21.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1065

Tarihi Gerçekler

Milletçe dikkatli, çok dikkatli olmalıyız şu gerçeklerin hangisini göz ardı edebiliriz.

1-Yusuf Hemeda’niler, Şeyh Ahmet Yesev’iler, Nakşibend’îler, Hacı Bektaşi Veli’ler, Taptuk Emre’ler, Mevlana’lar, Yunus Emre’ler, Hacı Bayram-ı Veli’ler, Akşemseddin’ler, Molla Gürani’ler, Pir Sultan Abdal’lar, Sarı Saltuk’lar, Ayvaz Dede’ler gibi yüzlerce hak dostları milletimizin büyük kültür hazineleri teşkil ederler. Bu hepimizin övünç kaynağıdır.

2-Vaktiyle adalete, hürriyete, sevgiye susuz kalan Avrupa’dan yükselen feryatlara beraberce cevap vermedik mi?

3-Bin yıldan beri Türk – İslam kültür beşiğinde aynı ninnilerle beraberce büyümedik mi?

4-İslam’ın tevhid sancağını kıtalardan kıtalara beraberce taşımadık mı?

5-Sevgili Peygamberimizin övgüsüne ve hediyesine beraberce mazhar olmadık mı?

6-Vatan için, bayrak için beraberce şehit olmadık mı?

7-Bin yıldan beri İslam’ın sancaktarlığını beraberce yürütmedik mi?

8-İnsanlığın irşad görevini, nizam-ı Âlemin öncülüğünü beraberce sürdürmedik mi?

9- İngiliz casusu HAMPER’in itiraf ettiği gibi İslam düşmanları, Osmanlıya ve 5.000 civarında ifsat görevlisi olarak casus gönderirken bizler onlara Gül Baba, Sarı Saltuk, Ayvaz Dede gibi irşad erleri olarak beraberce gitmedik mi?

Geliniz hep beraber haykıralım ve kucaklaşalım vatan bir, millet bir, devlet bir, bayrak bir, kitap bir, peygamber bir, cami bir, mezar bir, Allah birdir.

Türk Milletinin Kürt Boyundan olan değerli Kürt kardeşlerimiz geliniz emperyalist güçlerin oyuna gelmeden gerçekleri görün ve benliğinize geri dönün. 

 

Onlar Büyük Olsalardı

Bir süre önce ÇORUM HABER’de çıkan Makalemizde ONLAR ARTIK BÜYÜK DEĞİL demiş ve bunun nedenlerini de açıklamıştık. Şimdi çok ilginç bir olay ortaya çıktı bakınız ONLAR NASIL ve NEDEN BÜYÜK değiller bunu kısaca anlatacağım. 

KASTOB DERGİMİZİN, bu sayısında benim asıl bahsetmek istediğim şey AMASYA ve ÇORUM için TANITIM AMAÇLI İki büyük MİRAS idi.  Bunlar sadece ÇORUM’da bulunan ve bir başka yerde eşi benzeri bulunmayan HATTUSAŞ ve sadece AMASYA’da bulunan ve yine bir başka yerde eşi benzeri olmayan FERHAT SU KANALI olacaktı.

HATTUSAŞ’ı ilk 30 yıl kadar önce görmüştüm. O zamanlar sıradan bir olay gibiydi. Sonra Dünya’yı tanıdıkça, HATTUSAŞ’ı tekrar gördükçe başka detaylar dikkatimi çekmişti.  Örneğin; Şehre yeni gelenlere öncelikle BANYO yaptırıldığı;  Şehrin 4000 yıl öncekine göre ve insanların mağaralarda toprak altında yaşadıkları dönemlere göre bir harika sayılacak ŞEHİR PLANI dikkatimi çekmişti. Ve en çok da MEZOPOTAMYA’dan gelen ve halen de HATTUSAŞ Devlete Arşivinde bulunan bir yazıt dikkatimi çekmişti.

“..Sana altı ay önce 25 ölçü GÜMÜŞ gönderdim, sen de bana DERİ gönderecektin, ALTI ay geçti, NE DERİ geldi ne de GÜMÜŞLERİ geri gönderdin. ŞİMDİ Birinden birini gönder bakalım…” 

Bir Bankacı olarak bu mektup beni o kadar etkilemişti ki; BU DÖRT BİN YIL ÖNCE YAZILMIŞ BİR AKREDİTİF MEKTUBU İDİ. Hangi rejimde olursa olsun al günümüze uyarla.  Hattusaş için bir de on yıl önce şimdiki İLÇE Belediye Başkanın söyledikleri kulaklarımdan hiç gitmez:  “ABİ UTANIYORUM BURADA YUKARIDA 4000 YIL ÖNCE KANALİZASYONLAR YAPMIŞLAR, DÖRTBİN YIL SONRA BURADA AŞAĞIDA CUMHURİYETİN KASABASINDA KANALİZASYON YOK!!..UTANIYORUM!..  (İnşallah bu gün Başkanın bu derdi kalmamıştır.) 

AMASYA’da FERHAT su KANALI da öyledir. Eşi Benzeri Yoktur. Hakkında çeşitli Spekülasyonlar da yapılan BU EFSANE KANAL İÇİN AMASYA VAKFI BİR ÇALIŞMA BAŞLATTI .  tarafımızdan önerilen ve Tarih Doçenti Sayın AYTEN ÇÖL Hanımefendinin de bilimsel çalışmalarıyla destekleyeceği projede, BU MÜTHİŞ EFSANENİN BİR BÖLÜMÜ Bugün TANITIM Amaçlı bir Kültür Hazinesi olarak bir REKRAASYON alanı şeklinde TURİZM’in Hizmetine verilmesine çalışılacaktır.

Bu iki konuda ayrıca yazacağız. Şimdi ASIL BAŞLIK KONUMUZA GELELİM:  Televizyonlarda gördünüz, YOZGAT’ta Çiftçiler para etmeyen soğanları için umutlarını yitirmişler ve IRMAĞA döküyorlardı. Aynı Sorun, ÇORUM, AMASYA ve TOKAT’ta da vardı.

Şimdi soruyorum sizlere onlar gerçekten büyük olsalardı, ANADOLU insanının bir yıllık emeği tarım ürününü öldü pahasına DÖRT-BEŞ ay VADEYLE alır ve (15) kat fiyatla satarlar mıydı?  Denilecektir ki; KİME ne ALAN ALIYOR SATAN SATIYOR. Onlar buna alışmışlar. OYSA BİRİ ÇIKIP DA dese ki; bu 40 kuruşluk 80 kuruştan alıyorum, İSTANBUL ve ANKARA’da da 1,50 TL.den satıyorum. NE KAYBEDER? Kaybetmez, BÜYÜKLÜK Sıfatını, hak ettiği bu sıfatı tekrar kazanır. Ayrıca ÇOK DA Para KAZANIR. Bunu yapabilmek onun için çok kolaydır. ÇIKSA ANLATSA;

“Bakın bu dökülecek olan soğanı alıyorum size de 75 kuruşa değil 1,50 TL.ye satıyorum.”  

Böyle bir kampanya’ya ANKARA ve İSTANBUL’da HERKES katılır, şahsen beş kilo ihtiyacım varsa 50 kilo alırım.

Şimdi ise hem azar azar alıyoruz hem de bir tarafta ırmağa döken ONURLU ÜRETİCİYİ düşündükçe biz utanıyoruz. Biz kızıyoruz. Bir daha o marketlere gitmeme pahasına.  Kim kazanıyor? Kim Kaybediyor? 

 “ONLAR artık büyük değil”  başlıklı önceki yazımızda Onların her zaman DEVLET’ten bekleyerek kıyıdan köşeden KÜÇÜK İŞLER yapamaya nasıl alıştıklarını işte bunun için anlatmaya çalışmıştık.  

HEM BÜYÜKLÜK YAPACAKSIN, HEM PRİM alacaksın HEM PARA KAZANACAKSIN  Ama  bunu kim yapacak?  ONLAR ARTIK BÜYÜK DEĞİL Kİ!… Büyük olsalar hiç değilse anlamı büyük işler yaparlardı!..

HAYDİ GERÇEK BÜYÜKLER İŞ BAŞINA !.. Anadolu sizleri bekliyor.

