26.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1069

Bölünmek Kaderde Var mı?

0

PKK terörünün artışı ve Kuzey Suriye şehirlerinde PKK uzantısı PYD’nin hâkimiyet sağlamasından sonra psikolojik hava ağırlaştı. Kamuoyunu etkilemekte öncü olan birçok yazar “artık bölünme mukadder, ancak bunun maliyetlerini Kürt halkına anlatalım” havasındalar.

YAZARLAR NE DİYOR?

Hürriyet’ten Taha AkyolÇözmek Ama Nasıl?” başlıklı yazısında PKK’nın amacının dört parçada totaliter bir hakimiyet kurmak” olduğunu anlattıktan sonra şunları söylüyor: “Gelin hepimiz totaliter usullere karşı demokratik usulleri savunalım. Demokratik usullerin uygulanmasıyla, Avrupai anlamda özerklikse özerklik, hatta ayrılmaksa ayrılmak… PKK’nın kendi totalitarizmini bütün Kürtlere dayatmaya ne hakkı var?”

Taha Akyol’un “TSK’nın operasyonlarına destek verirken” de gerekçesi açık: “Totaliter tehdit aradan çıksın, Kürtlerin gerçek özgür iradeleri ancak o zaman netleşir… Bireysel demokrasi mi, Avrupa tipi özerklik mi yoksa ayrılmak mı?

Yine Hürriyet’te Ege Cansen “Bölünme, olmasına olacak da, kanlı mı kansız mı?” ara başlığından sonra  “Doğru, bugünlere kanla gelinmiştir. Ama adına çözüm denilen bölünmenin yaratabileceği sorunlar hesaba katılmazsa bundan sonra ortaya çıkabilecek yeni sorunları çözerken akabilecek kan geçmişe rahmet okutabilir.”

Bölünmenin “özerk bölgenin sınırlarının çizilmesi” ve “oluşacak ortamda etnik temizlik gibi iki hayati sorun yaratacağını” vurgulayan Ege Cansen, bugüne kadar çözülmüş gibi görünen kültürel meselelerin bu konuların yanında çok hafif kalacağını ifade ediyor. Özerk yönetim oluşunca “kamu finansmanı” meselesinin alt başlıkları olan vergi toplama, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının (barajlar ve petrol) paylaşımı, SGK primleri, maaş ödemeleri gibi problemlerin ortaya çıkacağını ve bunlara benzer meselelerin de ‘yeni anayasa’ çalışmaları sırasında düzenlemenin şart olduğunu anlatıyor.

Zaman Gazetesinden Hüseyin Gülerce de “Ne yapıp edip bu yangını söndürmeliyiz. Sadece güvenlik politikaları ile değil, gönül köprüleriyle, öfkelerimizi yutarak, sevgiyi hatırlayarak, yeni anayasayı fırsat bilerek…” dedikten sonra meseleye Taha Akyol gibi yaklaşıyor: “PKK’nın kurmak istediği despot, otoriter, totaliter rejiminin tehlikelerini gören, hisseden ve Türklerle birlikte yaşamayı tercih eden makul Kürt çoğunluğu neden KCK sözleşmesini kabul etsin? PKK, gerçekten şiddet yoluyla bir çözüm olacağını düşünüyor mu? Kürt sorununun çözümü, diğer sorunlar gibi vesayet rejiminden demokratikleşmeye geçmekle olur. Bunu BDP’liler görmüyor mu? PKK’nın, barışçı Kürt siyasetini esir aldığının farkında değiller mi?”

Hüseyin Gülerce bir yandan PKK’dan bağımsız ‘barışçı Kürt siyaseti” olmadığını vurgularken diğer taraftan “yeni anayasa“yı fırsat olarak görmekte.

HÜKÜMET NE YAPIYOR?

Hükümet bu arada “terör örgütüyle müzakere” sürecinden vazgeçip, “terörle mücadele, terör örgütünün siyasi uzantısıyla müzakere” anlayışına geçerken, “yeni anayasa”dan Türk kavramının çıkarılması için teklif sundu. Böylece “Türk’süz Türkiye” için çalışanların değirmenine su taşımakta.

Hükümetin, PKK ile terör eylemleri devam ederken, Oslo’da masaya oturması skandaldı. Söz konusu görüşmede, devlet adına masaya oturan kişi PKK temsilcilerine, “Rahatsız olduğunuz vali, kaymakam, jandarma komutanı, emniyet müdürü var mı? Bize bildirin, gereğini yapalım” diyebilmişti. Terör örgütünün bu anlayıştan aldığı güçle, Şemdinli benzeri kalkışmalara giriştiği tezine yanlış demek mümkün mü?

Hükümetin son dönemde terör örgütü ve KCK yapılanmasıyla mücadele için attığı adımlar cesaret verici. Ancak bu mücadele sadece masada pazarlık kozunu artırmak maksatlı gibi görünüyor.

Üstelik Suriye konusunda hükümetimizin fazla acul davranması yüzünden Suriye, İran ve Rusya’nın düşmanlığını kazanmamız terörle mücadelede işimizi çok güçleştirdi.

MİLLET NE DÜŞÜNÜYOR?

Son kamuoyu araştırmalarından birinin sonuçlarına göre, “Türklerin % 98’i Kürtler için bağımsız devlete hayır diyor. Türklerin % 95’i demokratik özerkliğe hayır diyor. Türklerin % 90’ı Öcalan ile görüşülmesine hayır diyor. Türklerin % 87’si Türklerle Kürtlerin sahip olduğu haklar arasında fark görmüyor. Türklerin % 82’si Kürtlere daha fazla hak (ana dilde eğitim gibi) verilmesine karşı.

Buna mukabil, Kürtlerin % 23’ü bağımsız devlet istiyor. İşin en ilgi çekici tarafı üç yıl önce bu oranın % 6 olması idi.”

SONUÇLAR:

•1-    Yöneticilerimizden ve aydınlardan önemli bir kesim devletimizin PKK terörünü bitirebileceğine inanmamaktadır.

•2-    PKK’nın silah bırakmasını sağlamadan Kürtlerin özgür iradesinin ortaya çıkmasının mümkün olmadığını bile bile “yeni anayasa yapılarak Kürt/PKK meselesinin çözülmesi” fikrine destek vermektedir.

•3-    “Çözüm” denilen şey, adı ne tür “özerklik” olursa olsun bölünme demektir.

•4-    Türklerin yüzde 90’lar seviyesinde karşı olduğu bir bölünmenin alt yapısını oluşturacak “yeni anayasa”nın referandumla kabul edilmesi imkânsız gibidir. Bu durumda AKP hükümeti de iktidarda kalamaz.

•5-    Bölünmenin “kansız” gerçekleştirilmesi ihtimali sıfıra yakındır.

•6-    Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin ve devletin tek bir seçeneği vardır: PKK terör örgütünü yenmek.

•7-    Terörle süren mücadele Oslo ve benzeri müzakere süreçleri ile yıpratılmış, sözde müttefikimizin önemli kurumlar üzerinde uyguladığı operasyonlar terörle mücadeleye darbe vurmuştur.” Bu hatalar tekrar edilmemelidir.

•8-    Türkiye Cumhuriyeti devleti, etnik ve mezhepsel gruplara kolektif haklar veren değil, her bir vatandaşının en gelişmiş demokrasilerde olduğu gibi ferdi haklara kavuşması için demokratik gelişmesini hızlandırmak durumundadır.

