26.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1070

Kandıralılar İftarda Gölcük Sahilinde

0

 

Yemek vermek, iftar vermek, ikram etmek kelimeleri ile adını yan yana görmeye alışık olduğumuz Kocaeli Kuyumcu ve Sarraflar Odası Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Onur Altaş, Kandıralılar Derneği yöneticilerine Gölcük Kavaklı sahilinde iftar verdi. Davetliler arasında bulunmaktan dolayı son derece keyif aldığım güzel bir gecede geç saatlere kadar sohbet ettik, bir kaç aydır iş yoğunluğu münasebetiyle görüşemediğim Kandıralı arkadaşlarımla ve büyüklerimle de görüşüp hasbihal etme fırsatı buldum.

Onur Altaş, Belediye İşhanı’nda Altaş Gold olarak ticari faaliyetini sürdürürken aynı zamanda kentin sosyal yaşamına katkı veren, sivil toplum örgütlerinde görev almaktan çekinmeyen Kandıralı genç işadamı. Güler yüzlü, pozitif kişiliği ile her ortamda kısa sürede fark edilmesi onu farklı yapan özelliği.

Bir kaç senedir Kandıralılar Derneği faaliyetleri münasebetiyle tanışıyoruz. Geçen sene yine böyle bir iftar yemeğinde “Bugün altına yatırım yapılacak en doğru zamandır. 2012’nin ilk çeyreğinde görülecektir ki en çok kazandıran yatırım aracı altın olacaktır. İşçiliği az olan ve ayarı yüksek altın, alırken de, satarken de sahiplerine kazandırmaktadır” deyince dikkatleri üzerine toplamıştı. Kuyumcular ve Sarraflar Odası’nın Fiyat Belirleme Komitesi Başkanı olarak bu cümleleri söyleyince etkisi biraz daha fazla olmuştu.

Bu Ramazan’da da Onur Altaş’ın iftar yemeğine davet edilince yine böyle yönlendirici bir konuşma yapacak mı diye merakla bekledim ama yapmadı, galiba geçen sene söyledikleri bu sene için de geçerli.

Kocaeli Kandıralılar Derneği, Kandıra’nın yetiştirdiği önemli şahsiyetleri bünyesinde barındırıyor. Kandıra’nın dışında yaşayan pek çok ünlü Kandıralı ile dernek vesilesiyle tanıştık. Benimle birlikte Kandıra’nın yerlileri de böylesine güzel değerlere sahip olduklarını dernek faaliyetleri sayesinde öğrenmişlerdir herhalde. Bu faaliyetlerin özellikle Kandıra’nın gençlerinin özgüvenlerinin yükselmesine katkı yaptığını, daha faydalı ve daha özellikli görevlere talip olma noktasında onlara cesaret verdiğini düşünüyorum. Dernek, basılı medya, internet ve sosyal medyayı kullanarak Kandıra’nın adını, Kandıra’da yapılan güzel çalışmaları dünyanın her yerine duyurmaya gayret ediyor.

Kandıra’da iki sene önce bir topluluk daha ortaya çıktı. Kendilerine Genç Kandıralılar diyen bu arkadaşların hepsi adından da anlaşılacağı üzere genç. Birçoğu Kandıra’da çalışıyor, ticaretle uğraşıyor, bazıları İzmit’te çalışıyor. Saygılı, makul ve çalışkanlar. Kandıra için de bir şeyler yapma gayreti içerisindeler. Kandıra’nın dışındaki ilçelerde, civar şehirlerde de faaliyetler yaparak bölgeyi tanımaya çalışıyorlar. Önümüzdeki yıllarda bu bölgede daha aktif olmaya niyetliler, şu anda pişme sürecinde olduklarının bilincindeler. Toplantılarda karşılaştıkça hemen hemen hepsiyle tanıştık. İftarda Genç Kandıralılar Topluluğu’nu temsil etmek üzere Serkan Bebek, Volkan Bulgurcu ve Giray Buran vardı. Bu arkadaşlar gelirken iftardan sonra ikram edilmesi için Kandıra’dan karpuzlar getirmişler. “Niçin kendi karpuzlarını getirdiler?  Kandıra’dan başka yerde yetişen karpuzu yemiyorlar mı acaba?” sorularının cevabını henüz öğrenemedim ama karpuzlar güzeldi, yemekten sonra ikram edildi, afiyetle yedik.

Kandıralılar örgütlü, toplu yaşamayı seviyorlar. Bu sene yeni bir topluluk daha ortaya çıkmış. Geçen hafta yapılan Kandıralılar Derneği geleneksel iftarında da isimleri zikredildi ama haklarında bilgi alma fırsatım olmamıştı. Bu yeni topluluğun ismi Dartı Sevenler Topluluğu. Donanma ve Tersane Komutanlığı’nda çalışan Kandıralı ve Taşköprülülerin yani manav tabir edilen yerleşik Türklerin kurduğu bir topluluk. Sonra burada çalışmayanlardan da üyeler alarak topluluğu büyütmüşler. İftarda Dartı Sevenler Topluluğu’ndan da temsilciler vardı. Bu sefer hem dartı hakkında hem de topluluk hakkında bilgi sahibi oldum.

Dartı, sütün kaymağı kaynatılarak elde ediliyormuş. Kandıra ve civarında yapılan geleneksel bir yiyecekmiş. Tariften anladığım kadarıyla kahvaltıların vazgeçilmezi… Görüp de yemeden kafamda dartıyı tam olarak bir yere oturtmam zor. Biz hocalar bir şeyi şekil çizerek ya da somutlaştırarak anlatmayı seviyoruz. Dartı Sevenler’den birisi dartı yemeye davet ederse hem görmüş, hem tadına bakmış olurum, daha iyi anlaşılır.

Donanma ve tersane çalışanı Kandıralılar ve Taşköprülüler de hem bu geleneksel yiyeceği yaşatmak, duyurmak, hem de kendi tabirleriyle “dartı yiyerek büyüdükleri için” bu lezzetli yiyeceğin etrafında güzel bir sosyal topluluk oluşturmuşlar. Bir yiyecek etrafında oluşan topluluk olarak oldukça ilginçler. Şakir Akçer, Emin Ayaz ve Cavit Sözer ile tanışmaktan mutluluk duydum, neşeli, sevecen insanlar.

Geçen yıl olduğu gibi bu sene de misafirler arasında eski Merkez Hakem Kurulu Başkanı Mustafa Çulcu da vardı. Mustafa Bey, anlayabildiğim kadarıyla hakemlik yapmadan önceki dönemde askermiş. Futbol ile pek ilgili olmadığım için detaylıca bilmiyorum ama MHK başkanlığı yapmasının yanında renkli kişiliği ile de bilinen ve sevilen bir hakemmiş. Yanımda bulunan İnşaat Yüksek Mühendisi Dr. Mithat Bora Bulut kendisi ile özellikle resim çekildi. İftardan sonra aklımızda en çok Mustafa Çulcu’nun anlattığı eğlenceli hatıralar kaldı. Mustafa Hoca konuşmasında Kandıralıların vefasına vurgu yaptı. Kocaeli’den yetişmiş değerlere gösterdikleri vefadan bahsedip kendisini “çakma” Kandıralı olarak kabul ettiğini söyledi. Kandıralıların her davetine özellikle icabet etmeye özen gösterirmiş.

Onur Bey, iftar için mekân olarak Gölcük Kavaklı sahilindeki Tropikal Cafe’yi seçmiş. Kandıralılar Derneği geleneğinde yemekli etkinlikler genelde İzmit merkez civarında oluyor ya da Kandıra sahillerinde. Bu sefer farklı bir seçim yapılmış ama seçilen mekân çok güzeldi. Bu kadar kalabalık bir Kandıralı grubu ile Gölcük sahiline adeta çıkarma yaptık. Kandıralılara İzmit de dar gelmeye başladı anlaşılan.

Cemiyetçiliğin de kendi içinde bazı raconları var. Cemiyet erbabı ile bir bölgeye gidildiğinde o bölgenin cemiyet hayatındaki özel karakteri kim ise ona telefonla bilgi verilir, bölgesine girilmeden önce bir nevi izin alınır, eğer toplantının şartları uygunsa toplantıya dâhil edilir. Âdem Ellibeş Ağabeyimiz de Gölcük’te böyle bir konumda. Âdem Abi hepimizin olduğu kadar Gölcük Belediye Başkanının da abisi ve Gölcük Spor’un Genel Kaptanı. Gerekli bilgi verilmiş, izni alınmış ve yemeğe davet edilmişti. İftarda onunla da görüşme şansımız oldu.

Bu racon sahibi abilerin bir diğer özelliği de hikmetli sözler söylemeleri,  hoşgörülü, güler yüzlü olmalarıdır. Âdem Abi, Kandıralıların birlik ve beraberliğine gıpta ile baktığını söyledi, devamı için dua etti. İçinde bulunulan toplumun gençleri ile yaşlılarını bir araya getirmenin, bir kaç nesli bir arada toplamanın ne kadar kıymetli bir gelenek olduğunu belirtti. Bu güzellikleri Gölcükte aynı tadda devam ettiremediklerini, Kandıralıların ortaya koyduğu bu görüntünün örnek alınması gerektiğini söyledi.

