26.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1068

Taşrada Hayat Var

Hasan adında çok sayıda arkadaşım, dostum ve tanıdığım oldu. Terzi Hasan, Müzeci Hasan, Tank Hasan, Fırıldak Hasan vs. Ancak Hasan Şahmaranoğlu’na ne derdik hatırlamıyorum; Türkçü Hasan mı, Milliyetçi Hasan mı, Şair Hasan mı, Tekniker Hasan mı? Araştırmacı Hasan mı, Münevver Hasan mı, Memleketsever Hasan mı, Gelenekçi Hasan mı, Ayaklı Kütüphane Hasan mı, Kültürlü Hasan mı, yoksa başka bir şey mi? Belki de bunların tümünü şahsında topladığı için isminin başına bir şey eklemekte zorluk çektiğimizden sadece Hasan Şahmaranoğlu diye konuşuyorduk.

Hasan Şahmaranoğlu’nu 1961 yılında Kilis’te tanıdım. Çok okuyan ve medeni cesareti yüksek bir genç aydındı. Türk Tarihi ve Edebiyatı hobisiydi. Eski kültürümüzü ve Osmanlıcayı biliyor, yazıyor ve okuyordu. 18.Yüzyılda yaşamış Kilisli mutasavvıf ve şair Abdullah Sermest Efendi’den gazeller okurdu. Tanıştığımız ilk günlerde bile ne okuduğumuzu ve hangi dergileri takip ettiğimizi sorardı. Meğer meramı başka imiş, Nihal Adsız’ı tanıyıp tanımadığımızı, Orkun, Töre ve Ötüken dergilerini okuyup okumadığımızı, yurt ve dünya meseleleri hakkında görüşümüzün olup olmadığını öğrenmek istermiş.

Daha ortamektebi yeni bitirmiş, liseye devam ettiğimiz günlerdi. Taşraya gazetelerin üç gün sonra gelmesine rağmen Kadircan Kaflı için Tercüman, Peyami Safa ve Burhan Felek için de Milliyet Gazetelerine aboneydim. Öğretmenlerimizin tavsiyesiyle Varlık, Kur’an hocalarımızın öğretisiyle Sebilürreşad, Serdengeçti ve Büyükdoğu Dergilerini okuyordum. Okumak benim için önemliydi, insanımızın ve toplumumuzun meseleleriyle ilgili yayınları almak da adeta görevim gibi düşünüyordum.

NİHAL ADSIZ, TOPRAK, TÜRK YURDU VE DÜŞÜNEN ADAM

Bu zaafımı Hasan Şahmaranoğlu keşfetmişti. Bana Türk Ülküsü adlı Adsız’ın cep boyu mavi kapaklı bir kitabını verdi. Okudum ve bitirdim. Osmanlıların bir medeniyet kurucusu olduklarını, sevgiyle, inançla bütün toplumları kucakladığını öğrendim. Oysa okullarımızda öğretilen öyle değildi. Sultan İkinci Abdülhamit ders kitaplarımıza göre “kızıl sultan” idi, ancak Adsız’a göre “Gök Sultan”dı!. Sevmiştim, tutmuştum bu tespiti. Adsız’ın daha sonra Bozkurtlar’ın Dirilişi, Deli Kurt, Bozkurtların Ölümü adlı eserlerini okudum. Hemen aklıma geldi ve yazarın adının neden “Adsız” olduğunu sordum. Hasan Şahmaranoğlu “Türk geleneğinde milletine faydalı bir hizmet vermeyenlere “adsız” denirdi. Ne zamanki topluma hayrı, faydası dokunur işte o zaman ismi hak edebilirdi insanlar. Adsız da mütevazi, kendini öyle görüyor. Milletine hizmete çalışıyor.”

Açıklamadan hoşnut olmuştum. Oysa Adsız kitaplarında önemli mesajlar vererek çok hayırlı, faydalı hizmetler yapıyordu. Kökümüzü ve kimliğimizi hatırlatıyor, memleketsever gençler yetiştiriyordu. Zaten öğretmenlerin vazifesi de o değil miydi? Adsız’ı öğrenmeye başlamıştım. Tek parti yönetimine adeta savaş açmış, bu uğurda işkenceler görmeyi, cezaevine girmeyi bile göze almıştı (1944 tutuklanmaları). Türkiye ve Türk dünyası için demokrasiyi, fikir hürriyetini, özgürlüyü savunuyordu. Böyle bir arkadaş grupları vardı ayrıca.

İlhan Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’ne abone olmakla kalmayıp, Kilis’e 10 kadar ödemeli isteyip pazarlamasını da üslenmiştim. İstanbul’da Milliyetçiler Derneği Yayınları’nı da getirmeye başladık bir öğrenci grubu olarak. Gökhan Evliyaoğlu ve Hami Tezkan Düşünen Adam’ı yayınlamışlardı. Okumaya başladık. Hemşehrimiz Mehmet Turgut da yazıyordu. O halde Türk Yurdu da okumalıydık. Öyle de yaptık.

27 MAYIS DARBESİ TUTUKLANMALAR DÖNEMİ

Adsız bana ve arkadaşlarıma yeni fikirlerle taptaze bir muhit tanıtmıştı. Ona teşekkür etmeliydik. Hasan Şahmaranoğlu’nun teklifi ile Adsız’a yemekaltı olarak kullandığımız bir nevi sofra örtüsü yani hasırdan örülen “tepir” ve bir sini de Kilis Tatlısı olarak künefe göndermeye karar verdik! Adresini bulduk Adsız’ın ve hemen mektup yazdık; İstanbul Maltepe’de oturuyordu. 27 Mayıs Askeri Darbesi henüz şiddetini kaybetmediği günlerdi. Mademki okuyor, düşünüyor ve yorum yapıyordunuz o halde kafanız ezilmeliydi. Nihal Adsız İstanbul’da, Hasan Şahmaranoğlu ve arkadaşları Kilis’te gözaltına alındı. Hediyeyi gönderemedik Adsız’a ve ardından tanışamadık tabi. Ancak okumayı sürdürdük, hatta yazmaya bile başladık. Hasan Şahmaranoğlu ile dostluğumun böyle bir başlangıcı vardır.

Hasan Şahmaranoğlu, “Adsız Bey”e olan muhabbetini 19 beyitlik şiirinin girişinde ve bitiminde şöyle duyurur; “Ey Adsız Bey, Adsız Bey, gök yeleli Börü Bey/ Tutsak iller kurtuldu, Ötüken’e yürü Bey!” Aybars da öyle ” Göktanrı yeryüzüne bir kahraman göndermiş/ Ay yüzlü, barış bakışlı Aybars denen bir ermiş” diye meramını anlatırken sulhe dikkat çeker.

KORKU DUASI’NIN MÜTEKAMİLİ ALMILA

Sonra kendisi Batman’a gitti. Peşinden Suudi Arabistan’a çalışmaya. Emekli olunca dönebildi Kilis’e. Ben İstanbul’a okumaya, eğitimimi tamamlamaya gittim. Hala da tamamlayabilmiş değilim, okuyorum. Hasan Şahmaranoğlu kaybolmak üzere olan bir güzelliğimiz mektup yazmayı seven biri. Vesileler bularak mektuplar yazdı yazarlara, arkadaşlarına. Cumhuriyet Dönemi Kilisli Şairler Antolojisi, Kilis’in Ünlüleri, Notaları İle Kilis Türküleri kitaplarını yayınlarken görüşümüzü sordu, katkı istedi, kitaplarını gönderdi. Zaman zaman da telefon açarak hal hatır sordu vefada örnek bu dost sanatçı. Bütün çalışmalarını kendi imkanlarıyla yayınladı. Memleketsever bir kültür adamının ülkemizde ne kadar imkanı olabilir ki varın gerisini siz hesap edin. İlk şiir dolu kitabı da öyle oldu: Korku Duası. Almıla ise henüz yayınlandı(2012 Ağustos). Hasan Şahmaran’ın gazellerine, halk tarzı şiirlerine, tahmislerine ve taşlamalarına, kültür ögeli dizelerle Almıla’daKorku Duası’naeklemeler mevcut. Manzum piyesi Korku Duası ise aynen yerini korumuş. Tıpkı mesnevi deyişleri gibi, Safahat’tan fotoğraflar şekilinde.

