23.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1067

Her Hayvan Gerektiği Kadar Zekidir

0

 

Başlıktaki söz bana ait değil. Bir TV kanalında izlediğim belgeselde “her hayvan içinde bulunduğu çevrenin gerektirdiği kadar zekidir” tespitini anlatıyordu. Müthiş bir mücadele içinde geçen hayatlarında yaşama başarısını göstermesi için her hayvanın yapması gerekenleri düşünüp uygulama yeteneği varmış.

Buna karşılık mesela yüzüne ayna tutulan milyonlarca hayvan türünden çok az bir kısmı aynada gördüğünün kendi yansıması olduğunu kavrayabilecek derecede bir zekâya sahipmiş.

Yani hayvanlar insanoğlunun zekâsıyla kıyaslanamayacak kadar az ve fakat varlığını sürdürmeye yetecek kadar bir zekâ sahibi imiş.

Aynı tespiti muhtemelen insanlar içinde yapabiliriz. En ilkel insan veya toplumdan uzak yetişmiş, sosyalleşmemiş insanlar da tabiat içinde hayatını idame ettirebilmek için gerektiği kadar bir zekâ kapasitesini ortaya koyabilmektedir. Ancak insanların temel ihtiyaçları yeme, içme, cinsel ihtiyaçtan ibaret değil. İnsanların inandığı değerler ve kutsalları var.

İnsanlar da birçok hayvan türü gibi toplum halinde yaşamakta, bu sebeple toplumun diğer fertleriyle çeşitli açılardan bağlılar. Köleliği tarihin tozlu sayfalarında geri bırakan insanoğlu, bağlı fakat bağımlı olmamanın bilinç seviyesine yükselmiş durumda olmalı. Bu ideal noktaya acaba insanlığın yüzde kaçı gelebildi?

******

İnsan topluluklarının en tekâmül etmiş son şekli olan milletler de bir canlı organizma sayılır. Milletlerin de hayatlarını devam ettirebilmeleri için içinde bulundukları çevrenin gerektirdiği kadar zekâya sahip olması lazım.

Milli varlığımıza kasteden düşman unsurların yapmak istediklerini önceden sezip, karşı tedbirleri almak, düşman unsurların kullanabileceği zafiyetlerimizi bilmek, yapılacak tuzakları fark edebilmek için, bu şartların gerektirdiği kadar ortak bir zekâya sahip olmak varlığımızın sürdürülebilir olmasının ilk şartı.

Türkiye’nin de içinde bulunduğu ve adına “Büyük Ortadoğu” denilen coğrafyada çok köklü değişimler yaşanmakta. Afrika’nın kuzeyinden başlatılan dalga sınırlarımıza dayandı. Suriye’deki iç savaşın olumsuz tesirlerini en fazla Türkiye yaşayacak gibi. PKK terörü de bu gelişmelerden daha da beslenerek iyice azgınlaştı. Bölge bir mezhep savaşına sahne olursa sonucundan Allah korusun.

Bu bakımdan bu bölgede yaşayan bir toplum olarak, ortak zekâmızın dünyanın birçok bölgesine nazaran daha yüksek seviyede olması zarureti var.

*****

Şimdi bu ortamda milli varlığımızı devam ettirebilmemiz için ortak zekâmızın yeterli seviyede olup olmadığını test etmemiz faydalı olacaktır.

1- ABD/AB nin terör örgütü olarak tanımladığı PKK’nın bu ülkeler de dâhil 54 ülkede serbestçe faaliyet göstermesini, uyuşturucu işinden büyük paralar kazanıp, silahlanabilmesini…  Yıllardan beri ABD kuvvetleri tarafından işgal etmiş Irak’ta üslenen PKK’nın Türkiye’ye karşı buradan savaş yürütmesine göz yumulmakta olduğunu (destek verildiğini), bir milyon Irak’lı öldürülürken bir tek PKK’lının ölmediğini gördükten sonra bile, ABD’nin PKK terörü konusunda Türkiye’ye destek verdiğine, istihbarat paylaştığına inanıyorsak…

2- ABD ajanı olduğuna şüphe olmayan, Türkiye’de gazetecilik yapmış ve sonradan haham olmuş genç bir adamın, sıradan istihbarat örgütlerinin erişemeyeceği ülkenin en karanlık ve gizli bilgilerine vakıf olmasından hiç şüphelenmiyorsak… Bu adamın verdiği çuvallar dolusu belge üzerinden yürütülen operasyonlara kafa yormuyorsak..

Bu operasyonlarla ülkenin en kritik görevlerini yürüten, kitleleri etkileme gücüne sahip yüzlerce insanı hapislerde çürütülmesini… Türk Silahlı Kuvvetlerinin üst komuta kademesinden dörtte birinin hapse tıkılması, bazı görevlere atanacak komutan bulunamamasının sebep ve sonuçlarını değerlendiremiyorsak… Geçmiş dönemde PKK ile mücadelede başarılı olmuş komutanların içeride olmasına karşı bırakın üzüntüyü, şüphe bile duymuyorsak… Bütün bu olanları ileri demokrasiye geçiş, normalleşme ve vesayetten kurtuluş sloganları altında sevinçle karşılıyorsak…

3- Silah bırakmayan PKK ile görüşmelerin çare olmadığını birçok acıdan sonra öğrendiğimiz halde, uzantısı siyasi parti ile görüşerek teröre çare bulacağımıza inanabiliyorsak… Hakkari’de kameralar karşısında BDP’li milletvekilleri ile silahlı PKK’lıların sıcak kucaklaşmasından sonra bile, Kürt halkının temsilcisi yerine koyduğunuz BDP’den medet umuyorsak…

4- “Komşularla sıfır sorun” politikası güden bir hükümetin, komşumuz Suriye yönetiminin devrilmesi için muhaliflere silah dâhil her türlü yardımı yapması sebebiyle, Suriye, İran ve Rusya’nın düşmanlığını kazanacağımız aşikâr iken, “yeni Osmanlı” hayali içinde olmasının tehlikelerini göremiyorsak… Kendisine karşı (İsrail’i koruma maksatlı) Füze Kalkanı kurduğumuz, petrol alımlarını kısıtladığımız İran’ın bize hala dost kalmasını bekleyebiliyorsak…

5- Son on yılda ortalama yıllık yüzde 5,2 büyüme gerçekleştirdiğimiz halde (Cumhuriyet tarihi ortalaması da yüzde 5), harcamalarımızın her yıl ortalama yüzde 10,2 artmasının, el parasıyla oluşturulmuş sürdürülemez bir saadet zinciri olduğunu göremiyorsak…

Coğrafyamızın gerektirdiği miktarda bir toplumsal zekâya sahip olmadığımız anlamına gelir. Bu zekâ seviyesinde olanların oranının yüksek olması, milli varlığımızın bekası yönünden ciddi bir risk oluşturacaktır.

NOT: Büyük Türk Milletinin ve İslam âleminin Ramazan Bayramını tebrik ediyorum. Allah’tan varlığımızı güçlü ve lider ülke olarak devam ettirebilmemize yeterli bir ortak zekâ vermesini diliyorum.

