29.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 803

AKP Kendi Yarattığı Frankeştayn’a Yenildi

0

7 Haziran seçimlerinin sonucu olarak okuduğum tek sonuç var: Normalleşiyoruz. Kaç zamandır yaşadığımız toplumsal anomali ve anormallikler yavaş yavaş üzerimizden kalkacak inşallah.

“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez” (Lokman 18) âyetine rağmen tekebbür ve enaniyette Türkiye rekoru kıranlar maçı kaybetti.

Millet, Adalet ve Kalkınma Partisi‘nin ‘ak‘ görünümlü ‘kara‘ zulmünü savmak için terörle ilişikli bir partiyi bile paravan olarak kullandı. “Kırk katır mı, kırk satır mı?” sorusuna cevap kırk satır olarak verilmiş gözüküyor.

Şimdilerde HDP’nin geldiği noktadan en çok şikâyetçi olan ve seçim sath-ı mailinde pek bi milliyetçi edalar takınan uzatmalı İktidar, aslında bu canavarın beslenip bu kadar büyütülmesinin de tek müsebbibi.

2002 yılında AKP 58’nci Hükümet olarak 57’nci Hükümet’ten terörü sıfırlanmış ve tavizsiz bir ekonomik istikrar paketi uygulayan bir Türkiye devralmıştır. Aynı tarihte TBMM’de PKK ile ilintili Milletvekili sayısı da ‘sıfır‘dı.

AKP’nin terörü azdırıcı ve teröristlerle resmî anlamda müzakere edici politikalarıyla birlikte 2007’de DTP adı altında 21 Milletvekili, 2011’de de BDP adı altında 35 Milletvekili çıkarabildiler. 1’nci ve 2’nci Habur Rezaletleri de bu sıralarda yaşandı.

Âkil Heyetleri‘nde ‘Yüzüklerin Kardeşliği’ne benzer AKP – HDP Kardeşliği‘ne il il biz direnirken siz nerdeydiniz? “HDP bundan sonra Çözüm Süreci’nin ancak filmini yapar” demek için illâ sandık darbesi yemeniz mi gerekiyordu?

Frankestein romanında ve filminde Yaratık onu üreten Doktor‘un adıyla anılmaktadır. HEP’ten DBP’ye 10 kere ad değiştirse de Ayrılıkçı Kürt Hareketi’nin Meclis’te 80 sandalyeye sahip olmasını tarih Dr.Erdoğan’a yazacaktır.

Dahası terör tabanlı bir parti Başbakan ve Cumhurbaşkanı‘nın sayelerinde bir Türkiye partisi olabildi. Davutoğlu’nun az günahını alalım; yüzde 6’lardaki bir partiyi yüzde 13’lere taşımak daha çok Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük başarısıdır.

Kurtlar Vadisi’nde bir ‘Muro‘ karakteri vardı. Başlangıçta adam öldüren, kafa koparan Muro ilerleyen bölümlerde lânet olası ‘insan sevgisi‘nin baş mümessili olmuştu. Gayri yeni Muro ‘Selo‘dur, Selo-can‘dır.

Cem Uzan gibi iyi bir imaj çalışması olarak kayıtlardaki yerini aldı Selahattin Demirtaş; saz çalan, çocuklarını ayakkabılarını bağlayan ve mutfakta eşine yardım eden iyi halli evcimen aile babası. Biz de yedik!

Yalçın Akdoğan, Selahattin Demirtaş’lı HDP’nin ‘proje‘ olduğunu ifadelendiriyor ki doğru. 2002’nin Tayyip Erdoğan’lı AKP’si de bir projeydi. Elin şeyiyle gerdeğe girenler elin şeyiyle gidiyorlar.

Koalisyonlar devri başlasa da, proje ardına projelendirme yapılsa da normalleşme yolundayız. Elmayla armudu aynı kefeye koyup camilerde “ırkçılık hutbesi” verenler ve verdirenler kaybetti. Millîcilerle filimciler kazandı.

 

Sorumlusun Şimdi Ağ-la-ma-ya-cak-sın!

0

Seçimleri geride bıraktık ve aslında çok ta sürpriz olmayan bir tablo ile karşı karşıya kalındı. Oylarını düşürüp tek başına iktidar olmayı kaybeden AKP ve destekçileri kendilerine oy vermeyen herkesi ‘vatan haini’ olarak suçlamaya devam ediyorlar. Peki niye? HDP’ ye oy vermek PKK’ya oy vermek demekmiş.

Bozuk saat misali bunca senedir ilk defa doğruyu söylediler. HDP’ denen parti dağdaki terörist örgütün şehirdeki siyasal uzantısından başka bir şey değildi. Bunu hepimiz biliyorduk. Asıl şaşırdığımız nokta ise bu vizyon sahibi, ileri görüşlü, her biri bir toplum bilimci, bir siyasal sistem analisti, politika uzmanı, alimden daha alim olan AKP’ seçmeninin bu duruma oldukça sert tepki vermesiydi. Biz kendilerinden bir özeleştiri beklerdik.

‘Çözüm süreci’ denen sürecin bu noktalara gelebileceğini, bunun sonucunda kötü şeylerin olacağını, kullanılan bütün enstrümanların yanlış olduğunu defalarca kendilerine söylenirken çözüme destek vermeyenler için ‘üstün empati’ yetenekleri ile ne düşündüklerini çözümlemeye çalışıp, destek vermeyenleri ‘terörist’, ‘kandan beslenen’ gibi sıfatlarla adlandırıyorlardı.

Aslında ‘sorumlu’, ‘suçlu’, ‘hain’ çok uzakta değil. HDP’nin meclise girmesinde en büyük hak sahibi ve fedakarlık yapanlar yine kendileriydi! Seçim kaybedilirse boğazlarda duran hayali düşman gemileri işgale başlayacak olduğu için kefenleri yanlarında, kelleleri koltukta gezen bu ileri seviyede vatan sevdalıları bunu nasıl oldu da göremedi. Vatan kavramının ‘para’ ile ölçülememesi buna sebep olmuş olabilir mi bilemiyoruz tabi.

Neler deniyordu peki o barışı getirecek süreçte, neler olmuştu, neler olacaktı. Biraz hatırlamakta fayda var elbette.

O zaman Başbakan olan sayın Erdoğan, ‘teröristle görüşen şerefsizdir, böyle bir şey mümkün mü?’ dedikten çokta sonra olmayan bir zamanda Oslo’da PKK ile müzakereler başlamadı mı? Sonra Habur’daki rezalette yine kendisi; ‘bu görüntüler içimizi umutla dolduruyor’ demedi mi? Yine kendisi 2013 yılında Diyarbakır’da; ‘dağdakilerin indiğini, cezaevlerinin boşaldığını göreceğiz’ demedi mi?

Diğer yandan ‘Kuzey Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki kardeşlerinize selam gönderen o değil miydi? Hatırlayın rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun ‘Diyarbakır’da yargılanmalı ve ilk fırsatta da Habur’da infazı yapılmalıdır’ dediği Barzani’nin ayakta alkışlandığı, Şivan Perver’in ağırlandığı, el ele yüründüğü, sevgi gösterilerinin yapıldığı, ‘megri megri’ türküsünde birlikte ağlanıldığı günü! Ortaya çıkarılan bir ‘iyi’, bir ‘kötü’ PKK hikayesi. Şimdi sorun bakalım iyi olan mı kötü olan mı girmiş meclise!

Sonrasında Başbakan Davutoğlu’nun ‘Kobani’ye selam ediyorum’ çıkışı. Ekranların derin analizcisi Yiğit Bulut, ‘Öcalan Türkiye’nin önünü açıyor’ demedi mi? Beşir Atalay, ‘Öcalan’ın mesajları bizim de düşüncemiz’ demedi mi? Mehmet Metiner, ‘Öcalan Türkiye’nin demokrasisine katkı sağlıyor’ demedi mi? Yalçın Akdoğan, ‘Öcalan’ın olayları okuma kabiliyeti ve tecrübesi var’ demedi mi? Bülent Arınç, bu süreç için ‘dağa çıkışlar daha nitelikli hal aldı’ demedi mi? Peki eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin, ‘Öcalan bölgenin reel politiğini daha sağlıklı okuyor’ demedi mi?

Bakın yabancı değil yine AKP’nin Ermeni Milletvekili Etyen Mahçupyan: ‘Öcalan’ın çok geniş bir prestij alanı var. Nadir insanlardan birisi’ demedi mi? Avanelerden Nihal Bengisu Karaca: ‘Öcalan çıktı geleceği gösteren bir konuşma yaptı. Eğer Öcalan’ın Nevruz’da uzattığı eli havada bırakırsak bunun vebali altında kalırız’ demedi mi? KCK’ dan serbest bırakılanlar akil adam olmadı mı?

 

Yine ‘doğrunun tek adresi’ olarak izlediğiniz medya organları size ‘mübarek’ bir ‘Öcalan’ kakalamaya çalışmadı mı?

Şimdi bütün bunlar olmuşken bunlara destek vermiş olan sizler ne cüret ki çıkıp ta ‘vatanseverlik’ taslıyorsunuz. Aşık mecliste olur da maşuk hiç dışarıda kalır mı?

Sorumlusun ve ağ-la-ma-ya-cak-sın!

 

Toplumsal Yozlaşma

 

Tarihsel süreç içerisinde etik kavramının birçok tanımı yapılmıştır.

Etik; insanların kurduğu bireysel ve toplumsal ilişkilerin temelini oluşturan;“değerleri, normları, kuralları doğru- yanlış ya da iyi- kötü” gibi ahlaksal açıdan araştıran bir felsefe dalıdır.

Günümüzde etik kavramı, daha çok iş hayatı içerisindeki davranış biçimlerini irdeleyen, düzenleyen bir disiplin olarak görülmektedir.