Hasan Şahmaranoğluiyi bir aile reisi aynı zamanda. Eşi Güler Hanıma aşık.  “Hüzn ile ağlamakta,sevgiyle coşmaktayız/Çile dolu yılları  zorlukta aşmaktayız/ Bu yol ki bitmek üzere , sona ermekte bahar/Ömrün sonuna doğru delice koşmaktayız!.” derken arkasında ve yanındaki Güler Hanım’ın  hep dağ gibi duruşuna bir yücelik atfediyor. Çok şık bir vefa doğrusu. Çünkü Aile şimdilik, toplumumuzun çözülmeyen en sağlam kurumu.Batının ve emperyalistlerin onca oyununa rağmen hala dimdik ailelelerimiz ayakta. Kızı Gökçen ressam ve görsel sanatlarda akademik eğitimin içinde. Almıla’nın kapağındaki imza da Gökçen’e ait. Sektöründe iddialı oğlu Mehmet Şahmaranoğlu ise Tavşanlı’da dişhekimi.

“YA ZAMANI SEN DURDUR YA DA..”

Hasan Şahmaranoğlu “asımın nesli”ne örnek. Kilis’te Mimar Sinan eseri Canbolat (Tekye) Camii’nde Sabah’ta “Bir uhrevi alem ki, baş daha ilerdedir/ Tarihse sütunlarda, renklerde, minberdedir/Ne uhrevi bir sükun, ne ilahi yapı bu/ Milyonlarca insanı nurlandıran kapı bu/Avizeden yere nur, salkım salkım akıyor/ Gönüller, gözler şevkle hep bir yöne bakıyor” derken içinizde bir ılıklık hissedersiniz. Sanatçının Ayasofya’da hayal’i daha bir başkadır “Bir hüzün,bir gariplik, gölge arkadaş bizden/ Girdik Ayasofya’ya geçerek kendimizden” biçiminde serzenişiyle; tarihte bir çağ kapatarak yenisi açan Fatih Sultan Mehmed’e layık olamamanın üzüntüsüyle “Yeter sultanım yeter, benliğimden utandım” diyerek ağlamaklıdır. Hasan Şahmaran’ın Türkçülük şiirlerine gelince bu dizeleri ırkçılık biçiminde algılamak yanlışa götürür. İşte örnekleri;

Kitaba adını veren Almıla’da “Bir çamçak kımız ver, esrisin başım/ Bir Türkmen oğluyum, kırkaltı yaşım/ Çağlar öncesine uçan bir kuşum/ Hayalin gönlümü sardığı zaman” derken, özlemle birlikte yaşadığı kentin de bir Türkmen ili olduğunu vurguluyor. Gökçen Kız’da ise “Yel yassı tepeden obaya doğru/ Kaval seslerini iletmektedir/ Gökçen pınarında bir tay ki doru/ Çağlar öncesini beklemektedir” deyişi bir hasreti taşıyor. Aynı Korkunç Uyku’daki ” Ya zamanı sen durdur, ya ben geri kalayım”daki deyişi gibi.

BİR KARIŞIK BİLMECE

“Ya bir Türkmen güzeli gelir bana uzaktan/ Ya beklerim gönlümü parçalasın Güntülü/ Ya çıldırır giderim, ya ölürüm meraktan/ Nerde Mersin güzeli, nerde Kamlançu gülü?” diye Güntülü’nü dizelere döker Hasan Şahmaranoğlu. Ardından Türkmen Kızı’nda bakın neleri dillendirir; ” Neden daha güzeldir bizim Türkmen kızları/ Ciğerimi parçalar, içine taht kurarlar/ Bir ceylanın gözünden, daha güzel gözleri/ Önce beni öldürür, sonra haber sorarlar! / Ulu Türkmen beyinin gönlü onda kalırsa/ Arslanları parçalar, yüce dağları aşar/ Gül oyalı çevreyi hatıra der alırsa/ Dünya ona dar gelir, denizler gibi coşar”

Yağız Atlı’da ise bir meydan okuma vardır “Yağız atlı benim şanım, gururum/ Bekliyorum seni yüzyıllar boyu/ Yıkılmaz bir kale, Türklük şuurum/ Tükenmez dünyadan Türklerin soyu”

Sokaklar’da Necip Fazıl’ın Kaldırımlar’ından adeta yansımalar hissedilir. İşte örneği; “Ceplerimde zamanın sorumsuz ağırlığı/ Bir karışık bilmece eğri-büğrü sokaklar/ Saatlerle arkadaş gecenin ağırlığı/ Koyu renklerden öte, benden bir şeyler saklar”

HEY HEY AY HANIM HEY!..

Arabistan Geceleri’nde “Ya egzotik doğudan bir renk alır gözümü/ Ya bir ıtır kokusu çalar geçer burnumu/ Anlatılmaz bir özlem birden sarar özümü/ Bu doğu geceleri kaçırıyor uykumu” deyişi Osmanlı’nın Kızıldeniz’de kurduğu şehir Yanbu’daki Türk Evleri’yle tamamlar: “Mavi boyalı, aşı boyalı/ Koca Mustafa Paşa sanki/ Tahta cumbalı..Tahta nakışlı/Pencereden bakıyor bir kız/ Türk bakışlı”

Haydarababa, Selam Olsun, Mektup, Bu Ömür hasret dizeleriyle örülmüştür. Otman Dağı’nda bazı şiirlerinde kullandığı “Aşık Kutlu” imzasıyla memleketinin tabiat güzelliklerini sergiler. Deli Ersegün’de milli duygularla destansı deyişlere, masallardaki  resimlere rastlarız “Hey hey Ay Hanım hey..iki atlı koşuyor ölüme doğru”

Hasan ŞahmaranoğluAlmıla’daki altışar gazeliyle, tahmisleri, unutulmak üzere olan bir lezzeti yeniden fark ettiriyor; örnek olarak bir kaçı şöyle” Ben senin yolunu ki bir nice beklemişim/ Gündüzü şöyle bırak hep gece beklemişim” yahut “Gül yağmakta çevreye, bir gül yağmurudur bu/ Gül takmış gözlerine, pembe pembe akar gül” veya “Bir dudak ki yüzünde, çıldırır nar çiçeği/ Görse onu ham ervah, billah pişmez ham gider” veyahut ” Seni bir başka günün akşamında göreyim/ Yeni gelmiş baharın devamında göreyim.”

TAHMİSTEN SONRA TAŞLAMALAR

Kilisli Şair Abdullah Sermest Efendi, Abdullah Ercan, Avni Keçik, Nihat Ferah,  Edirneli Nazmi gazellerinin tahmis dizeleri ayrı bir tat veriyor okuyucuya. Türk Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muhsin Macit’in Gurbet Gazeli’ni tahmiste şunları söyler şairimiz; “Ciğerim kebap olup parça parça yandıkça/ Şarap-ı aşka düşüp lal-i lebe kandıkça/ Ey Hasan bu dünyayı ebed müddet sandıkça”/ “Muhsin dar’ı gurbette adını her andıkça/ Gözyaşı revan oldu, sanırsın sele düştü”

Edebiyat tarihimizde taşlama üstadları deyince benim hemen Nef’i, Neyzen Tevfik, Şair Eşref, Şemsi Belli, Abdullah ÖztemizHacıtahiroğlu, Abdurrahim Karakoç gibi sanatçılar aklıma geliyor. Taşlamasıyla idam edilen sanatçılar vardır, altın kese ile ödüllendirilenler vardır, ömür boyu yalnızlığı itilenler mevcuttur. Hasan Şahmaranoğlu Aşık Kutlu imzasıyla Şakalak, Kaz Yanmasın,  Kuru Kafa, Eşkıyalar, Bir Rüya, Üç  Terelelli, Deli doktoru, Bilir mi?, Bir Soru, Öhlez Süvari, Çekirge Destanı, Bu Deveyi  Güdersin, Kelin Perçemi, Nazire-i Garibe, Şimdi Damdayız, Kabağı Gıdıklama, Bir Garip Adem, Kelaynak Destanı, Kendini Bilmeze ve Dayak Faslı ile eleştiriler yapmakta, sosyal problemleri deşmekte, yöneticileri, ekabirleri, hadini bilmezleri, cahilleri, adam sendecileri, tembelleri, kolaycıları, kıskançları, sakarları, fikirsizleri, görgüsüzleri, bana necileri mizahi ögelerin ağırlığı içinde karikatürize etmekte, yorumlamaktadır.

“Celaliler şehre indi/ Kıravatlı eşkıyalar/ Attan indi cipe bindi/ Kravatlı eşkıyalar/ Kul hakkı yer, yalan atar/ Para için takla atar/ Anasına dini satar/ Kravatlı eşkıyalar” diye sanatçının uzayıp gider taşlamalardaki dizeleri. Şakalak ise tekerleme gibidir “Kilon buluyor yüzü/ Herkeste vardır gözü/ Beş para etmez özü/Çok çalışma ey şakalak/ Bu dünya cartankinost/ Mercedese binersin/ Takla atar dönersin/ Bir yanar bir sönersin/ Çok çalışma ey şakalak/ Bu dünya cartankinost?!”

