21.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1064

İki Nazar

Dünya’ya Felsefeci gözüyle bakarsak, şu gerçeği görürüz: Yer, Güneş etrafında dönüyor. Orta büyüklükte bir gezegen. Sayısız yıldızlar arasında. Yıldızlara göre küçük bir mahlûk / yaratık.

Fakat bir de Dünya’ya Kur’an gözüyle bakarsak, işte fark: İnsan, Âlem’in meyvesidir. Nasıl ki meyve ağacının meyvesi vardır. Âlem Ağacı’nın meyvesi, çalışmasının sonucu, gayretinin neticesi de İnsan’dır.

Nasıl ki Ağaç tüm hayatiyle, hayatî faaliyetiyle meyvesine hizmet eder, ona çalışır. Onu netice vermek için uğraşır, uğraştırılır. Bunun gibi, Dünya Ağacı da asıl meyvesi olan İnsan için didinip durur. Her şeyini ona feda eder. Onu yâni İnsanı, herşey’i bilir. Biricik gaye edinir.

Çünkü Dünya’nın semeresi / meyvesi ve neticesi olan insan; en câmi / en kapsamlı / çok yönlü bir kudret mûcizesidir.

Çünkü İnsan canlılar içinde en bedî / en eşsiz ve en güzel bir kudret mûcizesidir.

Fakat İnsan; en âciz / en güçsüz bir kudret mucizesidir. Ne Arslan kadar kuvvetli, ne Kartal gibi uçucu, ne de Balık-vâri yüzücüdür. Eline batan bir iğne gününü karartmaya yeter de artar bile.

Mahlûkatın / yaratılmışların en zayıfıdır. Hani derler ya  -yerine göre-  demirden sert, pamuktan yumuşak diye.

Yine de İnsan, yaratılmışın en hoş / en lâtifidir.

X

İşte Yer; bu İnsanın beşiğidir. Meskeni ve evidir.

Böyle olan Dünya, Semaya nispeten ve Göğe göre maddesi bakımından küçüktür. Ama böyle olan Dünya; mânen / mânâsı yönüyle ve taşıdığı yüksek san’at itibariyle bütün Kâinatın kalbidir. Tüm evrenin merkezidir. Tüm san’at mûcizelerinin meşheri / sergisi, sergilendiği yerdir.

Yeryüzü bütün İlâhî / Tanrısal isimlerin tecellîlerinin mazharı / zuhûr ettiği / göründüğü ve yansıdığı yer ve mekândır.

Tüm İlâhî İsimler’in tecellî ve yansımalarının mihrakı yâni odak noktasıdır.

Evet Dünyâ, Öteki Yıldızlara göre çok küçüktür. Ama sonsuz Rabbanî / Rabbe ait faaliyet, hareket ve işlerin mahşeri / toplandığı ve yapıldığı yerdir.

Evet fezada. O sayısız yıldızları barındıran uzayda, Mavi Bilye olan küçük ve şirin Dünyamız; maddeten küçük ama fonksiyonu / işlevi çok büyüktür. Var edilişi ise nice hikmetler için.

Çünkü tüm Îlahî İsimler’in aksettiği / yansıdığı bir mekân, bir ekran, bir perde hükmünde.

Çünkü o Mavi Dünya’nın yüzü; Allah’ın kendi zâtına yaraşan yaratıcılığını ortaya koyduğu yer ve çarşı âdeta.

Özellikle bitki ve hayvanlardan en çok yarattığı küçük çeşitleri cömertçe icat ettiği, vücut verdiği varlıkların dönüp dolaştığı yer.

Yine Yer; pek geniş Âhiret / Öte Âlem Âlemlerindeki san’atlı mahlûkların küçük mikyas ve ölçüde örneklerinin bulunduğu yerdir.

Yine Dünya; ebedî dokumaların sür’atle / hızla işlendiği tezgâh.

Evet Göğe ve Gökteki yıldızlara göre çok küçük olan Yeryüzü; ebedî manzaraların çabuk değişen taklît-gâhı / taklît-yeridir. Sanki burada Öte Âlemdekilerin durmadan taklîtleri yapılmakta; asıllarından bize haber verilmekte, bize onlar ı hatırlatmakta; bizlerin oralar için

hazırlık yapmamız lâzım geldiği belirtilmektedir.

Bu küçük Dünya yüzeyi; Cennetteki daimî bahçelerin tohumcuklarını hızla sümbüllendiren, dar ve geçici tarladır. Evet Dünya yüzeyi, tohumcukların Öte Âlem için terbiye edildiği, yetiştirildiği terbiye-gâhtır.

X

İşte Arz’ın / Yer’in böyle mânevî büyüklüğü var. San’at bakımından önemi var. Bu yüzden Sema ve Göklere nispeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi gibidir Dünya.

Kâinat, büyük bir İnsan. İnsan, küçük bir Kâinat.

Büyük İnsan hükmünde olan Kâinatın kalbidir Dünya.

Dünya maddeten küçükse de mânen büyük. Çünkü Kâinat bedeninde Dünya; kalp mesabesinde.

Nasıl ki, İnsanın kalbi de, bedenine göre küçüktür. Ama mânen kalp, bedenden büyük sayılır. Çünkü kalp bedene bağlı değil. Beden kalbe bağlıdır.

İşte bu sebeple, Semalara nispeten; büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan Arz’ı / Dünyâ’yı; bütün Göklere karşı, küçücük kalb sayılan Dünyâ’yı büyük kalıba yâni Kâinata mukabil / denk tutmak gerekir.

Âdeta Kâinat; Semâvât / Semalar / Gökler olarak bir kefede yer alırken; Kâinata göre küçücük olan Dünyamız, diğer kefeye konuyor.

İşte Kâinat pamuk gibi büyük ama, Dünyâ’yla eş değerde.

İşte Dünyâ demir gibi küçük ama, Kâinatla eşit durumda.

Kefeler bu şekilde dengelenmiş bir görünüm kazanıyor.

Sanki bir kefede bir kilo demir; öteki kefede bir kilo pamuk.

Bir kilo pamuk ne kadar büyük olsa da, ona göre küçücük bir kilo demire ağırlıkça eşittir.

Bunun en güzel ifadesini Kur’ân’da buluyoruz:

“Rabbü’s-Semâvâti ve’l-ardı.” (Kehf: 14)

“Göklerin ve yer’in Rabbi.” Derken âyet; dikkat edersek, Yer Göklerle bir tutuluyor. Yer Göklere eşit sayılıyor.

X

Demek ki her bir şeye iki şekilde bakılabilir. Zâhir gözüyle, bir. Hikmet gözüyle, iki.

Böylece iki hakîkat çıkar karşımıza: Biri maddeyi nazara verir ki doğrudur. Öteki mânâyı ele alır ki, o da doğrudur.

Biri, Felsefe’nin rûhsuz, sönük hakîkatleridir.

Öteki Kur’an’ın parlak, rûhlu gerçekleri.

Bakış noktası ayrı ayrı olduğu için, farklı farklı görünüyor.

Velhasıl:

Her şey için, Kur’ânî ve Felsefî, var iki nazar

Niçine cevap Basîret, nasıla yanıtsa, Basar

İkisi de gerek insana, birbirini çelmez

Hikmetli bakış, özellikle, hiç ihmale gelmez

 

2171-2173

 

