29.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1071

Olimpiyat Oyunlarında Yaşanmış İlginç Olaylar

 

Olimpiyat oyunları etkinlikleri açısından bütün ülkeleri yakından ilgilendiren, en kapsamlı spor olayıdır.        
Ekonomik, politik, sosyal ve sportif boyutlarıyla süresi boyunca, tüm dikkatlerin odağıdır.
Tarihi boyunca bu büyük spor organizasyonu pek çok sıra dışı olaylara sahne olmuştur.

Bu olayların bazılarını özetlersek;

— 1896 (Atina) yılında ilk modern olimpiyatlar başladı. Türk güreşçi Koç Mehmet, kendi imkânlarıyla Atina’ya gitmiş, ancak kayıt koşullarını bilmediğinden müsabakaya katılamamıştır.

— 1904  St. Louis (ABD) çok uzak olduğu için ve gidiş geliş masraflarının pahalı oluşu nedeniyle katılım çok az olmuş ve dağıtılan 280 madalyanın 255 adedini Amerika Birleşik Devletleri sporcuları almıştır.

— 1908 Londra’da İngiliz kraliyet ailesinin izleyebilmesi için, maraton yarışı Windsor şatosu önünden başlatılmış. Final ipi stadyumda göğüslendiğinde, mesafe ölçülmüş ve 42.195 mt. olduğu anlaşılmıştır. Günümüzde de 42.195 metre olarak koşulan maratonun, ölçüsü böyle tespit edilmiştir.

— 1912 Stockholm’de (İsveç) şampiyonluk için güreşen iki sporcu, saatlerce mücadele etmişler, yenişememişler. Her ikisi de altın madalyayı alacaklarını umarak, maçı idare etmişler ve 9 saat boyunca güreşmişlerdir. Hakem heyeti aldığı bir kararla maçı sona erdirmiş, her iki güreşçi de ikinci ilân edilmiş ve gümüş madalya sahibi olmuşlardır.

— 1920 Anvers Belçika’da Türkiye, Almaya-Avusturya ve Bulgaristan cezalı olduğu için ( 1914-1918 Dünya Savaşı’na neden olma gerekçesiyle ) olimpiyatlara kabul edilmemişlerdir.

— 1924 Paris Fransa’da Birleşik  Amerikalı yüzücü Johnny Weissmuller 100 mt, 200 mt ve 4×100 mt yarışlarında üç altın madalya kazanınca, pisinlerin kralı seçilmiştir.

Bu başarı Hollywood’a yankılanmış ve dünyaca meşhur Tarzan filmleri çekilmiştir. Filmin başrol aktörü ise Tarzan rolündeki şampiyon yüzücü Johnny Weissmuller olmuştur.

— 1932 Los Angeles (ABD) olimpiyatlarında gerçekleşen olaylar da bir hayli enteresandır. Polonyalı Stella Walsh (Stanislawa Walasiewiczowna), Los Angeles’taki 1932 Olimpiyatları’nda 100 metrede altın madalyayı kazandı Hem de 12 saniyenin altına inen ilk kadın olarak Dünya Rekoru’nu kırmış oldu. Ancak yıllar sonra, 1980’de bir soygunun masum kurbanı olarak can verdiğinde, otopsi sonucunda erkek olduğu anlaşıldı

(Asıl adı Stanislawa Walasiewiczowna olan Polonyalı atlet (1911 doğumlu), kendisi henüz 3 aylıkken ailesinin ABD’ye göç etmesiyle kendini bu ülkede bulur. Amerika’daki adı Stella Walsh’tur. 1920 yılında atletizm kariyerine başlar ve yeteneğiyle hızla yükselir. Vatandaşlık kuralları gereği 21 yaşından önce Amerikan vatandaşı olamamaktadır. Bu ise olimpiyat madalyası neredeyse garanti büyük yeteneğin Amerikan kadın atletizm takımında yer alamayacağı anlamına gelmektedir. Bunun üzerine Amerikalılar kendiliklerinden vatandaşlık teklifinde bulunurlar. Ancak sadakat yeminine iki gün kala Stella, Polonya adına yarışacağını bildirir. Ve 11.9 saniyelik 100 mt derecesiyle dünya rekoru kırarak olimpiyat madalyasının alır).

—1936  Berlin Almanya’da, Türk güreşçi Yaşar Erkan ilk altın olimpiyat madalyasına  uzanan sporcumuz olmuştur.

1936 Berlin Olimpiyatlarında altın madalya kazanan değişik ülke sporcularının bu başarıları ve özellikle de Amerika adına yarışan siyahî atlet Jesse Owens’ın 4 adet altın madalya birden kazanması, Adolf Hitler’in Alman  ırkının en üstün ırk olduğu  iddiasının doğru olmadığının kanıtı olarak,  uzun süre karşı propaganda aracı olarak kullanılmıştır.

—1948 Londra olimpiyatlarında Türk güreşçiler 6 altın, 4 gümüş ve 1 bronz madalya almışlardır.

Ruhi Sarıalp üç adım atlamada 15,075 mt ile üçüncü olmuş ve böylece atletizmde  olimpiyat madalyası kazanan ilk Türk atleti olmuştur.

— 1952 Helsinki Finlandiya’da, Çek atlet Emil Zatopek (lâkabı Çek Lokomotifi’dir) 5000 mt ve 10000 mt koşularında altın madalya alır. Ayrıca aynı olimpiyatta yaşamında ilk kez katıldığı maraton koşusunu da birinci bitirerek altın madalya sayısını üçe çıkarır.

—1960 Roma İtalya’da Sonradan Müslüman olup (1964) Muhammed Ali adını alacak olan Cassius Marcellus Clay Jr olimpiyat şampiyonu olmuştur.

Türkiye bu oyunlarda güreş dalında 7 altın 2 gümüş madalya kazanmıştır.

İlk defa Afrikalı(Etiyopya) bir atlet olimpiyat şampiyonu olarak altın madalya elde etmiştir. Ababe Bilika yalın ayak koştuğu maratonu kazanmıştır.

—1964 Tokyo Japonya’da Ababe Bilika gene şampiyon olmuştur. Etrafını saran TV mikrofonlarına “-Beni boşverin…İyi bir iş yapmak istiyorsanız, benim yerime ülkemde açlıktan ölen, ilaçsızlıktan kıvranan halkımın ihtiyaçlarını tüm dünyaya duyurun!” dedi.

Bu sözler görülmemiş bir etki yarattı. Etiyopya’ya yardım başladı.

—1968 Mexico City  Meksika’da 200 mt yarışında 1. ve 2. olan ABD’li siyahî atletler, madalya töreninde siyah eldivenli ellerini havaya kaldırarak ABD’ndeki ırkçılık hareketlerini protesto ederler.

—1972 Münih olimpiyatları ( Almanya ) trajik bir olayla hafızalara kazınmıştır. Filistinli gerillalar, İsrail kampını basmışlar ilk anda ve takip eden süreçte İsrail olimpiyat takımının 11 üyesini öldürmüşlerdir.

—1976  Montreal Kanada’da, Romanyalı jimnastikçi Nadia Elena Comaneci , 14 yaşında katıldığı yarışmalarda bütün jüri üyelerinden 10 tam puan alarak altın madalyalar kazanmıştır. Bu rekor günümüzde de geçerlidir.

—1980 Moskova (eski SSCB) olimpiyatları Rusya’nın Afganistan’ı işgal edişini protesto için ABD ve 66 ülke tarafından boykot edildi.

—1984 Los Angeles (ABD) olimpiyatlarına Romanya hariç Rusya (eski SSCB) ve diğer doğu blok ülkeleri, 1980 olimpiyatlarına misilleme olarak  katılmadılar.

—1996 Atlanta (ABD) olimpiyatlarında, Naim Süleymanoğlu ve Hamza Yerlikaya üçüncü defa olimpiyat şampiyonu olma başarısını gösterdiler.

Hamza Yerlikaya bütün güreşlerini, rakiplerine hiç puan vermeden kazanarak erişilmesi güç bir  rekorla  şampiyon oldu.