Bana göre Kandıra’nın en renkli delikanlıları şüphesiz ki Turan Sarı ve Günay Gülcü’dür. Turan Sarı, Kandıra’da belediye başkanlığı da yapmış, siyasi çalışmaları olmuş bir büyüğümüz. Günay Gülcü, sanayici işadamı. Gençliği Avrupa’da geçmiş, siyasi hedeflerle Türkiye’ye dönmüş ama siyasette aradığını bulamayınca boş durmak yerine ticarete girişmiş, Elsan Ebonit A.Ş.’nin yönetim kurulu başkanı. Yıllar geçse de siyasi hedefini hiç unutmamış. Yaşı kemale ermiş ama içinde bu uhdeyi muhafaza ediyor. Geçtiğimiz yıllarda Turan Sarı ve Günay Gülcü abilerimiz oturup karar almışlar, biz artık siyasetin dışına çıkalım demişler. Turan Abi sözünü tutmuş, güncel siyasetin dışında duruyor. Günay Abi, görünüşte sözüne sadık gibi ama gönlüne söz geçirememiş. Bir yolunu bulmuş, tecrübesini konuşturmuş, kendisini Kandıra Bağırganlı Köyü Taflan Koyu Dayanışma ve Güzelleştirme Derneği’nin başkanlığına seçtirmiş. Etrafındakilerin bütün engellemelerine rağmen siyasette emin adımlarla ilerliyor. Bir kaç sene daha dernek başkanlığını sürdürüp, tecrübelerini TBMM çatısı altında değerlendirmeye kararlı. İftarda Turan Abi, Günay Abi’yi sözünde durmamakla suçladı, sitem etti. Gel gör ki bizim siyasi geleneğimiz “Dün dündür, bugün bugündür.” düsturu ile şekillenmiştir. Kader ağlarını örmeye devam ediyor. Günay Abimize başarılar dilerim.

Prof. Dr. Atilla Çetin’in geçen gün Kandıralılar Derneği geleneksel iftarında dile getirdiği bir gerçeği hem kayda geçirmek adına hem de tasdik etmek amacıyla buraya yazmak istiyorum. Atilla Hocam “Kandıra birçok önemli adam yetiştirmiştir ama bunlardan en önemli üç tanesinin adı A ile başlar. Akçakoca Bey, Kandıra’yı kılıçla fethetmiştir. Atilla Çetin ilim ile fethetmiştir. Ahsen Okyar ise iletişimle fethetmiştir. Adı A ile başlayan bu üç adam Kandıra’nın Kandıra olmasının arkasındaki üç kahraman adamdır.” diyor. Biz yiyecek ve içeceklerle meşgul olurken Ahsen Bey, iftardaki pek çok kimse ile istişarelerde bulundu, değerlendirmeler yaptı, gelecek projeksiyonlarını tartıştı. Bütün bunları yaptı ama yemeğini soğutmadı, çayını bizimle birlikte içti, hepsine zaman ayırdı. Atilla Hocam haklı galiba.

Yemekten sonra çay içmek için herkesin birbirini görebileceği şekilde hazırlanmış olan çardakta oturup çaylarımızı içtik ve Kandıralıları biraraya getiren Koordinatör Erdal Baykara, Bakırköy Savcısı iken Erzurum’a tayini çıkan Savcı Özkan Koç, KBB Protokol Sorumlusu Yüksel Özdemir, Gayrimenkul Danışmanı Ahmet Bozdemir, İnşaat Yüksek Mühendisi Baturhan Üretürk, emekli Ahmet Güngör,   Tesisat Teknikeri Salim Yaşar, İşadamı Erdoğan Görgün, AKP İl Yöneticisi Recep Yıldız, Eta Özel Güvenlik Genel Müdürü Şenol Akyüz’den kısa kısa değerlendirmelerini dinledik. Kasım 2007’den beri yayında olan www.kandiralilar.org web sitemiz ve sosyal medyada yaptığımız çalışmalarla ilgili ben de son bilgileri paylaştım.

Derneğin genç ve sempatik başkanı Elektrik Elektronik Mühendisi Harun Reşit Kocagöz de, dernek faaliyetlerini değerlendirdi ve planlanan çalışmalarla ilgili bilgi verdi. Diyanet Sen Kocaeli Şube Başkanı Selami Tarcan da iftar yemeğinin duasını yaptı.

Derneğimizin bu dönem yöneticileri ağırlıklı olarak yeni jenerasyondan. Denetim Kurulu Üyesi Metin Gönül ile yemekte yakın oturuyorduk. Konuşulan konuları, gündeme gelen dedikoduları not aldı. Sebebini ertesi gün anladık. Değerlendirme yazısı yazmayı planlıyormuş. Yazısını http://www.kandiralilar.org/Yazi.aspx?ID=83 adresinden okuyabilirsiniz.

Yemekte çekilen resimler sosyal medyada ve haber sitelerinde paylaşıldı. Veysel Çavdar Abi ve Dr. Mithat Bora Bulut bütün hünerlerini sergilediler, gece karanlığına rağmen Veysel Abinin efsanevi Nikon D90 makinası ile güzel resimler çektiler. Öte yandan teknoloji adaptasyonu yüksek gençlerden müteşekkil bir topluluk olduğumuzdan daha yemek bitmeden bazı resimler sosyal sitelerde paylaşılmış, yorumlar bile yapılmıştı.

Bu güzel ortamın oluşmasına vesile olan ve bizleri davet eden Kandıralılar Derneği Genel Sekreteri Onur Altaş’a tekrar teşekkür ediyorum.

 

 

Sadaka-i Fıtır ve Zekat

 

Ramazan ayına mahsus ibadetlerden birisi de sadaka-i fıtırdır. Sadaka, en geniş anlamıyla; Allah rızası için iyilik ve ihsanda bulunma, karşılıksız olarak fakir ve muhtaçlara yardım etme demektir. Sadaka-i fıtır ise; sadaka kelimesi ile yaratılış, iftar etme ve Ramazan Bayramı manalarına gelen fıtır kelimesinin birleşmesinden meydana gelmiştir. İnsan varlığının zekâtı kabul edilen sadaka-i fıtır, halk arasında daha çok fitre olarak ifade edilmektedir.

Borcundan ve aslî ihtiyaçlarından fazla olarak nisap miktarı mala veya onun değerinde paraya sahip olan her Müslümanın hem kendisi, hem de eşi ve çocukları için sadaka-i fıtır (fitre) vermesi vaciptir.

Fıtır sadakasının vacip olma zamanı Ramazan bayramının birinci günü olmakla birlikte, bayramdan önce de verilebilir. Hatta fakirlerin iftar, sahur ve bayram ihtiyaçlarını karşılamaları için, bayramdan önce verilmesi daha iyidir. Fakat bayram günü veya daha sonra da verilebilir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.); “Kim fitresini bayram namazından önce verirse makbul bir zekât sevabına erer, kim de namazdan sonra verirse normal bir sadaka vermiş olur” (Tâc, 1/24)  buyurmuştur.

Fitre; buğday, arpa, hurma ve üzümden verilmektedir. Bu gıda maddelerinden aynî olarak verilebileceği gibi, bunun değerinde nakit para da verilebilir, ancak fakirin yararına olanı tercih etmek daha uygundur. Sadaka-ı fıtır ile hedeflenen, bir fakirin, içinde yaşadığı toplumdaki orta halli bir ailenin hayat standardına göre bir günlük yiyeceğinin karşılanmasıdır. Bu nedenle, günümüzde sadaka-i fıtrın belirlenmesinde, bir kişinin bir günlük normal gıda ihtiyacını karşılayacak miktarın ölçü alınması gerekir.

Sadaka-ı fıtır, fakirlerin ihtiyaçlarını gidererek, bayramın neşesine katılmalarını sağlar. Fitre vermek, orucun kabulüne, ölümün şiddetinden ve kabir azabından kurtuluşa bir vesiledir. Allah Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Fıtır sadakası oruçluyu boş, gereksiz ve çirkin sözlerden doğan günahlarından arındırma ve yoksullara da bir ziyafet ve ikramdır.” (Tâc, 1/24)

Zekât, İslam’ın beş temel esasından olan önemli bir ibadettir. Zekât, zengin Müslümanların seneden seneye mallarının bir bölümünü yoksullara vermeleridir. Zekât, Kur’an-ı Kerim’de namazla birlikte otuz iki yerde geçmektedir.  Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: “Namazı kılın, zekâtı verin…” (Bakara/2/43) Ayrıca zekâtın, zenginin zimmetindeki mal üzerinde yoksulun bir hakkı olduğu bildirilmiştir: “Onların (zenginlerin) mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır.” (Zariyat, 19)

Zekât, malı temizler, bereketlendirir ve malın çoğalmasını sağlar.  Kur’an-ı Kerim’de: “Siz Allah için verirseniz, Allah onun yerine (daha iyisini) verir” (Sebe, 34/39) “Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekât) al…” (Tevbe, 9/103) buyrulmuştur. Zekâtını vermeyenler hakkında ise şöyle buyrulmaktadır: “Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.” ﴾Tevbe, 9/34﴿

Zekât, yoksulların geçim sıkıntılarını gideren, zengin-fakir kaynaşmasını temin ederek toplumda sevgi, kardeşlik, birlik ve beraberlik duygularını geliştiren en güzel sosyal dayanışma müessesesidir.

Dinen zengin sayılan hür, akıllı, erginlik çağına gelmiş Müslümanlara zekât vermek farzdır.  Bir kimsenin dinen zengin sayılabilmesi için aslî ihtiyaçlarından ve borcundan başka nisap miktarı veya daha fazla maddî imkana sahip olması ve bunun üzerinden bir kamerî yıl geçmiş olması gerekir. Fıtır sadakasında, zekâtta olduğu gibi malın artıcı özellikte olması ve üzerinden bir yıl geçmesi şart değildir.

Zekât ve fitre verilecek kimseler Kur’an-ı Kerim’de açıklanmıştır: Bunlar; yoksullar, hiçbir şeyi olmayan düşkünler, borçlular, yolda kalmış yolcular, Allah yolunda olanlardır. (Tevbe, 9/60)

Fakir, yetim ve kimsesizlerin ihtiyaçlarını gidermek, Ramazan’ı huzur içerisinde geçirmelerini ve bayramın neşesine katılmalarını sağlamak için zekât ve fitrelerin bayramı beklemeden bir an önce verilmesi gerekir. Yakın çevremizdeki ihtiyaç sahiplerini gözetirken, dünyanın uzak bölgelerinde zulüm ve işkenceye maruz kalan Arakanlı Müslümanları, yoksulluk içinde kıvranan Malili din kardeşlerimizi de unutmamalıyız. Türkiye Diyanet Vakfımızın başlattığı kampanyaya katılarak onlara da yardım elimizi uzatmalıyız.