Ahlak kavramı ise, kişilerin sosyal yaşam içerisindeki ilişkilerini düzenleyen bir disiplin olarak görülmektedir.

Etik, her şeyden önce bütün etkinlik ve amaçların yerli yerine konulması, neyin yapılacağı ya da yapılamayacağının; neyin isteneceği ya da istenmeyeceğinin; neye sahip olunacağı ya da olunamayacağının bilinmesidir.

Etik; iyi, kötü, yararlı gibi sorunları inceleyen, ahlaki bir davranış kuralı ortaya koyan, hangi davranışın iyi olduğunu, neyin yaşama anlam kazandırdığını gösteren ahlak bilimi olduğuna göre, bu tanımın sınırladığı tüm değer, kavram ve eylemlere her bireyin saygılı olması gerekir.

Tüm var olan ve kabul görmüş etik değerleri reddedebilmek mümkün değildir. Çünkü etik değerler, insan yığınlarını toplum, insanları birey yapmaya yetebilecek güçte altyapı oluştururlar.

Toplumu oluşturan bireyler olduğuna göre, tek tek bireylerin ahlaki gelişimlerinin ortalaması toplum ahlakını oluşturur.

Toplumsal yaşam içinde herkesin üzerinde anlaştığı, gittikçe genişleyen ortak bir değerler sistemine ihtiyaç vardır.

Toplumsal yaşama temel oluşturan bu etik değerler, toplumda çekişen ve çatışan tarafların hiçbir ortak yanı kalmadığında bile ortak tutamak durumundadır.

Fakat gerçek adaletin, sadakatin, dürüstlüğün ne olduğu, sürekli bir tartışma konusudur. İnsanlar, en uygunsuz davranışlarını bile ahlaki sınırlar içinde göstermeye çalışırlar.

Bir toplumun üyesi olmanın ilk koşulu, var olan ahlaki çerçeveyi kabul etmektir.

Toplum içerisinde değer karmaşası oluşması ve zamanla “faydacılığın” her şeyin önüne geçmesi, etik kurallarının uygulanmasını etkiler. Bu durumda “toplumsal yozlaşma” ortaya çıkar. Toplumda oluşan yozlaşma hayatın her alanını etkisi altına alır.

Günü kurtarma adına yapılan göstermelik çalışmalar, teknolojinin hızla gelişmesi, bireylerin dengesiz ve kötü yaşam koşulları, aşırı hırs, bencil ve açgözlü davranmak, maddi ve manevi tatminsizlik, servet açlığı, ideolojik ya da siyasal ayrımcılık yozlaşmayı tetikleyen nedenlerin başında gelmektedir.

Toplumsal yozlaşmanın nedenlerini şöyle gruplayabiliriz:

-Kamu yapısından kaynaklanan nedenler

-Ekonomik yapıdan kaynaklanan nedenler

-Siyasal yapıdan kaynaklanan nedenler

-Bürokratik yapıdan kaynaklanan nedenler

-Toplumsal yapıdan kaynaklanana nedenler

-Tarihsel nedenler

Bir ülkede ekonominin kötüye gidişi toplumu ve doğal olarak fertleri etkiler. Bu etkilenme zamanla yoksullaşmayı getirir. Bu da eğitim başta olmak üzere birçok alanı etkiler. Fiziksel ve ruhsal anlamda sağlıklı insanlar yetişmesi güçleşeceğinden ahlaki yozlaşmanın altyapısı oluşur.

Toplumun farklı kesimlerinin siyasi alanda kendini ifade edememesi, siyasetin dar birkesimin elinde kalarak kişisel çıkarlara alet edilmesi, siyasal kayırmacılık, rüşvet yozlaşmaya neden olur.

Bilindiği gibi devletin vatandaşlarına sunduğu hizmetler bürokratik kurumlar aracılığıyla sağlanır. Bu kurumlarda, adaletin eşit, hakça ve hızlı dağıtılamaması,  parasal gücün hak ve adaletin önüne geçmesi, yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet, dalkavukluk, yetkileri çıkar karşılığı kötüye kullanma, rüşvet, zimmet, adam kayırmacılık, rant kollama gibi istenmeyen davranışlar toplumdaki yozlaşmanın önemli sebeplerindendir.

Her yöneticinin tarafsız davranması ve politik yöneticilere tarafsız bilgi sunması gerekmektedir. Yöneticilerin politize olması durumunda görev yaptığı kurum politik bir görünüm kazanır, yönetici astları, yöneticiden çok politikayı araç olarak görürler. Sonunda politik ilişki ve kayırma, yönetimsel yeterliliğe üstün tutulur.

Toplumsal yapıda oluşan kültürel bozulma da yozlaşmayı oluşturan önemli unsurlardan biridir.

“Toplumsal yozlaşmanın önlenmesindeki etkili yollardan biri, “sosyal adalet” in tesis edilmesidir.

“Sosyal adalet”, herkesin hakkının eşitlik ilkesine göre gözetilmesi, adaletin yaygınlaştırılmasıdır.

Yani; herkese kabiliyetine uygun yükselme imkânlarının tanınması, insanlardaki doğuştan var olan yeteneklerin gelişmesine fırsat hazırlanması, herkesin ürettiği hizmet ve yaptığı görev karşılığında hak ettiği maddi ve manevi mükâfata kavuşturulması, sıkıntıların ve nimetlerin adalete uygun olarak dağıtılması demektir.

Sosyal adaletin yaygın olduğu toplumlarda insanlar tasada ve kıvançta ortak davranmanın gereğine inanırlar. Böyle toplumlarda sosyal refah düzeyi de yüksek olur.

Bu sayede her fert, çabasının karşılığını görür, haksızlığa uğramaz; vazife, hak, mükâfat hususunda herkes yarınından emin olur. Sosyal adalet, toplumda demokratik hak ve hürriyetlerin herkese eşit ölçüde verileceği bir ortam hazırlar.

Hiç kuşkusuz sosyal adaletin, bir milletin bütün fertlerinde, bir devletin bütün müesseselerinde yerleşmesi o ülke insanlarının çok dengeli ve mutlu bir hayat sürmelerine sebep olur.

Doğru olanı savunmak cesaret ister.  Cesaret; inandığımız şeyleri yapmak değildir! Cesaret; doğru olanı, etik olanı yapabilmektir.

Sevgiyle kalın…

 

AKP Hem Suçlu Hem Mağdur!

AKP’nin Dış İlişkiler Genel Başkan Yardımcısı olan ve 7 Haziran 2015 seçimlerinde Siirt milletvekili seçilen vede adının önünde akademik bir ünvan bulunan Yasin Aktay’ı “Türk diye bir ırk yoktur” ve “Recep Tayyip Erdoğan, Salli Ala Muhammed” nakaratlı türkü söylemek gibi kabulü mümkün olmayan hususlarla tanıyorsunuz.

Bu beyefendi aynı zamanda Akp’nin gazetesi hüviyetini taşıyan Yeni Şafak’ta köşe yazıları yazıyor.Bakın bu gazetede 13 Haziran 2015 Cumartesi günü neler yazmış.

“…Açıkçası silahların gölgesinde,her türlü zor ve baskı altında oylarına el konulan  kürtler gerçeği söz konusudur” demektedir. Hani Doğu ve Güneydoğu’da devlet vardı. Birde diğer siyasi partilere niye oralara gidip miting yapmıyor ve siyasi faaliyet göstermiyorsunuz diye utanmadan soruyordunuz! Demekki sizde orada “her türlü zor ve baskı” olduğunu alenen kabul ediyorsunuz!

Devam ediyoruz “…bir muhtarın seçimlerden önce,seçim kampanyası kapsamında öldürülerek geriye kalan herkese mesaj verildiği bir ortamdan bahsediyoruz. Merak edenler için söyleyeyim, o muhtarın köyünde yani, kendi muhtarları öldürüldü diye intikan hissi duyması gereken Bağgöze köyünde Hdp’ye yüzde 80’in üzerinde oy çıktı”… Siz Akp olarak pkk’nın siyasi uzantısı olduğu herkesçe alenen kabul edilen Hdp ile çözüm denilen dağılma sürecini yürütmedinizmi? Bir de insanlardan “intikam hissi” duymasını bekliyorsunuz.Neresi doğrudur bu düşüncenin?

“Seçimlerden bir gün önce bir çok il ve ilçede Akp’nin bütün müşahitleri aldıkları tehtid ve güvensiz ortamı gerekçe göstererek kartlarını iade etti. Yani pkk silahının gölgesindeki bir çok sandığa Akp müşahit bile gönderemedi. Bir çok ilçede,köyde hatta şehirlerde açık oy kullanıldı.”… Neymiş efendim! Güvensiz ortam,silahların gölgesi, korkudan açık oy kullanmak… Türkiye’yi Akp bugünlere getirmedimi? Nerede seçimlerden bir gün önce “Milliyetsiz Türkiye” diye hutbe okutan soysuz sopsuz Diyanet? Önleyemedimi bunları?

Biz okumaya devam edelim Yasin Aktay’ı:“…Seçimlerden önce tek tek bütün evlere anketör kılığında defalarca ekipler yollanıp mesajlar verildi.Bize intikal eden sayısız şikayeti resmiyete çevirecek bir yol bile bulunamadı.Bir çok köyde çocukları kaçırılan aileler ve köylülere açıkça seçimle ilgili mesajları gönderildi”… İyi de niye bunlardan şikayetleniyor? Genel Başkan Yardımcısı olduğu ve şimdide milletvekili seçildiği Akp, bu memleketi 13 yıldır tek başına yönetmedimi? Türkiye’yi bu duruma Akp ve RTE getirmedimi? Neden şikayet ediyor bu adam? Nerede Akp’nin yönettiği devlet? Valiler,kaymakamlar,savcılar, emniyet ve ordu mensupları ne iş yapar? Nedir bu acziyet?