Suriye’de Türk Varlığı

Türkler 7. Yüzyıldan itibaren Müslümanlarla temas etmeye başlamışlar ve Emevi devriyle beraber devlet ve ordu hizmetinde görev almışlardır. Türklerin Şam’a gelişleri de bu şekilde olmuş 698’de yalancı peygamber el-Dımaşkî’nin isyanın bastırılmasında Ferganalı Türk Askerî birliği görev yapmıştır.
Abbasiler döneminde Türkler devlette daha etkin hale gelmişler ve yönetici kadrolara tâyin edilmişlerdir. Mutasım devrinde Şam ve Mısır’a vali olarak ilk tayin edilen ve 849-850 yıllarında görev yapan  Türk, Eşnas el-Türkî’dir. Daha sonra el-Fath b. Hakan, Yezid b. Abdullah el-Türkî, Müzahim b. Hakan, Ahmed b. Müzahim, Urhuz b. Uluğ Tarhan, Bayıkbak vd. vali olarak tâyin edildiler.
Mısır da bağımsız bir idare kuran Türk asıllı Ahmed b. Tolun Nisan 878’de Şam seferine çıkmış ve bu sırada Şam valisi olan Ali b. Amaçur et-Türkî’ye bir mektup yazarak kendisine tâbi olmasını istemiştir.  Amaçur et-Türkî de hiç direnmeden bağlılığını bildirmiştir. Bundan sonra Ahmed b. Tolun Remle, Hıms, Hama ve Halep ile Kınnesrin ve el-Avasım’ı da fethederek Fırat nehrine kadar olan bölgeyi hâkimiyeti altına almıştır.
Tolunoğulları Devleti’nin 905 yılında yıkılışından sonra Abbasiler Mısır ve Şam üzerinde tekrar hâkim olmuştur. 936’da Suriye’nin Mısır valisi Muhammed b. Tuğç’a verilmesiyle yine Türk asıllı olan İhşidiler dönemi başlamıştır. 945 de Hamdaniler Halep, Humus ve Dımaşk’ı ele geçirdilerse de kısa süre sonra İhşidiler bölgeyi tekrar ele geçirmiştir. 947 de yapılan anlaşmayla Suriye’nin kuzeyi Hamdaniler’e bırakılmış ve 968’de Karmatilerin Suriye’nin önemli bölümü ile Dımaşk’ı ele geçirmesiyle İhşidilerin bölge hâkimiyetleri sona ermiştir.
Selçukluların bölgeyi hâkimiyetleri altına almalarından önce Türkmenler kütleler hâlinde bölgeye girmeye başlamışlardır. 1070 yılında Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlı Türkmen Beyliği kuruldu.  Atsız Beğ, Suriye ve Filistin’deki Mısır Fatımî egemenliğini bitirerek bölgenin Selçuklularca fethini sağlamış ve sınırları genişleterek beyliği Selçuklu Melikliğine dönüştürmüştür. Atsız Bey,1071-1076 yılları arasında Kudüs, Remle, Taberiyye, Trablusşam, Sur, Akka, Humus ve Rafeniyye’yi fethedip, Dımaşk’a şehrin yöneticileriyle anlaşarak savaşmadan hâkim olmuş ve başkentini buraya taşımıştır. 
Atsız Beyle birlikte, Navekıyye Türkmenleri de Suriye’ye gelerek yerleşmiştir. Sultan Melikşah, kardeşi Tutuş’u Suriye Melikliği’nin başına tâyin ettiğinde de beraberinde çok sayıda Türkmen beyi ve onların emrindeki kalabalık Türkmen zümreler Suriye’ye gelip yerleşmiştir. Tutuş döneminde Halep hariç tüm Suriye’de Selçuklu hâkimiyeti tesis olunmuştu. Bu sırada Kutalmışoğlu Süleyman Şah da Maraş, Antep, Çukurova ve Antakya bölgelerini ele geçirerek, Suriye içlerine doğru yönelmişti. Halep önlerinde Arap Mirdasoğullarıyla yaptığı Kurzahil Savaşı’nı kazanarak, Arap emirliklerinin bölgedeki gücünü kırmış ve böyle Kuzey Suriye’nin kesin olarak Türk hâkimiyetine girmesini sağlayan önemli bir tesir oluşturmuştu.
METE HAN VE VATAN TOPRAĞI
Oğuz Han adıyla da bildiğimiz Mete Han, gecesini gündüzünü katarak çalışıyor, Hun Türklerinin devleti gittikçe güçleniyordu. Ancak ne var ki, komşuları olan Çinliler Türklerin kuvvetlenmesinden kuşkulanmaya başlamışlardı. 
Mete Han’la savaşmak için sebep arayan Çin Hükümdarı; günün birinde bir elçi göndererek O’nun çok sevdiği atını istetti. Eski Türklerde devleti ilgilendiren önemli konulara hakan kendi başına karar vermediği için Mete Han hemen Kurultay’ı topladı. Durumu görüşen Kurultay, atın düşmana verilmemesi görüşündeydi. Ancak, Mete Han konuyla ilgili olarak söz aldı ve şunları söyledi: 
-İstenilen bu at bana aittir. Kendime ait bir mal için milletimi savaşa sürükleyemem. Atım milletim için feda olsun! 
Kurultay üyeleri bu kesin beyan karşısında düşüncelerini değiştirdiler ve Kurultay’ın ittifak kararıyla Hakan’ın atı, Çin’den gelen elçiye teslim edildi.  
Ancak, Mete Han’ın bu hareketi düşmanın cür’etini arttırmıştı: Yeni bir elçi göndererek Mete Han’ın hizmetinde bulunan ve O’nun çok önem verdiği kadınlarından birini istediler. 
Durum Kurultay’da görüşüldü ve kadının gönderilmemesi şeklinde bir karar oluştu. Son olarak Mete Han söz aldı ve şunları söyledi: 
-Evet, bu kadın benim için çok değerlidir ama, milletim için fedâ etmekten çekinmem doğru olmaz. Kendi menfaatim için savaşı göze almak milletin kaderiyle oynamaktır. Atım gibi onu da milletime fedâ ediyorum! 
Kurultay üyeleri tatmin olmuşlardı. Karar değiştirdiler ve Hakan’ın fikrini onayladılar. Kadın, Çinlilere teslim edildi. 
Artık Çinliler iyice şımarmışlardı. Mutlaka bir savaş sebebi bulmak ve daha fazla güçlenmeden Hun Türklerini ortadan kaldırmak istiyorlardı. Elçilerini tekrar gönderdiler ve bu defa, iki ülke arasında bulunan bir toprak parçasını istediler. 
Mete Han konuyu Kurultay’a getirdi. Durum görüşüldü. Kurultay üyeleri istenilen araziyi incelediler ve küçük, önemsiz-verimsiz bir bataklık olduğunu, verilmesinin uygun olacağı kararına vardılar. 
Mete Han söz aldı ve dedi ki:  
– Ey güngörmüş ihtiyarlar! Şimdiye kadar düşman tarafından istenen şeyler şahsıma aitti. Şimdi istedikleri toprak parçası ise milletimize aittir ve vatanımızın bir parçasıdır. Milletimin her bir ferdinin rızâsı olmadan, onlara ait bir çöpü bile vermeye yetkimiz yoktur. 
Kurultay bu sözlerden sonra tekrar toplandı ve Hakan’ın haklı olduğunu, toprak parçasının verilmemesini kararlaştırdı.  
Çinliler, istediklerini alamayınca, önceden bildirdikleri gibi savaş ilan ettiler. 
Kurultay toplanıp Çinlilerle savaşa girme kararı aldı. Hakan kararı onayladı ve hazırlıklara başlandı. 
Mete Han, kısa zamanda savaşa hazır hale gelen ordusuna şöyle seslendi: 
– Vatanı için her an ölmeye hazır olan kahramanlarım! Artık düşmana verilecek bir şeyimiz kalmadı. Şimdi onlara oklarımızla, kargılarımızla ve kılıçlarımızla cevap vereceğiz. İl Beyleri, Boy Beyleri, askerlerim! Hedefiniz Çin ülkesidir; haydi, yürüyelim! 
Bu, Mete Han’ın kurduğu dünyanın ilk düzenli ordusunun ilk büyük seferiydi. 
Bu sefer, adına ve kumandanına yakışır bir şekilde zaferle sonuçlandı. Çok geçmeden Mete Han’ın daha önce Çin’e gönderdiği atı ve kadını geri aldı.
TÜRKÇEMİ ÖZLEDİM
Asya bozkırından dörtnala gelip
Ruhuma can veren yeli özledim
Özgürlük denince dağları delip
Türküler söyleyen dili özledim

‘Şafak vakti doğup akşam ölmeyen’
Millet kan ağlarken kendi gülmeyen 
Kölelik, esirlik nedir bilmeyen
Bükülmez bileği, beli özledim

Kim sırt çevirirse bil ki dününe
Sonu uçurumdur baksın yönüne
Türk’e has ne varsa katıp önüne
Coşup getirecek seli özledim

Türk dili davamın düştüm peşine
Ata’nın sözünü herkes düşüne!
Bu boyunduruğun bende işi ne?
Uykumu bölecek zili özledim

Hey! Koca Yunus’um, Dedem Korkut hey!
Selam sana Karamanlı Mehmet Bey
İstemem, istemem başka hiç bir şey
Türkçe konuşulan ili özledim