NOT: Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından bu seneki fitrenin asgari miktarı 8.50 TL. olarak belirlenmiştir.

 

 

Dil Savaşçısı Kahraman Prof. Dr. Timurtaş

 

Kahraman deyince hemen aklımıza savaşta veya tehlikeli hallerde yararlılık gösteren yiğit insanlar aklımıza gelir. Yahut bir gelişmede önemli yeri olanlara kahraman deriz. Bunları da daha çok roman, hikaye, şiir gibi edebi ürünlerle, beyazperde, ekran gibi görsel ve mikrofona yansıyan sesli yapımlarla tanırız.

Peki millet hayatında büyük insanların ortaya çıkmasına katkı verenlere ne diyeceğiz? Yahut uydurmacılıkla hayatı boyunca mücadele ederek Türkçeyi tahrip etmek ve çözmek isteyenlere karşı kültürümüzü ve medeniyetimizi savunanları nasıl anacağız? Hiç mümkün müdür milletler bir tek kahramanla tarih sahnesinde sürekli kalabilsinler? Mümkünatı yok. Onun için milletlerin tarihinde çok sayıda kahramanlar vardır. Bana göre Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş da bunlardan biridir. Kimdir Faruk Kadri Timurtaş Hoca ve neden kahramandır?

ADAM OLACAK ÇOCUK BÜYÜYOR

Kara Timurtaş Paşa’nın torunlarından dindar bir aile reisi olan Kadri Bey, Kilis Tarihi’nin yazarıdır. Hakimlik ve avukatlık yapmıştır memleketinde. Münevver Hanımla evlenmiş, Haluk (1920-Balıkesir Milletvekili), Faruk Kadri (26 Şubat 1925) ve Mübeccel Yavaşca(1930- Amerika’da yaşayan hayırsever insan ve eğitime katkı veren biri) adında üç çocuğu oluyor. Faruk Kadri Timurtaş ilk ve orta mektebi memleketinde Kemaliye ve Kilis Orta mektebinde okuyor. Kilis’te Şeyh Vakıf Efendi’den (Mehmet Vakıf  Tazebay) farsça ve Arapça, son Osmanlı Meclis-i Mesubusanı’nda Halep Milletvekili olan Hoca Hacı Mustafa Efendi’den de  din ve tasavvuf dersleri aldı. Daha o yaşta başta Şeyh Sadi-i Şirazi’nin Bostan ve Gülistan eserlerini orijinalinden okudu.

O yıllarda ülke genelinde çok az sayıda lise olduğundan İstanbul Bogaziçi’ndeki Kabataş’a yatılı olarak giriyor. Faziletli ve vatansever hocalarından bazılarının isimleri şöyle; Samim Nafiz Tansu, Ecvet Gürses, Hatemi Senih Sarp, Edip Ayel, Faruk Nafiz Çamlıbel, Nihat Sami Banarlı, Zeki Ömer Defne. Vala Nurettin’in  Akşam’daki  “Eski yazıyı öğrenmek için not tutmak bir mana ifade etmez. Bunu eski dilimizi ve edebiyatımızı tanımak, bilmek ve öğrenmek için gerekir. Bizim zengin bir edebiyatımız vardır. Bütün medeni milletler eski kültürlerini bilmeğe son derece ehemmiyet verir. Bunun için ne lazım gelirse yaparlar. Bizde de böyle hareket edilmesi icab eder” konulu makalesinin etkisinde kalarak, böyle bir düşünceyi hayata geçirir.

DEĞERLERİNE BAĞLI ÜRETKEN BİR AKADEMİSYEN

Okul harçlığından kitap ve dergi almaktadır. Sınıf ve ebedi arkadaşı Kaya Bilgegil ile bir antoloji hazırlığına başlarlar. Üniversitedeki derslerinde ve sonrasında hemşehrisi Kilisli Muallim Rıfat Bilge, Ali Nihat Tarlan, Reşit Ahmeti Arat, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Caferoğlu, İsmail Hami Danişmend, Mustafa Şekip Tunç, Ali Fuat Başğil, Hilmi Ziya Ülken, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Mükrimin Halil Yinanç, Nahil Atsız ve Nurettin Topçu gibi fikir, ilim ve edebiyat dünyasının bu ünlü isimlerinden fazlasıyla istifade eder. Bütün tahsil hayatında hep pekiyi ile mezun oldu. Mezuniyetinin ilk yılında Tasvir Gazetesi’nde “Mehmet Akif’in İçtimai Fikirleri” başlıklı yazısı ile basın hayatına da girdi.

Dört dil Faruk Kadri Timurtaş dini ve milli kültür değerlerine bağlı bir akademisyendi. Bu değerlerin hayata geçirilmesine çalıştı, çözülmesine veya kaybolmasına engel oldu. Türkiye’nin kalkınmasının, ilerlemesinin ve yükselmesinin eğitim ile olacağına inanıyordu. Edebi yanına ise Çınaraltı dergisiyle başladı. Gençken duygusal yanı ağır basan dizeler de yazdı. Yayınlanmış 27 eseri ve bini aşkın makalesi vardı. Yayınlanmış eserlerinden bazıları şunlar; Mehmet Akif ve Cemiyetimiz, Osmanlıca, Osmanlıca Gramer,  Dil Davası ve Ziya Gökalp, Süleyman Çelebi’den Mevlid, Milli Üniversite ve Reform, Yunus Emre Divanı, Uydurma Olan ve Olmayan Kelimeler Sözlüğü, Tarih İçinde Türk Edebiyatı, Dil Davası, Diller ve Türkçemiz.

BİR İSTANBUL EFENDİSİ KİLİSLİ

Türk Kültür Ocağı, Muallimler Birliği, Kilis Yüksek Tahsil Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanlıkları yaptı. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün kurucu üyesi oldu. Türk Dil Kurumu’ndan uydurmacılığa karşı olduğu için ihraç edildi.

Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş kibar, nazik, dürüst, ülkü sahibi, milliyetçi,  mütevazi ve hürmektar bir İstanbul Efendisi’ydi. Az konuşurdu, dostlarıyla birlikte olmaktan mutlu olurdu. Herkese şefkat ve merhametle davranır, sevgi ve iyilikle yaklaşırdı. Aşırı saygılıydı. Sessizdi. Hiç kızmazdı. Sabır gösterirdi. İyilik ve yardımda hep önde olmuştur. Hanesi, odası ve gönlü herkese açıktı. İffet sahibiydi. Bu konuda İslam Peygamberi Hazreti Muhammed’i örnek almıştı. Mesleğini aşk derecesinde severdi. Çocuğu yoktu, çok sayıda öğrencileri vardı. Öğrencilerini çocukları gibi severdi. İbadetlerini yurtdışında bile ihmal etmedi. Okumayı ve yazmayı bir ibadet olarak gördü ve uyguladı.

Edebiyat Fakültesinde Osmanlı Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesi ve Türkiye Türkçesi derslerine girdi. İlim adamlığının yanında sivil toplum, sanat, kültür ve sosyal hayatla da alakadar oldu, sorumluluklar aldı, yazılar yazdı, çalışmalar yaptı. Dildeki buhranı önemsedi,  tasfiyecilik, uydurmacılık, batılı ve yabancı kelimelerin istilasına direndi, talitçilikle mücadele etti. Darbelere ve öğrenci eylemlerine aldırış etmeden görevini yaptı, hayat tarzını devam ettirdi.

Mücadelesi ve çalışmaları kalbinden rahatsızlanacağı 25 Ocak 1982 gününe kadar sürdü. Kısmı felç geçirdi. Uzun süre yazma ve konuşama yeteneğini kaybetti. Eşi Birsen Hanım ihtimamla baktı. Bir Ramazan günü sabah ezanı okunurken evinde ruhunu Rabbine teslim etti. Bir gün sonra da hep ikamet ettiği bölgenin ihtişamlı mabedi Fatih Camii’nde öğleyin kılınan cenaze namazının (5 Temmuz 1982) ardından Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği’nde denfedildi. Mekanı cennet olsun.

ESERLERİNDE RENK RENK VATANI AKSETTİRMEK

Faruk Kadri Timurtaş’ın işte bir gençlik şiiri(17 Ocak 1949) “Bu gece ölümü düşündüm/ Ellerim arasında başım/ Ölüm.. ölüm../Hayallerim yirmidört yaşım/  İstanbul, canım İstanbul’um/ Heyecanla, sevdayla dolaştığım yer/ Bilme, neden kırık kanadım, kolum/ Senden ayrı kalmanın acısı yeter/Kitaplarım düşünmesin uzun uzun/ Her şey kaldı yarım/ Söyleyin, aynam durmasın mahzun/ İç çekmesin esvaplarım/ Silinecek düşünceli gözlerimin hatırası/Anacak birkaç kişi nereden bulunur?/ Bir gün bile sürmez bu devrin yası/Fakat ölmek en büyük huzur/ İstemem anamdan başkasından gözyaşı/Üstüme gecelerin en siyahı inmişken/ Şöyle yazılsın yalnız mezar taşı;/”Günahı yoktu şiir yazmaktan ve sevmekten”/ Ve bir akşam vakti mevsim bahar/Dalgın bakışlarla denize bakıyorken/Saçlarını kımıldatırsa rüzgar/ Bilki gelmişim, yanındayım ben”

Ağabeyi Haluk Timurtaş da, Faruk Kadri Bey’in vefatı karşısında “Kardeşim” diyerek şöyle diyor beş kıtalık şiirin bir bölümünde; ” İlmin, fazlın, imanın sarsılmaz kalesiydi/ Vatan, millet aşkının çağıldayan sesiydi/ Türk’ün dili, tarihi, musikisi, insanı/ Eserlerinde renk renk aksettirir vatanı”

YAŞAYAN TÜRKÇE’NİN LOKOMOTİFİ

Üniversitede okurken tanıdım Prof. Dr. Timurtaş’ı. Mehmet Külekçi’nin sahibi olduğu Çemberlitaş’taki Piyer Loti Oteli’nde (01 Mayıs 1967) Kilis Yüksek Tahsil Yardımlaşma ve Kültür Derneği’nin genel kurulu yapılacaktı. Delegeler toplandı. Aramızda üç tane de akademisyen vardı ve o gün yönetime seçildiler; Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş (Başkan), Prof. Dr. Sulhi Tekinay(Hukuk) ve Prof. Dr. Ali Görpe(Tıp). Profesyonel gazeteciliğe yeni başlamıştım. Babıali’de Sabah’ın İstihbarat Şefi Altan Deliorman, haberimi beğenerek ilk sahifede yer verdi.

