23.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1066

Everest’ten Yüce Dağlar

0

 

Aşmam gereken dağlar var.
Çıkmam gereken zirveler var.
Geçmem gereken geçitler var.
Yürümem gereken vâdiler var.

Bu vâdilerde, bu geçitlerde, bu zirvelerde, bu dağlarda görmem gerekenler var. Sormam gerekenler var. Konuşmam gerekenler var. Duymam gerekenler var.

Buralarda diller, binbir çeşit.
Buralarda gözler, binbir renk.
Buralarda sesler, sessiz mi sessiz.
Buralarda dostlar, sayısız mı sayısız.
Buralarda düşman, çok mu çok.
Buradakiler, sevecen mi sevecen.
Ama buralarda, yerli yersiz kinler de var. Yerli yersiz, nefret ve düşmanlıklar.
Buralarda yürümek çok zaman, mayınlı arazide yürümeye benzer.
Buralarda yol almak, bir gül bahçesinde dolaşmayı andırır aynı zamanda.
Buralarda bulunmak, mânâ kubbesi altında, nefes almak gibi bir şey be canlar!
Buralarda maksûda ermek; arzulanan hedefe kavuşmak, doyumsuz bir haz verir insana.
Tükenmez bir râyiha / koku koklatır; insan olan insana.
Çünkü burada bulunanlar, birer hazîne mi hazîne.
Burada sır dolu, esrar dolu sırdaşlıklar var.

X

İşte, yolum bu dağlardan geçiyor.
Dağlar ise, yalçın mı yalçın.
İşte, yolum bu sırları dinlemekten geçiyor.
Halbuki, kulak, sağır mı sağır.
İşte, yolum bin bir şeyi görmekten geçiyor.
Oysa, gözüm kör mü kör.
İşte, yolum bu vâdiden geçiyor.
Ama, bende cesaret ne gezer?
İşte, yolum bu sessizliği işitmekten geçiyor.
Fakat, bende duymak ne kelime; görmüyorum bile.

X

Everest’e tırmananlar; tırmanıcı sanıyorlar, güya kendilerini.
Oysa, işte kitap denen bu dağları tırmanmaktır asıl hüner, gerçek mes’ele.
Bu dağları, aşmaktır hüner bence.
Hem de olur bu herkes için bir bilmece! 
Görerek duyarak ve hissederek hece hece.
Dağlar, vâdiler ve yamaçlardakileri görece.

X

İşte ben, kendimi; kütüphanemde / kitaplığımda renk renk ciltli kitaplarım arasında, böyle bir yerde farzediyor. Böyle bir yerde, var sayıyor. Büyük küçük, her bir kitabın kimini heybetli, yalçın; kimini mûnis etekleri olan, tatlı çıkışları bulunan, birer dağ olarak kabul ediyorum.

2060

Kitapların aralarını; içinden şırıl şırıl, serin sular akan vâdiler yerine koyuyor. Yani öyle tahayyül ve tasavvur ediyor, öyle kuruyorum kafamda. Yeşilliklerini dinlendirici buluyor. Sessizliklerini ses olarak dinliyor  ve düşünüyorum.

Kitaplıktaki her bir kitap, sanki birer derviş misâli. En büyük kitap olan mürşit ve rehberlerini dinliyor. Sessiz ve mütevekkil / tevekkül içinde mütefekkir.

Bütün bu duygular karşısında, kayboluyor ortamda bu fakîr. Onların arasında, ben de, onlardan biriymişim gibi düşlüyorum, düş kuruyorum. Onlar, olsa da benden habersiz!

Birer sıra dağlar, birer yalçın dağ kümeleri addettiğim kitapların, bu sıralanışlarını, dışından seyrediyor; içlerine girmeye can atıyor. Eteklerinde konaklamayı, câna minnet biliyor.  Harflerin işaret ettiği yaratık ve varlıkları bilmeye, tanımaya, sevmeye; onlarla hem-hâl olmaya koşuyor. Onlarla, onlardan biri olarak, onları anlamıya çalışıyorum.

Tanıştıkça, anlaştıkça bir başka oluyor içim. Varlığın sırrına eriyor. Var olmanın bilinciyle gaşy oluyor. Mest oluyor. Kendimden geçiyorum be dostlar!

X

Aşılması zor, nice dağlar var, Everest’ten yüce
Anlamak, müşkül bir kitabı, bundan daha eyüce

İçinde bir kitabın düşe kalka yol almak, bence
Buna özendirmek, iyi bir öğüt olur, her gence

İçinde yol almak bir kitabın, anlamıyla olarak yoldaş
Bundan güzel yolculuk, hayatta bulamazsın asla, arkadaş

Hem uzar, durduğun yerde, kısa ömrün böylece

Esef etmezsin ömrüne, alırsın zevk görece

Bir bakıma, edersin kendinden kendine, seyr – i sülûk
Yeni, çeşitli ilhamlar gelir gönlüne, oluk oluk

Ömrüne, ömür katar sana, her sayfayı daim çeviriş
Asırlar yaşatır sana, her kitabı, durmadan deviriş

2061 – 2062

 

 

Vatan Sevgisinin Önemi

Dünyada huzur ve güven içerisinde yaşayabilmek, dinimizin gerektirdiği ibadetleri serbestçe yapabilmek için bir vatana mutlaka ihtiyaç vardır.  Bir milletin var olması, varlığını devam ettirebilmesi ancak vatanına sahip çıkmasıyla mümkündür. Milletleri ayakta tutan ve toplumun birlik ve beraberliğini sağlayan ahlâkî değerlerden biri de hiç şüphesiz vatan sevgisidir. Vatan sevgisi fıtrîdir, yani insanın içinde yaratılıştan var olan bir duygudur.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de her insan gibi, doğup büyüdüğü, türlü zorluk ve sıkıntılarına rağmen çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği şehri seviyordu. Müşriklerin insanlık dışı baskı ve zulümlerine, şiddetli eza ve cefalarına maruz kaldığı halde Mekke’den ayrılmak istemiyordu. Fakat daha fazla dayanamayıp ilk Müslümanlarla birlikte Allah’a kulluk görevlerini rahatça yerine getirebilmek, İslam dinini daha iyi yaşayabilmek ve yayabilmek için Medine’ye hicret edip orayı kendilerine ikinci bir vatan edindiler. Hz. Peygamber ve Mekkeli Müslümanların asıl vatanları olan Mekke’ye olan sevgi ve özlemleri de hayatları boyunca devam etmiştir.

Allah Resûlü (s.a.s.) hicret için yola çıkarken Mekke’ye mahzun mahzun bakarak doğup büyüdüğü, yakınlarının bulunduğu yere karşı sevgi ve bağlılığını şöyle ifade etmişlerdir: “Vallahi, sen, Allah’ın yarattığı yerlerin en hayırlısı ve Allah katında en sevgilisisin. Senden çıkarılmamış olaydım, çıkmazdım. Bana, senden daha güzel, daha sevgili yurt yoktur. Kavmim beni, senden çıkarmamış olsaydı, çıkmaz, senden başka bir yerde yurt ve yuva tutmazdım!” (M. Asım Köksal, İslam Tarihi, I/412)

Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’ye yerleşip orayı yurt edindikten sonra, şehrin güvenliği, huzuru ve dış saldırılara karşı korunması için bir takım tedbirler almış, hukuki düzenlemeler yapmıştır.  Medine’de yaşayan Müslümanlar dışındaki müşrik Araplar, Yahudiler ve diğer topluluklar arasında düzenlenen “Medine Sözleşmesi” ile şehrin dışarıdan gelecek saldırılara karşı hep birlikte müdafaa edilmesi kararlaştırılmıştır. (İbnHişâm, I, 501-504; Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 220-229)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ve Müslümanlar Medine’ye saldıran sayıca kendilerinden kat kat fazla olan müşrik orduları ile yaptıkları Bedir, Uhudve Hendek savaşlarında çok büyük fedakârlık göstererek Medine’yi müdafaa ettiler. Allah Resûlü (s.a.s.), Medine’nin güvenliğini sağlamak için Yahudiler de dahil olmak üzere Medine ve çevresinde bulunan çeşitli kabile ve toplumlarla anlaşmalar yapmış, anlaşmaya yanaşmayan ve Müslümanlara saldırarak tehdit oluşturan kabileler üzerine askeri birlikler göndererek onları etkisiz hale getirmiştir.

Görüldüğü gibi, Hz. Peygamber (s.a.s.) vatan edindiği toprakları ve burada yaşayan insanların canlarını, mallarını, namus ve haysiyetlerini korumak, güven ve huzur içinde dinlerini yaşayabilmeleri için hukukî, siyasî ve askerî her türlü tedbiri almış, yeri geldiğinde Müslümanlarla birlikte savaşlara katılmış, hatta hayatını tehlikeye atmıştır. Nitekim Uhud harbinde düşmanların attığı oklarla yaralanmıştır.

Bir vatana sahip olmak ve onu korumak kolay değildir, büyük fedakârlıklar gerektirir.  Şair bu gerçeği şöyle dile getiriyor:“Bayrakları bayrak yapan, üstündeki kandır/Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”Şanlı Ecdadımız bu cennet misali vatana sahip olmak ve onu koruyup bizlere miras bırakabilmek için tarih boyunca türlü türlü fedakârlıklara katlanmışlar, İstiklal şairimiz Akif’in:“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda/Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda”dediği gibi bu güzel vatanımızın her karış toprağını şehit kanlarıyla sulamışlardır.

