29.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 802

Ne İstiyorsunuz MHP’den?

“Günümüz Türkiye’sinde sesini duyurmak zor. Medya, ya yabancıların ya da gazetecilikten başka kırk tane iş yapan büyük sermayenin eline geçmiş. Bunlar ulusal yayın yapan medya araçlarına sahip oldukları gibi yerel medya araçlarını da ele geçirmek veya sindirmek için büyük çaba içinde. Çünkü zihinleri kontrol, en ucuz savaş kazanma yöntemi…

Doğrudan yabancıların kontrolüne girmişolan medya, zaten hedefini tahakkuk ettirmek için planlı yayınlar yapıyor. Yerli sermayenin kontrolünde olan medya ise dıştan ve iktidardan gelen baskılar nedeni ile Türkiye’de meydana gelen olayları gizliyor ya da çarpıtıyor.

Böyle bir düzende halk dahada mahsunlaşıyor. Mazlumların ve mağdurların sayısı artıyor. Davulda tokmakta ellerinde olduğu için istedikleri gibi çalıp, istedikleri gibi söylüyorlar.

Bunun için vicdanlarını ve ruhlarını satmamış adamlar, her fırsat bulduklarında doğruları Türk Milleti ile paylaşmak ve kendi bakış açılarını ona aktarmak zorundadır.

Türk Milleti ile bahsettiğim şekilde paylaşılması gereken konulardan biri olduğuna inandığım ve kurulduğu tarihten bu yana milliyetsever, vatanperver ve bayrak sevdalısı insanlarımızın gönül vererek  yaşattığı bir siyasi kurum olan Milliyetçi Hareket Partisi’ne yönelik saldırılardır.

Bir dostumun tarifine gore Türkiye’de “gariplerin ve yiğitlerin” partisi olarak adlandırabilecek olan MHP, haksızca yerden yere vurulmakta ve politikaları kasden ve yanlış bir şekilde halka anlatılmaktadır.

İzah ettiğim şekilde, ne idüğü belli olan medya ve siyaset odakları, MHP’yi halkın gözünde etkisizleştirmek ve hiçleştirmek için yoğun bir propaganda faaliyeti yürütmektedir.

Siz de görüyorsunuz, Başbakan Erdoğan ve iktidar partisi; ihtiyacı olduğu zaman, yoğun bir şekilde MHP’yi, CHP’nin yanında olmakta suçlamaktadır. Suçlamak diyorum, çünkü İslamcı siyaset için CHP’li olmak ve CHP ile birlikte davranmak neredeyse bir suç işlemek kadar tehlikelidir. Böyle bir propaganda ile MHP, CHP’nin yanına itilerek içi boşaltılmaya çalışılır. Bir bakarsınız CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, muhalefet ve ulusalcılar  MHP’yi izlediği politika sebebi ile AKP destekçisi olarak eleştirmeye başlar. Peki hangisi doğrudur?

Halbuki MHP’nin politikası ne AKP’nin ne CHP’nin ne de herhangi bir odağın peşine takılmaktır. MHP’nin çizgisi defaatle Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından; önce milletim ve ülkem sonra partim ve ben diyerek tarif edilmiştir. Ama bu bir türlü anlatılmaz ve anlatılmak istenmez. Çünkü bu kirli siyasetin kabul edemeyeceği bir politik anlayıştır.

MHP’nin, AKP veya CHP’nin peşine takılmakla itham edildiği konuların, ne derece yanlış olduğu, partinin siyaset belgelerinde yazılıdır. MHP’yi siyaset dışı bırakmaya çalışanlarda bunu bilir ama her türlü kara propagandaya açık Türk Milletinin gözünden, MHP’yi düşürmek içinde her yolu denemekten kendilerini alıkoymazlar.

Tarih içinde yaşanan olaylar mutlaka sorgulanır. Ancak varılan genel kanaat “öyle olması gerektiği için öyle olduğu” yönündedir. Bu sebeple devlet yönetmemiş, insan doyurmamış, can pahasına güvenliği sağlamamış, ısınmak için dün kömür bugün doğal gaz bulmamış, milletin ve devletin birliği için sıkıntıdan damar çatlatmamış adamların, ne demek istediğimi anlayamayacakları muhakkaktır.

MHP, bu sebeple ne AKP’nin ne CHP’nin destekçisidir. Ne Amerikancı, ne Avrupa Birlikçi nede Nato’cudur. MHP, sadece ve sadece Türk Milleti’nin ve Türk Devleti’nin yanında ve onların bekasını sağlamayı amaç edinen, milli düşünen ve öyle yaşayan insanların partisidir. Onun için bir karara millet lehine olumlu etki çabası, birilerinin peşine takılmak olarak algılanamaz.

Bunun için MHP, üzerine düşeni büyük bir sorumluluk anlayışı ile yerine getirmektedir.

AKP ve CHP’de siyaset yapanlar ile küresel güçler ve onların arkalarındaki devletler iyi bilirlerki; Türk Milleti, “milliyetçilik” olarak adlandırdığımız anlayışla, soyuna sopuna bakmaksızın milletinin her mensubunu canı gibi sever. Bu sebeple, bahsettiğimiz sevginin siyasal temsilcisi MHP ile milletimizin hayat boyunca yolu mutlaka kesişmiştir ya da kesişecektir. İşte bu; işbirliğinde olan iç ve dış güçler için tarihsel nitelik taşıyan bir tehlikedir ve MHP her fırsatta bertaraf edilmek sureti ile bu tehlike önlenmelidir.

MHP’nin mutlaka yanlışları ve hataları vardır. Ancak dediğim gibi bunlar, dönemin koşulları içinde değerlendirilmelidir. Elbette alınan kararların eksileri ve artıları, getirileri ve götürüleri bulunur. Teraziye konulduğunda; artılar ve getiriler ağır basıyorsa, en doğru kararlar alınmış ve uygulanmış demektir. MHP’nin izlediği politikaların, millet ve devlet menfaati göz edilerek yapıldığından zerrece şüphe duyulamaz. Herşey söylenebilir ama samimiyet ve iyiniyet asla sorgulanamaz. Yoksa MHP’nin varlığının bir anlamı yok demektir…

MHP’yi başta ABD olmak üzere dünyanın bir çok devleti ve gücü etkilemek, yönlendirmek ve kontrol altına almak isteyebilir. Buda siyasetin doğasında vardır. Önemli olan MHP’nin bu güçlerin etkisine, yönlendirmesine ve kontrolüne girip girmediğidir. Bunu hepiniz çıplak gözle, olaylara yüzeysel bakıp, görebilirsiniz. Bunun için siyaset allamesi olmaya hiç gerek yoktur.

Eğer MHP, bu gün varlığını güçlü bir şekilde sürdürmese ki; bu güç milletvekili sayısı ve aldığı oyla orantılı olmayan büyük bir güçtür, memleketimiz ağır saldırıları demokratik düzenin işleyişi ile beraber nasıl önlerdi, bunu hep birlikte düşünmemiz gerekir…

MHP’nin lideri Devlet Bahçeli, bir konuşmasında Osmanlı -Türk Devleti’nin yıkıldığı dönemde MHP benzeri bir siyasi kurumu olsaydı, devletin yıkılmayacağını belirtmişti. Bu çok doğru ve yerinde bir tespittir. MHP’nin konumu ve uğradığı saldırıları, bunlar ve Türkiye açısından mutlaka iyi değerlendirmemiz gerekir.

Onun için her bir vatandaşımızın, MHP ile niçin bu kadar uğraşıldığını ve bu MHP’den ne istendiğini, sağlıklı ve objektif bir şekilde sorgulaması elzemdir. Belki o zaman MHP’den ve Bahçeli’den ne istendiğini daha iyi anlayabiliriz.”

Bu yazıyı üç yıl önce yazmışım.Şimdi yıl 2015… Genel seçimler yapılmış, Akp tek başına iktidar olma hakkını kaybetmiş ve ülke ya koalisyonla yönetilecek yada yeniden bir seçime gidilecek hale gelmiştir. MHP ise tarihi duruşunu taviz vermeden sürdürüyor. Bunu yapmakta haksızmı? İşte bu sorunun cevabına göre; MHP üzerinde estirilen fırtınayı anlayabiliriz! MHP demek Türk Milleti demektir. MHP’yi düşürmek Türk Milletini düşürmektir.Onun için MHP denilince dikkat kesilip iyi düşünmeliyiz.

 

Yavuz Bülent Bakiler ve Eserleri – 3

0

Elçibey / Azerbaycan’ın Unutulmaz Lideri

Ebulfez Elçibey, Mehmet Emin Resulzâde’nin açtığı bayrağı yükselten idealist. Azerbaycan’da Rus emperyalizminin karşısına çıkan yürekli, cesur, bilgili bir lider. Moskova’nın mankurtlaştırma siyasetine karşı koyduğu için çok çile çekti. Hapis yattı. Sonunda, Azerbaycan Halk Cephesi Liderliği’nden, Cumhurbaşkanlığı’na kadar yükseldi.

Elçibey büyük bir idealistti. Önce yaşadığı toprakların hür ve müstakil olmasını istiyordu. Azerbaycan toprakları ikiye bölünmüştü. Kuzey Azerbaycan’da 7.000.000 Türk yaşıyordu. Güney Azerbaycan’da ise 30.000.000 soydaşımız İran hâkimiyeti altında çırpınıyordu. Elçibey, Güney Azerbaycan’la Kuzey Azerbaycan’ın birleştirilmesini kafasına koymuştu.

Türk Edebiyatı Vakfı’nın yayını olan ve 2. Baskısı 2009 yılında yapılan 333 sayfalık eser; Taha Akyol, Kemal Çapraz, Ayhan Katırcıkara, Turan Yazgan, Servet Kabaklı, Fatih Kısaparmak, Nuri Gürgür, Bülent Akarcalı, Yağmur Atsız, Necati Özfatura, Kenan Akın, Mehmet Niyazi, Ertuğrul Özkök, Ahmet Kabaklı, Cengiz Candar, Abdürrahim Karakoç, Altemur Kılıç, Mim kemal Öke, Arslan Tekin’in yazılarından, Yavuz Bülent Bâkiler tarafından derlenen bir güldestedir. Eserde, Bakiler’in Elçibey hakkında yazdığı 6 adet makalesi yer alıyor.

Kılıçlar ve Kalemler / Hatıralar Işığında Cumhuriyet Tarihi Okumaları 3

Söz unutulmasın diye kimi kılıcıyla yazdı, kimi kalemiyle… Tarih, kılıçlar ve kalemlerin gölgesinde yazıldı. Yakın geçmişimizin önemli müşahitlerinden Yavuz Bülent Bakiler, Hatıralar Işığında Cumhuriyet Tarihi Okumaları serisinin üçüncü cildinde yine gür bir sedâ ile hakikatleri haykırıyor. Coşkun bir çağlayan misali dalgalanıyor: Bazı satırlarda esefleniyor, bazı satırlarda öfkeye kapılıyor. Samîmi üslubu ile bizleri nice hayretler eşliğinde duygularına ortak ediyor.

Sanat dünyasından siyasete, bürokratik hayattan askerî çevreye pek çok farklı alandaki olaylara ve olaylar ardındaki kişilerin hakîki niyetlerini okuyucuya intikal ettiriyor.

Kitaptan tadımlık bir bölüm: ‘Geniş bir bilgi dünyasına, derin bir tarih şuuruna ve devlet tecrübesine dayanmayan fırtınalı bir vatanseverliğin, bazen her şeyi altüst ettiğini de bilhassa belirtmek istiyorum. Örnek ini emrediyorsunuz? İşte size Enver Paşa! İşte size Cemal Paşa! İşte size Talat Paşa! Ve daha yakın tarihimizden işte size Cemal Gürsel Paşa! İttihat ve Terakki hareketinin üç paşası da büyük vatansever oldukları halde bilgisizlikleri ve tecrübesizlikleri yüzünden koskoca cihan devletimizi on yıl içinde batırmadılar mı?’

280 sayfalık eser, Kasım 2014’te Yakın Plan Yayınları arasında çıktı.

Türkistan Türkistan

Şair, hatip ve edip Yavuz Bülent Bakiler, ata yurdumuzda gönül gözü ile gördüklerini gönül kalemiyle ve okuyucunun gönül tellerini titreten şiir-nesir karışımı bir üslupla anlatıyor.

Eserin 18. Baskısı, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 209 sayfa hacimle Yakın Plan Yayınları’nın ürünü olarak Nisan 2012’de yeniden kültür dünyamıza kazandırıldı.

Türklükten, tarihî Türk yurtlarından bahsetmenin yasak, hatta suç olduğu karanlık çağlardan, esaret zincirini kırarak nefes nefese 1900’lü yılların ikinci yarısına ulaşan Bakiler; güzelim Taşkent’i, muhteşem Semerkant’ı, Konya’nın, Bursa’nın Asya’daki kardeşi türbeler, antik camiler, namazgâhlar, medreseler diyarı mistik şehir Buhara’yı anlatıyor. Huşû içerisinde kılınan namazlar… Yürek sızlatan kadim Türk yurdu güzelim Aral’ın, günümüzdeki hal-i pür melali…

Kitabı okurken bir an gözlerinizi kapatınız… Kasr-ı Ârifân’dasınız… Mihverdeki ehl-i irfan meclisinde ve Mürşîd-i Kâmillerlesiniz…

Özümüzü Kesen Kılıç / Göktürkler

Azerbaycan Türklerinin mütefekkir şairi Bahtiyar Vahapzâde’nin dikkate değer tiyatro eserlerinden biridir. Yavuz Bülent Bakiler tarafından Türkiye Türkçesine aktarılmış ve T.C. Kültür Bakanlığı tarafından 1998 yılında, 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, birinci hamur kâğıda 88 sayfa hacimli olarak 3.000 adet basılmıştır.