 

 

 

 

İlahiyatçı Sosyolog Dr. Abdülkadir Sezgin ile sohbetin ikinci bölümü

 

İlahiyatçı Sosyolog Dr. Abdülkadir Sezgin ile sohbetin ikinci bölümünde gerçek anlamda Alevi Açılımı başlatıyoruz.
Oğuz Çetinoğlu: Hocam, Alevilerin bir kısmı, ne olup ne olmadıklarının bilincinde değiller. Sizce Aleviler nasıl tanımlanmalı?
Dr. Abdülkadir Sezgin: Türkiye Alevileri, Ağrı’dan İzmir Bergama’ya, Edirne’den Hakkâri’ye kadar nerede bir Alevi’yim diyen varsa (bir kısmı bu konudaki bilgi eksikliği yüzünden bilmese de) Türk’tür, Müslüman’dır. Hane tarikat bakımından da Hacı Bektaş Veli’ye bağlıdır.
Çetinoğlu: Kültür eski bakanlarımızdan biri, Aleviliğin ayrı bir din olduğunu söylemişti…
Sezgin: Alevilik ayrı din değildir. Ayrı mezhep de değildir.
Çetinoğlu: Sarı Saltuk hakkında da yanlış bilgilere sâhip olanlar var…
Sezgin: Sarı Saltuk ailesi Tuncelilidir. Tunceli’de Sarı Saltuk Ocağı var, onlardan bir kol.
Sarı Saltuk Balkanları Müslüman eden, Balkan yerli ahalisini Müslümanlaştıran, Hanefileştiren adamdır. En az yedi yerde türbesi vardır.
Çetinoğlu: Toplumumuzda yokluğu en çok hissedilen nesne sevgi…
Sezgin: Sevgi olmadan kaya bile yerini sevmiyorsa, yerinden yuvarlanır, yuvarlanan taş yosun tutmaz. Onun için insanın önce sevmeyi öğrenmesi lazım.
Kuran-ı Kerim’de Ahzab Suresi 6. ayetinde, ‘Peygamber, mü’minlere kendi öz nefislerinden, canlarından, birbirlerinden daha yakındır, daha ileridir. Eşleri mü’minlerin anneleridir.’ diyor.
Hem peygamberi kendi canımızdan fazla seveceğiz, hem de bütün din kardeşlerimizi, ‘lailahe illallah Muhammedün Resulullah’ diyen herkesi, kanı kanımızdan, canı canımızdan olan öz kardeşimiz gibi seveceğiz.
Çetinoğlu: Ahlak da çok önemli değil mi Hocam?
Sezgin: Hz. Peygamberin gönderilme sebebi ahlâktır. Şu anda en önemli problemimiz de ahlâk. Yalan söylemeyen önder şahsiyetlere ihtiyacımız var.
Çok namaz kılan insanımız var, çok oruç tutanımız var, çok dua okuyanımız, çok Kur’an okuyanımız, çok hafızlarımız var, ama yalan söylemeyen ve hak yemeyen adam sıkıntımız var.
Asıl problem bu.
Çetinoğlu: Hocam, görüşmemiz sırasında Alevilik anlayışına vurgu yapıldı. Türkiye’mizde bâzı kişilerin, Alevilerin kendileriyle değilse bile, Alevilik anlayışında problemler var. Sizinle bir araya gelmişken bu konuyu da ele alalım istiyorum. Bu problem nasıl çözülür?
Sezgin: Ülkemizde, medya çıkan veya çıkartılan karışıklıklar, İslam ülkeleri arasında Şii-Sünni çatışması çıkması için yapılan küresel faaliyetlere ilave olarak iç politikanın boş, anlamsız, kısır, gayesiz ve özürlü tartışmaları Alevi meselesini gölgede bıraktı. Muharrem ayı ve Hz. Hüseyin’in Şahadet yıldönümü bile kendimize gelmemizi sağlamadı.
Çetinoğlu: Problemlerin varlığını kabul ediyorsunuz. Çözmek için neler yapıldı, neler yapılıyor, başka nelerin yapılması gerekli?
Sezgin: Başkaları ile ‘Diyalog’ yapmak yerine kendi insanımız, din kardeşimiz, kan kardeşimiz olan Alevilerle sevgimizi ve kardeşliğimizi kuvvetlendirecek neler yapıyoruz?
Kendi koşumuz, akrabamız, dünürümüz, gelinimiz, damadımız olan insanlarla sevgi köprüleri kurmadan elin papazları ile diyalog kime hangi yararı sağlayacak?
Gelin o zaman bu meseleyi yeni baştan inceleyelim ve bize ait bir dert, bir mesele, bir sorun olan bu işi nasıl çözeriz, meselesini birlikte düşünelim.
Günümüzün en önemli problemi ‘Alevilik’ konusudur. Hatta ülkemizde en büyük terör olaylarını düzenleyen PKK dâhil, Devrimci Yol, TDP, TKPB, TKP/ML, MLKP-K, TİKKO, Kürdistan Aleviler Birliği ve benzeri örgütlerin üst yönetimi dâhil, önemli sayılacak mensuplarının Alevi kökenli ateist (eski Marksist-Leninist)ler olduğu dikkate alındığında meselenin önemi daha iyi anlaşılabilir.
Çetinoğlu: Sizce problem dinî midir, içtimâî mi?
Sezgin: Alevilik konusu sosyal, kültürel, dinî, hukukî, stratejik bir sorun olmakla birlikte özü itibariyle bir din meselesidir. İşin doğrusu en önemli din meselesi olduğu gibi, aynı zamanda bir şehirlileşme ve sosyal gelişme meselesidir.
Olayı bu şekilde görmeden ve anlamadan yapılacak çözüm önerilerinin başarı şansı olmayacaktır.
Sezgin: Selçuklu Devleti’nin yıkılış döneminde Hacı Bektaş Veli ve arkadaşlarının Anadolu’ya gelişi ile başlayan ve Osmanlı Devleti’nin kurulmaya başladığı yıllarda oluşan Hacı Bektaş Veli yolu, o devirlerde konar-göçer Türkmenler arasında Kızılbaş adı ile başlamış, 16. Yüzyılın başlarında da aynı yolun şehirli kolu olan Bektaşilik kurulmuştur.
Bu gün yaygın olarak kullanılan ve kabul gören terim Kızılbaş kelimesi yerine, ‘Alevi’ kelimesidir.
Çetinoğlu: Tıp ilminde; ‘Teşhis yanlış ise, tedâvi mümkün olmaz’ denilir. Problemin ne olduğunu belirlemekle başlayıp çözüme doğru yol alabilir miyiz? Aleviler kendilerini nasıl tanımlıyorlar?
Sezgin: Aşık Veysel diyor ki: 

Aslım Türk’tür. Elhamdülillah Müslüman.
Şükür, ‘Amentü’ye etmişiz iman
Kalbime yaraşmaz şirk ile güman
Gönlümüz nur ile doludur kardeş

Birleşiriz bir bayrağın altında,
Biz Türklerin ikilik yok aslında
Yanar tutuşuruz vatan aşkında
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız.

Âşık Veysel’in ‘Birlik’ başlıklı şiirini bir şaheser olarak saymak gerekiyor:

Allah birdir Peygamber Hak
Rabbü’l âlemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyim geldi sırası

Kürt’ü Türk’ü ne Çerkez’i
Hep Âdem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi
Yanlış var mı ve neresi

Kur’an’a bak İncil’e bak
Dört kitabın dördü de Hak
Hakir görüp ırk ayırmak
Hakikatte yüz karası

Bin bir ismin birinden tut
Senlik benlik nedir sil at
Tuttuğun yola doğru git
Yoldan çıkıp olma asi

Yezit nedir ne Kızılbaş
Değil miyiz hep bir kardaş
Bizi yakar bizim ataş
Söndürmektir tek çaresi

Kişi ne çeker dilinden
Hem belinden hem elinden
Hayır ve şer emelinden
Hakikat bunun burası

Bu âlemi yaratan bir
O’dur külli şeye kadir
Alevî Sünnilik nedir
Menfaattir varvarası

Cümle canlı hep topraktan
Var olmuştur emir Hak’tan
Rahmet dile sen Allah’tan
Tükenmez rahmet deryası

Veysel sapma sağa sola
Sen Allah’tan birlik dile
İkilikten gelir belâ
Dâvâ insanlık dâvâsı