İslam’ın yücelmesi ve vatan müdafaası için savaşırken ölen Müslümanlara “Şehid”,  yaralananlara ise “Gazi” denilmektedir. Din, vatan ve mukaddesat uğrunda şehadet şerbetini içenler, Kur’an-ı Kerim’de şöyle övülmektedir: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar.” (Al-i İmran, 3/169)Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de gazilik unvanını almış kimselere şu müjdeyi vermektedir: “Allah yolunda yaralanan bir kimse, kıyamet gününde yarasından kan akarak Allah’ın huzuruna gelir. Renk, kan rengi, koku ise misk kokusudur.” (Buhari, Cihad, 10) Hz. Peygamber (s.a.s.) vatanı korumak için hudutlarda nöbet tutmayı en kutsal görevlerden saymıştır. (Buharî, Cihad, 72)

Millet olarak varlığımızı korumanın, maddî ve manevî her alanda gelişip yükselmemizin yegâne şartının, millî birlik ve beraberlik olduğunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Bizi birbirimize düşürmek, vatanımızı bölüp parçalamak isteyen şer güçlerin oyununa asla gelmemeliyiz. Ecdadımızın bizlere emaneti olan ettiği bu vatanı, en iyi şekilde korumalı ve bizden sonraki nesillere olarak miras bırakmalıyız.

Bu vesile ile bu cennet vatanımız uğrunda canını vermiş aziz şehitlerimizi ve kahraman gazilerimizi minnet ve şükranla yâd ediyor, Yüce Allah’tan rahmet diliyorum.

Yalnız, Sırsız Ama Korkusuz Sanatçı

Yıl 1928.. Halep’teki fotoğrafçıda Yavaşca Ailesi resim çektiriyor. Siyah perdenin öndeki üç kişi sandalyeye oturacak, diğer üç kişi ise hemen arkalarında ve ayakta objektife bakacaklar. İki ağabey yakasız gömlek giymiş, o yılın modası kurvaze ceketli, Anne Enver Hanım’ın kucağında ise altı bağlı, entari giyinen ve bir yaşına henüz basmış minik Alaeddin ellerini ağzına götürmüş, üçüne basmış ablası ise baba Hacı Cemil Bey’in koluna sarılmış, ayakta dikkatle fotoğrafçıya bakıyor. İşte tam bu yıllarda Alaeddin Yavaşca’nın ağlama kontrolüyle müzik yeteneği ortaya çıkarılıyor.

Sene 1931.. Alaeddin Yavaşca dört yaşına basmıştır. Yine fotoğrafçıdadır. Geniş yakalı beyaz gömleğinin içine bir kravat takmış, boyuna kalın çizgi işlemeli, önü açık ve kemerli çok renkli bir hırka giymiş kısa pantolonunun üstüne, ayaklarında potinleri ve dizlerinin üzerine çıkan siyah çorapları ile elinde bebeği yine poz veriyor. Müzik kabiliyeti keşfedilen Alaeddin Yavaşca artık herkes tarafından “Fikrimin İnce Gülü” diye çağrılacaktı.

BİR VAKIF AİLE

Hacı Cemil Yavaşca’nın ata dedeleri Kırım’dan gelmiş. Fatih Sultan Mehmet’in  Kaptan-ı Deryası  Yavaşca Mehmet Şahin Paşa’dan geliyor nesil. Bütün sülale Osmanlı Cihan Devleti’nde önemli görevler üsleniyor. Öyleki devlete ve millete yaptıkları hizmetlerden ötürü Osmanlılar büyükdede Yavaşca Süleyman Çelebi’ye Kilis’in Keferrahim Köyü’nü  bağışlıyor. Daha sonrasında 1675 yılında kurulan Yavaşcazade Aile Vakfı ile topluma hizmet götürüyorlar. Son mütevelli heyeti başkanı da Alaeddin Yavaşca’nın babası Hacı Cemil Bey’dir. Vakıf ruhu ve heyacanı daha o günlerde başlıyor Yavaşca Ailesi’nde.

Alaeddin Yavaşca’nın Kilis’te Tekye Camii’nin bitişiğinde doğduğu(1 Mart 1926) ev bu vakıf geleneğinin devamı olarak Ankara merkezli Yoksullara Yardım Vakfı YOYAV’a vakfedilmiştir. Çocuğu olmayan Yavaşca ailesinin öteki mal varlıkları da Türk Eğitim Vakfı’na hibe edilmiştir. Tam örnek bir vakıf aile.

Baba Hacı Cemil Bey ve Anne Kınoğlu Kadri Efendi’nin kızı Enver Hanım bu en küçük çocuklarına “dinin alası” anlamına gelen Alaeddin ismini veriyor. Hep el üstünde bir çocukluk yaşadı Alaeddin Yavaşca. Baba Hacı Cemil Bey örnek bir aile babasıdır. Akrabalarına inanılmayacak derecede düşkündür, açık fikirli, geniş kültürlü ve hoş görülüdür. Anne Enver Hanım ise  herkese şefkatle bakan, dedikodu sevmeyen ve sürekli elindeki tespihle zikreden, dualarda bulunan biri. Ailenin çocuklar üzerindeki katkısı bir mektepten daha fazladır. Teyzesi Timurtaş Ailesi de öyledir, maruf ve kültürlü akrabalarıdır. Teyze çocukları Haluk Timurtaş(milletvekili), Faruk Kadri Timurtaş(Prof. Dr.) ve Kamran Yüce ile çocukluk dönemi birlikte geçmiştir.

ESKİMEZ AİLELERİN EDEBİYAT, SANAT VE MÜZİK TUTKUSU

Her ailenin Kilis’te genelde bağı ve bahçesi vardır. Alaeddin Yavaşça her Kilisli ailenin çocuğu gibi buralarda uçurtmalar uçurmuş, yıldız döken adını verdikleri maytapları fırlatmış, oyunlar oynamıştır. Ailenin en küçüğü olması o’nu hep el üstünde tutmuştur. Yavaşca Ailesi mensupları hangi işle meşgul olursa olsun, çoğu Kilisli aileler gibi edebiyat, sanat ve müzik ile de ilgili.

Prof. Dr. Alaeddin Yavaşca Star’dan Selim Efe Erdem’e şöyle anlatıyor;

-Bebekliğimde ağlamamın kontrolünü babamın Tanburi Cemil Bey’in taş plağından çaldığı  bir eserle sağlaması  bendeki müzik merakının keşfi olmuş. O günlerde moda olan şarkıyı ezbere okumamdan dolayı komşularımızın beni “Fikrimin İnce Gülü” diye çağırması müziğe olan alakamı artırdı.

Alaeddin Yavaşca altı yaşında Kilis Kemaliye İlk Mektebi’ne kaydoluyor. Kilis Orta mektebi ve sonrası bulunmadığı için de Konya Lisesi’ne kaydoluyor, İstanbul Kabataş Lisesi’nden mezun oluyor(1945). Çalışkan ve hep birinci olan bir talebedir Alaeddin Yavaşca. Öğretmenleri “Bir şarkı söylemezsen benden geçemesezsin” diyerek müzik meşkine ortak oluyorlardı. Selim Efe Erdem’in röportajında bakın Alaeddin Yavaşca neler söylüyor;

TÜRK MÜZİĞİ MEŞK SİSTEMİ İLE ÖĞRETİLİR

-Kilis Ortaokulu’nda biyoloji hocası olan ve çok iyi derece keman çalan muallim Zihni Çelikalp’e Osmanlı Padişahlarından 3. Selim’in suzidilara yörük semaisi “Ab ü tab ile bu şeb haname canan geliyor” eserini okumam sayesinde  keman dersi aldım. Zihni Bey bizim evde şarkımı dinledikten sonra  tepki vermeyip, babamla sohbetlerini devam ettirmesi beni çok kızdırmıştı. Fakat ertesi gün  elinde iki keman ve bir nota sehpasıyla gelip “Haydi bakalım derse başlıyoruz” dediğinde henüz sekiz yaşındaydım. Böylece müziğe Schubert metoduyla keman çalarak batı müziği ile başlamış oldum. Kabataş Lisesi’nde İsmail Şençalar’ın tavsiyesiyle de Artaki Candan’dan bir buçuk yıl kanun dersi aldım. Çalışmaya başladığımızda “Tamam artık bu iş oldu “demişti.

Farabi ve İbni Sina’yı da çok iyi bilen ve etüd eden, yani 8. Yüzyıldan bugüne kadar gelen Türk Sanat Musikisi’ni yüreğinde yaşatan Alaeddin Yavaşca “Türk musikisinde bir oktavla 24 ses aralığının olması ve meşk sistemimiz , diğer müziklerden önemli bir farkımızdır. Bizim müziğimiz meşk sistemi ile öğrenilir ve öğretilir. Batı müziğiyle işte burada ayrılıyoruz.” Bu tespit Schubert metodu ile keman çalarak işe batı müziğiyle başlayan biri için çok önemli bir hatırlatma.