 

 

Cemaat (?!) Vakıfları

0

 

1926 yılında Türk Medenî Kanunu’nda değişiklik yapılarak azınlık vakıfları ile ilgili hükümler konuldu.  Türkiye’deki azınlık vakıflarının; sâhibi bulundukları gayrimenkulleri, 10 yıl içerisinde Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bildirmeleri istenildi. Azınlık vakıflarına deniliyordu ki; ‘1926 yılına kadar edindiğin ve 1936 yılına kadar satın alacağın veya diğer yollarla sâhip olacağın gayrimenkuller, adınıza tapuya tescil edilecektir. Bu tarihten sonraki bildirimleriniz dikkate alınmayacak ve yeni gayrimenkul edinmeleriniz tescil edilmeyecektir.’

Kanundaki hükümlerin dayanağı Lozan Anlaşması idi.  Anlaşmada, mütekabiliyet (karşılıklı olma) esası gözetilmişti.

Verilen sürenin dolmasından sonra azınlık vakıflarına ait olduğu bilinip de sâhipleri belirlenemeyen; ibâdet yerleri, mezarlıklar ve çeşmeler dışında kalan gayrimenkuller, hazineye intikal etti. Bunların bir kısmı satıldı. Geri kalanların üzerine büyük-büyük devlet binaları yapıldı.

4 Haziran 2003 tarihinde TBMM, Avrupa Birliği (AB)’nin baskıları üzerine; ‘Uyum Kanunları‘ veya  ‘İkiz Kanunlar‘ olarak anılan kanunları kabul edildikten sonra Vakıflar Kanunu’nda pek çok değişiklikler yapıldı.

Son düzenleme, 27 Ağustos 2011 tarihli, 28038 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanan 651 sayılı Kanun Hükmünde Kararnâme ile gerçekleştirildi.

651 sayılı Kararnâme, bir ‘torba kararnâme’dir. İçerisinde her şey var. Mesela: Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevlerinin Düzenlenmesi, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu Kurulması, Devlet Memurları Kanunu’nun bâzı maddelerinin değiştirilmesi, Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu’na eklemeler yapılması ve bunların dışında 3 ayrı düzenleme daha…

Kararnâmenin 17. maddesinde, bu yazının konusu olan ‘Cemaat vakıfları‘ hakkında düzenleme yapılmıştır.

Düzenlemeye göre; 1936 yılından sonra alınanlar da dâhil olmak üzere cemaat vakıflarına ait bütün gayrimenkullerin tapu tescilleri yapılacaktır. 1926 kararnâmesine göre bildirimi yapılmadığı için Hazineye intikal eden bütün gayrimenkuller eski sâhiplerine iade edilecek, satışı yapılan ve üçüncü şahıslar adına tescil edilen gayrimenkullerin de bedelleri cemaat vakıflarına ödenecektir.

Bu hüküm; ‘Hiçbir kişiye, aileye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamaz.‘  hükmünün yer aldığı yürürlükteki 1982 Anayasasının 10. maddesine aykırıdır.

Birçok kişi, Müslümanlar tarafından kurulmuş vakıfların da bu hükümlerden yararlanacağını zannediyor. Söz konusu olan; yalnızca TC tabiiyetindeki Ermeni, Rum ve Museviler tarafından kurulan azınlık vakıflarıdır.

1936’dan günümüze 76 yıldır ‘Azınlık Vakıfları‘ olarak anılan kuruluşların adı, birdenbire ve yanıltıcı bir şekilde ‘Cemaat Vakıfları‘ olarak değiştirilmiştir.

Adı ‘cemaat vakfı‘ olarak değiştirilen azınlık vakıflarına tanınan hakların, Türkiye dışındaki ülkelerde azınlık olarak yaşamakta olan Türklere tanınması için hiçbir teşebbüste bulunulmamıştır.

İsim değişikliğinin; mütekabiliyet prensibinden doğan haklarımız için teşebbüste bulunulmayışı sebebiyle yönetimi suçlayacak kişileri haksız duruma düşürmek maksadıyla yapıldığı düşünülmektedir. Sanki ‘azınlık vakıfları‘ ile ‘cemaat vakıfları‘ ayrı hükmî şahsiyetlermiş gibi…

Kararnâmenin yayınlanmasından sonra 161 azınlık vakfından 42’si, 1410 gayrimenkul için iade talebinde bulundu. Bunlardan 347’sine olumsuz, 181’ine olumlu cevap verildi. Olumlu cevap verilenler içerisinde Kandilli’de 98 dönümlük, Göksu’da 37.500 metrekarelik çok kıymetli araziler var. 882 adet başvuru henüz karara bağlanamadı. Başvuru süresi 27 Ağustos 2012’de doluyor. Azınlıkların, milletlerarası mahkemelere itiraz hakları var. Oralardan Türkiye lehine karar çıkmasının zayıf bir ihtimal olduğu biliniyor.

Akla gelen pek çok sorudan yalnızca 2 tanesi şudur:

1-Azınlık vakıflarına iade edilecek ve bedeli ödenecek gayrimenkullerin değeri tahminen de olsa bilinmekte midir?

2-Bu bedelin ödenmesi ile Türkiye’nin altından kalkılamaz bir iktisadî krize iteleneceği düşünülmüş müdür?

Hepsinden önemlisi: Lozan Anlaşması deliniyor. Açılan deliklerden içeriye Hıristiyan batı tarafından Sevr paçavrasının hükümleri sokuşturuluyor. Farkında mıyız?

 

 

Mükafat ve Sevinç Günü Ramazan Bayramı

 

Yüce Allah’ın inayetiyle rahmet ve mağfiret ayı Ramazan-ı Şerif’i oruç, teravih, Kur’an tilaveti, zekât, sadaka vb. ibadetlerle ihya ederek, günahlarımız bağışlanmış (Buhari, İman, 37)  olarak mükâfat ve sevinç günü olan mübarek Ramazan bayramına ulaşmış bulunuyoruz. Birlik-beraberlik içerisinde toplumun bütün kesimlerinin kaynaştığı, huzur ve mutluluk dolu bir Ramazan ayının ardından bayrama ulaşmak Yüce Allah’ın biz mü’minlere büyük bir lütuf ve ihsanıdır.

Bayramlar, Yüce Allah’ın rahmetinin tecelli ettiği; sevgi, saygı, kardeşlik, affetme, hoşgörü, yardımlaşma, ikram ve ihsan duygularının doruk noktaya ulaştığı müstesna günlerdir. Bayram, sevinç ve neşe günü demektir. Her toplumun öteden beri kutladıkları sevinç günleri ve bayramları vardır. Bizim de Ramazan ve Kurban Bayramı olmak üzere iki büyük bayramımız vardır.

Allah Resûlü (s.a.s.) hicret ettiği zaman Medinelilerin çeşitli oyunlar oynadıkları cahiliye döneminden kalma iki bayramları vardı. Hz. Peygamber (s.a.s.), onların bu bayramlarını görünce şöyle buyurdu: “Allah, size bu iki bayramınıza bedel olarak daha hayırlısını; Ramazan ve Kurban bayramını lütfetmiştir.” (Ebû Davud, Salât, 239) Müslümanlar olarak, o günden sonra bu iki büyük bayramı sevinç ve huzurla kutlamaktayız.