Ülkemizde yaşayan ve kendisini ‘Alevi’ olarak tanımlayan halk aynen Âşık Veysel gibi, ‘Türk’üm’, ‘Müslüman’ım’ demekte, kendisini ‘Türk Milleti’nin özü’ olarak kabul etmektedir.
Alevi sivil toplum kuruluşlarının çoğunluğu ise, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında, Avrupa ülkelerinde dağınık ve örgütsüz kalan eski sosyalistlere -Almanya başta olmak üzere- AB ülkelerinde kurdurulan örgütlerin uzantısı olarak kurulmuş örgütler gibi görünmektedir.
Bu örgütleri kuranların tamamına yakını yıllar önce Alevilikle bağını koparmış, Sovyetlerin çöküşü ile yaşadıkları şoktan uyandıklarında kendilerini Alevi örgütü yöneticisi olarak gören Marksist ideolojiyi dünya görüşü olarak benimsemiş kimselerdir.
Bu sebeple de Alevilik konusu incelenip değerlendirilirken halk ile örgütlerin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir.
Bu yapılmadığında problem anlaşılamaz ve/ya çözümlenemez.
Çetinoğlu: İlgi çekici, çok önemli bir belirleme. Peki, Alevi olmayan kesimlerde Alevilik algılaması nasıl?
Sezgin: Üzülerek ifâde etmeliyiz ki, başta Diyanet İşleri Başkanlığı çalışanları olmak üzere Alevi olmayan veya kendisini Alevi olarak adlandırmayan kesimde son derece olumsuz ve Aleviliği dışlayan yerleşmiş bir anlayış vardır.
Ülke nüfusunu oluşturan bu kesimde ‘Alevilik nasıl algılanıyor?’ sorusuna cevap verilerek başlamak lazımdır.
Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı yönetici ve çalışanları arasındaki algılamalar halkın da algılamalarına örnek olacağı için bu kurum çalışanları arasındaki algılama biçimlerini cümleler halinde sıralamak uygun olacaktır:
*Alevilik ayrı bir dindir.
*Alevilik sapık bir din anlayışıdır.
*Alevilik İslam dışıdır.
*Alevilik ateizmdir.
*Alevilik Müslümanlığın içindedir.
*Alevilik bir kültürdür.
*Alevilik bir alt kültürdür.
*Alevilik bir mezheptir.
*Alevilik diğer tarikatlar gibi bir tarikattır.
Çetinoğlu: İnanılır gibi değil. İslamiyet üzerine eğitim almış insanlar arasında bu kadar câhilce, farklı ve gerçek dışı görüş sâhiplerinin bulunması sâlim aklın kabul edebileceği bir durum değil.  
Herhalde siyasî sebeplere dayalı peşin hükümler var. 
Sezgin: Tamamına yakını din eğitim ve öğretimi gören ve doğrudan din konusu ile meşgul olanlardaki algılama bile bu kadar yanlışlıklar, çelişkiler içermektedir.
İlahiyat fakültelerinde yapılmış master ve doktora çalışmalarında da ‘Alevilerin Şii/Caferi olduğu’na dair tezler olması bu şaşkınlığın eseri olmalıdır.
Çetinoğlu: Konusunda eğitim-öğretim görmüş kişiler böyle düşünürse, sokaktaki vatandaşın gerçeği görmesi, anlaması mümkün olmaz. Çözüm zorlaşır.
Sezgin: Toplumun Alevi olmayan katmanlarında da ‘kestiği yenmez’, ‘kendileriyle evlenilmez’  şeklindeki algılamanın yaygın olduğu bilinmektedir.
Din ile ciddî ilişkileri olup olmadığı tartışılan sanatçı, programcı gibi insanların rastgele söyledikleri ‘mumsöndü’ sözleri bu alandaki anlamaların ne kadar yanlış olduğunu göstermesi bakımından önemli değil midir?
Çetinoğlu: Onların cehâleti cümlece mâlum. Bâzen de şuuraltının tetiklemesiyle sürç-i lisan da olabiliyor. Şuuraltı bilgiler, toplumun genel kanaatleriyle oluşmuş olabilir. Fakat insan kendini yenilemek geliştirmek mecburiyetinde olmalı. Özellikle sanatkârların… Böylece işe nereden başlanacağı belirlenmiş oluyor.
Sezgin: Belirtilen sebeplerle öncelikle Alevi olmayanların tamamının Alevi algılamalarını düzeltecek, toplumun din konusunda doğru olarak aydınlatılması problemi bulunduğu kabul edilmelidir.
Bu kabul, sorunun çözülmesindeki temel sosyal yapıyı oluşturacaktır. Bu son derece önemlidir.
Çetinoğlu: Görüşmemiz ve çalışmamız, bu yolda atılmış bir adım olarak değerlendirilebilir. Fakat asıl önemli adımı kimler atacak, ilerlemeyi kimler sağlayacak? 
Sezgin: Alevilik konusunda öncelikle görüş birliğinin sağlanması gereken en önemli alan Diyanet İşleri Başkanlığı alanıdır.
Bu sağlanmadan Alevilik meselesi çözülemez. Çünkü din konusunda devletin ana hizmet birimi Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Bu sıfatla sorunun çözüleceği yer de burasıdır.
Çetinoğlu: Anladığım kadarıyla yurt dışındaki Alevi teşkilatlanmalarını tehlikeli buluyorsunuz…
Sezgin: 17.04.2002 tarihinde kendine özgü bir inanç olarak Berlin Eyaletinde kabul edildi. Din dersi yerine Almanca okutulmak şartı ile ‘Alevilik Dersleri’ tarihte ilk defa okullara girdi.
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF), Almanya’daki Alevilerin inanç örgütü olarak kabul edildi.
Federasyon yöneticilerine göre, ‘İslam’ın içi de dışı da bizi yakar’ görüşü temel bakıştır.
Baden Württemberg Eyaletinde en az üç şehirde Alevilik Dersleri 2006-2007 ders yılında, Kuzey Ren Vesfalya (NRW), Bavyera ve Hessen Eyaletlerinde ise, 2008-2009 ders yılında başladı.
Danimarka 25 Ekim 2007 tarihinde Aleviliği kendine özgü bir inanç, Alevi Birlikleri Federasyonu'(AABF) nu da Alevilerin inanç örgütü olarak tanıdı.
Çetinoğlu: Hıristiyan batı, Müslüman Türkler lehine hiçbir teşebbüste bulunmamışlardır ki Alevilik konusunda bulunsunlar. Bu gerçeği önce Alevi kardeşlerimizin bilmesi gerek.
Hocam, vukufiyetinizle Alevi problemine teşhisi koyduk zannediyorum. Tedâvisi ile ilgili düşünce ve tavsiyelerinizi bir başka çalışmaya tehir ederek, görüşmemizi; yaşadığınız bir olayı dinleyerek bitirebilir miyiz?   
Sezgin: Bir Kızılbaş hikâyesi anlatayım. Gerçek hikâyedir. Eski bir Diyanet İşleri Başkanı tarafından bana, hacca misafir olarak götürülmek üzere birkaç Alevi vatandaşı dâvet etmem rica edildi. Ben de Hacıbektaş’a gittim, bir zatı ailesiyle birlikte hacca davet ettim, kendisinden izin almadığım için adını söyleyemiyorum.
Dedi ki, ‘Bir dakika, tamam hacca dâvet ettin de sen bizim evimize, ailemize babamın zamanında da gidip geldin, geleneğimizi, göreneğimizi biliyorsun, önce bir hatırlatma yapıp, peşinden bir soru sormak istiyorum.’ Dedi.
-Biz, çocuklarımız büyüyüp 13-14 yaşına geldiğinde çağırıp deriz ki, evlat, bütün Müslümanlara haram olanlar bize de haramdır, ancak biz Seyyid’iz, Peygamber soyundan geliyoruz. Müslümanlara haram olanların bir kısmı bize özellikle haramdır, onun için artık sen çocukluktan çıktın, bundan sonra elinin emeği, alnının teri olmayan hiçbir şeyi yemek sana helal değildir. 
Hayatın boyunca, iyi gününde de kötü gününde de unutmayacaksın, elinin emeği, alnının teri olmayan hiçbir şeyi yemeyeceksin, şimdi soruma geliyorum, dedi.
-Muhterem Diyanet İşleri Başkanı’nın dâvetini kabul edersek, bize harcayacağı para helal para mıdır?
Dilim damağım kurudu, şoke oldum. Çünkü böyle bir soruyu hiç kimse sormamış, hiç kimse duymamış. Eski başkanlar, bakanlar, yeni bakanlar, Danıştay üyeleri, Yargıtay üyeleri, Sayıştaycılar, bir sürü zevat, bürokrat, aristokrat, siyasetçi davetli kontenjanıyla hacca gitmiş. Hatta bir kısmına da bol miktarda hediyeler alıp bavullarla vermişiz. Hurması zemzemi, tespihi, takkesi vesaire hac hediyeleri…
Hiç kimse, yahu bunu niye aldınız? Ben fukara bir adam değilim. Ben kendim alırım, filan da dememiş.
Bir Kızılbaş, Alevi diyor ki; ‘Bu dâveti kabul edersem bize harcayacağınız para helal para mıdır?’
Bir dakika kendimi toparlayamadım. Daha sonra dedim ki,
-Biz bu parayı hacca gidecek adamlardan biraz fazlaca, hem de epeyce fazlaca alıyoruz. Nereye harcayacağımızı da vatandaşa söylemiyoruz. Onun için helal olduğu kanaatinde değilim.
-Peki dedi.
-Siz gittikten sonra eşimle konuşacağım, bu sene gitmeye karar verirsek bütün paralarımızı tamamıyla ödemek kaydıyla bizi misafir sayar mısınız?
-Şeref duyarım, dedim. Çok mutlu olurum ve rehberliğinizi de ben yapacağım, dedim. Kısmet olmadı o sene. Daha sonra da Diyanet bir daha dâvet etmedi.
İşte bu soruyu sormak Müslümanlıktır. Bu soruyu soran, her yediği lokmayı helal mi haram mı diye sorarak yiyen, başkasının emeği ve alın terini yemeyen adama muhtacız.
Çetinoğlu: Hocam çok teşekkür ederim. Allah sizden razı olsun!
Dr. ABDÜLKADIR SEZGİN
1948 Yılında Yozgat’ta doğdu. İlköğrenimini Yozgat’ta, orta öğrenimini Yozgat, Ankara ve İstanbul’da tamamladı. 1971 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitirdi. 
1970 yılında İstanbul Şehzade Camii Hatibi olarak başladığı memuriyet hayatında, Müftülük, Vaizlik, İl Müftü Yardımcılığı, Din Bilgisi ve Ahlak Öğretmenliği, Diyanet Yayınevi Müdürlüğü, Başkanlık Merkezinde Uzmanlık, Şube Müdürlüğü, Müfettiş Yardımcılığı, Müfettişlik ve Başmüfettişlik yaptı. Kasım 2011 de emekli oldu..
İstanbul – Eminönü Din Görevlileri Cemiyeti Başkanlığı yaptı.
Cumhuriyetin 50. yılında Müftü olarak bulunduğu Tekirdağ Malkara ilçesinde ‘Cumhuriyet Camii’ adıyla bir cami yaptırdı. Trakya bölgesinde ilçede açılan ilk İmam – Hatip Lisesini bu ilçede açtırdı.
Yunanistan, AB ve ABD’nin Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması taleplerine karşı, alternatif olarak, eğitim dili Türkçe ve Türk soylu Hıristiyanlar ve diğerlerine hitabedecek şekilde, 1977 yılında; ‘İstanbul Üniversitesi ilahiyat Fakültesinde Hıristiyanlık bölümü açılması projesi’ni geliştirdi ve YÖK tarafından 1999 yılında proje ‘Diğer Dinler Bölümü’ adıyla kabul edilerek, açılmaya karar verildi. İstanbul Üniversitesi ve İlahiyat Fakültesi yönetimlerinin ilgisiz ve isteksizliği sebebiyle öğrenci alınmadı ve 2005 yılında öğrencisizlikten kapandı.
Yaklaşık 300 camii bulunan Caferi Türklerin din adamı ihtiyaçlarını karşılamak üzere, Iğdır veya Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde de bir Caferi Bölümü açılmasına dair projenin kabulü için çalışmaları cemaatın ve Diyanet’in muhalefeti sebebiyle açılamadı.
1978 yılında, Seyyid Ahmet Arvasi başkanlığında beş kişi tarafından kurulan Türk Gençlik Vakfı kurucuları arasında yer aldı, halen bu vakfın Mütevelli Heyeti üyesidir.
1987-1991 yılları arasında Prof. Dr. Şaban Karataş başkanlığındaki Ankara Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu.
1992-95 yılları arasında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de Din Hizmetleri Müşaviri olarak görev yaptı.
Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesinin açılmasını sağladı ve iki öğretim yılı ‘İlimler Namzedi’ (Doçent) unvanı ile Öğretim üyeliği yaptı. Azerbaycan’da İmam – Hatip Lisesi’ne benzeyen beş adet ‘İlahiyat Temayüllü Lise’nin açılışını sağladı.
Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi’nin 1988-2007 yılları arasında Bilim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı..
Emniyet Genel Müdürlüğü hizmet içi eğitim programlarına 1996-2001 yılları arasında beş yıl konferansçı ve öğretim üyesi sıfatıyla katıldı.
Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nde, ‘Cumhuriyet Döneminde Dini Hayatın Meselelerinin Tarihi Kökenleri’ tezi ile Yüksek lisans yaparak  ‘Bilim Uzmanı’ oldu.
On ilde, yaklaşık on bin Alevi denek üzerinde araştırma yaptı ve yaklaşık iki bin Alevi köyü gezdi. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ‘Türkiye’de Alevilik – Bektaşilik Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma’ konulu tezi ile de  ‘Bilim doktoru’ oldu.
Yayımlanmış ilmî içerikli 12 kitabı ve yüzden fazla makalesi bulunmaktadır. 
Evli, 3 çocuk ve 5 torun sahibidir.