Faruk Kadri Bey ile dostluğumuz çalışmaya başladığım Tercüman Gazetesi’nde daha da kavileşti. Tercüman’ın “Yaşayan Türkçemiz” konulu kampanyasının (1974) lokomotifi Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş’tı. Her gün Cağaloğlu’ndaki Tercüman’a uğruyor, ya yazısını getiriyor, yahut Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, Tarık Buğra, Saadettin Çulcu, Ali Rıza Alp, Nazlı Ilıcak ile gelişmeleri, eleştirileri değerlendiriyordu. Tercüman buarada MTTB ile de işbirliği yaparak gençleri de kucaklamış, tirajımız 500 bini aşmıştı. Gazete bir akademi gibi hizmet veriyordu. Tercüman binasının girişinde sadece mürettiphane vardı, dolayısıyla herkes birinci kata gelerek yazı işlerine ulaşabilirdi. Bir İstanbul Beyefendisi aziz insan Faruk Kadri Bey  her gazeteye gelişinde birinci kattaki odama uğrar memleket sohbeti yapardık. Zaman zaman da Fakültedeki odasına gittiğimde hangi şartta olursa olsun kabul eder, konuşurduk. Odası her konuğa açıktı, mükrim bir insandı.

PARİS’TE BİR TÜRK EVİ

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş anlattı. Paris’te doktora çalışması yaparken(1954-56) Faruk Kadri Timurtaş da doçentlik tezi hazırlıyormuş. Fransa’daki Türk öğrenciler mutad olarak mutlaka Faruk Kadri Bey’in evine uğrar, iyi bir ahcı olan hocanın hazırladığı başta Kilis yemekleri olmak üzere sofrasından hazır bulunurlarmış. Görüşleri ne olursa olsun Faruk Kadri Timurtaş Türk öğrencilere ağabeylik yaparmış. Herkese eşit mesafedeymiş. Bir gün Tıp Tahsili yapan(daha sonraları TİP milletvekili) Tarık Ziya Ekinci Türkiye’nin aleyhinde konuşmuş Faruk Kadri Bey’in sofrasında. Ortam gerilmiş. İtirazlar başlamış. Nevzat Yalçıntaş aynı zamanda profesyonel boksör o yıllarda. Ayağa kalkmış “Utanmıyor musun Tarık?! Hem devletten burs al, buraya gel oku, hem aleyhinde bulun. Üstelik Faruk Kadri Ağabeyin sofrasında. Yüzün kızarmalı!”deyivererek yumruklarını sıkmış. Yılların ardından bu olay, daha sonra özür dilese de Örsan Öymen tarafından TRT ve Milliyet Gazetesi’nde “Bir faşist TRT’ye genel müdür oluyor” biçiminde haber yapılmıştı.

VEFATININ 30. YILINDA ULUSLARARASI BİR VEFA

Meğer Faruk Kadri Bey vefat edeli 30 yıl olmuş. Bu yıl dönümü dolayısıyla İstanbul Üniversitesi, Türk Dil Kurumu ile ortak iki gün süren ve 9’ar oturumlu “Vefatının 30. Yılında Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş hatırasına Uluslararası Yaşayan Türkçe Bilgi Şöleni” düzenledi(01 Haziran 2012).78 bildiriden 30 kadarı başta Kahire, Rusya ve Çin’den olmak üzere yurtdışından gelen uzmanların görüşleriydi. Ben de davetliydim. İstifade ederek keyifle izledim. Ayrıca Prof. Dr. Nimetullah Hafız ve eşi Prof. Dr. Tacide Hafız, Prof. Dr. Elfina Sibgatullina, Prof. Dr. İrfan Morina, Prof. Dr. Kamil Veli Nerimanoğlu, Prof. Dr. Asuman Akay Ahmet ve eşi Prof. Dr. Şevki Hasan Ahmet, Doçent. Dr. Sabri Tevfik Hammam, Doçent. Dr. Lütfiye Azgarzade ve Dr. Fatima Hocin gibi aziz dostlarımla hasret giderdim. Bu bilgi şöleninin yükünü omuzlayan Prof. Dr. Timurtaş’ın öğrencisi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Özkan hem bir vefa örneği gösterdi, hem dünyadaki fikir adamlarını biraraya getirdi, bir kültür, bir dil savaşçısı kahramanı gündeme taşıdı. Başarılı bir organizasyondu.

Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya bilgi şöleninde Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş’ın dil olayının mimarlarından olduğunu ve Türk Dil Kurumu’nun yapılanmasını yeniden sağladığını anlattı. Doçent. Dr. Mehmet Gümüşkılıç da Osmanlıcanın bir dil değil, Türkçe’nin tarihi bir devresi olduğunu Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş’tan öğrenildiğini, böylece Osmanlı Türkçe eğitiminin üniversitelere girdiğine dikkat çekti. Bilgi şöleninde bu iki konuşma örneğiyle yetinelim, nasılsa yayınlanacak.

DİL, KÜLÜTÜR VE MEDENİYET SAVAŞCISI

2007 yılında da “Vefatının 25. Yıldönümünde  Dil Bilgini Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş Paneli” İzmir’de gerçekleşmişti. İzmir Kilisliler Yardım ve Dayanışma Derneği’nin Edebiyatçı Yılmaz Alp yönetiminde organize ettiği etkinliğe yine Prof. Dr. Mustafa Özkan katkı vermişti. Rahmetli Prof. Dr. Timurtaş hoca ne güzel öğrenciler, ne önemli akademisyenler yetiştirmiş meğer. Tüm tebliğlerin yayınlanmasını heyecanla bekliyorum.

Faruk Kadri Timurtaş Hoca’nın memleketinde bir anıt akademi olan Kilis 7 Aralık Üniversitesi ve diğer yerel sivil toplum kuruluşları ne düşünüyorlar bu Türkçe dostu, dil, kültür ve medeniyet savaşçısı kahraman hakkında merak etmeğe değer doğrusu!

 

 

 

Madde Aynadır

0

 

Her madde, bir çeşit aynadır. Yapanı gösterir. Yapandan haber verir. Yapanın evsâf ve vasıflarını anlatır. O’nun san’at ve kabiliyetini yansıtır.

Kendisi mef’ûldür. Objedir. Nesnedir. Yapanını gösterir. Ona işaret eder. Zaten bu maksatla ortaya konmuş. Vücût verilmiş. Mânâ, somut olarak taşa toprağa büründürülmüş. Yoğun bir hâle getirilmiş. Bir alâmet, bir işaret, bir delîl ve kanıt olarak insanın yolu üzerine konulmuştur.

İşte bütün bunlar, maddenin okunmasını sağlayan harf ve hecelerdir. Bakalım insanoğlu bunun karşısında durup düşünecek mi? Bunu okumaya çalışacak mı? Yoksa boş verip, aman sen de deyip es mi geçecek? Bu şifreli yazılar karşısında  bakalım ne yapacak insan?

X

İşte bu, okumayı okumaktır. Okuma bilincidir. Okuduğunda asıl okunacak şeyin farkına varmaktır. Yoksa teyp de bir bakıma okunanı naklediyor. Radyo da okunanı söylüyor. Televizyon da bir bakıma okumanın bir başka şekli.

Ama asıl olan şu ki, okunanın da okunmaya ihtiyacı vardır.

“Bir ben vardır bende, benden içerü.” Denildiği gibi.

Bir okuma vardır insanda, okumaktan içerü.

Nitekim, nasılın cevabını nasıl ki birinci okumada aramak gerekiyorsa; niçinin cevabını da ikinci okumada bulmak lâzım.

X

Sn. Senai Demirci de okumanın püf noktasını anlamış olacak ki: “Hayatım bir kitabı okumaya dönüştü.” Derken, büyük ve asıl hakîkati anlamış olmanın heyecanını duyuyor; bizlere de duyurarak; bu muazzam gerçeği bizlerle paylaşıyor.

Evet hayâtımız bir kitâptır. Ancak bu kitâbı okuyan insanın hayâtı var demektir. Yâni okuyan insanda ancak hayât emâresi var demektir. Yoksa insanın sadece yiyip içmesi insana yakışan hayât şekli değildir. Çünkü hayvân da yer içer. Sanki yemek için yaşar. İnsan ise yaşamak yâni okumak için yiyip içiyorsa; yaşıyor demektir. Diridir. İşte ancak bu şekilde insandan sayılır.

Dekart’ın ünlü: “Düşünüyorum o hâlde varım.” Sözünü, şu şekle de çevirebiliriz: “Okuyorum o hâlde varım.” Çünkü düşünmek de okumaya bağlıdır. Düşünmek için okumak lâzım. Okumayan gerçek mânâda düşünebilir mi?

Nasıl ki sormak için bilgiye ihtiyaç var. Öyleyse düşünmek istiyorsak eğer, önce bilgi sahibi olmalıyız. Ki bu da okumaktan geçer. Soru bilginin anahtarı olduğu gibi, okumak da düşüncenin anahtarı ve açarıdır.

X

Sn. Senai Demirci: “Okumak hayâtın kabuğunu çatlatmaktır.” Derken de yine zihnimizde yeni ufuklar açıyor. Okumaktan murâdın anlamak olduğunu çıtlatıyor bizlere. Bu da yeni hayât anlayışlarına, yükseltiyor bizleri.