ÇARE VAR:

Bugün ortaya çıkan “Bölünmüş Türkiye, Büyük Kürdistan, Büyük Ermenistan ve Büyük İsrail haritaları” yeni değil. Yüz sene önce ortaya çıkarılan bu haritaları Türkiye en zayıf anında yırtabildi. Bugün aynı devletler ve onların maşaları aynı haritaları çıkarmış, masa başından “Arap ve Kürt baharları” üretmekte.

Türkiye yüz sene öncesinden çok güçlü. Bu meselelerin üstesinden gelebiliriz.

Bütün meselelerimizin çözümü için ilk şart, Türk milleti olarak ihanet içinde olanları affetmemek, gaflet ve dalalet içinde olanları uyandırmak, uyanmayanları tasfiye etmektir.

Terör ve “Daha Fazla Demokrasi” Yanlışı

0

Aydınlar Ocağı olarak her Ramazan ayında Allah’ın rahmetine kavuşmuş değerli üyelerimizi, hocalarımızı, arkadaş ve ağabeylerimizi saygı ve rahmetle anıyor ve mevlit okutturuyoruz.Türk kültürüne büyük eserler vermiş, unutulmayacak izler bırakmış böyle değerli insanları anmak, hatırlamak ve hatırlatmak hem insani, hem de milli ve dini bir görevdir.

Aydınlar Ocağı bir sivil toplum kuruluşu olarak milli endişe ve sorumluluğunu hissederek yeni anayasa teklifleri ile ilgili görüşlerini bir kitapçıkta toplamıştı. Bu kitapçık epey dağıtıldı. Ayrıca Ocağın internet sayfasında da yer almaktadır. Bu çalışmamızı TBMM Uzlaşma Komisyonunda da takdim etmiş ve tartışmıştık. Ortadoğu’da olup bitenleri gördükçe; Türkiye’ye neden bir anayasa hazırlattırılmak istendiği daha rahat anlaşılmaktadır. Devamlı belirttiğimiz gibi, ülke ihtiyaçlarından doğan değişikliklere gidilmiyor.

Tam tersine bazıları nasıl bir Türkiye görmek istiyorlarsa; ona göre Türkiye şekillendirilmek isteniyor. Kısaca Türkiye tanınmaz hale getirilmeye çalışılıyor. Milli ve üniter devlet budanmak isteniyor. Milli kimliğimiz olan Türklük anayasadan çıkarılıyor. Milli egemenlik birileri ile paylaştırılarak, Türkiye adeta bir çorbaya dönüştürülüyor. Bu bakımdan, yeni anayasanın arka planını çözmek; ülkenin önüne kurulan tuzakları fark etmektir.

Hazırladığımız çalışmada şu paragraf sürekli geçerli olacaktır:

“Suriye, Irak, Türkiye, İran’dan belirli parçalar alınarak ABD kontrolünde ve onun karakolu olabilecek federe bir Kürt devleti kurulmaya çalışılmaktadır. Bugüne kadar seslendirilen ister BOP, ister diğer uluslararası projeler olsun, amaç Ortadoğu’da sınırların ve ülkelerin küresel gücün çıkarlarına göre şekillendirilmesidir. “

Buna rağmen,Türkiye’nin Ortadoğu’da uyguladığı herkesi bize düşman yapan ve çatıştırıcı politikalar, ülke çıkarları ile terstir. Ne gariptir ki,Ortadoğu’da tek dostumuz terörün hamisi Barzani kalmıştır. Suriye ve diğer alanlarda uygulanan politika yarın bize de uygulanacak oyunları örtemez. Bu politika düşmanları sevindirmiştir. Adeta kendi ayağımıza kurşun sıkar duruma sokulduk. ABD’nin taşeronluğuna soyunmak, ne Bölgeye istikrar, ne de Türkiye’ye itibar kazandırmıştır. Türkiye güvenilemez bir ülke konumuna sokulmuştur.

Terörle süren mücadele Oslo ve benzeri müzakere süreçleri ile yıpratılmış, sözde müttefikimizin önemli kurumlar üzerinde uyguladığı operasyonlar terörle mücadeleye darbe vurmuştur. Türkiye’nin terörle mücadelesinin ana hedefi Irak’ın kuzeyindeki siyasi oluşumdu. Bu oluşum bugün Suriye’nin kuzeyindeki koridoru da kullanarak güç kazanmış, Türkiye’deki terör olaylarını yaygınlaştırmış, Arap baharına benzer bir Kürt baharı şekline dönüştürülmeye çalışılmıştır.

Açılım üzerine açılım yapanlar terörle mücadeleyi sekteye uğratmışlardır. Bu açılımların demokratik hak ve hürriyetlerin kullanılmasına yaramadığı, ülkenin milli birlik ve bütünlüğünü hedef aldığı göz ardı edilmiştir. Ülkeyi yönetenler terörle mücadele etmek için daha fazla demokrasi verirsek işin düzeleceğini zannetmişlerdir. Bu büyük yanılgıdır. Örgütün ne demokrasi talebi vardır ne de Ramazan ayıyla ilgilidir.

Geçmişte bir dönem çekiç gücün Irak’ın kuzeyine yerleştirilmesi ile Türkiye’nin terörle mücadelesi engellenmeye çalışıldı. Dost ve müttefik kabul ettiğimiz ülkeler ya terör örgütünü doğrudan, ya da dolaylı desteklediler. Mühimmat, araç ve gereci paramızla bile bize satmadılar. İnsansız uçuş yapan uçakların verilmemesi ve oyalanmamız son örneklerdendir. Bir ara üçlü bir koordinasyon heyeti kuruldu. Türkiye, Amerika ve Barzani tarafı buna dahil edildi. Türkiye oyalandı. Buna dayanamayan bir emekli paşamız görevden ayrıldı.

ABD ile istihbarat paylaşımı da aslında içler acısıdır. Ortadoğu’da çıkarları sizinle yer yer çatışan bir ülke size istihbarat vermez; ama sizi yanıltır. Suriye’nin düşürdüğünü iddia ettiği ancak teknolojik bir sistem kilitlenmesi ile Akdeniz’e düşen keşif uçağımızın sistemlerini acaba kimler kitlemiştir? Türkiye’yi Suriye’nin üzerine saldırtmak ve tahrik etmek için bu olaydan faydalanılmıştır.

Türkiye, Türkiye olacaksa Ankara’dan yönetilmeli, onun bunun güdümüne sokulmamalıdır.