 

                                                          

 

 

Çocuktan Al Yorumu

0

Duru henüz 4 yaşında dünya tatlısı bir bıcırık kız. Sıcak havalarda kısa kollu, mini etekli elbisesi ile büyüklerinin kıldığı namaza özenerek, onları taklit ederek namaz kılmakta. Tabi namazın nasıl kılınacağını tam bilmediği için okumadan defalarca rükû ve secde yapmakta. Çok fazla rükû ve secde yapınca namazı bitirmesi için babası “hadi artık selam ver” deyince, bale kursunda öğrendiği “bale selamının” kastedildiğini zannederek ayağa kalkar, bir ayağını diğerinin arkasına atıp, sol elini başı seviyesinin üstüne kaldırır ve sağ kolunu yukarıdan karnının seviyesine indirerek hafif bir reveransla selam verir.

Bu olay bana bir yandan İslami inanç ve geleneklerini yaşamak isterken, diğer taraftan Batı’nın sinema, TV, internet gibi araçları kullanarak zihinlerimize kazıdığı hayat tarzıyla harmanlayan kesimleri hatırlatmakta.

Başörtülü şık hanımefendilerin dikkati çektiği, lüks ve israfın zirveye ulaştığı, beş yıldızlı otellerde yapılan düğünlerle sembolleşen kesimleri.

*****

Alper ilkokul 4. Sınıfta idi.  Zekâsı ve haylazlığı ile dikkati çeken bir çocuktu. Öğretmeni Atatürk’ün gerçekleştirdiği inkılâpları /  devrimleri öğretir. O yaştaki çocukların anlayabilmesi için de toplumsal alanda yapılan devrimleri “şapka ve kıyafet devrimi“; eğitim alanında yapılan devrimleri “harf devrimi” özelinde anlatır. Öğretmen, Hukuk alanında yapılan devrimleri de “medeni kanunun kabul edilmesi” kapsamında anlatmaya çalışır. 10-11 yaşlarındaki öğrencilerin anlayabilmesi için “Eskiden kadınlarla erkekler eşit değildi. Kadınlar eşleriyle sokakta yürürken, erkeğin üç adım gerisinden yürürdü. Devrimlerden sonra kadınlar ve erkekler eşit oldu, yan yana yürümeye başladılar” cümleleriyle açıklama yapar.

Bir süre sonra yazılı sınav yapan öğretmenin “Atatürk devrimlerini yazınız” sorusuna Alper’in verdiği cevap şöyledir: a- Harf devrimi, b- Şapka devrimi, c- Yan yana yürüme devrimi…

Bu devrimlerden galiba sadece harf devrimi kaldı. O da ağır hasarlı olarak. Türkçe ç harfinin ch, v harfi yerine w harfiyle yazılması gibi garip uygulamaların yaygınlaştığı, yabancı kelime istilasının had safhaya geldiği, Türk markalarının yabancı isimlerden oluştuğu, alfabemizde olmayan Q, W, X gibi harflerin fiilen kullanıldığı bir ortamda bu devrimin ağır hasarlı olduğunu söylemek haksızlık olmasa gerektir.

Şapka devrimi de insanların başına genellikle şapka giymemeleri sebebiyle fiilen kalktı. Benim için bundan daha önemli olan bazı harflerin üstüne konulması gereken uzatma işareti olan şapkanın da kaldırılmış olması.

Bazı kesimlerde “yan yana yürüme devriminin” de aşılarak, kadınların bir adım önde yürüdüğü; bir masaya otururken erkeğin kadının sandalyesini çekip O’nun oturmasını sağladıktan sonra yanındaki sandalyeye oturduğu; evlenme teklifi yapan genç erkekten teklifi yapacağı genç hanımın önünde diz çöküp, tek taş pırlanta yüzüğü sunmasının beklendiği bir ortamdayız.

Demek ki devrimler de ya bazen tamamen ortadan kalkıyor veya zamanla değişime uğrayarak devam edebiliyor.

“Son on yılda Türkiye’de yapılan devrimler nelerdir?” diye bir soru sorsak zeki çocuklarımız ne cevap verir merak ediyorum. Ve acaba bu devrimlerin kaç yıl yaşayabileceğini tahmin etmeye kalksak sonuç ne olur?

*****

Selin geçen sene anaokuluna gitmiş, dünya tatlısı, cin gibi zeki bir çocuk. İstiklal Marşı şiirinin tamamını (41 mısra) ezbere okuyabilen güçlü bir hafızasının yanında müthiş bir gözlem yeteneği var. Öğrendiği kuralların sebebini araştıran, şaşırtıcı sorularıyla büyükleri zaman zaman çaresiz bırakan bir zekâ küpü.

Büyük dayısının eşi Selin’in çevresinde gördüğü insanlardan farklı biridir. Selin’in gözlemlerine göre, belirli yaşın üstündeki hanımlar makyaj yapmaz. Kıyafetleri oldukça gösterişsiz olur. Davranışları da yaşlı insan tavırlarını yansıtır. Oysaki bu yengenin saçları sarıdır, biraz makyaj yapar ve duygularını yansıtırken son derece doğal, hatta çocuksu tavırlar gösteren biridir. Bir iki günlük gözlemlerinden sonra Selin’in yengesine söylediği cümle ilginçtir: “Ben senin yaşını çözemiyorum. Yüzün ve boynundaki kırışıklar anneannemdeki gibi. Fakat saçın sarı, dudağın rujlu…”

Altı yaşındaki çocuğun şaşırması normal. Çünkü farklılıkların iyi veya kötü (doğru-yanlış) olmasını değerlendirebilmek için sağlam kıstaslar oluşturmamıştır.

Büyükler de birçok konuyu çözmekte zorlanıyor. Biz de çevremizde gördüğümüz insanlarda farklı kültür yansımalarını görebiliyoruz. Alıştığımız kalıplarının dışında davranan insanları çözmekte sıkıntı yaşayabiliyoruz. Batı hayat tarzı içinde yetişmiş olanlar ile cemaat- tarikat mensubiyeti olanların birbirini anlamakta zorlanmakta oluşu gibi. Hatta aynı sosyal-kültürel ortamda yetişmiş olanların içlerinden bazılarının tabii değişimini çözmekte güçlük çekmesi de sıkça rastlanan bir durum.

Destekledikleri siyasi partinin yaşadığı değişimi görüp, durumu çözmekte zorlanan kitleler de en az Selin kadar şaşkın olsa gerek.

Değişim kaçınılmaz. Ancak değişimin iyi veya kötü olmasını ölçebilecek sağlam ölçütlere ihtiyacımız var. Bu kıstaslar pusula gibi bulunduğumuz her ortamda bize doğru istikameti gösterir.

İyi ve kötüyü ayırt etmek için ya insanlığın temel değerler olarak kabul ettiği dürüstlük, sözleşmeye sadakat gibi kavramlarla ilgili genel bilgilere sahip olacak ve uygulayacaksınız veya inandığımız dinin dürüstlük, ahlak, fazilet, sadakat, liyakat, sevap, günah vd kavramlarını bilmek için temel ilmihal bilgilerini öğrenip özümsemiş olacaksınız.  

Alışkanlıklarınızı ve geleneklerinizi tek doğru kabul ederseniz şaşkınlıktan ve yanlışlıktan kurtulamazsınız.

Muhafazakâr kitlenin “üstad”ı Necip Fazıl’ın en çok kızdığı kesimin “ham softa- kaba yobazlar” olması tesadüf değildi.

Bir Hilal Bir de Yıldız Olsun!

0

Masallarımız vardı eskilerde; iyi yürekli hükümdar, kötü yürekli vezir, silerdi her birini ani yetişen kizir!

Masallarımız vardı eskilerde; çözülürdü Arap saçına dönüşen düğüm, ardından kurulurdu kırk gün kırk gece düğün!

Masallarımız vardı eskilerde, gökten üç elma düşerdi halis niyetlere, uykuya yatmadan altı ay bir güz gidilir, dere tepe düz edilirdi.

Devran döndü, haçlı şapkalı kâbuslar masalımı en güzel yerinde böldü…

Bana bir ülke anlat baba; altında petrol üstünde çakal olmasın. Henüz tomurcuklanmış gülfidanları, şarapnel parçalarıyla solmasın. Kalsın, yer altı yer üstü kaynaksız, güneş perdesiz hanelere dolsun. Acı hicret etsin ıraklara, varsın ölüm kıtlıktan olsun

Bana bir ülkü anlat baba; içinden Alparslan ordusundan neferler doğsun. Tüllenirken gün Ağustos şafağında, kara yazgıları bir kaşık suda boğsun. Kaf dağının ardındaysa adalet, yedi başlı devi arayıp bulsun. Renk renk ebemkuşağı olsun göklerde, al beyaz dışındakiler solsun. Değirmende doğduk diye başımızdan eksilmeyen, gök gürültüsü kaybolsun

Bana bir lider anlat baba; söyleminde ne bıçak ne kemik olsun. Dağlar denizler ihtişamından titreyerek selama dursun. Halka uzanan el, doğruyu söyleyen dil, namerde tokat, mazluma şefkat sunsun. Gücün güçlünün kopup kuyruğundan, kimsesizlerin otağına konsun.