Hayâtı yeni bilişlere vesîle yapmanın kapısını aralatıyor bizlere. Farklı mânevî mekânlarda başka kapıları da çalmamız gerektiğini hatırlatıyor bizlere. Ulvî sırların anlaşılmasına doğru yelken açtırıyor zihnimize.

Kısaca demek lâzımsa; okumanın ardından gelinmesi gereken asıl okuyuşlara varmamız isteniyor bizlerden. Kırmadan, incitmeden okumaktan murâd ne olmak lâzım geldiği üfleniyor

2014

kulağımıza ve seriliyor gözlerimiz önüne . Bir de bakıyoruz, Yûnus Emre’nin tedrîs rahlesi konmuş olarak önümüze, buluyoruz kendimizi.

X

Sözde, kelâmda; o söz ve kelâmın maddesini görebiliyor muyuz?

Ben işte buna gerçek okuma derim.

Söylenende söyleneni bulabiliyor, görebiliyor somut hâlini müşâhede edebiliyor muyuz?

Ben işte bunu hakikî okuma diye nitelerim.

X

Kur’ân sözdür. Kelâmdır. İçiçe geçmiş küçük büyük varlıkların, görünen görünmeyen varlıkların, varlıklarından önceki rûh hâllerinin ifâdesidir.

İşte Kur’ân’ın mânâ özünde, somut kâinat gerçeğini görmek; asıl okumanın ta kendisidir.

Gördüğümüz, içinde yaşadığımız evrenin rûhunu, mânâsını, var oluş dayanak ve keyfiyetini Kur’ân’da görmek, bulmak ve bilmek de aynı şekilde gerçek okumanın ta kendisidir.

Birinden öbürüne yâni maddeden mânâya, mânâdan maddeye geçebiliyorsak; hakîkî okuyuşa ermiş sayılırız.

Evet maddede mânâyı, mânâda maddeyi görebiliyor. Yazıdan yazılan şeye geçebiliyor. Yazılanın kendisiyle işâret edilen yazısını okuyabiliyorsak. Okumayı söktük sayılır. Artık okuyabiliyoruz demektir.

İşte bu; dünyâda, sâdece insandan beklenen, sırf insana has kılınan, çok üstün bir meziyettir. Çünkü insân, gördüklerinin gösterdiklerini de görebilen, yegâne üstün yaratıktır.

X

Velhâsıl aziz dostlar! Sn. Senai Demirci’nin vuzûh ve vukûfla ortaya koyduğu gibi, ben de onun dediği şekilde:

“Kendimi bir büyük kitâbın ortasında buluyorum. Okumaktan başka çâre bulamıyorum.”

 

 

 

 

 

Medine’de İftar Sofrası

 

Medine-i Münevvere’ye ikindi vakti ayak bastık. Otelimize yerleşip Ravza’nın yolunu tutuyoruz. Kafile olarak Peygamber Efendimizi ziyaret ediyoruz.  “Kim kabrimi ziyaret ederse şefaatim ona vacip olur.” Efendimizin müjdelediği şefaatine inşallah nail oluruz. Selamlamaya girerken Babusselam kapısının üzerinde II. Abdülmecit tarafından yaptırılmış Osmanlı Devlet Turasını görüyoruz. Dualarımızı yapıyor bizden selam gönderenlerin selamlarını iletiyoruz.

Kafile olarak dinlenmek ve Akşam namazına hazırlanmak üzere kendimize yer arıyoruz. Kafile başkanının sağ koluna genç bir delikanlı giriyor adeta bizim buradaki satıcılar gibi. Hem kafile ilerliyor hem de başkana bir şeyler anlatıyordu. Kafileden para istiyor herhalde diye mırıldanmalar başladı. Neyse delikanlı kafile başkanının yanından ayrıldı. Üç adım atmadan sol koluna orta yaşlı başka biri girdi fazla yürümeden sağ koluna delikanlı tekrar giriyor. Allah Allah ne oluyor böyle…

Kafileden merak artınca kafile başkanı dönerek iftar sofralarına davet ediyorlar dedi. İlk ben gördüm dercesine ikisi de ayrı ayrı çekiştiriyor. Hoş geldiniz Peygamberimizin Şehrine, sizler onun misafirisiniz bizim soframızda iftar edin diyorlar. Heyet olarak ayrı bir duyguya kapıldı herkes gözler doldu. Bizlerde Ravza da sofrada bulduk kendimizi. Yoğurt, simit, zemzem, hurma, nane aromalı çay ve kahve.

Sofralar kurulmuştu. Gelenler zaten iftar vaktinde bir sofraya oturup iftarını edecek, fakat ayrı bir gayret var bizim soframızda iftarınızı yapın diye…
Farklı akşamlarda bu heyecanı yaşama imkânımız oldu. Şükürler olsun.

Medine-i Münevvere’de ziyaret ettiğimiz yerleri buyurun sırasıyla birlikte gezelim.

Cennetü’l-Baki, Kuba Mescidi, Kıbleteyn Mescidi, Uhud, Hendek, Medine Garı.

Cennetü’l-baki

Mescid-i Nebevi’nin hemen yanında bulunan ve Resul-i Ekrem (s.a.v) tarafından yeri belirlenen Medine-i Münevvere Mezarlığı’dır. Resul-i Ekrem Efendimiz’in (s.a.v) oğlu İbrahim, kızları Rukiye, Zeynep, Fatıma ve torunu Hasan (r.a) buraya defnedilmişlerdi. Hz. Aişe validemizle birlikte Resul-i Ekrem Efendimiz’in (s.a.v) mübarek hanımlarının çoğu, amcası Hz. Abbas (r.a), damadı Hz. Osman (r.a) ve binlerce sahabe de burada medfundur.

KUBA MESCİDİ

Medine-i Münevvere’de Mescid-i Nebevi’ye yaklaşık 4 km. mesafede bulunan ve Resul-i Ekrem Efendimiz’in (s.a.v) hicret esnasında iki haftaya yakın konakladığı Kuba mahallesinde bulunan mesciddir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v), hicret esnasında kendisini ilk olarak konuk eden Kuba ahalisini ve onlarla olan dostluğunu hiç unutmamış, Medine-i Münevvere’de bulunduğu zamanlar Cumartesi, bazen de Pazartesi günleri Kuba Mescidi’ne giderek orada namaz kılmıştır. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) yaptırdığı ilk mescid, Kuba Mescidi’dir.

KIBLATEYN MESCİDİ

Bilindiği üzere İslam’ın ilk yıllarında Müslümanlar kıble olarak Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya yönelerek namazlarını kılıyorlardı. Hicretten on altı veya on yedi ay sonra Peygamber Efendimiz (s.a.v), Beni Seleme Mescidi’nde öğle namazını kılarken kıblenin Mescid-i Haram’a döndürüldüğüyle ilgili ayetler vahyedildi. İlk iki rekâtını Kudüs’e doğru kılmışlardı; vahiy tam o esnada geldi ve Peygamber Efendimiz(s.a.v) geri kalan son iki rekâtını Mekke-i Mükerreme’deki Kâbe-i Muazzama’ya doğru yönelerek kıldı. Bir namaz içerisinde bir kuzeydeki Mescid-i Aksaya bir güneydeki Mescid-i Haram’a yönelerek namaz kılındığı için “iki kıbleli mescid” anlamında Mescidü’l-Kıblateyn ismi verilmiştir.

UHUD

Medine-i Münevvere’nin 5 km. kuzeyinde bulunan bir dağın adıdır. Hicretin üçüncü yılında Mekke müşriklerinin Medine-i Münevvere’ye saldırması üzerine Uhud dağının eteklerinde büyük bir savaş olmuştur. Bu savaşta başta Hz. Hamza (r.a) olmak üzere yetmiş sahabe şehit olmuş ve buraya defnedilmiştir. Savaş esnasında Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) yaralanmış ve Uhud dağındaki bir mağaraya sığınmıştı.

HENDEK

Hicretin beşinci yılında Müslümanlarla Mekke müşrikleri arasında meydana gelen savaş, Medine-i Münevvere çevresinde kazılan hendekten dolayı bu isimle anılmıştır. Ayrıca düşman olan Mekke müşrikleri ve onların müttefiklerine karşı savaşıldığı için Azhab Savaşı diye de bilinir.

MEDİNE GARI

Hicaz Demiryolunun son durağı olan Medine Garı, Sultan II. Abdülhamit tarafından Medine’de yaptırılan anıt eserlerden biridir. Sevgili, Peygamberimiz’in ruhaniyeti rahatsız olmasın diye Medine şehir girişine yapılan gar binası ve gürültü çıkarmasın diye raylara keçe döşenmesi ecdadımızın peygamber sevgisini gösteren sadece iki örnektir.

Allah onlardan razı olsun.

 

 

Ramazaniye – 4

 

DİKKAT

Bu haftaki kampanyamız

Şeytanla küselim

Küstüklerimizle barışalım kampanyasıdır.

Şeytanla küsmeden Rabbimizle barışamayız.

Şeytana hitaben

Bir ay oruç tutup on bir ay şeytanın peşinden koşturmak  hayatının hatasını yapmak demektir..

Bu gün şeytanınızı karşınıza alın O’na şöyle deyiniz:

Bu gün seninle küsüyor

Küstüklerimle barışıyorum

Hz Ebubekir (ra) dan

Arkanızdan sizi kovalayan eceliniz olduğunu unutmayınız.

Eceliniz sizi ibadet yapamaz hale getirmeden önce salih amel yapmayı ihmal etmeyiniz.

Başkaları için değil kendiniz için yaşayınız.

Bazı insanlar başkaları için yaşamayı alışkanlık haline getirmişlerdir.

Çocuklarınızın ve torunlarınızın ihtiyaçları için uğraşırken ahiretinizi unutmayınız.

Yaşayan varlıklı insanlara gıpta etmeyiniz.

Sağlığında güzel işler yapıp da ölümünden sonra hayırla anılan insanlara gıpta ediniz.