Yorum yok- Dindarlar da zengin olur

0

28 Nisan 2012 tarihinde ulusal basında ‘Balıkesir SEKA Fabrikası’yla ilgili bir haber yayınlandı.  “Gece Yarısı Geçen Kritik Karar’ başlığını taşıyan ve ‘AKP dün gece yarısı çok kritik bir yasayı Meclisten geçirdi’ alt başlığıyla verilen, ‘özelleştirme ihaleleri konusunda yargının verdiği kararlar yok sayılacak, son sözü Bakanlar Kurulu verecek’ cümlesiyle dikkat çeken ve (http://siyaset.milliyet.com.tr/gece-yarisi-gecen-kritik-karar/siyaset/siyasetdetay/28.04.2012/1533869/default.htm ) adresinde yayınlanan haber:
“13 Mayıs 2003’te, 1800 dönüm arazisi, 185 lojmanı, sosyal tesisleri ve diğer varlıkları ile Balıkesir SEKA fabrikasının özelleştirme ihalesi öncesinde 51 milyon dolar değer biçilir ve ihalede tek teklifi veren Yeni Şafak Gazetesinin sahibi Albayraklara 1,1 milyon dolara satılır. Özelleştirme Yüksek Kurulunun onayıyla 24 Haziran 2003 tarihinde fabrika Albayraklara devredildiği,

Bursa 2. İdare Mahkemesinin, satışla ilgili görülen davada, kamu yararı ve özelleştirmenin amacına uygunluk bulunmadığı gerekçesiyle 28 Temmuz 2003 tarihinde yürütmeyi durdurma ve bilahare iptal kararı verdiği, kararın temyiz edildiği, başka yargı organlarında fabrikanın iadesi için beş karar daha alındığı, Albayraklar’ın açtığı 700 bin liralık tazminat davası nedeniyle fabrikanın geri alınamadığı,

AKP grup Başkan Vekili Nurettin Canikli’nin; “özelleştirilen yere yatırım yapıldıktan sonra onun devlet tarafından geri alınması mümkün değil” şeklinde açıklama yaptığı ve bu açıklamanın; Balıkesir SEKA fabrikası konusunda Hükümetin Albayraklar lehine karar vereceği beklentisini güçlendirdiği” bilgilerini içeriyordu.

Henüz bu habere bir mana verememişken çok kıymetli bir dostumun gönderdiği; Aktüel dergisinden Ece Vahapoğlu’nun, “İslami Burjuva” diye tanımladığı kesimin evlerini tasarlayan, Vogue Interiprs’un sahibi 33 yaşındaki genç iç mimar Şafak Çak ile yaptığı söyleşiyi (http://www.yeniaktuel.com.tr/top112,174@2100.html)  okudum.

Son dönemdeki İslami burjuvazinin eve dair zevklerinin konuşulduğu sohbette Mimar Şafak Çak, müşteri profilini; “halen müşterilerimin yarısı İslami burjuvazidir. Son dört senedir müşteri tarzında değişiklik var. İktidara yakın, daha muhafazakâr ve bu güne kadar hayatlarını hiç bilmediğim aileler. Eşlerinin başları kapalı, çocukları İstanbul’un en iyi okullarında hatta bazıları Dubai’deki Amerikan kolejinde okuyan, dünyadaki en son trendleri takip eden yeni bir burjuva kesimi olarak tanımlıyor.”

Bu kesim evlerinde tasarlanan bir mobilyayı başkasında görmek istemiyor, tüm objelerin kendilerine özel tasarlanmasını isterler.

Müşterilerimizden gelen en ilginç isteklerin başında, yatak odasına koyduğumuz üç metrelik palmiyeler, sinema odalarında kullandığımız otomatik gül suyu pompalayan havalandırma sistemleri, odalardaki ve salonlardaki tüm ekranlardan boğazı ve Kabeyi izleme imkânı. Bir diğer istekleri ise namaz odaları, bu odaların en ufağı 50 metre kare.

Yeni burjuvanın hanımları hakkında,’ kendi aralarındaki davetlerde sosyete dergilerinde bile göremeyeceğiniz elbiselerle şıklık yarışı içindeler ve herkesten daha çok modayı takip edip trentlere uyum sağlıyorlar.
Yeni yetişen türbanlı burjuva gençliği, başı açık evlenen genç bir çifte göre 10 kat daha fazla para harcayabiliyor. Bunlar Anadolu kaplanları dediğimiz ailelerin çocukları. Yüzde doksan nakit ödeme yaparlar, çek senet kullanmazlar. Evlerine hepsi saç ve çelikten büyük kaslar yaptırırlar. Helal yoldan kazanılan parayı kendi evlerinde harcamayı israf olarak görmüyorlar.
En fazla 25 yaşlarında türbanlı bir hanım, altında Porsche Ceyonne elinde Swarovski taşlı Vertu telefon, masama iki anahtar koydu, ‘biz bu siteden Pazar günü kardeşimle iki villa aldık, umarım bu yaza yetiştirebilirsiniz’ dediğinde aylardan nisandı. Tanesi 450 bin Euro olan bu villalardan iki gün içinde karar verip almak kendine güveni gerektirir.

Bu söyleşiden iki yıl sonra 17 Kasım 2011 tarihinde Mimar Şafak Çak ile gazeteci Elif Ergun’un da  bir söyleşi yaptığını öğrendim.  (http://www.belgeler.com/blg/2kjf/islami-burjuvanin-ev-halleri) adresinde kayıtlı söyleşide Elif Ergun;’ Tarabya’da bir ev, ev değil saray yavrusu mu desem bilemiyorum,varaklar, aynalar, pırıltılar ve tahtlar, tam 8 taht kurulmuş eve. Evde hayli şatafatlı bir minber var. Swarovski taşın girmediği nokta yok, tuvaletler bile taşlı. Evde taht benzeri koltuğun yanında müzik sistemi ve sahnecik var. Evin sahibi dilerse İbrahim Tatlıses’i, dilerse Sibel Can’ı evde konsere çağırırmış. Şafak Çak şöyle diyor;’ İstanbul’da böyle bir hayat var. Biz bu kesime uzun süre zenci muamelesi yaptık, onların da bir zevki var.

Bu iki haber Başbakan’ın, AKP Gençlik Kolları Kongresinde; “bu ülkede bir zamanlar Müslümanlara bidon kafalılar denildi. Biz bu ülkede çok zulümler çektik… Bu ülkede ‘selamünaleyküm’ diyenler aşağılandı, dindarlık köylülük olarak görüldü, kimse kusura bakmasın artık biz bu ülkede varız, bu ülkenin öz çocuklarıyız” cümlelerini ve o devirleri hatırlattı. ‘Sabreden derviş muradına erermiş’ deyip bu bahsi kapatmak üzereyken, fişlendikçe fişlenen şu fakir ve Allah’ın garip kulları geçince gözlerimin önünden, Şair Şeyhi’nin ‘Harname’ adlı şiirindeki şu mısralar döküldü dilimden:

Gördü otlukta yürür öküzler /Odlu gözler ü ger(i) lü göğüsler
Boynuzu bazısının ay gibi/ Kiminün halka halka yay gibi
Ne yular derdi ne gam-ı pâlân/Ne yük altında hastevü nâlân
Acebekalur tefekkür ider /Kendi ahvalini tasavvur ider.
Ki biriz bunlarla hilkatte/Elde ayakta şekl ü sûrette
Bunların başlarında taç neden /Bizde bu fakr ü ihtiyaç neden
Siz yine de gama, kasavete boş verin. Âşık İsmail Daimi’nin mısralarını 1975’lere gidip Üç Hürel’den dinleyin, ‘sabrın sonu selamettir, gönül sabreyle sabreyle’ yok ben isyanlardayım diyorsanız ‘onlara var da bize yoh mi’ şarkısıyla gösteri yapın ya da “ilmi dileyene, mülkü dilediğime veririm” buyruğunu hatırlayıp Allah’tan ne istediğinizi hatırlayın…

Öğretmenim Ödev Verdi; Bayramlarınızı Yazın

0

Babacığım öğretmenim ödev verdi; bayramlarınızı yazın dedi, bayramlarda neler yapıyorsunuz diye sordu…
Senin yardımına ihtiyacım var, hem de tahtaya kaldırıp anlattıracağını söyledi. Fakat ben iki cümleden başka yazacak bir şeyler bulamıyorum.