Hasan Şahmaranoğlu şöyle der “Torpil varsa işin yürür/Gide gele ömrün çürür/ Namert ise işin görür/ Namert bize yaramazsın/ Çevir Hasan kaz yanmasın”

TÜRKMEN DÜĞÜNÜ

Hasan Şahmaran’ın iki perdelik manzum piyesi Korku Duası keşke Devlet Tiyatroları repertuvarına girse. Ali Yörük’ün Türkmen Düğünü gibi kapalı gişe oynayabilir. Ancak tiyatro otoritesinde öyle bir zihniyet vardır ki, kendilerinden olmayan hiç kimseye hayat hakkı tanımazlar. Ali Yörük dostumun Türkmen Düğünü’nün sahnelenmesi konusunda çektiği ızdırabı bilenlerdenim. Ali Bey’i dışlamışlardı. Türkmen Düğünü’nün onca büyük alakaya rağmen haftada veya onbeş günde bir oynatıyorlardı. Bir ay sonraki programa da almıyorlardı.

Korku Duası da toplumumuza ve özellikle gençliğimizi yüreklendirecek ve ilaç gibi gelecek bir sanat ürünü. Üstelik manzum. İkinci perdede sahnedekiler sokaktaki yürüyüş yapan gençlerin marş söylediğini duyunca pencereye koşarlar hep birlikte. Gençler gururla yürümekte, heyecanları dorukta, vecd içinde, aşkla marş söylemektedirler:

“-Haykır, haykır Türkoğlu mertlik sana yaraşır,

   Fatih’in asil kanı şimdi sende dolaşır!

    Şimşekler sana kamçı, yıldırımlar at olsun,

 Uyan, koca Türk uyan, önderin Kürşat olsun;

   Çağ açtın, çağ kapattın, yetiş sen de fezaya!

   Çok uyudun, kalk artık, ulaş Kızıl Elma’ya.”

EMEKLİ OLMAK DA NE DEMEK?

Ne dersiniz bu Kızıl Elma’ya? Kızıl Elma bugün yeni bir medeniyet kurmanın idealidir. Göktürkler gibi, Selçuklular gibi, Osmanlılar gibi!. Galiba şimdi sıra Türkiye Cumhuriyeti’ne geldi. Hasan Şahmaranoğlu bunu hatırlatıyor işte.

Hasan Şahmaranoğlu bazıları gibi kahve köşesinde pineklemiyor, evin koltuğunda gözlüklerini takarak gazete bulmacası çözmüyor, televizyon karşısında dizileri merakla beklemiyor, bakkalına, manavına gidip dedikodu yapmıyor, AVM’lerde vakit öldürmüyor, illa çok zengin olacağım diye gayret etmiyor. İnsanına, ülkesine bir sanatçı olarak “nasıl faydalı olurum” endişesi içinde hep. Müteakitlikte elindeki üç beş kuruşu, ahir ömründen kalan gerideki zamanını böyle bir ideal için harcıyor taşranın kültür hayatına. Karşılıksız teşvik ve ikramiyeye de talip değil kamudan veya vekillerden yahut başka bir yerden. Nerede bir sanat, kültür ve medeniyet etkiniliği var Hasan Şahramanoğlu sessizce orada. Nerede bir Türkçeye sahip çıkma eylemi var orada da yine Hasan Şahmaranoğlu’nu bulmanız mümkün.Anadoludaki insanın kültür çalışmaları ve araştırmacılarını da yine Hasan Şahmaranoğlu yüreklendiriyor, moral ve katkı veriyor. Tarihçi Abdurrahman Tektuna ve araştırmacı Ahmet Elmalı buna örnek.

TAŞRADA HAYAT VAR

Bütün say, gayret ve birikimini yaklaşık 100 sahifelik Almıla’daki şiirlerde özetlemiş Hasan Şahmaranoğlu. 7 Aralık Kilis Üniversitemiz ülke sathında tanınan şair Hasan Şahmaranoğlu’nun bir anfiye adını versin demek belki tartışılır ama, böyle bir talep ilgili fakültelerde mezuniyet tezi, master ve doktora konusunda neden olmasın ki?

Hele Kilis il ve yerel yönetiminin, Hasan Şahmaranoğlu’nun bilmem kaçıncı sanat yılı dolayısıyla bir etkinlik düzenlemesi, bir festival yapılması, bir kütüphaneye, bir okula adının verilmesi, bir caddede Hasan Şahmaranoğlu isminin yaşatılması geç kalınmış bir tasarruf olacaktır. Sivil Toplumumuza da görev düşmüyor değil!

Hasan Şahmaranoğlu’nunhemşehrim, dostum, sanatçı ağabeyim ve arkadaşım olması benim için bir ayrıcalıktır. Kilisli Kubatoğlu Süleyman Bey ve Necip Asım Yazıksız’ın Kilis Ağzı çalışmaları da şair, araştırmacı Hasan Şahmaranoğlu’nunakademisyenlerimize kaynak olacak yayınlarıdır.

Müteşebbislerimize “Anadolu Kaplanları”yakıştırmasının ardından sanat, kültür ve medeniyet hayatımız için de Anadolu fidanlığında yeniden bir filizlenmeye şahit oluyoruz. Bunlar için de “Anadolu Çiçekleri” mi demek gerekiyor?!

Ne dersiniz?

 

Hak Edenler

Hüsranım oldu ömrüm her hesabım tutmadı,
Sermayemi kaybettim karım kül oldu gitti.
Nefsime tuzak kurdum dudak büktü yutmadı,
Hep ardımdan yürüdü ben koştum o seğirtti.

Bundandır şaşkınlığım debelenmem boşuna,
Gölgem de ürker benden, halim gitmez hoşuna.

Toparlanıp kalkmaya üşendim savsakladım,
Şafaklarda ünleyen hoş sedayı duymadım.
Zikirleri geç kaldım ruhuma yasakladım,
Gönlümde huşu bitti bir kırıntı koymadım.

Tutup kovdum içimden merhameti tükettim,
İnsan kendinin kurdu yenilmeyi hak ettim.

Niçin varım sormadım hep kendimi avuttum,
Deryaya olta attım her çekişim boş döndü.
Umutlarım tükendi kısmetime hiç tuttum,
Isınmadan tencerem yanan ocağım söndü.

Tevekkülü olmayan rızk bulamaz kalır aç,
Düşününce anladım zengin fakire muhtaç.

Saçlarıma kar düştü gaflet uykum bitmedi,
Ömrümü çalıp durdum hırsızı elbet benim.
Doğan her gün, zil çaldı ,kulağım işitmedi,
Yıkanırken geç olur musallada bedenim.

Ölmeden ölenlerin sonu hüsranla bitmez,
Tedarik yapmış isen
gözün arkada gitmez.

Gündüz elimde lamba iz bulamam sakarım,
Ufkumun karasına bir gün güneş doğacak.
Ümitsiz olma bahtım çıram sönse yakarım,
Gönlümün kurağına bolca yağmur yağacak.

Kirpiğimden aktıkça kırk pınar sanacaklar,
Ben susuzluk çeksem de
dostlarım kanacaklar.

Mağrur dal dikenlidir güllerde kibir olmaz,
Yüksekte gezen kayar secde edenler düşmez.
Testin hep kapalıysa nisan yağmuru dolmaz,
Boş kamış şeker dolar zehir orya üşüşmez.


Rotadan sapan gemi dağılır savrulmaktan,
Yanmayı özleyenler korkmazlar kavrulmaktan.

Ömrümden çok şey çaldı düşmanım olan lain,
Toparlan haydi nefsim veda vakti gelmeden.
Pişmanlık yaşlarımla kalbim olsun mutmain,
Ay bacayı geçmeden gaflet tekme çelmeden.

Mahrum kaldım nimetten hep gaflette uyudum,
Şimdi mahzun
hüzünlü boynu bükük umudum.
Sildim pası kalbimden nasuh tövbeyle yudum,
Hak edenler Kevser’den içermiş yudum yudum.

Bayramiye

0

Bayram kampanyamız:

Çocukları şekerle değil,

Harçlıkla sevindirelim.

Her gün bir günahtan temizlenmek suretiyle

Biiznillah ter temiz olarak bayrama ulaşacağız.