Aldatmayın ve kandırmayın artık bizleri! Hem yapıyor,hem mağduru oynuyor hemde utanmadan Türk Milletini kandırıyorsunuz.Bunları bir muhalif olarak ben söylemiyorum, 13 yıl iktidar olmuş Akp’nin en üst düzey yöneticisi söylüyor…

Ama Akp,Türk Milletini aptal yerine koydu ve koymayada devam ediyor. Ne diyelim, şeytan dürttü,bir Yeni Şafak aldık ve Yasin Aktay’ın yazdıklarını okuduk… Allah bunları yanıltıyorda bizde gerçekleri onların ağzından yada kaleminden sizlere gösteriyoruz.Akp, ülkenin Doğu ve Güneydoğu’sunu pkk’ya teslim etmiş, muhalefeti boş yere suçluyor ondan sonrada mağduru oynuyor, gerçek budur!..İnşallah akıl gözünüz bir an önce açılır.

 

Milli İradenin Beklentileri

7 Haziran 2015 Genel Seçimini geride bıraktık. Ancak ortaya çıkan tablo daha uzun süre tartışılacağa benzemektedir. Türk Milletinin iradesi her şeyin üstündedir ve bu iradeye saygı duymak demokrasinin bir gereğidir. Ancak bu seçimlerde halkın hür iradesinin tecellisi genelde birçok engelle karşılaşmıştır. Devlet kaynaklarının ve dini değerlerin bu ölçüde istismar edildiği ve eşit olmayan bir yarışın ortaya çıktığı bir seçim dönemi az bulunur. Propaganda hiçbir engel tanımamış, camiler bile kullanılmıştır. İktidar yeni Türkiye dediği bir tasfiye uğruna her imkânı kullanmıştır. Muhalefet partilerinin propagandalarına TRT’de ve diğer birçok yerde sınırlamalar ve önlemeler getirilmiş, medeni ölçülerden uzaklaşılmıştır.

Akla gelmedik imkânların kullanılmasına rağmen, iktidar tek başına hükümet kuramamış, koalisyon arayışına çıkmıştır. Tek parti yönetimi mi, yoksa koalisyon mu tartışmaları gündeme oturmuştur. Bunlardan birinin diğerinden daha iyi olduğu iddia edilemez. Gerek tek parti iktidarını, gerek koalisyonu teşkil edenlerin zihniyeti, demokrasiyi benimsemesi, hukuka saygısı ve devlet adamlığı ile ilgili kalite sorunları daima öne çıkmıştır. Bu bakımdan koalisyonlar peşin olarak dışlanamaz.

Türkiye 13 senedir tek parti ile yönetilmesine rağmen, geldiğimiz nokta siyasi, iktisadi ve sosyal bütünleşme bakımından iç açıcı değildir. Gelir dağılımı daha da bozulmuş, tarım perişan olmuş, yolsuzluklar ve hukuk dışı uygulamalar zirve yapmıştır. Yakınlar gözetilmiş, fırsat eşitsizliği doğmuştur. % 18,4’e varan fiili işsizlik, dış borç ve câri açık rekora koşmaktadır. Manevi ve ahlâki değerler aşınmış, meşru ile gayrimeşru arasındaki mesafe kapanmıştır. Muhafazakârım diyenlerin, muhafazakârlığı tartışılır olmuştur. Hukuk devleti kan kaybetmiş, partizanlık ve kadrolaşma artmıştır. Yeni Türkiye’ye varmada tramvay rolü oynayan yeni anayasada milli kimliğin inkârı söz konusudur. Parlamenter demokrasi suçlanmakta ve yerine tek adam egemenliği olan başkanlık sistemi dayatılmaktadır. Türkiye’yi milli ve üniter devletten ortaklık devletine dönüştürme, bölerek sözde bütünleştirme ve federalleştirme çözüm zannedilmektedir. Önce Orta Doğu’da ülke itibar, güven kaybetmiş ve yalnızlaştırılmıştır. Terör örgütlerine doğrudan ve dolaylı destek söz konusu olmuştur. Katil terör örgütü devlete rakip ve muhatap kılınmış, meşrulaştırılmış ve dokunulmaz kılınmıştır. Sık sık anayasa ihlalleri yapılmıştır. Türkiye hiç de hak etmediği otoriter ve totaliter klasik bir Orta Doğu Arap ülkesine özenmiştir. Kin, nefret ve kamplaştırma yaygınlaşmıştır. Türk milletine mensubiyet şuuru zayıflatılmıştır. Fert ve sosyal guruplar arasında sosyal bağlar zayıflamıştır. Türk Milleti yerine, etnik guruplar ve paralel yapılar ittifakı önemsenmiştir. Terörle mücadele, müzakere ve pazarlığa dönüşmüştür. Devletin üst bürokratları İmralı ve Kandil arasında adeta postacı olmuşlardır. Oslo’da tavizler verilmiş, Dolmabahçe’de 10 maddelik mutabakat sağlanmıştır. Bir ara teröristlerin ülkeye toplu girişlerinde çadır mahkemeleri kurulmuş, hukuk devleti ayağa düşürülmüştür. 6-7 Ekim Kobani bahanesi ile meydana gelen kalkışmada 50 civarında vatandaşımız hayatını kaybetmiş, sorumlularına dokunulamamıştır. Yanlış politikalarla terör örgütü siyasallaştırılmış ve Meclisteki kolu güçlendirilmiştir.

Türk Milletinin iradesine uygun bir şekilde koalisyonların gerçekleşebilmesi için;

–         Cumhurbaşkanı Anayasa’ya bağlı kalmalı, parlamenter demokrasi takviye edilmeli, başkanlık sistemi devre dışı kalmalıdır.

–         Yolsuzlukların üzerine gidilmeli ve dosyaları açılmalıdır.

–         Hukuk devletine saygı sağlanmalı, hukukun üstünlüğü, bağımsızlığı ve tarafsızlığı temin edilmelidir.

–         Açılım ve sözde çözüm süreci gibi fantezilerden uzaklaşılmalı, sorunlu bölgelerde kamu düzeni sağlanmalıdır.

–         Kutuplaştırma, insanları ötekileştirme ve aşırı kadrolaşma terk edilmelidir.

–         Terörle müzakere ve pazarlıktan vazgeçilmelidir.

–         Ülkenin milli birlik ve bütünlüğü konularında hassas olunmalıdır.

–         Özgürlükler ile güvenlik arasındaki anlamlı denge korunmalıdır.

–         1923 sonrasını reddeden yeni bir anayasa değil, ülke ihtiyaçlarına uygun anayasal değişiklikler yapılabilmelidir. Halkımız tek parti iktidarını devre dışı bırakırken yukarıdaki ve benzeri hususların gerçekleşmesini de beklemektedir.

 

Gönlümden Geçen Koalisyon Başka, Başa Gelecek Başka

Lafı eğip bükmeden gönlümden geçen koalisyonu açıklayacağım. Benim için birinci öncelik, ülkemizin bir bölümünü PKK terör örgütünün yönetmesini sağlayan/ sağlayacak, “çözüm sürecinin” sona erdirilmesidir.

Ekonominin düzeltilmesi, hukukun üstünlüğünün tesis edilmesi, Cumhurbaşkanının anayasal yetki sınırlarına çekilmesi, yolsuzluk ve hukuksuzlukların faillerinin yargılanması çok önemlidir. Ancak telafisi mümkün olmayan en önemli husus, ülkenin bütünlüğü ve milletin birliğinin korunamamasıdır.

Bu öncelikli mesele için HDP’siz ve fakat MHP’li bir hükümetin kurulması gerekli.

Çünkü Mecliste temsil edilen dört partiden üçü “çözüm sürecinin” devamından yana. Sadece MHP karşı.

MHP’nin içinde bulunduğu veya dışarıdan destekleyeceği hükümet formüllerinde “çözüm süreci” devam ettirilemez.

HDP’nin destekleyeceği hükümet formüllerinde ise PKK’nın istediklerinin adım adım verileceğine şüphe yok.

MHP’nin CHP ile koalisyon kurabilmesi için HDP desteği şart. Fakat HDP destekli bir hükümette yer almak MHP’yi bitirir. Yani böyle bir koalisyon mümkün olmaz.

O halde benim gönlümden geçen hükümet formülü için tek seçenek kalmakta. MHP’nin Ak Parti ile koalisyonu. Ancak Erdoğan vesayetinden kurtulmuş, hukuk çizgisine çekilmiş bir AKP ile.

Zaten Milliyetçi Hareket Partisi, Ak Parti ile koalisyon yapmak için, hukukun üstünlüğünün tesis edilmesi, Cumhurbaşkanının anayasal yetki sınırlarına çekilmesi, yolsuzluk ve hukuksuzlukların faillerinin yargılanmasını da şart koşmaktadır.

Tamamen demokratik ve hukuki olan bu talepleri mevcut Başbakan Ahmet Davutoğlu ve AK Parti’nin bir kısmı kabul etmek isteyecektir. Cumhurbaşkanının vesayetinden ve hükümeti etkisiz, önemsiz gösteren hatta aşağılayan ön almalarından, seçim mitinglerinden bu kesim de rahatsız.

Esasen MHP tabanıyla benzerliği çokça vurgulanan Ak Parti tabanı çözüm sürecinin sona ermesinden de, hukuk devleti ve yolsuzluk konularında yaşanacak normalleşmeden de mutlu olacaktır.

Böyle bir koalisyonda ayrıca dış politikadaki aşırılıklardan dönme, ekonomik alanda gerekli tedbirleri kolaylıkla almak söz konusu olacağı için ülkemiz de, her iki parti de kârlı çıkacaktır.