İslam’da, bayramlarda meşru ölçüler içerisinde eğlenmeye ve sevinç göstermeye müsaade edilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), bir bayram gününde Aişe Validemizin mescitte mızrak ve kalkan oyunu oynayan Habeşlileri izlemesine müsaade etmiştir. (Buharî, İydeyn, 2; Salât, 69)

Bununla birlikte bayramlar sadece eğlence ve tatil günleri olarak görülmesi doğru değildir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bayramlardaki sevinç ve eğlencelerin meşru sınırları aşmaması ve kulluk şuuruyla kutlanması için bayramların dini yönünü hep ön plana çıkarmış, bayramların, neşelenme günleri olduğu kadar, Allah’ı zikretme günleri olduğunu da bildirmiştir. (Ebu Davud, Edâhi, 9-10) Bir hadis-i şeriflerinde ise şöyle buyurmuştur: “Bugünümüzde yapacağımız ilk şey, namaz kılmaktır.” (Müslim Edâhi, 7) Demek ki, Müslümanların sevinmesi de Allah’ın rızasına uygun ve Müslümana yakışır şekilde olmalıdır.

Bayramın neşesine zarar verecek, insanları korkutup endişelendirecek ve toplumun huzurunu bozacak davranışlardan sakınmak gerekir. Bayram sevincini silah atarak kutlamak doğru bir davranış değildir. Bayramlarda silah atmak bir yana Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bayramlarda herhangi bir düşman tehlikesi yokken insanların kalabalık olduğu yerlerde silah taşımayı dahi yasaklamıştır. (Buhârî, İydeyn, 9)

Bayramlar, sosyal dayanışmanın en güzel şekilde yaşandığı; toplum fertlerinin birbiriyle kaynaştığı; dargınlıkların unutulduğu, küslerin barıştığı; sevinç ve kederlerin paylaşıldığı; sevgi, saygı ve kardeşlik duygularının doruk noktaya ulaştığı, müstesna mutluluk günleridir.

Bayram günü mümkünse ilk önce bizden dua bekleyen geçmişlerimizi ziyaret etmeli, onlara Fatihalar göndererek ruhlarını şâd etmeliyiz. Daha sonra başta anne-babamız olmak üzere büyüklerimizi, yakınlarımızı, komşularımızı ziyaret etmeliyiz. Ziyaretine gidemediğimiz yakınlarımıza çeşitli iletişim vasıtalarıyla ulaşarak bayramlarını kutlamalıyız. Küsleri barıştırıp, aramızdaki dargınlıklara mutlaka son vermeliyiz. Şefkate muhtaç öksüz ve yetimlerle ilgilenmeli, fakir-fukaraya yardım etmeliyiz.

Bayramlar; sevinç ve coşkuyu toplumun her yanına, her kesimine yaymak; kederli, gönlü kırık kimselerin de bayram etmelerini sağlamakla gerçek gayesine ulaşabilir. Bunun için, çocuk yuvalarında bayram sevinci yaşamayı bekleyen yavrularımızı, huzur evlerinde evlatlarının yolunu gözleyen yaşlılarımızı, hastanelerde türlü dert ve hastalıklarla mücadele eden kardeşlerimizi de ziyaret ederek bayramın sevinç ve mutluluğunu onlara da taşıyalım.

Bayram, paylaşılan bir sevinç demek olduğuna göre, bugünlerde sevinçleri paylaşmalı; acıları ve yaraları birlikte sarmalıdır. Dini, vatanı uğruna zulme uğrayan, yurtlarından sürülen ve yoksulluğun pençesinde kıvranan din kardeşlerimizin acılarını paylaşmalı, onlara yardım etmenin yollarını aramalıyız.

Rabbimizin sadece oruçlular için tahsis ettiği “Reyyan” adı verilen kapıdan cennete girerek (Buharî, Savm, 4) gerçek bayramımıza kavuşmak dilek ve temennisiyle Ramazan Bayramınızı tebrik eder; sağlık, mutluluk, birlik-beraberlik ve huzur içinde bizleri daha nice bayramlar ulaştırmasını Yüce Mevlâmızdan niyaz ederim.

 

 

 

Bayramınız Kutlu Olsun

 

Bugün Ramazan Bayramı, bütün İslam Âleminin ve Müslüman Türk Milletinin bayramı kutlu hayatları mutlu olsun.

Ramazan Bayramına bilerek veya bilmeyerek Şeker Bayramı diyenleri de kınıyorum. Dini bayramımızı, bir ay oruç tuttuktan sonra Ramazanı Bayramla yolcu etmek ilahi bir görevdir. Böyle bir görevi ifa etmenin adına Şeker bayramı diyerek işi sulandırmak isteyenlere şunu demek istiyorum. Siz şekerlerinizle ağzınızı tatlandırın ancak Müslüman Türk Milletinin kutsal bayramı ile uğraşmayın. Bu bayramın ismini değiştirmeye hiç kimsenin gücü yetmez.

Yüce Allah bütün İslam âleminin ve Müslüman TÜRK MİLLETİNİN Bayramını iyiliklere güzelliklere birliğe beraberliğe sağlıklı yaşamaya kavuştursun. “AMİN”

 

 

Terörlü Bir Bayram

0

 

Mübarek bir ayı tamamlayarak Ramazan Bayramına kavuşmuş bulunuyoruz. Okurlarımın Bayramını tebrik eder, en iyi dileklerimi sunarım. Önümüzdeki bayramlara ülkenin ufkuna çöreklenmiş olan karabulutlardan ihanet ve değişik tuzaklardan arınmış olarak girilmesini temenni ediyorum.

Bayramlar bize durum muhakemesi yapma fırsatını verirler. Ortak mutabakatların gelişmesine zemin hazırlarlar. Bayramların gerçek bayram olabilmesi için bugün ülkemizde karşılaştığımız bazı yanlışların, ihanet kokan uygulamaların olmaması gerekir.

Demokrasi bütün kurum ve kuralları ile işleyebilmelidir. Yasalarla korunan özgürlükler kullanılabilmelidir. Yargısız infazlar, ceza şekline dönüşen tutukluluk halleri görülmemelidir. Yabancılar, içişlerimize bu ölçüde müdahale edememelidirler. Ülke çıkarları ve ekonomik kaynaklarımız korunabilmelidir.  Terörle mücadele gizli veya açık müzakereye dönüştürülmemeli ve kararlılıkla sürdürebilmelidir. Etnik taassup ve ırkçılık birlik ve beraberliğimizi bozacak noktaya tırmandırılmamalıdır. Milli kimlik ve Devlet düşmanlığı yapılmamalıdır. İtibarlı ve istikrarlı bir Türkiye için, ülke Ankara’dan yönetilmelidir.

Vatandaşın olup biteni fark edebilmesi için genelde basının basın ahlakına uyması, sorumluluk taşıması, menfaat hesaplarına göre haber değerlendirmesi yapmaması gerekir. Basının basın dışı amaçlar için kullanılması, iktidarların yağdanlığı olması, bizi bayramı bayram olarak kutlamaktan alıkoymaktadır. Şahsi, grup ve cemaat menfaatleri milli menfaatlerin önüne geçirilmemelidir.