İyi seç Obalı, kim dost, kim hasım
Dilim parça parça, diner mi yasım?
Sen ey güzel Türkçem kutsal mirasım
Seni avuçlayan eli özledim.
OZAN OBALI  –  (MUSTAFA BİLİR – Samsun)
TÜRK DÜNYASININ SEVİLEN İSMİ: 
ENVER PAŞA
İttihat ve Terakki Partisi’nin üç paşasından biri olan Enver Paşa, 04 Ağustos 1922 tarihinde  Türkistan’da şehit oldu. Doğumu: İstanbul, 22 Kasım 1881. 
Türkistan Cumhuriyetleri’nde ve sürgün yıllarında büyük bir bölümü Özbekistan’da yaşadıkları için Kırım Türkleri arasında, Enver adı çok yaygındır. Bu durumun sebebi, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde adından sıkça söz edilen Enver Paşa’nın Türkistan sevdâsıdır. Enver Paşa, bu sevdâ ile başta Azerbaycan olmak üzere, Türk Cumhuriyetleri’ndeki soydaşlarımızın sevgilisi olacak şekilde çalışmıştır. 
Enver Bey, Osmanlı Sarayı’nın dâmâdı ve geleceği parlak bir askerdi.  Politik hatâları ve frenleyemediği ihtirasları bir kenara bırakılabilecek olursa, şuurlu her Türk subayı gibi, katıksız bir vatanperverdi.
1894’te Manastır Askerî Rüştiyesi’ni, 1899’da Mekteb-i Harbiye’yi, 1902’de Kurmay Okulu’nu bitirdi. Kurmay Yüzbaşı olarak merkezi Selânik’te bulunan 3. Ordu’ya tâyin edildi. Makedonya’da Balkan komitacıları ve eşkıyalarının zararlı çalışmalarının önlenmesi için görevlendirildi. Bu görevinde başarılı oldu. O tarihlerde İttihat ve Terakki Cemiyeti, Selânik’te gizli olarak faaliyet gösteriyordu. Enver Bey, bulunduğu noktada kalmayı düşünmeyen hareketli bir insandı. Asker olmasına rağmen, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi. Beraberindeki pek çok subayın da üye olmasına öncülük etti. Zaman içerisinde de cemiyetin önde gelen liderlerinden biri durumuna geldi. Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın tahttan indirilmesi maksadıyla çıkartılan karışıklıklarda aktif rol oynadı. 
1911’de, İtalya’nın Trablusgarp’a saldırması üzerine,   gönüllü olarak Trablusgarb Savaşı’na katıldı. İttihatçı Mahmut  Şevket Paşa başkanlığında hükümet kurulduğunda, Enver Bey, albaylığa terfi ettirildi. İstanbul’a gelmişti. Şehzâde Süleyman Efendi’nin kızı, Pâdişah Sultan Mehmet Reşat Han’ın yeğeni Naciye Sultan ile evlenerek saraya dâmât oldu. Enver Bey, İttihatçılar tarafından, paşalığa terfi ettirildi. Daha sonra da Harbiye Nâzırlığı’na getirildi. Kendisini devlet idaresinde daha etkili ve yetkili yapacak adamlardan oluşan bir kadro oluşturdu.  İşte bu kadro ve Paşa’nın Alman hayranlığı, Osmanlı Devleti’ni sebepsiz yere, Birinci Dünya Savaşı’na soktu. Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin mağlubiyetiyle sonuçlanınca, diğer ittihatçılar gibi Enver Paşa da ülkeyi terk etti. Önce Odesa’ya, sonra Berlin’e ve oradan Moskova’ya geçti. 
Enver Paşa, Moskova’dan aldığı izinle, Batum’da, İkinci İslâm Konferansı’nı topladı. 1921 sonbaharında Türkistan’a geçti. Buhara’da, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği  (SSCB)’nin komünist rejimine karşı ayaklanan ve Basmacılar denilen hürriyet ve bağımsızlık taraftarı vatansever grupları teşkilâtlandırarak komutanlığını üstlendi.  Buhara ve Fergana bölgesinde SSCB kuvvetleri ile savaştı. Karşılaştığı her askerî birliği yenerek bölgede denetimi eline aldı. 1922 yılı başlarında Moskova’ya bir nota göndererek kurduğu hükümetin tanınmasını istedi. Moskova, cevap olarak Enver Paşa’ya Kızıl Ordu’yu gönderdi. Kızıl Ordu çok güçlüydü. Girdiği her yeri kontrolü altına aldı. 
Paşa, Kızıl Ordu ile çarpışırken, günümüzde Tacikistan sınırları içerisinde bulunan Belh-i Cevan şehrinde, 41 yaşında iken 4 Ağustos 1922 tarihinde şehid oldu. Cenaze namazına yüz binlerce Türk katıldı. Musalla taşındaki tabutunun ayak kısmını öpebilenler, kesilen sakalından bir küçücük tel alabilenler… kendilerini dünyanın en mutlu ve en zengin insanı sayıyorlardı.
Türkistan Türklerinin efsâne kahramanı Enver Paşa’nın ölümü ile hürriyet mücâdelesi yavaşladı fakat sona ermedi.  Basmacılar, Paşa’ları gelmeden önceki gerillâ savaşlarını devam ettirdiler. Yâveri İbrahim Bey,  Paşa’sının intikamını almak için en şiddetli çete savaşlarını yönetiyordu. Kızıl Ordu’ya büyük kayıplar verdirdi.  Tam on iki yıl,  Paşa’sının ulaşamadığı zaferi aradı.  Sonunda esir düştü, işkence ile şehit edildi.  
Türk Cumhuriyetleri’nde yaşayan Türklerin gönlündeki vatan sevgisini pekiştiren âmillerden biri  Enver Paşa,  diğeri İbrahim Beydir. 
HAİN Mİ, KAHRAMAN MI ?  
Enver Paşa’nın büyük bir Türkçü ve Türk milliyetçisi olduğunu çoğumuz bilmeyiz. Hatta O’nun, Türkçülerin ve Türk milliyetçilerinin ilk şehidi olduğunu da bilmeyiz. O’nun bu yönünü bilen Marksistlerin gözünde Enver Paşa bu sebeple haindir! Aslında Osmanlı Devleti’ni Birinci Dünya Savaşı’na sokarak batırdığı için değil, savaştan sonra kaçtığı Berlin’den Kafkasya ve Tacikistan’a giderek, orada topladığı 30.000 kişilik orduyla Kızıl ordu birliklerine kan kusturduğu için haindir. Kendini; Türkistan, Buhara ve Hive Milliyetçi Orduları Başkomutanı ilan ettiği, Türkistan ve Kafkasya’da millî kahraman olarak görüldüğü için haindir.
Enver Paşa, Kızıl ordu birliklerinin Duşanbe ve Balcuvan’ı ele geçirmelerinden sonra, dağılan kuvvetleriyle birlikte dağlara çekilmişti. 4 Ağustos 1922’de, Kurban Bayramı’nın ikinci günü, adamlarıyla bayramlaştıktan sonra, atını Çegan tepesine sürdü. Rusların makineli tüfek ateşine karşı yalın kılıç yürüyordu. Her zamanki gibi pervasızdı. Rus askerleri şaşkına uğramışlardı. Silahlarını atıp teslim olanlar bile vardı. Tekrar makineli sesleri duyuldu. Biri kalbine olmak üzere Enver Paşa’ya beş kurşun isabet etmişti. Ziya Şâkir, trajik öykünün bundan sonrasını şöyle anlatır:
Enver Paşa’nın sadakor gömleği, haki renkteki avcı biçimi ceketi kıpkızıl olmuştu. Beş kurşun deliğinden sürekli kanlar sızıyordu. Onun bu kanlı cesedi yerden kaldırılırken, savaş alanı acı feryatlarla sarsılıyor, herkes hıçkırıktan boğuluyordu.
Kanlı ceset, Çegan köyünün küçük mescidine getirildi. Kanları yıkanmayarak ve üzerindeki elbiseleri çıkarılmayarak, sadece değerli örtüler serilmiş bir tabuta yerleştirildi. Üzerine Türk bayrağı serilerek, mescidin önündeki musalla taşına kondu.
Enver Paşa’nın naaşı, 30.000 kişinin katıldığı törenle, Çegan tepesindeki bir çınarın altında toprağa verilmişti. 1996’ya gelininceye kadar, yani tam 74 yıl orada kaldı.
Enver Paşa’nın naaşı, 4 Ağustos 1996’da yurda getirilerek, zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de katıldığı görkemli bir törenle Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde hazırlanan anıt mezarda toprağa verildi.
KISA SÜRELİ TÜRK DEVLETLERİ:
Aras Cumhuriyeti (Günümüzdeki Nahcivan’da): (1918),  HYPERLINK “http://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%BCneybat%C4%B1_Kafkas_Ge%C3%A7ici_Milli_H%C3%BCk%C3%BBmeti” o “Güneybatı Kafkas Geçici Milli Hükûmeti” Güneybatı Kafkas Geçici Millî Hükûmeti: (1918-1919),  HYPERLINK “http://tr.wikipedia.org/wiki/Bat%C4%B1_Trakya_Ba%C4%9F%C4%B1ms%C4%B1z_H%C3%BCk%C3%BBmeti” o “Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti” Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti: (31 Ağustos 1913-29 Ekim 1913), Türkistan Millî Devleti: (1917-1918),  HYPERLINK “http://tr.wikipedia.org/wiki/Ala%C5%9F_Orda” o “Alaş Orda” Alaş Orda: (1917-1920),  HYPERLINK “http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0dil_Ural_Devleti” o “İdil Ural Devleti” İdil Ural Devleti: (1918-1919),  HYPERLINK “http://tr.wikipedia.org/wiki/Azerbaycan_Demokratik_Cumhuriyeti” o “Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti” Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti: (1918-1920),  HYPERLINK “http://tr.wikipedia.org/wiki/Azadistan” o “Azadistan” Azadistan: (1919-1920),  HYPERLINK “http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Buhara_Sovyet_Halk_Cumhuriyeti&action=edit&redlink=1” o “Buhara Sovyet Halk Cumhuriyeti (sayfa mevcut değil)” Buhara Sovyet Halk Cumhuriyeti: (1920-1924),  HYPERLINK “http://tr.wikipedia.org/wiki/Do%C4%9Fu_T%C3%BCrkistan_%C4%B0sl%C3%A2m_Cumhuriyeti” o “Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti” Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti: (12 Kasım 1932 – 6 Şubat 1934),  HYPERLINK “http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Harezm_Sovyet_Halk_Cumhuriyeti&action=edit&redlink=1” o “Harezm Sovyet Halk Cumhuriyeti (sayfa mevcut değil)” Harezm Sovyet Halk Cumhuriyeti: (1920-1925), Tuva Halk Cumhuriyeti: (1921-1944), Hatay Cumhuriyeti: (1938-1939),  HYPERLINK “http://tr.wikipedia.org/wiki/Do%C4%9Fu_T%C3%BCrkistan_Cumhuriyeti” o “Doğu Türkistan Cumhuriyeti” Doğu Türkistan Cumhuriyeti: (12 Kasım 1944-20 Ekim 1969),  HYPERLINK “http://tr.wikipedia.org/wiki/Azerbaycan_Milli_H%C3%BCk%C3%BBmeti” o “Azerbaycan Milli Hükûmeti” Azerbaycan Millî Hükûmeti: (1945),  HYPERLINK “http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1r%C4%B1m_Halk_Cumhuriyeti” o “Kırım Halk Cumhuriyeti” Kırım Halk Cumhuriyeti: (1917-1918),  HYPERLINK “http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1br%C4%B1s_T%C3%BCrk_Federe_Devleti” o “Kıbrıs Türk Federe Devleti” Kıbrıs Türk Federe Devleti: (1975-1983), Türkistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti: (1918-1924) (Bugünkü Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan topraklarını kapsar.) Harezm Sovyet Halk Cumhuriyeti: (Buhara Sovyet Halk Cumhuriyeti toprakları üzerinde kurulmuştur.) Tatar-Başkurt Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti: (1919-1921 yılları arasında Bugünkü Tataristan ve Başkurdistan topraklarında kurulmuştur), Kırgızistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti: (1920-1925 yılları arasında bugünkü Kazakistan’ kapsar. Kırgızistan ÖSSC daha sonra Kazakistan ÖSSC adını almıştır. 1920 öncesi, bugünkü Kazakistan toprakları üzerinde Türkistan Genel Valiliği kurulmuştu.)