Ancak Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Ak Parti üzerinde (vesayet diye tanımlanan) etkinliği var. Erdoğan saraydan ayrılmayı da, 17/25 Aralık dosyalarının yeniden açılmasını da, yetkilerinin daraltılmasını da kabul etmek istemeyecektir. Bu O’nun için siyasi intiharla eşdeğerdir.

Bu koalisyon modeli üzerinde ilk engel Tayyip Erdoğan, ikinci engel ise MHP yönetiminin tavrıdır. MHP yönetiminin iktidar olmak istemeyen bir tavır içinde olması olumsuz bir algı yaratıyor.

MHP Genel Başkan Devlet Bahçeli‘nin AKP’yi hukuk çizgisine çekerek, çözüm sürecinden vazgeçirerek koalisyona zorlaması gerekiyor.

Oysaki Bahçeli bunun yerine, partisinin halk tarafından en çok sevilen iki değeri Meral Akşener ve Sinan Ogan ile uğraşıyor. “MHP grubunda keşke on Meral Akşener, yirmi Sinan Ogan olsa” diyeceği yerde, böyle yapay problemler çıkarması da kamuoyunda hoş karşılanmıyor.

Bu bakımdan mevcut şartlar altında benim gönlümdeki MHP+AKP formülünün gerçekleşmesi maalesef daha zayıf bir ihtimal.

*****

BAŞA GELECEK KOALİSYON: AKP+CHP

Seçimin ertesi günü, 8 Haziran sabahı yazdığım analizde de en güçlü koalisyon ihtimalinin AKP+CHP koalisyonu olduğunu belirtmiştim.

Bazı zorlukları olduğu malum. Ama bunlar aşılabilir. Çünkü:

a- Bülent Arınç’ın ifadesiyle, AKP kendisiniiktidarda olmaya mahkûm ve mecbur hissediyor.” Sebebi malum. AKP iktidar olmazsa, yolsuzluk ve hukuksuzluk dosyaları açılacak. Birçok önemli isim hırsızlık ve rüşvetten, vatana ihanete varan suçlamalarla yargılanacak. Bürokrasinin bir kısmı (mesela MİT Başkanı) fiilen değiştirilecek, bir kısmı kendiliğinden tavır değiştirecektir. Ve her dönemde güçlüden yana tavır alan medya ve sermaye AKP aleyhine dönecektir. Böylece AKP hızla çözülmeye gidebilir.

Ayrıca Ahmet Davutoğlu’nun Başkan ve Başbakan olarak devam edebilmesi hükümet kurmasına bağlı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da, bir koalisyon hükümeti kurulmasını istiyor ise, CHP’nin kendisini rahat bırakması şartıyla, bu modeli öncelikle tercih edebilir.

b- CHP ne yapsa muhalefette iken yüzde 25-26 sınırını aşan oy alamıyor. Hem Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin Genel Başkanı olarak kalabilmesi ve hem de iktidara susamış CHP teşkilatlarının iktidar nimetleriyle tanıştırılması için CHP de kendisini iktidar olmak zorunda hissediyor. Yani bu koalisyon seçeneğinin muhtemel ortakları iktidar olmaya çok hevesli.

c- “Çözüm süreci” konusunda kendisini bağlamış gözüken AKP kadar, CHP içinde de bu sürece destek verenler çoğunlukta. Ulusalcı kanat partiden tasfiye edildiği için CHP grubu adeta dikensiz gül bahçesi. Sürecin yürütülüşünde şeklen bazı değişiklikler yapılarak proje devam ettirilebilir. Tabandaki ulusalcı damar ise yoğun propaganda ile tepkisizleştirilebilir.

d- Dış güçler ve içeride büyük sermaye AKP + CHP koalisyonu istemekte. Tarihi tecrübemiz gösteriyor ki, bu güçlerin istediği formüller genelde uygulanır.

*****

AKP + CHP KOALİSYONU KURULURSA…

  • HDP hükümeti dıştan destekler. Böylesine geniş bir temsil kabiliyeti olan koalisyonun kurulması ilk önce ülkede geniş bir rahatlama sağlar.
  • Uluslararası destek ekonomik kriz ihtimalini azaltır.
  • “Çözüm süreci” devam eder. Çok uzun olmayan bir vadede, bölgede PKK’nın fiilen yönettiğiÖzerk Kürdistan” hukuki meşru bir devletçik haline gelir. Öcalan’a af çıkar, bu özerk devletin başına geçer.
  • Bir dahaki seçime AK Parti de “Sivas’tan ötesine geçemez.”

Ancak AKP ve CHP tabanları arasında sosyolojik ve dünya görüşü olarak ciddi bir doku uyuşmazlığı olduğu bilinmektedir. Ayrıca Cumhurbaşkanının yetkileri, yolsuzluk ve hukuksuzluklarla ilgili harekete geçecek MHP veya HDP’nin talep edeceği yasal düzenlemeler için, CHP’nin “hayır oyu” kullanması kolay olmayacak. AKP kendisini çökertecek hususlarda, muhalefetle (MHP ve/veya HDP ile) işbirliği yapacak bir ortakla yürümek istemeyecektir. Yani zor ve sancılı bir koalisyon denemesi olacak.

Bana göre kalıcı ve Türkiye’nin normalleşmesini sağlayacak model, Tayyip Erdoğan vesayetinden kurtulmuş Ak Parti ile MHP’nin kuracağı koalisyondur.

*****

BAYKAL, TAYYİP ERDOĞAN’IN KARİZMASINI FENA ÇİZDİ

“Cumhurbaşkanı vesayetinden” kurtulmak kolay olabilir mi? Bunu zaman gösterecek.

Ancak bugün sade bir CHP milletvekili olan Deniz Baykal tek başına, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın o kadar da güçlü olmadığını gösterdi.

Kendisiyle görüşmek isteyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, Baykal “Saray’a gelmeyeceğini” söylediği için Erdoğan Dışişleri konutunda görüşmeyi kabul etti.

“Tek adam” Erdoğan, arkasından halk desteği gidince o meşhur gurur ve kibrini mecburen bir yana bıraktı.

Saray’ın meşruluğunu tartışan partilerin haklılığını zımnen kabul etmek zorunda kaldı. Artık bundan sonra 1200 odalı Saray “Cumhurbaşkanlığı Külliyesi” olarak kullanılması pek mümkün değil.

Bence bu olay Erdoğan’ın siyasi hayatı için bir kırılma noktasıdır.

 

 

Çok Bilinmeyenli Koalisyon Denklemi

0

7 Haziran 2015 Milletvekili Genel Seçimleri sonucunda oluşan siyasi tablo, tek partiye iktidar olma imkânı vermemiştir. Bu durumda yapılacak olan, siyasi partilerin ortak noktalarda buluşarak bir koalisyon kurup ülkeyi hükümetsiz bırakmamaktır. Bu ülke son yıllarda en çok ötekileştirici ve kutuplaştırıcı nefret dilinden çekti. Şimdi ülkenin ılıman bir siyasi iklime ve uzlaşma kültürüne ihtiyaç vardır. Zaten hiçbirsiyasi partinin, siyasi menfaat hesaplarıyla ülkeyi hükümetsiz bırakma hakkı yoktur.

Şu anda oluşan Meclis tablosunda çok sayıda koalisyon seçeneği bulunmaktadır. Bu seçenekleri genel olarak, “çoğunluğa dayalı seçenekler”,”azınlığa dayalı seçenekler” ve “Meclis dışından seçenekler” olmak üzere üçe ayırabiliriz. Şimdi bu seçenekleri birer birer ele alalım.

 

1. Çoğunluğa dayalı seçenekler:

a. AKP+CHP+MHP+HDP Koalisyonu: En ideal seçenek olmakla beraber en ileri demokrasilerde bile gerçekleşmesi mümkün olmuyor.

b. CHP+MHP+HDP Koalisyonu: Üç muhalefet partisinin toplam 292 milletvekili çoğunluğuyla kurabileceği bir koalisyondur. Ama MHP ve HDP’nin kan uyuşmazlığı nedeniyle gerçekleşmesi hiç mümkün görülmüyor.

c. AKP+CHP+HDP Koalisyonu: Kurulması mümkün olan bir koalisyon seçeneği olup 470 milletvekili çoğunluğuna dayanmaktadır. Özellikle MHP’nin kırmızı çizgisi olan “çözüm süreci” konusunda bu üç parti rahatlıkla anlaşabilirler. Devlet Bahçeli’nin seçim gecesi yaptığı ilk değerlendirme konuşmasında önerdiği seçenektir. Fakat bu üç parti de MHP’nin bu durumu kendilerinin aleyhinde kullanacağını düşünerek bu seçeneğe pek yanaşmazlar.

d. AKP+CHP Koalisyonu: Seçenekler içinde en mümkün olan, birinci ve ikinci partinin, yani AKP ve CHP’nin koalisyonudur. Çünkü, CHP’nin MHP’ye göre AKP ile anlaşacağı nokta daha fazladır. Güneydoğu’da yok mesabesinde olan CHP, çözüm süreci”ne ortak olarak bu bölgede söz sahibi olmak istemektedir. Sağ ve sol seçmeni temsil eden bu iki büyük  partinin koalisyonu ile toplumun yüzde 66’sı hükümette temsil edilmiş olacaktır. Şu anda da Kemal Kılıçdaroğlu bu konuda istekli görünmektedir. Bu durumu farkeden Recep Tayyip Erdoğan da, Deniz Baykal’ı aracı koyarak süreci başlatmıştır. Bana göre bu seçenek, gerçekleşebilecek bir numaralı seçenek olarak görülmektedir.

e. AKP+MHP Koalisyonu: Bu seçenek de gerçekleşebilecek bir  seçenektir.                    AKP’lilerin çoğu da, bu seçeneğe daha sıcak bakmaktadırlar. Fakat MHP’nin “çözüm süreci”ne karşı olması, AKP’nin ise Türkiye genelinde kaybettiği çok sayıdaki Kürt oylarını geri alabilmek için yeniden  “çözüm süreci”ne sarılmak istemesi, bu seçeneğin gerçekleşmesini zorlaştırmaktadır.

f. AKP+HDP Koalisyonu: Bu seçenek de kolaylıkla gerçekleşebilecek bir  seçenektir. Her iki parti de, “çözüm süreci”ni sürdürmek ve sonuçlandırmak istemektedir.  Fakat AKP, bu seçeneğe sıcak bakmayacaktır. Böyle bir koalisyonun, MHP’ye kaymaya başlayan AKP oylarının kayış hızını arttıracağını düşünecektir.