Büyük Türk fikir adamı ve yazarı Nihal Atsız’ın aziz hâtırasına ithaf edilen eserde dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın sunuş yazısı dikkat çekiyor. Dikkat çeken bir başka husus da, perde inmeden önceki son sözler olarak ‘Gaibden ses’ olarak verilen tirad olarak kendini gösteriyor:

Ey Türk beyleri! Ey millet işitin!

Yukarıda mavi gök çökmedikçe,

Aşağıda kara toprak yarılmadıkça,

Senin elini, senin töreni kim bozabilir?

Ey Türk milleti! Silkin ve kendine dön!

Sen kendin olunca büyük olursun!

Yalnızlık

Yavuz Bülent Bâkiler’in henüz 20’li yaşlarında iken yayınladığı ilk şiir kitabı… İlk göz ağrısı.

11,5 X 18,5 santim ölçülerinde, 58 sayfalık kitap, 2. Defa, 1966 yılında,  yazarın kendi yayını olarak Ankara’da Ayyıldız Matbaası’nda basılmış.

Kitapta; buram buram Anadolu kokan, burcu burcu destan haykırışlarıyla süslenen, gönüllerden taşan sevgi selleriyle çağlayan, kulluk bilinciyle el açıp Allah’a yakaran, dualarla Fatihalarla mistik inceliklere bürünen, çok yönlü, çok renkli bir şiir iklimi var. Her bir mısra,  sonraki yılların şiir virtüozu, hatip ve edip Yavuz Bülent Bakiler’ini müjdeliyor.

Müjdeci mısralardan küçük bir buket:

Yurdumuzun, yuvamızın orta direği

Dünyadaki varlıkların en mübâreği

Elimize diken batsa yüreği

Yanacak analar bilirim.

Unutamadıklarım / Hâtıralar Işığında Cumhuriyet Tarihi Okumaları 1

Sözün de sohbetin de ustası mükemmel bir hatip olan Yavuz Bülent Bakiler, 2013 yılı itibariyle altmış bir yıldan beri yazıyor. Rahmetli tarihçi Yılmaz Öztuna’nın çok isabetli tespitine göre eserleri yıllar boyu okunacak değerdedir. Çünkü aziz ve necip milletimizin sezgisi yüksektir. Kimler tarafından sevildiğini çok iyi bilir. Milletin diliyle konuşanı, kendisi gibi düşüneni, samîmi olanı tanır ve O’na bağlanır. Türk milleti bilir ki Yavuz Bülent Bakiler, milletine âşıktır. O bir Türk milliyetçisidir. Aşkı, karşılıklı sevdâya dönüşmüştür. O sebeple yazdıkları, yıllar boyu okunacak değerdedir.

Kısa zamanda ikinci baskısı yapılan eserinde Bakiler; Turgut Özakman, Rauf Denktaş, Osman Bölükbaşı, Muhsin Yazıcıoğlu, Recep Yazıcıoğlu, Necdet Sevinç, Cemal Kutay, Prof. Dr. Veysel Eroğlu ile ilgili hatıralarını naklediyor. Şahidi olması sebebiyle içyüzünü bildiği çeşitli hadiseleri… Atatürk düşmanlığı kavramını, devlet mekanizmasında oynanan oyunları, sol kültür mensuplarının sığlıklarını anlatıyor. Amiyâne tabiriyle; ‘vay canına…’ dedirtecek hâdiseler…

Yavuz Bülent Hakkında Yazılan Bir Kitap:

Yavuz Bülent Bakiler’e Armağan:

Selçuk Karakılıç’ın hazırladığı, 13,5 X 21,5 santim ölülerinde, 412 sayfalık kitap hâlinde, Size Dergisi’nin, 13. Kitabı olarak 2006 yılında yayınladığı eserde; Yılmaz Öztuna, Altan Deliorman, Agâh Oktay Güner, Beşir Ayvazoğlu, Bekir Sıtkı Erdoğan,  Şaban Karataş, Namık kemal Zeybek, Taha Akyol, Ahmet Kabaklı, Mehmet Kaplan ve daha pek çok dostu, ideal arkadaşı, samîmi duygularla Yavuz Bülent Bâkiler’i anlatıyorlar. Son bölümde ise Azerbaycan’da yayınlanan gazete ve dergilerde yer alan Bâkiler hakkındaki yazılara yer verilmiş.

Yavuz Bülent Bakiler

23 Nisan 1936 tarihinde Sivas’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas, Gaziantep ve Malatya’da tamamladı. 1960’ta Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.

Dört yıl Ankara Radyosu’nda çalıştı. 1969-1975 yılları arasında Sivas’ta avukatlık mesleğini icra etti. Bir süre Başbakanlık Toprak-Tarım Reformu Müsteşarlığı’nda Hukuk Müşaviri olarak hizmet verdi.

1976-1979 yılları arasında Ankara Televizyonu’nda görev aldı. Çeşitli kültür programları hazırladı ve sundu. TRT’den Kültür Bakanlığı’na Müsteşar Yardımcısı olarak geçiş yaptı.

12 Eylül 1980 darbesinden bir süre sonra Kültür Bakanlığı Müşavirliği’ne alındı. Daha sonra da Başbakanlık Müşavirliği’ne tayin edildi. Oradan kendi arzusuyla emekliye ayrıldı.

Çeşitli gazetelerde ve dergilerde fıkralar-makaleler yazdı. Bir süre Samanyolu Televizyon Kanalında Türk Cumhuriyetlerini anlatan ‘Bizim Türkümüz‘ programını hazırladı. Aynı kanalda ‘Sözün Doğrusu‘ isimli kültür programını ekranlara getirdi.

1989 yılında TRT 1 Televizyon Kanalı’na, 16 bölümden oluşan ‘Avrupa’da Türk İzleri’ isimli programın senaryosunu hazırladı. Bu eseri ile Türkiye Millî Kültür Vakfı’nın ‘1989 yılı Radyo ve Televizyonda Millî Kültürümüze Hizmet Eden Programlara Teşvik Armağanı’na layık görüldü.

Kendisine takdim edilen diğer armağanlar:

*Türk dilini şiir dünyasına taşıyıp taçlandıran çalışmalarından dolayı Atatürk Kültür merkezi’nin Şeref Üyeliği. (1999)

*Türkiye Azerbaycan kültür münasebetlerini geliştirmesi ve Azerbaycan’a yürekten bağlılığı sebebiyle Azerbaycan Ziyalılar Cemiyeti Şeref Üyeliği. (1999)   ,

*Azerbaycan Halk Cephesi’ tarafından Elçibey adına Türklüğe Hizmet Armağanı. (2002)

*Dünya Türklüğüne Hizmet Ödülleri:

*Kazakistan Ahmet Yesevi Üniversitesi.

*Türkiye Cumhuriyeti TİKA Başkanlığı.

*Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatkârlar Vakfı.

*Türk 2000’ler Vakfı.     ,

*Azerbaycan Dünya Genç Türk Yazarları.

*Dil Gazetesi.

Edebiyat Doktor Unvanları:  ,

*Azerbaycan Asya Üniversitesi.   ,

*Azerbaycan Gence Üniversitesi.

Türk Diline Hizmet Ödülü:    ,

*Karaman Valiliği.

*Kombassan Holding

*Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi.

*Türkiye Yazarlar Birliği.

*Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti.

Türk Kültürüne Hizmet Ödülleri:

*Türkiye Millî Kültür Vakfı.

*Kayseri Aydınlar Ocağı.

*Türk Ocakları Genel Merkezi.  ,

*Academi Of Art And Culture Word.

*Boğaziçi Dergisi.

*Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği.

Fahri Hemşehrilik Ödülleri:

*Malatya Belediye Başkanlığı.

*Gaziantep Belediye Başkanlığı.

Diğer Ödüller:

*Yılın Edebiyatçısı Ödülü: Sivaslılar Eğitim Kültür ve Yardım Vakfı.

*Gaspıralı İsmail Bey Ödülü: Milletlerarası 4. Türk Olimpiyatı

Yavuz Bülent Bakiler’in Şiir ve Nesir Kitapları Üzerine doktora ve Lisans Tezleri

SIRA

ÇALIŞMAYI YAPAN

DANIŞMAN

ÜNİVERSİTE

LİSANS TÜRÜ

01

Hidayet Özcan

Prof. Dr. Sâdık Turan

Ankara Üniversitesi

Doktora 1977

02

Ali Öğüten

Prof. Dr. Kenan Akyüz

Ankara Üniversitesi

Yüksek Lisans 1977

03

Önder Ertop

Doç. Dr. Orhan Okay

Erz Atatürk Ünivers.

Yüksek Lisans 1981

04

İhsan Tevfik Kırca

Doç. Dr. Orhan Okay

Erz Atatürk Ünivers.

Yüksek lisans 1988

05

Hüsniye Zal

Doç. Dr. Celal Tarakçı

Samsun 19 Mayıs Ü

Yüksek Lisans 1989

06

Mehmet Poyraz

Araşt. Görevlisi Ramazan Korkmaz

Elazığ Üniversitesi

Yüksek Lisans 1990

07

Kezban Küçük

Doç. Dr. Ramazan Duymaz

Edirne Üniversitesi

Yüksek Lisans 1992

08

Ahmet Demirtaş

Prof. Ömer Karpuz

Denizli Üniversitesi

Yüksek Lisans1997

09

Meryem sinan

Prof. Dr. Turgut Karacan

Samsun 19 Mayıs Ü

Yüksek Lisans 1997

10

İbrahim Tüzer

Doç. Dr. Ramazan Korkmaz

Elazığ Üniversitesi

Yüksek lisans 1999

11

Pınar Topaloğlu

Prof. Dr. Ömer Karpuz

Denizli Üniversitesi

Yüksek Lisans 2004

12

Meryem Çiğdem

Doç. Dr. Hikmet Yılmaz

Sivas Cumhuriyet Ü

Yüksek Lisans 2005

13

Selçuk Karakılıç

Öğrt. Gör. Ramis Karabulut

Niğde Üniversitesi

Yüksek lisans 2005

 

Not: Yukarıdakilerin dışında 3 lisans tezi daha vardır. Fakat yeni bir lisans tezi hazırlamakta olan kişi, emaneten aldığı bu tezleri geri getirmemiştir. Bu sebeple listeye dâhil edilememiştir.

Yavuz Bülent Bakiler’den Bir Şiir:

Antepli Şahin

Ben Antepliyim, Şahin’im ağam.
Mavzer omuzuma yük.
Ben yumruklarımla dövüşeceğim.
Yumruklarım memleket kadar büyük.

Hey, hey!
Yine de hey hey!
Kaytan bıyıklarım, delişmen çağım
Düşman kurşunlarına inat köprü başında
Memleket türküleri çağıracağım.

Bu dağlarda biz yaşarız, bu dağlar bizim dağımız.
Namusumuz temiz, bayrağımız hür
Analarımız, karımız, kızımız, kısrağımız
Burda erkekçe döğüşür

Bir bayrak dalgalanır Antep kalesi üstünde
Alı kanımdaki al, akı alnımdaki ak
Bayraklar içinde en güzel bayrak
Düşüncem senden yanadır

Hep senden yanadır çektiğim kahır
Bu senın ülkende, senin gölgende
Düşmesin kara kalpaklar, kirlenmesın duvaklar
Korkum yok ölümden kâfirden yana
Alacaksa alsın beni şafaklar.

Hey, hey!
Yine de ey hey!
Al bayraklar altında kara bir kartal gibi
Yaşamak ne güzel şey.

Bir sır var bu mavzerde, attığım gitmez boşa
Çıkmış bir eski savaştan
Türk ün bir karış toprak parçası için
Destanlar yazacağız yeni baştan.

Yıktım toprağın üstüne bir sarı kurşunla birini
Çıktı karşıma biri,
Çıktıkça çektim tetiği bismillâhlarla beraber
Vurdum alnından kâfiri.

Bu kaçıncı kurşundur, bu kaçıncı bismillâh
Bu kaçıncı ölüdür?
Bir türkü söylenir siperlerde her sabah
Vurun Antepliler namus günüdür!

Ben Antepliyim Şahin’im ağam
Mavzer omuzuma yük
Ben yumruklarımla dövüşeceğim
Yumruklarım memleket kadar büyük

Yavuz Bülent Bakiler İçin Dediler ki…

Vatan, bayrak, millet sevgisi şaşmaz rehberi oldu. Bu yüzden de nice namertliklerle mücadele etmek mecburiyetinde kaldı. Ama hep dimdik durdu hiç eğilmedi. Şairdir, ediptir, fakat aynı zamanda hatiptir Yavuz Bülent. Güzel Türkçemizin kararlı, ısrarlı, bilgili savunucusudur. Çocuklarım ilerde, ‘Babamız Yavuz Bülent Bakiler’in dostuydu‘ diye gurur duyarlarsa, ruhumun bundan hoşnut olacağına eminim.