Pkk, Milletvekilleri İle Buluşuyor

 

Büyük Amerikan Projesi (BAP)’nin hedefindeki en önemli ülke Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Ortadoğu’nun toprak, yönetim ve milli değerlerinin paylaşımı değişik baharlar veya sonbaharlar adı altında devletimizin yöneticilerinin gözleri önünde gerçekleşmektedir. Bilinmelidir ki, İran’ın uluslar arası alandaki onurlu siyaseti, hedefteki Türkiye’ye bir süre için olsun geçici bir nefes aldırmıştır. Amerika,  İngiltere  ve batılı hakim güçler son yıllarda İran’ın nükleeri ile Türkiye’nin Kürt hikayesi bahanesini sürekli canlı tutarak Ortadoğu’nun, dolayısı ile Suriye İran ve Türkiye’nin felaketini hazırlamaktadırlar. Ortadoğu’nun gerçek kaderini belirleyecek olan Türkiye İran ve Suriye’nin birlikteliği yok edilmek üzeredir. Bu üç komşu ve kardeş ülke birbirlerine düşman edilmektedir. Devletimizin yöneticileri bunu görmüyorlar mı ?

Bugün Suriye konusunda ne derece yanlış davrandığımız ortadadır. Suriye devlet karşıtlarına verdiğimiz desteğe mukabil Esat, Suriye’nin kuzeyini Türkiye’nin aleyhine şimdilik gözden çıkarmıştır. Türkiye ise, Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de gerçekten uzak politikalar uğruna 3 milyona yakın Suriye Türklerini/Türkmenlerini gözden çıkarmaktadır.

Suriye’nin kendine pay çıkarma yönünde “Türk savaş uçağını biz vurduk” derken, Türk ordularını biran evvel Suriye’ye karşı harekete geçirmek üzere uçağımızı elektromanyetik sistem taarruzu ile ABD veya İsrail’in düşürmüş olabileceği de göz ardı edilmemelidir.

BAP gereği hakim güçlerin dürtüleri ile Türkiye’yi güneydoğudan ve güneyden kuşatma hareketi düşmanlarımızın lehine son derece başarılı bir peryot ve plan doğrultusunda devam etmektedir. Türkiye kendi ürettiği kurtlar tarafından kemirilmektedir. Devlet, otoritesini hissettirmedikçe de bu kemiri cennet vatanımızı yeyip bitirecektir. 2. Dünya savaşı Büyük Amerikan Projesi kapsamında devam etmektedir. Türkiye’den koparılamamış olan topraklar bugün koparılmak üzeredir. Devletimizin yöneticileri bu oyunun farkında değil midir?

Irak’ın kuzeyini hallettik, Suriye de hal olmak üzere, sıra Türkiye’ye gelmiştir. Şemdinli’den başlatacağımız bir taarruzla ve diğer iller veya ilçelerdeki katılımla Kürt baharını da gerçekleştirebiliriz düşünce ve eylemlerini devletimiz en ağır bir şekilde cezalandırmalı değil midir?

Böyle bir cesaret ve girişim doğrultusunda hangi köy, ilçe ve illerimizin ne derece silahlandırıldığı, nerelerin silah deposuna çevirildiği Türk istihbaratınca belirleniyor mu?

Şimdi BAP çerçevesinde oynanan şu son komedilere bakın;

Önce bir milletvekilinin yolu üzerine çıkan PKK’ lılar, milletvekili ile beraber kırlarda gezinti yapıyorlar. Kardeş kardeş söyleşiyorlar, dertleşiyorlar, 2 gün boyunca gelecek için planlar yapıyorlar. Günahsız ve suçsuz bu gençler milletvekilini iki gün misafir ederek, dertlerini paylaştıktan sonra misafirlerini buluştukları yere bırakıyorlar. Kimsenin kimseden şikâyetçi olmadığı belirtiliyor. Bu konu ile ilgili birçok telsiz telefon konuşmaları ortaya konuyor. Resmi makamlar, milletvekilinin görüşlerine başvuruyor, kendisinden bilgi ediniliyor. Fakat onu misafir eden gençler bu ülkenin sınırları içinde buharlaşıp kayboluyorlar.

Aradan birkaç gün geçiyor ki, bu sefer ramazan bayramının arife günü Şemdinli’de inceleme yapan bazı milletvekilleri ve yakınlarını taşıyan konvoy ile PKK’ lı 5 kişilik bir gurup, dönüş yolu üzerinde buluşuyorlar. Türkiye Cumhuriyetinin milletvekilleri ile silahlı, silahları ellerinde, omuzlarında asılı, Türkiye Cumhuriyetinin askeri ve polisi ile her fırsatta silahlı çatışmaya giren, tuzak kurarak, arkadan vuran, askeri ve polisi öldüren, masum halk kitlelerine kasteden, bombalayan, şehirlere inip, korumasız günahsız insanların canını alan bu canilerle sarmaş dolaş oluyorlar. Öpüşüyor, koklaşıyor, âşıklar gibi resimler çektiriyor ve son derece samimi hislerle ve dileklerle birbirlerine el sallayarak ayrılıyorlar.

Bu olay, bir partinin bir kısım milletvekillerinin, tek amaçları Türkiye Cumhuriyeti devletini yok etmeyi hedeflemiş teröristlerle birlikte hareket içinde olduklarının halkımıza ve tüm dünyaya resmen ilanıdır. Bu milletvekilleri bölücü ve terörist hainlerden farkları bulunmadığını ve artık bu durumu saklayacak herhangi bir nedenlerinin de olmadığını ortaya koymuşlardır. Kanunların, demokrasi kavramlarının ve insan hakları kurallarının dünyanın hiçbir ülkesinde bu kadar hoyratça kullanıldığı görülmemiştir.

Şimdi o caniler de, onlarla sarmaş dolaş olan milletvekilleri de sözde demokratik haklarını kullanarak, barış ve kardeşlik adına bir kısmı kırsalda, bir kısmı ise Türkiye Cumhuriyeti devletinin başkentinde ve Türkiye Büyük Millet Meclisinde istedikleri gibi hareket etmektedirler.

Suriye’de gelişen olayları fırsat bilen Suriye Kürt’leri;  PKK, Peşmerge ve Suriyeli Kürt yöneticiler birlikteliğinde, Barzani’nin talimat ve planlaması çerçevesinde Suriye’nin kuzeyini bir oldubittiye getirerek, bir kurşun atmadan ele geçirmişlerdir.  Bu grupların Irak’tan Suriye’ye geçişleri ve bu bölgenin gaspını, maalesef yine hâkim güçler tarafından yanlış hedefe yöneltilmiş olan devlet yöneticilerimiz anlayamamıştır.

Topyekun milletimizi hedef almış olan bu terör, teröristle işbirliği ve vatana ihanet cezasını bulmadıkça, Türk milleti için için kinlenmektedir. Bu kin bir gün okyanus gibi büyüyerek Türk’e ve Türkiye Cumhuriyeti devletine saldıranları muhakkak boğacaktır. Sabrımız yeterince test edilmiştir. Ortada apaçık bir vatana ihanet vardır. Vatana ihanetin cezası bellidir. Hainler elini kolunu sallayarak dolaşmamalıdır. Hainler boş sözlerden cesaret bulmamalıdır. Devlet otoritesini ve gücünü göstermelidir. Gereken yapılacaktır değil, gereken anında yapılmış olmalıdır.

Sevgi ve saygılarımla.

 

 

Açılım Sevdası ve Terör

 

Hizmetleri dolayısıyla ismi Aydınlar Ocağı ile birlikte anılan şahsiyetler vardır. Bu hafta kaybettiğimiz rahmetli Altan Deliorman da bu şahsiyetlerden birisidir. Aydınlar Ocağı’nın kuruluşundan itibaren Ocağın temel kuruluş felsefesine bağlı bir kurucu üye olmuştur. Fikri çizgisi ile değerli bir Türk Milliyetçisi, bir mücadele ve dava adamı özellikleriyle tanınmıştır. Ders kitapları dahil çeşitli eserler veren bir yazar, araştırmacı ve gazeteci özelliği ile dikkat çekmiştir. Aydınla Ocağı’na büyük hizmetleri geçmiştir. Birçok kitap ve makaleye imza atan Altan Deliorman’ın son makalelerinden ikisi Ocağımızın internet sayfasında bulunmaktadır.

Aydınlar Ocağı yönetim kurulu olarak Ramazandan önce kendisini ziyaret edip görüşmüştük. Fatih Horhor Caddesinde bulunan Vakıftaki bu görüşmemiz son görüşmemiz olmuştur. Kendisine Allah’tan rahmet, yakınlarına, ailesine ve camiamıza baş sağlığı dileriz.

Burada rahmetle ve saygıyla anacağımız bir diğer isim, kardeş Azerbaycan’ın rahmetli Cumhurbaşkanı Ebulfeyz Elçibey’dir. Kendisini kaybedeli 12 sene oldu. Geçenlerde Bakü’de kabri aşında bir tören düzenlenerek rahmetle anılmıştır. Kabri yüzlerce Azeri kardeşimiz tarafından ziyaret edilmiştir. Türkiye dostu ve kendisini “Atatürk’ün askeri” olarak isimlendiren değerli fikir adamı, haysiyetli aydın Elçibey unutulmaması gereken bir şahsiyettir. Kendisini tanımış olmaktan şeref duyuyorum. Biz de ömrünü Azerbaycan’ın hürriyet mücadelesine adamış, Türk Dünyası’nın bu büyük dava adamını rahmetle anıyoruz.
***
Ortadoğu’daki gelişmeler ve Suriye’deki olaylar, Türkiye’ye sıçrama tehdidi gösteriyor. Türkiye Ortadoğu’da uyguladığı yanlış ve milli çıkarlarla ters düşen politika ile Bağdat-Tahran-Şam ekseninin düşmanı haline gelmiştir. Esad yönetimi düşmanı olmak, bir yere kadar anlaşılabilir; ama ABD’den daha fazla Suriye’deki yönetime düşmanlık göstermek ve aşırı gitmek akıllı ve mantıklı bir yol değildir. Batılı çevreler bile Türkiye çok fazla ileri gidiyor demek zorunda kalmışlardır. Yanlış dış politika, PKK’yı bölgede bir aktör haline getirmiş, Irak’ın kuzeyinden sonra Suriye’nin kuzeyi de PKK kontrolüne girmiştir.