“MÜZİK İBADETTİR, İÇKİNİN OLDUĞU YERDE İBADET OLMAZ”

İstanbul Tıp Fakültesi’nde okurken şefliğini Ercüment Berker ve Nevzat Atlığ’ın yaptığı okul korosunda  solistlik yapıyor. Bu arada ünlü bestekar Saadettin Kaynak ile tanışıyor. 350 TL maaşla İstanbul Radyosu’na giriyor sözleşmeli sanatçı olarak. O günlerde kadro olmadığı için ihtisasını bila ücret yaptığından sanatçılıktan kazandığı parayla ihtisasını tamamlıyor. İstanbul’da düzenlenen  Zeki Müren’in de olduğu yarışmada birinci oluyor. Ancak bir itirazı vardır. Diyor ki “Zeki Müren ile ikimizi yarıştırmaları yanlıştı. Çünkü ayrı kulvarlardaydık. O yıllarda Müzeyyen Senar ve Zeki Müren’in parlak yıllarıydı. Tepebaşı Kazablanka Gazinosu’nun sahibi Mahmut Bey, Zeki Müren ile gecelik 500 liraya anlaşmış!. Ama Zeki Müren son anda rakip bir gazinoya geçiyor. Mahmut Bey Bana gelip (Lütfen beni kırmayın size gecelik 3 bin lira ve bir yıllık peşin ödeyeceğim) dedi. Musiki ibadettir, içkinin olduğu yerde ibadet olmaz. Ben ancak radyoda okurum) deyip gazino teklifini reddettim.”

MELODİ RUHUNUZU OKŞUYORSA

Alaeddin Yavaşça İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun oldu(1951), ihtisası Ordinaryüs Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancığil’in yanında başarıyla tamamladı ama, müzik artık onun vazgeçilmez, vazgeçilmesi teklif bile edilemeyecek bir parçası olmuştu. Hekimler genelde müziğe olan tutkuları da biliniyordu. Şöyle diyor Alaeddin Yavaşca “Tıp merakım, acısı olan insanlara yardım etme arzum, büyük ağabeyimin hekim olması  doktor olmamda etkili olmuştur.” Tamı tamına 39 yıl hekimlik yapan Alaeddin Yavaşca Haseki Hastane Başhekimi olarak 1990 yılında emekli oluyor. 230 Ödül sahibi bir hekim sanatçı. 100 tanesinin söz yazarı ve değişik formatlarda 648 beste yapmış. Ocak 2012’de son bestesi “Cansın amma kim adına canan düşer”i gerçekleştirmiş. 54 ilmi yayını olan Alaeddin Yavaşca “kendisi beni tamamlayandır” dediği ve uzun yıllar flört ettiği Ayten Hanımla 53 yaşında evleniyor. Yıl 1980. Yıllarca gerek Türkiye’deki değişik kentlerde, gerekse başta ABD olmak üzere dünyanın değişik ülke ve bölgelerinde Türk Sanat Müziği Konserleri veriyor.

Star’daki röportajında diyor ki Kadın Hastalıkları ve Doğum Doktoru Alaeddin Yavaşca “Bir çok hastayı şifaya kavuşturdum. Ama hiçbirine beste yapmadım. Güzel bir güfteye rastlarsam beste yapabilirim. Beste ısmarlama olmaz. Sizin duygularınızı yansıtan melodiler, ruhunuzu da okşuyorsa işte o an beste yapılır.”

Alaeddin Yavaşca  bir defa dinlediği bir parçayı hemen ezberleyebilen bir hafızaya sahip. Müziğe böylesine tutkun. Peki başka?

85 YAŞINDA BESTE HİZMETİ SÜRÜYOR

-Doğaya aşığım ve peyzaj(manzara resmi) yapmayı çok severim. Ailem ve Bestekar Şevki Bey ile portre çalışmalarım mevcuttur. Kanaryaya aşığım. Yalnızlığı çok severim. Hiç bir şeyden korkmam. Gizlenmiş hiç bir sırrım yoktur.

Kilis’te Tekye Camii’nin merdivenli kapısında Dr. Alaeddin Yavaşca Ailesi’nin evi, kabaltındaki kapısında da Dedem Ethem Demircan’ların evi var.  Daha çocuk iken bile özelliklerinin ve güzelliklerinin yansımasıyla; dedem, Hacı Ethem Alaeddin Yavaşca’dan bir yıl sonra doğan (1927) dayımın adını “Alaeddin” koymuş. O da tıp tahsil etmiş. Aile hukukları da kaviydi iki yakın komşu ve hemşehrinin.

1960’lı yıllarda Kilis caddelerinde neredeyse her gün Alaeddin Yavaşca’nın “Boğaziçi şen gönüller yatağı” şarkısı çalınırdı pikaplarda, teyplerde. Plakları neredeyse her evde vardı. Radyo sanatçısı olması dolayısıyla her program dikkatle, keyifle izlenirdi. O yıllarda televizyon olmadığı için radyo dergilerinde röportajları keyifle okunurdu. Kilis’in yetiştirdiği ünlüler arasında sıralamaya girerdi.  Hakkında çok sayıda yazılmış makale, sohbet, röportaj yazıları vardır, kitaplar yayınlanmıştır. En kapsamlı kitap da bana göre Kültür Bakanlığı ve TRT yayınları arasındadır.

YENİ SANATÇI NESİLLERE YATIRIM EKSİKLİĞİ

Bir defa kendisine Kilis’te YOYAV’a bağışladığı evlerinde  sordum “yeni nesil bestekarlar yetişiyor mu?” Kendisi aynı zamanda konservatuvarda müzik dersleri de veriyordu. O yıllarda çok iyi hatırlıyorum TRT  Türk Sanat Müziği besteleri için 32 TL telif ödüyordu!?. Dedi ki;

-Günümüzün maddi şartları yeni bestekarların yetişmesine maalesef mani oluyor. Kabiliyetli öğrencilerimiz her verdiğini alabiliyor. Çünkü böyle bir özelliği var. Konservatuvarımızdan da çok fazla hususiyetleri olan gayretli öğrencilerimiz mevcut. Ancak konservatuvardan mezun olduklarında iş imkanları yok denecek kadar az veya kısıtlı. Bu kabiliyetli talebelerimiz bir zaman sonra bakıyorsunuz ki para kazanacağı başka mesleklere yöneliyorlar.

Televizyonlarımızın gerek kamu ve gerekse özel bir Türk Müziği kanalı olmaması da bu morali etkiliyor ister istemez. Türk Sanat Müziğimiz bir gönül işi olarak duruyor, fahri hizmet olarak görülüyor.

İyi ki varsınız aziz usta hem devlet ve hem de toplumumuzun sanatçısı, bestekarı Prof. Dr. Alaeddin Yavaşca.

Genç Kalan Resim

0

“Bu resmim genç kalırken, ben neden yaşlanıyorum?”
“Neden bunun tersi olmasın?” diye sızlandı Genç.

X

Bir genç resmini yaptırır. Bitince, ressâm Genc’e:

“Bu resmin her zaman genç kalacak. Senin gittikçe ihtiyarlamana ve yaşlanmana rağmen!”

Genç çok şaşırır. Şaşırmak ne kelime dünya başına yıkılır sanki. Şok geçirir âdeta.

Yaşlanmak, ihtiyarlanmak! Daha şimdiden bütün zevklerini, tüm yaşama sevincini alıp götürmüştür kendinden.

Genç bilir ki, “Küllü âtin karîbün.” Gelecek yakındır. Sayılı günler çabuk geçer.

İşte bu biliş, bu şuûr ediş; daha yaşarken onu perîşan eder. Henüz yaşarken onu yaşamaz hâle sokar. Gezerken gezemez, görürken göremez olur. Duyarken duyamaz durumuna düşer!

Ölmeden ölmüş sayar, diri diri toprağa girmiş hisseder kendini! Sararır solar bir çiçek gibi!

Umutsuz bir fâni oluş, bitiş, tükeniş hastalığına giriftâr olur! Yâni onlar gelmemişken, gelmişçesine davranır! Çünkü tefekkür / düşünce; istikbâli / geleceği yakın eder. Yarını ve yarınları bugüne taşır. Olmuş bitmiş gibi hissettirir insana. Herşeyi bitmeden bitmiş, sonu gelmiş olarak gösterir.

X

İşte bunun çâresini bulmadıkça, artık o Genç yaşayan bir ölüden farksızdır. Bakıp görmeyen, duyup anlamayan rûhsuz bir cesetten ibârettir.

Öyleyse bunun bir çâresi olmalıydı. Vardı olmasına ama, Genç bunu yok sanıyordu. Mevcûttu ama; meçhûl, bilinmez bir şeydi Genç için.

Çünkü Genç  fâniydi, ama fâni olmak istemiyordu.

Çünkü Genç  geçiciydi, fakat toprağa girmekten nefret ediyor, daha doğrusu bundan korkuyordu.

Çünkü Genç;fâni ve yok olucuydu. Lâkin ölmek, yok olmak, hiç olmak ve olmamış gibi olmayı arzu etmiyordu.

X

Bilmiyordu ki, bu zavallı Genç; kendini üzüntüye boğan bütün bu hâller, tüm bu duygular; soruların cevaplarını taşıyordu içlerinde birer birer.

Sormuyordu soramıyordu ki Genç; bu sorular nereden geliyor?

Bilmiyordu ki Genç; sorular  var olan cevapların birer sağlam anahtarıydılar.

Genç, devam istiyordu.

Genç, geçmişte kalmak istemiyordu.

Genç, geçmişe devâ arıyordu.

Genç, bitişe bitmezlik peşindeydi.

Genç, tükenişe hazîne arayışı içindeydi.

X

Genç, bilmiyordu ki; kendisi, aradığı mânevî hazînelerin ta kendisiydi.

Genç, bilmiyordu ki; “Genç” zaten hazîne demekti.

Genç, bilmiyordu ki, Genç genci yâni Hazîne hazîneyi arıyordu.

X

Genç; kendini, kendinde olanı aradığını bilmiyordu.

2037

Kendini dışarıda arayan, hiç bunu bulabilir miydi?

