden kaygı duymaktadırlar. Dershanelere alternatif bulma çabası içine girmişlerdir.

Milli Eğitim Bakanlığı tasarruf yapacaksa, her yıl ücretsiz dağıttığı kitapların akıbetini araştırmalıdır. Kolileri açılmadan tonlarca yeni kitabın nasıl depolarda çürüdüğünü, ya da geri dönüşüme gittiğini görecektir.

Bir de kitap ihalesi yapılması için gönderdiği paraların nasıl harcandığını inceletsin. Kitapların,“öğretmen ve müdürler tarafından alımı, paketlenmesi yapılarak sıralara konduğu halde”, ücretinin hiç yorulmayan birilerine boşuna verildiğin anlayacaktır.

Okullarda kılık kıyafet hususu çözülememiştir. Ortada bir yönetmelik olduğu halde, herkes istediği şekilde giyinmektedir. Bu durum yöneticilerle çalışanları zaman zaman karşı karşıya getirmektedir. Sorun bir an evvel açıklığa kavuşturulmalıdır.

İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri’nin yönetici değerlendirme kıstasları soyut ve sübjektiftir. Müdürlerin normları düştükten sonra, bir iki gün içinde atanan İlçe Milli Eğitim Müdürleri ve Şube Müdürleri tarafından değerlendirmeye tabi tutulmaları büyük hatadır.

Kurumlara atanacak müdür adayları yeterince tanınmadan, masa başında değerlendirilerek, hata üstüne hata yapılmıştır.

İdare Mahkemesi kararları, İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerinin değerlendirme formlarının soyut kavramlar içerdiğini, müdür adaylarının yöneticilik özelliklerini ölçmekten uzak olduğunu vurgulayarak “iptal kararı” vermesine rağmen, davacılar, yeniden aynı formlarla değerlendirilerek  tekrar başarısız ilan edilmektedirler.

Oysa Bakanlığın ilgili formları somut ve objektif kıstaslarla yeniden düzenlemesi gerekmektedir.

Milli Eğitim Bakanlığı  bu formlarla, İlçe Milli Eğitim Müdürleri ile Şube Müdürlerini hukuksuz işlem yapmak zorunda bırakarak, ateşe atmıştır.

Görünen o ki, yakında İlçe Milli Eğitim Müdürleri ile Şube Müdürleri hakkında “İdare Mahkemeleri” nin kararlarını uygulamamaktan ötürü maddi ve manevi tazminat kararları çıkacaktır.

Diğer bir yanlış da, “Sicil Amirleri Yönetmeği” nin yürürlükten kaldırılmasıdır. Bu mevzuatta, amirin memuru değerlendirebilmesi için altı ay birlikte çalışma koşulu vardı.

Son Danıştay kararında “altı ay çalışma koşulu” na vurgu yapılması bu yanlışı teyit emektedir.

Milli Eğitim Bakanlığı son yıllarda hata üstüne hata yapmaktadır. Çalışanların, uzmanların, bilirkişilerin, üniversitelerin görüşleri ve değerlendirme raporları alınmadan, pilot uygulama yapılarak sonuçlarına bakılmadan; öğrenci kayıtlarında, sınav sisteminde, atamalarda, ödül sisteminde, ders programlarında durmadan oynamalar yapılmaktadır.

Kurumlarda motivasyon, ekip ruhu, başarıya odaklanma vb. çalışma huzuruna katkı sağlayan argümanlar,  erozyona uğramıştır adeta.

Bilimsel bulgular, demokratikleşme ve insan hakları alanlarındaki gelişmeler, eğitimin; kişinin ilgi, yetenek, tercih, hak ve özgürlüklerine yer verecek şekilde düzenlenmesini zorunlu kılmaktadır.

Eğitim, sadece devletin geleceği için değil, bireylerin optimum gelişimi içindegereklidir. Devletin geleceği, tüm bireylerin optimum düzeyde gelişmesine bağlıdır.

Yani eğitim sisteminin “Türk Milli Eğitimi” nin “Genel” ve “Özel Amaçları” nı eksiksiz bir şekilde gerçekleştirebilmesi elzemdir.

Bu bağlamda, yetkili ve sorumlular sorunları bilimsel ve çağdaş yaklaşımlarla çözerek, sisteme olumlu kazanımlar getirmek zorundadırlar.

Hepimizin huzur ve mutluluk veren eğitim ortamlarına ihtiyacı bulunmaktadır. Eğitim paydaşlarının istek ve beklentileri artık yeni hayal kırıklıkları yaşamamalıdır.

 

Sevgiyle kalın…

 

Mevlânaya Sor!

İki kişi

Mevlânâ hazretleri hakkında,

İleri geri konuşuyordu.

Biri

Hz. Mevlânâ hakkında atıp tutuyor!

Diğeri

Onun görüşlerini tenkit ediyor.

Edindiği yanlış intibalarını;

Düzeltmeye çalışıyordu.

Gerçek Mevlânâ’nın şahsiyetini belirtiyor.

Bunun için, büyük gayret sarf ediyordu.

Fakat ne dese nafile!

Muhatabı “Nuh” diyor;

“Peygamber” demiyordu!

Hz. Mevlânâ’nın büyüklüğünü,

Anlatmaya çalıştı durdu.

Fakat bir türlü ikna edip,

Sonuç alamayınca:

-Boşuna konuşuyoruz birader, dedi.

Mevlânâ’yı önce

Kendisinden sormak lâzım.

Git O’na sor.

Aleyhinde,

Fikir beyan edenlerin de,

Doğru konuşup konuşmadıklarını

Öğrenmiş olursun.

-Mevlânâ’ya nasıl sorabilirim?

Öleli asırlar oldu.

Sen benimle dalga mı geçiyorsun?

-Hayır ne münasebet.

Mevlânâ’ya sormak demek;

Eserlerini okumak demektir.

Zira bir kimse,

Geride eser bırakmışsa;

O, hâlen yaşıyor eserinde

Ve eseriyle hâlâ

Konuşuyor demektir.

Hem ne diyor Hz. Ali:

-Ne diyor?

-Hakikati;

Söyleyenlerine bakarak

Öğrenme!

Hakikati

Bizzat kaynağından öğren;

Söyleyenlerin de

Nasıl bir kimse olduklarını,

Öğrenmiş olursun.