Türkiye’den yapılan yardımlar ihtiyaç sahiplerinin eline geçmediği gibi, çeşitli silahların PKK’nın Suriye’deki kolunun eline geçtiği endişeleri vardır. Irak’ta da benzer bir durum ortaya çıkmıştı. Suriye sınırı yolgeçen hanına dönmüş, giriş ve çıkış artmış, kontrol zayıflamıştır.

Türkiye hedef haline getirilince PKK da onun bunun kullandığı bir araç haline dönüşmüştür. Kendisine ihale edilen cinayet ve saldırıları yerine getirmektedir. Gaziantep’teki bombalı saldırı, Gaziantep gibi bölücü teröre karşı dik duran şehirlerimizin direncini kırmaya yöneliktir.

Terörle mücadelede kararlı ve ısrarlı olamayanların, terörden de şikayetçi olma hakkı yoktur. İstihbarat yetersizliği kendi elimizle yaratılmıştır. Yakın bir geçmişte kozmik odaları açma yanlışını yapanlar, bazılarının Ergenekon, bizim ise Ümraniye ve Silivri davaları kapsamında tanımladığımız süreçte, devletin istihbarat kaynaklarını ve mensuplarını ismen açıklamadık mı? Derin devlet safsataları ile bir ara Şemdinli de at oynatan yabancı derin devlet elemanlarına alan açmadık mı? Daha önce Şemdinli’deki bir kitabevindeki olay sonrasında Ülkeyi yönetenler, Kamu görevlilerini hemen suçlamadılar mı? Roj TV 10 dakika içinde yayına girmedi mi? Silivri davaları sırasında askeri yıpratmak amacıyla bazılarının PKK ile işbirliği yaptığı ve terörü kullandığı iddialarını ortaya atmadık mı? Terör örgütünün bir kutsalı mı var ki, hiçbir kutsalı tanımadığından şikayet ediyoruz? Güneydoğuya tayin edilen vali ve kaymakamlarda neden gerekli tecrübe aranmaz?

Özgürlükler ile güvenlik arasında anlamlı dengeyi kuramadığımız için Gaziantep’teki olay meydana geldi. Terör örgütünün TBMM’deki kolu olan bazı Milletvekilleri ile teröristler kucaklaştı. Güvenliği ihmal ettiğimiz, kendi kendimizi inkar ettiğimiz için yeni Anayasayı Türksüz, Atatürk’süz, Türk Milleti ifadesini dışlayan bir şekle kavuşturmaya uğraşıyoruz. Ne yaparsanız yapınız, bölücü terörü önce bölgesel özerklikten, daha sonra da ayrı millet ve egemenlik hedefinden uzaklaştıramazsınız. Hayallere dayalı siyaset yapmayı bırakınız, bulutlardan yere ininiz. Teröre, aslında demokratikleşmeyi engellemek için başvuruluyor safsatalarından ve yanlış ezberlerden kurtulunuz.

Türkiye’de terörü teşvik eden bir ana unsur, yeni anayasa çalışmalarında MHP dışındaki partilerin milli duyarsızlığıdır. Türk Milleti “neseb-i gayri sahih” bir sürü müdür? Türkiye’deki terörün asıl kaynağı Türk ve Türkçe düşmanlığından kaynaklanır. Bu toplumsal intihar doğru bir siyaset midir? Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerin ortadan kalktığı bir ortamda demokrasinin eksiklerini konuşmak ve tartışmak gökyüzünde şato kurmaktır.

Son üç senede açılım politikaları, Kürt asıllı vatandaşlarımızın devlete olan güvenini sarsmıştır. Üç yıl önce ayrı bağımsız devlet isteyenlerin %6 olan oranı bugün %23’e çıkmıştır. Ayrılıkçı ve bölücü eğilimler eğer artan bir oranda destek bulmuşsa; bunun taşeronluğunu yapanların istifa etmeleri gerekir.

 

 

Nasrullah’ta Bir Cuma

 

 

Nasrullah Camii’nin, İstiklal Harbi’mizde önemli bir yeri vardır. O günlere dönüp baktığımızda, vatan yitirilmiş olmasına rağmen halkta bir şaşkınlık ve uyku hali hakimdir.

Mustafa Kemal; bunu yenebilmek ve halkı yeniden özgürlüğe ikna edebilmek için büyük bir faaliyete girişir. Bu çerçevede milli şairimiz Mehmet Akif’i Kastamonu’ya gönderir ve Mehmet Akif, Nasrullah Camii’nde halka vaazlar verir.

Bu vaazlar ve nasihatlerle, Kastamonu halkının çoluk çocuk demeden Milli Mücadele’ye katılımı sağlanır. Şerife Bacılar, Hamamcı Salihler ve daha niceleri ortaya çıkar. İnebolu’nun İstiklal Madalyası almasının altında bu yatar. Kastamonu’nun, İstiklal Harbi’nde en fazla şehit veren bölge oluşu da, bağımsızlık ülküsünün kalplere nakşedilmesiyle gerçekleşir. “Ya İstiklal, Ya ölüm” şiarı buralarda vücut bulmaya başlamıştır.

Bütün bunlarda Mehmet Akif’in ve Nasrullah Camii’nin çok önemli bir yeri vardır. Bizimde yolumuz Türk tarihinin yazıldığı önemli yerlerden biri olan bu Nasrullah Camii’ne düştü. Son Cuma namazını orada kıldık.

Camiye erken gittim. Mehmet Akif’in vaaz ve nasihat ettiği kürsüye, Türk kadınlarına çıplak ayakla vatan için çocuklarını feda ettiren inancı, ateşleyen minbere bakıp, koklayıp, o ruhu yeniden hissetmek istedim. Sanki her şey eskisi gibi aynen duruyordu…

Üstelik Türk’ün zafer ayı Ağustos’tayız. Bozkırlarda dörtnala koşan atların ve yiğitlerin sesleri halen kulaklarımızı çınlatıyor.

Vaaz için hoca kürsüye çıkıyor. Vaazında, zafer dolu Ağustos ayında Türk Milletinin yaşadıklarını ve Kastamonuluların İstiklal Harbindeki rolünü anlatıyor. Arada sırada ağzından çekine çekine de olsa “Türk” sözcüğü çıkıyor. Bir seviniyorum ki; sormayın. Bir din adamının ağzından “Türk” sözcüğü duymayalı o kadar çok oldu ki!

Hoca efendi çok güzel şeyler anlatıyor. Bekliyorum ki; mutlaka Mustafa Kemal’den de bahsedecek. Öyle ya, İstiklal Harbi’nden ve bu harpte Kastamonuluların öneminden bahset, Mustafa Kemal’den bahsetme, herhalde olmaz? Vaaz bitiyor, bağımsızlık mücadelesinin önderi Mustafa Kemal’den ve Türk Ordusunun şanlı komutanlarından tek bir kelime ile laf yok. Hutbe’de aynı mahiyette. Orada da bekliyorum Mustafa Kemal için bir dua ama nafile…

Halbuki biz bile Atatürk’ün Kastamonu’ya gelişinin 87. Yılı dolayısıyla, Şapka Devrimi ve Türk Dünyası Günleri vesilesi ile Kastamonu’ya gelmiştik.

Nerede bu büyük adama ve onunla birlikte kanlarının son damlasına kadar vatan ve din için dövüşen Peygamber Ocağı Türk Ordusunun komutanlarına gösterilmesi gereken vefa? Allah vefasız olanları sever mi?

Gene de vaaz ve hutbe okuyan hocaların, Türkiye’nin büyük coğrafyasında ağza bile alınmayan “Türk” sözcüğünü ağızlarına almalarını memnuniyetle karşıladım. Ancak bu bana Diyanetin her bölgeye nabza göre şerbet verdiğini hissettirdi. Eğer böyleyse, halkın diğer bir bölgede ne olduğunu hissetmesi istenmiyor demektir. Zaten iktidar mensuplarının son günlerde terör, şehitler ve Suriye olayları karşısında dışa vurduğu milliyetçi söylemleri bize bunu gösteriyor.

Türkiye’nin karşılaştığı meselelerin güncel olmadığını anlatmak için, Türk Aydınlarının coğrafyamız üzerinde ve halkın arasında bulunması gerekmektedir. Aynı şey sıradan vatandaşlarımız içinde geçerlidir. Onlarda ancak gözlerini ve kulaklarını dört açarak, coğrafyamız üzerinde gezerek ve halkımız içinde yaşayarak oynanan oyunu görebilirler. Masa başında ahkam keserek içinde bulunduğumuz durumdan kurtulamayız. Öyle olsaydı Mehmet Akif’in Kastamonu’da ne işi vardı?

Bunun yanına bir de organize olmayı ve rahmetli Elçibey’in dediği gibi “Türk’ün Türkle tanış olması gerekir” öğüdünü eklemek gerekiyor.

Kastamonu’da tanıştığım ve adını başına bir şey gelmesin diye yazmadığım Azerbaycan Türk’ü değerli bir kardeşim “Sizin gibi insanlar var mıydı?” diye sorunca, meselenin büyüklüğünü ve iletişimin bu kadar geliştiği günümüzde derin yalnızlığımızı bir kez daha anladım.