Bu ve benzeri beklentiler ve özlemler gerçekleştiği takdirde millet olarak bayramları bayram olarak ve bayram sevinci ile karşılarız. Bu Ramazanda maalesef öyle dualar dinledik ki, doğrusu bunların çoğuna içten ve gönülden “amin” diyemedik. Vatan için, bayrak için, devletin bekası için şehit düşen Mehmetçikler bazı dualarda nedense unutulur oldu. Bazı hocaefendiler araziye uyup Cumhuriyetin kurucusu ve milli mücadelenin muzaffer komutanı Atatürk’ü bile unutuverdiler.

* * *

İzmir Foça’da askeri servis aracının geçişi sırasında düzenlenen saldırıda bir Mehmetçik şehit olmuştu. İdeolojik olarak zaten Ramazan ile ilgisi olmayan katil terör örgütü saldırılarını sürdürüyor. Ortadoğu’daki siyasi ortamdan faydalanmak ve dikkatleri Güneydoğu’ya çekmek istiyor. Türkiye’nin dış politikasında ve bilhassa Ortadoğu politikasındaki yanlışlar, kullanılan ve açılımlar ile uğraştırılan bir ülke durumuna düşürülmemiz, terörü ümitlendirmiş ve azdırmıştır. Ciddiyetten uzak hayali ve romantik projelerle terörle mücadele edilemeyeceğini ülkeyi yönetenler anlamış değildir.

Türkiye herkesle kavgalı hale geldi. Ülkemizi kullananlar yarın bize karşı başkalarını kullanabilir ve Suriye’nin karşılaştığı manzara ile yarın karşı karşıya gelebiliriz. Türkiye iç çatışmaya zorlanabilir. Zaten BOP’un hedefi de Ortadoğu’da ülkelerin sınırlarını değiştirmek ve kendi çıkarlarına uygun devlet yapıları kurmak değil midir? Güneydoğu’da halk kışkırtılmak ve güvenlik kuvvetlerine karşı kalkan olarak kullanılmak isteniyor. Örgüt kan akmasını ve yeni Uluderelerin ortaya çıkmasını bekliyor. Böylece kitle hareketleri ile kurtarılmış bölgeler hedefleniyor. Son 10 yıldır terörü azdıran uygulamalar, terörle mücadele edenlerin önüne geçmeler, “Öl ama öldürme, Savunmada kal” anlayışı terörü bu duruma getirmiştir. Terörün ekonomik kaynakları üzerine gidilmemiş, tam tersine Barzani ve Irak’ın kuzeyinin güçlendirilmesi için her şey yapılmıştır.

İzmir Foça’daki saldırı karşısında İzmirlilerin ayağa kalkışı, milli hassasiyeti ortaya koyuşu, meydanları dolduruşu, ne kadar takdir edilse azdır. İzmir adeta uyuyan, uyuşturulan ve hassasiyetini kaybederek millet olmaktan kalabalığa dönüşen birçok şehrimize örnek olmuş ve uyarıcı bir rol oynamıştır.

 

 

Anadolu’da Endülüs Rüyası

0

 

Bu günlerde kendimi müflis tüccar gibi hissediyorum. Yaş kemale çoktan ermiş, ömür ha bitti ha bitecek! Geçen ömrüme bakıyorum ve ilkokul birinci sınıftaki Alfabe kitabının son konusu, “Müjde Alfabe Bitti” de anlatılan; “az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik birde dönüp baktık ki, bir arpa boyu yol gitmişiz” cümlesini hatırlıyorum.

Hizmetkâr bir ruha esir düşen bedenim, halkın hizmetinde dünya ömrünü tüketmiş, ebedi âlemin fakir yolcularından biri olmuşum…

Bu müflis tüccar haliyle eski defterleri karıştırırken eski anılarım arasında, Oktay Sinanoğlu’nun 21 Ekim 1999 tarihinde Manisa’da verdiği konferansın notlarına rastladım, değerinden hiçbir şey kaybetmeyen çağrısını bir daha duyurmak istedim.

Çağrıyı duyurunca ne olacak? Çağıranın, uyaranın kim olduğu çok mu önemli???

Nuh (as.) peygamberdi, Kenan oğluydu. Hz. Nuh oğluna; “her tarafı sular kaplayacak, tek canlı kalmayacak, bizimle gel’ dediğinde, oğlu; “ben yüksek yerlere çıkarım” deyip babasının çağrısını reddetmedi mi?

Hayat seçenekli olduğu sürece, insanlar, seçimlerini kendileri yaparlar. Yanlışı seçenler helak olurken, doğruyu seçenler hayatı yeniden kurar.

Nuh Tufanında da öyle olmadı mı? Anadolu’da kurtuluş çağrısına uyanlar, son Türk devletini kurarken; ‘asılırsan İngiliz sicimiyle asıl’ veya ‘Amerikan mandası olalım’ diyenler ne oldu?

O nedenle biz çağrıyı yineleyelim. Ne demişler; “et tekrarı ahsen velev kane yüz seksen…” “Tohumu atalım vermezse toprak utansın…”

Milletine âşık o büyük deha, 13 sene önce bakın neler söylemiş: “Türkiye ve Türk Milleti, on bin yıllık tarihinin en kritik noktasını yaşıyor. O kadar ki, ya tarihten silineceğiz ya da atalarımıza layık hale geleceğiz. Fark etmeseniz de, Türk Milleti, bir ölüm kalım zamanındadır. Bunun üç beş senesi yoktur.”

Bir ülkede ne olduğunu anlamak istiyorsak, başka ülkelerle durumu karşılaştırmak gerekir. Önce kalkınma lafı edip bizi büyütenler, şimdi küreselleşme – evrenselleşme lafı ediyorlar.

Bu lafı edenler öyle çoluk çocuk kimseler değiller. Bunların içinde yazar, çizer, devlet adamı, bürokrat ve aydın geçinenler de var.

Biz Türkiye’de olacakları hep üç- dört seneden önce söyledik, nereden çıkardın bunu diyorlardı, altı ay içinde söylediklerimizin gerçekleştiğini birlikte görüyorduk ama Amerika ve Batı yanlısı kafaları, benim Batı ve Amerika karşıtlığıma bir mana veremedi. Anladım ki, benden, Amerika’ya daha iyi yaranmalarını sağlayacak öneriler beklemişler, istediklerini alamayınca yollarımız ayrıldı. (devlet büyüklerine danışmanlığını değerlendirirken)

Türk insanı kendini değerli kılan değerlerinden çok şey kaybetti, bu gün şehrin sokaklarında gördüğünüz kirlilik insanların gönüllerindekinin görüntüsüdür. Şehrin sokaklarını sorumsuzca kirleten bu çürüme, elindeki toprağı üç kuruş uğruna yabancılara satarken yarını hiç düşünmüyor.

Batılı büyük devletlerin yeni oyunları; kalkınmak isteyen ülkelerin topraklarını büyük şirketler aracılığıyla satın alıyorlar, sonra da o ülkenin insanlarını satın aldıkları toprakların ırgatı yapıyorlar.

Milletin son parasıyla bacasız sanayi diye otel yaptırıyorlar, sonra oraya turist göndermeyip iflas ettirip çok ucuza kapatıyorlar, yine o otellerde bu ülkenin insanını yok pahasına çalıştırıyorlar.