Bana bir ana anlat baba; ak alnına kara çatkı çatmasın. Toprağa tohum eksin evlat yerine, hayalleri lodosa kapılıp batmasın. Öksüz başa merhem olsun kınalı eli, harman yerinde yiğitçe salınsın. Çatı olsun bereketli ocaklara, tüten bacasına baykuşlar yuva yapmasın

Bana bir çocuk anlat baba; resminde yer alsın çiçekler! Dağlarında kar, ovasında bahar olsun. Ufkuna çizilen çizgide, kocaman bir hilal ortasında yıldız olsun…

Akıl

0

Her şeyin olduğu gibi, dînin de temeli akıldır. Çünkü aklı olmayanın dîni de olmaz.
Akıl – bâliğ olmadıkça, yâni akıl insanın hayâtında devreye girmedikçe, insânı, Allah mes’ûl tutmuyor. Ona teklîfte bulunmuyor. Daha doğrusu onu muhâtap saymıyor.

Rabbi, kulunu bu durumda hitâba değer görmüyor. Onu ne Cennet’e ne de Cehennem’e elyak ve lâyık buluyor. Yani bulmuyor.

X

Akıl, ne büyük nîmet, tâm olarak bilinse
Gözünden mâlâyânî şeyler, âh bir silinse

X

Göz, bakmayı bırakıp, neler görecek neler
Geçti diye döğünecek, boş yere seneler

X

İç geçirerek der, anlasaydım bunu, çok önceleri ben
Tesellî bulacak, anladım ya diyerek, sonum gelmeden

X

Fakat yeri gelince, aklı bir kenâra bırakmayı, akıl etmek
İşte, gerçek ve hakîkî akıl, emîn olun, bir de bu olsa gerek

X

Yine Akl-ı Küll karşısında, bırak aklını sen bir yana
Büyük Akl’a yapış, istifâde ettirsin kendini sana

X

Tutarken aklı üstün, değil elbet, senin benim aklım ölçü
Kastedilen soyut akıldır, ey kendini sanan akıl küpü

X

Aklı, akletmeyi unutursak eğer, dünyâ işimizde
Nice başarısızlıklar tâkip eder bizi, peşimizde

X

Olmasaydı akıl, nerden kazanılacaktı, bunca bilgi      
İnsân, duyar mıydı, çevresine karşı hiç, bu kadar ilgi?

X

Olmasa akıl, farkına varılır mıydı, güzel ve iyinin hîç?
İnsân yüz hatlarında, belirir miydi, o gülümseyiş, o behîç?

X

Bir gün tüm akılları, çıkarmışlar pazara, satmak için
Herkes kendi aklına olmuş müşterî, düşünsene niçin?

X

“Allah, evvelâ aklı yarattı.” diyor Hadîs
Sonra, iplik söküğü gibi geldi, havâdis

X

Evvelemirde, ilk aklı yaratması demek, öncelikle
Kâinatı, akıl ölçütünce yarattı, ivedilikle

X

2096

Verilişi aklın, asıl amaca, olsun diye yönelik
Bulsunlar diye, Cennet-i A’lâ’da, yeşilce bir gölgelik

X

Akıllar göz gibidir, göz nasıl olursa ışığa muhtâç
Akıl da, Vahiy’den alır ışığını, gözünü iyi aç

X

Bilsin diye koca insân; Hakk’ı Hakk, Bâtıl’ı Bâtıl
Sorumlu tutmadan önce, verildi insâna akıl

X

Dîn binâsı yükselsin diye, atıldı akıl denen temel
Ancak, böyle bir yapıda gerçekleşirdi, İlâhî Emel

X

Aklın görevi olur, başta Vahy’i anlamak
Vahyin, kâinât ile ilgisini kavramak

X

Nasıl ki göz görme âletidir, bedende
Akıl da anlama aracıdır, gövdende

X

Olmayınca kandîlde yağ, kandîl, verir mi hiç ışık?
Akl kandîli de, din yağıyla yanar, kalmaz karanlık

X

Âyet der, anla: “Göklerin ve Yer’in nûrudur Allâh.”
Bundan başka nedir ki Vahiy cânlar, deyin Eyvallâh.

X

“Akıl dîndir ve dîn akıldır.” Demişti.
İlmin kapısı olan Hazret-i Ali.

X

Ya ilmin şehri, iki cihân serveri, Peygâmber-i Zişân:
“Allâh, ilkönce nûrumu yarattı.” Bilin ey ehl-i iz’ân!

X

“Akl-ı Küll”, “Akl-ı Evvel”, “Hakîkat-i Muhammediye”:
Açıklanmıştır, Hazret-i Peygâmber’in aklı diye.

X

Kâinât ve kanûnları, ilim ve hikmet kaynağı herşey;
Yaratılmıştır, Peygamber’in aklı üzere, hey gidi hey.

X

Boşuna değil: “Akıl dimâğdadır ama nûrunu kalpten alır.”
Demek ister ki Hazret-i Ali: “Kalp gerçekler tecellî-gâhıdır.”

X

Öyleyse, temiz tutmak gerek kalbi, olduğunca temiz
Padişâh, konmaz saraya, olmayınca mâmûr evimiz

X

Kalbin temiz olması, ne demek derseniz eğer cânlar
Yapar bunu ancak, ahlâkına O Rasûlün uyanlar

X

2097

“Aklı olmayanın dîni de yok!” herkes gibi bilirsiniz.
“Kişiyi ayakta tutan aklıdır.” Yoksa irkilirsiniz!

X

Teklîf akladır, muhâtap olur ancak akıl
Histen uzak akla da, ters düşmez doğru nakil

X

Akıl, dîn için olduğu gibi bize esâs
Akıl, dünyâ için de, alınacak tek kıstâs

X

Akıl, her şeyi açan, anahtâr görevli bir âlet
Onunla yükselir insân mânen, son derece gâyet

X

Dînin direği, ibâdetin dayanağı akıl
Îmân kazandırır, hayâ verir; onu rehber kıl!

 

2098 – 2099

Mehmetimin Bayramı

0

Mehmet her gün ailesini ararken 4 gündür aramamıştı. Son görüşmede annesine ; “anneciğim bir hafta kadar görüşemeyebiliriz, aman meraklanma” demişti. Anne nasıl meraklanmayacaktı ki!

Mehmet seviyor diye zeytinyağlı yaprak sarmıştı. Yiyemeyeceğini bile bile. Anne sofrayı kurmaya hazırlanıyordu. Bayram sofrası ya…
Baba, anne ve küçük oğulları, hepsinin içinde bir burukluk vardı. İlk defa bir bayramı ayrı geçiriyorlardı evlatlarından.
Baba daldı şöyle uzaklara, düşünüyordu… Mehmet’im teskere aldıktan sonra işleri ona bırakırım, oda kendi yuvasını kurup, düzenini oturtacak diye…

Küçük kardeş ağabeyini çok seviyordu. Abisi Mehmet’te onu… Kimse birbirinin gözüne bakmıyordu, üçüde ayrı dünyalardaydı. Abisi geldiğinde araba kullanmasını öğretecekti kardeşine.

Anne dokunsalar ağlayacak bir halde. Çoğu zaman eşi ve çocuğundan kaçarcasına bir köşede ağlıyordu.
Suskunluğu baba bozdu:

Hanım dedi… ” kurban bayramına Mehmet izin alabilirse yanımızda olacak. Bak bugün bu sofrada üç kişiyiz, fakat Kurban Bayramında beş kişi olacağız” dedi.

Mehmet nişanlı idi. Askere giderken nişan yapılmış geldiğinde düğün hazırlıkları başlayacaktı.

Kapı çok hafif bir sesle çalındı. Küçük kardeş el öpmeye çocukların geldiğini düşünerek kapıya koştu. Derin bir sessizlik…
Anne ve baba aynı anda “kim gelmiş oğlum” diye seslendi.

Mehmet’in kardeşi kapıda yığıla kalmıştı. Kapıda askeri araç ve ambulans… Komutan babaya sarıldı, Mehmetin annesinin eline uzandı öpmek için.