2. Azınlığa dayalı seçenekler: 

a. HDP azınlık hükümeti: CHP-MHP veyaAKP desteğiyle yeterli sayıya ulaşabilir. Fakat ilk seçimde üç parti de büyük oy kaybına uğrar. Bu nedenle bu üç parti de bu  riske kesinlikle girmez. Bu nedenle bu seçeneğin hiç  gerçekleşme şansı yoktur.

b.MHP azınlık hükümeti: CHP-HDP veya  AKP desteğiyle kurulabilir. Ama bu üç parti de bunu seçmenine izah edemeyeceği için bu riske  girmez. Bu nedenle gerçekleşme şansı yoktur.

c. CHP azınlık hükümeti: AKP-HDP, MHP-HDP veya sadece  AKP desteğiyle kurulabilir. Ama bu üç parti de bunu seçmenine izah edemez. Bu nedenle gerçekleşme şansı yoktur.

d. AKP azınlık hükümeti: Bana göre  azınlığa dayalı seçenekler içinde gerçekleşebilecek bir numaralı seçenek olarak görülmektedir. Üç partiden birinin desteğiyle kurulabilir. Fakat üç muhalefet partisinin tabanı da, bu seçeneğe sıcak bakmaz, destekleyen parti bir sonraki seçimde çok büyük oy kaybına uğrar. Bu yüzden bu seçeneğin de gerçekleşme şansı yoktur.

e.CHP-MHP azınlık hükümeti: Ancak HDP desteği ile kurulabilir. CHP, ve hatta HDP bu seçeneğe çok sıcak bakar, fakat MHP bu destekle hükümet olmayı kesinlikle istemez. Çünkü tabanına izah edemez. Bu yüzden bu seçeneğin gündeme gelmesi mümkün değildir.

f. CHP-HDP azınlık hükümeti: MHP böyle bir hükümete destek olmaz, bu yüzden gerçekleşmez

g. MHP-HDP azınlık hükümeti: CHP desteğiyle kurulabilir. Bu MHP’nin sonu demektir. Bu nedenle hiç düşünülmeyecek tek seçenektir.

3. Bütün bu seçeneklerin dışında;

a. Meclisteki dört partinin üzerinde anlaşacağı bir ismin başkanlığındabir “Milli Mutabakat Hükümeti” kurması veya

b. Dört partinin üzerinde anlaşacağı Meclis dışından  bir isminbaşkanlığında bir “Teknokrat Hükümeti” kurulması mümkündür.

Bu iki modelin de, AKP’yi iktidardan düşüren muhalif seçmen kitlesini tatmin etmesi mümkün değildir. Hatta bu modeller bu kitleyi oy verdiğine pişman dahi edebilir.

Görüldüğü gibi, bu dört partili Meclis tablosundan çok sayıda hükümet kurma seçeneği çıkarmak mümkündür. Şu gerçek unutulmamalıdır, ekonomisi ve demokrasisi gelişmiş birçok refah ülkesi koalisyonla yönetilmektedir. Koalisyonlar kaos ve anarşi yaratmadığı gibi, hem istikrarı sürdürür, hem de uzlaşma kültürünü geliştirerek milli birlik ve beraberliğin güçlenmesini sağlar. Bu kadar seçenek varken, hükümet kurulamazsa, bundan en çok dar boğazda olan ülke ekonomisi, dolayısıyla Türk halkı zarar görür.  Hükümet kurulamadığı için ülke birkaç ay sonra seçime giderse, seçmenin intikamı büyük olur. Bu süreci kilitleyen parti veya partiler, faturayı acı bir şekilde öder.

MHP Genel Bahçeli’nin seçim gecesi sonuçları değerlendirmeden, “Hükümeti AKP-CHP-HDP kursun, MHP’de Ana Muhalefet Partisi olsun” diyerek koalisyonlara kapıları kapaması yanlış olmuştur. Bahçeli bunu 1999 seçimlerinin ertesi sabahı da yapmış,  “Millet DYP ve RP’ne muhalefet görevi vermiştir” diyerek bu partilerin kendisinin Başbakanlığında kurulacak MHP-DYP-RP Hükümetine yolları tıkamış, DSP ve ANAP’la hükümet kurmayı tercih etmiştir. Bence yanlıştan dönmek bir erdemdir. Bahçeli yeniden MHP’nin de içinde bulunacağı koalisyon seçeneklerine kapısını açmalıdır. Aksi takdirde süreci kilitleyen kişi ve parti durumuna düşecektir.

Şu anda gerçekleşmeye en yakın seçenek AKP-CHP Koalisyonu olarak görülmektedir. AKP’nin dışarıda kalacağı seçenekler üzerinde durmak, sadece ülkeye zaman kaybettirir. En son düşünülecek seçenek “Erken seçim”dir. Bu seçeneğin seçmen nezdinde ki cevabı, koalisyonlara karşı ayak sürüyenlerin sonu olacaktır. Milletimiz için hayırlı ve uğurlu olsun.

 

Türk Dünyası’nın Parlayan Yıldızı – 1

Kocaeli Kitap Fuarı’nın ilk günüydü…

Yayımcımın standında kitaplarımı imzalıyordum. Telefon ısrarla çalmaya başladı.

Açtım, arayan Azerbaycan’dan yıllardır görmediğim dostum, Cingiz Bey’di.

Azerbaycan’da Türkçe ile ilgili yapılacak bir toplantı nedeniyle davet edildiğimi, ancak ilgili kurum yöneticisi olan Değerli Dostum Ekber Qoşalı’nın bana bir türlü ulaşamadığını söylüyordu…

Ve… 1 Haziran Pazartesi günü Bakü’ye vardım…

Bakü Havaalanı gerçekten de çok modern ve temiz bir yerdi. Ülkenin, Bakü 2015 1’inci Avrupa Oyunları nedeniyle daha bir dikkatli hale geldiği düşünülürse, bunun vitrini de elbette Bakü Haydar Aliyev havaalanı olacaktı.

Ekber Bey, beni karşıladı ve Bakü’nün otoyollarından ve geniş caddelerinden geçerek otelimize ulaştık. Bütün kent adeta Bakü 2015 1’inci Avrupa Oyunları için seferber olmuştu. Üstelik halkın da çok yoğun ilgisi ve bu yarışların Azerbaycan’da yapılmasından dolayı duyduğu mutluluğu gözlerinden okuyabiliyordunuz…

Türkiye’yi benim temsil ettiğim toplantıda ayrıca Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Makedonya, Kırgızistan, Özbekistan, Tataristan Özerk Cumhuriyeti ile Karakalpak Özerk Bölgesi ve elbette Azerbaycan temsilcileri vardı. 5 Haziran’a kadar süren toplantılardan önce Azerbaycan’la ilgili birkaç önemli bilgiyi siz değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum.

Ülke 2005 – 2006 dönemlerinden itibaren hızla kalkınmış ve gelişmiş. Dubai veya Kuveyt’i aratmıyor. Petrolün sunduğu zenginlik her yere yansımış. Yollarda süper jipler, son model sıfır kilometre otomobiller ve ancak otomobil fuarlarında görebileceğiniz lüks araçlar son sürat gidiyor. Araç fazlasından dolayı Bakü trafiği İstanbul veya Londra’yla yarışıyor. Ancak şunu ifade etmem lâzım ki, arabaların motor gücü çok yüksek olduğu için genç, yaşlı adeta herkes yarış edercesine gaza yükleniyor. Bu da trafik cezalarına yansıyor tabi… Benzin 80 kupil (1 Manat’ın 0,8’i ve 1 Manat yaklaşık 2,5 Lira) Hız tahdidi aşımı 100 Manat, ve kırmızı ışık ihlâli 80 Manat’mış.

Hazar denizi kıyısında Bulvar adını verdikleri bizim İzmir’in Kordon Boyu’nu anımsatan muhteşem bir alan hazırlamışlar. Bize söylediklerine göre 8 ay önce petrol kulelerinin yükseldiği bu alanda şu anda dev bir Kristal Salon, büyük ağaçlar, türlü çay bahçeleri, yürüyüş yolları ve rengârenk çiçekler boy gösteriyor.

Ardından Devlet Mezarlığı’na sonrasında ise Şehitler Hıyabanı’na, Türk Şehitliği’ne ve Karabağ Şehitliği’ne gittik.

Türk şehitliğinde; Birinci Dünya Savaşı yıllarında Azerbaycan’ı işgal eden Rus ve İngiliz ordularına karşı Enver Paşa’nın üvey kardeşi Nuri Paşa yaklaşık 10 bin kişilik çoğu gönüllülerden oluşan bir kuvvetle Enver Paşa’nın da emriyle Bakü’ye girmiş. Rus ve İngiliz birliklerini bozguna uğrattığı çatışmalarda 1350 askerimizin şehit düştüğü tahmin ediliyor. Bu şehitlerimiz için marşlar besteleniyor.