Bu acı gelişmeler karşısında halkı aydınlatması gereken yerli yarı aydınlarımız, Batılı ülkelerin papağanlığını yapıyorlar. Kendi değerlerinin, dinlerinin, dillerinin kimliklerinin yok edilmesine acentelik ediyorlar.

Bununla da yetinmeyip etnik ayrımcılığı körüklüyorlar, Türk dilini baltalayıp yabancı dili öneriyorlar. Gazetelere ilan veriyorlar; ‘İngilizce bilmeyen müracaat etmesin’ diyorlar. Bir mühendis için bilgi yetmezmiş gibi… Bir de bunun adına ‘globalleşme’, ‘küreselleşme’ diyorlar.

 

Türkiye’yi Türkler Yönetmiyor!

 

“Türkiye’yi  50 yıl Türkler yönetmedi. Yabancı ajanlar tüm kurumlarda cirit attı”, “ülke her alanda yabancı ajan dolu. Özellikle gazetecileri kullanarak psikolojik harp yapıyorlar”, “Türkiye’yi  1950’den sonra, 50 yıl Türkler yönetmedi. ABD, Rusya, Almanya, İngiltere, İsrail ve diğerleri bizi rahat bırakmaz. Yöneticilere etkileri oldu”. Bunları ve benzerlerini söyleyen ben değilim. Bu tespitlerin hepsi, Türkiye’nin son 30 yılında en çok konuşulan isimlerinden biri olan eski MİT’çi Mehmet Eymür’ün 14 Ağustos 2012 tarihli Takvim Gazetesi’ne verdiği röportajdan…

Türkiye’nin tomografisini çekebilecek evsafta bir adam olan Eymür, bunları niye şimdi söyledi? Neden Takvim Gazetesi’ni tercih etti? Bilemem… Kendisi de “Türk gazeteciler, her zaman yabancı istihbarat örgütlerinin hedefindedir. Çünkü toplumu yönlendirmek yani psikolojik harp için medya önemlidir” diyerek, hiç bir şeyin tesadüfi olmadığını kabul etmiş olmaktadır.

Eymür aynı şekilde, Türkiye’yi yöneten bu güçlerin, kendilerine karşı gelenleri de yok edeceğini üstü kapalı bir şekilde ima ediyor.

Bu açıklamalar malumun ilanından ibarettir. Bunları herkes biliyor ve söylüyor. Ama bunlara rağmen Türk halkı aldırış etmiyor. Belki bu aldırmazlığın altında, kendimizi bitmez tükenmez bir zenginliğin üstüne oturuyormuşuz, düşüncesi var. Ancak son zamanlarda meydana gelen hadiseler ve varılan nokta, Türkler açısından böyle bir zenginlik varsa bile bu zenginliğin tükendiğini bize gösteriyor.

Bu topraklarda yaşayanların adına “Türk” denildiği için devletimizin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Yani Türklerin memleketi…

Bu durum sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları ile de sınırlı değildir. Etrafımızdaki geniş topraklar, Türk ve akraba toplulukları ile mukimdir.

Bakmayın bizi 36 parçaya bölme çabalarına, Türkiye ve Türkler hakkında uluslararası kabul de bu yöndedir. Bu sebeple coğrafyamızda hayat sürenlerin %99’a yakın kısmının, sosyolojik manada bir milletin çocukları olduğu ve adına “TÜRK” denildiği şüphe götürmez bir gerçektir. Ancak ne var ki; bizi yönetenler, kendini asla Türk görmeyen %1’lik kesimden çıkmaktadır.

Bahsettiğimiz topraklar, yer altı ve üstü değerler açısından çok zengindir. Oluşturduğu ekonomik pazar ve insan kaynağı ise bölgenin ve dünyanın dengelerini değiştirecek güçtedir.

Böyle bir zenginlik üzerine oturan ve bu toprakların tapusunu elinde tutan Türkler; ne yazık ki, Eymür’e göre 50, bana göre en azından 200 yıldır bu toprakları yönetememektedir.

Türk topraklarındaki iktidar, uzun yıllardır Türk gibi gözükenler ile Türklüğünü yitirmiş olanların elindedir. Bu tarihi bir hakikattir. Onun için Atatürk, idareyi teslim ettiklerinizin “asli cevheri”ni arayın demek öğüdünü vermek zorunda kalmıştır.

Bunun bin türlü nedeni vardır. Ancak bu, bilinmeyen bir durum olmadığı için neden önlenemediği üzerinde durulmalıdır.

Kanaatime göre, Türk’ün kendi toprakları üzerinde yönetim erkini kaybetmesinin ve bunun farkında olmasına rağmen rıza göstermesinin nedeni, dini ve manevi değerlerinden sapmaya uğramış olmasıdır. Yani sosyo – psikolojik nedenler birinci sıradadır.

Hani “Türk titre ve kendine dön” derler ya, gerçekten Türk’ün titreyip kendine dönmesine büyük ihtiyaç vardır.

Mehmet Eymür’ü tanımam ve ne yaptığını bilmem. Ama günümüz koşullarına, Türkler açısından dikkat çekerek, önemli bir uyarıcılık yapmıştır.

Türkler artık içinde bulundukları durumu kavramalı ve kendi topraklarını, çocuklarının geleceği için yönetmeye başlamalıdırlar.

Bunun için her türlü kavga sona erdirilmeli, siyaset başta olmak üzere her yerdeki işgal bitirilmeli ve milli hedefler konmak sureti ile geleceğimiz garanti altına alınmalıdır. Türklerin iktidarı, Türkler bakımından artık kaçılmaz bir zorunluluktur.

 

 

 

 

Takdir

0

 

İnsanlara değer verelim. İnsanları takdîr edelim. İnsanlara güler yüz gösterelim. Onlara tebessüm edelim. Hâl hatır soralım. Birkaç lâfı birbirimizden esirgemeyelim.

Gösterdikleri bir şey olursa ilgilenelim. Resimse görmek isteyelim. Müzikse dinlemeyi arzu edelim. Yazı ise okumaya istekli bulunalım.

Onlar bizden duymak istedikleri birkaç nazik söz için yapılmadılar. Yaptıkları için bizlere minnet borçları yok. Zaten yapılmış, edilmiş. Ortaya konulmuş şeyler.

Karşımızdaki insan üzüntülüyse teselli-bahş birkaç candan söz sarfedelim. İşini gücünü soralım. İşine ısındırıcı kelâmda bulunalım. Meselâ oturduğu evi beğenelim. Tabiî ki bunların hiçbirinde aşırılığa kaçmayalım. Sun’îlik ve yapaylıktan uzak duralım. Sergilediğimiz tavrı yüzümüze gözümüze bulaştırmayalım.

Tenkîdimizi yapmadan önce, samîmiyet ve içtenliğimizi kanıtlamalı. Beğeni ve takdîr ifadelerinden sonra gerek görülürse, ilâveten şöyle de olabilir, böyle de yapılabilir. Ama yine de sen bilirsin, takdîr senindir türünden, tatlılıkla telkînde bulunmalı. Kırıcı, moral bozucu, umutsuzluk verici ifadelerden, kesinlikle kaçınmalıyız.