Bütün ağızlarda “acınızı paylaşıyoruz”…kaç gün paylaşacaksınız Mehmet’in anne ve babasının acısını? Bir gün mü? Bir hafta mı? Bir ay mı?

Ama ateş düştüğü yeri yakıyor. Anne ve baba bu acıyla yaşayacak. Farklı bir koşturmanın içerisine girdiğinde sanki acıları hafifliyor olacak. Fakat her bayram sabahı tekrar tekrar yaşayacak acılarını. Her düğün törenine gittiklerin de Mehmet gelecek gözlerinin önüne. Çünkü acı onun, evlat onun. Bizler üzüleceğiz; kahrolsun diyeceğiz. Allah Belanızı versin diyeceğiz. Ama Mehmet’in ailesinin acıları birçok kez tekrarlayacak.

Evet, bugün herkes yönünü belli edecek. Zaten Türk Toplumu kimin ne olduğunu iyi biliyor. Fakat hangi siyasi partide teröre destek veren varsa onlarda safını belli edecek. Bazıları tiyatro oynuyor, bizlerle alay edercesine. Evet, safları sıklaştırmanın zamanı geldi. Teröre karşı olan herkesin birlik olma zamanı. Eylem adımları atılmalı, süreç hızla başlamalı.
Şimdi soruyorum sizlere…

BDP’ ye kapatma davası açılacak mı?
Türkiye’nin meselesi; Kürt Sorunu mu? PKK Terör Meselesi mi?

İdam Cezası gelecek mi?

Milletvekillerinin maaşlarının artışı ve şike davasında ortak hareket eden siyasi partiler Terör Sorununa Ortak karar alabilecek mi?

Terör Nasıl Önlenir

0

PKK terörüyle ilgili yazılarımız geniş yankı uyandırdı. Bu sütunlardan yazdığımız yazılarımıza bir çok okurdan teşekkür ve destek mesajları gelirken, teröre karşı okurlarımız çözüm önerilerini de bizlerle paylaşıyor. Terör noktasında Dilovası’nda yaşayan bir eğitimcimiz kendi penceresinden çözüm önerisini bizlerle paylaştı. Şahsıma gelen maili yayınlıyor, Eğitimci Ali Avşar’ın bu güzel önerisini siz okurlarımla paylaşıyorum:

Sayın İsmail bey, Dilovası’nda yaşayan ve aynı davaya hizmet eden  bir eğitimci kardeşiniz olarak haberlerinizi ve belgesellerinizi sürekli takip ediyor ve halkın sorunlarına hassasiyetinizi  takdir ediyorum. bende toplumda  kendimi vicdanen  sorumlu hissettiğim için tamamen  duygu düşünce ve hassasiyetlerimle  gazetenizde ve sitenizde yayınlanmak üzere  bir yazı kaleme aldım ve size gönderiyorum.

YİNE TERÖR, YİNE ÖLÜMLER, YİNE ACI…

Rahmet ve bereket aylarının  ardından  bir hediye olarak kutladığımız bu bayram da yine terörün ve savaşların önüne geçemedik. Gaziantep’te, Şırnak’ta, Türkiye’de, Suriye’de Arakan’da ve daha dünyanın  bir çok ülkesinde  yine geçemedik ölümlerin önüne…

Her seferinde kınıyoruz, kızıyoruz  ama bir türlü engel olamıyoruz.

Nedir sorun, nedendir daha onu bile tam bilmiyoruz, bilemiyoruz. Her seferinde yeter artık diyoruz ama bir türlü bitiremiyoruz bu kavgayı, bu terörü, bu belayı ve belaları.Terör nedir, terörist  kimdir daha ona bile karar veremiyoruz,  ama her seferinde ağlıyoruz, acıyoruz, yanıyoruz. Bir yandan  örgütlerin terörü, bir yandan trafik terörü, bir yandan futbol terörü bir yandan gücün terörü hatta ve hatta aile içi terör. Hiçbir kutsalı olmayan  hiçbir değeri taşımayan terör…

Neden oluyor bu terör, nereden çıkıyor bu? Hadi dağdaki teröre bazı sebepler bulduk ya bir de dost bilinenlerin terörü müttefiklerin terörü veya aile içi terör, ya bunlara ne demeli bunları nasıl izah etmeliyiz veya nasıl çözmeliyiz? Sadece silahla mı, sadece askeri  güçle mi, sadece kanunlarla mı, yasalarla mı yoksa sınırsız  demokrasi veya özgürlükle mi?

İnsan öldürmeyi masum sivilleri, çocukları  katletmeyi  nasıl önleriz, savaşları nasıl durdururuz. Amerika’nın yaptığı gibi sınırsız savunma bütçesiyle mi  yoksa Avrupa’daki gibi daha fazla özgürlük  ve demokrasiyle mi ya da bazı  Ortadoğu ülkelerindeki gibi zalim diktatörlükle mi  geçeceğiz bu  ölümlerin önüne veya durduracağız bu kanı?

Ama görüyoruz ki bunlar yetmiyor. Ne dağda  karakollara, köylere saldıran veya  şehirde  bombalı eylemlerle sivilleri katleden teröristleri,  ne  trafik kurallarına uymayarak bencil ve sorumsuz davranarak trafiği kana bulayan trafik teröristlerini, ne stadları ve  sokakları bir iki gol için savaş alanına dönüştüren  futbol teröristlerini, ne  karşılıklı sevgi saygıyı  hiç gözetmeyip eşlerini, çocuklarını, anne babalarını, ailelerini öldüresiye döven hatta öldüren aile  teröristlerini  ne de gücü eline alan zalim yöneticilerin yani gücün terörünü  durdurmuyor, durdurmaya yetmiyor.

Peki  çözüm nedir ve kimdir?

Evet çözüm için aslında çok düşünmeye gerek yok.Çünkü dünyada çözüme en yakın olan çözümü en iyi bilen hatta baş ucunda tutan biziz.

 Çözüm; Kur’an Ahlakını ve Peygamber  Sünnetini iyi bir eğitim ve tam bir uygulama ile  inanarak yaşamak ve yaşatmak…Ve bunu  sadece imamlarla, sadece  öğretmenlerle, sadece devlet veya  hükümetler aracılığıyla değil bizler hepimiz  her bir birey samimiyetle ve çok çalışarak sağlayabiliriz.

Önümüzde kainatı  mükemmel şekilde Yaratan, Kuşatan, Her Şeye Galip olan, Her şeye Güç Yetiren Kainatın Sahibine ait  ve bize yol gösterecek 6.666 cümlelik İlahi Kelimetullah ve Rahmani bir mektup bir yazı ve mukaddes bir manifesto var.   KURAN-I KERİM…

Ve yine o yüce kitabı anlamamıza yardımcı olacak Kâinatın Efendisine ait binlerce Hadis, Sünnet var.

Evladın, anne-babanın, akrabanın, komşunun,  fakirin, yetimin, Hıristiyanın, Yahudinin   daha doğrusu herkesin hatta hayvanların bile hakkını koruyan ve bu hakları  yazılı kanunlarla  ebedi  kılan  bu kutsi kaynaklara tam anlamıyla uymak,  yaşamak ve başta çocuklarımız, gençlerimiz olmak üzere herkese anlatmak yaşatmak  teröre, savaşa  karşı olabilecek en etkili, en hızlı  panzehirdir.Var olan teröristleri az etkilese bile  terörün tuzağına  düşebilecek gençleri çocukları  bu kötülüklerden uzak tutmak ve terörün kökünü kurutmak adına en önemli  çözümdür. Pedagojik çalışmalar  da gösteriyor ki ilk on yaşına kadar bir kişiye ne verilirse  etkisi diğer yıllara göre daha fazla olmakta, bu da bize   bir çocuğun azılı bir terörist olmasının da  veya topluma faydalı, ahlaklı insan olmasının da  elimizde olduğunu gösteriyor…

Tabi yine hatırlamak gerekir ki  bunu  sadece devletlerden  hükümetlerden veya sadece imamlardan veya belli meslek gruplarından  beklemek olmaz. Hepimiz  çuvaldızı önce kendimize batırmalı  ve taşın altına elimizi  koyup  mücadele etmeliyiz…Bu kutlu mücadelede en  büyük silahımız da tabi ki  yine dualar olacaktır. Günahsız ağızlardan yapılan dualarda buluşmak  ve barış dolu huzurlu  günlere  kavuşmak ümidiyle  hayırlı günler diliyorum….                                                   

İslamiyet milliyetçiliği / Türkçülüğü yasaklamamıştır

 

Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Yakıt vukufiyetten kaynaklanan dirâyetle ezber bozuyor: ‘İslamiyet Milliyetçiliği / Türkçülüğü Yasaklamamıştır.’
Oğuz Çetinoğlu: Türkçülük ve Türk milliyetçiliği düşüncesi, İslamiyet’e aykırı mıdır? (Hucurat Sûresi, 13. âyet’inde geçen ‘kavmiyetçilik’ kavramı, Türkçülük-Türk milliyetçiliği düşüncesi ile örtüştürülebilir mi?)
Prof. Dr. İsmail Yakıt: Millet kavramından rahatsızlık duyanlar, genellikle onun İslâmiyet’le bağdaşmadığını ileri sürerler. Konuyu daha iyi inceleyebilmek için bu kavramı ele almadan önce, Kur’ân’a göre soy, sop veya nesep meselesinden bahsetmek yerinde olacaktır. 
Kur’ân’a baktığımız zaman, insanın bir soyunun veya bir nesebinin olduğunu bunun da Allah tarafından insana bahsedildiğini görürüz. ‘İnsanı sudan yaratan, ona soy sop (=nesep) ve hısımlık veren O’dur. Rabbin her şeye gücü yetendir.’ (Furkan, 25/54).
Kur’ân’da ayrıca ‘al’ kelimesi çok sık geçer. ‘Aile, sülale, soy, sop’ anlamındadır. Meselâ, Al-i İbrahim= İbrahim soyu, sülalesi; Al-i İmran= İmran soyu, İmran ailesi; Al-i Fir’avn=Firavun soyu vs. Demek ki, Kur’ân’a göre nesep meselesi sosyal bir gerçektir. Öyle ki, gerçek neseple, itibarî, hukukî ve hissî beraberlikleri ve yakınlıkları karıştırmayı meşru kabul etmez: ‘…Evlatlıklarınızı, oğullarınız gibi kılmamıştır.’ (Ahzab, 33/4). Neseben yakın olanlar, birbirlerine diğer müminlerden daha yakındırlar. ‘…Akraba olanlar da Allah’ın kitabında, birbirlerine diğer müminlerden daha yakındırlar, ancak yakın dostlarınız için örfe uygun bir vasiyette bulunmanız müstesnadır…’ (Ahzab, 33/6). Dolayısıyla İslâm’da din kardeşliği ile kan kardeşliği birbirinden farklıdır. Bir Müslüman din kardeşi olan bir kimseyle evlenebilir ama kan kardeşi olan bir kimseyle evlenemez.
Bununla birlikte Kur’ân, dost edinme konusunda imanı nesepten daha üstün bir yakınlık sebebi sayar. Çünkü nesep ile dostluk kavramlarını iman konusunda ayırmaktadır. ‘Ey iman edenler! Babalarınız ve kardeşleriniz küfrü imana tercih ediyorlarsa, onları dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.’ (Tevbe, 9/23). Bir diğer ayette de ‘Ancak mümin olanlar kardeştir.’ (Hucurat, 49/10) buyurulmaktadır.
Görüldüğü gibi nesep olayı sosyal bir gerçek ve toplumun vazgeçilmez bir nizamıdır. Kur’ân, ancak iman konusunda nesep ile dostluğu ayırmaktadır.
Kur’ân’a Göre Irk ve Kavim Gerçeği.
Kur’ân açısından ele aldığımız zaman, insan topluluklarının farklı ırklar ve farklı kabile ve kavimlere mensubiyeti, ilahî iradenin bir tecellisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir diğer ifadeyle, beşeriyetin bu nevi ırkî farklılıkları, beşeriyetin kendi iradesiyle oluşmuş bir farklılık değil, bilakis Allah’ın kendi varlığının birer işareti, birer ayeti olduğunu gösteren bizzat Allah tarafından var kılınmış bir gerçektir. Meselâ şu ayette bu gerçek ifâde edilmektedir: ‘Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin değişik değişik olması O’nun varlığının belgelerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler(= ayetler) vardır.’ (Rum, 30/22). Bu ayette de görüldüğü gibi, renkler ve dillerin farklılığı ırkî farklılıklardır. Bu farklılık ayete göre, insanların kendilerinin oluşturduğu bir şey değil, Allah’ın takdir ettiği bir keyfiyet olup, kendi varlığının belgesi (=ayeti) yapmıştır. Buna rağmen birileri çıkıp da ‘Irk neymiş?, İslâmiyet’te ırk diye bir şey yoktur.’ vs. derse her halde ona ‘Irk özürlü’ demekten başka bir cevap olamaz. Çünkü Kur’ân’a göre o kişi, ilahî iradeyi reddediyordur.
Eğer ırkçılık yoktur deniyorsa buna katılıyoruz. Çünkü ırkçılığa, Kur’ân ve Hz. Peygamber onay vermemektedir. 
Bir diğer ayette: ‘Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat bu, size verdikleriyle sizi denemesi içindir. O halde iyiliklerde yarışınız. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirir.’ (Maide, 5/48) buyurulur. Bu ayetten anlaşılacağı üzere, ilahî irade, bütün bir beşeriyeti tek bir ümmet olarak dilememiştir. Çünkü bizleri sınamaktadır.
Kur’ân’a göre Allah, bir kavimle diğer bir kavmi terbiye ediyor: ‘(Savaşa) çıkmazsanız, Allah size can yakıcı bir azapla azap eder ve yerinize başka bir kavim getirir. Ona bir şey de yapamazsınız. Allah’ın her şeye gücü yeter.’ (Tevbe, 9/39). Nitekim şu ayet de aynı hususu vurgulamaktadır: ‘Ey inananlar! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki, Allah’ı seven ve Allah’ın da kendilerini sevdiği, müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü, Allah yolunda cihat eden kınayanın kınamasından korkmayan bir kavim getirir. Bu Allah’ın faziletidir, dilediğine verir. Allah her şeyi kuşatan ve en iyi bilendir.’ (Maide, 5/ 54). Görüldüğü gibi, kavimler arasında sıfat farkları da belirtiliyor. Burada daha ziyade inanç, sevgi, şecaat ve cesaret gibi birini diğerinden ayıran vasıflardır. Bir kavim, diğer bir kavimle yola getirilmektedir.
Irk ve kavim gerçeğini ortaya koyan Kur’ân, kavimler arası ilişkilerde terbiyevî bir yol izler, birinin diğerini istihza etmesini hoş karşılamaz: ‘Ey inananlar, bir kavim diğer bir kavmi alaya almasın. Belki de onlar kendilerinden daha iyidirler…’ (Hucurat, 49/11). Kur’ân ayrıca her kavmin içinden kendilerine yol göstericiler geldiğini de belirtir: ‘…Sen ancak uyaransın. Her kavmin bir yol göstereni vardır.’ (Ra’d, 13/7).
Çetinoğlu: Türkçülük veya milliyetçilik, Türk milliyetçiliği düşüncesi ve İslamiyet olgusu arasındaki ilişkiler nasıl olmalıdır?
Yakıt: İnsan doğduğu zaman, belli bir dilin konuşulduğu, belli bir aile ve belli bir kültürün içinde kendini bulur. Öyleyse millet fikri ve buna dayalı milliyet duygusu ve düşüncesi fıtrîdir. Yani doğuştan gelen bir fikirdir. Bazıları bu fikrin Fransız ihtilaliyle batıdan geldiğini iddia ederek bu tarife karşı çıkarlar. Halbuki batıdan gelen şey, milliyet fikrinin siyasî bir kimlik kazanmasıdır. Bir başka ifadeyle milliyetçiliğin siyasî platforma geçişi, politik arenada kendini göstermesi ve ideolojilerde yer alışıdır.
Millet, objektif bir realitedir. Bu realitenin objektif unsurları vardır. Bunlar da: Aynı kandan gelme, aynı dili konuşma, aynı dine inanma, aynı kültürden olma, müşterek bir tarih şuuruna sahip olma ve istikbal için aynı ülküyü taşımadır. İşte bu objektif unsurların tek tek bir fertte sübjektifleşmiş yönüne milliyet duygusu diyoruz.
Şu halde milliyet duygusunun bir tezahürü olan milliyetçilik bir ideoloji değil, bir ‘idrak’tir. Tıpkı insanın kendi insanlığını idrak etmesi gibi, milliyetini tanıyıp bilmesi de bir idraktir. Nasıl ki, insan olmak objektif bir vasıf, fakat insanlığını idrak etmek sübjektif bir özellik ise, millet objektif bir realite, milliyetçilik de bunun idrakine sahip olmak yani milliyet şuuru taşımak da sübjektif bir keyfiyettir. Milletin objektif realitelerinden biri veya bir kaçı olmadığında, milleti ayakta tutan milliyetçilik duygusudur. Meselâ Yahudilerde toprak ve dil birliği yoktu ama milliyetçilik duyguları, millet realitesinin şartlarını bir araya getirme azmini kaybettirmedi. Zaten milliyetçilik bir milletin millî benliğini koruma zaruretini işleyen bir akım, bir duygudur. Şu halde millet statik, milliyetçilik dinamik bir kavramdır. Eğer bir millet, kendini millet yapan değerlere sahip olmasına rağmen bunların karakteristiğini tarih içinde koruyamıyorsa, milliyetçiliğe sahip değildir. Zamanla bu değerleri kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır. Bu itibarla milliyetçilik, millet olma vasfının hem dinamik hem de psikolojik şartıdır.
İşte fıtrî bir din olarak İslâmiyet, fıtrî bir duygu olan milliyet fikrini reddetmeyip, sahip çıkmaktadır. 
Şayet milliyet kavramı İslâmiyet’te olmasaydı neler olurdu?
1- Müslüman topluluklar milliyetlerini bugüne kadar muhafaza edemezlerdi. Nitekim bütün Müslüman milletler, milliyetlerini İslâmiyet sayesinde muhafaza edebilmişlerdir.
2- Müslüman toplumun fertleri, ya aşırı ferdiyetçi veya aşırı sosyalist olurlardı. Bir diğer ifadeyle Müslümanlar individüalizm (*) ile komünizm arasında kalırlardı. Halbuki İslâmiyet ferdi ne tek başına bırakıyor ne de toplum içinde onu eritiyor.
3- Fertsiz aile, ailesiz millet, milletsiz ümmet, ümmetsiz insanlık olmaz. Dolayısıyla İslâm, ferdi, aileyi, milleti, ümmeti ve insanlığı koruma altına alıyor.