Necip Fazıl (r.aleyh)den

Şu geçeni çekip de durdursam eteğinden,

Soruversem haberin var mı öleceğinden.

Ömer b. Abdülaziz(r.aleyh)den

Ömer b. Abdülaziz

Hilafet makamına geldikten sonra

İki sene dolmadan ekonomiyi düzeltip

Hazineyi ağzına kadar doldurmuştu

Ülke sınırları içerisinde zekât alacak derecede fakir ve yoksul insan kalmamıştı

Tutumluluğu ile de meşhurdu.

Bir gün yanındakiler O’na

Bu kadar hazineye sahipken neden süslü kaftanlar giymiyorsunuz?

Lüks sofralarda yemek yemiyor, iftar açmıyorsunuz?

Diye sorarlar

O’ da cevaben

Doğru olan varken tasarruf etmektir.

Yoklukta tasarruf olmaz.

Dikkat ediniz

Tasarrufu halka kemer sıktırarak yaptırmıyor

Kendisi sarayda yapıyor

Darısı bugünkü yöneticilerin başına

Nebevi Medeniyet

Peygamberimiz (sav) Beni Süleym kabilesiyle yapılacak olan savaşta

Yüksek sesle üç kez tekrarlayarak

“Dikkat ediniz çocuklar öldürülmeyecektir” buyurur

Ensarın ileri gelenlerinden Usad b. Hudayr

Ya Resulallah onlar müşriklerin çocukları değil mi diye sorar

Bunun üzerine peygamberimiz(sav) asırlara ışık tutacak olan şu cevabı verdi

“Şu an sizin en hayırlılarınızda müşriklerin çocukları değil miydi”?

Semi’na ve eta’na (işittik ve itaat ettik)

Müslüman ve günah

Medine döneminde içkiyi yasaklayan son ayette gelmişti.

Sarhoşluk veren her şey artık kesin olarak haramdı

Peygamberimiz bir haberci çıkararak

Medine sokaklarında bu yasağı tüm Müslümanlara duyurdu.

Bunu duyan Müslümanlar işittik ve itaat ettik

Ya Resulallah dediler

Ellerindeki tüm içkileri sokağa döktüler

Rivayet edilir ki Medine sokaklarında içki seli akmıştır.

Darısı günümüz Müslümanlarının başına

 

HATIRLATMA: Şeytanla küsüp

Küstüklerinizle barıştınız mı?

 

 

Zekat ve Sadaka-ı Fıtır

 

ZEKÂT

Zekât ibadeti; İslam’ın beş temel esasından biridir. Malî bir ibadet olan zekât, dinen zengin sayılan müslümanların yerine getirmesi gereken bir farzdır. Zekât hicretin ikinci senesinde, oruçtan önce farz kılınmıştır. Önemine binaen, Kur’an-ı Kerim’de otuz iki yerde namazla birlikte zikredilmiştir.

Zekât kelime olarak; temizlemek, çoğalmak ve bereketlenmek manalarına gelir. Dinimizde ise; bir malın belirli bir miktarını, üzerinden belirli bir zaman (bir yıl) geçtikten sonra ihtiyacı olan müslümanlara Allah rızası için vermek demektir. Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde …“namaz kılın, zekât verin…” buyrulmaktadır. Nitekim bir ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “İman edip yararlı işler yapanlar, namazı kılıp zekâtı verenler için, Rableri katında karşılık vardır. Onlar için korku da yoktur, üzüntü de.” (Bakara, 2/ 277)

Bir kimsenin zekâtla mükellef olması için; akıllı, büluğ çağına ermiş, zengin ve hür bir müslüman olması gerekir. Dinen zengin sayılabilmek için de aslî ihtiyaçlarından ve borcundan başka nisap miktarı veya daha fazla bir mala sahip olması ve bu malın üzerinden de bir yıl geçmesi lazımdır. Aslî ihtiyaçlar şunlardır: Oturulan evler, lüzumlu ev ve giyim eşyası, binek vasıtaları, ticaret için olmayan kitaplar, sanatkârların aletleri, bir yıllık nafaka.

Nisap miktarları aşağıda belirtildiği şekildedir:

-Altının nisabı: 80.18 gr.

-Gümüşün nisabı: 561 gr.

-Koyun ve keçinin nisabı: 40

-Sığır ve mandanın nisabı: 30

-Devenin nisabı: 5’tir.

-Ticaret mallarının, elde bulunan paralar ile alacak olarak bulunan paraların, topraktan elde edilen ürünlerin de zekâtı verilir.

Zekât vermek malı eksiltmez. Aksine malların korunmasını, güçlenmesini, daha bol olmasını sağlar. Bu sebeple her yıl mal varlığını hesap edip düzenli bir şekilde zekâtını ödeyen müslümanların mal varlıkları kat kat artar. Zekât, cimriliği önler, hayır-hasenat kapılarını açar. Mal ve servet düşmanlığını azaltır. İnsanların birbirini sevmesini, saymasını, dolayısıyla toplumda huzur ve mutluluğu temin eder. Mükemmel bir sosyal güvenlik ortamı meydana getirir. Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) de “Zekât, İslam’ın köprüsüdür” (Hak Dini Kur’an Dili, 193/1) buyurarak, zekât sayesinde toplumun çeşitli kesimleri arasında bir bağ kurulmasına ve bu bağın güçlendirilmesine işaret etmiştir.

Zekât vermenin karşılığı dünyada güven, bolluk, bereket ve huzur; ahirette ise cennettir. Zekâtını verenler hakkında Kur’an’da; “Onların mallarından sadaka al. Bununla onları (günahlardan) temizlersin. Onları arıtıp yüceltirsin” (Tevbe, 9/103) buyrulurken; zekâtını vermeyenler hakkında da şöyle buyruluyor: “Altın ve gümüş biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar (zekâtlarını vermeyenler) yok mu? İşte onlara elem verici bir azabı müjdele.” (Tevbe, 9/33)

Zekât verilecek kimseler Kur’an-ı Kerim’de Tevbe Sûresinin 60. ayetinde bildirilmiştir. Bunlar: Fakirler, miskinler, borçlular, yolcular ve Allah yolunda olanlardır. Zekât dağıtılırken fakirler arasında şu sıralamaya dikkat etmek daha uygun olur:

1Fakir olan kardeşler,

2Kardeş çocukları,

3Amca, hala, dayı ve teyzeler,

4Bunların çocukları,

5Diğer akrabalar,

6Komşular,

7Meslektaşlar,

8Zekâtı verilecek malın bulunduğu yerdeki fakirler.

Zekât verilemeyecek kişiler ise; anne, baba, büyükanne, dede, çocuklar ve torunlara (yani usûl ve fürû’a) zekât verilmez. Karı koca da birbirlerine zekât veremezler. Zenginlere zekât verilemediği gibi bunların büluğa ermemiş çocuklarına da verilemez. Müslüman olmayanlara zekât verilmez, fakat bunlara sadaka verilebilir.

Özetle zekât; sadece ihtiyaç içinde olan fakir müslümanların hakkıdır, onların eline verilerek mülkiyetlerine geçirilmesi gerekir. Verilecek zekât miktarı 1/40 veya % 2,5’tur. Zekât aynından veya bedelinden verilebilir.

SADAKA-I FITIR

Sadaka-ı fıtır; Ramazan ayının sonuna yetişen ve aslî ihtiyaçlarından başka en az nisap miktarı bir mala sahip bulunan her müslüman için verilmesi vacip olan bir sadakadır. Buna fıtra da denilir ki, sevap için verilen yaratılış sadakası demektir. Fıtır sadakası Ramazan Bayramının girmesi ile vacip olduğu için bu bayrama “Fıtra Bayramı” da denilmektedir.

Sadaka-ı fıtır, Ramazan Bayramının birinci günü tan yerinin ağarmaya başladığı anda hayatta bulunan zengin ve hür kimseler için vacip olur. Fitrenin vacip olması için akıl ve büluğa ermiş olma şart değildir. Ayrıca zekâtta olduğu gibi malın üzerinden bir yıl geçmesi ve artıcı nitelikte olması da gerekmemektedir. Fitre verme yükümlülüğü olmadığı halde kendiliğinden vermek isteyenler için de engel yoktur, onlar da fitre verebilirler.

Sadaka-ı fıtır; buğday, arpa, kuru üzüm veya kuru hurmadan verilir. Bunların yerine para olarak değerleri de verilebilir. Hangisi fakirin yararına ise onu vermek daha uygun olur.

Sadaka-ı fıtır miktarları:

Buğday                       :           1460 gr.

Arpa                :           2920 gr.

Kuru üzüm      :           2920 gr.

Hurma             :           2920 gr.

Bunlar bir fakirin, bir günlük ihtiyaçlarını gidermek için tespit edilmiş sadaka-ı fıtrın en az miktarlarıdır. Bunlar için bir tavan sınır yoktur, artırarak verilebilir. Bir fitre yalnız bir fakire verilir, ikiye bölünmez. Bir fakire birden fazla fitre verilebilir. Fitre de zekât gibi niyet edilerek fakirlere temlik suretiyle verilir. Ancak bunun fitre olduğunu fakire söylemek gerekmez, içinden niyet etmesi yeterlidir.

Zekât kimlere verilirse, fitre de onlara verilir. Bir özürden dolayı Ramazanda oruç tutamayanlar da, nisap miktarı mal veya paraya sahip iseler fitrelerini vermekle yükümlüdürler.

Zekât ve fitre verilirken, önce fakir akrabalar göz önünde bulundurulmalı, sonra komşuların, daha sonra da meslektaşların fakir olanları gözetilmelidir. Bir kimse hanımının ve büyük çocuklarının fitresini vermekle mükellef değildir. Bunlar zengin iseler fitrelerini kendileri verirler. Ancak hanımının ve aile içindeki büyük çocuklarının fitrelerini onların izni olmadan verebilir. Aile içinde olmayan büyük çocukların fitrelerini ise ancak onların izni ile verebilir.