Ancak kendimizi benimsettikten, samîmiyetimizi ispatladıktan sonra, zemin de müsait ve uygunsa, görüşlerimizi ortaya koymalı, takdîri ise onlara bırakmalı. Bizler sadece akla kapı açmakla yetinmeliyiz.

Ne hazin ki, insanımız; yukarıdan beri sıraladığımız tavır ve davranışlardan uzak duruyor, birbirimize birkaç gönül alıcı söz söylemeyi çok görüyor!

Oysa, bizim bu durumlar karşısında; söyliyeceğimiz teşvîk edici, devamını istediğimizi belirten birkaç söz; onların daha güzel eserler ve yapıtlar ortaya koymasını sağlıyacak. Onları bu sözlerden mahrûm etmek ise, insaniyete yakışmayan bir hareket tarzıdır.

Hâlbuki, kendiliğinden ortaya çıkan, bu kabiliyetleri, daha verimli ve başarılı kılmak; biraz da bizim tutumumuza bağlı. Söz; sihir gibi etkilidir. Güzel bir söz; hayatiyet ve canlılığa sebep olurken; moral bozucu bir söz; o kişiyi ebter eder, verimsiz kılar. Yapıcılığına hâtime çeker. Son verir. Âdeta ağacın kuruması gibi o sanatkârı, o müzisyeni, o edebiyatçıyı mânen öldürür. San’at hayâtına son verdirir.

Böyle mânevî bir katilden uzak duralım. Sözlerimiz yapıcı ve tavırlarına destek verici olsun. Karşımızdakini bir kat daha canlandırsın. Hepimiz için doğurganlığını devam ettirsin. Bu kadarcık olsun keremli olalım be canlar!

Yazık ki takdîr yeteneğimizi kullanmıyoruz. Oysa bir güzel söz, bir güzel iş, bir güzel şiir, bir güzel tablo, bir güzel bakış karşısında; küçük bir takdîr kelimesi, ufak bir beğeni ifadesi, küçük bir jest, içten bir teşvîk; onları hem bize daha çok ısındıracak, daha çok bağlıyacak; hem de  yaptıklarını yermeden; fakat yol yöntem gösterici mahiyetteki sözlerimize değer vermelerini sağlamış olacağız.

Bu kadar ucuz, masrafsız bir şekilde kazanılacak veya perçinleşecek dostlukları; kendi elimizle bir kenara itiyor, aradaki köprüleri atıyor! İrtibatı kesiyor! Bizleri birbirimize bağlayacak samîmi sözlerden sarf-ı nazar ederek bindiğimiz dalı kesiyor. Kısaca yazık ediyoruz birbirimize ve en çok da kendimize be dostlar!

X

Bu yanlış davranışta biraz da haset yok mu? Farkında olmadan, bizde olmayan hasletleri, başkasında görmekten maalesef rahatsız oluyor! Bizde yoksa, keşke onda da olmasa gibi

-ister istemez- hoş olmıyan bir duruma düşüyoruz.

2022

Halbuki insana yakışan; haset değil gıpta olmalı. Yâni onda var, keşke ben de de olsa demeli. Bende yoksa onda da olmamalı diye asla düşünmemeli.

Böyle davrandığımız takdîrde; etrafımıza gülücükler, tebessümler, aferinler, tahsîn ve beğeniler saçıp dağıttığımız zaman; inanın etrafımızda nûrdan bir sergi hâlesi belirecek, başımıza nûrdan bir mânevî taç konacak; sevecek sevileceğiz. Hem mutlu olacak, hem mutlu edeceğiz. Kâr içinde kâr değil mi be dostlar?

Öyleyse bu andan tezi yok. Silkinelim. Farkına varmadan bizlere musallat olmuş olan menfîliklerden sıyrılalım, uzak duralım. Kaynaşalım. Birbirimize kanalım be canlar!

X

Hiç unutmam! Üniversitede, odamdayım. Osmanlıcadan sadeleştirdiğim bin küsur sayfalık eserim basılmış, bana da gönderilmişti. Masamda duruyordu. Bir çalışmamın  böyle basılı olarak karşımda durması tabiatiyle beni heyecanlandırmış, güzel duygulara gark edip, daldırmıştı.

O sırada, odama çok sevip saydığım bir asistan arkadaşım girdi. Sevincimi onunla paylaşmak için, bayağı hacimli ve güzelce ciltlenmiş kitabımı göstererek: “Bak! Yeni basılmış olan kitabım!” der demez. Arkadaşım, âdeta donakaldı! Sanki buz kesildi! Bir kelime bile etmeden arkasını döndü, çıkıp gitti!

Gidiş o gidiş. Artık ne selâm ne sabâh! Sanki ona basılan kitabımı göstermekle, en büyük kötülüğü yapmıştım! Onun bu hasetli hâlini hiç unutamıyorum. Hâlâ gözlerimin önünde, o günkü canlılığını muhafaza edip koruyor.

Oysa:

Yapılan güzel şeyleri takdîr
İnsaniyetin bir gereği
Değil midir?

2023 – 2024

 

 

Suriye İle Nereye Kadar?

Dünyada devletler vardır.Devlet olmaya çalışanlar vardır. Devletçikler vardır. Hiç devlet olamayanlar vardır.

Bir ülkenin sınırlarının olması, bayrağının ve para biriminin olması hatta haritada yerinin olması, o ülkenin hür ve bağımsız bir ülke olduğu anlamına gelmez.

Geçtiğimiz yüzyılda güneş batmayan imparatorluğu elinde bulunduran İngilizler başta olmak üzere, batı dünyası güçleri, özellikle Orta doğu dediğimiz bölgede ve Afrika da kendi kafalarına göre devletçikler oluşturdular. Oluşturulan bu ülkelerde haritalar cetvelle çizildi. Sömürmeye ve kullanmaya müsait bir şekilde oluşturuldu bu devletçikler… Daha sonra İngiltere ile beraber, İngilizlerin hala,teyze ve dayı çocuklarında oluşan, mayasında problemli insanlar bulunan ABD bir dünya süper gücü olarak ortaya çıktı.

Amerika’nın da paylaşacağı, rol paylaşacağı ama gerektiğinde tokatlayabileceği bir ülkeye de ihtiyacı vardı. Bu da oluşturuldu. Sovyetler Birliği yada bugünkü kısa adı ile Rusya… Yıllarca bu iki güç gibi gözüken Amerika ve Rusya danışıklı dövüşlü Dünyayı idare ettiler, Hala da kısmen böyle yürüyor. İşin başka yönü bu iki ülkeyi yöneten ve yönlendiren esas başka bir güç var. Bu güç de; elinde sermaye bulunduran silah sanayi başta olmak üzere, sanayiyi ve teknolojiyi bulunduran, medya ve iletişim gücünü elinde tutan, güçlü bir teşkilatlanma ve istihbarat gücünü inisiyatifinde bulunduran YAHUDİ LOBİSİDİR. Buna diğer anlamda İSRAİL de diyebilirsiniz. Onun için günümüzün büyük gücü sadece Amerika dersek yanılırız. ABD ve İsrail ikilisinin hala dünyada çok önemli bir aktör olduğunu, rolleri paylaşmada ve senaryoyu yazmada büyük güç olmaya devam ettiğini bilmek lazım.