Kendini hâriçte araştıran, kendine hiç ulaşabilir miydi?

Kendini hiç bilebilir miydi?

X

Genc’in bu hâlet-i rûhiyesi / rûh hâli, vicdanın; hakîkat ve gerçek peşinde koştuğunun göstergesiydi.

Genc’in bu durumda; âb-ı hayatı bilmedikçe, elde etmedikçe veya o yolda olmadıkça, ebedîlik hissinin karşılığı olduğunu anlamadıkça; hayâttan lezzet ve tat alması imkânsızdı.

İşte Genç, bu yüzden bedbaht!

İşte Genç, bu yüzden çıkmazdaydı!

Bilseydi ki, eğer Genç:

Ulu Tanrı, vermek istemeseydi insana,

İnanın, Kat’iyyen istemek vermezdi O’na

Öyleyse ne gam, tüm istediğin herşey var

Korkma, insan var olacak, sonsuza kadar

Yeter ki, er artık kâinatın, varoluş sırrına

Emîn ol ki sen yaratıldın, sırf âlemin hayrına

 

2038 – 2039

Türkiye Tarihinin En Kritik Noktasında

0

(Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun 21 Ekim 1999 tarihli Manisa konferansının devamı)

Yabancı dil öğrenimi dışarıda ticari manada ele alınıyor. Biz öz değerlerimizden uzaklaşma olarak ele alıyoruz. İngilizlerin teşvik ettiği yabancı dil eğitimine en muhafazakârımız bile sahip çıkıyor.

İngilizce diye bir dil yoktur, onun temeli Latince dir. İngilizce kadar bilim diline uymayan bir dil olamaz. İngilizcede bir kelime on manaya gelir. İngilizce 5-10 dilin karmasıdır. İngilizcenin dünya dili olması mümkün değildir. Zaten İngiltere diye bir şey kalmamıştır.

Türkçe matematik gibi türetilmiş ve türeyebilen bir dildir. İngilizcenin dünya dili diye yutturulması bu millete en büyük kötülük ve ihanettir. Bu iş kültürel bir soykırım ve insanlık suçudur. Yabancı dille eğitim yapan okullara çocuğunu gönderenler, bu ihanete ortak oluyorlar.

Bütün bunlar bu milletin adını tarihten silmek için yapılıyor. Tarihten silinmiş bir sürü millet var. Roma tarihçileri tarihten silinen onlarca milletten bahsediyor. Anadolu netameli bir yer. Sadece Türkler bin yıldır burada yaşıyor. Anadolu’da yaşayan Hititler, Firigyalılar, Lidyalılar, Romalılar nerede? Onların burada yaşadığını kazılardan çıkan çanak çömlek parçalarından anlıyoruz. Allah korusun, bize bir şey olsa, toprak altından Reno parçaları, center yazan, kuaför yazan levhalar çıkacak ve bunları bulan arkeologlar bile bunlar hangi millet diye şaşıracak…

Her tarafından toz uçuşan iki bin nüfuslu kasabalarda bile ‘coffehous, coffecorner’ yazıyor.

Partiler de bizi birleştirmekten çok bölüyor. O nedenle benim bir tek partim var, o da Türk Milletidir. Türkiye Cumhuriyetinin her vatandaşı o partinin mensubudur.

Amerika’ya kendi isteğimle gitmedim, devşirme yapmak için zorla götürdüler. Batının 2-3 bin senelik birkaç gayesi var; ilki ‘İspanya Müslümanlarını sildik, Anadolu’da hala Müslüman Türkler duruyor’…

Bu gün gayet planlı bir ölüm-kalım savaşı içindeyiz. Bu savaşı dışarıdakiler içimizdeki yardımcılarıyla yapıyorlar. Bizi gâvurun acentesi, yabancının kölesi yapmak istiyorlar. “İber yarımadasından Müslümanları sildiler sıra Anadolu’dakilere geldi”. Bu size imkânsız mı geliyor? Selçuklular 228 yıl, Osmanlılar 693 yıl, Endülüs Müslümanları 800 yıl hüküm sürdüler. Peki, Türkiye Cumhuriyeti kurulalı kaç yıl oldu? Tarihten ders alınmazsa tarih tekerrür eder!”

Oktay hoca bunları söylüyor. Biz gerisini hatırlatalım. İber Yarımadası 19 Temmuz 711 tarihinde feth edilmişti. Adaya çıkanların arkası deniz, önü ateşti ve düşmanın elindekilerden başka yiyecekleri yoktu. Müslümanlar Endülüs’e komutanları Tarık B. Ziyad’ın, can pazarına önce kendi canını koymasıyla şan ve şerefle girdi. Sekiz yüz sene orada kaldılar. Yönettiler, eğittiler, öğrettiler, hizmet ettiler. Nefret ve bilgisizliği sevgi ve bilgiye dönüştürdüler. Herkesi eğitimli yaptılar. Hıristiyanlara ve Yahudilere barış içinde yaşama hakkı tanıdılar ve sonunda çocuk, kadın, yaşlı, genç demeden katledildiler, acı ve hüzün dolu bir yok oluş yaşadılar.

İşte yine Karakol baskını, yine onlarca şehit ve yaralı… Bu piyonlar bizi Anadolu’dan elbette silemez ama bu ihanetin üstümüzde oynanan büyük oyunun bir parçası olduğunu unutmayalım.

Bu nasıl bir gaflet ki, kendi toprağımızda 300 – 500 terörist bir araya geliyor ve baskın yapıyor. Onca İstihbarat, insansız hava araçları, güvenlik birimleriyle koskoca bir devlet baskın üstüne baskın yiyor…

Çanakkale ve Kurtuluş savaşı Türk’ün ateşle imtihanıydı, otuz senedir devam eden bu duruma, ‘Türk’ün “sabır” veya “aymazlık” imtihanı mı demeliyiz?

Yazık oldu yitip giden canlara… Allah mekânlarını cennet etsin. Onlar kurtuluşa erdiler… Geride kalan gazilere ve ailelerine Allah yardım etsin, Milletimize de feraset versin ki; yeni bir silkiniş yaşasın. Aksi halde ne olacağını Oktay Sinanoğlu’nun cümlesiyle hatırlatalım:” “Türkiye ve Türk Milleti, on bin yıllık tarihinin en kritik noktasını yaşıyor. O kadar ki, ya tarihten silineceğiz ya da atalarımıza layık hale geleceğiz. Fark etmeseniz de, Türk Milleti, bir ölüm kalım zamanındadır. Bunun üç beş senesi yoktur.”

Oktay Sinanoğlu hakkında detaylı bilgiye; (http://tr.wikipedia.org/wiki/Oktay_Sinano%C4%9Flu) adresinden ulaşabilirsiniz.

Kadir Gecesinin Önemi

0

Mübarek geceler, İslam dininin kıymet verdiği gecelerdir. Allahü Teala kullarının faydalanması için bu kıymetli gecelerde yapılacak dua ve tövbeleri kabul edeceğini, peygamberler aracılığı ile biz kullarına bildirmiştir. Kullarının çok ibadet yapması, dua etmeleri için bu geceler sebep kılınmıştır. İşte bu çok önemli gecelerden biri de bin aydan daha hayırlı olan KADİR gecesidir.
Kadir Gecesini böyle değerli kılan, Kur’an-ı Kerim’in bu gece indirilmeye başlanmış olmasıdır.Allahımız şöyle buyuruyor: ”Şüphesiz, biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve ruh (Cebrail) o gecede, Rab’lerinin izniyle her türlü iş için iner de inerler. O gece,tan yerinin ağarmasına kadar bir esnekliktir. ”(Kadr97/1-5) Pek çok hadis rivayetine göre, Kadir Gecesi’nin Ramazan’ın son on gecesinden birinde olması kuvvetle muhtemeldir. Alimlerin çoğunluğu tarafından tercih edilerek, Ramazan’ın 27. gecesi, Kadir Gecesi olarak değerlendirilmektedir.
Zamanımızda insanlığın bu kadar kötü durumda olması, gelinen şu çağda insanların birbirine zulm yapmaları, her tarafta şiddet, kan, ölümlerin olması. Özellikle müslümanların dünyanın birçok yerlerinde toplu kıyımlara uğraması içimizi sızlatıyor. Budistlerin yaptığı toplu kıyım, inanan herkesi derinden etkilemiştir. Zulüm altında olan bu insanlara, bir müslüman olarak yardımda bulunmak herkesin görevi olmalıdır.Tüm bu olumsuzlukların def olunması için bu gecede sıtkı niyetle Allahımıza dua etmemiz lazımdır.
Ülkemizde yıllarca süregelen pkk eylemlerinde binlerce insanımızın öldürülmesi, bu insan sevgisi ve müslümanlıktan bihaber, Allah korkusu olmayan Çapulcuların kahrolması, yada imana gelip bu hainliklerinden vazgeçmeleri için bu gecede Allah’ımıza dua etmemiz şarttır, elzemdir. Aşsızlara aş, işsizlere iş, hastalıklara şifa, dertlilere deva bulunması için bu gecenin yüzü suyu hürmetine yüce Rabbimize el açıp hayırlı dualarda bulunmamız gereklidir.