 

 

Kutsal Aile Yuvası Korunmalı

 

İnsanın, toplumun ve devletin kutsalları vardır. Aile yuvası kutsallarımızın başında gelir. Ancak kutsal aile yuvası her geçen gün çatırdıyor. Boşanmalar, hızla artarken, en ağır bedeli çocuklar ödüyor.

TRT’de “Ömür dediğin” adlı dizi çok önemli. Yapımcısını gerçekten kutluyorum. Bu program dizisinden o kadar ders ve ibret alınacak hikayeler var ki, keşke gençlerimiz bu programı izleseler. Gençlerimiz bu programı izlemek yerine aile yuvasını dinamitleyen programları izliyorlar.

Dünyada yaşayan bütün toplumlarda ailenin önemli olduğu bir gerçek. Bizim toplumumuzda ise çok daha önemli. Ancak her geçen gün boşanmalarda ki artış, incelendiğinde eften püften sebeplerle boşanıldığını üzülerek görmekteyiz.

Geçtiğimiz yıllarda Gebze Aile mahkemesi ile ilgili yaptığım bir araştırmada bir yılda 2 bin 40 çiftin boşanmak için Gebze’de aile mahkemelerine başvurduğunu üzülerek gördüm. Kocaeli’de son altı ay içerisinde 734 çiftin boşanması acı gerçeği ortaya koyuyor. Türkiye genelinde ise bu altı aylık dönemde Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre 33 bin 474 çift mahkeme kararıyla boşanmış.

Osmanlı’nın 623 yıllık süre içerisinde toplam 20 bin çiftin boşandığını dikkate alırsak, kutsal aile yuvasının nasıl erozyona uğradığını net olarak görmüş oluruz. TÜİK verilerine göre Kocaeli genelinde 2012 yılının ilk 6 ayında boşanma oranlarıyla ilgili verileri özetle sizlerle paylaşmak istiyorum:

“Boşanma istatistikleriyle ilgili gazetemizin yaptığı inceleme de boşanma yaşının erkeklerde en çok 30-34 yaş aralığında 179 olarak yansırken, kadınlarda ise boşanma en çok 25-29 yaş aralığında meydana geldi. 16-19 yaş aralığı ve 60 yaş üstünde boşanma olayı neredeyse hiç görülmezken, evlilik süreleri göz önüne alındığında birbirleriyle uzun yıllar beraber olan evli çiftlerin daha çok boşandığı görüldü. 16 yıldan fazla evli olan 169 çift boşanırken, bu kadar yıl aynı yastığa baş koyan insanların ayrılmaları şaşırttı.”

Görüldüğü gibi durum dehşet. Bu kötü gidişe dur demek gerekiyor. bu noktada daha önce bir çok yazı kaleme almıştık. Yazdığım bu yazılar büyük ilgi uyandırmış ve bir çok okurdan mesajlar almıştım. Yazdığım  yazıları http://gebzegazetesi.com/GebzeHaber/yazar.asp?yaziID=11674

http://gebzegazetesi.com/GebzeHaber/yazar.asp?yaziID=8587adreslerinden okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz günlerde Gebze Tübitak Bilim Olimpiyatlarına gelen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sayın Fatma Şahin ile Kocaeli milletvekili Sibel Gönül’e kutsal aile yuvasının yıkılmakta olduğu, boşanmaların arttığı ve boşanan çiftlerin çocuklarının çok zor durumda olduğunu ortaya koyan araştırmamı kendileriyle paylaşmıştım. Ailenin korunmasıyla ilgili TV dizileri yapılması noktasında talebimi kendisine iletmiştim. Yaptığımız bu talebin ısrarla takipçisi olacağız. Başta TRT olmak üzere özel kanallar, ailenin önemini anlatan, eşler arasında sevgi, saygı, vefa ve özveri duygusunu teşvik eden diziler ve programlar yapmalı. Bir kez daha talebimizi buradan yazılı olarak Sayın Bakan Fatma Hanıma iletiyorum.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na

Ankara

Türkiye’nin en büyük sorunlarından birisi kutsal aile yuvasının yıkılmaya yüz tutması ve boşanmalar yüzünden, çocukların ortada kalmasıdır. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın Toplumsal yara olan bu önemli soruna çare bulması için eğitici ve öğretici faaliyetler yapmalıdır.

Bu kapsamda başta TRT olmak üzere özel kanallar, radyo ve gazeteler aracılığıyla ailenin önemini ortaya koyan programlar hazırlanarak kamuoyu aydınlatılmalıdır. Bu konuda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın yaptığı çalışmalar ve yapacağı çalışmalar hakkında bilgi edinme yasası çerçevesince bilgi istiyor, başarı dileklerimizle saygılar sunuyoruz.

Önce fişlemişler sonra fişimizi çekmişler

0

 

Son günlerde hiç boşum yok, hemen her gün bir arkadaşımdan telefon geliyor;” 28 Şubatçılar seni fişlemişler, haberin var mı?”
Aslan Değirmenci’nin Çıra yayınlarından çıkan ’28 Şubat’ın Çözülen Kodları’ kitabından mı bahsediyorsunuz diyorum; yok o değil, bu başka deyip anlatmaya başlıyorlar.
Durmadan fişleyenler kadar kendimi önemsemediğime hayıflanarak internetten haberi buluyorum.
Rota Haber sitesinin “BÇG Önce Fişlemiş Sonra Fişini Çekmiş” üst başlığıyla verdiği haberin alt başlığında; “54. Hükümeti devirmek için TSK bünyesinde kurulan Batı Çalışma Grubunun, üst düzey siyaset ve bürokrasi kesimine yönelik kapsamlı fişleme yaptığı, fişlenen isimler hakkında da ‘gereğini yaptıkları’ ortaya çıktı” deniliyor.

Fişlemelerle ilgili haber ekinde yer alan Excel dosyasında;  İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Başbakanlık, Sağlık Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Üniversiteler ve Milli Eğitim Bakanlıklarına bağlı birimlerde çalışan 3747 kişinin isimleri var.