Ancak Kastamonu’da öyle insanlar vardı ki; bu bize önümüzdeki zorlukları aşacağımızı ve yine “ATA”sı ile şanlı ecdada hakkını teslim edeceğimizi gösterdi. Türk’e de bu yakışır zaten…

 

 

Örtünmek Allah’ın Emridir

 

Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 3 Şubat 1993 tarih ve 6 no’lu kararı:

“Nûr Sûresi’nin 30. ayet-i kerimesinde: “Resûlüm! Mü’min erkeklere, gözlerini harama dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır” buyrularak mü’min erkeklerin harama bakmamaları, namus ve iffetlerini korumaları emredildikten sonra 31. ayet-i kerimesinde kadınlarla ilgili olarak da: “Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini harama bakmaktan korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine kadar örtsünler…” buyurulmakta ve ayet-i kerimenin devamında kadınların kendiliğinden görünmeyen zînet yerlerini, kimlerin yanında açabilecekleri belirtilmektedir (mahremleri).

Harama bakmak ve iffeti korumak: Görüldüğü gibi bu iki ayet-i kerimede, hem erkeklerin, hem de kadınların harama bakmamaları, edep yerlerini iyice örtülü tutup, iffet ve namuslarını zina, fuhuş ve onlara sebep olabilecek durumlardan korumaları emredilmektedir. Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz de: “… Gözlerin zinası: Harama, namahreme bakmaktır…” (Müslim, Kader: 5, No:21, 4/2047; Buhari, İsti’zan: 12, Kader: 9; vd.) buyurarak harama bakmayı, göz zinası olarak nitelemiştir.  Ancak, gözün harama tesadüfen ilişmesinin kasıtlı bakmak hükmünde olmadığı da hadis-i şeriflerde belirtilmiştir.

İslâm âlimleri, yukarıda metin ve mealleri yazılı ayet-i kerimelere ve konuyla ilgili hadis-i şeriflere dayanarak, erkeklerin ve kadınların, nikâhlı eşleri dışında, herhangi bir kimseye şehvetle bakmalarının haram olduğu üzerinde müttefiktirler. Tedavi, şahitlik ve evlenme maksadı gibi, zaruret veya ihtiyaç halinde bakmalara, fıkıhta belirtilen şartlar ve ölçüler dahilinde müsaade edilmiştir.

Örtünme: Nur Sûresi’nin 31. ayet-i kerimesinde zikredilen bu emirlerden sonra kadınların örtünmesi ile ilgili olarak da, kendiliğinden görünenler müstesna zînetlerini, zînet yerlerini açmamaları ve başörtülerini yakalarının üzerine salmaları emredilmiştir. Cahiliyyet Devri’nde başını örten kadınlar, başörtülerini enselerine bağlar veya arkalarına salıverirlerdi. Allah Teâlâ, bu ayet-i kerimeyle, İslâm’dan önceki bu âdeti kesinlikle yasaklayarak mü’min kadınların, kendiliğinden görünen hariç zînetlerini, zînet yerlerini açmamaları ve başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun, gerdan ve göğüslerini iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmalarını emretmiştir.

Örtülmesi gerekli olmayan kısımlar: Örtülmesi emredilen zînetten istisna edilen ve mücmel olarak geçen “kendiliğinden görünen” ifadesi; (…) İslâm âlimlerinin çoğunluğu tarafından; “yüz ve bileklere kadar eller” olarak tefsir edilmiştir.

Örtülmesi gerekli olan kısımlar: Ayet-i kerimedeki “kendiliğinden görünen” mücmel ifadeyi az da olsa farklı tefsir eden âlimler, kadınların, istisna dışında kalan zînetlerinin ve zînet yerleri olan saç, baş, boyun, kulak, gerdan, göğüs, kol ve bacaklarının örtülmesi olarak anlamışlar ve bunlardan herhangi birini açmalarının caiz olmadığı hükmünde ittifak etmişlerdir.  Kadınların, bu zînet yerlerini kimlerin yanlarında açabilecekleri ise, ayet-i kerimenin devamında bildirilmektedir. Bu ayet-i kerime nazil olunca, (…) Hz. Âişe (r.anhâ)’nın ablası Esma (r.anhâ) ince bir elbise ile Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimizin huzuruna çıktığı zaman, Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimizin: “Ergenlik çağına gelen bir kadının elleri ve yüzü dışında kalan yerlerini göstermesinin caiz olmadığını” (Ebu Davud, Libas: 34, No: 4104, 2/460 vd.) bildirmesi, söz konusu ayet-i kerimedeki emirlerin vücub için olduğuna, kadınların yukarıda sayılan zînet yerlerini örtmekle yükümlü olduklarına delâlet etmektedir.

Örtünmenin gayesi: Dinimizin emrettiği örtünmeden maksat, kadının zînetini ve zînet yerlerini eşi veya mahremi olmayan erkeklere göstermemesi ve yabancı erkekler tarafından görülmesine meydan vermemesidir. Bu itibarla örtünün; saçın, ten renginin veya zînetlerin görülmesine engel olacak kalınlıkta, vücut hatlarını göstermeyecek nitelikte olması gerekir.  Bu konuda, yukarıda zikredilen hadis-i şerifler dışında, daha pek çok hadis-i şerif bulunmaktadır.  Ahzâb Sûresi’nin 59. ayet-i kerimesinde de: “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle: Evden çıkarlarken üstlerine vücutlarını iyice örten dış elbiselerini giysinler. Bu, onların iffetli bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar” buyurulmaktadır. Bu ayet-i kerimede, Müslüman hanımların evlerinden çıkarken, üstlerine vücut hatlarını belli etmeyecek bir dış elbise almaları, ev kıyafeti ile sokağa çıkmamaları emredilmektedir.

Netice: Gerek erkeklerin ve gerekse kadınların gözlerini haramdan korumaları; kadınların, vücudun el, yüz ve ayakları dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlilik caiz olan erkekler yanında, vücut hatlarını ve rengini göstermeyecek nitelikte bir elbise, örtü ile örtmeleri; başörtülerini, saçlarını, başlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, dinimizin, kitap, sünnet ve İslâm âlimlerinin ittifakı ile sabit olan kesin emridir. Müslümanların bu emirlere uymaları dinî bir vecibedir.” [Kaynak: Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 3 Şubat 1993 Tarih ve 6 No’lu Kararı]

O halde; kadın-erkek bütün mü’minler olarak,  insanın fıtrî yapısını ve onurunu, aile müessesini ve toplumun genel ahlâkını korumayı hedefleyen örtünmeyi (tesettürü), namaz, oruç, zekât ve benzeri ibadetler gibi yüce Allah’ın kesin bir emri olarak titizlikle yerine getirmeye çalışmalıyız.

Saygıyla kamuoyuna sunulur…

 

 

Birer Munis Dil

0

 

Bir bitki, bir hayvan, bir canlı hangi yerde ise, o yerde varoluş, yaşayış ve varlığını sürdürmesi; içinde bulunduğu o bölgeden dolayıdır.

O bölgenin de varlığı; durumu; içinde yer aldığı dünyadan ötürüdür.

Dünyanın da hayatı; faaliyet ve varlığını kesintisiz olarak sürdürmesi; içinde yer aldığı güneş sistemine bağlıdır.

Güneş sistemi de varlığını; kendisini çevreleyen bir başka sisteme borçludur.

Böylece her şey mütedahil / içiçe dairelerle varlığını sürdürmekte ve devam ettirmektedir. Yâni her dairenin merkezi birdir. Hepsi bir tek merkeze bakar. Mevcudat ve varlıklar bu halleriyle; tek tek veya bütün olarak, hâl diliyle konuşmakta.

Bizlere de bir şeyler söylemektedir. Âdeta her biri, tek tek ve bir ağızdan: “Ey Âdemoğlu bizi dinle!” diyor. Bizler birer kelime, birer cümleyiz. Bizler büyük bir kitâbın sayfaları ve satırlarıyız. Bizleri oku! Demektedirler.

Nitekim her kitâp lisân-ı hâl / hâl diliyle “Beni oku!” demiyor mu? O hâlde ne duruyorsun ey Âdemoğlu? Sana indirilen kitâp  “İkra!” / “Oku!” diye başlamıyor mu?

İşte bizlerin de hâl dili var. Her birimiz, yapımıza göre farklı diller sâhibiyiz. Ama okunmaz değiliz. Bilinmez değiliz. Meçhûl değiliz. Ama sayfalarımız öyle ap açık dururken, sanki kapalı sanılıyor.

Hayır öyle değil! Ey insanoğlu! Kır ünsiyet zincirlerini! Kopart ülfet bağlarını! Kurtul şu alışkanlık denen körletici uyuşukluktan! Bakma bize öyle boş gözlerle! Gör bizi! Sâdece basarla yâni baş gözünle değil, aynı zamanda basîretle. Yâni bir de:

Kalp gözünle oku. Gönül gözünü aç. Gör şu emaneti.
Derk edip, anla artık bizleri! Bilme bizden kerameti!

Perde olduğumuz hakîkatin, geç arkasına. Bak bizlerin parlak aynasına. Sebeplerin gerisindeki Müsebbibü’l – Esbâb’ın / sebeplerin sebebi olan Büyük Yaratıcının farkına var.

Müsebbibü’l – Esbâb olan Büyük Yaratıcıyı bul
Ancak bu şekilde gerçekleşir inanın, gerçek kul

Evet bizler  “Ve in min şey’in illa yüsebbihu bihamdihi.”  Âyetinin sırrınca, yâni  “Hiçbir şey yoktur ki, O’nu övüp, O’nu tesbih etmesin yâni O’nu anmasın.”  Meâl ve anlamındaki âyetin sırrınca, kendimize mahsûs, her birimize has kılınmış birer lisânımız ve dillerimiz var. Hem de çeşit çeşit.

Hâl dili, kaal / söz dili, hareket ve devinim gibi sayısız dillerle sesleniyoruz birbirimize ve özellikle ey insânoğlu sana.

Çünkü hepimizin tek muhâtabı dâima sensin sen!
Seni muhâtap etti Kendine Yüce Allah Kendinden.