Baba elinde okuduğu gazeteyi bırakır ve “öyleyse söylediklerimi iyi dinle” dedi.

“Evde koşturma bir hafta önceden başlardı. Annem Nermin teyzeyle birlikte; halılar yıkanır, tül ve perdeler yıkanır mis kokular içinde kornişlere takılırdı. Ev işleri genel temizlikle beraber üç, dört günde anca bitirilirdi. Sonrasında en sevdiğim hazırlık başlardı, bayramda servis edilecek ikramlar.  Evin ortasında koca koca sofralar kurulur baklava ve şöbiyetler açılırdı. Ertesi gün incecik sarılmış yaprak sarmalar yapılırdı.
Annemle birlikte bayram alışverişine çıkardık. Çoğu zaman annem ve babam kendilerine bir şey almazdı.  Amcan, halan ve bana her bayram muhakkak bir şeyler alınırdı. Hiç unutmuyorum yedi yaşındaydım vitrinde beğendiğim ayakkabıyı aldıkları akşam yastığımın altında ayakkabımla uyumuştum. Genelde alışveriş annemin şu sözüyle biterdi ; “babanıza da şuradan bir çift çorap alalım”.

Arife günlerini deden, amcan ve ben birlikte geçirirdik. Birlikte öğlen namazını kıldıktan sonra kabristanlığa çıkardık. Orada bu dünyadan göç etmiş tanıdığım ve tanımadığım hatta ismini hiç duymadığım akrabalarımız vardı. Babam bize kabir ziyareti adabını o yaşlarda öğretmişti. Sonrasında şehir merkezine geri dönüp şeker ve çikolata alınır tütün kolonyası doldurulurdu.

Sabah erken kalkıp bayram namazına gideceğimizden arife gecesi erken yatardık.

Amcan “yat caz, kalk caz bayram” derdi. Her bayramın arifesinde, ayrı bir sevinçle.

Sabah babam televizyonun sesini biraz açmıştı. Barış Manço’nun “bugün bayram erken kalkın çocuklar” şarkısıyla uyanıyoruz. Cemaat olarak evde sabah namazını kılar, en yeni elbiselerimizi giyerdik. Tatlıdan üç lokma yedikten sonra bayram namazı için caminin yolunu tutardık. Bayram namazından sonra hava şartlarına göre caminin içinde veya avlusunda mahalle bayramlaşması olurdu. Tanımadığım birçok mahalleli cebimize harçlık sıkıştırırdı. Fırından taze ekmeği kapıp sevinçle evin yolunu tutardık. Şimdi bayramlarda çok sevdiğim yere geldik; bayram sofrasına. Odaların ortasında üç tane büyük sofra kurulurdu. Ailenin bütün bireyleri bir arada sevinç içinde sofradaydı.

Yemeğin üzerine bayram kahvesi ikram edilir ve hepimizin dört gözle beklediği bayramlaşmaya geçilirdi. Dedem, babaannem ve sonra sırasıyla amcan, yengen… Adeta büyükten küçüğe sıraya geçilirdi. Bayramlaşan kişi bayramlaştığının sağ tarafına geçer ve sıra o şekilde takip ederdi. Tabi sıranın en sonunda biz vardık. Dedem hediye olarak her bayram bize farklı bir oyuncak alırdı, babaannem mendilin içinde para verirdi. Annem, babam, amcam ve halamda mendilsiz para verirlerdi.

Bayramın birinci gününü dedemlerde geçirirdik. Bizde mahalledeki komşularımızı kapı kapı dolaşırdık. İkinci ve üçüncü günü ise aile olarak dost ve akrabalarımızı ziyaret ederdik. Gittiğimiz yerlerde ikramlarda bulunulurdu. Arabayla gezmemize rağmen çok yorulurduk, tatlı bir yorgunluk anlayacağın” dedi.

Elinde kalem ve defteri dikkatle dinleyen oğluna “peki sen neler yazdın?” diye sordu…
Babacığım ; “bizimde her bayram öncesi, tatil telaşı. Sonrasında otel odasından msn ile bayramlaşma. Bayram dönüşü, alışveriş merkezlerinin gezilmesi”

Baba derin bir sessizlikle beraber şöyle bir yutkundu…

Türkmenistan’dan Gebze’ye Enerji çıkarması

0

 

Türkmenistan Orta Asya’nın ve Türk dünyasının enerji merkezi. Türkiye ile Türkmenistan arasında ilişkiler her geçen gün güçlenerek büyüyor. Türkmenistan ile Türkiye arasındaki ilişkinin iyi olması her iki ülkü için çok önemli. Türkiye’nin doğalgazdaki açığı gelecekte Türkmen gazı ile karşılanacak. Bu konuda iki ülke arasındaki iş birliğinin gelişmesi Türk dünyası içinde örnek teşkil edecek.

Türkmenistan Enerji bakanı Başkent Aşkabat’ın Belediye Başkanı ve Valisinin Gebze bölgesini gelerek Türkiye’nin önemli fabrikalarından Alstom da inceleme yapması ile ilgili Alstom’dan yapılan açıklamada önemli konularına işaret edildi. Türkmenistan’ın üst düzey yöneticilerinin Gebze’deki fabrikaya ilgi göstermesi iki ülke arasındaki ilişkinin gelişmesine de işaret ediyor.

Türkmenistan’a giderek bu ülkede belgesel çekip araştırma yapan başkent Aşkabat’tan Selçuklu devletine başkentlik yapmış tarihi Merv şehrinde araştırma yaparak Türkmenistan gezimle ilgili ayrıntılı bir yazı kaleme almış Türkmenistan’ın Orta Asya’nın  İsviçre’si olduğunu vurgulamıştım. Türkmenistan Cumhurbaşkanının geçtiğimiz aylarda yaptığı Türkiye ziyaretinden sonra Türkiye Türkmenistan ilişkisi ile geniş bir değerlendirmede bulunmuştum. Söz konusu yazımı  http://www.belgeselyayincilik.com/ismail-kahraman/makaleler/orta-asya%e2%80%99nin-isvicresi-turkmenistan%e2%80%99da-devri-alem linkinden inceleyip okuyabilirsiniz.

TÜRKMENİSTAN BELGESELİNİ İZLEDİNİZ Mİ?

Türkmenistan Türk tarihi içinde çok anlam ifade ediyor. Oğuz Türklerinin ata yurdu burası Selçuklu devletinin kuruluşuna başkentlik yapmış tarihi Merv şehri burada. Mevr ve Aşkabat şehrinde kaldığım birkaç gün benim için çok anlam ifade ediyor. Türkmenistan da binlerce yıllık Türk tarihini doya doya yaşadım. Türkmenistan ile ilgili hazırladığım belgeseliwww.belgeselyayinciyik.com adresindeki belgeseller Linkinden izleyebilirsiniz.