Altan Deliorman / Tarihçi – Yazar

 

Yavuz Bülent Bakiler, istese, Türk nazım ustalarının çağlardır bize bıraktığı tadına doyulmaz nazım miraslarının hepsine vâris olabilirdi. Ama yaşı bizlerden daha genç olduğu için gelişim yılları tamamen (serbest)liğin harman gibi savrulduğu yılların içinde geçtiği için, onlardan istese de istemese de fazla etkilendi. Serbestliği benimsedi. Tekrar söylüyor ve onu alkışlıyorum, nazımdan da hiç kopmadı.

Yavuz Bülent özellikle kafiyenin manâya yüklenmesinden nasıl bir şiir tılsımının doğacağının farkında.

Şiirlerini dikkatle okursanız bu inceliği hemen fark edersiniz.

Yavuz Bülent’in takdir ettiğim bir özelliği de serbestlik adı altında sürüp giden başıboşluğun sığındığı (anlamsızlığa) kendisini hiç kaptırmamasıdır. İçli duygularını ince manâ çizgileri içerisinde anlatmaya çalıştı ve başardı da.

Bekir Sıtkı Erdoğan / Şair

Yavuz Bülent Bakiler, bir kelime kuyumcusudur.

Aydil Erol / Şair – Yazar

 

Bu Ülkenin Anormal Normalleşmesi.

0

Ülkemizde uzun süredir duymaya alıştığımız bir kelime normalleşme. Normalleşiyoruz, öyle dedi ülkeyi yöneten irade. Bu zamana kadar anormal miydik ki sizinle başladık normalleşmeye diye sormadan edemiyor insan.

Bahsedilen bu normalleşme bir garip ama. Maharet, normal şartlarda milletin kabul etmeyeceği, edemeyeceği şeyleri iyi bir şeymiş gibi gösterip ‘normal olan bu’ havası ile milleti tepkisiz hale getirmektir. Mesela hırsızlık yüz kızartıcı bir suç olmasına rağmen, dinen günah olmasına rağmen, ‘çalıyor ama çalışıyor da’ diyen bir millete nasıl dönüştük. Bu bir normalleşme mi?

Sohbetlerde, vaazlarda, hutbelerde, İslam da fakirliğin hoş görüldüğü üzerine vurgu yapıla yapıla anlatılırken, diyanetin başındakilerin, ülkeyi yönetenlerin bu lüks düşkünlüğü neyin nesidir?

İsraf haramken bu harcamalar, ‘çerez parası’ diye hafife alınıp bunları meşrulaştıracak söylemler üretilip milletin gözüne sokularak yapılan bu kadar şeye susan, tepki göstermeyen bir millet meydana getirmek de normalleşmeye dâhil mi?

Rızkın Allah’tan değil iktidardan geldiğine inanan, muhalefet yaparsa şayet aç kalma ihtimalinin olduğunu sanan bir fert, bir cemiyet nasıl çıktı ortaya? Eskiden şöyleydi eskiden böyleydi deyip şimdiye bakıp ‘İslam ülkeye hâkim oldu’, ‘hamdolsun’ diyen insanların itikatlarının bozulmaya başlamış insanlar haline gelmesi ve bunu normal sanması da normalleşmeye dahil mi?

Bazıları tarafından siyasi bir enstrüman haline getirilip, ihtiyaç halinde ele alınan, inanan samimi insanlar için ise bir dava halini almış olan ‘başörtüsü’ meselesinin çözüldüğü ile övünen siyasi iktidar ‘tesettür’ün geldiği noktayı da normal sayıyor mu? Tesettürlü sosyete, İslami burjuva kavramlarını nerelerine sığdırıyorlar?

Aşırı Müslüman olmalarından ötürü her şeyin İslami bir şeklinin de olması düşüncesinden olsa gerek, İslami moda, İslami tatil, İslami televizyon, İslami müzik hatta İslami pop gibi saçmalıklar acaba normalleşme seyrinde kaçıncı kilometredeler!

İbadethanelerin içlerine siyasetin sokulması, hutbelerden siyasi mesajlar verilmesi, dinin çıkarlara uygun kullanılması da normalleşmeye dahil mi?

Din ile yaşadığını sanıp, hak, hukuk, adalet, ölçü ne varsa kendi çıkarı uğruna yok saymaktan geri durmayan insanlar nereden geldi? Yoksa bizimkiler mi değişti? Faiz haramdır diyen dinin inananlarının seçtiği insanlar, kredi için  ‘Helal-i Hoş’ olsun ‘Allah bereketini artırsın’ demesi ve bunu meydanda dinleyenlerin ‘hadi canım sende’ demeyişi de normalleşmeye dâhil mi?

‘Vatan sevgisi imandandır’ buyrulan bir dinde vatanını sevenlerin, vatanı için hassasiyet gösterenlerin, ‘güzel şeyler olacak’ ile başlayan o melun sürece ‘hiç iyi şeyler olmayacak’ , ‘yanlış yapıyorsunuz’ ,bu işin sonunda vatana hayırlı bir şey göremiyoruz diyenlere ‘kandan beslenenler’ denmesi hatta seçimlerde ‘karşı taraf’tan olan herkesin ‘şer ittifak’ diye kodlanması da normalleşme mi? Dahası şimdi o insanlarla koalisyon kurma girişimlerinde ‘şer koalisyon’ mu yoksa ‘şeker koalisyon’ mu denecek? Normal olan hangisi diye merak ediyoruz.

Yani demem o ki bir normalleştik pir normalleştik. Daha da devam ederse ellerimizi açıp ‘Allah’ım bizi eskiye döndür’ diye dua etme seansları başlayacak gibi. Bu ülkenin bir de bu ‘normal’ hallerinde aslını, özünü unutmayan ‘anormal’ evlatları var. Onlara selam olsun.

 

Süleyman Demirel, Sakız Hoca, Hayrettin Karaman

9. Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’in, yetiştiği aile ortamını anlattığı, şu cümleleri beni çok etkiledi:

“Biz mesut bir Anadolu ailesi idik. Hayatı ciddiye almış, hayat mücadelesini hiçbir zaman şikâyet konusu yapmamış, gerçekçi, çalışmayı şiar edinmiş, lüksü, israfı, şatafat ve tantanayı değil, kendi işinde gücünde olmayı, tevazuyu, iyi kalpliliği, yardımseverliği hiç elden bırakmamış, kimsenin malında mülkünde gözü olmamış, hakka hukuka riayetkâr, toplumdan rahatsız olmamış, toplumu rahatsız etmemiş bir aile idik.”

Beni çok etkiledi, çünkü ben de böyle bir aile ortamında yetiştim. Sadece ben değil çevremde gördüğüm ailelerin de çoğu böyleydi.

Hele toplumdan rahatsız olmamış, toplumu rahatsız etmemiş olmak esasen “iyi Müslüman nasıl olmalıdır” sorusuna verilebilecek en özet cevaplardan biri gibi geldi bana.

Bu cümle bana halk irfanının yoğurduğu bir başka tarifi hatırlattı. Bu tarifi Manisa’da yapılan Aydınlar Ocakları 41. Şurasında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Yıldırım‘dan dinledim.

İzmirli Sakız Hoca “nasıl iyi Müslüman olurum” diye tavsiye isteyen bir vatandaşa şu sözü söylemiş: Kıl beşini, helalinden ye aşını, karıştırma elalemin işini.

Prof. Dr. Mustafa Yıldırım Kur’an-ı Kerim‘de ve Hazreti Peygamberin Sünneti ile gösterilen İslam’ın özünün Orhun anıtlarında yazılan, Yunus Emre‘nin şiirleri ile nesilden nesile aktarılan kültürümüzün ürünü olan bu cümleden ibaret olduğunu ifade etti.

İstikrarlı olarak farz ibadetlerini yapan, kendisinin ve çocuklarının midesine haram lokma girmemesine özen gösteren ve başkalarının özel hayatını merak etmeyen, karıştırmayan, hakka ve hukuka riayetkâr insanlar elbette “toplumdan rahatsız olmaz ve toplumu rahatsız etmez.” Yokluk içinde bile mutlu olmayı becerirler.

İslam’ın özü aynı olmakla beraber Anadolu’da, İran’da, Suudi Arabistan’da veya bir Avrupa ülkesinde anlaşılması, yorumlanması ve yaşanması arasında farklılıklar olmakta. Din ile toplumun milli kültürü arasında bir etkileşimin sonucudur bu.

Bizim milli irfanımızın temel kaynaklarından biri, Hanefi mezhebinden olanların itikat (inanç) imamı Matüridî’dir. Bu görüşte olanlar “İslam’ın evrenselliğine zarar vermeyecek biçimde, itici olmaktan çok kucaklayıcı bir yaklaşımla dini anlatır. Bu sebeple dinin özünü ilgilendirmeyen görüş farklılıklarını hoş görür, onların sahiplerini dinden çıkmış saymaz. Kendisiyle aynı görüşte olmayanları zorlamaz. ‘Akıl’ ile ‘nakli’ dengeli bir şekilde kullanır.”

İşte bu anlayış yüzyıllardır sözel bir kültürle aktarılarak bazen Süleyman Demirel’in, bazen İzmirli Sakız Hoca‘nın dilinden harika ifadelerle dile getirilir.

“İlim başka, irfan başka. Âlim başka arif başka” diye bir atasözümüz var.

Mübarek Ramazan ayında TV ekranlarındaki sohbetleri veya kitap ve makaleleri ile dinimizi anlatmaya çalışan birçok ilim erbabının öğretmekte neden pek başarılı olamadığını düşünmemiz lazım.

Galiba âlim dediğimiz kimselerin bir kısmı, halkımızın yüzyıllardan beri aktardığı irfan mirasından yeterince pay almamış.

*****

HAYRETTİN KARAMAN HOCA BİZİ ÜZÜYOR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman Hoca bugünün yaşanan meseleleri karşısında İslami hükümlerin nasıl uygulanacağına dair toplumumuzun sorularına cevap verebilecek az sayıdaki fıkıh âlimlerinden biri kabul edilirdi.

Ancak Hoca, Ak Parti iktidarı döneminde kendisini bu parti ile o kadar özdeşleştirdi ki kendisine güvenenlerin oranı son derece azaldı.

Çünkü siyaset ve güç hırsıyla “dinin ahlaki ve manevi içeriğini boşaltan” muktedirleri rahatlatan fetvalar vermişti.

Devletten ihale alanların, gönülsüz bile olsalar hayır kurumlarına -zoraki- bağış yapmalarına cevaz vermiş; bu fetvanın “yolsuzluğa ve rüşvete kılıf arayanların önüne geniş bir meşruiyet alanı açtığı” iddia edilmişti.

Siyasetçilerin ve kamu görevlilerinin vakıf ve dernekler üzerinden rüşvet alma mekanizmasının tartışıldığı bir ortamda bu fetva çok olumsuz algılara yol açmıştı.

Bu da yetmemiş Reza Zerrab‘ın rüşvet verdiği bakanlar ve 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları sırasında “yolsuzluk başka, hırsızlık başkadır. Yolsuzluk yapana hırsız denmez” diye köşe yazısı yazmıştı.

7 Haziran seçim sonuçları Karaman Hoca’nın ayarını iyice bozdu. “Birkaç ırgat bir araya geldi, Ak Parti iktidarını yıktı” diye yazıverdi.

Son günlerde de İslam’daki Halifelik müessesesini bir nevi Başkanlık olarak tanımlayarak “İslami Demokrasi” dediği bir rejimi savunuyor.

Anlattıkları nedense Tayyip Erdoğan ve AKP’nin “Türk tipi Başkanlık” sistemine benziyor.

Ülkeyi Devlet Başkanının yönetmesini isteyen Hayrettin Karaman, buna tarihte halife denildiğini, Başkanın diktatör olamayacağını savunuyor. Karaman’a göre, “Başkan, Kur’an ve sünnete uymak zorundadır. Bu vasfını kaybedip zulme ve günaha saparsa onu seçen ümmet temsilcileri onu görevden alacaktır. Tek başına yönetmeyecektir, ‘danışma meclisi‘ne danışarak, ‘istişare’ yaparak yönetecektir.”

Prof. Dr. Hayrettin Karaman‘ın idealindeki İslami Başkanlık yönetiminde (tıpkı Recep Tayyip Erdoğan’ın istediği Başkanlık sistemi gibi) Devlet Başkanı yasama, yürütme ve yargı erklerini elinde toplayacaktır. Başkan üst düzey yönetici ve danışmanlarını seçecek, yani İstişare veya danışma kurulu Başkanın seçtiği adamlardan oluşacaktır.

Yani bu sistemde demokrasilerin olmazsa olmaz şartı “kuvvetler ayrılığı” yoktur. Kuvvetler arasında “denge ve denetim sisteminden” de bahsedilmemektedir. Böyle bir Devlet Başkanı’nın diktatörleşmesinin önünde hiçbir engel bulunmamaktadır.

Profesör unvanlı bu “fıkıh âlimi” AKP’nin bütün yanlışlarına fıkhi kılıflar uyduracağı yerde, yanlışlarını düzelten bir bilge kişi olarak kalabilseydi bu ülkeye de İslam’a da büyük hizmet edebilirdi.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman mevcut tavrıyla bu hizmeti yapmaktan mahrum olduğu gibi hocalara, âlimlere olan toplumsal itimadın sarsılmasına sebep olan vahim bir yanlışın içinde.