Allah’ın bize lütfettiği sağlığın ve servetin kıymetini bilelim. Zekât ve sadaka-ı fıtır vererek bu nimetlerin şükrünü eda edelim. Unutmayalım ki; Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de: “Ne verirseniz, Allah onun karşılığını verir” (Sebe, 34/39) buyurmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) de bir hadis-i şeriflerinde: “Sadaka malı eksiltmez, insan affettikçe, Allah da onun şeref ve derecesini artırır. Her kim Allah için tevazu ederse, Allah onu yükseltir.” (Tirmizî, Birr, 82)

Orucunu tutup, fitresini ödeyen mü’minler, bayramda sevinçli ve mutlu olacaklar. Fitrelerini verdikleri fakirleri sevindirdikleri için de ahiret saadetini kazanmış olacaklardır. Fitre vermek orucun kabulüne, ölümün şiddetinden ve kabir azabından kurtulmaya vesiledir.

Zekât ve sadaka verenlerin mallarında ve canlarında bir feyiz ve bereket, bir sıhhat ve afiyet meydana gelir. Bundan daha güzeli de kendileri Allah’ın rızasını kazanarak nice manevi makamlara ulaşırlar ve nice manevi tehlikelerden korunmuş olurlar. Nitekim Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir hadis-i şeriflerinde: “Mallarınızı zekât ile koruyunuz, hastalıklarınıza sadaka ile deva arayınız, bela dalgalarını dua ve niyaz ile karşılayınız” (et-Terğib ve’t-Terhib, c.1, s. 520)  buyurmaktadır.

Malı kazanan biz olsak da, onu kazanma imkanını bize veren Yüce Allah’tır. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.)’in “Yarım hurma vererek bile olsa, ateşten korununuz” (Müslim, Zekât, 67) hadisine uyalım, Rabbimizin bize ikram ettiği nimetlerden zekât ve fitremizi yine O’nun emrettiği yerlere verelim, dünya ve ahiret mutluluğuna erelim.

 

 

21nci Yüzyılda Türkiye

 

21. yüzyılda nasıl bir Türkiye sorusu gündemin ön maddelerindendir. Nasıl bir Türkiye’nin cevabı farklı bakış açılarına göre değişebilir.

Bazı çevreler ve ülkeler kendi siyasi, kültürel ve ekonomik çıkarlarını en çoklaştırabilmek için içeride birbirleriyle uğraşan, dış sorunlara vakit ayırmayan, enerjisini birbirlerine karşı tüketen yeni tip kamplaşmalar (Asker-Sivil-Laik-İslamcı-Halk-Aydın-Demokrat-Cumhuriyetçi) açık milletleşme sürecinden geriye sosyolojik anlamda kalabalıklaştırılmış boy, kabile, aşiret ve mezhep gibi millet altı unsurların bütünle çatıştığı, çatıştırıldığı milli seviyedeki “Biz” şuurunun yerini dar çerçevede “Biz” şuurunun aldığı bir Türkiye isteyebilenler (Yeni kabilecilik)

Türk kültürünün Orta Asya’dan Anadolu’ya getirdiği kültür ve medeniyet anlayışı dışlanabilir. Sadece Anadolu’da eski ve yeni bulunanlarla karışmış bir kültür ve medeniyet olarak takdim edilebilir milli devletlerin ortadan kalktığı bazı konuların milli sınırları aşarak düşünülüp tartışıldığı – Avrupa’da Almanya Dünyada ABD aksi birer örnek teşkil etmesine rağmen iddiaları ortaya atılabilir. Coğrafyaların vatansızlaştırılması fert ve devletin mutlaka çatışması gerektiği tezlerinden hareket edenler parça ve bütünün mahalli kültür ve özelliklerinin milli kültür ve milli kimlikle çatışacağı varsayımlarını ileri sürebilirler.

İcrada ortaya çıkan yanlışlara dayanarak devletin kutsal olamayacağı söylenebilir. Her şeyin faturası devlete çıkartılabilir. Üniter devlet ve milletin altına “çok kültürlülük” dinamitinin konduğu ortamdayız. Önümüzdeki tuzakları, bu tuzakların değişen yüzünü vitrinini keşfedebildiğimiz dünyaya açılarak olup bitenleri görebildiğimiz oranda çok değişik tipleri tuzakları aşabiliriz. Böylece Türk nesilleri kendilerine emanet edilen bu Cumhuriyeti yüzyıllar boyu sürdürebilirler.

Türkiye 21.nci yüzyılda Cumhuriyetimizin temel ilkelerinden taviz vermeden ancak dünya ve Türkiye dinamiğini iyi yorumlayarak hareket etmek zorundadır.

Rahatsız edilmeye müsait bir coğrafyada yeni yüzyılı karşılayan Türkiye Milli Mücadele ve kurtuluş savaşı ile büyük bir bedel ödemiş, fedakârlıklar yapmış ve Osmanlıdan Milli Devlete geçmiştir. Ancak milletleşme sürecinde ortak mutabakatların meydana çıkarılmasında sorunları henüz aşmış değildir. Bu yapı Türkiye’yi ikili kamplaşmaya kolayca itebilmektedir.

89 yılına giren Cumhuriyetimiz İslam ve Demokrasinin uyuşabileceğini gösteren laik bir hukuk devletidir. Bölgesinde ender görülen bir demokrasi ülkesidir. Zaman zaman demokrasi inkitalara müdahalelere uğramasına rağmen demokrasi oldukça müesseseleşmiştir. Her demokraside görülebilecek sorunlar Türkiye’de de vardır. İnsan hakları ihlalleri ve işkence kurumlaşmış değildir. Dünya’da bunlara karşı nasıl mücadele ediliyorsa Türkiye’de de aynı şeyler yapılmaktadır.

Türkiye’nin 21.nci yüzyılda sahip olacağı vizyonu bozabilecek örnek ve engeller;

1-Türk milletine mensup olma şuurunu reddeden bölücü siyasi Kürtçülük ve mikro ırkçılık Türk Milleti dışında millet ve hakların bulunduğu görüşü kültürel haklar ile kamufle edilmektedir.

2-İslami kullanan, vatan, bayrak ve sınır tanımayan millet ve milliyetçiliği reddeden Cumhuriyete karşı radikal İslamcı çevreler (Bu çevreler çoğu kere bölücü akımlar ve fraksiyonlarla işbirliğine girebilmektedirler)

3-Türkiye Cumhuriyetinin üniter millet ve devlet olarak yanlış kurulduğunu demokrat olmadığını dile getiren Türk kimliğine, laikliğe soğuk bakan cumhuriyet düşmanlarına zemin hazırlayan ve kendilerini ikinci cumhuriyetçi olarak ilan eden çevreler

4-Türkiye Cumhuriyetini kuran iradeye bağlı olanları, statükocu ve muhafazakarlıkla suçlayan romantik bir özgürlükçülük, sınırsızlık, müdahalesizlik peşinde olup ferdi aşırı bir şekilde kutsallaştıran misyonları itibariyle yukarıdaki gruplara adeta hayat hakkı tanımakla uğraşan bazı liberal çevreler

Demokratik bir ülkede bu ve benzeri guruplar olabilir. Herkesin her şeyi aynı şekilde düşünmesi de gerekmeyebilir. Ancak bunlar Türkiye Cumhuriyeti için reddedilemez ortak temel esasları hedef almaktadırlar. Çoğu kerede görüşlerini insan hakları demokratikleşme kültürel çoğunluk örtüsü altında gizlemektedirler.

Türkiye’nin görüntüsü ve rolünün daha etkili hale getirilmesi için aşağıdaki tespit ve teklifler düşünülebilir.

Türk Cumhuriyetleri ve özerk Türk bölgeleriyle ilişkiler gözden geçirilmeli TİKA ve bu konuda çalışan vakıflar (Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı) gerekli desteğe kavuşturulmalıdır. Türk Cumhuriyetleri ile “DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK” sağlamanın yolları mutlaka aranmalıdır.

Türkiye’nin tanıtılması önce içerden başlamalı Türk aydını ve bürokratı kullanılabileceği vasıtaları fark edebilmeli ve gerekli yerde kullanabilmelidir. Talep edilen değil talep edebilen bir anlayış ve caydırıcılık esas alınmalıdır.

Türkiye de gelir dağılımında ki bozuklukları gidermek için gerekli tedbirler alınmalı ve mantıki ölçüler içinde “SOSYAL DEVLET” anlayışından vazgeçilmemelidir.

Türkiye sosyal yapısı itibariyle oldukça homojen bir yapıya sahiptir. Böyle bir yapıda çok kültürlülük tartışmaları yerine Türk Milletine mensup olma şuuru geliştirilmelidir. Türkiye federasyon tartışmalarının yapılabileceği sosyal bir laboratuvar değildir. Türkiye Cumhuriyeti üniter ve milli bir devlet olarak kurulmuştur.

Dünyanın neresinde Türk unsuru ve akraba topluluklara varsa, Türkiye Cumhuriyetinin onlarla ilgilenmesi en tabii ve insani hakkı ve görevidir. Bu görev TRT yoluyla eksiksiz yerine getirilmelidir.

Yolsuzluğun, kanunsuzlukların adalet dağıtımının gecikmesinin hatta adaletin bağımsız olmadığının sık sık konuşulduğu ülkemizde yargının tüm yaptıklarını işe yaramaz hale getirmek olarak algılanabilecek bu tablo akla şu soruyu getiriyor. Yargının yaptığı her şey yasamanın siyasal omurgalı müdahaleleri ile yıkılan veya tersyüz edilen bir yargı hangi şevkle ve azimle iş yapacak sonuç üretecektir.

Demokrasi, milliyetçilik ve cumhuriyet umdeleri 21. yüzyılda vazgeçemeyeceğimiz temel prensiplerdir. Bunlar birbirini tamamlar ve biri diğerine tercih edilemez.