Bayram kutlu bir sondur.

Cennet gibi

İnanan ve hak edenler içindir.

Cennette ibadet olmaz

Orası zevku sefa yeridir

Baymanda da oruç olmaz

Bu bayram şeker bayrami değil

Ramazan bayramıdır.

Bayram büyüklerden çok çocukların sevinecekleri

Yâda sevindirilecekleri günlerdir

Öyleyse bayram kampanyamızı çocuklar üzerine kuralım

Bayram kampanyamız

Çocukları şekerle değil harçlıkla sevindirelim.

Günümüz Müslüman’ı Bayram için iki çeşit şeker alıyor.

1 – Büyükler için kaliteli şeker

2 – Çocuklar için ucuz şeker

Aslında büyüklerin derdi çocukları sevindirmek değil başlarından savmak

Böyle yapmakla çocukların dişlerinin çürümesine

ve sağlıklarının bozulmasına sebep oluyorlar

Bayram kampanyamız

Çocukları harçlıkla sevindirelim

İmkânınıza göre 20 – 30 -50 yâda 100 lirayı birer liralık bozuk para yapsanız

Gelen çocuklara birer ikişer lira verseniz

Korkmayınız mahallenin bütün çocukları kapınızın önünde kuyruğa girmez.

Ben yapıyorum normalin dışında fazla bir şey olmuyor

Müslümanlar olarak artık bunu alışkanlık haline getirmeliyiz.

Dikkat etmemiz gereken bir diğer husus

Ramazanda kazandığımız güzel alışkanlıkları

Bayramdan sonrada devam ettirmemiz gerektiğidir.

Ramazanda terk ettiğimiz günah ve kötü alışkanlıklarımıza geri dönmemektir.

Ramazanın bitmesiyle inançlarımızın bizlere yüklediği sorumluluklarda bitmiş olmaz.

Mezarları, büyükleri, hastaları ve yaşlıları ziyaret etmeyi unutmayalım

Yakın yâda uzak akrabalarımızla kopmuş olan bağlarımızı onaralım.

Elbette ki sevmediklerimiz, hatta huylandıklarımız olabilir.

Ama bu bize onlarla ömür boyu ilişkilerimizi kesme hakkı vermez.

Sılayı Rahim(memleket ziyaretini) imkânlar ölçüsünde yapmaya çalışalım.

Unuttuysak hatırlayalım ki Peygamberimiz:”Sılayı Rahim Ömrü uzatır, rızkı bereketlendirir”

Buyurmuştur

Teknolojinin imkânlarını birazda inançlarımız doğrultusunda kullanmalıyız

Mevzumuzu Cibril hadisi ile bitirelim

Cebrail  bir gün (insan kılığında peygamberimizin yanına gelerek)

Bana ihsandan haber ver dedi.

Peygamberimiz (sav) ihsan ” Allahı görüyormuş gibi ibadet etmendir,

Her ne kadar sen onu görmezsen de O seni görür”.

Buyurdu.

Müslüman ibadetini Allah(cc)ı görüyormuşçasına yapması gerektiği gibi,

Tüm beşeri ilişkilerinin de aynı ölçüde olmasına dikkat etmelidir

Bayramin memleketimize ülkemize İslam âlemine ve tüm insanlığa

huzur barış ve kardeşlik getirmesi temennisiyle…

Hepinizin bayrami mübarek olsun.

Evleriniz huzur ve bereket dolsun.

                                                                  ÂMİN

 

“Bakıyorsunuz…..Peki, Görebiliyormusunuz da?”

0

Türkiyemizde okur – yazar oranı yüksek. Bununla yeri gelince övünüyoruz. Fakat kitabı yüzünden okumak; gerçekten okumaktan beklenen gayenin tamamını kapsıyor mu acaba?

Okur – yazar biri, fizik kitabını da okuyabilir, kimya kitabını da. Ya da sosyal sahayla ilgili bir başka kitabı da.

Bu okuyuşlar, okumadır şüphesiz. Ama gerçekten okuyanın fikir dokumasında bulunmasını da sağlıyor mu acaba?

İşte işin püf noktası burada yatıyor.

Birinin, fizikçi olmadığı halde, fizik kitabını okuması istenen sonucu tam olarak verebilir mi?

Veya branş dışı bir okuma, o konuda tam bir fayda sağlayabilir mi okuyana?

Demek ki dururken denmemiş:

Okuyanların ancak yüzde yirmisi yâni beşte biri tahkik ehli /araştırıcı olabilir.

Araştırıcı ruha sahip bulunabilir. Bildiğini anlama külfetine katlanabilir. Ne anladığının künhüne / iç yüzüne vâkıf olabilir. Çünkü bu zordur.

Ama herkes, bu beş kişiden biri olmaya can atmalı ki, çevresine can olabilsin. Onlara maddî – mânevî katkıda bulunabilsin

Ancak, bunun için önce kendini, sonra çevresini aydınlatır hâle gelmeli.

Bunun yolu ise, ikinci okuyuştan geçer. Yâni okumayı okumaktan geçer.

Ancak böylelerinden, insanlığa ilminden fayda dokunur.

X

“Bakıyorsunuz…Peki, görebiliyor musunuz da?” diye soruyor Sn. Mary E. Potter.

Bir bakıma bu cümleyi, bu dikkat çeken tümceyi şöyle de düşünebiliriz:

Sayfalardaki harflere bakıyor, okuyor; ama onları görebiliyor musunuz? Yâni anlayabiliyor musunuz? İçinize sindirebiliyor. Anladığınızı derk ve idrak edebiliyor, algılıyabiliyor musunuz?

Bu Hanım, her zaman geçtiği güzergâhta, yolda; bakıp da görmediği bir şeyin farkına varıyor ve bu farkı, bu ayırdı; bizlerle paylaşmak istiyor.

Bakın, uzunca anlattığı hâlinin bir yerinde şunları söylüyor:

“Güneş küçük bir mezarlığın ardındaydı ve ışık yaydığı her noktayı pırıl pırıl parlatıyordu, mezar taşlarının gölgeleri birer dikdörtgeni andırıyordu. Nemli çimenlerin üzerinden sabah sisi yükseliyordu. Her şey öylesine dingindi ki…Çimler ve çalılar kusursuzca biçilmişti, siyah renkteki demir kapısı daha yeni boyanmış olmalıydı.

“Buradan defalarca geçmiş olmama karşın, bu mezarlığı daha önce hiç böylesine bir ışık altında görmemiştim. Arabayı durdurdum. Burada yatanların, hâlâ birileri tarafından seviliyor olduklarını düşündüm.

“Uzun süre baktığımız ama gerçekten göremediğimiz şeyleri görmemiz için bazen bir yazar, bazen bir şair, bir ressam, bir sanatçı olmamız gerekir, bazen de yalnızca yoldan geçen bir yabancı, çoğu zaman farklı bir ışık gerekir.

“Seyrettiklerinizi, bir kez bile içinizden gelen ışığın altında görmeyi başarırsanız, bir daha onları başka bir biçimde görmenize olanak yoktur. Umarım daha uzun yıllar boyunca, bu topraklarda gezme fırsatım olur.” (Mary E. Potter – Reader’s Digest, Çeviri: Aylin Yengin’den Bütün Dünya Mart 2005, s.124)

2020

X

Demek istiyor ki Sn. Bayan: Gezip tozmalarınızda rastgele bir geziş, gâfilce bir bakışla yetinmeyin. Böylesi bir dolaşma, yürüyüş ve gezintiye; aslında gezinti denmez. Bilakis, görerek farkına ve ayırdına vararak, yani mânen okuyarak, manzaranın yaydığı sessiz, sözsüz mesajları alarak gezmeye bakın. Avare bir şekilde dolaşmayın.

 Böylece:

 “O mâhiler (o balıklar) ki derya içredir, deryayı bilmezler!”

Hükmünden uzak durmaya çalışıyor.
Bizlere de uzak kalmamızı salık veriyor.

 

2021

Türkiye’nin Milli Bütünlüğü ve Güvenliği

Bir ülkenin bütünlüğü ve güvenliği konusunda o ülke vatandaşlarının çoğunluğu ülkelerinin bütünlüğünü ve güvenliğini en yüksek değer olarak kabul ediyorlarsa, o ülkenin önü ve geleceği sonsuz bir teminat ve güvence altındadır. Biz diyebilen dış dünyadan gelebilecek tehdit ve saldırılara karşı her türlü fedakârlığa hazır bir milleti, onun devletini kimse yok edemez. Türk Milleti böyle bir millettir. Türk Milleti devletine sahip çıkar. Ancak böyle bir güvence milletimizin bu uğurda büyük ıstıraplar çekmesine ne sebeptir ve nede uygarlık ve refah yarışına da zaman kaybetmesine manidir.

Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada olup bitenler dünyada hakim güç olan ülkelerin Türkiye’ye dönük politikaları, Türk okumuşunun epeyce etkili bir kesiminin ideallerinden sapan davranışları, saplantıları ihmaller bu gün bazı sıkıntılara yol açmakta ve yarın daha büyük ıstıraplara yol açacağının sinyallerini vermektedir. Bu gün içine kolayca düşebileceğimiz bir dizi tuzak önümüzdedir.

Türkiye Cumhuriyetinin önü biraz açıldığında Türkiye’nin müttefik bildiği ülkeler önünü kapamak onun başına dert açmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Türkiye Cumhuriyetinin güçlü olduğunu dosta ve düşmana duyurmak çok önemlidir. Batı Türkiye’nin bitişiğinde ve içinde kukla bir devlet kurma gayreti içindedir. Bu amaçla ayrılıkçı Terörizmle mücadelemizi tanımaz, yada PKK’ya özgürlük mücahitleri muamelesi yapar.

Çatışmalarda ölen teröristleri yargılamadan infaz edilmiş masum siviller olarak ilan ederler. Türkiye de demokratik bir rejim olduğunu kabul etmez. Bunlar yerli işbirlikçilerinden devamlı destek alır. Bu işbirlikçiler Türkiye’yi bölmeye çalışan batı çevreleriyle işbirliği içindedirler. Onlara göre Türkiye bir Federal devlet olmalı ve içinde de Federal Kürt Devleti yer almalı.

Türkiye’yi bölmek isteyenler Federal çözüm peşinde koşanlar bu arzularını açık ve net olarak söyleyebilmektedirler. Güneydoğu da 40 bin insanımızı katleden Terörist başına af isteme cesaretini de gösterebilmektedir.

Türkiye’nin milli bütünlüğünü ve güvenliğini anlatırken jeopolitik konumunu da iyi bilmek gerekmektedir. O bakımdan bu konu üzerinde durmak istiyorum.

Bir devletin kültürel, iktisadi, sosyal, tarihi, dini koordinatlarının okunması jeopolitik durumunu gösterir. Başka bir deyişle milli güç milli hedef ve tehditler arasındaki dengeyi temin edecek değerlerin dış politika denklemine dahil edilmesidir. Jeopolitik durum Atatürk’ün dediği gibi “siyasi sınırlar imkânlarla ideallerin muhassalasıdır”

Türkiye dünya adasının hem menteşesi ve hem de bu menteşe üzerine vurulan kilidi ve aynı zamanda da anahtarıdır. Bulunduğu geniş coğrafyada Türkiye’yi ilgilendirmeyen bir bölge sorunu düşünülemez. Politikanın, milli menfaatler, milli politikalar, milli hedefler, milli stratejiler sıralamasına göre tespit edilmesi gerekir.

Türkiye çevresindeki çatışmalara ve olumsuzluklara rağmen güçlü bir devlettir ve bu gücünü bütün dünyaya kanıtlamıştır. Köklü tarihinin derinliklerinden süzülüp gelen gelenekleriyle dimdik ayakta duran bu büyük devletimizi içeriden ve dışarıdan yıkmak isteyen düşman ve işbirlikçi güçlere karşı uyanık olmalıyız.

Türkiye’nin bölgesinde güç olması güçlü devlet konumuna ulaşabilmesi için aşağıda maddeler halinde belirttiğimiz tekliflerimizi devlet olarak hayata geçirmemiz şarttır.

1-Türkiye komşularıyla sağladığı iyi komşuluk ilişkilerini geliştirmelidir. Suriye üzerinde oynanan oyunların niçin ve neden oynandığını iyi tespit etmeli ve bu konuda tarafsız kalınmalıdır.   

2-Türk Cumhuriyetleri ile yaşanan tecrübe yeterli olmalıdır. Türk Cumhuriyetleriyle dilde, fikirde, işte birlik mutlaka sağlanmalıdır.

3-Türkiye geleneksel olarak kendi topraklarının ve sınırlarının bütünlüğünü statükocu politikaları benimsemekle güvence altına alma yolunu tercih etmiştir. Bu politika belirleme değildir. Politika mevcutla yetinmeme sanatıdır. Türkiye’nin uluslararası etkinliğinin zayıf oluşunun sebebi milli menfaat tarifinin sınırlar ötesi ekonomik ve politik menfaatleri ihtiva etmemesi salt güvenlik endişesiyle belirlenmesidir.

4-Haritaya bakmayı, coğrafi, kültürel, siyasi etnik haritaları okumayı öğrenmeliyiz.

5-Türkiye Avrasya, Avrupa, Ortadoğu bölgelerine belli korudurlar açacak şekilde davranmalıdır.

Yüce Allah Büyük Türk Milletini korusunu ve yüceltsin. 

 

Münafıklık Hastalığına Müptelalar

0

Müslümanların gayrimüslimlerle ilişkilerini düzenleyen Mâide Suresinin 52. âyetini okurken “Münafıklık hastalığına müptelâ olanların ‘Başımıza musibet yağacak bir devrin gelmesinden korkuyoruz’ diyerek kâfirlerin yanına koştuklarını görürsün” hitabı içte ve dışta olan bitenin açıklaması gibi geldi bana.

Fitne fesat imparatorluklarının Şeytanı işsiz bırakan plan ve projeleri İslam Coğrafyası kobay olmak üzere tıkır tıkır işliyor. 11 Eylül’de kendi binalarını vuracak derecede gözü dönen ve sonrasında ağzında salyalarla nârâlar atan öküz çobanları / cowboys bir tek Müslüman(cık)ları korkutabilmiş.

  • Allah’tan çok Amerika’dan korkan,
  • CIA ve MOSSAD’ı devrin gavsları / kutubları sayan,
  • Washington DC’den gelen her talebe “semi’nâ ve ata’nâ” diyen,
  • Kâbe’den ziyade Beyaz Saray’ı hayran hayra seyreden,
  • Şeyhefendilerinden öte küresel şirketlere biat eden,
  • Kur’an hükümleri yerine kapitalizmin serbest piyasa kurallarıyla amel eden ışıl ışıl kadrolar milletimizin gözünü kamaştırıyor.

Kronik münafıklara  “Ateş seni çağırıyor” bazlı reklamlar, mümin yüreklere ise inancı akılla teyit edici ve imanı tahkik ettirici sorular:

 

  • Camilerimizde mihrabın sağında ‘Allah’ lafzı, solunda ‘Muhammed’ lafzı

eşdeğer boyutta niçin yer alır? Osmanlı geleneğidir diye Allah ile Allah’ın Resûlünü eşitlemek doğru mu?

  • Bilerek yada bilmeyerek yakınlarını kayıran, kabilecilik yapan ve bu konuda

Allah için kendisini uyaranları cezalandıran 3.Halife’nin ismi camilerin yan duvarlarında ne adına sergileniyor? İslam Dinine İmam-ı Âzam’dan, Ahmet Yesevî’den, Mevlâna’dan daha mı fazla hizmeti var?

  • Aşere-i Mübeşşere tabirinin kaynağı kendi sonu hakkında bile havf ve reca

arasında olan Peygamber Efendimiz mi? Cemel Vakası’nda, Hakem Olayı’nda Peygamberin eşinin ve Peygamberin amcasının oğlu olan damadının karşısında yer alanlar ne yapsalar da Cennetlik, öyle mi?

  • Emevîler mi Moğollar mı Ehl-i Beyt’e ve Peygamberimizin sahabesine daha

fazla zulmetmişlerdir? Ebrehe’den sonra Kâbe’yi yıkmaya kim cesaret etti? Şu Emevî Devleti nasıl İslam devleti olabiliyor da kuranların samimiyetini bildiğimiz ve emperyalizm ejderhası karşısında canlarını ortaya koydukları halde Türkiye Cumhuriyeti’ni hâlâ İslam devleti say(a)mayanlar Emevî torunları mı?

  • Bruney Sultanı’nın 40 milyar dolar serveti, bazıları som altından olmak üzere 7

bin arabası, bilmem kaç uçağı, kaç sarayı var ve biz bu adama Müslüman mı diyoruz? Bu arkadaş neye ‘teslim’ olmuş? Biz de böyle hem milyar dolarlık âdem hemi de Müslüman var mı? Varsa nasıl var olabiliyor?