Ülkemizin yok edilmesini isteyen tüm emperyalist güçlerin, tüm siyonist, masonik oyunların bozulması için bu mübarek gecede Allahımıza dua etmemizi ihmal etmemek lazımdır. Ülkemizin her hususta iyiye gitmesi, haksızlıkların,adaletsizliklerin ortadan kaldırılması için bu gecede Allahımıza dualar etmeliyiz. Dünyanın her yerinde nerede olursa olsun, esir ve zulüm altında olan tüm Müslümanların, Müslüman Türklerin, tüm insanlığın huzura refaha erişmesi için Allahımıza sıtkı niyetle dualar etmeliyiz.
Bu mübarek gece de yüce Allah’ın bizlere doğru anlayış vermesi, doğruyu bulduktan sonra da kalplerimizi saptırmaması için dualarımızı eksik etmeyelim. Peygamberimiz, “‘Faziletine inanarak ve sevabını da yalnız Allah’tan bekleyerek bu geceyi ihya edenlerin,geçmiş günahlarının bağışlanacağı” müjdesini vermiştir(Buhari). Peygamber efendimizin bu gecede yapılmasını tavsiye ettiği dua şöyledir: ”Allahım, sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet”(Tirmizi).
Hiç şüphesiz Kadir Gecesi’ne yetişmek, biz mü’minler için büyük bir kazançtır. Çünkü bu gecede yapılan ibadet bin ayda yapılan ibadetten daha hayırlıdır. Eğer bu gecenin manasını iyi idrak edebilir ve gereği gibi değerlendirilebilirsek, bir ömür boyu kazanabileceğimizden daha fazla sevap elde etmemiz mümkün olacaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu gecenin değerlendirilmesi ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Kim faziletine inanarak ve sevabını umarak Kadir Gecesi’ni ibadetle geçirirse, geçmiş günahları bağışlanır.”(Buhârî, Teravih, 2; Müslim, Salât, 25)
Kadir Gecesi’ne mahsus bir ibadet yoktur. Ancak, Kur’an-ı Kerim’in yeryüzüne inmeye başladığı bu mübarek gecede özellikle yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’i okumalı, manası üzerinde düşünmeli, onunla olan alakamızı gözden geçirerek hayatımızın bir muhasebesini yapmalıyız. Yüce Rabbimizin bizlere hidayet kaynağı ve yol gösterici olarak göndermiş olduğu kitabımızın mesajlarını iyi anlama ve prensiplerini hayatımıza tatbik etme gayreti içinde olmalıyız.

Bu vesile ile Kadir gecesinin yüzü suyu hürmetine, Allah’tan tüm insanlığa huzur getirmesini niyaz ederken, herkesin Kadir gecesini kutlarım. Saygılarımla..

 

“ Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları ”

0

”Bir ulusu fethetmenin ve köleleştirmenin iki yolu vardır; birisi kılıçla, diğeri borçla.” (J.Adams)

“En sık kullanılan yöntem olarak öncelikle şirketlerimize uygun kaynakları olan ülkeleri bulur ve gözümüzü üstlerine dikeriz; petrol gibi.

Ardından Dünya Bankası veya onun kardeşi başka bir organizasyondan o ülkeye büyük bir kredi ayarlarız, fakat para asla gerçekte o ülkeye gitmez. Ülke yerine o ülkede projeler yapan kendi şirketlerimize gider.

Enerji santralleri, sanayi alanları, limanlar… Bizim şirketlere ilâveten, o ülkedeki birkaç zengin insanın kâr sağlayacağı şeyler. Bunlar toplumun çoğunluğuna yaramaz.

Yine de o insanlar, yani bütün ülke bu borcun altına sokulur. Bu borç deyemeyecekleri kadar büyüktür ve bu da planın bir parçasıdır. Geri ödeyemezler.

Ardından biz ekonomik tetikçiler gidip onlara deriz ki:

‘Dinleyin, bize bir sürü borcunuz var. Borcu ödeyemiyorsunuz. O zaman petrolünüzü petrol şirketlerimiz için çok ucuza satın. Ülkenizde askerî üs kurmamıza izin verin yada askerlerimizi desteklemek için dünyanın bir yerine asker gönderin (Irak, Somali, Afganistan gibi) veya bir dahaki BM seçiminde bizimle birlikte oy verin.

Elektrik şirketlerini özelleştiririz. Sularını ve kanalizasyon sistemlerini özelleştiririz ve ABD şirketleri veya diğer çok uluslu şirketlere satarız. Bu, mantar gibi biten bir şey ve çok tipik; IMF ve DÜNYA BANKASI bu şekilde çalışır.

Ülkeyi borca sokarlar ve bu öyle büyük bir borçtur ki ödenemez. Ardından yeniden borç teklif edersiniz ve daha fazla faiz öderler.

Koşullara bağlı veya iyi yönetim talep edersiniz. Aslında bu onların kaynaklarını satmalarını sağlar.

Buna sosyal hizmetleri, teknik şirketleri, bazen eğitim sistemleri de dâhildir. Adlî sistemlerini, sigorta sistemlerini yabancı şirketlere satarız.

Bu, ikili – üçlü – dörtlü bir darbedir! “

Yukarıdaki satırlar T.Main Şirketi‘nin eski Şef Ekonomisti John Perkins Chas‘a ait.  “Biz, ekonomik tetikçiler, küresel imparatorluğun yaratılmasında gerçekten sorumlu olanlarız ve çok farklı şekilde çalışırız” diyen Chas ‘Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları‘ kitabında günah çıkarıyor.

İster kitabı alın, bir sağlam okuyun; ister arama motorlarına kitabın adını yazın, altyazılı özetini seyredin.

Lâtin Amerika‘nın, Ortadoğu ülkelerinin macerasını bir de buradan izleyin, Arap Baharı‘na bir de bu yönden bakın ve Türkiye‘de ne olup bittiğini bununla basitçe bir tahmin etmeye çalışın.

Sonuç sizi şoke ediyorsa iftardan sonra soda için ve bayramdan önce bol bol sadaka dağıtın. Yok etkilenmediyseniz siz iyi bir Şirketokrasi (Corporacracy) vatandaşısınız, poz verin.

Teşekküre gerek yok, Yüksel Hocam Amerika‘dan avdetinde yanında getirmiş.

Anadolu Liselerine de Sahip Çıkalım

0

 

Millî Eğitim Bakanlığı son birkaç yıldır Fen ve Sosyal Bilimler Liseleri dışındaki Liseleri 2013 yılı sonuna kadar Anadolu Lisesine dönüştürmek istiyor. Gelişmiş Batı ülkelerinde öğrencilerin farklılıklarına, özel ilgi, yetenek ve becerilerine göre çeşitli Liseler açılırken, Türkiye’de tek tip Lise uygulamasına gidilmesi gariptir. Çünkü Anadolu Liseleri bir ihtiyaçtan doğmuş, misyonu ve vizyonu olan okullardır.

Anadolu Liseleri, ülkenin çok iyi yabancı lisan bilen insan ihtiyacını karşılamak üzere kurulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nda özellikle dışişleri bürokrasisinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere 1850’li yıllarda Paris’te bir Lisan Okulu açılmıştır. Fakat bu okul yeterli ilgiyi görmeyince bir müddet sonra kapatılmıştır. İhtiyaç uzun süre özel eğitimle yabancı dil öğrenen Osmanlı aristokrasisinin çocuklarıyla karşılanmıştır. 1868’de Fransız ve Osmanlı hükümetlerinin ortak Kültür Anlaşması ile Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi) açılmıştır. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’ndaki azınlık çocuklarının eğitilmesi amacıyla açılan bu okula, Osmanlı saray çevresi ve aristokrasisinin çocukları da belli oranda alınmışlardır. Bu yüzden uzun süre Türk hariciyesinde Galatasaraylılar ve onların çocukları görev yapmışlardır.

Galatasaray Lisesi dışında İmparatorluk coğrafyasında kolejler açan  ülkeler, bu okullarda kendi dillerinde  eğitim ve öğretim yapıyorlardı. Bu kolejlerden Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalanlar, Lozan Anlaşması’nın güvencesi altında bugün de eğitimlerini sürdürmektedirler. 1872 yılından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nda öncelikle Hukuk, Tıp ve Mülkiye Mektepleri gibi yüksek okulların ihtiyacını karşılamak üzere “İdadi” adıyla Liseler açılmaya başlamıştır. Bu Liselerin ilki “Dersaadet İdadi-i Mülkî-i Şahanesi” adıyla “Vefa Lisesi“dir. Bu Liselerde, öğrencilere hazırlanacağı yüksek öğretim programının ihtiyacına göre yabancı dil öğretiliyordu. 1916 yılından sonra İstanbul Lisesi’nde de Almanlarla yapılan bir anlaşma gereği 22 Alman Öğretmenle Almanca ağırlıklı eğitim başlamıştır. Fakat bu okulda Almanca ağırlıklı eğitim, ancak 1957’de Türk-Alman Hükümetleri arasında yapılan bir Kültür Anlaşması ile kalıcı bir statüye kavuşmuştur.

Cumhuriyet‘in ilk yıllarında ülke genelinde, büyük kısmı İstanbul’da olmak üzere toplam 30 civarında Lise bulunmaktaydı. Bunlarda da yabancı dil öğretimine fazla önem verilmiyordu. Milli Eğitim Bakanlığı, 1954 yılında iyi yabancı dil bilen insan ihtiyacını karşılamak için okullar açılması gereğini hissetti. Bunun sonucunda 1955-1956 öğretim yılında 6 Maarif Koleji (İstanbul-Kadıköy, İzmir-Bornova, Diyarbakır, Konya, Samsun, Eskişehir) öğretime açılmıştır. Bu okulların adı, 1975 yılında “Anadolu Lisesi“ne dönüştürülmüştür. Milli Eğitim Bakanlığı, 1976 yılında bu okulların sayısının arttırılmasına karar vermiştir.  Bu karar sonucunda Anadolu Lisesi açılmasına hız verilmiş ve l993 yılı sonunda bu sayı 193‘e ulaşmıştır. 2003 yılına gelindiğinde bu sayı 500‘e varmıştır. Mevcut hükümetin 2013 yılı sonuna kadar, Fen ve Sosyal Bilimler Liseleri dışındaki bütün liseleri Anadolu Lisesine dönüştürme projesi sonucunda 2011 yılı sonu itibariyle Anadolu Liselerinin sayısı 1700’e ulaşmıştır.