Bugün Bakü’nün en güzel yerinde; Azerbaycan yeniden bağımsızlığına kavuşunca Türk şehitliği inşa ediliyor ve bulunabilen şehitlerimizin naaşları buraya defnediliyor. Azerbaycan’da bu şekilde 8 şehitliğimiz varmış. Kafkas İslâm Orduları’nın Bakü’ye girmesi ardından Azerbaycan, 1918 yılında Mehmet Emin Resûlzade önderliğinde bağımsızlığını ilân ederek yeni kurulmakta olan Türkiye’ye büyük yardımlarda bulunuyor. Ancak antlaşmalarla Türk askeri Bakü’den anavatana geri dönünce Güney’i İngilizler, Kuzey’i de Ruslar kısa zaman içerisinde yeniden işgal ediyorlar.

Rus işgali ve SSCB döneminde Türk askeri işgalci olarak tanıtılsa ve Ruslarca Türk şehitlerinin mezarları yok edilmeye çalışılsa da Azerbaycan Türk’ü kendisini kurtarmak için can veren bu şehitleri unutmuyor ve dededen toruna geçen millî bir sır olarak Türk şehitlerinin mezarlarını saklıyor. Yeri unutmamak için de üzerine ağaç dikiyor, çeşme yapıyor ama Ruslara bilgi vermiyor. Ne zaman ki 1990’ların başında Azerbaycan yeniden bağımsızlığına kavuşunca bu şehitlerin kabirlerini şehitliklere toplayıp, şanlarına yakışır hale getiriyorlar. Türkiye’miz de şık bir cami ile bu şehitliği süslüyor.

Bu arada Nuri Paşa Türk-İslâm dünyası adına çalışmaya devam ediyor. Kafkasya İslâm orduları başkumandanı Nuri Paşa Savaş bitip, Osmanlı devleti yıkıldıktan sonra Zeytinburnu’nda metal ev eşyası üreten bir fabrika kurmuş hayatını devam ettiriyor. Ancak daha sonra bu fabrikayı Sütlüce’ye taşır, silah fabrikasına dönüştürüp, ihtiyacı olan ve bağımsızlık savaşı sürdüren ülkelere silah satışı yapmaya başlıyor. 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti bir oldu-bitti ile kuruluyor. Birleşmiş Milletler aldığı bir kararla, İsrail’e karşı savaş açan Mısır, Suriye, Ürdün ve diğer Arap ülkelerine silah satışını yasaklıyor.

Mısır, Suriye ve Ürdün kendilerine silah satmayan ülkelerin aksine İstanbul’da silah fabrikası olan Nuri Paşa ile temasa geçiyor. Ve antlaşma imzalanıyor.

Nuri Paşa, BM kararını tanımayarak yaptığı anlaşma gereği birkaç kalem savaş malzemesini ön anlaşma yaptığı Araplara teslim eder. Yaptığı anlaşma gereği silah, top ve sair mühimmat sevkiyatları başlar. Ancak asıl büyük parti mal satışı için Nuri Paşa Mısır’a gider. Teknisyenleri ile beraber 1 Mart günü Türkiye’ye döner. Aldıkları sipariş epey yüklüdür. Ertesi gün yani 2 Mart 1949 günü akşam saatlerinde Sütlüce’deki fabrika da korkunç bir patlama olur.

Yarım saat sonra bir patlama daha gerçekleşir ve ikinci patlamada yardım ekipleriyle birlikte fabrikada hasar tespiti yapan Nuri Paşa da diğer 27 kişi ile birlikte vefat eder.

Kaza mı, sabotaj mı ise elbette anlaşılamaz…

Cesetler tespit edilemeyecek durumdadır…

Nereden nereye; Can Azerbaycan’ın bağımsızlığı için savaştan, Filistin’in bağımsızlığı için savaşa ve şahadete…

Gelecek yazımızda Azerbaycan’ı ve Türkçe konulu toplantıları değerlendirmeye devam edeceğiz.

 

Türkiye’nin İlk ve Tek Bayan Valisi Dr. Lale Aytaman 4,5 Yıl Oturduğu İğneli Koltuğu, Yazarımız Oğuz Çetinoğlu’na Anlattı.

Oğuz Çetinoğlu: 1991 yılında başlayan valilik göreviniz 4,5 yıl devam etti. 1995 yılında milletvekili seçildiniz. Valilik dönemini, ‘İğneli Koltukta Dört Buçuk Yıl’ olarak isimlendiriyorsunuz.

Neden ‘İğneli koltuk’ ?

Dr. Lale Aytaman: Türkiye’nin ilk bayan valisi olarak görkemli bir törenle Muğla valiliğini devralırken, dönemin İçişleri Bakanı bana kitapta da belirttiğim gibi ‘Bu iğneli bir koltuktur. Üzerinde oturmak dikkat gerektirir. Vali Hanıma bu görevinde başarılar dilerim, başarılı olacağına inanıyorum, zira kendisine güveniyorum. Hayırlı olsun!‘ demişti.

Gerçekten de Valilik makamı kolay doldurulan bir mevki değildir. Hem devleti hem de hükümeti temsil edersiniz; aynı zamanda halkın huzur ve güvenliğini sağlamak, ilinizin ekonomik kalkınmasına katkıda bulunmakla mükellefsiniz. Kanunların yurttaşlar arasında ayırım yapmaksızın herkese eşit bir biçimde uygulanmasına çalışırsınız. Bu her zaman her kesimin hoşuna gitmeyebilir. Bazı menfaat odakları bu uygulamalardan hoşlanmayabilir, sizinle uğraşırlar.  Önemli olan prensiplerden vazgeçmeksizin halkın mutluluğu için hizmet verebilmektir.

Oğuz Çetinoğlu: Geniş sayılabilecek görev yelpazeniz var. Hangi görevin koltuğu iğnesizdi?

Dr. Lale Aytaman: Her görevin kendine göre zor tarafları vardır. Milletlerarası görevlerin bir de manevî sorumluluğu oluyordu. Ülkenizi en iyi biçimde temsil etmeye ona en ufak bir söz söyletmemeye çalışırsınız. Bu bana göre en büyük sorumluluk idi.

Üniversitede öğrencilerimle beraber geçirdiğim ders saatleri ve akademik ortam, sanırım en rahatıydı.

Çetinoğlu: Yazımına 2005 yılında başlayıp 2008 yılında tamamladığınız ‘İğneli Koltukta Dört Buçuk Yıl’ isimli kitabınız; ‘Daha nice kadın valiyi görev başında görmek temennisiyle’ cümlesi ile sona eriyor.

İlk bayan valinin görevden ayrıldığı tarihten, yukarıdaki satırları yazdığınız güne kadar 13 yıl geçmiş. Bu 13 yıl içerisinde ikinci bir bayan valinin göreve getirilmeyişini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aytaman: 14 yıl oldu bile! Bunca yıldır tekrar bir kadın vali atanmaması en çok beni üzüyor. İlk tayin edildiğim günden itibaren hep ‘Ben ilkim ama tek kalmak istemiyorum‘ diyordum. Bütün valilik görevim süresince arkamdan başka bayan valilerin gelmesi için elimden geldiğince başarılı olmaya çalıştım.

Çıtayı hep yüksek tuttum. ‘Bir kadın vali geldi, o da başarısız oldu‘ denmesin diye gece gündüz çalıştım. Arkamdan iyi bir iz bıraktığımı sanıyorum.

81 İlimizde hiç bayan valinin bulunmayışı Türkiye’nin çağdaş, demokratik bir ülke olma çabalarıyla pek bağdaşmamaktadır. Kadınlar kanunlar önünde erkeklerle eşitmiş gibi görünüyorlarsa da uygulamada bunun doğru olmadığını görüyoruz. Piramidin tepelerine doğru çıkıldıkça kadınlar yok oluyorlar. Önemli sorumluluk gerektiren mevkilerde, karar mekanizmalarında kadınlarımızın sayısı yok denecek kadar az. Kabinede bile sadece iki bayan bakanımız var, parlamentodaki kadın milletvekillerimizin oranı dünya ülkeleri arasında sondan beşinci sırada.

Bayan Vali tayin edilmesi için çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğu bir hükümetin kararına ve bu kararı onaylamayı arzu eden bir Cumhurbaşkanına ihtiyaç duyulmaktadır. Bir başka deyişle topyekûn bir siyasî irade gerekmektedir. Ben her vali kararnamesinde tekrar bir -hatta birkaç- bayan valinin tayin edilmesini umut ve heyecanla ve bekliyorum. Ne yazık ki bu söyleşiyi yaptığımız günlerde bir vali kararnamesi çıktı ve bu defa da maalesef gene tek bayan vali tayin edilmedi. Anlaşılan valilerimiz arasında gene bir süre kadının adı olmayacak.

Çetinoğlu: Modern Türkiye’mizde, modern görüşlere sahip iktidarlar, günün birinde ikinci bayan vâliyi mutlaka görevlendireceklerdir. O valinin işini kolaylaştırmak açısından bilinmesi yararlı olur:

Valilik koltuğunun iğnelerinden korunmak için, bayan valinin kendisini hangi donanımlara sahip kılması gerekir?

Aytaman: Valilik mevkiine önerilen bir kimse zaten gereken donanımlara sahip olacaktır. Ama bence tevazuu elden bırakmaksızın, herkese, her kesime eşit mesâfede durarak, ‘devletin valisi‘   olduğunu hissettirdiği takdirde, halkımız bayan da olsa erkek de, valisine gereken sevgi, saygı ve desteği gösterecektir.

Çetinoğlu: Size milletvekilliği teklif edildiğinde, valilik yaptığınız Muğla dışında bir ilden aday olmayı arzu ettiniz. Sebepleri nelerdi?

Aytaman: Vali olarak, yukarda bahsettiğim gibi, hükümeti ve devleti bir arada temsil  ediyorsunuz. Halk sizi tarafsız bir kimlikle tanıyor ve benimsiyor. Ben Muğla’da böyle bir görev anlayışıyla 4,5 yıl hizmet ettim.