Bu ikiliye (ABD ve İSRAİL)  kısaca AMERAİL  de diyebiliriz. Suriye de cetvelle çizilmiş; gelecekte her an kullanmaya müsait bir şekilde oluşturulmuş bir devletçiktir. Suriye devletinin başına da, halkını gözünü kırpmadan öldürebilecek bir aile,sülale getirilmiştir. Hafız  Esad ailesi getirilmiştir. Suriye’de yüzde dokuzu geçmeyen Nuseyri  inanç anlayışına mensup Hafız Esad ailesi,aynı zamanda Baas rejiminin savunucusu ve uygulayıcısı olmuştur, yıllarca Suriye’de.. Bu günde, oğlu Beşar Esad olarak hala hem Baas yönetim anlayışı devam etmekte, hem de Sünni ve Türk düşmanlığı bütün şiddeti ile uygulanmaktadır.

Baba Hafız Esad, onbinlerce insanı Hama’ da bütün Dünya’nın gözleri önünde öldürmüş ve İsrail-Amerika-Almanya başta olmak üzere tüm Türkiye düşmanlığına, oluşturdukları PKK( terör) örgütüne de Suriye’de yıllarca hamilik yapmıştır. Hala da bu ihanet ve düşmanlık bütün şiddeti ile devam etmektedir. Baba Esad öldü, oğul Beşar Esad, İsrail,ABD,Almanya,Fransa,Rusya,Çin ve komşumuz İran’ın başını çektiği ülkelerin desteği ve kışkırtması ile bugün de Sunni ve Türklerin yoğun bulunduğu bölgelerde katliamlara devam ediyor, Dünya da seyrediyor. Hatta demin saydığım ülkeler sadece seyretmiyor Beşar Esad’a yardım etmenin yanında, bu ateşi içine Türkiye’yi de sokmak için bütün hünerlerini gösteriyorlar. Onlara göre; katliamlar sürmeli, Türkiye bir şekilde bu ateşi içine sokulmalı ve Türkiye’nin son yıllardaki olumlu imajı zedelenmeli, hatta yok edilmelidir… Ölenler nasıl olsa, insan değil suni Araplar ve zarar gören Lazkiye yakınlarındaki, Hama’da ki, Humusta ki hatta Galon tepelerinde ve Halep civarında yoğun yaşayan Türkler… Evet zarar görenler Sunniler ve Türkler. Öldürülen, göçe zorlanan ve yok edilmeye çalışılanlar da bunlar. Yüzde oniki civarındaki Hıristiyanlar, Ermeniler ve Esad ailesinin yıllarca koruma ve kollamasında olan yüzde yirmibeş, yüzde otuzluk kesim Beşer Esad ile beraber.

Batıda eğitim görmüş, bir Sunni aileni kızını almış Beşer Esad.

Ülke ülke olmadığı için, kendi başına bir lider, insan olmadığı için bu acılar bugün devam ediyor.

Türkiye defalarca Suriye’yi ve onun başındakileri bugünleri görürcesine uyardı, yardımcı olmak istedi, hatta Dış İşleri Bakanımız Sayın Davutoğlu altı saat Beşar Esed’e Suriye’nin geleceği ve bu günleri anlattı. Ama kime? Suriye devlet değil, yönetenler kendine buyruk insanlar değil, onlar kurulduğu günden beri Türkiye ve Türk halkına karşı kullanılan piyonlardır.Suriye rejimi dolayısı ile Rusya, Çin,mezhebi dolayısı ile İran’la dostsa da esas itibari ile Amerika,  İsrail’le de beraberdir, Avrupa ile de beraberdir. Hani Suriye’ye İsrail düşmandı. Uçağı acaba Suriye mi düşürdü? yoksa sonradan haberi oldu da bu puan getirici rolü üstlenmeye mi başladı. Tüm tezgahlar aslında Türkiye’nin önünü kesmeye başını belalara sarmayla alakalı…

Düşürülen uçağımızın durumu Saratopa gemisine yapılanlardan, başa çuval geçirme olaylarından çok farklı olduğunu zannetmiyorum.

Kısaca; bugün geline noktada Türkiye’nin yanlış yapması bekleniyor, Şer odaklarınca… diğer taraftan da bütün gücü ile terör örgütüne en acımasız talimatlar veriliyor, bölgeyi cehenneme çevirmeyle ilgili… Türkiye de bu tuzakları gördü ki yoğurdu üfleyerek yiyor. Sığınmacıların arasında ki İsrail, Suriye,İran, tüm şer güçlerin uzantılarını ve ajanlarının yaptığı bayrak çekme, indirme-polisi yaralama gibi olayları soğukkanlılıkla halletmeye gidiyor. Türkiye yanlış adım atmaz ve akıllı, bilinçli politikalarını devam ettirirse hiç kimse de merak etmesin, Türkiye düşmanlarının, Kuzey Suriye’nin oyunları da iflas olamaya mahkumdur. Bu bölge farklı bölge… Dünyanın planları tabiî ki var, İsrail’in ve İran’ın planları da var. Hatta birilerinin de ağzından su akarcasına planları var. Ama, bu milleti Allah seviyor ve koruyor.Suriye konusunda,Türkiye’nin Amerika’ya çok büyük baskılarının olduğuna inanıyorum.Amerika’nın,Türkiye’ye çok çok ihtiyacı var.Onun için,bir yerden sonra Türkiye’yide dikkate almak mecburiyetinde kendi geleceği açısından…Bu da olayların başka bir boyutu…  

Almanya,Fransa,Rusya,Çin ve İran parçalanmış bir Türkiye istediler ve isterler.Amerika ve İsrail bütün ama, zayıf,ezik ve karışık Türkiye isterler. Bütün Türkiye’ye ihtiyaçları var çünkü…

Sonuç olarak;görebildiğimiz ve düşünebildiğimiz kadar Türkiye’nin Suriye ile ilgili öncelikli planları ve hedefleri var.

Bunlar;1)Halkını katleden Esed rejimi gitmeli,yerine bir hükümet kurulmalı ve Libya’da ki gibi seçimler olmalı,halk kendi geleceğini kendi belirlemeli.2)Suriye’nin toprak bütünlüğü korunmalı,3)Kuzey Suriye hayal ve hedefleri boşa çıkartılmalı,gerekirse yok edilmeli.4)Ürdün ve Türkiye sınırlarına yakın bölgelerde tampon oluşturulmalı,hiç olmazsa bazı ülkeleri yanımıza alarak…

5)P.K.K ve uzantılarının eline geçen ağır silahlar ve ele geçme ihtimali olan kimyasal silahlar kontrol altına alınmalı,6)Sığınmacıların kaldığı yerler iyi kontrol edilmeli,çakallara dikkat edilmeli,7)Sözde dost ve müttefik ülkeler bu zamana kadar yaptıklarına artık nokta koymalı ve kaypak,kalleş politikalarına son verdirilmeye çalışılmalı ve samimi olmaya zorlanmalı.

Sonuçta;Türkiye,Tunus,Libya ve Mısır’da olduğu gibi olayları,planları veya tuzakları yakından takip etmek mecburiyetindeydi.Suriye’deki gelişmelere de seyirci kalamazdı.Kalsaydık, sınıra sığınmacıları almayacakmıydık.Hama,Humus,Lazkiye’deki Türk yerleşim alanlarına yapılan yok etme ve sürgünlere bir şey demeyecek miydik? Musul’daki katliamlara Kardaşlık Beşar Esed’e,yahu katliamları biraz az yapsan daha iyi olur mu diyecektik.