Oysaki kendisi İslam tarihindeki Müslümanların yaşadığı olumsuzlukların sebebini ne güzel izah ediyor:

Bazı âlimler ümmetin, hakkın, adaletin âlimleri olacak yerde devletlerin, grupların âlimleri oldular ve fetvalarını da bu kötü aidiyete dayalı olarak verdiler.

Allah milletimize “ilmiyle amel eden âlimler” nasip etsin.

 

 

 

20 yıl İstanbul İl Müftüsü olarak görev yaptıktan sonra emekli olan Selahaddin Kaya Hocaefendi,

 

Sosyal Yardımlaşma kapsamındaki Zekât, Sadaka, Fitir Sadakası ve Fidye ile İhsan ve İn’am konularındaki sorularımızı cevaplandırdı.

 

Oğuz Çetinoğlu: Hocam, uygun görürseniz sizinle, idrak etmekte olduğumuz Mübarek Ramazan-ı Şerif ayı vesilesiyle, her zamankinden fazla gündemde olan ‘İslam’da Sosyal Yardımlaşma’ konusunu ele almak istiyorum.

Literatürde ‘İnfak’ kelimesiyle anılıyor. Halk arasında ‘Hayır işleri’ deniliyor. Bir de ‘Sadaka’ kavramı var.

İnfakta bulunulması, sadaka verilmesi, muhtaç durumda olan kişilere yardım edilmesi ve hayır işlerinin yapılması hükümleri, Kur’an-ı Kerim’de ve Hadis-i Şeriflerde yer alıyor. O halde önemli bir konu.

Saydığım isimlerle anılan işlerin sağladığı faydalar hakkında okuyucularımızı aydınlatır mısınız?

Selahattin Kaya: Memnuniyetle. Bismillahirrahmanirrahim. Ele aldığınız konu çok mühim. Sosyal yardımlaşma; insanlar arasındaki münasebetlerin güçlenmesini, insanların birbirine yakınlaşmasını, muhabbetin artmasını ve kıskançlıkların, hasedin ve kötülüklerin -siz buna hırsızlıkların da deyin, yankesiciliklerin de deyin- ortadan kalkmasını sağlar.

Onun için İslam’daki sosyal dayanışma ve yardımlaşma konusu mühim bir yer tutmaktadır. Şuna inanalım ki: Allahu teâlâ kullarına imkânlar veriyor bu imkânları da Allah yolunda kullanmalarını istiyor. Mesela: Ayet-i Kerime’de meâlen buyruluyor ki: ‘Sana nasıl ihsanda bulunulmuşsa, sana iyilikte bulunulmuşsa, bol bol nimetler verilmişse, sen de onların hakkını öde, kulluk borcunu ver.’

Biliyorsunuz mal İslam’da bir imtihan mevzuudur aynı zamanda. Allahu teâlâ kullarını birçok şeylerle imtihan ediyor, bir tanesi de O’nun ihsan buyurduğu mal-mülktür. ‘Mal sizin için bir imtihan mevzuudur. Evlatlarınız sizin için bir imtihan mevzuudur.’ Bunun şuuru içinde olmak lazım. Allah bu malı verdi ama bu malda fukaranın hakkı olduğunu bilelim. Kur’an’ı Kerim’de var. Sizin malınızda muhtaçların ve fakir olup da size ihtiyaç duyanların hakkı vardır. Ayeti Kerime bu. Yani ‘infak‘ kelimesi Kur’an’ı Kerim’de çok yer tutuyor. ‘Enfikû‘ kelimesi var. Bunun kökleriyle beraber ‘istikak‘ kelimesini bilirsiniz. 200 civarında olduğu söyleniyor. 200 civarında ‘infak‘la ilgili ayet var. Dolayısıyla sosyal yardımlaşmanın, dinimizde mühim yeri olduğunun bir işaretidir.

Ayrıca, sosyal yardımlaşmanın bir unsuru olan zekât bir farz bir ibadettir. Namazla zekât birbirinden hiç ayrılmıyor. Âyet-i Kerime’de mealen; Namazı kılınız, zekâtı veriniz.’ Buyruluyor. Sadakalar da zekât yerine kullanılıyor.

Çetinoğlu: Sadaka, halk arasında ayrı bir kavram olarak biliniyor. Konuyu biraz açar mısınız?

Kaya: Zekâtla müteradiftir. Birbirine bağlıdır.  Kur’an’ı Kerim’de sadaka diye de geçiyor. Fakirlere ve çok muhtaçlara sadaka vermek farzdır. Zekât toplayanlara da sadaka verilir. Zekâtın sarf edileceği yerler sekiz gruptur. Burada zekâtla sadaka eşit kullanılmıştır.

Ayrıca farzın dışında verilmesi gereken sadakalar da var. Mesela Peygamber efendimiz (Sallallahu Aleyhisselam) buyuruyor ki Buharî’nin derlediği hadis kitabının çok yerinde geçer: ‘Her günün doğuşu ve batışı arasında her Müslüman’a bir sadaka vermek vaciptir.’ Buyuruyor. ‘Vacip‘ kelimesini kullanıyor orada. Soruyorlar: ‘Ya Resulallah, malı, serveti, imkânı olan bu sadakayı verir. Peki, böyle bir imkândan mahrum olan ne yapar?‘ Allah Resûlü buyuruyor ki: ‘Eliyle kazanır, bir miktarını ailesine ayırır ve ondan bir miktarda da fakir fukaraya sadaka olarak verir.’ Yine soruyorlar: ‘Ya Resulallah, bunu da yapamazsa ne yapar?‘ Yani sadaka borcunu nasıl öder. Allah’ın Resulü buyuruyor ki: ‘İhtiyacı olan, darda kalmış bir Müslüman kardeşine bedenen yardım eder.‘ Bu sadece Müslüman kardeşe değil, yardıma ihtiyacı olan herkes için imkânları ölçüsünde, hayır hasenat yollarında bedenen çalışır. Onu da anlamak lazım. Yani bir cami yapılıyor. Var öyle birçoklarını gördük. Diyor ki: ‘Benim malım yok, verecek param da yok. Bu cami hizmetinde bedenen çalışayım.‘ Hayır, yolunda fahrî çalışmalar hep bu bedenen çalışma hükmüne girer. Bunu da yapamazsa, Hadis-i Şerif’in dördüncü şıkkı var. O, biraz farklı. Buyuruyor ki: ‘Kendisini günahlardan alıkoyar ve bu surette günah işlemez. Yapmış olduğu bu hareket de bir sadakadır.’

Başka bir rivayet de: Hayra delalet eder. Yani, hayra vasıta olur. Mesela varlıklı bir insana gider, der ki: ‘Şurada bir ihtiyaç sâhibi, muhtaç insan var, onun ihtiyacını karşılayın.’  Hayra vesile, vasıta olur. O da bir sadakadır. Sadaka vermenin yolları çok geniş. Bu şuurda olmayı ve bu şuurla kalmayı buyuruyor. Resulallah bunun üzerinde çok duruyor. Ondan sonra dediğim gibi infak meselesinde Allahu Teâlâ müminlere çok müjdeler veriyor. İnfak ayetlerinden bir tanesini okuyayım, buyuruyor ki: ‘Siz Allah için ne verirseniz, Allah onun yerine hemen yenisini verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır.‘ Başka bir Ayet-i Kerime’de Sebe Suresi’nde geçiyor. 39. Ayet: ‘Ey iman edenler kendi ellerinizle kazandıklarınızdan ve yerden sizin için çıkardığımız nimetlerin iyilerinden Allah için infak edin. Size verildiği takdirde kabul etmeyeceğiniz, alamayacağınız basit ve değersiz şeyleri de hayır yapmak maksadıyla vermeye kalkışmayın.’

Çetinoğlu: Gönül alıcı bir söz, bir tebessüm de sadaka yerine geçer mi?

Kaya: Doğrudur. Cenab-ı Allah; ‘Sizin gönlünüzün hoşlanmayacağı şeyleri fakirlere vermeyin.’ Buyuruyor. Bu çok önemli. Bir incelik daha var. Fakirin izzeti nefsini incitmeden verme meselesi var. Mesela: ‘Bu benim zekâtımdır, sadakamdır.’ Demeye gerek yok. ‘Bir bayram hediyesi, bir ramazan hediyesi, bir ihtiyacınızı karşılarsınız…’ diye münasip bir dille verip onun da izzeti nefsini incitmemeye çalışmak lazım. Bir de dilenci değil de hakikî fakirler bulmak gerekir. İnfakla ilgili bir şey daha var: Allahu teâlânın vaadi var. Buyuruyor ki: ‘Allah yolunda vermiş olduğunuz sadakaların ve hayır-hasenatın ecri bir mislinden, on mislinden yedi yüz misline kadar verilir.’ Buğday tanesiyle misal veriyor Allahu teâlâ. ‘Bir buğday tanesini toprağa atarsınız, yedi başak verir. Her başakta da yüz tane olsa, toprağa verdiğiniz bir t^ne buğdaydan 700 tane buğday alıyorsunuz. Yaptığınız iyilik de toprağa verdiğiniz buğday gibidir. 700 misli ile geri alırsınız.’

Yeri gelmişken bir hatıra anlatayım: İlahiyat Fakültesi Camii yapılıyor. Ali Özek Hocamızı tanırsınız… Bir gün, sıkıntılıydı. ‘O zamanki parayla 384 lira bir borcumuz var. O gün ödenmesi lazım. Fakat para yok. Kara kara düşünürken, bir efendi geldi, Çantasını açtı ve masamın üzerine 400 lira koydu. Emekli bir avukat olduğunu söyleyen zat şunları anlatmış: ‘Bu para bankada idi. Çekerken memurlardan biri ile aramızda şöyle bir konuşma geçti:

– Bu paraları nereye götürüyorsunuz? Bizim bankadan daha çok faiz veren banka mı var?

-Var kızım var.

-Olamaz! En yüksek faizi biz veriyoruz.

-Var… var… Bu parayı, ahret bankasına yatıracağım. O banka, 1’e 700 veriyor.

*   *   *

Yardımlar ihlas ile yapılırsa, Cenab-ı Allah, karşılığını mutlaka fazlasıyla verir.

Çetinoğlu: Şartlar gereği insan, çalışarak elde ettikleriyle ihtiyacını karşılamak imkânı bulamayabiliyor. İslamiyet bu durum sebebiyle mi yardımlaşmayı emrediyor?

Kaya: Sebeplerden biri budur. Başka sebepler de var. ‘Komşusu aç iken tok yatanın imanı kâmil değildir.’ Buyruluyor. Yardım etmeye, en yakınlardaki ihtiyaç sahiplerinden başlanmalı. Kardeşler, amcalar, amcazadeler, halalar… Bunlardan başlanması emrediliyor. Niye bunlardan başlamayı emrediyor? Çünkü onların hâlini çok daha yakından bilir.

Çetinoğlu: Yardımı alan kişi, yardım edeni, mal varlığından dolayı kıskanmasın diye…

Kaya: Onu önlemek için. Allah’ın verdiği imkânı Allah yolunda kullanmanın en iyi yollarından birisi, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını karşılamaktır.

Çetinoğlu: İslamiyet’teki ‘sosyal devlet’ kavramı neleri kapsıyor?

Kaya: İslamiyet’te sosyal adalet buradan başlıyor işte. En yakınlardan başlamak suretiyle Allah’ın verdiği imkânları paylaşmak… Dolayısıyla malî imkânı, gücü yerinde olan bir kimse akrabasında, yakınlarında muhtaçlar varsa onları koruyup himaye edecek. Yani elindeki imkânı paylaşacak… Bu güzel bir haslettir, güzel bir özelliktir. Buna ‘cömertlik‘ diyoruz. Buna ‘Allah’ın emirlerini yerine getirilmesi‘ diyoruz.

Biraz evvel burada hoca efendiyle de onu konuştuk burada. Allahu teâlâ bugün Müslümanlara, Müslüman âlemine, Müslüman devletlere çok büyük imkânlar vermiştir. Türkiye’miz Allah’a çok şükür muhtaç olanlara… Filistin’de, Gazze’de evi barkı yıkılanlara ilaç, doktor v.s. ihtiyacı olanlara yardım elini uzatan ülkelerin başında gelir. Bu bizim ecdadımızdan gelen bir özellik… Yardım eli uzatmak, yardım etmek, eldeki imkânı paylaşmak bizim Türk milletine Allah’ın lütuflarından bir tanesidir. Allahu teâlâ;  ‘Ey kulum ben sana vermişsem sen de benim verdiklerimden ihtiyaç sahiplerine ver.’ buyurduğuna göre bu sese kulak vermek lazım.

Çetinoğlu: Asr-ı Saadet’te ve 4 halife döneminde devlet eliyle hangi şartlardaki kişiler ne şekilde sosyal yardım alıyorlardı?