Araştırma yazımda da vurguladığım gibi Türkmenistan doğalgaz ve petrol zengini bir ülke ancak enerji alanında iki ülke arasında büyük kopukluklar var. Bugün hem Türkmenistan da hem de Türkiye’de binlerce Türk ve Türkmenistan vatandaşı yaşamasına rağmen, ticaret hacmi de istenilen seviyede değil. Ticaretin gelişmesi için özel çalışmalar yapılması iki ülke arasındaki üst düzey heyetin karşılıklı ziyaretleri ticareti de artıracaktır.

Gebze de kurulu Alstom fabrikasına Türkmenistan üst düzey devlet yöneticilerin ziyareti ile ilgili yapılan basın açıklamasında özetle sizlerle paylaşıyorum. Ümidimiz ve beklentimiz Türkiye Türkmenistan ilişkileri daha da gelişir ve güçleşerek büyür.

 

TÜRKMENİSTAN ENERJİ BAKANI ALSTOM TÜRKİYE?Yİ ZİYARET ETTİ

 

Türkmenistan Enerji Bakanı Murad Artıkov ve Aşkabat Valisi ve Belediye Başkanı Şamuhammed Durduliyev, Çalık Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Çalık, Çalık Enerji CEO’su Osman Saim Dinç ve Çalık Holding üst düzey yöneticileri ile birlikte Alstom’un Gebze’deki Güç Transformatörleri Fabrikası’nı ziyaret etti.

Dünyanın önde gelen güç transformatör fabrikalarından biri olan ve üretiminin %85 ini ihraç eden Alstom Gebze tesisini yerinde görmek isteyen heyete; Alstom Türkiye Ülke Başkanı Adil Tekin, Alstom Grid SECA (Güney Avrupa/Orta Asya) Ticaret Başkan Yardımcısı Tunç Tezel ve Alstom Grid Türkiye Anahtar Teslim Sistemler Ünitesi Genel Müdürü İlter Cambazoğlu eşlik etti.

Alstom Grid Türkiyen?in bölge ve dünyadaki referansları hakkında Türkmenistan Enerji Bakanı Murad Artıkov liderliğindeki heyeti bilgilendiren Alstom ekibi,  fabrika gezisi sırasında fabrikanın üretim süreçleri, kapasitesi ve kalitesi ile ilgili detaylı bilgi verdi.

Gezi boyunca, Alstom Gebze fabrikasının alanında dünyanın en büyüklerinden biri olduğunu ve dünyadaki sayılı akredite test laboratuvarlarından birinin burada bulunduğunu öğrenen Artıkov; fabrikanın Türkmenistan’ın ihtiyacına uygun gerilim ve güç seviyelerinde muazzam bir referansı olduğunu görmekten dolayı memnunluk duyduğunu ifade etti.

Çalık Holding yetkilileriyle birlikte gelen Murad Artıkov ve Türkmenistan ekibinin ziyaretinden dolayı mutlu olduklarını söyleyen Alstom Türkiye Ülke Başkanı Adil Tekin; Gebze’deki Güç Transformatörü Fabrikası’nda gurur duyduğumuz dünya standartlarındaki ürün ve hizmet kalitemizi Türkmenistan heyeti ile paylaşma fırsatı bulduk, ziyaretlerinden dolayı kendilerine ve Çalık Holding yetkililerine teşekkür ediyoruz? dedi.

 

Geçtiğimiz günlerde 36.000 MVA üretim kapasiteli Gebze tesislerinde dünyanın en büyük 3 fazlı ayarlı şönt reaktörünü üreten Alstom Grid Türkiye,  Nisan ayında da Alman Demiryolları için dünyanın en büyük konverter transformatörünü üretmişti. Firma 2010 yılında ürettiği dünyanın en büyük ark ocağı transformatörü (300 MVA) ile de rekoru hala elinde tutuyor.

 

Alstom Grid Türkiye Gebze tesisi; kalite standartları, modern üretim teknikleri ve kapsamlı test laboratuvarları ile güç iletimi alanında sadece Türkiye’de değil dünya genelinde öncelikli tercih ediliyor. Üretiminin yaklaşık %85 ini dünyanın dört bir yanındaki ülkelere ihraç eden firma elektrik iletim ve dağıtım alanında ihracat şampiyonu.

Evet, sonuç olarak Türkiye Türkmenistan dost ve kardeş iki ülke bir başka ifade ile iki devlet bir millet. Ama ne acıdır Türkiye, Türkmenistan doğalgazını Rusya üzerinden alıyor. Ticaret hacmi istenilen seviyede değil. Türkmenistan devletinin üst düzey yöneticilerin Gebze’ye yaptığı bu ziyaret ticari gelişmelere ivme kazandırır. Türkmenistan gerçekten Orta Asya’nın İsviçre’si.

 

 

Yardımlaşmak…

0

 

İnsanoğlu her an yardıma muhtaç duruma düşebilir. O halde her an yardıma hazır olmalıdır.

İnsanların en çok yardımlaştıkları dönem, Ramazan ayıdır. Fitre ve zekât, genellikle bu ayda verilir. Bu ayda insanlar yardımlaşma konusunda birbirleriyle âdetâ yarış halindedirler. Bu heyecan içerisinde bâzı inceliklere yeterli ölçüde dikkat edilmediği de gözlenmektedir.

Yardımsever olmak, hepimiz için bir insanlık görevidir. Bâzı kişi ve kurumlar, yardım organizasyonlarını gösteri hâlinde gerçekleştiriyorlar. Çok az da olsa, reklam maksadıyla gösterilerde ölçünün kaçırıldığı da olabiliyor.

Temelinde İslam bulunan kültürümüze göre, sağ elle yapılan yardımdan sol elin haberinin olmaması gerekir. Yardım edilen kişiyi, sağ göz görüyorsa yeterlidir. Sol gözün görmese de olur.

Fâtih Sultan Mehmed Han, kendi ifâdesiyle; ‘Alın terimle kazanmış olduğum paradan inşa ettirdiğim imarethânelerde, şehit akrabalarına ve İstanbul’daki fakirlere yemek verilsin.’ Cümlesinin yer aldığı vakfiyesinde, yemek yardımının nasıl yapılacağını da belirtiyor:  ‘Yemek yemeğe bizzat gelmesinler. Güneşin loş bir karanlığında ve kimse görmeden, kapalı kaplar içerisinde evine götürülsün.’

Yardım kültürü Türklerde öylesine gelişip kök salmıştır ki, câmi avlularının kuytu bir köşesinde yardım taşları vardı. Sütun halindeki taşların duvar tarafında derince ve tas gibi oyuk bulunurdu. Durumu müsait olanlar, sadaka taşının oyuğuna yardım parasını bırakır, ihtiyaç sâhipleri de gelip ancak bir günlük ihtiyaçlarını, bu taslardan alırdı. Hiç kimse, bir günlük ihtiyacından fazlasını alma tenezzülünde ve aç gözlülüğünde bulunmazdı.

Yardımlaşma, çay ocaklarında bile zerâfetle uygulanırdı. İmkân sâhiplerinin, çaycıya şöyle seslendikleri duyulabilirdi: ‘Hâzım Ağa, 5 çay parası al. 2’si masaya, 3’ü askıya!’ Çay parası ödeyemeyecek kadar fakir olanlar da; ‘Efendi Ağam, bana bir çay getir, askıdan olsun‘ Derlerdi. İkramda bulunan kime ikram ettiğini, çayı için fakir ise, kimin ikramından yararlandığını bilmezdi.