Bizler onun yazdıkları, bizler onun yazgılarıyız. Birer mektûp, birer yazılmış varlıklarız. Sana gönderilmişiz. Senin okumana müştâk / iştiyâklı / istekli. Sana muntazır ve hazırız.

Bizler gönderileniz. Gönderenimiz ise Allah.
Ey İnsânoğlu! Sana birer kutlu mesajız bizler.

2178

Müjde ve muştu doluyuz. Hakkı yâd ettiriyor, Hakkı hatırlatıyoruz. Sırf sûreta değil; sîreta, yâni mânâ yönüyle de insân olan insâna.

Varlıkların her hâli başka bir dil olup konuşuyor durmadan. Daha doğrusu konuşturuluyor. İşte onların bu hâl / bu durum ve bu kaal / bu seslenişli vaziyetleri. Onların Allâhı anış şekilleridir. Onların tesbîhleridir.

Allâhı her türlü noksân sıfâtlardan tenzîh / Allâhı uzak tutmalarıdır. İnsânın dikkatini çekmek için Mârifetullâh / Allâhı Bilme Yolu’nda, âdeta kilometre taşlarıdır.

İnsânları alışkanlık belâsından kurtarma operasyonlarıdır. İnsanı mânâya, düşünceye, tefekküre ve fikre sevkedici / yönlendirici mânevî trafik işâretleridir.

İşte fıtratın / yaratılışın / tabiî, doğal hâl ve durumların bu şekilde, Allâhın birliğine şehâdet / şâhitlik ve tanıklık etmeleri; reddedilemiyecek nefâset ve zarâfette bir Îlahî hakîkatin izlerini taşımaktadır.

Hâl göstergesi ise, özellikle çok cihet ve yönlerle gelse, kendisini gösterse, hiç şüpheye yer bırakmaz. Allâhın bir ve varlığı zorunlu oluşuna parmak basar. Hakîkat budur. İşte o kadar der.

Yeryüzündeki her varlık, çeşitli mânâlar yüklü kelime
Her birine tercümân olacak kelime, gelmiyor dilime

Onların hangi birini, alacak olursam, şâyet elime
Kelimelere; kelimeler, cevâp verin benim bedelime

Taş taş üstüne kondukça, nasıl yükselirse, yavaşça binâ
Kelime; kelime yanına dizildikçe, olur bin bir mânâ

Her bir varlık, olmuş âlemde, sanki birer mûnis dil
Sen onları, kendinden değil, Rabbinden konuşan bil

 

2179 – 2180

 

 

Atatürk ve 30 Ağustos Zaferi

0

 

Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Sakarya Savaşı’ndan sonra, büyük bir taarruzla düşmanı tamamen yok etme kararı alındı.

1922 yılı Ağustos’una kadar, hazırlıklar tamamlandı. Güneydeki Türk birlikleri, büyük bir gizlilik içinde Batı cephesine kaydırıldı. İstanbul’daki cephane depolarından silah ve cephane kaçırıldı. İtilaf Devletleri tarafından tahrip edilerek kullanılmaz hâle getirilen toplar onarıldı. Yeni silâhlar satın alındı. Ordumuza taarruz eğitimi yaptırıldı. Bu hazırlıklardan sonra, Gazi Mustafa Kemal’in Başkomutanlığını yaptığı ordumuz, 26 Ağustos 1922’de düşmana saldırdı. Bir saat içinde düşman mevzileri ele geçirildi. 30 Ağustos’ta düşman çember içine alındı. Sağ kalanlar esir alındı. Esirler arasında Yunan Başkomutanı Trikopis’te vardı. Bu savaş, Atatürk’ün başkomutanlığında yapıldığı için Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak adlandırıldı. Büyük Taarruzun başarıyla sonuçlanmasından sonra düşman, İzmir’e kadar takip edildi. 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtarılmasıyla yurdumuz düşmandan temizlenmiş oldu.
Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde, O günlerde düşman üzerine atılanlar, Türkmeniyle, Kürdüyle, Lazı ile, çerkezi ile kısaca bu ülkede ben Türk milletindenim diyen herkesin, bugün de ülkemizi bölmeye çalışan hainlerle mücadele etmeye, aynı ruhla kenetlenmemize ne kadar ihtiyacımız var.

30 Ağustosun yıl dönümünde bu tarihi günü anmak, önemini gelecek nesillere aktarmak, diğer önemli günler gibi çok önemli. Bu konuyu ve çekilen çileleri sınıfta anlatırken öğrencilerim nasılda pürdikkat kesilirlerdi. Ninemin daha beş yaşında iken Ermeniler tarafından kafasını kesmek için atmış oldukları kılıç darbesinin kafasını sıyırarak geçmesi ve ninemin kafasında iz bırakmasını anlatırken nasılda heyecanla ve milli bir ruhla dinlediklerini hiç unutamıyorum. Bu mevzulara girince gerçek tarihi anlatırken en pısırık çocuğun dahi bana parlak gözlerle, birer kahraman gibi bakmalarını hiç unutamıyorum.

Şimdi böyle bir savaş olsa, çocuklar düşmanla çarpışır mısınız? Sorduğumda sınıftaki O uğultuyu, Allah Allah Allah sesleri ile ayağa kalkmalarını, hücum desen her tarafı yıkıp geçeceklermiş gibi Türk ‘ün o Malazgirt’teki, İstanbul’un Fethindeki, Çanakkale’deki, Sakarya’daki, Büyük Taarruzdaki o ruh hali ile hemen bütünleştiklerini hiç unutamıyorum. Ülkemizde epeyce hain var. Ancak ülkesini, milletini seven, Atatürk’ün bizler için yaptıklarını unutmayacak, milli ve manevi değerlere sahip bir nesil yetişiyor, vardı, her zamanda var olacak olan bu nesli, hainler unutmamalıdır

Ve diyorum ki bu milleti bölmeye çalışanlar, kendinizi ne zannediyorsunuz? Türk kelimesini ırkçılık addedip düşman kesilenler kendinizi ne zannediyorsunuz? Atatürk’ü, yaptıklarını, şahsi özel yaşamından kırıntılar sunarak gözden düşürme çabalarınızda başarılı olamayacaksınız! Atatürk ‘te bir insandır, elbette ki onunda özel yaşantısına mahsus hataları olabilir. Ancak bu millet için yaptıklarını, bu milletin kalbinden silmek hiç de kolay değildir, silinmeyecektir de.
Ancak kendileri çok dindar gözüküp te, İngilizlerin, Yunanlıların saflarını benimseyen, onlar için çalışan Saidi Kürdileri(Şeyh Sait), Atıf Hocaları, Ethemleri unutmamak lazımdır. Canını dişine takarak bu millete önderlik yapan, kurtuluşumuzun yegane müsebbibi olan Ulu Önderi gözden düşürmeye çalışanlara itibar etmeyecektir bu millet. Atatürk’ü Bolşevik, komünistmiş gibi gösterip kullanmaya çalışanlara bu millet itibar etmiyor, etmeyecektir. Ayrılıkçı Kürt devletini kurmaya çalışan bu uğurda sanat adı altında faaliyet göstermiş, hala gösterenlere ve hayatlarını harcayan Yılmaz Güneyleri, Ahmet Kaya’ları, Yılmaz Erdoğan’ları iyi tanımak lazım ve onların sınıfsal yutturmacalarına karşı gençliği uyanık tutmak lazımdır. Atatürk istese idi O kargaşada Cumhuriyet yerine Sosyalist bir devlet te kurabilirdi. Ancak niçin sınıfsal ayrım yapan bu sistemi kurmadı? Çünkü Atatürk Komünist-Sosyalist değildi. O demokrasiye, Cumhuriyete, insan hak ve Hürriyetlerine inanıyordu.
Atatürk: ”Bizim dinimiz en son, kutsal ve gerçekçi bir dindir. Mekteplerimizde ve bütün kültür müesseselerimizde milli terbiye esas kabul edilmiştir. Tuttuğumuz yol budur: Çocuk dini terbiyesini önce ailesinden alacaktır. Devletimiz yeni kurulmuştur, çok eksiklerimiz var, paramız yok, İlahiyat Fakültesi gibi, dini terbiyeyi takviye edecek müesseseler kurmak üzereyiz. Ancak inkılabımız tam dönüm anında fitne ve fesat çıkaracaklar olacaktır, bunlar dinimizi siyasi emelleri ve çıkarları için kullanabilirler, çok dikkatli olmamız lazımdır. ”Diyen Atatürk ne kadar haklıdır. O günlerde İngilizlerin oyunlarına gelen Şeyh Saitler bu kötü oyunlara alet olmadılar mı? Oldular. Bugün O uzantılar aynen devam etmektedir, hep birlikte izliyoruz, yaşıyoruz, görüyoruz.
Milli Bayramlarımızı anarken, çocuklarımıza gerçek tarihi sürekli doğru anlatmamız lazımdır. Yıllar önce bir arkadaşla yine Atatürk’le ilgili bir teatiye başladık. O Atatürk ‘ü öyle anlatıyor ki, tam bir sosyalistmiş gibi. Dedim arkadaş: Ne mutlu Türk’üm diyene! Kim demiş? Atatürk. Ey Türk! Yüksel, yükselmenin sınırı yoktur. Kim demiş? Atatürk. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur. Kim demiş? Atatürk. Türk, öğün, çalış, güven! Kim dedi Atatürk. Türk Dil Kurumuna: Bana öyle bir dil meydana getirin ki, yabancı kelimelerden arınmış, Dünyanın neresinde bir Türk varsa bu dili anlasın ve konuşsun. Kim demiş? Atatürk. Komünizm görüldüğü yerde ezilmelidir! Kim demiş? Atatürk. Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen Türk istiklalini ve Cumhuriyetini sonsuza kadar korumak ve savunmaktır. Kim demiş? Atatürk. Atatürk ‘ün daha bunlar gibi birçok önemli sözü var. Arkadaşa, bu sözleri söyleyen Atatürk necidir acaba? Sorduğumda, birazda bozularak, haklısınız, bu sözleri söyleyen bir insan ancak TÜRK MİLLİYETÇİSİ olabilir, dedi. Daha sonraları bu mevzu ile ilgili bir daha hiç konuşmadık. Ancak Atatürk’ten sonra, Atatürk’ü kullananlar onunla ilgili olmayan birçok yanlış tutumu Atatürk ‘e mal ederek uygulayanların günahlarını Atatürk’e mal etmemek, ettirmemek lazımdır. Okumak Atatürk’ü anlamak, doğru yorum yapmak lazımdır.