Kaya: Hz. Osman devrine kadar zekâtlar devlet eliyle toplanıyor, devlet hazinesine intikal ediyor, devlet hazinesinden fakir fukaraya, ihtiyaç sahiplerine dağıtım yapılıyor. Dolayısıyla fakir fukara sıkıntı çekmiyordu. Devletin gözetimi ve himayesi altında oluyor. Biliyorsunuz Hz Ebubekir zekât vermeyenlere karşı harp ilan etti. ‘Zekâtla namazın farkı yoktur benim indimde…’ Diyor. ‘Ayırt edilemez. Zekât da namaz gibi Allah’ın emridir.’ Diyor. Hz Ömer’den Hz. Osman devrine gelince her tarafta bir zenginlik oldu. Yani Müslümanlar büyük imkânlara kavuştular. Hz Osman efendimiz dedi ki: ‘Zâhiri mallar yani, madenler, toprak ürünleri, ticaret amacıyla bulundurulan mallar… Bunların zekâtını devlet toplayacak. Nakit para, altın ve gümüş gibi kimde ne kadar olduğu bilinmeyen değerlerin zekâtını da in anlar kendileri verecek.’ Hz. Osman’dan sonra bu âdet böyle devam ede geldi. Bir kimsenin elindeki altına, gümüşe devlet müdahale etmiyor. Kendi inisiyatifinde kalmıştır. O zaten Allah’ın emri olarak 40’da 1 hesabıyla zekâtını vermesi lazımdır.

Çetinoğlu: Vakıflar, bu yardımların bir disiplin içerisinde yürütülmesi maksadıyla mı kuruldu? İslamiyet ve vakıf ilişkisi hakkında neler söylenebilir?

Kaya: Bir manada evet… Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanından başlıyor vakıf: Fedek arazisini vakfetmiştir.  Ondan sonra zengin Müslümanlar mallarının bir kısmını Allah yolunda vakfetmişlerdir. Bu zamanımıza kadar gelen bir sistemdir. Osmanlıya gelince; Osmanlı’da vakıflar çok çeşitlenme yoluna gitmiştir malumunuz. İşte evlenecek kızlara çeyiz… Hizmetçilerin kırdığı tabağın bedelini ödeyen vakıf, kuşlara bakılması için kurulan vakıf… ve her hizmete yönelik diğer vakıflar…

Vakıflar çok sosyal dayanışma, sosyal adalet bakımından çok mühim bir yer tutuyor. İnsan vakıf beşiğinde doğar sallanır, ölürken de vakıf tabutuyla gömülür. Bir insan, ömür boyunca vakıf hizmetlerinden istifade ederek hayatını sürdürebilir.

Çetinoğlu: Ayet’lerde, Hadisi Şerif’lerde İslamî literatürde vakıf müesseslerinden söz ediliyor mu?

Kaya: Tabii, tabii şüphesiz… Vakıflarda yapılan hizmetler, Allah rızası için yapılıyor. Zaten malı, kendi mülkiyetinden çıkarıyor, Allah’ın mülkiyetine teslimiyet manasına geliyor vakıf. Dolayısıyla insanlar vakıf yapmaya, vakıf müessesleri kurmaya teşvik edilmiştir. Malumunuz Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem buyuruyor ki; ‘Bir insan öldüğü vakit de amel defteri kapanır. Üç kişinin amel defteri açıktır: 1- Sadakayı cariye bırakanlar, çeşme, yol, okul, hastane yaptıranlar… Bunlar ayakta durduğu müddetçe onlardan insanlar istifade ettiği müddetçe o hizmet binalarını yaptıranların amel defteri kapanmaz. 2- Hayırlı bir ilim bırakan. Talebe yetiştirmiştir, ilmî eser yazmıştır. Onlardan da istifade edildiği vakit amel defteri kapanmaz. 3- Hayırlı evlat bırakan bir ana-babadır ki o evlatları onlar öldükten sonra onları daima rahmetle anar ve onlar adına hayır hasenatta bulunur. Burada bir noktaya temas etmek isterim…

 

Çetinoğlu: Hocam ikinci madde üzerinde biraz duralım. İlmî olmasa bile, insanlara hayrı tavsiye eden, ahlaklı-dürüst olmayı öğütleyen, bilgili-kültürlü insanlar yetişmesine vesile olacak kitaplar bırakanların da amel defteri açık olur mu?

Kaya: Tabii.

Çetinoğlu: İhtiyaç sâhiplerine yardım edenlere; ‘Hayırsever’, ‘Hayır sâhibi’ ve ‘Ehl-i Hayr’ diyoruz. Hayırseverler bu işleri yaparken ne tür beklentiler içerisindedirler?

Kaya: Karşılığını yalnızca Cenab-ı Allah’tan bekleyebilirler.  Herhangi bir alkış almak, itibar görmek gibi beklentilerinin olmaması lazım.

Yalnız insanoğlu biraz takdir de bekleyebilir. Tabii onun da yaptığı iyiliği takdir etmek lazım. Onu taltif etmek lazımdır ki, iyiliklerine hayır işleri yapmaya devam etsin. Kendisinin herhangi bir isteği, yönlendirmesi olmaksızın, yaptıklarının başkalarına anlatılması da güzel örnek olması açısından yararlı olur. Bu da yapılan iyiliği bilenlerin iyiliği yapana ve topluma karşı vazifeleridir.

 

(Röportajın Birinci Bölümünün Sonu. İkinci Bölüm Gelecek Pazar Günü  Verilecektir.)

 

 

Türk Ruhu

0

Türk Milleti, tarih sahnesine çıktığı günden zamanımıza kadar beş bin yıllık süre geçmesine rağmen tarihinde hiçbir kara leke yoktur. Bazı art niyetli kişiler, ya cahilliklerinden olacak, ya da kasıtlı olarak tarihimizdeki bazı olayları ve kişileri örnek göstererek karalama kampanyası açarlar. Şu bilinmelidir ki bu gün için size saçma, abes gelen şeyler, o günlerde belki de hayati önem taşıyordu.

Bu yazımda örnekleriyle sunacağım dört ayrı olay, ancak Türk Milletinin özelliklerine, karakter yapısına münhasır olup; başka milletlere nasip olmayan hasletlerdir.

a)      Komşuya Buğday Vermeyelim de Açlıktan Ölsün mü?

Sovyetler Birliğinden bağımsızlığını yeni kazanmış bir Azerbaycan. Düzenli ordusu ve silâhı yok, iç karışıklıklar ve devlet kadrolarının tam teşekkül etmediği bir anda, Sovyetlerinde yardımıyla Ermenistan, Şubat 1992 yılında Dağlık Karabağ’da Hocalı katliamını gerçekleştirir. Azerbaycan devletinin başında o gün için büyük bir oy çoğunluğuyla seçilmiş ayaz Muttalibov, Halk cephesi tarafından suçlu bulunur ve Rusya’ya kaçmak zorunda kalır.

Onun yerine 2. Olarak Ebulfez Elçibey seçilir. Bu arada Rusya, Ermenistan’a buğday yardımını kesmiştir. Ermenistan zor durumda. El altından Türkiye’den buğday talebinde bulunurlar. Türkiye, konuyu Elçibey’e iletir.

Elçibey:-“İnsanların açlığı söz konusuysa bizim için mesele değil” der.

19 02 1993 tarihinde Kanada’dan ithal edilen 400.000. ton buğday Ermenistan’a gönderilir. Hükümet’in başında rahmeti rahmana yeni kavuşan Süleyman Demirel vardır. Gerek muhalefet, gerekse basından çok eleştiri alır.

Demirel kendisini bu yönde eleştirenlere tarihe geçen bir sözle cevap verir:

-“Komşuya buğday vermeyelim de açlıktan ölsün mü?

b) Bosnalı Kadın:

Sırpların Bosna’da soykırım yaptığı yıllar. Türk Birliğinin Komutanının yemek dağıtımı esnasında Bosnalı bir kadın dikkatini çeker. Her gün yemek almaya tek kişi gelmesine rağmen iki kişilik yemek aldığını görünce Komutan sorar:

-“Tek kişisin neden iki kişilik yemek alıyorsun“?

Hanım cevap verir:

-“Yanımda bir tane de Sırp bayan var birisini de ona alıyorum” der.

Komutan:

-“Onlar her gün sizi öldürürken nasıl oluyor da bir Sırp’a yemek alıyorsun“?

Bayan biraz kızgın cevap verir:

-“Sen nasıl Müslümansın sana sığınan birini aç bırakmak olur’mu“!

c )   Çanakkale Savaşı:

Çanakkale de kıran kırana savaş olurken, Türk mevzilerinin önünde yaralı bir İngiliz askeri can çekişmektedir. İngiliz topçu birliğinin bombardımanından Türk askeri, mevziden başını kaldıramazken, yaralı İngiliz askerini bir fırsatını bulur, kucaklayıp mevziinin içine alır ve yaralarını tedavi ederler.

d) Mamak Askeri Ceza Evi Erdal Eren:

12 Eylül askeri darbesinden sonra, Mamak Askeri Ceza evinde milliyetçi ve sol görüşlü tutuklular, aynı koğuşlara konurlar. Sol görüşlü Erdal Eren, asker öldürme suçundan tutuklandığından askerler her sabah onu koğuştan çıkarıp işkence yapmaya götürürler. İşkence esnasında Erdal’ın çığlıkları dayanılır gibi değildir. Yan koğuşta gene Erdal adında başka bir tutuklu vardır. Ama o, ülkücü görüşe mensuptur. Her gün tekrarlanan işkence sonucu Erdal Erenin çığlıklarına dayanamaz. Erdal Eren’e seslenir:

-“Yarın seni çağırdıklarında sen çıkmayacaksın, senin yerine ben çıkacağım” der ve ertesi günü sol görüşlü Erdal Erenin yerine ülkücü Erdal işkence görür.

Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz Türk, işte budur.

 

Şaşılacak Şeyler!

1876 ile 1909 yılları arasında padişahlık koltuğunda oturan 2.Abdülhamit döneminde Türk Milletinin ve Türk devletinin karşı karşıya olduğu sorunların bazılarına bakarsak şunları görürüz;

Makedonya meselesi,Girit meselesi,Batı Rumeli meselesi,Arnavutluk meselesi,Bosna Hersek meselesi,Sancak Yeni Pazar’ın meselesi,Ermenistan meselesi,Yemen meselesi,Trablusgarp (Libya) meselesi,Irak ve Basra Körfezi’nde İngiliz nüfusunun yükselişi ve buna bağlı meseleler,Kerbela ve Necef’te Şi’alık meselesi,Sencar’da Yezidiler meselesi,Dersim meselesi,Siyonizm ve Yahudilerin Filistin’e doluşması meselesi,Suriye’de Fransız nüfusu meselesi,Ege’deki adalar meselesi gibi! Bu listeyi uzatmak ve detaylandırmak mümkün.

Ancak bir şey dikkatinizi çektimi bilmem, sanki aynı sorunlar bu gün yine önümüzde durup bizi meşgul ediyor. Bu bir kader mi?Ama kesin olan şu ki; Türk Milleti bunları görememekte ve siyasi tercihlerini, bu sorunları önceliğine koyarak yapamamaktadır.

Bu meselelerin çoğunluğu Türk Milletinin toprak ve can kaybı ile sonuçlanmış ve şimdilik milletçe farkında olmadığımız için rafa kaldırılmıştır. Şimdilik diyorum, çünkü bizim gibi tarihin tozlu sayfalarını karıştırıp duranlar bazı şeylerin unutulmasına engel oluyor ve belki kaybettiklerimiz yeniden milli meseleler haline gelir diye ümitleniyoruz!

Gördüğümüz gibi Makedonya,Girit,Batı Rumeli,Bosna Sancak,Arnavutluk,Yemen,Libya,Irak,Filistin,Suriye ve Ege’deki Türk Adaları kaybedilmiştir. Bu kaybediliş o topraklarda yaşayan yerel halklara karşı olsa gam yemeyeceğim. Bu topraklar, dün emperyalist bugünde küreselci dediğimiz devletlere karşı kaybedilmiş ve o tarihten bu yana bu bölgelerde yaşayan insanlara huzur ve refah bir daha nasip olmamıştır.

Ancak Türk Milletine ve devletine ait olan bu topraklarda, günümüzde yaşananların daha da ağırlaşarak yaşanacağı günlerin geleceği,kuşkusuz kaçınılmaz bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.

Allah bize akıl fikir vermiş ama 100 yılı aşmış sorunların varlığında bir türlü yüzmeyi öğrenememiş insanlar olarak bu sorunların içinde tekrar tekrar boğulup duruyoruz.

2015’te Ege’deki adalarımıza el koyuyorlar,Suriye ve Irak kan gölü, “Büyük İsrail”i kurmak için can hıraş çalışıyorlar, Ermeni meselesi sürüyor, Dersim hala kaşınıyor, İran Şi’a yayılmacılığını devam ettiriyor, Libya’ya BOP’la yeniden el koydular,ABD başta olmak üzere İngiltere, İsrail ve AB ara hedef olarak Kürdistan diye bir devlet kurmaya çabalıyor ve Makedonya’dan müslümanlar temizlenmek isteniyor.

Burada sizlere bir hatırlatma yapmak isterim. Yüz yıl önce Makedonya’nın kaybı ile devletin toprak bütünlüğünü bulduğuna inanan ve bu yüzden felaketi bir nimet olarak sunanların vede bundan mutluluk duyanların varlığı,günümüzdede ülkemizin doğu ve güneydoğusu açısından aramızda aynen varlığını sürdürmektedir. Bu ne yaman bir çelişki ve tarihi yanılgıdır,anlamadım bir türlü!