Fişlenenler arasında; Ümmet Kandoğan; Melih Gökçek, Recep Yazıcıoğlu, Oğuz Kağan Köksal, Faruk Bal, Prof. Dr. Mustafa İsen ve Recep Akdağ gibi ünlü isimler de yer alıyor.

Kişiler hakkında düşülen notlarda; “eşi kara çarşaflı, eşi başörtülü, namaz kılıyor, türbanla derse girdiği, kılık kıyafet yönetmeliğine uymadığı, irticai faaliyetlerde bulunduğu, RP’lilerle teması var, irtica yanlısı” gibi ifadeler yer alıyor.

Listenin 3219. sırasında adım yazıyor. Yönetici arkadaşlarımdan İhsan Avcı ve Yasin Yücel’in isimleri de yer alıyor. İsimlerimizin karşısına aynı ifadeler not düşülmüş ama bu sefer ‘nurcu’ dememişler;” irtica eğilimli olup, laik ve Atatürkçü düşünce yapısındaki öğretmenlere baskı uyguladığı, onları her konuda mağdur ettiği, irtica eğilimli öğretmenleri kolladığı duyumu alınmıştır” diye yazmışlar.

Haber verilen diğer listelerde neler yazdığıyla ilgilenmiyorum.

Bunu yapanların yanına kar kalmayacak olmasına sevinemiyorum, içim acıyor; akıp giden zamana, emeklerime, çalınan istikbalime, eşime ve çocuklarıma yaşattığım üzüntülere yanıyorum.

Bakanlığın bir biriminin takdirname düzenlediği gün diğer biriminin Gümüşhane’ye tayin kararnamesi düzenlemesinin sebebini şimdi daha iyi anlıyorum.

Bu filmi sadece 1998 – 2000 yıllarında değil, Tokat’a ve İzmir’e tayin edildiğim 1993 senesinde de görmüştüm…

El altından düzenlenen bu asılsız fişlemeler sonucu 1993 yılında Tokat ve İzmir, 1994 yılında Manisa,  1998 yılında Manisa Endüstri Meslek lisesi Öğretmenliği, 1999 Gümüşhane Milli Eğitim Müdür yardımcılığı akabinde mahkeme kararıyla Manisa’daki görevime iade ve  ‘Allah kahretsin’ deyip 23 yıllık fiili hizmetle 46 yaşında emeklilik…

O tarihlerde bu olup bitenlerin aslını esasını bilmiyordum. Mahalli politikacılar, kendi adamlarını getirmek için bunu yaptırıyorlar diyordum fazla yanılmamışım!

Yöneticilikteki 14 yılımı hiçe sayıp meslek lisesine öğretmen olarak atamalarının sebebini MEB’lığı, mahkeme evrakında; “Cumhuriyete yönelik tehlikelere karşı eğitimde başlatılan çağdaşlaşma olarak” gerekçelendirmişti. Yani beni kapsama alanı sınırsız olan irtica ile irtibatlıyor ve Cumhuriyet için tehlike olarak niteliyordu.

Bu anlamsız iddianın hakkımdaki fişlemelerden kaynaklandığı şimdi daha net anlaşılsa da, gerçek dışı bu bilgiyi onlara kim verdi, bu asılsız beyanı hiç bir araştırmaya gerek görmeden kim yazdı?

azan, yazdıran ve iftiralara çanak tutan, iddia edilen anayasal suçu soruşturma konusu yapmayan darbecilere ve insafsız avcıya hizmet eden malum mahlûklara(!)  yuh olsun.

 

 

Din insanın kullanma kılavuzudur

Emekli Diyanet İşleri Başkanlığı Başmüfettişi Türk İnkılap Tarihi Uzmanı Sosyolog Dr. ABDÜLKADİR SEZGİN ile derin sohbet

‘DİN İNSANIN KULLANMA KILAVUZUDUR.’