Irkçılık meselesine gelince: İslâm’da bunun özel tabiri ‘asabiyye’dir. ‘Asab’ kelimesi dilimize Arapçadan geççmiştir ve damar, sinir anlamına gelir. Nitekim ‘ırk’ kelimesi de Arapçadan geçmiştir ve ‘damar’ demektir. Aynı damardan veya aynı kandan gelen hısım ve akrabalar için kullanılır. Kan bağının öne çıktığı akrabaların, yakınların oluşturduğu sosyal gruplara fanatik bir bağlılık diye tarif edebileceğimiz ‘asabiyye’ kelimesi Kur’ân’da geçmez. Ancak bazı hadislerde geçmektedir. İslâm’da milliyetçiliğin olmadığını söyleyenler genellikle bu hadisleri ileriye sürerler ve onları kendi anlayışlarına göre tercüme ederler. Şimdi bu hadisleri ele alalım:
‘Kim haksız bir işte kavmine yardım ederse, kuyuya düşmüş deve gibidir ki, kuyruğundan çekilip çıkarılır.’ Burada yalnız kavm kelimesi geçiyor.
Vasile b. el-Eska’dan rivayet edilir: ‘Dedim ki: ‘Ya Resulallah, asabiyetçilik nedir?’ Resulullah: ‘Zulümde kavmine yardım etmendir.’ buyurdu.’ Burada hem kavm hem de asabiyye kelimeleri geçiyor.
Cübeyr b. Mut’im’den rivayet edilmiştir: ‘Asabiyyeye davet eden bizden değildir. Asabiyye üzerine savaşan bizden değildir. Asabiyye üzerine ölen de bizden değildir.’
Sahabeden Vasile b. el-Eska sorar: ‘Ya Resulallah! Bir kimsenin kavmini sevmesi asabiyetten (ırkçılıktan) sayılır mı? Hz. Peygamber buyurdu ki: ‘Hayır. Ancak kişinin zulüm ve haksızlık halinde olan kavmine yardım etmesi asabiyyettir.’
Görülüyor ki ırkçılık, kişinin kendi kabilesi veya kavmine haksız olsa da savunmasıdır. Hz. Peygamber’in yasakladığı şey budur. Bir diğer ifadeyle ‘Hz. Peygamber’in asabiyet tabiri ile yasakladığı şey, fikir değil, fiildir. 
Hz. Peygamber’in hadislerinde de görüldüğü gibi İslâm’ın reddettiği ırkçılık:
1- Kan üstünlüğü veya soy sop üstünlüğü davası gütmek,
2- Kendi ırkından dolayı bir nevi üstünlük psikolojisine kapılmak ve bu yönde başkalarına tahakküm etmek,
3- Kendi ırkından olmayan diğer insanlara hayat hakkı tanımamak,
4- İnsanlık hislerini rencide eden davranışlarda bulunmak,
5- Kendi ırk, adet ve geleneklerini, her şeyden üstün tutmaktır.
Netice olarak, ırk, kana; kavim, dile; ümmet, dine; millet ise kültür ve tarih şuuruna dayanmaktadır. Kültür ve tarih şuuru üzerine dayanan milliyetçilik ise İslâm açısından her zaman onay alır yeter ki, o kültür İslâm’dan onay alsın. Çünkü İslâm müşrik ve sapık kültürlere onay vermiyor.
Çetinoğlu: Türk milliyetçiliği düşüncesi içerisinde ırkçılığın yerini belirlemek mümkün mü? 
Yakıt: Milliyetçilik, milletin ortak bir tarih ve kültür şuuruna sahip olması ve bu şuurun yaşamasıdır. Ancak Batı dünyası, milliyetçiliği faşizm şeklinde değerlendirmektedir. Buna ne cevap verilebilir? Bu hususta rahmetli dostumuz Erol Güngör’ün bir yorumunu aktaralım: ‘Bugünkü batı dünyası, bilhassa Amerikalıların etkisinde kalarak, milliyetçilik denince daha çok faşizm ve nazizmi anlamaktadır. Hakikatte milliyetçilik bir kültür hareketi olması hasebiyle ırkçılığı, halka dayanan bir siyasî hareket olarak da otoriter idare sistemlerini reddeder. Bu bakımdan faşizm örneğine bakarak milliyetçiliği değerlendirmek her şeyden önce yanlış misalden hareket etmek olur. (…). Irkçılık tamamen kan bağı ve soy sop üstünlüğünü ön plana alırken; milliyetçilik, kendi milletini her türlü kültür yozlaşmasından uzak tutmak suretiyle, tamamen kendine has yapılar içerisinde ve millî kültürü bizzat bir medeniyet kaynağı haline getirme ve cemiyeti soysuz değişmelerin açık pazar yeri halinden kurtarma hareketidir.’
Çetinoğlu: Kavram kargaşası yaşanan ülkemizde, bazı kişiler milliyetçilik kavramını maalesef, hiçbir literatürde olmayan bir anlam yükleyerek ifade etmeye çalışmaktadırlar. Meselâ sık sık medyada duyduğumuz ‘Dinî milliyetçilik, etnik milliyetçilik ve bölgesel milliyetçilik’ tabirleriyle ne kastedilmektedir?
Yakıt: Anlamak cidden zordur. Bu ifadelerin ilmî hiçbir tarafı yoktur. Her halde ‘ayrımcılık’ diyecekleri yerde yanlışlıkla ‘milliyetçilik’ demektedirler. Halbuki milliyetçilik ayrımcılık değil, birleştiricilik ve bütünleştiriciliktir.
Bugün gerek bazı basın organlarında ve gerekse bazı medya kanallarında özellikle iki kavrama saldırı olmakla birlikte, ikisinden biri adına diğerini yok etme gayretleri gözlenmektedir. Bu iki kavram Türk ve İslâm kavramlarıdır. Bazı kimseler, maalesef İslâm dininin arkasına sığınarak Türk milleti, Türk kültürü, Türk devleti ve Türk dili düşmanlığı yapmaktadırlar. Ayrıca Türk milliyetçiliğine karşı çıkanlar, başka her hangi bir etnik grubun, ırkçılığına ses çıkarmamaktadırlar.
Çetinoğlu: Hocam izninizle size, birkaç aykırı soru sormak istiyorum. Tabii ki bu sorular bana ait değil. Türk milliyetçiliğine mesâfeli duranların, daha açık bir ifâde ile, milliyetçilik aleyhindeki beynelmilelcilerin sorularıdır. Birincisi şöyle: Emeviler Arap Milliyetçisi idiler. İslâm adına çok zararları oldu. Milliyetçilik İslâm’a zararlı değil mi?
Yakıt: Eski kavimler, dünyanın merkezine kendilerini alırlar, diğer kavimleri dışlarlardı. Meselâ Yunanlılar, dünyayı ‘Yunanlılar ve barbarlar’ olarak ikiye ayırırlar. Kendilerinden olmayan bütün kavimler barbardı. Keza İslâm’ın geldiği dönemde cahiliye Arapları da, dünyadaki kavimleri ikiye taksim etmişlerdi: ‘Araplar ve acemler.’ Onlara göre Arap olmayan herkes acemdi. ‘Acem’ tabiri bize göre İranlıların lakabıdır. Araplara göre ise, Arap’ın dışında herkestir. Araplar da ikiye ayrılırdı: Kureyşliler ve Kureyşli olmayanlar. Elbette bu husus soy ve kan üstünlüğüne dayanan bir Arap ırkçılığının tezahürüdür. Her ne kadar İslâmiyet onları, milliyetlerini unutturmamak kaydıyla, ‘İslâm’ kavramı üzerinde bir üst kimlik kazandırmışsa da Emeviler, hilafeti bir saltanat haline getirince ilk işleri, câhiliye dönemi Arap ırkçılığını yâni asabiyeciliği gündeme taşımak ve onu bir devlet politikası haline getirmek oldu. Aslında onların yaptıkları ‘milliyetçilik’ değildir. Kelimenin tam anlamıyla, en ileri safhada bir ırkçılıktır. Çünkü kendilerinden olmayanlara ‘mevâli / köle olmaya layık’ derlerdi. Çünkü onlar, soy sop itibariyle kendilerini diğer milletlerden üstün görüyorlardı. Takvada, ahlâkta ve İslâm’a hizmette değil, soylarının üstünlüğü ve ‘kavm-i necip’ olmalarıyla övünüyorlardı. Bu şekildeki övünmeyi ‘milliyetçilik’ olarak ifade edemeyiz. Bunlar kesif bir Arap ırkçılığının tezahürleridir. Eğer Emeviler, Arap milliyetçiliği yapsalardı, her şeyden önce diğer milletlere ve kavimlere saygı gösterirlerdi. Hucurat suresi 13. ayetinde de ifade edilen ‘Birbirinizi bilmeniz için’ emrine uygun olarak karşılıklı kültür ve bilgi akışını sağlarlardı. Diğer kavimlere sevgi ile yaklaşırlardı. Oysa onlar ırkçılıklarını dinî hüküm haline getirip uygulama alanına sokmuşlardır. Bütün bunlara milliyetçilik demek mümkün değildir. Onların yaptıkları İslâm’ın yasakladığı ırkçılığın ta kendisidir. Bundan dolayı Emeviler ‘Arap milliyetçisi’ değil, ‘Arap ırkçısı’ idiler. Dolayısıyla İslâm için, İslâm adına çok zararlı oldular.
Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Hiçbir karanlık nokta bırakmayan çok net bir cevap oldu. İkinci aykırı soru da şöyle: ‘Türk müsün Müslüman mısın? Veya Milliyetçi misin yoksa Müslüman mısın?’ Diye soranlara ne dersiniz?
Yakıt: Bu soruyu, ‘Sporcu musun yoksa Müslüman mısın?’ Diye de sorulabilir. Sanki bunlardan biri olunca diğeri olmazmış gibi… Elbette insan hem Türk hem Müslüman olabilir. Hem Müslüman hem milliyetçi olabilir. Tıpkı hem Arap hem Müslüman olduğu gibi. Kişi soyunu sopunu, nesep ve akrabasını, kavmini ve milletini kendi tâyin edemez ama dinini kendi iradesiyle tâyin edebilir. ‘Ben şu millettenim, öyle hissediyorum. O milletin kültüründenim ve milletimi seviyorum.’ demekten daha tabii ne vardır? Veyahut ‘Allah beni o milletten yaratmış, benim milliyetim budur.’ demekten daha tabii ne olabilir? Kaldı ki bu sorular aynı sahanın soruları değildir. Biri din, diğeri milliyettir. Mantık’ta meşhur bir kural vardır. Birbirine zıt iki hüküm bir arada bulunmaz. Milliyetçi olmanın zıttı, milliyetçi olmamak veya Türk olmanın zıttı, Türk olmamaktır. Öte yandan Müslüman olmanın zıttı, Müslüman olmamaktır. Müslümanlığın zıttı; milliyetçi olmak veya Türk olmak değildir. Bu nevi sorularda hâlâ ısrar edenler varsa onlara ‘Mantık fukarası’ demekten başka bir cevap bulamıyorum.