ANADOLU LİSELERİ NASIL KAN KAYBETTİ ?

Anadolu Liseleri Yönetmeliği’nin (Amaçlar) maddesinde, bu okulların amaçlarının ; öğrencilerini bir taraftan diğer Liseler gibi “ ilgi, yetenek ve başarılarına göre yüksek öğretim programlarına  hazırlarken“, bir taraftan da diğer okullardan farklı olarak  “öğrencilerine yabancı dili, dünyadaki bilimsel ve teknolojik gelişmeleri izleyebilecek düzeyde öğretmek” olduğu belirtilmiştir. Görüldüğü gibi, Anadolu Liseleri, “bilgi toplumu” aşamasına geçen ve ulaşım, bilişim ve iletişim teknolojisindeki baş döndürücü gelişmelerle hızla küreselleşen dünyamızda, ülkemizin “çok iyi” düzeyde yabancı dil bilen insan ihtiyacını karşılamak üzere kurulmuş özellikli okullardır. Bir ülkede herkesin “çok iyi” düzeyde yabancı dil bilmesine gerek yoktur. Ülkenin yüzde 10-15’inin “çok iyi” düzeyde yabancı dil bilmesi yeterlidir. Diğer Liselerdeki öğrencilerin de, en azından yurt dışına çıktıklarında ihtiyaçlarına cevap verecek, yurt dışı ile iş yapabilecek kadar yabancı dil bilmeleri gereklidir.

Anadolu Liselerine başlangıçtan beri özel sınavla ülkenin en zeki ve çalışkan öğrencileri alınmaktadır. Acaba bu okullar, kuruluş amaçlarına öğrencilerini ulaştırabiliyorlar mı? On sekiz yıl Anadolu Lisesi türündeki okullarda yöneticilik yapmış ve son yirmi yılda bu okullarla ilgili bilimsel çalışmaların çoğuna katılmış biri olarak, bu soruya vereceğim cevap maalesef olumsuzdur. Bu amaca uygun başarılı Anadolu Liseleri yok mudur? Vardır, fakat sayıları yüzde yirmiyi geçmez. Peki 1997 yılına kadar çok iyi yabancı dil öğrettiğine çeşitli platformlarda tanık olduğumuz bu okullar bugün nasıl sıradan okullar durumuna gelmişlerdir? Bu uzun ve hazin bir hikâyedir. Bu durumun birçok sebebi ve sorumlusu vardır.

Maarif Koleji döneminden itibaren –1955’ten 1998’e kadar 43 yıl– bu okullar, İlkokul mezunu öğrencileri alıyorlardı. Bu öğrenciler, bu okulların Ortaokullarına başlamadan önce bir yıl Hazırlık Sınıfında 24 saat yabancı dil dersi okuyorlardı. Zor ve sıkı bir eğitimden sonra başarılı olan öğrenciler bu okulların üç yıllık Ortaokullarına başlıyorlardı. 6., 7. ve 8. Sınıflarda haftada 7’şer saat yabancı dil dersi görüyorlardı. Lise 9. Sınıfta haftada 10 saat, 10. ve 11. Sınıflarda haftada 4’er saat yabancı dil dersi okuyorlardı. Şimdi hesap edelim. Bir öğretim yılı 36 hafta olduğuna göre, Ortaokul Hazırlık’ta toplam 864 saat, Ortaokulda toplam 756 saat, Lise 9. Sınıfta toplam 360 saat, 10. ve 11. Sınıflarda toplam 288 saat olmak üzere yedi yılda toplam 2268 saat yabancı dil dersi okunuyordu. Bu dönemde Vefa Lisesi’nde Müdürdüm. Ortaokulu bitiren öğrencilerimiz, istedikleri yabancı koleje girebilecek düzeyde yabancı dil bilgisine sahiptiler. Peki sonra ne oldu da, Anadolu Liseleri bugünkü acınacak durumlarına düştüler?

Ülkemiz gençlerine,  çağdaş dünyanın gençleriyle rekabet edebilecek düzeyde eğitim ve öğretim verme amacı ile  kurulan bu okulların bu duruma düşmesine sebep olan birçok etken var. Akademik başarısına bakılmaksızın her okulun Anadolu Lisesi yapılması, yetersiz yöneticilerin bu okullarda görevlendirilmesi,  seçilmiş öğrencilere -sınav kazananlar hariç- seçilmemiş öğretmenlerin atanması, fiziki yetersizliklerin bulunması (bina, donanım, teknoloji, salon ve akademik birimler)  gibi sebeplerin bu süreçte mutlaka etkisi olmuştur. Fakat, bu işin asıl sorumluları siyasetin rotasını saptıran toplum mühendisleri ve bizzat siyasilerin kendileridir.

28 ŞUBAT EN ÇOK ANADOLU LİSELERİNİ VURDU

28 Şubat 1997’de toplanan olaylı ve sonuçları hükümet değişikliğine kadar giden  Milli Güvenlik Konseyi toplantısı, Türkiye için bir milattır. Bu tarih Anadolu Liseleri için de bir milattır. “Laiklik elden gidiyor” paniğiyle alınan 28 Şubat Kararlarının en önemlilerinden birisi, zorunlu eğitimin kesintisiz olarak beş yıldan sekiz yıla çıkarılmasıdır. Zorunlu eğitimin sekiz yıla çıkarılması doğru bir karardır. İmam-Hatip Liselerinin Ortaokullarını kapatmak için zorunlu eğitimin kesintisiz olmasına karar verilmiştir. Bu doğru bir karar olmamıştır.  Ayrıca İmam-Hatip Liselerinin orta kısımları kapatılırken, Anadolu Liselerinin ve diğer meslek liselerinin de orta kısımları kapatılmıştır. Bu durumda, belki İmam-Hatip Liselerinden fazla Anadolu Liseleri zarar görmüş, bu okullarda yabancı dil öğretmedeki verim, birden yüzde 50 düşmüştür.

1998-1999 Öğretim yılından itibaren Anadolu Liselerine İlköğretim Okulu mezunları alınmaya başlamıştır. Bu okullara giriş sınavlarında, o tarihlerde Yabancı Dil sorusu da sorulmuyordu. Değişik muhitlerden, özel kolejlerden gelen öğrencilerle, varoşların Yabancı Dil Öğretmeni bulunmayan ilköğretim okullarından gelen öğrenciler  birarada  okumak zorunda kalmışlardır. Yabancı dil düzeyleri farklı,  ergenlik çağındaki öğrencilere yabancı dil eğitimi vermek, öğretmenler için oldukça sıkıntılı ve zor bir iştir. Çünkü, özellikle dil eğitiminde başarı oranı, küçük yaşlarda daha yüksektir.

1998-1999 Öğretim yılında Anadolu Liseleri Hazırlık+3 yıllık okullar haline getirildi. Hazırlık Sınıflarında 24 saat,  9. Sınıfta 10 saat, 10. ve 11. Sınıflarda 4’er saat olmak üzere dört yılda toplam 1512 saat Yabancı Dil dersi okutulmaya başlandı.2000-2001 Öğretim yılında Yabancı Dil dersi, Hazırlık Sınıfında 24’ten 20’ye indi, böylece toplamda 1368 saate inilmiş oldu. 2004-2005 Öğretim yılında Anadolu Liselerinin Hazırlık Sınıfları kapatıldı, bütün Liseler 4 yıla çıkarıldı. Anadolu Liselerine indirilen 28 Şubat’tan sonraki ikinci darbe bu karar oldu. Çünkü Anadolu Liselerini hedefine taşıyacak Hazırlık Sınıflarıdır. Bu tarihte Anadolu Liselerinin Yabancı Dil dersleri 9. Sınıfta 10 saat, 10., 11. ve 12. Sınıflarda 4’er saat olarak belirlendi. Dolayısıyla 4 yıldaki toplam Yabancı Dil dersi birden bire 792 saate inmiş oldu. Milli Eğitim Bakanlığı bu konuda son düzenlemeyi 2010-2011 öğretim yılında yaptı. 9 Sınıftaki 10 saatlik Yabancı Dil dersi 6 saate indirildi. Diğer sınıflarda yine 4’er saat olarak kaldı. Böylece Anadolu Liselerindeki Yabancı Dil ders saati sayısı toplamda 648 saate inmiş oldu.