Oğuz Çetinoğlu: Hocam, din olgusunun târifi ile sohbetimize başlayabilir miyiz?
Dr. Abdülkadir Sezgin: Bana göre din, Allah’ın insan adıyla dünyaya gönderdiği ruh ve bedenden müteşekkil varlığın kullanma kılavuzudur.
Yani aldığımız elektronik aletin yanında verilen prospektüs gibidir.  Yani Allah tarafından gönderilmiş dinlerde din, ruhumuzu ve bedenimizi daha iyi, daha doğru kullanma kılavuzudur.
Böyle anlayacak olursak hem ruhumuzu hem bedenimizi doğru kullanacağız. Bu bakış tarzı bize farklı ufuklar da açabilir.
Çetinoğlu: Yüce dinimiz geçmişe, güne ve geleceğe şâmil bir ilim olarak nâzil oldu. Baktığımızda, telakkilerde değişiklikler olduğu gözlemleniyor.  
Sezgin: Evet! Dinî telakkilerimizde gittikçe bozulan, yozlaşan şahıslara, cemaatlere, tarikatlara, siyasî partilere göre bir din algılaması, bir Müslümanlık târifinin ortaya çıktığı dönemde yaşıyoruz. Aslında bu yozlaşma kendiliğinden olmuyor. Bunu kuran ve topluma sunan birileri var.
Çetinoğlu: ‘Din stratejisi’ veya ‘Dinler stratejisi’ adı ile bir kavramdan söz ediliyor…
Sezgin: George Walker Bush, 20 Ocak 2001 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri’nin 43. başkanı olduğunda düşünce ve istihbarat kuruluşları bir fikir geliştirdi:
Tanrı dünyayı ve insanları nasıl yönetiyorsa Amerika da öyle yönetmelidir. Çünkü dünyanın en büyük süper gücü Amerika’dır. Amerikan Başkanı bu gücün sahibidir. Bu güç de Tanrı gücü gibidir. Bunun için ‘Strategy god / Tanrı Stratejisi’ adını verdikleri bir kavram geliştirdiler.
Bunun fazla abartıldığı kanaatine varılmış olacak ki, biraz gevşettiler ve ‘Strategy of Religions /  Din Stratejisi’ veya ‘Dinler Stratejisi’ dediler.
Yönetmek istediklerinin, sömürülmek istenen kitlelerin Hıristiyan veya Museviliğe mensup olanlar değil, Müslümanlar olduklarını gördüklerinde de yeni bir tanım ortaya çıktı. ‘Strateji of İslam’  yani ‘İslam stratejisi’
Çetinoğlu: Stratejinin içeriğinde neler var?
Sezgin: Bu strateji, İslam’ın hangi coğrafyada, ne zaman, hangi mezhep veya anlayışının kime veya kimlere karşı nasıl kullanılacağı üzerine yapılmış çalışmaları içeriyor.
Ülkemizde din stratejisi veya İslam stratejisi üzerine yapılmış çalışmalar göremiyoruz. Bugün savaşların devam ettiği bütün coğrafyalar Müslümanların yaşadığı coğrafya, iç karışıkların yaşandığı yerlere bakarsak; bahardı, yazdı, kıştı, sıcaktı, hepsi Müslümanların yaşadığı yerlerdir. Bu yerlerin eski Osmanlı toprakları olduğu da hatırlanmalıdır.
Ve bütün tartışmalarının çıktığı, din anlayışının yozlaştırılarak karışıklıkların yaşandığı alanlar İslam coğrafyasıdır.
Tam bu noktada şunu söylemek lazım: din algılamasından başlayarak, her şeyi yerli yerine oturtmak ve geçmişimize dönerek ve kendimize gelerek meseleye yeniden bakmak mecburiyetindeyiz.
Çetinoğlu: Din adamı ve sosyolog olarak siz meseleye nasıl bakıyorsunuz? 
Sezgin: Bugün kaybettiğimiz, aramızda yaşarken unuttuğumuz birtakım tanımlar var. Eskiden ‘ehl-i kıble’ kavramı vardı. Ehl-i Kıble’yi kâfir sayamazdık, aleyhinde konuşamazdık. Çünkü aynı kıbleye birlikte yöneliyor, aynı ibâdetleri yapıyorduk.
‘Ümmet-i Muhammed’ tanımı vardı, Ümmet-i Muhammed’in aleyhinde bulunulmazdı. Hepimiz ‘Allah’ın kulu’ ve Hz. Muhammed’in ‘ümmeti’ olduğumuzun idrâki içindeydik.
Çetinoğlu: Günümüzde durum nasıl?
Sezgin: Şimdi artık ‘bizim cemaat iyi’,  ‘sizin cemaat kötü’, ‘bizim tarikat iyi’, ‘sizin tarikat kötü’ye döndük, hatta cemaat ve tarikatlar da iç kavgalara, bölünmelere sürükleniyor.
Herkesin dini -nerdeyse- kişileşti. Menfaate dayalı dinler zuhur etmeye başladı veya menfaate dayalı dinler çıktı,  yeni Müslümanlıklar zuhur etti.
Çetinoğlu: Nereden ve neden çıkıyor?
Sezgin: Bunların kendiliğinden çıktığı kanaatinde değilim. O zaman bizim toparlanıp yeni baştan Müslümanlığa bakmamız ve yeni baştan ‘Ümmet-i Muhammed’e ve ‘Ehl-i Kıble’ye dönmemiz lazım.
Ehl-i Kıble içerisinde Şiimiz var, Sünnimiz var, Vehhabimiz var, başka türlü inançlara sâhip olanlarımız da var. ‘Lailahe illallah Muhammedün Resulullah’ demek asıl değil mi? Tevhit asıl değil mi?
Saf Suresi, 4. âyette buyruluyor: ‘Allah, kendi yolunda, yan yana, kurşunla kaynatılmış gibi’ Müminler olmamızı istiyor 
Müslümanlar olarak gelin hep birlikte sadece ibâdette değil, yüreklerimizde ve hayatımızda da ‘Kıble’ye dönelim ve ‘Ehl-i Kıble’ olduğumuzu, hep birlikte ‘Ümmet-i Muhammed’e mensubiyetimizi yeni baştan ilan edelim.
Çetinoğlu: ‘Lailahe illallah Muhammedün Resulullah’ asıldır dediniz. Peki yeterli mi?
Sezgin: Bütün hadis kitaplarında ‘Ebu Zer Gıfâri hadisi’ diye bilinen bir hadis var.
Ebu Zer Gıfâri soruyor:
-Ya Resulallah, kim cennete gidecek?’ 
-Lailahe illallah diyen gidecek.
-Ya Resulallah, bir adam şu şu günahları işlese de gider mi?
-Gider.
-Abdest almasa da gider mi, namaz kılmasa da gider mi? Şunları, şunları yapanlar da gider mi?
-Gider. 
En sonunda, Resulullah, buyuruyorlar ki Arapçada ‘burnu sürtülesi’ diye bir tâbir var. Mehmet Sofuoğlu -Allah rahmet eylesin- onu Türkçe bir tâbirle hoş bir tercüme yapmış: ‘Ebu Zer’in aklı alsa da almasa da ‘Lailahe illallah’ diyen cennete gider.’
Allahın Resulü’ne başka bir yerde soruyorlar:
-Kim cennete gidemez? Cevap Veriyor:
-Yalan söyleyen cennete gidemez.
Demek ki ‘Lailahe illallah’ diyen ve yalan söylemeyen herkes cennete gider. Bunun Alevi olması, Kürt olması, Şii olması, Çingene olması önemli mi?
-Hayır. 
Pertavsızı elimize alıp topluma baktığımızda, Türkiye’de üç grubu aşağıladığımız görülür: Halkımıza sorarsan:
– Kimin kestiği yenilir? Cevap hazırdır:
-Müslüman’ın ve Ehl-i Kitab’ın kestiği yenilir.
– Peki, kimin kestiği yenmez?
-Kadının kestiği yenmez, Çingene’nin kestiği yenmez, Alevi’nin kestiği yenmez.
Alevi, Çingene, Kadın eşit olmuyor mu? Bu ne biçim Müslümanlık? 
– Hani Müslüman’ın kestiği yeniliyordu?
Sünni köyünde de, Alevi köyünde de aynı. Alevinin, Çingene’nin, kadın’ın kestiği yenmez.
Çetinoğlu: Hocam, Konyada görev yaptığınız zamanda başınızdan geçen bir tavuk kesme olayı var. Lütfeder misiniz?   
Sezgin: Konya’da mevsim kış iken sokağın başında, bir elinde bir tavuk, diğer elinde bir bıçakla bekleyen teyzeye rastladım.
-Hayırdır ne bekliyorsun, dedim.
-Bir erkek gelsin de şu tavuğu kestireyim, diye bekliyorum.
-İzin verirsen ben keseyim.
-Olur yavrum, dedi.
Sonra yüksek bir sesle tekbir getirip, ‘Bismillah’ diyerek hayvanı kestim. Kanı akınca da, ‘buyur teyze, âfiyet olsun’ dedim. ‘Çok sağ ol yavrum, eline koluna sağlık’, deyip dua etti.
– Teyze beni tanıyor musun, diye sordum.
-Yok yavrum, dedi.
-Ben Aleviyim, dedim.
Teyze, Konya ağzıyla önce bir ‘vıyh’ diye garip bir pişmanlık sesi çıkardı ve:
-Al şu tavuğu, götür de sen ye, helali hoş olsun, ben bir tavuk alır, keserim, dedi.
Şimdi bu algılama doğru mu?
Hıristiyan, Ehl-i kitaptır diye keserse yeniliyor, Alevi’nin kestiği yenmiyor veya kadının kestiği yenmiyor, Çingene’nin kestiği yenmiyor.
Bu doğru bir Müslümanlık mı?
Kafalarda bu fikirler varken, eşitlik, kardeşlik, Hak, hukuk toplumda nasıl gerçekleşebilir?
Aman efendim bunlar çok teferruat şeyler, denilebilir. Necip Fâzıl’ın anlattığı hoş bir şey var. Demiryollarında makasçı, en aşağıdaki memurdur. Bakandan, genel müdürden sıraladığınızda ona sırada yer bile kalmaz. Ama o bir hatâ yapar da, yanlış makasa yol verirse, bir değil birkaç tren birbirine çarpar ve binlerce insan ölebilir.
Teferruat bazen asıldan daha önemlidir. Onun için Müslümanlığı doğru anlamak, doğru algılamak birinci işimizdir. 
Çetinoğlu: ‘Din stratejisi’ veya ‘Dinler stratejisi’ dedikleri bu mu? Farklı Müslümanlık algılamaları oluşturup birliği parçalamak…
Sezgin: Sovyetler Birliği 1990 yılı sonunda çöktüğü zaman bir tek mantar tabancasının patlamadığını herkes bilir.
Öyle bir strateji uyguladılar ki, insanlar birbirlerine düştü, ekonomi çöktü ve hiçbir masraf etmeden Sovyetler Birliği dağıldı.
Aynı şeyi İslam coğrafyasında yaşayan insanlara da yaşatmak istiyorlar.
Ve bunu da Müslüman’ı Müslüman’a kırdırarak ve üstelik Müslümanlara fabrikalarını işletecek silahları satarak yapmak istiyorlar. Eğer Müslümanlar olarak bu oyuna gelirsek dünyada da ahrette de yerimiz olmaz.
Çetinoğlu: Mükemmel bir mesaj, müthiş bir değerlendirme…
Sezgin: Ben hacca gittiğimde, Diyanetçilerden ve diğer hacılardan farklı olarak Mekke’de ve Medine’de araştırma yapmak için birtakım vakıflara, derneklere, dergâhlara gittim. Bana en orijinal gelen, Mekke’de oturan 5.400 aile olarak bildirilen, Hz. Hasan ve Hüseyin’in soyundan gelen insanların aile reislerinin kurdukları bir vakıf var. Arapçası ‘Vakfu ruesai Aleviyyin’ Türkçesi: ‘Hz. Ali Evlatları Aile Önderleri Vakfı’
Tanışmak için telefon ettiğimde, ‘Ehl-i beyt sevgisinin İslam kardeşliği ve İslam dünyasının güçlenmesinde rolü ne olabilir meselesini konuşmak istiyorum.’ Dedim. Geçen sene vefat eden Seyyid Prof. Dr. Abdullah Attas, ‘Hay hay ne zaman gelirseniz ben sizi misafir ederim. Konuşmak istediğin konu çok önemli.’ Dedi. 
Ben soru sordum, o anlattı. Kendisi 70 yaşında, emekli olmuş, hukuk profesörü. Üç günlük konuşmamızın sonunda;
-Şu konuşmalarımızı bir özetleyelim. Bak kardeşim, dedi, dünyada İslam ülkesi diye bir ülke yoktur. İslam dünyası diye bir şey sanal olarak var. Emperyalizm öyle güçlü ki İslam ülkeleri gibi görünen ülkelerin hepsi emperyalizme batmış görünüyor. Sâdece Türkiye boynundan yukarısı, dışarıda; boynundan aşağısı batmış, onun için Türkiye’nin emperyalizmden kurtulma ve öteki Müslümanları da kurtarma şansı var.
Şimdi, bir başka şey söyleyeceğim. İnsanlar hangi dilden, hangi coğrafyadan, hangi milletten olursa olsun, arkasında bir gücün var olduğunu bilmese, Müslümanlar üzerinde, emperyalizm öyle bir baskı kurmuş ki, hiç kimse bulunduğu yerde yüksek sesle  ‘Ben Müslüman’ım!’ diyemez veya açıktan, yüksek sesle ‘Kelime-i Tevhid’ veya ‘Şehadet’i söyleyemez.
Böyle bir gücün var olduğunu bilmesek, biz Kâbe’nin içinde bile yüksek sesle ‘lailahe illallah’ diyemeyiz, emperyalizm bu derece etkilidir.’
Ben heyecanlandım. 
-Bu güç bölgesel mi,  insan mı, hayvan mı, ruhanî mi, nedir bu? diye sordum.
-Tarihî ve kültürel mirastan alınan bir güçtür. Dedi.
-Adı var mı bunun? 
-Var, var, dedi. ‘Ceyş-ül Etrâk’ Yani Türk Ordusu. Fakat kadere bakın, Türkiye’nin İslamcıları bunun farkında değiller.’ Diye ekledi.
Mekke’de oturan ‘Ehl-i beyt’e mensup bir adam Arapça ve İngilizcenin dışında da bir dil bilmeyen biri; ‘Dünya Müslümanlarının tamamı Türk ordusunun varlığına dayanarak yüksek sesle Müslüman olduğunu söyleyebilme hakkına sâhip’ Diyor.
Çetinoğlu: Allah-ü Ekber! Bu sözleri, Türkiye dışından bir yabancı söylüyor. Bundan Türkiye’de kaç kişi haberdar?
Sezgin: Bilmiyorum. 
Şimdi biz Müslümanlık anlayışı ve algılamamızı küçük, dar grupların tanımlarından, ekonomik, siyasî, ticarî menfaatlerden uzak ‘Lailahe illallah Muhammedün Resulullah’ çizgisinde, ‘Ümmet-i Muhammed’ kavramında ve ‘Ehl-i kıble’ anlayışında; yani ‘Ben Müslüman’ım’ diyen herkesi, öz kardeşimiz gibi kabul eden bir anlayışla değiştirmemiz; yanlış anlayışlarımızı düzeltmemiz lazımdır. 
Çünkü küresel güçler var, özellikle bizim dünyamızda, Şii-Sünni kavgası çıkartmaya elverişli hâle gelmiş veya getirilmiş bir ortam var. 
Çetinoğlu: Bu ortamın ıslahı ve İslamîleştirilmesi, birliğin sağlanması gerekmiyor mu? 
Bu endişeyi yüreğimizde hissettiğimiz için biz dedik ki şu İranlılarla bir yol bulalım. Ve onlarla bir irtibat kuralım. Kum’da, Tahran’da bir konuşma yapalım. Onlar da gelsin İstanbul’da, Ankara’da konuşmalar yapsın. İslam kardeşliğini kuvvetlendirecek, mezheplerimizin aleyhine söylediklerimizi hatırlatmayacak şeyler söyleyelim. Bir üniversiteyle irtibat kurduk. ‘Aman’ dediler ‘ne kadar hoş…’
Önce bizim kendi içimizde bölünmüş Müslümanları ‘Ehl-i Kıble’ olarak birleştirmemiz lazım. 
Çetinoğlu: Etnik ve ideolojik kaygıları bir kenara koymadan bu nasıl sağlanabilir?
Sezgin: Tartışmadan doğruyu bulmak mümkün değil. Onun için bir araya gelip, konuşup, tartışmalı, eteğimizdeki taşları boşaltmalıyız.
Şu anda özellikle Risale’ye mensup arkadaşlarımız birkaç aydır İslam Birliği üzerine toplantılar yapıyorlar. Onlara da gittim, bir konuşma yaptım. İslam Birliği ile ilgili bir değerlendirme yaptım. Şimdi ondan bir özet yapmak istiyorum.
Çetinoğlu: Lütfedersiniz Hocam…
Sezgin: İslam Birliği Hz. Peygamber zamanında ihtilafsız var, Hz. Ebu Bekir zamanında var, Hz. Ömer zamanında var. Hz. Osman döneminde tartışma başlamış. Hz. Ali döneminde Müslümanlar birbirlerine kılıç çekmişler. Cennetle müjdelenmiş 10 kişinin yarısı bir tarafta, yarısı karşı tarafta olmuş.
Hz. peygamberin eşi ‘Validemiz’ Hz Aişe, Hz. Ali karşısında komutan olmuş. İslam birliği çatlamak üzereyken Allah lütfetmiş; çatlak, sargıyla bağlanmış. Hz. Ali’nin şahadeti, Hz. Hasan’ın ‘Aman fitne çıkmasın’ isteği…
O dönemde Müslüman milletler tek devlet; Çin hududundan Kafkasya’ya, Arabistan’a,  Kuzey Afrika’ya kadar en büyük devlet.
Hz. Hasan’a göre, iç harp çıkarsa, bu çatlak kırılır ve İslam Birliği bozulur. Onun için Muaviye’ye ‘Anlaşalım, senin lehine feragat edeyim.’ Diyor, işi Muaviye lehine bırakıyor. Ama Muaviye anlaşmaya sâdık kalmıyor, anlaşma şartlarını bozuyor.
İşte o tarihten itibaren İslam birliği bozuluyor. Ne zamana kadar yok? Miladi 1055 tarihine kadar… Bağdat’taki Abbasi Halifesi Kaim Biemrillah’ın, Büyük Selçuklu Hakanı Tuğrul Beye mektup yazarak, ‘Gel beni kurtar!’ Dediğinde Ağustos 1055’te Tuğrul Beyin Bağdat’a girişine kadar İslam birliğinden söz edilemez.