(*) individüalizm
: Kişilerin hürriyetine büyük ağırlık veren ve genellikle kendine yeterli, kendi kendini yönlendiren, izafî olarak bağımsız-hür kişiyi veya benliği vurgulayan siyaset ve toplum felsefesinin adıdır. Eş anlamlılar: bireycilik, ferdiyetçilik
Prof. Dr. İSMAİL YAKIT:
1950 yılında Denizli’nin Tavas İlçesi Kızılcabölük Bucağı’nda dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde, liseyi Denizli’de bitirdi. 1970 yılında başladığı Yüksek tahsilini Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde 1974 yılında tamamladı. 
Millî Eğitim Bakanlığının burslusu olarak Fransa’ya gönderildi. Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde 1974-1979 yıllarında Doktora yaptı. Doktora tez çalışmaları esnasında, 1976 yılında Sorbonne Üniversitesi’nde Mukayeseli Felsefeler Dalı’nda İhtisas Diploması aldı. 1976-1977 yıllarında Mısır’da Kahire üniversitelerinde araştırmalarda bulundu. Paris Tıp Fakültesi’nin Juvisy Dokümantasyon Merkezinde araştırmalar yaparak 1978 yılında ‘Anthropologie biologique sertifikası’ aldı. 1979’da İslam Felsefesi ve Mukayeseli Felsefeler dalında Sorbonne Üniversitesi’nde hazırladığı evrim teorileri üzerindeki Doktora tezini savunarak yurda döndü. 1980 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler (İlahiyat) Fakültesi’ne Dr. Asistan olarak göreve başladı. 
1980-1981 yıllarında KKTC’nde yedek subay olarak askerlik yaptı 
1982 yılında Yardımcı Doçent oldu. 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Türk-İslam Düşüncesi Tarihi Anabilim Dalı’na naklen tayin oldu. Burada 1986 yılında Doçent oldu. İslam Felsefesi Profesörlüğü’ne yükseltildi ve 1993 yılında Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kurucu Dekanlığı’na tayin edildi. 2003 yılına kadar üç dönem arka arkaya dekanlık yaptı. 1993-1999 yıllarında, Sosyal Bilimler Enstitüsü Kurucu Müdürlüğü görevini de yürüttü. 2010 yılı itibariyle İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi ve Felsefe ve Din Bilimleri Bölüm Başkanı olarak görev yapmaktadır. 
Çok iyi derecede Fransızca ve Arapça bilen Prof. Dr. İsmail Yakıt’ın birçok yayını bulunmaktadır. Yayınlanmış kitaplarının sayısı 15’den; Mahallî ve Türkiye genelinde yayın yapan televizyonlarda katıldığı sohbet ve tartışma programlarının sayısı
30’dan; Atatürk, Din, Laiklik ve Cumhuriyet konularında asker ve sivillere verdiği konferansların sayısı 50’den, millî ve
milletlerarası sempozyum, kongre ve panel gibi katıldığı ilmî toplantıların sayısı 100’den; Yurtiçi ve Yurtdışında ilmî ve kültürel konularda verdiği konferansların sayısı 500’den fazladır.  
Hâlen Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. 
Çalışmalarının bir kısmı İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Arapça, Almanca ve Japoncaya çevrilmiştir.
YAYINLANMIŞ KİTAPLARI:
1-Atatürk ve Din: Ötüken Neşriyat, 2006. 2- Kur’an’ı Anlamak: Ötüken Neşriyat, 2003. 3- Türk-İslâm Kültüründe Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme: Ötüken Yayınevi, 2003. 4- Hz. Peygamber’i Anlamak: Ötüken Neşriyat,  2003. 5- l’Attitude du Christianisme et de l’Islam en Face du Darwinisme. (Positions Exégétiques)-Etudes Comparées-Paris-IV, Sorbonne Üniversitesi’nde hazırlanmış ve savunulmuş Doktora Tezi: Paris, 1979. Gerekli ilave ve düzeltmelerden sonra l’Origine et l’Evolution de l’Homme Selon le Darwinisme, la Bible et le Coran adıyla yayındadır. 6- Ihvân-ı Safâ Felsefesinde Bilgi Problemi: İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1992. 7- Batı Düşüncesi ve Mevlâna: Ötüken Yayınevi, 2000. 8- İslam’da Bilim Tarihi: Isparta, 2002. 9- Arşiv Belgeleri Işığında Kızılcabölük: Isparta, 2002. 10- Yunus Emre’de Sembolizm / Çıktım Erik Dalına: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 2002. 11- Türk-İslam Düşüncesi Üzerine Araştırmalar: Ötüken Neşriyat, 2002. 12 Osmanlı Araştırmaları: Isparta, 2002. 13- İslamı Anlamak: Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2005. 14- Atatürk ve Milli Haysiyet: (Baskıya hazırdır). 15- Evrim ve İslam: (Baskıya hazırlanıyor).
TERCÜME ETTİĞİ KİTAPLAR
1- İbn Sînâ Felsefesi ve Ortaçağ Avrupa’sındaki Etkileri: (Prof.Dr.A.-M. Goichon’dan): Ötüken Yayınevi, 2000. 2- İbn el -Arabî ve Fahreddin el-Râzî’nin Düşüncesinde İlâhî “BEN” ile Beşerî “BEN” (Prof.Dr.R.Arnaldez’den): İstanbul, 1985.