Bir anda siyasî bir kimliğe bürünerek çıkmak istemedim Muğla halkının karşısına, o sebeple Muğla dışında bir ilden aday olmayı arzu ettim. Ancak siyasî konjonktür benim Muğla’dan aday olmamı gerektirdi ve Muğla’dan 20. Dönem Milletvekili olarak seçildim. Milletvekili olarak da seçmenlerim tarafından ‘vali hanım‘ olarak anılmaya devam ettim.  Bazen özür dileyerek hitap tarzlarını ‘Sayın Milletvekilim‘ diye düzelttiklerinde, ben bundan rahatsız olmadığımı, bilakis vali olarak anılmaktan hoşlandığımı ifâde ediyordum.  Muğlalılar beni siyasî bir partinin temsilcisi olarak göremediler, ben de belli bir partiden seçilen milletvekili olsam da,  onların Muğla ile ilgili taleplerini siyasî parti farkı gözetmeksizin yerine getirmeye çalıştım.

Çetinoğlu: İsteğinizin dikkate alınacağı söylenmesine rağmen Muğla’dan aday gösterildiniz. Bu gelişmede sizi rahatsız eden bir taraf oldu mu? Duygularınızı paylaşmak ister misiniz?

Aytaman: Bana başta önerilen  ‘Türkiye Milletvekilliği‘ oldu. Bu da benim çok hoşuma gitti. Bu şekilde TBMM de, bildiğim konularda bütün Türkiye’ye hizmet edebilirim diyordum. Anayasa mahkemesi Türkiye Milletvekilliğini iptal edince ben son anda Muğla’dan aday gösterildim.  O zaman da  ‘4,5 yıldır hizmet verdiğim bir bölgeye hizmet etmeye devam ederim.’ Diye düşündüm. Dediğim gibi ben politikadan gelmediğim için siyasî kimliğim ön plana çıkmıyordu. Ben hizmet insanıydım. Benim politikadan şahsî bir beklentim olmadı. Profesyonel politikacılık farklı bir olay.  Politik hayatımda da siyasetçi gibi davranmadım. TBMM de bana verilen yurt içi ve yurt dışı görevlerde daima hizmete yönelik çalıştım. Parti içinde de bildiğim doğruları dile getirmeğe devam ettim.

Çetinoğlu: Vali olarak tayin etmek üzere, konu ile ilgili eğitim almış bir bayan bulmak mümkünken, bir öğretim görevlisinin tercih edilmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Aytaman: O dönemde hem bir bayan valinin tayin edilmesi hem de valilerin mülkiyeli olmaları geleneğinin kırılması istenmiş. Esasen daha önce de Dr. Lütfi Kırdar, Dr. Fahrettin Kerim Gökay gibi valilerimiz de konu ile ilgili eğitim görmüş kimseler değillerdi. Valilik Büyükelçilik gibi istisnai bir görevdir, her meslekten atama olabilir.  Meslek dışından atanan erkek valiler pek dikkat çekmezken, bayan vali tayin edilmesi söz konusu olunca bu sorular akla geldi. Bence meslekî eğitim almış olmak olumlu bir avantaj ama sadece meslekî eğitim de yeterli olmayabilir. Kanaatimce idarecilik yeteneğinin yanı sıra belli bir görgü ve bilgi birikimi gereklidir iyi bir yönetici olmak için.

Çetinoğlu: Vâlilik teklifini kuşku ile karşıladınız. Kuşkunuzun sebepleri nelerdi?

Aytaman: Kuşkudan ziyade şaşırmıştım. Böyle bir atanma beklemiyordum.  Teklif geldiğinde, Mülkiyeden gelmediğim için bu görevi başarıyla yerine getirebilecek miyim diye sordum kendi kendime. Cumhuriyetimizin kuruluşundan bunca yıl sonra bir bayanın vali olarak tâyin edilmesi, bir bayanın en üst mülkî idarî göreve getirilmesi, Türk kadını için çok önemli bir açılım demekti. Bu mevkie ilk gelen her kim olursa olsun, arkasından geleceklere yol açmak bakımından çok önemli bir misyonu yüklenecekti. Başarılı olmaya mecburdu.

İşte bu sebeplerden dolayı hemen kabullenemedim. Daha sonra özellikle tecrübeli bir bürokrat olan eşimin, genç kuşağın temsilcisi olan oğlumun, beni iyi tanıyan yakın çevremin  ‘Sen bunu başarırsın!‘ yolundaki telkinleriyle; biraz da kendi özgüvenim sayesinde, bu onurlu görevi üstlendim. Büyük bir kararlılıkla, ailece her türlü fedakârlığı göze aldık. Kendimi tamamen başarıya endeksleyerek Muğla Valiliği görevime başladım.

Çetinoğlu: Muğla’ya baraj yapılması konusunda hayal kırıklığı yaşadınız. Hem karar aşamasında, hem de görevinizin sona ermesinden sonra bile bitirilememiş olması sebebiyle….

Benzer türde, başka olumsuzluklar da yaşamışsınızdır.  Sonraki gözlemleriniz sunucunda, yönetim tarzında sizi rahatlatacak değişimler gözlemlediniz mi? Yaşadığınız olumsuzluklar, Türkiye’nin yönetim tarzındaki detaylar konusunda sizde nasıl bir kanaat oluşturdu?

Aytaman: İllerle ilgili yatırım kararları her zaman objektif bir biçimde uygulanamıyor.  Siyasî düşünceler yatırım önceliklerini belirliyor. Mesela turizm bakımından en önemli illerimizden biri olan Muğla’da elektrik, yol, su, kanalizasyon-arıtma, ihtiyaçları hâla giderilebilmiş değil. Oysa bu meseleler halledilse Muğla’nın ülkemizin turizm gelirlerine olan katkısı çok daha fazla olur. Her idareci bu tür problemleri aşmak için büyük mücadele verir, bu anlamda ben de elimden geleni yaptım ama neticede her şey Ankara’da bitiyor. Bütün gücün Ankara’da toplanması bazı yerel çözümleri aksatıyor.

Çetinoğlu: Gelişmekte olan bütün ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de sanayileşme çalışmaları ile çevre hassasiyeti ve tabiat değerlerinin korunması konularında sıkıntılar yaşanıyor. Baraj, termik ve nükleer santral tesis alanlarına, Boğaz köprüsü inşasına, tarım alanlarının sanayiye tahsis edilmesine… İtirazlar oluyor.

Kalkınma ve çevre arasında tercih yapmaktan başka çözümler olmalı değil mi? O çözümler neler olabilir?

Aytaman: Sürdürülebilir kalkınma modeli hem kalkınmaya hem de çevreyi korumaya imkân tanımaktadır. Enerji meselesinde doğal enerji kaynaklarına (rüzgâr enerjisi vs.) daha fazla önem vermeliyiz. Devlet çevreyle uyumlu yatırımlara destek payını arttırmalı. Çevreyi tahrip etmek pahasına gerçekleşen yatırımlarda da koruyucu kalkanını kurmalıdır. Planlamalı ve çevreye saygılı bir gelişme modeli uzun vadede hem ülkemize hem de gelecek nesillere yarar sağlayacaktır. Geçici ve kısa süreli menfaatler uğruna bu verimli toprakları ve güzel yurdumuzu feda etmemeliyiz.

Çetinoğlu: Görev bölgenize olan sevginiz, esâsen var olan Türkiye sevginizin gelişmesine yol açmıştır mutlaka. İlgililere ve yetkililere ulaştırmak üzere güzel yurdumuzun daha da güzelleşmesi, kalkınması, güçlenmesi ile ilgili projeler üretiyor musunuz? Onları, icracı yöneticilere gazetemiz aracılığı ile iletmek ister misiniz?

Aytaman: Benim dileğim ülkemde kadın-erkek hep bir arada huzurlu ve mutlu bir hayat sürdürebilmemiz için görev ve sorumlulukları birlikte paylaşmamızdır. Ülkemiz bir fırsatlar ülkesidir. Bu nimetleri doğru bir biçimde değerlendirirsek dünyada saygınlığımız daha da artacaktır. Bizi örnek almak isteyen ülkelere daha iyi bir yol gösterici olabiliriz. Unutmamalıyız ki biz kendi yakın çevremizde demokrasiyi en iyi uygulayan ülkelerden biriyiz. Dünyadaki yoğun rekabet ortamında hepimiz kendimizi çok iyi yetiştirmek mecburiyetindeyiz. Milletlerarası saygınlık kazanmanın yolu durmadan çalışmak ve hep en iyiyi, en üstünü hedeflemekten geçmektedir. Azimle bu yolda yürümeye devam etmeliyiz ve hiçbir güçlük karşısında özgüvenimizi yitirmemeliyiz.

Yüce Atatürk’ün dediği gibi ‘Türk; öğün, çalış, güven!

Çetinoğlu: Efendim, çok teşekkür ederim.

Aytaman: Bana bu söyleşi imkânını verdiğiniz için ben de size ve gazetenize teşekkür ederim.

 

 

Dr.  LALE AYTAMAN’ın kısa özgeçmişi

 

1944 yılında  İstanbul’da; başta babası Dr. Abdullah Köseoğlu olmak üzere siyasetle yoğrulan bir ailenin içine doğdu. Çocuk hastalıkları mütehassısı olan babası Dr. Abdullah Köseoğlu, 1975-1980 dönemi Kocaeli Senatörü idi. Çocukluğu Ankara ve İzmit’te geçti. Orta ve lise eğitimini İstanbul Sankt Georg Avusturya Kız Lisesi’nde tamamladı. Çocuk yaşlarından itibaren Türkiye’nin çalkantılı yıllarına, iktidar değişikliklerine, ihtilallara, muhtıralara, kâh uzağından kâh yakınından, hatta içinden şâhit oldu.