Profesör Osman Turan’ın çok güzel anlattığı gibi, Tuğrul Bey, Bağdat halifesini kurtarıyor ve Büveyhoğulları’nı Bağdat’tan kaçırıyor. Büveyhî Devleti sona eriyor.
‘Yedi iklimin, yedi cihanın Hakanı ve İslam dünyasının Halifesi unvanı’ ile Halife tarafından tek yakada yedi kaftan giydiriliyor ve Tuğrul Beğ, ‘Hilafetin Ortağı’ ilan ediliyor.
Yavuz’dan 500 yıl önce Hilafet Türklere geçiyor.
İslam Birliği Tuğrul Beyle birlikte yeniden tesis olundu ve yaklaşık 900 yıl Türklerin sancaktarlığında devam etti. 
Osmanlı Devletinin parçalanması ile bu birlik ortadan kalktı.
Çetinoğlu: Tekrar nasıl kurulabilir?
Sezgin: 20. yüzyıl projesini Amerikalı sosyolog papaz Profesör Dr. Lezrop Stutdart 1921’de Newyork’ta yayımlamış, 1922’de Atatürk’ün, Mustafa Kemal Paşa’nın, ‘Aman bu kitabı tercüme edin, herkes bunların ne yapmak istediğini öğrensin.’ tavsiyesi ile tercüme ettirilip bastırılanı ‘Yeni Âlem-i İslam’ adlı bir kitap var. Yeni harflerle neşredilmedi. Lezrop Stutdart beş yıl İslam dünyasını baştan aşağı geziyor. 20. yüzyılın İslam dünyasının nasıl teşekkül etmesi lazım geldiğini anlatıyor.
Temel problem Türk’ten kurtulma problemi. Diyor ki bu sosyolog, Türkler Müslüman oluncaya kadar dünyada Yahudi, Hıristiyan-Müslüman dengesi vardı. Türk öyle bir barbar ki, öyle bir eşkıya ki, öyle bir kan görme meraklısı ki, İslam sancağını eline alır almaz Arapları, Farsları itti, batıya yöneldi. Önüne ne geliyorsa yaktı, yıktı, astı, kesti. Kan gördükçe daha çok kan görmek için uğraştı. Aslında Müslümanlığın orijinalliğini de bozdu.
Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi’nin tek derdi var: Türk’ten kurtulmak.
Anadolu’da, büyük çukurlar kazarak Türkler toptan imha edilmeli, bu başarılamazsa, geldikleri Tanrı Dağlarına sürülmelidir. Şu anda bazı batı gazeteleri Yunanlıların Anadolu’da zulüm yaptığını yazıyorlar. Bunlar Türklerin Anadolu’da ne yaptıklarını bilselerdi devede kulak kaldığını göreceklerdir.
Yazar, ‘İslam’ın yaşanılabilir, hoş, makul, insana hizmet edebilen, medeniyete hizmet eden bir din olduğunu’ anlatıyor. ‘Arapların Türk’ten kurtulduktan sonra bunu arayıp bulmaları çok zaman alacaktır. Merak etmesinler, Abdulvahab’ın kurduğu Vahhabilik işte Türk’ten önceki gerçek İslam’dır.’ Diyor.
Vahhabilerin devlet kurmasını biz sadece İngiliz organizasyonu zannediyorduk, meğerse arkasında Amerika da varmış.
Çetinoğlu: Türkleri Tanrı Dağları’na sürmek isteyenin belirlemesi…, tavsiyesi…Kabul eden, tavsiyeye uyan olur mu? 
Sezgin: Şimdi yeni dünyada da ılımlı İslam, folk İslam, … şu İslam, bu İslam gibi İslamlar zuhur ediyor ve bildiğimiz kendi dinimiz, kendi meselemiz, kendi anlayışımız dışında yeni şeyleri bize kabul ettirmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar.
Diyanet yöneticileri yaklaşık on yıldır ‘İslam’ın herhangi bir mezhebine İslam’ diyemeyiz, diye bir nakaratı tekrarlıyorlar.
Onun için bütün mezhepleri toplayıp, yeni bir şeyler yapmak veya ‘mezhepler üstücülük’ gibi bir takım garip anlayışlarla, akademisyenler aracılığı ile ‘Yeni bir İslam’  pazara sürmek isteyenler sokaklarda ve televizyonlarda sık sık görülüyorlar.
Bu tür çalışmalar ‘leylekten kaz veya ördek çıkarma’ maksatlıdır. Uzun gagası ve bacakları kesilince, leylekten kaz veya ördek elde edeceklerini zannedenler yanıldıklarını anlamalıdır.
Öyle bir şey yapmak mümkün değil. Mezhep kurmak, biraz kabak, biraz patlıcan ve domatesle türlü yapmaya benzemiyor.
Mezhepler kültürel coğrafyaya göre teşekkül etmiş, din algılaması ve uygulamasıdır. En az bin üç yüz yıllık birikimi ve tecrübe geçmişi vardır.