  • Zekât ve fitre niçin hep minimum / asgarî düzeylerde ölçülür, verilir? Niçin ‘her

yaz Bodrum’cular gibi ‘her yıl Umre’ciler parayla sevap biriktirirler de o parayı bir türlü aç komşularına, çevredeki ihtiyaç sahibi öğrenciler pay etmezler?

  • ‘Bismillahirrahmanirrahim’in önüne her okumada niye ‘Şeytan-ı racîm’i

koyuyoruz? Sevgi ve merhameti sonsuz olan Allah her şeye yetmiyor mu? Niçin Şeytan’ın bedavadan reklamını yaparız?

Rodos’ta Bir Ramazan Günü

Mübarek Ramazan ayında yolumuz ecdat yadigarı Rodos Adası’na düştü. Hani kıyılarımıza bir saat mesafede şimdi Yunanistan’ın hükümranlığındaki ata toprağı Rodos’a…

Rodos’un Türk toprağı olduğunu hatırlayan şimdilerde kalmadı gibi. Oysa 100 yıl önce 1912’de İtalyanların eline geçerken ada da yüz binin üzerinde Türk yaşıyordu. Ada 1947’de bizim gereğini yapmamız üzerine İtalya’dan Yunanistan’a devredilirken elli beş binin üzerinde Türk,  Rodos’taydı. Şimdi adada azami olarak dört bin civarında Türk yaşıyor. Adadaki Türk varlığı sebebiyle, Lozan Anlaşması’ndan kaynaklı olarak Türkiye’nin burada bir başkonsolosluğu var. Ve Batı Trakya Türkleri buraya seçilmiş müftülerini ve din adamlarını gönderiyor.

Yetmiş bir yaşındaki Kahveci Süleyman Ağbi’ye göre Türk sayısı her geçen gün düşüyor. Çünkü Rodos’ta Türk olarak yaşamanın bedeli,  çok ağır. Onun anlatımına göre, hastaneye düştüklerinde kimliklerinde Türk ismini gören doktorlar bile Hipokrat yeminini unutarak hakaret dolu bağırmalara başlıyormuş. İsim ve din değiştirmeler almış başını gidiyor.

Can korkusu ve baskılar nedeni ile malını değerinde satabilen, kapağı anavatana veya dünyanın her hangi bir köşesine atmaya çalışıyor. Yaşanmış bin türlü gerçek hikaye var. Rodos’taki Türk varlığından habersiz olan bizim için, bunlar umurumuzda bile değil…

Rodos’a teknemiz yanaşırken bizi kale içindeki camilerin minareleri karşılıyor. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar ilahi kudret, İslam’ı dolayısıyla Türklüğü adadan silmelerine engel olmuş.

Rodos, uzunluğu 74, en geniş yeri ise 5 kilometreye ulaşan büyük bir ada. Ben iki gün kalarak merkezde bulunan Türk eserlerini görmeye ve Türklerle konuşmaya çalıştım…

Ayakta kalan camiler arasında İbrahim Paşa Camii ibadete açık. Kapısında gülünecek şekilde Bizans eseri olduğu yazılı olan ve Yunanlılar tarafından kapalı tutulan Süleymaniye Camii ise muhteşem bir mimari eser… Böyle bir mimaride cami, daha evvel görmemiştim.

İbrahim Paşa Camii’nin kapısını sessizce açınca, defalarca gözyaşı akıtmamıza sebep olan hadiselerden biri ile karşılaşıyoruz. Rodos İmamımız İtler Meço dahil olmak üzere toplam yedi kişiden oluşan cemaat mukabele ile hatim indiriyor. Kur’an öyle güzel okuyorlar ki; sanki ecdatın aziz ruhları caminin içine doluşmuş, onlarda dinliyor. Hepsi orada, hissediyorsunuz. Hep birlikte ikindi namazını kılıyor ve kucaklaşıyoruz. Namaz sonrası Batı Trakyalı cami görevlisi Hasan Karaali kapıya kilit vuruyor. İmam İtler Meço beni yeni kurulan Rodos Müslümanları Derneği’ne davet ediyor ama ben müsaade istiyorum. Çünkü gözüm diğer Türk eserlerinde kalmış durumda…

Şimdi biraz daha, Türk milletinin aziz evlatlarına sitemde bulunayım. Benim adada olduğum ilk gün, bir Türk turizm şirketine ait bir gemi, bin civarında Türk’ü adaya getirdi. Camiye uğrayan Türk sayısı iki üçü geçmedi. Yine Türkler için abide bir eser olan Murat Reis Külliyesi’ne giden de yok. Oysa bu eserler, Türklerin cirit attığı yerlere kırk elli metre mesafede. Onlar adanın bir Türk adası olduğunu bilmiyor. Türk Milleti’nin içinde bulunduğu yüksek boyuttaki gafleti, bu seyahatte bir kez daha görüyoruz. Tüm amaçları Yunan Rodos’una geldik, denize girdik, arkeolojik kalıntılarda resim çektirdik, alışveriş yaptık diyebilmek… Bilgisizliğin getirdiği, ruhsuzluk ve düşüncesizlik, bizi bir  çok insani hasletten de uzak düşürmüş. Ne acı!!!

Aynı sitemi bin bir güçlükle ayakta kalmaya çalışan, Kahveci Süleyman Ağbi’de yaptı. Turist Türklerin tamamı kahvesinin önünden geçmiş ama içeri girip oturan bile olmamış. Süleyman Ağbi nereden bilsin onların Yunan Kahvesini merak ettiklerini! Kızıyor kapatacağım diyor… “Aman sakın yapma” diye adeta yalvarıyorum.

Esas yürek acısını, Osmanlı Donanması’nın Akdeniz’e çıkarken, anısına toplarını ateşledikleri rivayet edilen Murat Reis’in Külliyesinde yaşadık. Külliyenin 55 yıllık bakıcısı, 82 yaşındaki Şaban Amca bize hem İtalyanların hem de Yunanlıların yaptıklarını anlattı. Murat Reis Camii kapalı ama harika bir eser. Hele minaresinin ucundaki hilalin içine yerleştirilmiş olan yıldız muhteşem duruyor. Murat Reis’in türbesine girince gördüğümüz güzellikten, öleceğiz zannettik. Murat Reis’in sandukası bir ay yıldızlı sancakla kaplı. Ellerimizi semaya açtık, gözyaşları içinde, Allah’a bu sancağın yeniden Rodos semalarında dalgalanması, niyazında bulunduk. Kendimize, Şaban Amca’nın sırtımızı sıvazlayarak ve duygulanarak “sen gerçek Türk’sün” demesi ile geldik. Evet, Cenab-ı Allah’ın bana verdiği en büyük paye, Müslüman ve Türk olarak dünyaya gelmem. Bir kez daha şükür ettim.

Ben külliyeyi ziyaret ederken, Rodoslu Müslüman bir Türk aile de türbeyi ziyarete geldi. Orada onlarla yaptığım sohbette, Murat Reis’in sadece bir asker değil aynı zamanda bir Allah dostu olarak kabul gördüğünü anladım. İsa bey, hanımı Sebiha ve çocukları Nermin ile Galip’i alarak adakları kabul olduğu için türbeyi ziyarete gelmişlerdi. Onlardan dinlediklerim de içimi burktu.

Heybeliada Ruhban Okulu’nu açanlara, dinler arası diyalogçulara ve misyoner muhiplerine duyurulur; Rodos’ta Türk okulları 1974’de Kıbrıs Barış Harekatı öncesinden beri kapalı. Türk çocukları yasal hakları olduğu halde dillerini öğrenemiyorlar. Yaşlılarla yaptığım sohbetlerde yüzde kırk civarında Türk çocuğunun Türkçe bilmediğini söylediler. Bazı aileler işi sıkı tutmuş ve çocuklarına Türkçeyi unutmamaları konusunda destek olmuşlar. Hele bir ihtiyarın 600 yıllık Rodoslu Türk olduğunu gururla söylemesi bana Türkiye’deki içine düştüğümüz zavallılığı hissettirdi. Türkiye’de, Anayasa’dan Türklüğü çıkartmaya çalıştıklarını ve bizimde buna ses çıkartmadığımızı, bu Rodoslu ihtiyar Türk bilse, yüzüme ne yapardı düşünmek bile istemiyorum.