Suriye’de meydana gelen olaylar, Türkiye sınırında ABD ve müttefikleri eli ile Pyd-Pkk’ya ait özerk bir bölge yaratılması, ülkemize Suriyeli mülteci akınları bana bunları düşündürttü. Size ne düşündürtüyor bilemem. Belki de hiç bir şey. Öyle ya siz siyasi tercihinizi bunların farkında olmadan yaptınız ve sorumluluğu üzerinizden attınız. Gerisi artık siyasetçilere kalmış öylemi? Ya da Makedonya örneğinde olduğu gibi verelim topraklarımız gitsin. Böylece sıkıntıdan kurtuluruz. Yok arkadaş toprak vererek öyle kolay kurtulamazsın.Bak yüzyılı geçmiş ama gerçekler peşini bırakmadan arkandan seni kovalıyor. Bir gün bu gerçeklerle yüzleşeceksin, hem de o gün çok yakın!

 

Bir Kişi Ölmüş Diyeler

 

Evden çıkarken gazete haberlerinde turizm operatörleri Çin’in işgali altındaki Doğu Türkistan’a çok ucuz turlar düzenlediğini okudum! Haber internette en fazla tıklanan bir gelişmeymiş. Benim hiç postaneye uğradığım, mektup falan attığım yok ama geçen bir gittim özellikle “Vefatının 50. Ölüm Yıl Dönümünde Mehmet Emin Buğra” pulu aldım! Ne sevindim sormayın?!

Zaten evden çıkarken yaprağını kopardığım günlük takvimden aklımda kalmıştı “Bugün Vefat Eden Ünlüler”in ilk sırasında “Bağımsız Doğu Türkistan Devleti’nin ilk Cumhurbaşkanı Mehmet Emin Buğra bugün Ankara’da vefat etti-1965” böyle bir tarihi not!

Hemen biraz ilerde AVM’deki büyük kitapçıya uğradım torunun tatil kitapları için. Aklıma geldi sonra “Mehmet Emin Buğra’nın şiir veya diğer çalışmalarından herhangi bir kitap var mıdır?” demeye kalmadan İngilizce olarak  “Hangi Dilde istersiniz?” diye sordu tezgahtar bayan. Beni herhalde yabancı zannetti. Hiç bozmadım. “Fransızca ve Almanca” deyiverdim. Baskılarının tükendiğini belirtti!. Fakat Rusça ve Çince  arzu edersem verebileceğini belirtti tebessüm ederek. Ben de hem Türkiye Türkçesi, hem de Arapçasını istedim. Çünkü en fazla konuşulan bütün dünya dillerine meğer tercüme edilmiş Mehmet Emin Buğra’nın eserleri! Sevindim. Tezgahtar  bir de “Merhum Mehmet Emin Buğra’nın Türkiye’de yayınladığı  Doğu Türkistan Dergisi ve  Türkistan’ın Sesi Dergilerinin tıpkı basımını isterseniz size takdim edebilirim!” deyince sevincim artarak devam etti. “Olur” dedim. Onları da aldım. Bir de “Mehmet Emin Buğra Albümü ” yayınlanmış, itibar baskılı büyük boy bir kitap olmuş. Bunlara bir tane de Uygur Türkçesi Opera eseri ekledim  hepsi kocaman bir paket oldu. İnşallah taşıyabilirim.

SİZ HİÇ OPERAYA GİTTİNİZ Mİ?

Akşam TRT Avaz’da zaten Mehmet Emin Buğra’nın hayatını ve mücadelesini anlatan bir film izleyeceğim!. Bir özel kanal da hayatı çile, ıstırap, parasızlık, açlık ve imkansızlık içinde geçen istiklal mücadelesi veren bu kahramanın 14 bölüm olarak dramasını çekmiş, ilki bu akşam oynatılacak! Allahtan yayın saatleri farklı da ikisin birden izleyeceğim.

Doğu Türkistan Anıtı’nın tam önüne gelmiştim ki bu sırada karım telefon etti. “Sakın Cumartesi akşamı kimseye söz verme, Devlet Tiyatrosu’ndan bilet aldım. Kime? diye sakın sorma sürpriz olacak.”  Sonra “Çocuklar ve torun da gelecek” diye de ekledi. Hiç benden kaçar mı? Hemen sordum “Kutluk Turkan Opereti’ne mi?” Şaşırdı. “Nereden bildiğimi sordu. Anlattım. “Ancak torun sıkılmasın 7 perde 17 sahneden , daha öyle yaşı büyük falan değil” diyecektim, söyleyeceklerimi aklımda bıraktırdı bana hazır cevap veren karım “Gençlere Uygur Devletinin nasıl ortaya çıktığını en güzel bu eser anlatıyor. Biz aktaramıyoruz hiç olmazsa çağdaş sanatlardan ve sahneden öğrensinler mağdur ve mazlum Türk milletinin mücadelesini! Ankara ve Kültür Bakanlığımız da sağ olsun böylesi etkinliklere masraftan kaçınmıyor! Muhteşem bir operet olmuş.” deyince sustum.  Biz yaşlılar kitap okuyabiliyoruz ama gençlerimizin işi gücü var, onlar bizim gibi değil. Hiç olmazsa bir operetten aklında kalanlarla yarına taşınabilirler. “Tamam hanım, müsaidim, programı senin istediğin gibi yaparız, çıkışta da size bir cağ kebabı yatık döner yedireyim, üzerine de bir kadayıf dolması.” Bizim hanım Sivastopol Türküsü söylemeye başladı telefonda ve keyifle ayrıldı böyle bir etkinliğe. Telefonu kapattı. Zaten konuşmamız da tamamlanmıştı.

Rüya Gibi Hülya Gibi Bir Şeydi!

Siz bütün bunların doğru olduğunu mu sandınız yoksa? Sakın öyle düşünmeyin çok gücenirim. Bizim fezada falan mı yaşadığımızı sanıyorsunuz?. Biz Türkiye’de yaşıyoruz. Bütün İslam coğrafyası, Türk Dünyası ve bütün dünya kamuoyunun gözleri üzerimizde olan bir Türkiye’de. Bunları yapacak irade toplumda var, yönetimlerde yok maalesef. Ancak isteyince yapıyorlar. Başkent Ankara’da Çayyolu’ndaki Devlet Tiyatrosu’nda Yunanistan iç savaşını(1943-1949) anlatan “Rembetiko” adlı bir oyun izlemiştim. Çok da eski değil 10 yıl önce (2005). Çok kalabalık bir sanatçı topluluğu vardı. Kostümler söz konusu yıla aitti. Işık ve müzik muhteşemdi. Herkes ayakta alkışladı. Programı izleyen herkese “Rembetiko” müziği CD’si de hediye ettiler. Rembetiko batıda delikanlı, devrimci, başı boş gezen kimse anlamında kullanılıyor. Yunan toplumu kent hayatını benimsemeye başladığı Atina, Pire ve Siroz’da bu müzik tutuldu önce. Uyuşturucu ve yeraltı dünyasının teması var sözlerinde Rembetiko’nun. 500 bin Yunanlı Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika’ya göç edince müziklerini de birlikte götürüp, moda yaptılar. Hokiki lobi böyle bir şey zaten. Bizimkiler bir asır sonra da olsa bu modayı Ankara’ya taşıdılar. Mehmet Emin Buğra’nın opereti siyasi iradenin ve kültür yetkilileriyle, diğer kimselerin aklına gelmez . Çünkü daha sahnelerimizde Türk insanının “İstiklal Savaşı” bile sahnelenmedi. Yunanistan iç savaşını anlatan “Rembetiko”  ciddi bir kaynak ve kadro ile yer aldı.

Fikir Hayatında Yarım Asır Öncesi

Kilis Orta mektep talebesiydim (1955) Sınıf arkadaşım İsmail İlmi Kıdeyş’ın şair babası Hafız Kamil Kıdeyş bize abone olduğu Sebilürreşat dergisini okutturur, kendisi de dinlerdi.  Doğu Türkistan’ın ismini ilk defa burada duydum ve okudum. Salih Özcan’ın Hilal Dergisi ve Mahir İz Bey’in (sonra Mehmet Şevket Eygi) Yeni İstiklal Dergisi’ne abone olmuştum. Zaman zaman Doğu Türkistan sorunu yazılırdı, röportajlar verilirdi. Yerini de haritadan bakıp öğrenmiştim. Günlük siyasi gazete Yeni İstanbul’da da bu konuda haberlere rastlamak mümkündü. Sait Bilgiç Beyin çıkardığı Milli Yol da öyleydi. Gençliğimiz demek, kitapsız ve rehbersiz olmuyordu ki yeni bilgilerle besleniyorduk. MTTB’de görevim sırasında Doğu Türkistan ile alakalı çok sayıda kitap ve dergi gönderilirdi, hem okur hem de üniversite gençliğine dağıtırdı bu talebe teşkilatımız. Doğu Türkistan artık avucumdaki çizgiler gibi netti hafızamda. Doğu Türkistan’ın lideri İsa Yusuf Alptekin’i sık sık görüyordum Cağaloğlu’nda, ama Mehmet Emin Buğra’yı bir kere. Başında Uygur takkesi vardı. Kitaplardaki Uygur resminin tarifine uyuyordu. Mezar taşı diye bilinen bir de bıyığı vardı. Hatırımda kalanlar sadece bunlardı.

Ne zaman aziz dostum Uygur Türkü Hamit Göktürk telefon etti “Doğu Türkistan Vakfı olarak Mehmet Emin Buğra’yı 50. Ölüm Yıldönümünde İstanbul’da Anıyoruz. Sizi de aramızda görmek istiyoruz” dedi, koşarak gittim Fındıkzade’deki Anka Oteli’ne. Karşısında da Sezai Karakoç Üstadın Diriliş Gazete ve Yayınevi bulunuyor. Genç soydaşlarımız karşıladı. Yuvarlak masa toplantısı şeklinden bir program düşünülmüş. Bütün salon al ve gök bayraklarımızla donatılmıştı. Çok sayıda davetli var protokolde. Açılışı Hafız Enver Osman Kuran-ı Kerim okuyarak yaptı. Hepsinin konuşması mümkün değil. Ardından da bir mini panel; Prof. Dr. Abdülkadir Donuk hocamızın yönettiği, Gümüşhane Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Nurahmet Kurban ve Rahmetli Buğra’nın akrabası  Araştırmacı Muhammet Ali Alioğlu katıldığı bir etkinlik. Konuşmalarda bilmediklerimi öğrendim, bildiklerimi iyice yerleştirdim. Bakın neler konuşuldu panelde?.

Bir Ömre Bunlar Sığarmı ki?

Mehmet Emin Buğra(1901-1965). Siyasetçi, alim, şuurlu bir eylem adamı, yazar, tarihçi, mücahit, başkomutan, Uygur Türklerinin öncüsü, Yaş Kaşgar Komitesi ve Milli İnkılap Partisi kurucusu, Doğu Türkistan’ın ilk Cumhurbaşkanı. Ömrü endişe, yoksulluk ve imkansızlık içinde geçen bir inanmış adam. Sivil toplum ile bağını hiç bir zaman eksiltmiyor, artırarak götürüyor.

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Buğra eğitimini tamamlıyor(1922-1930). Bölge dillerini öğreniyor. Hem de kaç tane? Daha sonra bunu iltica ettiği veya göçtüğü ülkelerde faydasını görüyor. Hemen Çin işgaline karşı direniş başlatıyor. Kardeşi Nur Muhammet Şehit düşüyor öteki mücahitlerle birlikte. Zaten 12 çocuklu aileden üçü sağ kalabilmişti. Bilimi öne çıkaran bir İslam alimi, yenilikçi bir müellif, değişim ve dönüşümün farkında  bir politikacı oluveriyor daha gençken. Eleştiriler de ta o zaman başlıyor kendisine. Doğu Türkistan’ın işgalden kurtulması için para ve kaynak bulmaya çalışıyor. Silah temin ediyor soydaşlarına. Nihayetinde Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’ni kurarak ilk cumhurreisi oluyor. İpek kağıda para bastırarak ülkesi adına tescil ettiriyor. Bu paranın örnekleri İstanbul’da bazı arkadaşlarımızın arşivinde bulunuyor. İlk işi anayasa yapmak oluyor. Erkin adında bir gazete ve İstiklal isminde de bir mecmua yayınlıyor davasını anlatan.  Eğitimi yeniden düzenleyerek halkını öne çıkartıyor.. Çin zulmü ve katliamı devam edince Hindistan’a hicret (1934) ediyor.

Mücadelesini kaldığı yerden sürdürüyor. Afganistan ve Keşmir’de bağımsızlık savaşının programını yaparak hayata geçiriyor. Bu faaliyetlerden bölgeyi işgal etmiş olan İngilizler rahatsız oluyor ve Peşaver’de 6 ay tutuklu kalıyor. Serbest bırakılınca Afganistan’a sığınıyor ve Kabil’de Türk Büyükelçisi hikayeci Memduh Şevket Esendal ile tanışıyor. Uygur gençlerinin eğitimi ve askerlik tecrübesi için Türkiye’ye gitmesini sağlıyor. Ayrıca 1850 Uygur Ailesinin Anavatan Türkiye’ye muhacir olarak gelmelerine ön ayak oluyor. Barınma, geçinme ve ikametlerini hallediyor. Bunların tümü Çin mezaliminden kaçmıştır. Bu gençlerin içinde daha sonra general olacak Rıza Bekin Paşa da vardır. Kabil’de bir başka yeni tanıdığı mücahit ise İsa Yusuf Alptekin’dir. Ortak eylem planlıyorlar. Dikkat çekmesin diye adını  Abdullah Yarkenti olarak değiştiriyor. Bütün emeli Doğu Türkistan’ı hür ve müstakil bir devlet yapmak. Batı Türkistan özgürlüğünü elde etti ama Doğu Türkistan halkı hala işkence görüyor.