Özet ölerek ifade etmek gerekirse, Anadolu Liselerinde 1998 yılına kadar 2268 saat olan Yabancı Dil dersi, 2010’da 648 saate indirilmiş oldu, yani 1620 saat kaybedildi. Sizin anlayacağınız, Anadolu Liseleri kuşa döndürüldü, sıradan okullar haline getirildi. Ben buradan şu sonucu çıkarıyorum; demek ki, birileri İmam-Hatip Liselerine diş bilerken, birileri de Anadolu Liselerine diş biliyormuş. Yoksa bu ülkenin zeki çocuklarına sahip çıkarak onlara evrensel bir vizyon kazandıran bu okullar böyle bitirilmezdi. Bu bitiriliş sadece ders saatinin azaltılmasıyla olmadı. Bu okulların öğretmenleri, diğer öğretmenlere göre farklı ücret alıyorlardı, bu kaldırıldı. Bu okullara sınavla öğretmen alınıyordu, bu da kaldırıldı. Master, doktora yapan öğretmenler bu okulları tercih ediyorlardı, bu ünvanlarından dolayı aldıkları ücret farkı kaldırılınca onlar da bu okulları tercih etmez oldular. Anadolu Lisesi Öğretmenliği mesleki bir kariyerdi, bu özelliğini hemen hemen kaybetti. Peki Anadolu Liseleri için her şey bitti mi? Bu okulları kendi kaderlerine mi terk delim?

BUNDAN SONRA NELER  YAPILABİLİR ?

Gelişmiş Batı ülkelerinde üstün zekalı öğrenciler için özel eğitim okulları bulunmaktadır. Ülkemizde ise üstün zekalı çocukların eğitimi için kurulmuş eğitim kurumları bulunmamaktadır. Türkiye’de ise bu tür okulların önemi yeni yeni anlaşılmaya başlanmış, son yıllarda bazı üniversitelerimizde üstün zekalı öğrencilere eğitim verecek öğretmenlerin yetiştirilmesine başlanmıştır. İşte bu süreçte, Cumhuriyet eğitimi bu açığı kapatmak için, Fen Liseleri, Anadolu Liseleri ve Sosyal Bilimler Liselerini kurmuştur. Merkezi sistem sınavlarıyla öğrenci alan bu eğitim kurumları, Anadolu’daki on binlerce zeki çocuğumuzun harcanmasını önlemiştir. Bunun için, ülkemizde de Batı standartlarında üstün zekalılar okulları açılıncaya kadar,  eğitim sistemimizin oluşturduğu bu üç okul türünü, kalitelerini ve özelliklerini kaybetmeden korumalıyız.

Bakanlığımızın son üç yılda ortaöğretimde takip ettiği politika, Fen ve Sosyal Bilimler Liselerini korumak, genel liselerin tamamını da Anadolu Lisesine dönüştürmektir. Bu politika ile varılacak sonuç, genel liseleri Anadolu Lisesi yapmak değil, Anadolu Liselerini genel liseye dönüştürmektir.  Eğer bu politikadan dönülmeyecekse, Bakanlık yetkililerine iki önerim var. Birincisi mevcut genel liselerin bir kısmının, yerel ihtiyaçlara uygun meslek liselerine dönüştürülmesidir. İkinci önerim ise, mevcut Anadolu Liselerinin akademik başarısı yüksek olanlarının önüne birer Hazırlık Sınıfı açılmasıdır.

İkinci öneride bulununca, Bakanlık yetkililerinin  hemen öne sürecekleri mazeret şudur: “İnsan hayatında bir yıl çok önemlidir. Siz gençlerin bir yıl kaybetmesini mi istiyorsunuz? Sonra öğrenci tercih etmez kontenjanlarınız boş kalır“.  Liseler üç yıllıkken de Anadolu Liseleri dört yıllıktı. Hatta en yüksek puanla öğrenci alan Galatasaray, İstanbul Erkek ve Kadıköy Anadolu Liseleri beş yıldı, kontenjanları da hiç boş kalmadı. Şimdi soruyorum:          Ülkemizdeki yabancı kolejler ve özel liselerimizin çoğu, (Hazırlık+4 yıl) beş yıllık liseler değil mi? Hem de bu okullara girmek için öğrenciler yüksek puan tutturup, yüksek ücret ödemiyorlar mı? Bir çok aile çocuklarını okullarını bitirdikten sonra yabancı dil öğrensinler, geliştirsinler diye yüksek ödemelerle yurt dışına veya yaz okullarına göndermiyorlar mı?

2006 yılına kadar önünde Hazırlık Sınıfı bulunan üç resmi Anadolu Lisemiz vardı: Galatasaray, İstanbul Erkek ve Kadıköy Anadolu Liseleri. 2004 yılında Anadolu Liselerinin Hazırlık Sınıfları kapanınca, bazı Anadolu Liseleri yönetimleri, yabancı dil eğitimlerini kurtarmak için, okullarının önüne Hazırlık Sınıfı konulması için girişimde bulundular. Bakanlık bürokratlarının şiddetli muhalefetine rağmen, dönemin Bakanı Sayın Hüseyin Çelik’in onayıyla 2005 yılında Vefa, Kabataş Erkek ve Cağaloğlu Anadolu Liseleri de önünde Hazırlık Sınıfı bulunan beş yıllık okullar haline getirildi. Birkaç yıl sonra Ankara Atatürk, İzmir Cihat Kora, Balıkesir Sırrı Yırcalı ve İstanbul Hüseyin Avni Sözen Anadolu Liseleri de bu statü kapsamına alındı. Böylece şu anda Hazırlık Sınıfı bulunan beş yıllık 10 resmi Anadolu Lisemiz var.

Ben on sekiz yıl Anadolu Lisesi Müdürlüğü yaptım. 1992-2012 yılları arasında Anadolu Liselerinin geçirdiği bütün değişiklikleri yaşadım, uyguladım ve sonuçlarını gördüm. Yabancı dil eğitiminin en başarılı olduğu dönem, ilkokuldan sonra öğrenci aldığımız dönemdi. Yeni 4+4+4 eğitim sistemi içinde İmam-Hatip Ortaokulları açılırken, Anadolu Liselerinin Ortaokulları da açılabilirdi. Böylece bütün ülkenin geleceği ile ilgili bir eğitim sistemi değişikliği, sadece bir okul türünün yaralarını sarmak için yapılmamış olurdu. Çünkü, her iki okul türünün de orta kısım açma isteği, okutacakları yabancı dili, küçük yaşlarda öğrencilerine daha iyi öğretecekleri düşüncesidir.

2006 yılında Vefa Lisesi Müdürü iken yeniden Hazırlık Sınıfı konduğunda velilerin, bir yılın öğrencilerinin eğitimine büyük katkı sağlayacağı bilincinde olduklarını, öğrencilerin de bu düşünceye katıldıklarını gördüm. Bunun için diyorum ki, Hazırlık Sınıfı bulunan resmi Anadolu Liselerinin bu statüleri aynen korunmalı, ayrıca tarihi liselerimiz ve akademik başarısı yüksek liselerimiz de bu statüye kavuşturulmalıdır. Böyle her Anadolu Lisesi bu statüye kavuşmak için bir yarışa girmeli ve akademik başarısını yükseltmelidir. Tek tip okullar ancak, komünist ve faşist sistemlerde bulunur.

Beni yakından tanıyanlar, “Sen milliyetçi dünya görüşüne sahip bir Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenisin. Bu yabancı dil tutkun nereden geliyor, neden bu kadar Anadolu Liselerini savunuyorsun? ”  diyebilirler. Bizim kuşağımız yabancı dile önem vermenin zararlarını çok çekti. Küreselleşen dünyada Türk gençleri dünya gençlerinin gerisinde kalmasın istiyorum. Ben sonuna kadar “yabancı dil öğretiminin” yanındayım, uluslararası ilişkisi olan liselerimiz hariç,  “yabancı dille eğitimin” karşısındayım. Çünkü bir ülkenin bilim dili, millî dilidir. Sonuç olarak Bakanlığımızın Fen ve Sosyal Bilimler Liselerine sahip çıktığı gibi, Anadolu Liselerine de sahip çıkmasını bekliyorum.  

 

 

Güzellikleri Özlemek

 

Son yıllarda yaşadıklarımız, duyduklarımız, hissettiklerimiz, bir önceki yıllara göre arzu ettiğimiz tadı vermemektedir doğrusu. Her geçen günün bir öncekinden daha aranır olması, insanların geleceği hakkında endişe duymasına vesile olmaktadır.

Sanki ruhumuz, tortusu kalmış yavan duyumsamalardan yorgun. İçimizi nahoş suların terkibindeki kireçler kaplamış.

İnsana, türüne özgü özellikleri kodlayan, fakat çoğuna hasret kaldığımız; sevgiyi, hoş görüyü, gerçek dostluğu, dürüstlüğü, vefayı, hazzı, sıcaklığı, samimiyeti, tutarlılığı, dayanışmayı, yardımı, güveni, merhameti, paylaşmayı, güler yüzü, yaşama sevincini vb. toplumun bir ferdi olarak kendi adıma özler oldum.

Hoş görünün, iyiliğin, dostluğun, hayırların en çok yapıldığı, yapılması gerektiği bir ayı toplum olarak idrak etmenin bilincindeyiz. Bu ayda kalpler daha duygulu, bakışlar daha anlamlı, yardımlar daha bir isabetlidir. Bu ayda yapılan benzer güzellikler, iyilikler, hayırlar diğer aylara göre daha anlamlıdır.

O yüzden insanlık yanımızın bu ayda daha bir öne çıkması, unutulan onca güzel geleneklerin, değerlerin hatırlanması ne hoştur. Böylesi; hoş görüler, güler yüzler, toleranslar, iyilikler, yardımlar, dostluklar, selamlaşmalar, hal hatır sormalar, ziyaretler hayatı bize daha anlamlı ve yaşanılır kılmaktadır. Böylelikle yaşama sevincimiz artmakta, mutlu olma ihtimalimiz daha bir güçlenmektedir.