Bu vesile ile Türk Milletinin 30 Ağustos Zafer Bayramı Kutlu olsun. Türk Milleti dünya durdukça var olsun. Allah Türk’ü Korusun ve Yüceltsin! Amin.

 

 

Bilmem Söylesem mi, Söylemesem mi?

0

Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana” diyenler haklı. Soğandaki enflasyon artışına bakar mısınız?

Yok, her şey güllük – gülistanlık diyenler bu yazıyı buradan itibaren bırakabilir. Onlara Kafka‘nın “Dönüşüm“ünü okumalarını öneririm. Yani Böcekleşme..

Bu cümleden hareketle Âşık Mahsunî‘ye rahmet dileyerek – kavağa tırmanmak bâbında – sazın telini tıngırdatıyorum:

1-a) Suriye ormanlarını sekiz noktadan sınır ötesi kundaklayanlar sınırın berisine de düştüğü yeri yakan ateş olarak servis edileceğini bilmiyorlar mı?

1-b) Antep’ten sonra Maraş, Kilis, Osmaniye ve Hatay’da olacakların yada olabileceklerin stratejik derinliğini pardon sorumluluğunu kim üstlenecek?

1-c) Suriye eşittir Lübnan, Şam ve Beyrut’ta karmaşa eşittir Tel Aviv’de neşe, iç savaş eşittir rant, bölgesel savaş eşittir BOP. Sınırlar değişirken sinirler sağlam kalır mı?

2=a) Erbil’de Kuzey Irak Kürdistan’ı, Kamışlı’da Kuzey Suriye Kürdistan’ı kuruldu. Şemdinli’de 19 gün ordu operasyonu sonrası 20.gün yolboyu PKK/BDP zafer kutlaması şu anlama mı geliyor; ilçede kontrol bizde değil?

2=b) Hakkâri’de petrol sondajı dağlarda neft aramak için mi,  eşkiya taramak için mi? Mevcut taburlar yetersizse ve petrol personeli adı altında yeni birlikler sürülecektiyse Osman Pamukoğlu’na devlet sırrını açıkladığı için mi kızıldı?

3#a) 17 Ağustos’la eşzamanlı 6.5’luk 2 Tebriz depremi sunî yer altı denemelerinin sene-i devriyesini kutlamak için miydi yoksa seneye bu vakitler İran’ı da Güney Azerbaycan’dan başlayarak Suriye gibi karışmış mı göreceğiz?

3#b) O vakit Mehabat’ta kurulacak 4.Kürdistan’dan sonra mı Birleşik Kürdistan’ı oluşturacağız Büyük Türkiye iddiasıyla iktidar mazbatası alanlar ekibi olarak? Kürdisrail hegemonik varis, PKK-PYD-PJAK stratejik ortak da koskoca T.C. ne; zurna deliği mi, tavla pulu mu?

4) Bu dağı – taşı yani kampları bombalama Barış ve Demokrasinin Parti kelimesiyle yan yana gelmesiyle Şeytan Üçgeni oluşturmak gibi bir şey mi? Misal, teröristler nasıl etkisiz hale getiriliyor; kulakları çekilerek mi?

5) Arakan’dan sonra sıkışmalı sahnelerde film arası olarak ne var; Moro mu, Patani mi, Keşmir mi? Yoksa yine 2 gündem arası çeyrek Gazze mi?

6) Güreşçi görümlü ve şimdiye dek sağlık sorunu olmadığı gibi attan bile düşmeyen Sayın Cumhurbaşkanımızın ikide bir yurtdışında kulağına kim seçim suyu kaçırıyor? Yarı başkanlık yarışını sinirleri sağlam olan mı, bedeni sağlam olan mı kazanacak? Kimin eli kimin cebinde?

Sonsöz (Nereden estiyse): “Musibet-i amme umumun hatasından terettüp eder.

Eşik Üzerine

Hayat aslında bir eşikler manzumesidir. Eskiden eşikler sadece evlerin giriş kapısında değil her odanın kapısının altında bulunurdu. Çocuk doğup emeklemeğe başladığında bu eşikleri geçmekte zorlanır. Emekleme aşamasında eşikten geçerken takılır. Biraz maharetli ise eşiği biraz yuvarlanarak da olsa geçer. Hele yürümeğe başladığında eşikten geçmek isterken yuvarlanır bir yerini acıtır. Eşiğe geldiğinde eşikten geçme denemesi yapmadan geçmek istiyorsa ağlayarak yardım ister. Veya geçmekten vazgeçer. Hem bıkmak usanmak bilmeden yaptığı denemelerle veya ebeveynlerin yardımı ile ilk eşiği atladığında memnun olur. Odaya geri dönmek istediğinde yine aynı eşik veya başka odaya gitmek istediğinde benzer eşiklerle karşılaşır.

İnsan kişiliğinin oluşmasında en önemli süreçler aslında bu eşikleridir. Buna yaşam geçitleri de derler. Bulunduğu odadan çıkan bebek ilk eşiği aşmıştır. Ve farklı bir bölüme odaya geçmiştir. Oradan da başka bir odaya geçtiğinde o odanın özelliklerini keşfeder. Sonra orada sıkılıp başka bir odaya geçmek istediğinde bulunur. Yine bir eşikle karşılaşır. İlk eşiği nasıl geçtiyse aynı şekilde geçmek ister. Onun için eşik geçişlerinde mümkün olduğu kadar bebeğin aşma arzusuna ket vurulmamalı ve eşikten kendisinin geçmesi sağlanmalı olmuyorsa da küçük bir müdahale ile eşikten atlaması sağlanmalıdır.

Burada en önemli müdahalede aslında eşikte takılıp kalıyorsa muhakkak o eşikten geçmesine yardımcı olmaktır. Başarılı insanlara baktığınızda karşılaştıkları eşikleri atlatan muhakkak birileri vardır.

Sadece o odadan eşiği atlayamadığı için çıkmayan milyonlarca insan vardır. Hem odadan çıkmamıştır. Hem evden çıkamamıştır. Doğanın ona bahşettiği birçok olaydan kısıtlı haberli (medyadan takip) bizzat yaşamamışlıkları ve bilemedikleri çok  hadise vardır.

Her insanın eşik değerleri farklıdır.. Buna yaşamdaki eşikler diyebiliriz. Bazen bunlara “Yaşam geçitleri” diye ifade edenlerde var.

Her eşik yeni bir yaşamın başlangıcı ve önüne gelebilecek farklı bir eşiğin başlangıcıdır. Aslına bakıldığında eşik atlamak zordur. Bu eşik atlamayı kendisi becerebilirse büyük başarı, başkasının yardımı ile aşarsa da büyük bir başarıdır.

Burada önemli olan aslında eşik ötesi şartlara hazırlanmadan aşılan eşikler bazen hüsranla sonuçlanabilir. Onun için eşik atlatan kişi onu eşik sonrası şartlara da hazırlaması gerekmektedir. Bu aslında farklı bir uyum değişim yaklaşımıdır..

İnsan  haksızlık karşısında haklılığını savunma eyleminde tereddüt etmesi o savunmayı yapmaktan imtina etmesi büyük bir eşiktir. Yaşamı boyunca düşüncelerini açıklama güdüsü veya eylemi örselendiyse bunu gerçekleştirmesi zordur. En sevdiği kişilere sevdiğini söyleyememesi yine büyük bir eşiktir. Toplumun önünde bir şeyler ifade edememesi yine bir eşiktir. Düşüncelerini farklı insanlar rahatsız olur diye ifade edememesi de farklı bir eşiktir. Bu örnekleri artırabiliriz.. Herkesin farklı farklı eşikleri olmuştur. Sizin eşikleriniz neler? Ve bu eşiklerden nasıl geçtiniz? Geçemedikleriniz var mı?

Bir de Türk kültüründe eşik çok önemlidir. Genç Kız evlenip evden ayrılırken Evin eşiğinde konuşmalar ve çeşitli ritüeller uygulanır.. Evlendiği kişinin evine girerken de farklı ritüeller uygulanır. Bu eşiklerde genellikle çok duygusal hayata dair önemli tecrübelerin aktarıldığı eşik ötesi hayatı anlatan  anlar yaşanır.

Günümüzün eşikleri de farklılaştı.. Artık odalar arası eşikler yok. Sadece dış kapıda var bazılarında o da yok..

Toplumların da eşik değerleri vardır. Zamanla onlarda değişti, eşik değerleri azaldı, ye eşik değerleri yok oldu yerine başka eşik değerler yer aldı.

Artık bütün dünyada eşikler farklılaştı değişti yok oldu. Hayatımızda önemli rol oynayan bu eşiklerin bir kısmını kendi gayretlerimizle bir kısmını da başkalarının güzel katkıları ile aştık.

Paylaşmayı, empati yapabilmeyi , sevmeyi, eşikleri sağlıklı aşabilmeyi, eşikleri aşarken yaşanan tecrübelerin aktarılmasını önemseyebilirsek önümüzdeki süreçlere daha umutla bakabiliriz.