Dünya Mağdurlarının Sığınağı türkiye

Çin’e döndüğünde “Doğu Türkistan Türk’tür” diyor Çinlilere rağmen Şincan’a. Zaten doğrusu da bu. Yurtta Cemiyetini kuruyor Dr. Mesut Sabri Baykazi, İsa Yusuf Alptekin ve Kadir Efendi gibi mücahit arkadaşlarıyla. Doğu Türkistan’da zulüm çekilmez bir hal alınca mücadelesini Türkiye’den hatırlatmak üzere İstanbul’a geliyor(1951). MTTB gençliği kendisini büyük bir tezahüratla karşılıyorlar. Burada Türkistan Dergisi’ni yayınlıyor. Boş bir dakikası bile yok. Siyasetin Ankara’dan yönetildiğini görünce Başkent’e taşınıyor(1954). Başbakan Adnan Menderes, TBMM Başkanı Refik Koraltan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile dostluk kuruyor. 27 Mayıs Askeri Darbesi sonrasında Devlet Başkanı Cemal Gürsel’ın  yaveri tarafından kendisine götürülen “senatörlük” teklifini lisanı münasiple reddediyor.  Aylık bir dergi olarak Türkistan’ın Sesi’ni yayın hayatına sokuyor. Türkistan’ın Dünü Bugünü adlı çalışması  neşredilerek kitap haline geliyor. Vatan Kaygısı adlı şiir kitabı da raflarda yerini alıyor.  Uygur Devletinin ortaya çıkışını anlatan 7 perde, 17 sahneden oluşan Kutluk Turkan Opereti’ni yazıyor.  Çin yönetimi ve medyası ise Mehmet Emin Buğra’ya “ayrılıkçı” demekten bir türlü vazgeçmiyor, bu yakıştırmayı hala sürdürüyor.

Hicaz’a gidiyor. Doğu Türkistan Kurultayı’nı topluyor Suudi Arabistan’da. İslam Konferansı Teşkilatı’nda gözlemci statüsü kazanıyor. Milliyetçi Çin diye bilinen ülke ile temas kuruyor, Doğu Türkistan’ın özgürlük mücadelesine katkı istiyor, verilmeyince ilişkisini kesiyor. Oysa Çinli aydınlar bir hususu itiraf ediyorlar. O da şöyle “Biz ata binmeyi, giyinmeyi, yemek yapmayı ve yemeyi Türklerden öğrendik. Bizler sıkışınca, siyasi kavgalara düşünce Türklerden yardım istemişizdir.” Bu söz konusu vesikalarda Türkistanlı liderler de Çinliler için “Onlar bize Allah’ın emaneti” diyerek hukuklarını koruyorlar.

Hayatını Davasına Vermek

“Benim Davam yerel siyasetin üstündedir.” diyen Mehmet Emin Buğra nereden bakılırsa bakılsın eserleriyle hala 35 milyon Uygur Türkü’nün mücadelesini veriyor. Vefat ettiğinde 64 yaşında idi. Mezar taşında Türkistanlılar adına Prof. Dr. Tahir Çağatay’ın yazdırdıkları şöyle: “Aziz Dostum Emin Buğra. Bugün ay yıldızlı bayrakla kucaklaştın. Tabutunu ay yıldızlı gök bayrağın süslüyor. Yurdunun semalarına,  dağlarına varıncaya kadar Türkistan Kurtuluş Savaşımız durmayacaktır.  Mefkure arkadaşların, hayatını uğruna  vakfettiğin bu ulu davayı gerçekleştirmek için bütün gayret ve samimiyetle çalışacaklardır. Bundan emin ol ve rahat uyu.”

Kızı Fatma Hanımın eşi yeğeni Yunus Buğra önemli katkı verip ve kolaylık sağlayarak “Mehmet Emin Buğra Eserleri Seçmeler” adıyla yayınlattı. Hazırlığını ise Abdülcelil Turan yapmış, Siyer Yayınları neşretmiş. Kitabın başında az da olsa bir albüm eklenivermiş. İyi de olmuş. O gece bütün konuklara dağıtıldı bu eser. Okuyana ne mutlu. Hem de dumanı üzerindeydi ve o günün tarihi vardı baskısında:14 Haziran 2015. Dilerim bütün eserleri dünya dillerine tercüme edilir, opereti sahnelenir, Anadolu Ateşi gibi Doğu Türkistan Ateşi olarak bütün dünyada gösterime girer, Türkistan anıtları yaptırılır, Doğu Türkistan Diasporası ve gelişmeler dünya medyasında yer alır, bölgeye gidip gelmeler artar, Mehmet Emin Buğra’nın belgeseli ve dramaları yapılır.

Uygurlar bütün işkencelere rağmen gösterilerinden Çin bayrağını yakmıyor, hakaretlerde bulunmuyor, “doğruya doğru eğriye eğri” diyorlar. Pekin de Doğu Türkistan’da sadece insan haklarına saygı gösterse, demokratik ve hukuki haklarının kullanmasına müsaade etse, asimile politikasından vazgeçse, din ve vicdan hürriyeti verse bile şimdilik yeter. Çünkü böyle gelmiş, böyle gitmeyecek.

 

Bilemezsin ki!

0

Güven  duyulacak  kimse  kalmadı,

Kalsa  bile  nerde, bulamazsın   ki.

Her  taraf  puşt  dolu, adam  kalmadı.

Gelecek   ne  olur   bilemezsin   ki.

 

Bakın, kuşatıldık  çember  daraldı,

Birlik  olunmazsa   yaramazsın  ki.

Ortam  çakal  doldu, bozkurt  azaldı,

Yarınlar  ne  olur  bilemezsin  ki.

 

Herkes” ben  ben ” dedi, biz hiç olmadı,

Biz  diyenin  önü  açılmadı ki.

Nefisler  yenilip, Yunus   olmadı,

Hedefe  varmak mı, bilemezsin  ki.

 

Çıkar  için  insan, hakkı  tutmadı,

Haklı, su  başında  hiç  olmadı ki.

Zulüm  edenlerde  iman  kalmadı,

Adaleti  ara, bulamazsın  ki.

 

kitâbiyat 151.2 Yavuz Bülent Bakiler ve Eserleri -2

0

Arif Nihat Asya’nın sevgi mektupları

Size Dergisi’nin 10. Kitabı olarak Haziran 2013’te, 13 X 21 santim ölçülerinde 191 sayfa olarak yayınlandı.

Sevgi mektupları, kendi türünün en önde gelen örnekleri arasında. Aşkın ne demek olduğunu bilenler, duyanlar, hissedenler bu kitabı döne döne okuyacaklardır.

Arif Nihat Asya’nın yakın dostu, sırdaşı Yavuz Bülent Bakiler’in hazırladığı kitapta, bir duygu insanının mensur şiirleri yer alıyor.

Bazıları bir anne gülüşü, bazıları bir Köroğlu gürzü, bazıları ürpertili bir yakarış, bazıları ise bir öfke fırtınasını andıran satırlardan tadımlık örnekler:

*Arayacaktın, aramadın.

Gelecektin, gelmedin kadınım.

‘Hastanı bırak da gel’ demeye dilim varmaz.

Fakat hastan bir değil kadınım.

*Bana yeisten ümitsizlikten uyuyamadığım gecelerden sonra,

Sevinçten uyuyamadığım geceler getirdin.

*Senin ‘Seviyorum‘ deyişindeki şiir yeter bana. ,

*Gecelerimin uykusuz olduğuna yanmam, sensiz olduğuna yanarım. ,

*Güzel kızım benim, mert kadınım benim; mukadderat, adını adımın yanına koymakla en güzel işi yapmış oldu.,

*Sarışın kız!

Altında sevmediğim, başakta bakıp geçtiğim sarıyı senin başında sevdim.

*Gönlüme sevmeyi öğrettin; yüzüme de gülmeyi öğret.

 

Bahtiyar Vahapzade’den Üç Eser: Nereye Gidiyor Bu Dünya – İkinci Ses – Feryad

Yavuz Bülent Bakiler’in, Azerbaycan Türkçesinden Türkiye Türkçesine aktardığı bu eser, 1991 yılında, Kültür Bakanlığı tarafından 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 309 sayfa ve sert kapak içerisinde ciltli, şık bir gömlekle kültür dünyamıza kazandırıldı.

Bahtiyar Vahapzade’nin imzasını taşıyan 40’tan fazla fikir ve sanat eseri, çeşitli dünya dillerine çevrildi. Aynı zamanda usta bir tiyatro yazarı olan Vahapzade’nin kitaptaki üç tiyatro eserinde manevî dünyası inkâr edilen, kökünden koparılmak istenen insanların çileleri anlatılmaktadır.

Sovyetler Birliği’nin bütün gücüyle mâsum ve mazlum insanlara zulmetmeye devam etmekte olduğu bir dönemde, rejim aleyhtarı tek bir satır yazmak bile, cesaretin ötesinde bir yürek meselesiydi. Bunu ancak, büyük bir ustalık gerektiren sanat örtüsü altında Bahtiyar Vahapzade ve O’nun kıratında yazarlar başarabiliyordu. Azerbaycan Türkleri, eserlerin sahnelendiği tiyatroların salonlarını hınca hınç dolduruyor ve çılgınca alkışlıyordu.

Bu başarılı eserler, Türkiye Türkçesine aktarıldıktan ve Vahabzade’nin tasvibi alındıktan sonra Türkiye’deki hayranlarına sunulmuştur. Eser, sahnede olduğu kadar kitap sayfalarında da muhteşemdir.

 

Gönlümdekiler ve ötekiler / Hatıralar Işığında Cumhuriyet Tarihi Okumaları 2

Yakın Plan Yayınları tarafından 2013 yılında basılan 223 sayfalık kitabının ‘Söze Başlamadan Önce‘ başlıklı giriş bölümünde Yavuz Bülent Bakiler, eserin adı ile ilgili olarak şu açıklamayı yapmak ihtiyacını duymuş: ‘Başka milletlere, başka kültürlere mensup kimselerin bizim kültür köklerimize karşı hasmane tavırlar içerisinde olmalarına hoşgörü ile bakamam. Onlar, kendilerini ötekileştirmişlerdir. Kültür köklerimiz karşısında yumruk sıkanlar, ötekilerdir. Bizden olmayanlardır.

Türkçe bizim şah damarımızdır. Varlık sebebimizdir. Türkçemizi budayanlar, onu bir kabile dili hâline getirenler, dünkü kütüphanelerimizi taşlaştıranlar yani okunmaz, anlaşılmaz hâle getirenler, milletimizin en büyük düşmanlarıdırlar. Yani bizim ötekilerimizdirler.

Türk cumhuriyetleriyle siyasî, iktisadî ve kültür münasebetleri kurmamıza karşı çıkanlar, bizin ötekilerimizdirler.

Kahramanlarımızı bire indirenler, vatan bütünlüğümüze, ordumuza, dinimize, tarihimize kem gözle bakanlar gönlümüzde olamazlar. Onlar bizim ötekilerimizdirler.

Komünistler bizim ötekilerimizdirler. Onlar benim gönlümde hiçbir zaman yer almadılar.

Bu düşünceleri doğrulayan hadiseleri Bakiler’in kaleminden okuyanlar, O’na hak veriyorlar.

 

Harman

Yavuz Bülent Bakiler’in şiirlerinin toplandığı 240 sayfalık kitap, 17. Baskı olarak 2013 yılında Yakın Plan Yayınları tarafından bastırıldı ve böylece 102.000 adede ulaşıldı. Kitapta Şair Bakiler’in; Türk’e, İslam’a, Turan’a ve Anadolu’ya ait sevgi ve düşünceleri bulunuyor.

Ana, gönül, ölüm, Mevla, bayrak, kahramanlık ve daha pek çok mevzuda kalemini ustalıkla kullanan şair, Arif Nihat Asya’ya, hayrü’l-halef olduğunu ispat ediyor.

 

Sözün Doğrusu 1 ve 2

Birinci cildi 319, ikinci cildi 302 sayfalık eserdeki yazılar, televizyon programı için hazırlandı ve belirli aralıklarla günde 5 defa yayınlandı. Gördüğü rağbet üzerine 2002 yılında Türk Edebiyatı Vakfı tarafından kitap hâlinde yayınlandı. 2 yıl içerisinde 4 baskı yapıldı.

Kitapta, güzel Türkçemizin doğru yazılması ve konuşulması için riayet edilmesi gereken kaideler hatırlatılıyor. Türkçenin bozulmasına sebebiyet verecek yanlışlıklar hakkında bilgi veriliyor.