Dolayısıyla,Suriye olayları dünya gündeminde olmaya devam edecek.Çünkü,bu dünya devletlerinin bir plan ve programı.Önemli olan süreci iyi takip etmek ve yönetmek.Dileğimiz,bir an evvel Suriye durulsun,insanlar acı çekmesin ve bölgede barış ve huzur hakim olsun.

 

 

Hayatı Ramazan Şuuru İle Yaşamak

Manevî kazanç mevsimi olan üç ayların sonuncusu, rahmet, mağfiret ve cehennemden kurtuluş vesilesi olan Ramazan-ı Şerif’i büyük bir üzüntü ile yolcu etmek üzereyiz. Bir yandan, kendisinden ayrılışımızın hüzün ve kederi, diğer yandan da yaptığımız ibadetlerin ecir ve mükâfatının sevinci içerisindeyiz. Bu mübarek ayın kıymetini idrak edemeyenler, onun rahmetinden, mağfiretinden ve cehennemden kurtuluş fırsatından yararlanamayan insanlar ne kadar üzülseler azdır.

Bu mübarek ayda; oruçlarımızı tuttuk, beş vakit namazın yanında teravih namazlarını cemaatle kıldık, bol bol Kuran-ı Kerim okuduk ve okunan mukabeleleri dinledik. Dilimizi, gözümüzü ve diğer azalarımızı, günahlardan ve malayaniden koruduk.Akraba, komşu ve tanıdıklarımızla birlikte iftar sevincini paylaştık, sahurun bereketini yaşadık. Fakir, yoksul, dul, yetim, öksüz ve kimsesizleri fitre, zekât ve diğer yardımlarla sevindirdik, yardımlaşma ve dayanışma duygularımızı canlandırdık.Hülasa; Allahu Teâlâ’nın ve Sevgili Peygamberimizin hoşnut olacağı salih amelleri bir ay boyunca yerine getirdik; iyi, güzel ve yararlı alışkanlıklar kazandık.Bütün bunlardan dolayı son derece mutlu ve bahtiyarız.

Artık bize düşen, bu ayda kazandığımız güzel alışkanlıkları yılın diğer aylarına da taşımak suretiyle bütün bir yılı Ramazan kıvamında yaşamaya çalışmaktır. Yüce Allah’a olan kulluk görevlerimizi/ibadetlerimizi bundan sonra da sürekli olarak yerine getirme, vazgeçtiğimiz kötü huy ve davranışlara bir daha dönmeme konusunda azimli ve kararlı olmamız gerekmektedir.

Bundan sonra da camiye ve cemaate devam etmeli; yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim ile ünsiyetimizi artırarak devam ettirmeli;toplumun ilgi ve alakaya muhtaç kesimleri olan fakir, dul, yetim, öksüzleri maddî ve manevî olarak her zaman desteklemeli;eş, dost ve akrabalarımıza ikram ve iyilikte bulunarak ilişkilerimizi güçlendirmeliyiz. Nefislerimizi terbiye ederek Allah’a karşı gelmekten sakınmak için -oruç tutmanın yasak olduğu Ramazan bayramının birinci günü ve kurban bayramının dört günü dışında- nafile oruç tutulabiliriz. Özellikle Peygamber Efendimizin oruç tuttuğu ve oruç tutulmasını tavsiye ettiği günlerde (her kamerî ayın13, 14 ve 15. Günleri ile her haftanın Pazartesi ve Perşembe günleri) tutacağımız nafile oruçlarla Ramazan’ın manevi havasını yılın diğer aylarına da taşıyabiliriz.Bilhassa Şevval ayında altı gün oruç tutmaya gayret etmeliyiz.

Ay takviminde Ramazan ayından sonraki ay, şevval ayıdır. Şevval ayında altı gün oruç tutmak müstehaptır. Bu oruçların bayramın hemen arkasından peş peşe tutulması daha faziletli olmakla birlikte ay içerisinde aralıklı olarak tutmak da mümkündür. Kaza veya adak oruçlarının bugünlerde tutulmasıyla da aynı sevap elde edilir. Peygamberimizin, Ramazanı oruçla geçirip buna şevvalden altı gün ilave eden kişinin bütün yılı oruçlu geçirmiş olacağı yönündeki ifadesini (Müslim, Sıyâm, 204), “Kim iyi bir amel işlerse, kendisine bunun on katı ecir vardır”(En’âm 6/160)ayetiyle birlikte değerlendiren kimi âlimler, bire on hesabıyla, Ramazan orucunun on aya, altı gün şevval orucunun da altmış güne karşılık olduğunu ve bu suretle bütün yılın oruçlu geçirilmiş sayılacağını söylemişlerdir.(…) Fakat sadece o günde oruç tutulması doğru görülmemiş, bunun yanında bir önceki veya bir sonraki günün de oruçlu geçirilmesi tavsiye edilmiştir. (Diyanet İslam İlmihali, I, sh. 386)

Yüce Allah,“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”(Zâriyât, 51/56) buyurarak yaratılış gayemizi ve dünyada bulunuş nedenimizi çok açık bir şekilde bildirmiştir. Bizden istemiş olduğu kulluğun da kesintiye uğramadan sürekli yerine getirilmesini istemiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de;“O halde, Rabbini hamd ile tesbih et (yücelt) ve secde edenlerden ol.Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et”(Hicr, 15/98-99) buyurmaktadır.

Ramazan’da yapılan ibadetlere kat kat daha fazla sevap verildiğinden bu ayda daha fazla ibadet yapılmaktadır.Ancak Allah’a kulluk borcu olan ibadetler sadece Ramazan ayına tahsis edilmemelidir. Belli bir zaman diliminde yoğun bir ibadet hayatı yaşayıp, daha sonra bunları terketmek veya bu güzel davranışlara bir süre ara vermek makbul değildir. Allah’ın rızasına uygun olan, ibadetlerin ve güzel davranışların sürekli ve ihlaslı yapılmasıdır. İslam’a göre, kullukta devamlılık şarttır. Allah Resûlü (s.a.s.)’in tavsiyesi de bu yöndedir. Bir kere Hz. Peygamber (s.a.s)’e, “Ya Resûlallah! Hangi ibadet Allahu Teâlâ’ya daha sevimlidir? diye soruldu. Allah Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Az da olsa devamlı olanıdır.”(Buharî, Rikak, 18)

Bize sayılamayacak kadar çok nimetler veren (Nahl, 16/18-İbrahim, 14/34)Yüce Rabbimize, o nimetlere bir teşekkür olarak ibadet etmeyi bir borç bilmeliyiz. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.),  niçin çok ibadet ettiğini soranlara,“Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?”(Buharî, Teheccüd, 6)diye cevap vermiş, böylece Allah’a şükretmenin ancak O’na kulluk/ibadet yapmakla mümkün olacağını vurgulamıştır.

O halde; Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmede ve yasaklarından sakınmada daha dikkatli olmaya, hayatımızın her anını Ramazan ayı hassasiyeti ile değerlendirmeye gayret göstermeliyiz.