Bu tür hasletleri yaşayanlara, paylaşanlara, yansıtanlara gıpta ediyorum doğrusu. Geçmişte örneklerini çokça görebildiğimiz bu hasletleri kaybolan Süreyya yıldızı gibi iştiyakla arıyorum.

Benzer duyguları benliğim, şimdilerde zaman tünelinden kodlayarak yeniden özlem ve hasretle yaşamak istiyor adeta:

Komşusundan gelen et kokusunu duyan evladına bir parça istemek için  giden, “bu et size haramdır” cevabını duyduğunda, açıklamasını isteyen, “çocuklarım üç gündür aç, dayanamadım, sokakta  ölmüş bir eşekten keserek getirdim, size veremem” sözü karşısında, ruhunun derinliklerinde depremler yaşayan ve gözleri yaşlı; “bu yıl da bizim haccımız bu olsun” diyerek hac parasını komşusuna verip, yanı başındakilerden bihaber olduğu için binlerce özürler dileyen böylesi yürekleri özlüyorum.

Sefere çıkan bir ordunun yorgun, aç, muhtaç bir ruh haliyle, savaşın getirdiği meşru toleransları bile kullanmadan,  uzun ve meşakkatli yolculuğa dayanamayarak; geçtikleri bağdan bir salkım üzüm koparıp yemek zorunda kalan, fakat ücretinin birkaç misli bir akçeyi asmanın dalına bağlayan askeri özlüyorum.

Bağcının, bağından geçen askerlerin hiç zarar vermediğini anlayıp, asmanın dalındaki parayı gördüğünde, inanç farkını, hasım olma duygusunu bir kenara koyarak, böylesi askerlerin ödüllendirilmesini istemek için padişaha gitmesindeki hakkı teslim duygusunu özlüyorum.

Durumu öğrenen hükümdarın; “ücretini bıraksa da izinsiz başkasının malını almak caiz değildir. Böyle bir askerle zafer kazanılamaz” diyerek o askeri ordudan geri göndermesindeki adaleti ve takvayı özlüyorum.

Mukaddes değerler adına cihada bayram havasında giden, şehitliği en yüce bir makam olarak özümseyip, ölümle barışık yaşayan serdengeçtilerin, son nefeslerinde kendilerine verilen suyu içmek üzere iken bir başka yaralının “su ” demesine dayanamayıp; “ona götürün” diyerek suya kanmadan, şehadet şerbetini içmesindeki asaleti, arkadaşını kendine yeğlemesindeki merhameti özlüyorum.

Fakrı zaruret içinde, kendisinden daha donanımlı ve fazla olan düşmanla mütevazı silahları ile mücadele ederken, mevziden çıkarak hücum eden arkadaşının vurulmasını gören Anadolu evladının, dayanamayarak “gitme sen de vurulursun” uyarılarına aldırmadan, makineli tüfek yağmuru altında koşan; duru, temiz, yürekli vatan evladının arkadaşını kucaklamasındaki ahde vefayı, arkadaşının son nefesini verirken; “geleceğini biliyordum” sözündeki minneti, teşekkürü, “Çanakkale Geçilmez” destanına imza atan gizli kahramanları  özlüyorum.

Binlerce kere kendisinden; miktar,  silah ve imkan bakımından üstün düşmana karşı korkmadan, yılmadan, dinlenmeden, tam bir teslimiyet içinde, vatanını koruma uğruna, ölüme tebessümle karşı koyarken, vurulan düşman subayının feryatlarına dayanamayıp, kurşun yağmuru altında kucaklayıp  sipere taşıyan Mehmetçikteki merhameti, asaleti özlüyorum.

İlk siftahını yapan esnafın, ikinci siparişinde, müşteriyi uyararak; “komşum daha siftah yapmadı, ikincisini de ondan al” diye uyaran tok gözlü, komşu müptelası, kanaatkâr satıcıları özlüyorum.

Muhtaç olduğu halde dilenmeyen, böylesi düşkünlerin faydalanması için, kendilerini belli etmeden camide hasır altına akçe koyan, bu akçelerden ihtiyacından fazlasını almayan tok gözlü, edep ve vakar timsali fakir insanların tavrını özlüyorum.

Rabbine yalvarırken; “Ey Allahım cehennemini dolduracağını buyurmuşsun, öyleyse bedenimi cehennemi dolduracak kadar büyüterek beni cehennemine at, başka insanlara orada yer kalmasın, onların yerine ben yanayım” diye niyaz eden yaşlı gözleri özledim.

Bir bayram sabahı Eyüp Sultan’daki uhrevi hava içinde, cami avlusundaki şadırvandan su içen ak güvercinleri özlüyorum.

İnsan yaşamı ile iç içe olan, taşlarındaki el emeğinin zarafeti ile içimizdeki ürpertilere nakış olarak korkularımızı kovan, servi ağaçları ile gerçek yaşamımızda bile göremediğimiz bir estetikle peyzaj mimarisinin en güzel örneklerini sunan, yaşam kadar gerçek olan ölümün, ürkütücü havasını bertaraf eden, ahirete tatlı tebessümlerle köprü kuran, cami avlularındaki kabristanları özlüyorum.

Komşusu açken kendisi yemeyen, ben duygusundan kurtulmuş, başkalarının acılarına ağlayan yürekleri, kıyıya vurmuş binlerce deniz yıldızını kurtarmaya çalışan kalbi yaralı insanları özlüyorum.

Sevgiyi, hoş görüyü, kanaati, barışı, güler yüzü, acılardan uzak kalmayı, toleransı, birbirimize tahammül edebilmeyi, yüzlerdeki tebessümü, çocukların ihmal edilmediği, kadınların ezilmediği, kimsenin aç kalmadığı, sağlıklı ortamları, bir nebze mutlu olabilmeyi özlüyorum.

O yüzden yüreğim öylesine ince ki şimdilerde, sanki bahtıma baharlar en nadide kokulu çiçekleri getirmiş. Nefes alışlarım ferah, tebessümlerim daha içten, yaşama arzum bir goncanın hayata tutunma azminden daha canlı.

Gidişi teravihlerde “elveda ya şehri ramazan” ilahileri ile gönüllere hüzün verse de, “sonu günahlardan azat edilme” müjdesi ile ümit ve inancımıza pozitif  enerji yükleyecekir.

Bu ayın bana ne gizli sırlar, rahmetler, mağfiretler bahşettiğini kalbimle bilmekte, bütün varlığımla damarlarımda hissetmekteyim.

Şimdiden bayramın sevincini duyar gibiyim.
Okuyucularımın bayramlarını yürekten tebrik ediyorum.

 

 

Karınca

0

 

Bir Karınca önümde, hızlı adımlarla, biraz da şaşkınca, bir o yana bir bu yana gidiyor.
Tam da, okuduğum kitâbın sahîfesi üstünde.  Nereden geldiyse gelmiş. Kendisini görmemi sağlamış. Sanki beni düşündürmek için gönderilmiş.

Hareketli mi hareketli. Canlı mı canlı. Sağa sola gitmekte bocaladığına göre, tercîh etme ve seçme yetisiyle de donanımlı.

Cılız bacaklar, incecik! Fakat, bedenin küçüklüğünden beklenmeyen bir enerji sarfediyor. Bedenine göre çok hızlı. Ve çabuk ilerliyor.

Şip mi şip. İstersen arkasından geçip git de; düşünme elindeyse.

X

Neyse, amaç madde değil; canlı oluşu sağlayan Cân
Alıp başımdan aklı, düşünmezliğe atıyorum can

Ya Rab diyorum, bu mini mini, minnacık Karınca’nın
Neresinde gizledin, hiç yok gibi emaresi Cân’ın?

Cân; sırf Karınca’dan ibaretse, nerde öyleyse Karınca?
Karınca; Cân’dan ibaretse, nerde Cân, bedeni sarınca?

Anlamak, ne de zormuş, bu incecik sırrı doğrusu
Bir Karınca bile, ediyor insanı, Hakk yolcusu

Karınca vücûduna, sığdıran, Karınca’dan büyük Cân’ı
Hiç , ziyan eder mi, Yüce Allah, onda olan heyecânı?

Nitekim, duyurmadı mı, Kral Peygamber Süleyman’a sesini?
Hani, çıkmışlardı yağmur duâsına, sarfettiği nefesini

İşte, sahîfemde, yürüyen Karınca, aldı benden beni
Saldı aklımı tefekküre, gezdirdi mânevî bedeni

Düşündürdü iyice, en küçükteki, Büyük Şey’i
Asıl olan şu ki, gör âlemde sen, Ortak Neş’eyi

Karınca deyip de geçme, oldu muhâtap, Süleymân’a
Tebessüm ettirdi sanki, aman verdi Süleymân, O’na

Allah katında, kul olarak biriz, Karınca’yla
Tefekkür olur, unutma, hem Yıldız hem de Ay’la

Sen, sakın görme dünyada, hiçbir şeyi hor ve hakîr
Nelere şâhit oldu, sen sanma ki, gâfil bu fakîr

2028

Sanma ki, Karınca’nın, kâinatta ne önemi var!
Karşına dikilir bu takdîrde, sayısız sorular

Nitekim, bir Karınca, çıktı sahîfe üstünde karşıma
Düşündürdü, Cân üstünde dostlar, çıkmak üzere arşıma

Bu konuyu, noktalayalım beyler, bu işler, biraz karışık
Ledün İlmi, göz kırpıyor uzaktan, fikirler olsun barışık.

İster Rûh, ister Cân de; cevabı zor, bilmem ki, nasıl inansan
Bir yerde durmalı, bu ince, çetrefilli konularda insan

 

2029