Yazı yazan, kürsüde, mikrofonda ve ekranda konuşan herkesin mutlaka okuması gereken başucu kitabı mahiyetindeki bu eserin, bakanlar kurulu kararı ile yardımcı ders kitabı olarak kabul edilmesi gerekirdi. İnşallah böyle bir karar alınmıştır, tatbik edilmektedir de haberim olmamıştır. Aksi takdirde bugünden tezi yok, gereken yapılmalıdır. Aksi takdirde neticenin nereye varacağı, Yavuz Bülent Bakiler tarafından çok net ve açık bir şekilde belirtiliyor.

Büyük ustanın Türkçe derslerinden bir bölüm:

Son yıllarda bazı yazarlarımız, ‘bazı ‘, ‘bazen ‘ kelimeleri yerine ‘kimi ‘  kelimesini kullanıyorlar. Meselâ, ‘bazı kişiler’, ‘bazı hastahaneler’, ‘bazı öğretmenler‘ yerine, ‘kimi kişiler ‘, ‘kimi hastaneler ‘, ‘kimi öğretmenler ‘ diye cümleye başlıyorlar. Milletimiz kim-kimi-kime-kimse… kelimelerini hep zamir olarak kullanmıştır. Kim zamiri Türkçede yaygın bir kelimedir. İşte deyimlerimizden, atasözlerimizden birkaç örnek: ‘Kim bilir ‘, ‘Kim kimedum duma ‘, ‘Kim kazandı kim yedi‘ ‘, ‘Kim der ki yoğurdum ekşi ‘, ‘Kim okur kim dinler ‘, ‘Kim öldü kim kaldı ‘, ‘Kim vurduya gitti ‘,  ‘Kimi enine kimi boyuna çeker ‘, ‘Kimi güler, kimi ağlar, dünyadır böyle geçer ‘, ‘Kimi kimsesi yok’, ‘Kimse kimsenin kısmetini yemez ‘ gibi…

Bu örneklerdeki ‘kim-kimi-kimse ‘ kelimeleri zamirdir. Bir de sıfat olan ‘bazı ‘ kelimesi var. ‘Bazı ‘ kelimesi de gerçi, ‘bir takım, birkaç, bir miktar’ karşılığında bir kelime ama yerini her zaman kim, kimi zamirlerine bırakmayan bir kelime. Bir halk türkümüzü hatırlarsınız: ‘Güzel, etme bu nazı Gel bize bazı bazı ‘ yerine ‘Gel bize kimi kimi ‘ diyemezsiniz.

Kimi günler ‘ mi diyelim ‘bazı günler ‘ mi? ‘Bazı yemekler’ mi güzel, ‘kimi yemekler ‘ mi? ‘Bazı anlar ‘ mı daha zarif, ‘kimi anlar ‘ mı?

Bazı yazarlarımız ‘kimi‘ kelimesini hem zamir, hem de sıfat yerine kullanıyorlar demiştim. İşte Hürriyet gazetesinden iki örnek: 1- ‘Geçen kış, onun kitaplarından sana kimi pasajlar okumuştum Pako ‘ 2- ‘Köpekler kimi ısıracağını biliyor

İkinci cümledeki ‘kimi ‘ kelimesi doğru kullanılmıştır. Ama birinci cümle; ‘Geçen kış, onun kitaplarından sana bazı bölümler okumuştum Pako ‘ şeklinde olmalıydı. ‘Bazı ‘ kelimesini belki de Arapça olduğu için kullanmayan yazar, Türkçe karşılığı ‘bölüm ‘ olan ‘pasaj ‘ kelimesine rahatlıkla kucak açabiliyor…

Bir örnek de Türkiye gazetesinden: Bir köşe yazarımız şöyle bir cümle kurmuş: ‘Meclisin açılması ile bazı hareketlenmelerin olacağı ve kimi partilerin güç kaybedeceği de konuşuluyor.’ Peki neden ‘bazı hareketlenmeler ‘ deniliyor da ‘bazı partiler ‘ denilmiyor? Burada ‘kimi ‘ kelimesinin sırf bir özenti olarak kullanıldığını görüyoruz. ‘Bazı ‘ ve ‘bazen ‘ bal gibi Türkçeleşen kelimelerimizdir. Bir kelimeye lüzumsuz yere farklı manalar yüklemek dilde kısırlaşma meydana getiriyor.

*   *   *

Beyaz ‘, Arapça bir kelime, ‘ak ‘ ise Türkçe. Her zaman ‘beyaz ‘ yerine ‘ak ‘ kelimesini koyabilir miyiz? Biz, zor bir işten, alnımızın beyazıyla değil, alnımızın akıyla çıkarız. Bakkala gittiğimiz zaman da ‘beyaz peynir ‘ isteriz; ‘ak peynir var mı?’ diye sormayız.

 

Üsküp’ten Kosova’ya

Yalnız Azerbaycan’ın değil, 350.000.000’lük Türk dünyasının en önemli şair, edip ve mütefekkirlerinden biri olan Prof. Bahtiyar Vahapzâde diyor ki: ‘Mene göre her Türk, ‘Üsküp’ten Kosova’ya isimli kitabı okumalıdır. Amma, onu okuduktan sonra, ağlamayan Türk’e de men Türk demerem.’

Şüphesiz kitaplar, ağlamak için okunmaz. Fakat kitap, gerçekten ağlatan gerçekler ihtiva ediyorsa, gözyaşlarına hâkim olabilenlerin yalnız Türklüğünden değil, insanlığından da şüphe edilir.

Şiir ötesi bir üslupla yazan Yavuz Bülent Bakiler, diğer kitaplarında olduğu gibi, bu eserinde de ‘ifâde gücü’ kavramının doruklarında gezinerek, Osmanlı bakiyesi toprakların tarihini, kültürünü havasını, râyihasını okuyucuya sunuyor.

13,5 x 21 santim ölçülerinde 204 sayfalık kitap, Yakın Plan Yayınları’nda 15. Baskısını yaptı.

 

Tabuları Yıkmak

Yakın ve uzak tarihimizle iç-içe yaşayan Yavuz Bülent Bakiler, Turan ve Türkistan ile bağlantısını koparmadan iç meseleler üzerindeki derin düşüncelerini anlatıyor.

Yakın Plan Yayınları’nın Kasım 2011’de bastığı 208 sayfalık kitapta ele alınan başlıca konular; Osmanlı Cihan Devleti, Atatürkçülük yorumları, Güneş-Dil Teorisi, Ordumuz, Darbeler, Türkçemiz – Türkçe Olimpiyatları, Alevîlik ve benzerleri.

Kimsenin seslendirmeye cesaret edemediği düşünceler yüksek sesle ifade ediliyor. Yıkılması gereken tabular mertçe un-ufak ediliyor.

 

Yavuz Bülent Bakiler’den Bir Şiir:

Ben Doğuluyum

Ben doğuluyum!   ,

Eteği dumanlı, başı dumanlı,

Dağlarda doğmuşum.

Dağ çocuğuyum!

Ben elleri toprak kokan bir babanın,

Ve topraktan koparılmış canlı bir kaya gibi

Burcu burcu vatan kokan bir ananın oğluyum ,

Ben doğuluyum!

Sen buğday benizli mert delikanlım

Aslanım, ümidim, yiğidim, her şeyim ,

Sen doğulu musun hemşehrim,

Gel alnından öpeyim.

Sen Erzurumlusun, dadaşsın belli!

Duruşun çekilmiş bir hançer kadar güzel; ,

Sen bar başlayanda, davul vuranda,

Zurnalar çalanda gel!..

Sen Karslısın balam, sen sınır taşı… ,

Sen Türkmen çocuğu benim sağ elim; ,

Gel seninle Kars’tan ve Ardahan’dan

Türküler söyleyelim…

Sendedir Bayburtlum içimdeki hız ,

Sendendir ufkumda parlayan yıldız.  ,

Yağız atlar üstünde seninle yeni baştan

Destanlar yazacağız.

Kurtar beni Sivaslım gel tut elimden!

Tiyan-Şan Kadır-Gan ufuklarından,

Getirdiğin halı gibi nakışlı türkülerle,

Çektiğin güzelim halaylara can kurban.

Sen Vanlısın hemşehrim hâlinden belli

Gözlerinde pırıl pırıl ışıklar.  ,

Sen Vanlısın hemşehrim kara kaşından,

Kaytan bıyığına kadar!

Bilmez miyim senin Maraşlı olduğunu ,

Söylediğin ağıt ve türkülerden ,

Sen getir ışığı bize her seher,

Güneşin doğduğu yerden.

Ve ey yiğitlerimin en şanlısı ,

Sarıkamış yaylasının esmer delikanlısı! ,

Sen benim baş tacım temel taşımsın ,

Dadaşımsın, kardaşımsın, ülküdaşımsın!

Bir bayrak dalgalanır Ağrı Dağı’nın başında ,

Ve duyulur bir Bozkurt sesi. ,

Varlığı bizdedir bayrağın amma,

Kafkas Dağları’na düşer gölgesi.

Varsın Kafkaslara düşsün gölgesi ,

Kafkas Dağları’nın gölgesi temiz. ,

Şehit dedelerimiz seslenir Kafkas’lardan

Ne güne duruyor mavzerlerimiz?

Biz ki Türk’üz, büyüğüz, tarihin al gülüyüz.,

Bir karış toprağımız bayraklar kadar aziz.  ,

Palandöken Dağları’ndan bir selâm gider ,

Altay Dağları’ndan gelir sesimiz.

Biz genç Doğulular bir gün hepimiz ,

Erzurum, Kars, Maraş, Bayburt, Ardahan…,

Kılıçların kından çekildiği an   ,

Al atlar üstünde bir şafak vakti ,

Sefere çıkacağız doğudan…

Yavuz Bülent Bakiler için dediler ki.

Yavuz Bülent Bakiler, çağdaş edebiyatımızın seçkin ve belirgin şahsiyetlerdendir. Türkçe düz yazısı da şiir gibidir. Akıcı, zevkli, renkli, ahenklidir. Dilimizin zenginliğini, şaşaasını, saltanatını başarıyla yansıtır. Dilimizin, aziz Türkçenin büyük savunucusudur. Yüksek medenî cesaretiyle de meşhurdur. Doğruyu söylemek hususunda hiç kimse onu engelleyemez.

Yılmaz Öztuna / Tarihçi

Bütün minarelerde sustu ezan sesleri ,

Artık yaşamak zordu,

Zehir zıkkım bir rüzgâr esiyordu ,

Irak’ta ölüm sokaklarda kol geziyordu.

Kerkük’te yaşanan tüyler ürpertici bir vahşetin ürkütücülüğünü, olayın içinde yaşamış gibi mısralara yansıtan başarılı şair Yavuz Bülent Bakiler’i, Kerkük’te lise sıralarında iken okumuştum. Bir anda insanı etkisi altına alan bu söyleyiş biçimi, beni kendisine bağlamıştı.

Bir gece Kerkük’te vurdular beni ,

Geçti sokaklardan bir kızıl ordu,

İslâm’ı ve Türk’ü vuruyordu kurşunlar,

Peygamber kabrinde ağlıyordu

Bütün hadis-i şerifler, ayet-i kerimeler,

Yüreğimdeki kordu,

Ama çıplak ayaklı, çıplak kafalı adamlar ,

Beni sokak sokak sürüklüyordu.

Benim kafam kanıyordu, kaldırım taşlarında ,

Evim barkım yanıyordu.  ,

Ve benim cesedim kanlı bir bayrak gibi ,

Demir direklerde sallanıyordu.

Kerkük Katliamı ‘ diye tarihe geçen bu büyük faciayı yaşayan biri olarak şiiri okuyunca, şairinin de bu katliamı bizzat yaşadığını zannetmiştim. Onu tanımak, benim için erişilmez bir saadet olacaktı. Yakından tanıdıktan sonra, kendisinden çekinir oldum. Çünkü konuştuğunuz zaman Türkçenizin vurgularından tutun da kullandığınız kelimeleri bile büyük bir dikkatle hemen süzgeçten geçirir ve sizi uyarır. Güzel Türkçemizin güzelliğini, gerçekten Yavuz Ağabey’in Türkçesinde tanımak mümkündür. Bu Türkçeyle yazılan eserlerini okurken de tiryakisi olmamak kabil değildir.

Prof. Dr. Suphi Saatçi

 

Yavuz Bülent Bakiler, Türkçeyi çok güzel kullanır. Hitabeti müthiştir. Konuşmalarında dinleyenleri tesir altına alacak kadar şuurlu ve heyecanlıdır. Son yıllardaki uydurma Türkçe ile mücadelesi büyük beğeni kazanmıştır. Şimdiye kadar on beş kadar kitabı yayınlanmıştır. Şiirleri, seyahat yazıları, biyografi çalışmaları bunlardandır.

Dedelerinin Azerbaycan’ın Karabağ Bölgesi’ndeki Ağdam şehrinden Sivas’a göç ettikleri bilinir. Yıllar sonra Azerbaycan’a gidecek, orada akrabalarını bulacak ve

Şimdi Azerbaycan’da mevsim bahardır,

Ama türküleri yine, baştanbaşa efkârdır,

Düşlerime yağan kardır,

Boynu bükük bir diyardır,

Yardır  ,

Ağzı köpüren atlar üzerine yeminim vardır,

Azerbaycan yüreğimde bir şahdamardır.

Diyerek duygularını dile getirecektir.

Yücel Hacaloğlu / Türk Ocakları Genel Sekreteri