*   *   *

15 Ağustos 1913 tarihinde, Bayburt’ta kaymakam olarak görev yapan Tunalı Hilmi Bey’in önderliğinde bir dernek kuruldu. Adı: ‘Müslüman Dilendirmezler Cemiyeti

Ana tüzüğünde cemiyetin maksadı şöyle açıklanıyor: ‘Hastalık, felâket, uğradığı bir kazâ sonucu sakat kalmış veya talihsizlikler sebebiyle çalışma gücünü kaybetmiş insanların dilenmesini engellemek.’ Tüzükte ayrıca; ‘İşsizliği bahâne ederek dilenciliğe girişmiş veya girişecek olanlara iş bulmanın, sadakanın en makbulü sayıldığı…’ ve fakat ‘Cemiyetin her işsize iş bulmaya borçlu olmadığı…’ belirtilmişti.

Tüzüğün başka bir maddesinde; yardımların ne şekilde yapılacağı ve gizlilik prensiplerine ne şekilde uyulacağı hakkında âmir hükümler bulunmaktadır.

İslâmiyet yardımlaşma dinidir. İslâmiyet’in tebliğinden önce de sonra da hiç bir din ve fikir sistemi, İslamiyet kadar yardımlaşma konusuna eğilmemiş yardım anlayışını ve bu anlayışın uygulanışını bu kadar geniş boyutlara ulaştıramamıştır.

Yardımlaşma konusu, hem Kur’an-ı Kerim’de hem de Hadis-i Şerif’lerde bütün Müslümanlara emrolunmuştur. Çünkü yardımlaşma, toplum halinde yaşamanın hem gereği, hem de sonucudur. Huzurlu, güçlü ve sağlıklı bir toplum oluşturmanın en önemli şartlarından biri, yardımlaşmadır. ‘Zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız‘ emrini veren Cenab-ı Allah, yardım konusunu da kolaylaştırmış, maddî ve aynî yardımda bulunamayacak kişilerin, dille de yardımda bulanabileceği müjdesini vermiştir. Bu şekildeki yardım, dua olabilir, iyi bir temenni olabilir, gönül alıcı bir söz olabilir, hatta bir tebessüm bile olabilir. Daha da kolayı var: kötülük yapmamak, herhangi bir kişinin, zararlı olmayacak herhangi bir işine engel olmamak da yardım sayılmaktadır.

Yardım, iyiliktir. İyilik öyle bir tohumdur ki bir kaya parçasının üzerine bırakılsa bile orada yeşerir.

Yardım etme imkânınız ve yardım edenleriniz bol olsun aziz ve muhterem okuyucularım.

 

 

Okumaktan Murat

0

 

Kitabı okuyor, harfleri tanıyor, kelimeleri biliyor, cümleleri anlıyor; fakat yazanı kabul etmiyor, tanımak istemiyor, o yokmuş gibi hareket ediyorsak; harfleri tanıyıp da okumayı henüz sökemeyen çocuklara döneriz. Buna da her halde okumak denmese gerek.

Oysa bir harfin kâtipsiz yazılamıyacağı ne kadar açık bir gerçek değil midir? Kitaba evet, yazana hayır! Yapılana evet, yapana hayır! Yazılana evet, yazana hayır! Söylenene evet, söyleyene hayır diyenler; cehl-i mürekkep içinde yani çifte cehalet ve bilmezlik içinde bocalıyorlar demektir.

Bunlar harfleri tanıyıp da kelimeleri henüz sökemeyen çocuklar gibidirler. Harfleri tanımak okumak değildir. Okumaktan murat; böyle okumanın da, bir başka  okunması olduğunun farkına varmaktır.

X

“Hem okuyor olmak, hem okumuyor olmadığımı okumanın çelişkisi”
Ortaya koyuyor okumanın püf noktasıyla nedir insanın ilişkisi

X

Okumayı bilmeyen için, kitap sayfalarındaki harfleri görmek, bir şeye yaramadığı gibi, etrafımızda her biri harf ve kelimeler hükmünde olan şeyleri görmek de, bir şey ifade etmez. Bu durumda, insanın bakar kör olmaktan ne farkı var a canlar?

Nasıl ki, koyun da kaval dinler sırasında, insan da
Ama insanı, için için oynatan, bir sır var canda

X

Yunus Emre de çok güzel belirtir; okumaktan muradın ne olduğunu.

İlim, ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Bu nice okumaktır?

X

O halde: “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku!”

İşte bu kendini bilme, bizi Yaratanı bilmeye götürmelidir ki, işte asıl okumak budur. Zaten okumaktan murat; kişi kendini bilmek; kendinde Rabbini bulmaktır. O bilişle vuslatı tatmak. Onun peşinde koşmakla geçirmektir ömrü be canlar!

“Yoksa hayvan ve câmid (cansız) hükmünde insan olmak ihtimali var!”

X

Ama unutulmasın ki:

Okumaya iten insanı, bil ki ancak ilgidir
Sonrasında oluşan, en kıymetli şeyse, bilgidir.

X

Yine unutulmasın  ki: Bilgi başka, bilgiyi kullanmak; daha başka bir şeydir.

Nitekim bu hususu Sn. Senai Demirci veciz şekilde ve büyük bir cesaretle vurgulayarak dile getiriyor:

2017

“Okudukça, aslında okuma bilmediğimi anladım.” Diyor ve devam ediyor, çarpıcı tespitine:

“Okuma bilmediğim zamanlar, beyaz sayfalar üzerinde sadece kara renkli mürekkep ya da boya lekeleri görüyordum. O kara lekelerin benim için bir  ‘HARF’e dönüşmesi, onların sırf kendilerini değil, kendilerinden başkasını gösterdiklerini anlamamla başladı. Sonra harfleri birbirine vurdurmayı öğrenmiş ve böylece harflerin gösterdiklerini görmeye başlamıştım.

“Sözgelimi, şimdi karşıma ‘ağaç’ kelimesi getirildiğinde, ne ‘a’ harfini ne ‘yumuşak g’ yi telâffuz ediyorum; harfleri görür görmez, hiç üzerlerinde durmadan derhal  ‘ağaç’a atlıyorum.”

Okumaktan muradın ne olduğu ise şu satırlarında açıklığa kavuşuyor:

“Demek diyor, okumak gözümün gördüğüne razı olmamaktı. Okumak, gördüğümün gösterdiğine bakabilmekti. Okumak, gözümün göremediğini görebilmekti.

“Öyleyse her şeyi, her şeyden önce de kendimi, başkasının mânâsını gösteren bir harf diye bilmem gerekiyordu.”

 

2018 – 2019

 

 

 

Ortadoğu Oyunu ve Yanlışlar

0

 

Sınır değişiklikleri doğuracak bir dönemden geçiyoruz. Güney sınırlarımızda Irak’dakine benzer bir dönüştürme faaliyeti apaçık ortadadır. Terörle mücadelede çözümü Erbil’de arama ve Barzani’den destek bulma adına Dışişleri Bakanı Erbil’e gidiyor. Kısaca düşmanı dost kabul etme yanlışı sürüyor. Durumu kurtarmak için program dışı Kerkük ziyaretine sığınılıyor.