 

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Alman Dili ve Edebiyatı okudu. Hamburg Üniversitesi’nde Alman Dili ve Edebiyatı ile Sanat Tarihi bölümlerine devam ederek yüksek lisans ve doktora tezi verdi. 1974 yılında aynı üniversiteden ‘Dr. Phil‘ unvanı ile mezun oldu. Ankara Üniversitesi İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi ve Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Eşi Büyükelçi Reha Aytaman’la birlikte yurtdışında ülkemizi yıllarca temsil etti.

 

1991 yılında, Cumhurbaşkanı Turgut Özal döneminde, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ın Başbakanlığındaki kabine tarafından ‘Türkiye’nin İlk Bayan Valisi‘ olarak Muğla iline tayin edildi. Valilik görevi 4,5 yıl devam etti.

 

1995 yılında Anavatan Partisi’nden 20. Dönem Muğla Milletvekili olarak TBMM’ye seçildi. TBMM Kadının Statüsünü Araştırma Komisyonu Başkanlığı yaptı. ANAP Grup Yönetim Kurulu, ANAP Merkez Karar Yönetim Kurulu, TBMM Millî Eğitim ve İnsan Hakları Komisyonu, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) ve Batı Avrupa Birliği (BAB) Asamblesi Türk Delegasyonu, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Avrupa Demokratları Parti Grubu Yönetim Kurulu, Denetim Komisyonu, Sosyal, Sağlık ve Aile İşleri Komisyonu, Kadın ve Erkeklere Eşit Haklar Komisyonu üyeliklerinde bulundu. Hâlen Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Şeref Üyesi’dir.

 

Lâle Aytaman ayrıca AKPM’nin kuruluşundan bu yana ilk Türk parlamenter olarak bir komisyona başkanlık yaptı. Çevre, Mahallî Yönetimler ve Bölge Planlamaları Komisyonu Başkan Yardımcısı ve Başkanı oldu. Pek çok ödül yanında Tayland Kraliçesi Sirikit tarafından da iki defa Tayland Kızıl-haçı Hizmet Madalyası ile taltif edildi.

 

Türkiye’nin ilk ve tek bayan valisi Lâle Aytaman Emekli Büyükelçi Reha Aytaman ile evlidir. Oğlu Osman endüstri mühendisidir. Almanca, İngilizce ve İtalyanca bilmektedir.

 

 

 

 

Kanatları Mıhlanmış Zümrüdüanka

Geçen hafta kaldığımız yerden Azerbaycan izlenimlerimizi sizlerle paylaşmaya devam ediyoruz.

Bakü’de ilk gün ulaşımımızı sağlayan Ilgar Bey’in de ahbabı olan değerli edebiyatçı Yaşar Gasımbeyli ile sohbet ediyoruz. Gasımbeyli Türkiye’den geldiğimi duyunca sanki yıllardır görmediği öz kardeşini bulmuş gibi hasretle sarılıyor. Koyu bir sohbete dalıyoruz.

Türkçenin ve Türk Dünyası’nın sorunları üzerine anlattıkça anlatıyor. Sonra birden susuyor, gözlerimin için bakarak: “Biliyor musun, Türk Dünyası neye benziyor?” diye soruyor.

“Türk dünyası aynen Zümrüdüanka kuşuna benzer. Türkiye bunun başıdır, Azerbaycan canıdır, Türkistan gövdesidir ve Doğu Türkistan ile Güney Azerbaycan ise bunun kanatlarıdır. Bugün kanatlarımızı mıhlamışlar. Zümrüdüanka kanatlarını açıp, silkinse; bir havalansa, onu hiçbir güç tutamaz. Dünyaya yeniden adalet ve nizam verir ama ne yapalım ki şimdi kanatlarımız mıhlıdır!” diyor.

Bakü’de Azerbaycan Basın Konseyi’ni ziyaret ediyoruz. Burada yapılan görüşmelerde Gaspıralı İsmail Bey’in yüz yıl önce başardığı Türk Dünyası’nın her yanında okunan Tercüman Gazetesi ölçüsünde ve ortak Türkçesi’nde şu anda bir gazete olmadığının eksikliğinin kendini hissettirdiği vurgulanıyor. Ortak bir Türkçe ile yüz yıl önceki şartlarda yapılan bir çalışmanın bugünkü teknolojik imkânlar ve 8 bağımsız Türk Devleti bulunmasına rağmen gerçekleştirilememesinin ortak duygu ve düşüncelerin oluşmasında hissettirdiği eksiklik vurgulanıyor. Türkiye’nin Kıbrıs konusunda, Azerbaycan’ın Karabağ konusunda ve Makedonya Türklerinin maruz kaldıkları asimilasyon süreci konusundaki sıkıntılarını Türk Dünyası’na layıkıyla anlatamadıkları ve kardeş ülkelerin kamuoyunun bu konularda yeteri kadar bilinçlenemediği ve yönetimlerine gerekli baskıyı yapamadıkları örnekleriyle ortaya konuyor.

Bu konuda Türkiye Türkçesiyle ve ortak 32 harften oluşan bir alfabeyle yapılacak yayınlar ve oluşturulacak yazılı basının yaygın dağıtım ağı, kanımca çözüm olabilecektir. Türkiye’nin ve diğer Türk devletlerinin sahip olduğu uydu yayın sistemlerinin yaygınlaştırılması ve yayınların içerik kalitesinin de yükseltilmesi izlenebilirliğini daha da artıracaktır.

Ertesi gün Azerbaycan Türk Sanayici Ve İşadamları Derneği ziyaretinde Başkan Yavuz Keleş Türk Dünyası’ndan gelen biz yazarları kabul etti. Başkan Keleş, “Biz sadece Azerbaycan ve Türkiye’yi değil, 20 milyon kilometrekaredeki 500 milyon insanı ön görerek yatırımlarımızı yapıyoruz” dedi. 300 üyesi olan derneğin, üye kaydında seçici olduğunu ve belli kriterleri yerine getiren büyük firmaları üye olarak kabul ettiklerinden bahisle 7,5 milyar dolar yatırım hacmi, yıllık 6,5 milyon dolar iş hacmi ile 60 bin kişiye istihdam imkânı sağladıklarından bahsetti. “Kuruluş amacımız ekonomik. Azerbaycan ve Türkiye’deki ekonomik ilişkileri daha da canlandırmak hedefimiz. Ama kültürel çalışmalarımız da var. Azerbaycan ile Türkiye arasında bir köprü oluşturuyoruz. Artık Türk Dünyası’nı da hedef aldık. Dünyanın neresinde bir Türk varsa ekonomik ve kültürel çalışmalar yapıyoruz. Türk Dünyası’nda birçok sıkıntılar var. Bizim nüfusumuz 500 milyon. Bu insanlara karşı sorumluluğumuz var. Burada yazar, çizerlere de görevler düşüyor. Yatırım yapmak bizim görevimiz. Ekonomik birliğin yanında, kültürel birlik de önemli. Türk Dünyası’nın ortak dili ve ortak alfabesi olmalı. Bu, sıkıntıları aşmada ve ekonomik işbirliğinin gelişmesinde ortak alfabe ve dil çok önemli bir güç olacaktır. Çünkü iletişim kurabildiğiniz kişilerle ancak ticaret yapabilirsiniz” dedi.

Ertesi gün, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Bakü temsilciliğinde Türk Dünyası yazarları onuruna düzenlenen davete katıldık. Azerbaycan’dan çok sayıda milletvekilinin iştirak ettiği davette ayrıca Makedonya Parlamentosu’ndaki 2 Türk Milletvekili’nden birisi olan Enes İbrahim de iştirak etti.

Burada KKTC’nin önemi ve Türkiye ile KKTC’nin haklı davasında dünyaya kendini daha iyi ifade edebilmeleri için yazar ve edebiyatçılara düşen görevler üzerinde duruldu. Rum tarafının sürekli basın yoluyla ve romanlarla, şiirlerle dünya kamuoyunda bir propaganda rüzgârı estirdiği ancak Türk yazarların haklı olunan bir davada aynı derecede yayın yapmadığı dile getirildi. Aynı durumun Ermeni işgalindeki Yukarı Karabağ için de geçerli olduğu vurgulandı.

Bakü olabildiğince modern bir şehir, alt ve üst geçitleri, yaya tünelleri, metrosuyla tam bir metropol. Dil konusunda hiçbir sıkıntı yaşamıyorsunuz.

Ülke, özellikle son dönemde gelişmesini katlayarak sürdürüyor. Ancak dış devletlerin, okyanus ötesi güçlerin belli hesapları için müdahil olma çalışmaları da sürüyor. Türkiye ile olan çok sıkı ilişkiler, ne yazık ki bazı kendini bilmez gazeteciler tarafından bozulmak maksadıyla sanki özel bir gayret gösteriliyor. Özellikle Bursa’da geçen yıllarda yaşanan bayrak krizi bunun en açık örneği. Bu konuda her iki ülkenin de ama özellikle de Türkiye’nin basın mensuplarına ve basın cemiyetlerine öz denetim anlamında büyük görev ve sorumluluk düşüyor.

Gözlemlediğim kadarıyla Azerbaycan’daki istikrarı ve Türkiye ile olan sıkı ilişkilerini çekemeyen ABD, Rusya, İran ve Ermenistan her türlü NGO (gayri resmi örgütlenme) faaliyetini sürdürüyor. Geçmiş yıllarda Azerbaycan seçimlerinde “Bush gel bizi kurtar” pankartı taşıyanlarla, Türkiye’de “Azerbaycan KKTC konusunda bizi desteklemiyor” diyenler aslında aynı zihniyetin mahsulleri.

İzlemlediğim kadarıyla Türkiye ve Azerbaycan ilişkileri oldukça iyi yönde ve her iki hükümet de bu konuda iyi niyetle yoğun bir gayret gösteriyor. Tek eksiklik ise halklar arasında birbirimizden gerçek anlamda habersizliğimiz ve iletişim kopukluğumuz.