Türklerin Rodos’ta son yüz yıldır yaşadıkları, günümüzde Türkiye’de yaşadığımız olaylar açısından bir laboratuvar olacak şekildedir. Rodos’ta geçen yüz yıllık süreçte yaşananlar gibi bu gün Türkiye’de yaşadıklarımız gaflet, dalalet ve işbirlikçi ihanet içermektedir. Rodos ‘un bu konuda önde olmasının sebebi, sonucun Rodoslu Müslüman Türkler için zuhur etmesidir. Eğer Türk Milleti böyle yaşamaya ve davranmaya devam ederse sonu Rodos ve Rodoslu Türkler gibi olacaktır.

Bize düşen ilk iş; Rodos’un ve Rodos’taki Türklerin durumuna düşmemek için gereken tedbirleri almak ve işe ilk önce kendi topraklarımızdaki hükümranlık hakkımızı korumaktan başlamaktır.

İkinci yapılacak iş; burnumuzun dibindeki Rodos başta olmak üzere İstanköy, Girit, Midilli, Sakız gibi Anadolu’muza yapışık adalar ile Batı Trakya ve tüm Yunanistan’daki Türk ve Müslümanların yardımına koşmak, onlara ilgi göstermek, haklı davalarını uluslararası platformlara taşımak ve bunları yapmadan önce de onların varlığını öğrenmektir. ..

Rodos’u önce 1912’de önce İtalya’na sonra da 1947’de Yunan’a teslim etmekte gafleti ve ihaneti bulunanları Allah’a havale ediyor, iki cihanda ellerimin yakalarında olduğunu belirtiyor ve hepinizi Rodoslu Müslüman Türklerle kucaklaşmaya ve Rodos’ta yaşananlar üzerinden ülkemizde yaşananları tefekkür etmeye davet ediyorum.

Allah, Rodoslu Müslüman Türklerin yardımcısı olsun ve Rodos’ta Türk varlığı ebediyen yaşasın…

 

Dr. M. Şefik Postalcıoğlu’nu Geçen Sene Kadir Gecesi Kaybettik…

0

Geçen sene KADİR gecesi kaybettiğimiz Dr. M. Şefik Postalcıoğlu…. (03.10.1954 Ankara – 26.08.2011 Kadir Gecesi / İzmit)

Ahsen Okyar 28 Ağustos 2011 günü kaleme aldığı yazının sonunda;

26 Ağustos 2011 Saat 21:00 sularında Ecz. Selçuk Arslan aradı; “Daha 5 dakika oldu. İftar sonrası akşam namazı için mescide giderken rahatsızlandı, Maalesef Dr. Şefik Ağabey SEKA İzmit Devlet Hastanesine kaldırıldı.” dedi..

26 Ağustos 2011 Cuma günü akşamında Rabbim Şefik Ağabeyimi bizden aldı…

26 Ağustos 1071 Cuma Malazgirt Savaşının yıldönümü…

26 Ağustos 1922 Afyonkarahisar – Kocatepe’de başlayan Büyük Taarruzun yıldönümü..

26 Ağustos 2011 1000 aydan hayırlı olan Kadir gecesi..

“Ramazanın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise, Cehennemden kurtuluştur.” hükmünde geçen son 10 gün..

İftar sonrası, Akşam namazını kılmak için Mescide giderken…

Varlığı hep sevinç ve mutluluğumuzu artıran oldu..

Gidişinin rastladığı gece bile ümit ve sevinç gecesi…

Olduğunu düşünmediğim, ancak varsa bir hakkım hepsi helal olsun. Rabbim rahmeti ile muamele eylesin…

Kur’an İle Şereflenen Gece: Kadir Gecesi

Yüce Allah’ın, biz mü’min kullarına en büyük lütuf ve ihsanlarından biri de Kadir Gecesi’dir. Bu gece, bizlere günahlarımızdan arınmamız, çokça sevap kazanarak yüce mertebelere erişmemiz için sunulmuş büyük bir fırsattır. Çünkü sadece Hz. Peygamber (s.a.s.) ve O’nun ümmetine mahsus bu mübarek gece, bin aydan, yani 83 küsur seneden daha hayırlıdır.

Bir gün Allah Resûlü (s.a.s) ashab-ı kirama, İsrailoğulları’ndan bir kişinin (Şem’ûn-i Gazî), silahını kuşanarak Allah yolunda bin ay cihad ettiğini anlatmıştı. Müslümanlar bu duruma hayret ederek ona gıpta etmişlerdi.Bunun üzerine Allahu Teâlâ Kadir suresini indirmiş ve ümmet-i Muhammed’e olan lütuf ve ihsanını beyan etmiştir.(Tecrîd-SarîhTercemesi, VI, 313)

Kadir Gecesi’nin değeri, insanlara dünya ve ahiret mutluluğunun yollarını gösteren, beşeriyeti karanlıklardan çıkarıp, aydınlığa kavuşturan, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in bu gece indirilmiş olmasından dolayıdır.  Kur’an-ı Kerim gibi insanlık için bir hidayet rehberi olan kitabın böyle bir gecede inmesi ona müstesna bir şeref kazandırmıştır.

Kadir Gecesi, gecelerin en feyizlisi ve bereketlisidir.  Kur’an-ı Kerim’de ismi geçen tek ay Ramazan ayı, adına müstakil sure olan tek gece de Kadir gecesidir. Bu gece çok şerefli ve müstesna bir gece olduğundan Kur’an-ı Kerim’de müstakil bir sure ile şerefi yükseltilmiştir. Kur’an’ın doksan yedinci suresi olan “Kadir Suresi”nde şöyle buyrulur: “Şüphesiz, biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin! Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.”(Kadir, 97/1-5)

Kadir Gecesi’ni üstün ve değerli yapan özellikleri şunlardır: 1. Kur’an-ı Kerim bu gecede inmiştir.2. Bu gece bin aydan daha hayırlıdır. Bu gecede yapılan ibadetler içerisinde Kadir gecesi bulunmayan bin ayda yapılan ibadetlerden daha faziletlidir.3. Allah Teâlâ’nın ezelde takdir ettiği şeylerden bir sonraki seneye kadar meydana gelecek olaylar, bu gece görevli meleklere bildirilir. 4. Cebrâil (a.s.) ve çok sayıda melek bu gecede yeryüzüne inerek Allah’a ibadet eden kulları selamlarlar.5. Bu gece tan yeri ağarana kadar huzur ve esenlik doludur.

Pek çok hadis rivayetine göre,  Kadir Gecesi’nin Ramazan’ın son on gecesinden birinde olması kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca Hz. Aişe (r.anha) validemizden rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber’e ilk vahyin Ramazan’ın 27. gecesinde geldiği bildirilmiştir. (Müslim, Îmân, 252) Bu ve buna benzer rivayetler âlimlerin çoğunluğu tarafından tercih edilerek, Ramazan’ın 27. gecesi, Kadir Gecesi olarak değerlendirilmektedir.

Hiç şüphesiz Kadir Gecesi’ne yetişmek, biz mü’minler için büyük bir kazançtır. Çünkü bu gecede yapılan ibadet bin ayda yapılan ibadetten daha hayırlıdır. Eğer bu gecenin manasını iyi idrak edebilir ve gereği gibi değerlendirilebilirsek, bir ömür boyu kazanabileceğimizden daha fazla ecir ve sevap elde etmemiz mümkün olacaktır.Hz. Peygamber (s.a.s.) bu gecenin ihyası ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Kim faziletine inanarak ve sevabını umarak Kadir Gecesi’ni ibadetle geçirirse, geçmiş günahları bağışlanır.”(Buhârî, Teravih, 2; Müslim, Salât, 25)

Kadir Gecesi’ne mahsus bir ibadet yoktur. Ancak,  Kur’an-ı Kerim’in yeryüzüne inmeye başladığı bu mübarek gecede özellikle yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’i okumalı, manası üzerinde düşünmeli, onunla olan alakamızı gözden geçirerek hayatımızın bir muhasebesini yapmalıyız.  Yüce Rabbimizin bizlere hidayet kaynağı ve yol gösterici olarak göndermiş olduğu kitabımızın mesajlarını iyi anlama ve prensiplerini hayatımıza tatbik etme gayreti içinde olmalıyız.

Ayrıca bu geceyi ihya etmek isteyenler kaza ve nafile namazları kılmalı, tövbe ve istiğfar ile günahlarının affını talep etmeli,her türlü istek ve dilekleri için Yüce Allah’a dua ve niyazda bulunmalıdır.Özellikle deHz. Peygamber (s.a.s.)’in, eşi Hz. Âişe (r.anha)’ye öğrettiği şu dua okunmalıdır: “Allahım sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet.” (Tirmizî, Deavât, 85)

14 Ağustos Salı gününü Çarşamba’ya bağlayan bu gece biz mü’minler için lütuf ve ihsanlarla dolu olan mübarek Kadir Gecesi’dir. Bütün din kardeşlerimizin Kadir Gecesi’ni tebrik eder; bu kadri yüce gecenin ilimiz, ülkemiz ve tüm İslam âlemi için hayırlara vesile olmasını dilerim.