Görüşülen kişinin hedefi bütün Kürt’leri birleştirerek ve PKK ile de işbirliği yaparak, Suriye’nin kuzeyinde açılacak koridorda mahalli bir yönetim kurmak ve bunu Irak’ın kuzeyi ile birleştirmek… Daha sonra sırada İran ve Türkiye’den toprak kazanımı var.

Bize Suriye’deki muhaliflere destek çıkmamızı, hatta bizi kullanmak isteyenler, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye için tehdit oluşturan terör örgütüne müdahaleye izin vermiyorlar, BM kararları gerekir diyorlar. Suriye’den gelenleri yedir, içir, yatır, kamplar kur, buzdolabı ver ama görevinin dışına çıkma talimatı alıyoruz.

Irak’ın kuzeyindeki yanlıştan sonra, Suriye’nin kuzeyinde yeni bir Kürt özerk bölgesine izin vermeyecek isek; Oslo ve benzeri müzakere sürecinin sürdürülmesinin, açılım ve saçılımlarla, tavizlerle bölücü terörü azdırmanın ne anlamı vardı? Terörle mücadele edenlerle mücadele etmenin zararlarını görüyoruz.

Kürt sorunu diye takdim edilen dün ve bugün dıştan yönlendirilen ırkçı bölücü hareketin amacı bellidir. Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de insan hakları ve demokratikleşme örtüsü altında merkezi devleti budama, mahalli derebeylikler, özerk bölgelerin yolunu açmak, sonra da bu dört ülkedeki özerk bölgeleri birleştirerek konfederal bir Kürt devleti kurmak… Ne enteresandır ki, Esad yönetimini PKK ‘yı destekler hale soktuk.

Biz ayrılmaya ve bölünmeye karşıyız diyenler, şimdi İslamcı-Kürtçü bir milletvekilinin ağzından TBMM’de konfederal bir Ortadoğu devletini seslendiriyorlar. Biz içe dönük mesajlar vererek ve bağırıp çağırarak yine seçmene hoş görünmeye çalışıyoruz. Daha da üzücü ve düşündürücü olarak, Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesinde, küresel gücün politikalarına uygun olarak “Yerel Yönetimler Temel Yasası” ve benzeri yasaları çıkarmakla yeni Türkiye için Yeni Anayasa yapmakla uğraşıyor ve uğraştırılıyoruz. Devleti ve milleti çözmek için bir şeyler yapmaya zorlanıyoruz. Geleneksel ve doğru olarak mezhepler üstü kalan politikalarımızı içeride ve dışarıda değiştiriyoruz. Adeta mezhep çatıştırması peşinde olan oyun ve tezgâhların önünü açıyoruz.

Ortadoğu’yu kaynayan kazan haline getiren, kan döken, camileri bombalayan işgalci ABD’nin elçi ve konsoloslarına Üsküdar’da iftar çadırlarında yemek dağıttırıyoruz. Üsküdar’da ramazan faaliyetlerinde yer alan bir oyunda bu maskeli diplomatları Hacivat-Karagöz rolüne soyunduruyoruz. Yine de şükredelim; ya bunlar birden İslam’a ilgi duyduklarını söyleyerek farklı ve olmadık bir kılığa girmek isteselerdi; acaba nasıl bir manzara ortaya çıkardı?

 

 

Kendini Çağdaş Görene Bak

0

 

Hakkımda tutulan fişteki iddia, Anayasa’da tanımlanan; “din, dil ırk, cinsiyet ve inanç ayrımcılığı” suçu kapsamına girer. Devrin Milli Eğitim Bakanı, her ne hikmetse bu iddiayı delillendirmek üzere hakkımda soruşturma açmıyor. Fişi eline alır almaz, esas duruşa geçip topuk selamı eşliğinde ve yüksek perdeden: “emredersin komutanım!” deyip işlem tesis ediyor, iş mahkemeye intikal edince, tesis ettiği işlemi ‘onlar emretti, ben yaptım’ demek yerine; “Cumhuriyete karşı artan tehlikeler karşısında Milli Eğitimde başlatılan çağdaşlaşma” gibi caf caflı cümleler kuruyor.

Hukukun üstünlüğünün göklere çıkarıldığı çağda, çiğnediği hukuk karşısında ‘ben çağdaşım, o irtica yanlısı’ diyen şu kafaya bakın!

Bu komik iddiaya cevaben: “Cumhuriyet için benim gibi görevliler ve vatandaşlar tehlike oluşturuyorsa, Cumhuriyet çoktan çökmüş demektir. Vatandaşını tehlike olarak gören rejim, Cumhuriyet değil başka bir şeydir!”

Çağdaşlaşma, sanayi çağından bilgi çağına geçmekle olur. Yöneticilik alanında 14 sene boyunca yurt içi ve yurt dışında onlarca eğitime katıldım ve bir o kadar ödül aldım.

14 sene önce ayrıldığım okulda “T” cetveli, pergel ve gönye ile teknik resim çizimi öğretiyordum, şimdi bilgisayarla çizim öğretiliyor ve ben bunu bilmiyorum.

Yönetim bir sanattır, yöneticilik deneyimi olmayan öğretmen benim yerime yönetici olarak atanınca ve yeni teknolojilerden haberi olmayan ben, okula öğretmen olarak atanınca bunun adı çağdaşlaşma oluyor! Cümleleriyle Bakanlığın çağdaşlaşma anlayışını mahkemenin takdirlerine sunuyorum.

Bakanlık, her seferinde mahkemelerden hak ettiği cevabı alsa da, ‘su arka gelinceye kadar kurbağanın gözü patlarmış’ misali bu süreçte yaşadıklarımıza, ‘düşenin dostu olmazmış’ atasözünün doğruluğu eklenince; “Biz batağa köprü olduk son gelenler geçti bizi” deyip çekildik izzeti ikbal ile Bab-ı Hükümetten.

Kandırılmak isteneni kandırmak kolaydır. Batı Çalışma Grubunun gücünden yararlanmak isteyenler, onları yalan yanlış bilgilerle kendi istekleri doğrultusunda kullandılar.

Bu nedenle fişlemeyi yapanlar kadar, onları kullananlar ve bu duyumlara göre işlem yapıp hukuksuzluğu ve haksızlığı dayatanlardan hesap sorulmalıdır.

Adalet istemek mağdur edilen her vatandaşın hakkı, adaleti tesis etmek devletin ödevidir.

Askerlerin vatan sevgisinden şüphe edilemez ama bu sevginin dozunu ayarlamada sorun yaşadıkları bir gerçek. Nedense sevgileri büyüyünce ihtilal oluyor! Ellerindeki güç zaaflarıyla birleşince başkalarının kışkırtmasına çabucak alet oluyorlar.

Müslüman kimliğimizle Ordumuzu Peygamber ocağı, Milletinin bir ferdi olarak da kendimizi asker biliriz. Bu nedenlerle askerlerle problemim olmadı ama askeri idarelerle pek geçinemedim. Şimdilerde kimsenin adını anmadığı 12 Mart döneminde de, benzer iddialarla bir süre askeri gözetim evinde misafir etmişlerdi!

Hakkımızdaki iddiaların dayanağı ‘irtica’ ve ‘Atatürkçü’ kelimelerine gelince; bir kul olarak Allah’ın huzurunda mücrim gibi titrerken, bunlar ‘irtica yanlısı’ diyor. Allah cennetlik ve cehennemlik ayrımını bunlara yaptırsa biz çoktan cennetliğiz!