Türkçe Bayrağımız gibidir. Türkiye de hiç bir ciddi devletin yapmadığı ölçüde ana dil dışlanmakta ve ikinci plana itilmektedir. Yabancı teknik kavramlar karşılığı zamanında bulunmadığı için Türkçe gerektiği gibi zenginleşmemektedir. Bilhassa yüksek öğretimde dünyanın hiçbir ciddi devletinde görülmeyecek tarzda yabancı dilde eğitim ve öğretim yapılmakta verimsiz ve hedefsiz bir karmaşa sürdürülmektedir. Yabancı dil öğrenmenin gerekliliği ile yabancı dilde eğitim ve öğretim arasındaki fark hala anlaşılabilmiş değildir.

Milli tarih anlayışımız gözden geçirilmeli, Cumhuriyetimizin 89. ve Osmanlının 700, yıl dönümlerindeki anlayış ve bütünlük sürdürülmeli tarihe bir bütün gözüyle bakabilmeliyiz.

Özetle gelecek yüzyıla doğru adım attığımız şu sıralarda görülen tablo gelişmiş ülkeler bütün kozları ile sermaye, teknoloji haberleşmenin kontrolü beslenmeden giyinmeye müzik anlayışına kadar kültürel etkileri ile dünyayı şekillendirdikleridir.

Böyle bir dünyada önce Türkiye diyenler düşen görev farklı görüş ve meslek sahibi kesimler arasındaki milli mutabakatları geliştirmek ve güçlendirmektir.

 

 

Türk’ün Olacak

0

 

Altta yer delinmeyip, üstünde gök çökmezse,
Onlarca esir vatan, on binlerce tutsak Türk
Kurtulup esaretten Hiraya varacaklar,
Sel olup akacaklar hürriyete erende.

Türk’e ihanet eden, çakal sürülerini,
Allah-u Ekber deyip, yurttan kovduğumuzda.
Kürşatların elleri açılıpta göklere,
Süleymanlar, Dursunlar bizi bulur DUADA.

Hergün şehit düşerken Türk’ün öz evlatları,
”Kanın yerde kalmayacak” deyip avutacaklar.
Türk’ü boğmak isteyen, açılım zevatları,
Hainleri affedip sokağa salacaklar.

Birçokları bu yolda tökezlenip düştüler
Bir kemiğin ardından, bizi satıp gittiler.
Globallik var artık, ne Türk’ü ne milleti!
Dillerinde sahte bir özgürlükler zilleti.

Oysa emperyalizmin, BOP’un emellerine,
Coninin piçlerine yalakalık yaptılar.
Sonuçta müslümanı öldürdüler, yaktılar,
Bu güzel vatanımı, her yandan kuşattılar.

Irak, Libya, Suriye, sıra İran olacak,
Siyonizmin amacı Türk’ü boğmaktır boğmak.
Türk’e göre Türk gibi herşey Türk’ün olacak,
Kendimize gelmemiz şerefimiz olacak.

Şimşekler çaktığında, yine sefer var sefer
Binlerce sessiz bozkurt, yerinden fırlayacak.
Yeniden doğuşumuz çok muhteşem olacak,
Hemşehrim ATSIZ bile, bize el sallayacak!!!

 

Peygamberimiz Neden Cami Yıktırdı?

 

“İslam Peygamberi hiç cami yıktırır mı?” demeyin lütfen.  Yıktırmış, hem de Allah’ın emriyle.

Hicretten sonra Medine’de Müslümanlar güçlü hale gelince görünüşte Müslüman göründükleri halde kalben İslam’ı inkâr eden münafık (nifak ehli) denilen bir grup ortaya çıkmıştı. Dış görünüşlerinde Müslüman olan bu kişiler dine, Hazreti Peygambere ve Müslümanlara düşmandı.

Münafıklar Kuba köyünde Peygamberimizin daha önce temelini atmış olduğu Kuba Mescidi’nden başka bir mescid yaptılar. Onların maksadı Resûlüllah’ın sahabelerini birbirine düşürmekti. Bu sebeple bu mescid ‘Mescid-i Dırâr’ yani zararlı ve kötüniyetle yapılan cami olarak adlandırılmıştır.

Kur’an-ı Kerim’in Tevbe Suresi‘nin 107-110. Ayetlerinde bu olay anlatılmakta.

107 – Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resûlüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, “Bizim iyilikten başka hiçbir kasdımız yok” diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar. (Diyanet İ.B. Meali)

Resûl-i Ekrem’in, bu ayetlerle Allah tarafından uyarılmasından sonra, “Halkı zâlim olan şu mescide gidin, onu yıkın ve enkazını da ateşe verin!” buyurduğu bilinmektedir. Günümüzde bile dırâr mescidinin arsası, çöplük olarak kullanılmaktadır.

Hazret-i Mevlana‘nın bu olayı anlatırken söyledikleri ilginçtir:

  • “Münafıkların bu mescidi yapışları, avcının tuzağa taneler saçması gibi avlamak içindi. Cömertlik eseri değildi. Balıkçının oltasına taktığı et parçası, balıklara bir ikram, bir bahşiş, bir cömertlik değildir.
  • “Kubalıların Mescidi de taştan kerpiçten yapılmıştı ama münafıkların mescidine benzemiyordu.”
  • “Yaptığın işi ve kendi halini mihenge vur da, sen de bir Mescid-i Dırâr yapmış, bir fitne çıkarmış olmayasın!”

*****

Bu kıssayı hatırlatmamın sebebi son zamanlarda tartışma konusu yapılan Ataşehir’deki Mimar Sinan Camii, Taksim ve Çamlıca‘ya yapılması planlanan diğer büyük cami projeleri değil.

Cami yaptırırken birinci önceliğin samimi bir inanç olması gerektiği açıktır. Eğer niyetiniz samimi/ ihlâslı değil, şahsi ikbalinize yardımcı bir unsur olarak kullanmak ise yapılan camilerin istenen hizmeti sağlaması mümkün olamaz.

Bizim vahiy yolu ile yapanların niyetini öğrenmek gibi bir imkânımız olmadığına göre, camileri yapanların iyiniyetli olduğunu kabul etmek ve teşekkür ederken uyarmak durumundayız.

Taksim’e yapılacak camiyi hem ihtiyaç oluşu ve hem de orijinal projesi sebebiyle desteklediğimi, ancak Çamlıca projesi konusunda yerleşim alanından uzak oluşu ve mimari proje yarışmasına katılımı azaltacak şartnamesi sebebiyle tedirgin olduğumu ifade ederek esas konuya geçelim.

*******

Mescidi Dırâr kıssasından Mevlana’nın çıkardığı dair sonuç çok önemli: Hayırlı görünüşlü bazı işler fitne sebebi / besleyicisi olabilir.

“İyi şeyler olacak” müjdesi ve arkasından “analar artık ağlamasın” sloganlarıyla “Kürt/Terör Meselesini”  “çözmek” için “açılım” yapmak hayırlı görünen iş gibi idi.

Ana dilde eğitim hakkı bir insan hakkıdır. Kürtlere Kürtçe eğitim dili sağlamak devletin görevidir” gibi sözler de haktan yana görünüşlü fitneyi / ayrılıkçılığı besleyen bir politik harekâttan ibaretti.

“Çözüm niyetini” gösteren siyasi iradenin, gerekirse terör örgütüyle müzakere etmesi gerektiği her gün mahut zümreler tarafından beynimize kazındı. Özel görevlendirilen devlet yetkililerinin Oslo müzakerelerindeki utanç verici tavırları da, Habur rezaleti gibi hoşgörüyle karşılandı.

 

Geldiğimiz nokta ne?  Şemdinli’yi ele geçirmeye çalışan PKK’lı teröristlerle 15 gündür çatışmalar devam ediyor. PKK’lılar kaçmadığı gibi devletin uçaklı, helikopterli tam teçhizatlı ordusuyla cephe savaşına girecek cesareti göstermekte. Bu çatışmalar devam ederken PKK Hakkâri’de 4 karakolumuza eş zamanlı saldırabildi ve 8 şehit verdik. Bunların sebebi ister terör örgütünün güçlenmesi olsun, isterse terörle mücadelede hizmet vermiş kahraman subayların hapiste tutulmasının TSK’da yarattığı moralsizlik olsun, durum iç karartıcı.

Kürt halkı içinde PKK sempatisinin ve bağımsızlık talebinin hızla artması fitnenin geldiği boyutun vahametini göstermekte.

2012 yazında yapılan bir ankete göre Kürtlerin % 46’sı BDP’ye destek veriyor. % 48’i PKK’nın terör örgütü olmadığını düşünüyor. Üç sene önce Kürtlerin % 6’sı bağımsız Kürt devleti isterken bugün, % 23’ü bağımsız devlet talebinde bulunuyor.

Dış siyasette ise “Osmanlı politikası izlemek“, “suni sınırlarımız yerine tabii coğrafyamızdaki halklara liderlik yapmak“, “mazlum Suriye halkının yanında olmak” gibi her Türk’ün göğsünü kabartan sloganlar eşliğinde yürütülen politikalar, Türkiye’deki fitneyi beslemekten başka işe yaramadı. Diğer taraftan Suriye bir iç savaş, bölge bir mezhep savaşı batağına doğru sürüklenmekte. Bunda Türkiye’nin rolü ve vebali az değil.

*****

Fitnenin büyümeden önünün kesilmesi lazım(dı). Fitne sebebini veya besleyen tavırları ayırt etmek için vahiy beklemenin faydası yok. Yapılan işleri ve halimizi mihenge vurmak kâfidir.

“İlâhî bir bilgi iletim tarzı olan Vahiy” bizler için söz konusu olamayacağına göre, buna karşılık “beşerî bir bilgi edinim tarzı olan Akl’a” müracaat etmek zorundayız. Zira “vahy’e ve taşıdığı bilgilerin doğruluğuna iman etmek de, aklını kullanmak da farzdır.”

Hazreti Peygamber’in uygulaması göstermektedir ki, Aklını kullanan Müslümanlar için fitne kaynağının (Mescid-i Dırâr’ların) bir an evvel yıkılıp yok edilmesi lazımdır.