Bölünmek Kaderde Var mı?

0

PKK terörünün artışı ve Kuzey Suriye şehirlerinde PKK uzantısı PYD’nin hâkimiyet sağlamasından sonra psikolojik hava ağırlaştı. Kamuoyunu etkilemekte öncü olan birçok yazar “artık bölünme mukadder, ancak bunun maliyetlerini Kürt halkına anlatalım” havasındalar.

YAZARLAR NE DİYOR?

Hürriyet’ten Taha AkyolÇözmek Ama Nasıl?” başlıklı yazısında PKK’nın amacının dört parçada totaliter bir hakimiyet kurmak” olduğunu anlattıktan sonra şunları söylüyor: “Gelin hepimiz totaliter usullere karşı demokratik usulleri savunalım. Demokratik usullerin uygulanmasıyla, Avrupai anlamda özerklikse özerklik, hatta ayrılmaksa ayrılmak… PKK’nın kendi totalitarizmini bütün Kürtlere dayatmaya ne hakkı var?”

Taha Akyol’un “TSK’nın operasyonlarına destek verirken” de gerekçesi açık: “Totaliter tehdit aradan çıksın, Kürtlerin gerçek özgür iradeleri ancak o zaman netleşir… Bireysel demokrasi mi, Avrupa tipi özerklik mi yoksa ayrılmak mı?

Yine Hürriyet’te Ege Cansen “Bölünme, olmasına olacak da, kanlı mı kansız mı?” ara başlığından sonra  “Doğru, bugünlere kanla gelinmiştir. Ama adına çözüm denilen bölünmenin yaratabileceği sorunlar hesaba katılmazsa bundan sonra ortaya çıkabilecek yeni sorunları çözerken akabilecek kan geçmişe rahmet okutabilir.”

Bölünmenin “özerk bölgenin sınırlarının çizilmesi” ve “oluşacak ortamda etnik temizlik gibi iki hayati sorun yaratacağını” vurgulayan Ege Cansen, bugüne kadar çözülmüş gibi görünen kültürel meselelerin bu konuların yanında çok hafif kalacağını ifade ediyor. Özerk yönetim oluşunca “kamu finansmanı” meselesinin alt başlıkları olan vergi toplama, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının (barajlar ve petrol) paylaşımı, SGK primleri, maaş ödemeleri gibi problemlerin ortaya çıkacağını ve bunlara benzer meselelerin de ‘yeni anayasa’ çalışmaları sırasında düzenlemenin şart olduğunu anlatıyor.

Zaman Gazetesinden Hüseyin Gülerce de “Ne yapıp edip bu yangını söndürmeliyiz. Sadece güvenlik politikaları ile değil, gönül köprüleriyle, öfkelerimizi yutarak, sevgiyi hatırlayarak, yeni anayasayı fırsat bilerek…” dedikten sonra meseleye Taha Akyol gibi yaklaşıyor: “PKK’nın kurmak istediği despot, otoriter, totaliter rejiminin tehlikelerini gören, hisseden ve Türklerle birlikte yaşamayı tercih eden makul Kürt çoğunluğu neden KCK sözleşmesini kabul etsin? PKK, gerçekten şiddet yoluyla bir çözüm olacağını düşünüyor mu? Kürt sorununun çözümü, diğer sorunlar gibi vesayet rejiminden demokratikleşmeye geçmekle olur. Bunu BDP’liler görmüyor mu? PKK’nın, barışçı Kürt siyasetini esir aldığının farkında değiller mi?”

Hüseyin Gülerce bir yandan PKK’dan bağımsız ‘barışçı Kürt siyaseti” olmadığını vurgularken diğer taraftan “yeni anayasa“yı fırsat olarak görmekte.

HÜKÜMET NE YAPIYOR?

Hükümet bu arada “terör örgütüyle müzakere” sürecinden vazgeçip, “terörle mücadele, terör örgütünün siyasi uzantısıyla müzakere” anlayışına geçerken, “yeni anayasa”dan Türk kavramının çıkarılması için teklif sundu. Böylece “Türk’süz Türkiye” için çalışanların değirmenine su taşımakta.

Hükümetin, PKK ile terör eylemleri devam ederken, Oslo’da masaya oturması skandaldı. Söz konusu görüşmede, devlet adına masaya oturan kişi PKK temsilcilerine, “Rahatsız olduğunuz vali, kaymakam, jandarma komutanı, emniyet müdürü var mı? Bize bildirin, gereğini yapalım” diyebilmişti. Terör örgütünün bu anlayıştan aldığı güçle, Şemdinli benzeri kalkışmalara giriştiği tezine yanlış demek mümkün mü?

Hükümetin son dönemde terör örgütü ve KCK yapılanmasıyla mücadele için attığı adımlar cesaret verici. Ancak bu mücadele sadece masada pazarlık kozunu artırmak maksatlı gibi görünüyor.

Üstelik Suriye konusunda hükümetimizin fazla acul davranması yüzünden Suriye, İran ve Rusya’nın düşmanlığını kazanmamız terörle mücadelede işimizi çok güçleştirdi.

MİLLET NE DÜŞÜNÜYOR?

Son kamuoyu araştırmalarından birinin sonuçlarına göre, “Türklerin % 98’i Kürtler için bağımsız devlete hayır diyor. Türklerin % 95’i demokratik özerkliğe hayır diyor. Türklerin % 90’ı Öcalan ile görüşülmesine hayır diyor. Türklerin % 87’si Türklerle Kürtlerin sahip olduğu haklar arasında fark görmüyor. Türklerin % 82’si Kürtlere daha fazla hak (ana dilde eğitim gibi) verilmesine karşı.

Buna mukabil, Kürtlerin % 23’ü bağımsız devlet istiyor. İşin en ilgi çekici tarafı üç yıl önce bu oranın % 6 olması idi.”

SONUÇLAR:

•1-    Yöneticilerimizden ve aydınlardan önemli bir kesim devletimizin PKK terörünü bitirebileceğine inanmamaktadır.

•2-    PKK’nın silah bırakmasını sağlamadan Kürtlerin özgür iradesinin ortaya çıkmasının mümkün olmadığını bile bile “yeni anayasa yapılarak Kürt/PKK meselesinin çözülmesi” fikrine destek vermektedir.

•3-    “Çözüm” denilen şey, adı ne tür “özerklik” olursa olsun bölünme demektir.

•4-    Türklerin yüzde 90’lar seviyesinde karşı olduğu bir bölünmenin alt yapısını oluşturacak “yeni anayasa”nın referandumla kabul edilmesi imkânsız gibidir. Bu durumda AKP hükümeti de iktidarda kalamaz.

•5-    Bölünmenin “kansız” gerçekleştirilmesi ihtimali sıfıra yakındır.

•6-    Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin ve devletin tek bir seçeneği vardır: PKK terör örgütünü yenmek.

•7-    Terörle süren mücadele Oslo ve benzeri müzakere süreçleri ile yıpratılmış, sözde müttefikimizin önemli kurumlar üzerinde uyguladığı operasyonlar terörle mücadeleye darbe vurmuştur.” Bu hatalar tekrar edilmemelidir.

•8-    Türkiye Cumhuriyeti devleti, etnik ve mezhepsel gruplara kolektif haklar veren değil, her bir vatandaşının en gelişmiş demokrasilerde olduğu gibi ferdi haklara kavuşması için demokratik gelişmesini hızlandırmak durumundadır.

ÇARE VAR:

Bugün ortaya çıkan “Bölünmüş Türkiye, Büyük Kürdistan, Büyük Ermenistan ve Büyük İsrail haritaları” yeni değil. Yüz sene önce ortaya çıkarılan bu haritaları Türkiye en zayıf anında yırtabildi. Bugün aynı devletler ve onların maşaları aynı haritaları çıkarmış, masa başından “Arap ve Kürt baharları” üretmekte.

Türkiye yüz sene öncesinden çok güçlü. Bu meselelerin üstesinden gelebiliriz.

Bütün meselelerimizin çözümü için ilk şart, Türk milleti olarak ihanet içinde olanları affetmemek, gaflet ve dalalet içinde olanları uyandırmak, uyanmayanları tasfiye etmektir.