Peki, irtica ve Atatürkçülüğün, eni nedir, boyu nedir? Var mı bir ölçüsü? Mesela, ben Müslüman’ım diyen herkes irticacı mı? Bayramdan bayrama namaz kılınca mı, beş vakit namaz kılınca mı irticacı olunuyor? Atatürkçülüğün ölçüsü içki içmek ve İslam düşmanlığı yapmak mıdır? İçki içemeyen ve Müslüman olan biri Atatürk’ü sevemez mi? Mesela Atatürkçü sayılmak için onuncu yıl marşını ezbere bilmek ve rozet takmak yeterli mi, yoksa bir kulübe üye mi olmak gerekiyor?

Manisa Milli Eğitim Müdürlüğüne ait fişlemelerde enteresan bir durum dikkat çekiyor; fişlenenlerin tamamı Milliyetçi ve Müslüman’ım diyen yani ‘ülkücü’ olarak tanınan kimseler, fişlenenler arasında salt İslamcı kimliğiyle öne çıkan hiç kimse yok. Fişlemeler ve görevden almalar, MHP’nin Hükümet ortağı olduğu, Başbakan yardımcısının Başbakan Ecevit’e sandalye tuttuğu dönemde yapılıyor.

Meselenin esası omurgalı insan olmakla alakalı. Siyasetçinin, adamı litreyle suyu metreyle ölçtüğü dönemlerde, yetkilerini yerel siyasetçilerin emrine vermeyen yöneticiler barındırılmaz.

Siyasetçinin istediği, ‘yalan da olsa gönlüme göre konuş, yanlış da olsa istediğimi yap’ olunca, Allah’a kul, Peygambere ümmet olan ve kendini milletten başka kimsenin hizmetine sunmayan görevlilerin, başka bir suç işlemelerine gerek yoktur, tehdit altında yaşamayı çoktan hak etmişlerdir. Çünkü ‘Türkiye’de hiç bir başarı cezasız kalmaz’…

Maalesef Türkiye’de sistemin arızalarını gidermeye çalışanlar değil sistemin arızalarından geçinenler iyi vatandaş oluyor.

Yaratılanı, Yaratan aşkına sevenler, hizmetiyle şereflendiklerinin hak ve hukukunu koruyanlar ve işini adaletle yapanlar, cüzamlı muamelesi görüyor.

Bu ne şeref! Şahit ol Yarabbi!

 

 

 

İçimize Kurt Düştü!

 

Türkiye’nin bir kesimi ateş altında. Kendi toprağımızda, bize racon kesiliyor. Yollarda kimlik kontrolü, karakollar ateş çemberinde. Ve her gün şehit haberleri…

Dış politika iflas etmiş. Hayalci dış politikanın mimarları kürdistan tasdiki için Kerkük yollarında. Arap Baharı evrim geçirerek kürt baharına ondan sonra da Türk baharına dönüşmek üzere…

Kıbrıs’ta nelerin olduğu meçhul, Ege’deki Türk Adalarına Yunan bayrağı dikiliyor… İktidar ile ana muhalefet yazıldığı söylenilen yeni anayasadan  “TÜRK” kavramını çıkarmak için işbirliğine girişmiş. Türk Ordusuna karşı yürütülen kampanya hisseli harikalar kumpanyasına dönmüş durumda.

Medya, psikoloji savaştaki tetikçiliğini üstün bir maharetle sürdürüyor. Obama elindeki beyzbol sopasıyla sanki RTE’ye değil Türk Milletine güç gösterisi yapıyor.

Eğitim sistemi çökertilmiş, memleket laik-dinci bölünmesine sokulmuş, misyonerler  azmış, kilise açılışları patlamış, tertiplerin bini bin para… Ekonomi raydan çıkmış, cari açık sıkıştırıyor ve yeni vergiler yolda. Aklı başında olan vatandaş, halim ve yarınım ne olacak diye kara kara düşünüyor.

Başımıza gelen her türlü musibet, daha beteri  var baskısı ile kanıksanmış durumda. Şehitler bile can acıtmıyor gibi duruyor…

Şemdinli için yazı tura atanlar bile var. Türkiye yeni Şemdinlilere ve yazı turalara gebe… ABD ve AB destekli, cemaat ve tarikat orjinli, muhafazakar demokrat ve de İslamcı iktidar çaresiz… Olaylar geliyor da geliyor.

Müslüman Türk Milleti şaşkın… Mübarek Ramazan ayını sabırla, şükürle ve huzurla mı geçirsin yoksa hükümetin aczi karşısında bitmez tükenmez sorunlarla nasıl baş edeceğini mi düşünsün?

Mahalle camiinin imamı ve müezzinin “hele bir Müslümanlar iktidar olsun” sözü artık karın doyurmuyor. Evde uyuyamayan vatandaşa, cemaat sohbetleri ve tarikat zikirleri çözüm getirmiyor… Çünkü sorunlar ağırlaştı. Eskiden dert ekonomi ağırlıklıydı şimdi siyasal yöne kaydı… TOKİ, duble yol, hızlı tren, metrobüs, erzak, kömür, iftar çadırları, sosyal yardım destekleri vs. çözmüyor bu işi… Cemaate kapak atmakla bitmiyor bu iş… Başka şeyler geliyor. Mahalle imamı yetmiyor, müezzin çaresiz !!!

Bir şeyler oluyor… Çaresizlik var. Olaylar ve çözümsüzlükler  üst üste geliyor. Üstün akıl vehm edilenler , topu taca atıyor…

İslamcı muhafazakar demokratların, iktidar olurken, küresel  efendilerden  aldıkları destek sebebiyle elleri kolları bağlı… Daha fazla taviz için bastırıyorlar. Onları özelleştirmeler, gayri menkul satışları, maden imtiyazları, ödediğimiz faizler kesmedi… Elde verilecek kuru vatan toprağından başka bir şey yok. Ama olsun be, seccadeyi serecek toprak varsa yeter bize… Direnmeye ne gerek var? Irak’ı görmüyor musunuz? Bizim sıkıntımız başörtüsü ve imam hatip açmak, gerisi boş…

Kurşun gibi olaylar yağıyor… Türkler şaşkın, boşta yakalandılar, cennetle kandırıldılar, ellerindeki vatandan da olmak üzereler. Belki de cenneti ararken mezar bile bulamayacaklar. Yakın tarihte olmadı mı bunlar?

Bir şeyler var… Bir şeyler oluyor… Türk Milletinin içine kurt düştü. Parası pulu olanda, fakir fukara da aynı dertlerden uyuyamıyor. Her birinin derdi aynı. Bak teslimiyet neler getirdi?

Dimyada pirince giderken evdeki bulgurdan olmayı düşünmeye başladık… Ne olacak şimdi halimiz? Cenneti kazanalım derken evden barktan, yazlıktan, arabadan mı olacağız acaba? Eyvah!!! Hele bir mahallenin imamına sorsak, belki o bilir? O demiyormuydu bize” bu partiye oy verin” cennetinizi kazanın diye?

Olsun be, biraz şehit mehit veririz borçlanırız da amma Çamlıca tepesine camiyi diktik mi değmeyin keyfimize !

Yok yok arkadaşlar… Bir şeyler oluyor. İçimize kurt düştü….