 

 

Önümüzü Görmeliyiz

 

Uzun zamandır yazdığım yazılara gelen en önemli tenkitlerden biri; benim karamsar, kötümser olduğum ve kasıtlı olarak ülkeyi yönetenleri eleştirdiğim yönündeydi. Keşke haklı çıksalardı…

Geldiğimiz nokta itibarı ile kimin haklı kimin haksız olduğu ortadadır.

Ben sadece yüzeysel meselelere değinmedim. Ülkemizin ve Türk Milleti’nin karşı karşıya olduğu “Temel Meseleler”e vurgu yapmaya çalıştım.

Çünkü atılan tohumlar hemen meyve vermiyor. Sonuç alınabilmesi için bir süreç gerekiyor. Bu nedenle yapılanlardan dolayı yarınlarımızın daha sıkıntılı geçeceğini düşünüyorum.

İnsanlar fani fakat milletler ve devletler mümkün olduğunca bakidir. Bu gün ülkeyi yönetenler, Allah’ın koyduğu kurallar nedeni ile bundan öncekiler gibi dünyadan geçip gideceklerdir. Ancak Türk Milleti ve Türk devleti ayakta kalacaktır.

Gelecek nesillere, gün geçtikçe ağırlaşan sorunlar hazırlamaya ve devretmeye, bu günde insanlarımızı sıkıntı içinde yaşatmaya kimsenin hakkı yoktur.

Türkiye’nin öncelikli olarak ekonomik sorunu yoktur. Bu topraklar en azından 100 Milyon insanı refah ve huzur içinde yaşamasına yetecek kapasitededir…

Bizim en önemli sorunumuz sosyolojik ve psikolojik sorunlardır. Bir de bunun üstüne tarih boyunca dinimiz üzerinden yapılan operasyonları etkilemek lazımdır.

Bu sorunlar nedeni ile insanımız yaşamı boyunca “şaşkın tavuk” gibi yaşamak zorunda kalmaktadır.

Hayat boyunca kim olduğuna, nasıl inandığına, ne düşündüğüne bir türlü cevap bulamayan Türk insanına; her türlü operasyona açık siyaseti ve devleti de yardımcı olamamaktadır.

Türkiye; bir türlü milli eğitimini yola koyamamış, din işlerini düzenleyememiş, dış politikasında sıkıntılar yaşamış ve yer altı ve üstü zenginliklerini yabancılara peşkeş çekmiş, siyasetini dış tesirlerden koruyamamış bir ülkedir. Bizim itirazlarımız bunları daha da ağırlaştırarak ve halkını aldatarak sürdürenlere karşıdır.

Son on yılda RTE hükümetleri de yaptığı icraatla, Türk Milletinin ve Türk Devletinin koruyucu kalkanlarını her geçen gün daha da zayıflatmıştır. Buna sessiz kalmak bir Türk evladına yakışır mı?

Türk halkından aldığı inanılmaz bir destekle iktidarı yakalamış olan AKP; ne yazık ki bu fırsatı değerlendirmemiştir. Burada bir beceriksizlik veya başarısızlık yoktur. Bu politikalar bilerek ve isteyerek uygulanmıştır. Çünkü Türk Milleti, AKP’yi iktidara getirirken sınırlarımız dışında verilen kararları tasdik etmekten başka bir şey yapmamıştır.

Türk Milleti burada bir tuzağa düşmüş ya da bile bile lades demiştir. Tuzağa düşmüşse iyidir ama bilerek bir rıza gösterme durumu varsa, o zaman iş daha vahimdir. Ben üzülerek söylemeliyim ki; ikinci seçeneğe göre işlerin geliştiğini düşünüyorum.

Habur’a sessiz kalıyorsanız, ordunuzun sıkıntıya sokulmasına bir şey demiyorsanız, siyasi davalar haline gelmiş olan Ergenekon ve Balyoz sizi ilgilendirmiyorsa, TBMM’de hepimizin geleceğiyle ilgili yasalara bir diyeceğiniz yoksa, sınırları değiştireceği açıklanan BOP projesinin eş başkanına destek vermeye devam ediyorsanız ve daha bunlar gibi binlerce hadise umurunuzda değilse; ne BDP-PKK kucaklaşmasına, ne Gaziantep’te patlayan bombalara, ne her gün gelen şehitlere diyeceğiniz bir şey yok demektir.

Evet ! Ben yapılanlar ve bunların sonucu yaşananlar nedeni ile geleceğimiz konusunda karamsarım. Bu sebeple gelecekten endişe duymama neden olan icraatları yapanları eleştiriyorum. Onun için ortaya çıkan tablo nedeni ile benim bir şeyler söylemeye hakkım var. Ama kendi menfaati için düne kadar şakşakçılık yapanların olaylar karşısında takındıkları tavır hiçte inandırıcı değildir.

Bunlardan dolayı memleketimizde meydana gelen, son derece üzücü ve önemli olaylar benim için beklenmeyen hadiseler değildir. Tarih benzeri olayları yakın geçmişte de yaşadığımızı yazıyor. Ders almadığımızı gördükçe tekerrüründe olacağını biliyorsunuz demektir. Onun için hem şahsınız hem de toplumunuz için sizi yaksa bile doğrulardan ayrılmayınız. Böyle yaparsanız hem kendinizin hem de içinde yaşadığınız toplumun kazandığını göreceksiniz. Allah bizi dilsiz şeytan olmaktan korusun…

 

 

Bu İş Bitmeli

0

 

Evet dostlar, Habur olayında çok güzel şeyler oluyor diyenler; aldığınız kararların yanlış olduğunu, siyonist, BOP, ABD, AB oyunlarına nasıl gelindiğini fark edebildiniz mi?

BDP’lilerin pkk’larla sarmaş dolaş olmasını içinize sindirebildiniz mi? Biz ne söyledi isek, ne yazdı isek hepsi doğru idi. Şimdi Gaziantep’te şehit olan onca insanımıza yazık değil mi?

Biz bu hainleri 1980 öncesi Devgenç, Tikko, Dev-sol, Dev-yol vs sol örgütler içinde iken tanıdık. Ne yapacaklarını iyi biliyoruz.

Ey iktidar sizlerde bu deneyim yok. Bugün yönetim erginde olanların çoğu zenginleşmiştir. Onların idealistliği cepleri içindir.

Türk Milliyetçileri, Ülkücü Hareket (Hakiki Ülkücüler) ise Vatan, millet, Bayrak, Türk Milletinin bölünmez bütünlüğü için idealisttirler. Çıkarcı insanları kastetmiyorum. Her camia içinde muhakkak çıkarcılar vardır. Onlar sürekli bu davaya zarar verdiler, veriyorlar. Onları tenzih ederek, bu camia ancak bu terörün kökünü kazır.

Bu kadar insan ölüyor halen OHAL’i neden O bölgede düşünmüyorlar? Adamlar belli durmayacaklar. Tek çare kalıyor, çabalayanın işini bitirmek lazım. Aksi takdirde çok daha masum insanımız ölecek.

Yazık değil mi? Olan garibana oluyor. Sırça köşklerdekilere hiçbirşey olmuyor.