Bütün dinler evrensel olma iddiası ile kültürel coğrafyalara göre farklı mezhepler oluşturmuşlardır. Bütün insanlığı hedef almış bütün dinlerde mezhep vardır.

Mezheplerin ortaya çıkışındaki en güçlü sebep, kültürel farklılıklardır. Onun için de mezhepler kültürel coğrafyalara göre teşekkül etmiştir. İslam mezhepleri de bu farklı kültürlere mensup milletlerin İslam’ı din olarak seçmelerinden sonra ortaya çıkmıştır.
Nerede bir Türk varsa, Erbil hariç, Sünni olan Türk Hanefi mezhebindendir. Şii – Caferi Olan Türkler de -genellikle- Ayetullah Hoyî, Ayetullah Şeriat Medarî, Ayetullah Tebrizî gibi Türk Müctehidlerin bağlısıdır.
Erbil Türkmenleri çok orijinal, bilenler vardır. Şii idiler Osmanlı döneminde, bunlar Şii’dir, İran’la ilişkisi vardır diye öğretmen oluyor, okul müdürü olamıyor. Kaymakamlıkta memur oluyor, kaymakam olamıyor. Sonunda Türkmen beyleri toplanıyorlar, ‘O da İslam mezhebi, bu da İslam mezhebi, gelin şu Osmanlı’nın mezhebine geçelim.’ Diyorlar.
Fakat İstanbul’un mezhebini öğretecek kimse bulanamıyor. Şafii Mezhebi’ne geçiyorlar.
Dünyada Sünni olup Şafii olan tek Türk grubu Erbil Türkmenleridir.
Bununla ilgili Doktor Rich diye bir İngiliz seyyahın İngilizce yazılmış, Osmanlıcaya da çevrilmiş hatıraları var. Orada bununla ilgili Türkmenlerin çektiği sıkıntıları anlatan olaylar da anlatılmış.
Demek ki Hanefilik Türk kültür coğrafyasının ürünüdür.
Çetinoğlu: ‘Doğru’ zannedilen yanlış bilgiler hayli fazla. İmam-ı Âzam Ebu Hanife hakkındaki bilgilerde de yanlışlık var. Doğrusunu sizden öğrenebilir miyiz?  
Sezgin: Ebu Hanife (Numan bin Sabit) ile ilgili yayımlanmış, daha çok Arapçadan tercüme edilmiş pek çok kitap vardır.
Ne yazık ki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tercümesi dâhil, İmam-ı Azam’ı anlatırken ‘Acem’ diye yazıyorlar. Acem Arapçada, ‘Arap değil’ demektir. Ama Türkçede ‘Fars’ demektir.
‘Ebu Hanife Kâbil doğumludur.’ deyince Millet Afganistan’daki Kâbil zannediyor. Acem’e de yakın. Orada Farsça da konuşuluyor.
Halbuki Ebu Hanife, Buhara’nın bugün bulunmayan Kâbil kasabasında bir aileye mensuptur. Dedesi Zota veya Zevta, iki türlü okunuyor Arapça yazı, ipek tüccarı, Müslüman bir Türk.
Abbasi idaresi Ehl-i Beyt’e karşı İmam-ı Azamı kullanmak, onlar aleyhine fetvalar almak için ülke çapında yetkili Başmüftü yapmak istiyor. Ebu Hanife kabul etmiyor.
İmam-ı Zeyd’e para gönderiyor ve ‘Silahımı alıp senin yanına gelip, senin yanında mücadele edemediğim için lütfen beni bağışla’ diye mektup yazıyor..
Ehl-i beyt’e çok yakın bir ‘mezhep’ büyüğümüzdür.
Çetinoğlu: İmam Maturidi de Türk… 
Sezgin: İnanç mezhebimiz, yani neye inanıyoruz, niçin inanıyoruz, nasıl inanıyoruz sorularına bugüne kadar verilmiş en etkin, en doğru cevapları ondan daha iyisi verilmediği için iman esasları bakımından İmam Muhammed Maturidi’nin kurduğu kabul edilen Maturidi mezhebindeniz.
Maturidi aslen Semerkantlı, kitaplar Semerkant’ın Maturid köyü diye yazıyor. Şimdi Maturidi Mahallesi.
Sovyetler Birliği, ilk önce Maturid köyünü, Maturidi Medresesini, türbesini, her şeyi imha ediyor. Yerine Yahudi Mahallesi kuruyorlar. 
Özbekistan’ın bağımsızlığından sonra, Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un, yaptığı ilk ve en önemli iş o mahalleyi kaldırmış olmasıdır.
İslam Kerimov, Maturidi Türbesini eski yerine, daha ihtişamlı şekilde yeniden yaptırmış, medresesinin ve diğer tesislerinin de yapılacağı söyleniyor. Ben orayı ziyaret etmek saadetine nail oldum.
Bütün Orta Asyalılar, hangi mezheptensin, dendiği zamanlar ‘Hanefiyim çünkü İmam-ı Azam Türk’tür.’ diyorlar.
Evet, İmam Azam ailesi Buharalı’dır, Maturidi de Semerkantlı. Bizim kültürel coğrafyamızda herkes inanç bakımından Maturidi. Amel yâni ibâdetlerin yapılışı bakımından Hanefi mezhebindedir.

(DEVAM EDECEK)

Bundan Böyle Türk’e Türk Denmeyecek

0

 

4 bin yıllık ismiyle maruf Türk Milleti bir Osmanlı‘nın ikinci evresinde, bir de Neo Osmanlıcı şimdiki AKP devresinde ismini beyan edemez oldu.

Eskiden beri Kürdüm, Lazım, Çerkezim, Arabım diyen muhteremler biri Türküm dese onu ırkçılıkla suçlar hatta tekfir ederlerdi. O kadronun iktidarı Amerikan don lastiğiyle ve langırt seçim sandığıyla şımartıldıkça şımartıldı.

Ve sıra, sayın seyirciler; Anayasa‘dan T ü r k “ ibaresinin kaldırılmasına geldi. Ayyıldızdan ve Türkiye adından ne kadar çok rahatsız olan varmış diyeceğim ama değil. Rahatsız olanlar azımsanmayacak derecede de olsa azlar ve azınlıktalar. Tuhaf olan büyük çoğunluğun yani ismiyle maruf Türk Milletinin her partide, her platformda ve her kanal-kanalizasyonda onlara yol vermesi.

Alooo! Mercimek tarlasına girmeye az kaldı; ahali uyan!

–       İsmini nüfus cüzdanından çalıyorlar,

–       Tescilli adalarını Yunanlılar senden alıyorlar,

–       Ermeni’ye ve Rum’a kilise-vakıf malı-istavroz çıkarıyorlar,

–       Batı Trakya’da ve Karabağ’da kardeşlerin namaz kılmaya mumla cami arıyorlar,

–       Kardeş komşularını Irak’ta helikopterle tarıyorlar,

–       Suriye’yi şeftali gibi ortadan yarıyorlar,

–       Pakistan’da insansız uçaklarla dindaşlarını avlıyorlar,

–       Seni de 2 Gazze 1 Çamlıca gazozuyla tavlıyorlar.

Türk dış politikası şaha kalktı, bir türlü oturamıyor:

Çuvalı giydik / Kırmızı çizgileri yedik,

Kürdistan’ı kurdurduk / Bağdat’ı vurdurduk,

Kıbrıs’ta olanları sindirdik / adalardan bayrağı indirdik.

Şimdi de sıcak para alacağız diye Suriye’ye uluorta dalacağız.

Amerikan istihbaratının açık istasyon çalışmalarına bunca uyum “Bir Avuç Dolar” için mi? Kuzey Irak‘ta bir Kürdistan yetmedi, Kuzey Suriye‘de ikinci bir Kürdistan mı? Üçüncüsü İran‘da Urmiye‘de mi? He mi?

Suriye Ordusu Halep‘i vurunca bir Türk şehri daha vurulmuş olmuyor mu? Irak‘taki 3,5 milyon Musul-Kerkük Türkü SADDAM döneminden daha iyi mi, kötü mü? Siz Suriye‘de Esad‘a “tos! tos!” yaparken BEŞŞAR 2,5 milyon Bayır-Bucak Türküne toslamayacak mı?

Lânet olsun içinizdeki bu Amerikan servisine pardon sevgisine! Nedir, çocuklarınız Amerika‘da ticaretle iştigal eden rehine statüsünde midir? Timur‘un Semerkant‘a giderken götürdüğü Yıldırım‘ın çocukları gibi..

İş artık kontrolden çıktı mı? Göz göre göre bölgesel bir savaşa girileceği ayan beyan değil mi? Cırt cırt kartla, Ramazan‘da bile cafede – sahilde şatafatla yaşayan halkımızın havasının kaçması an meselesidir.

Gökten genelde 3 elma düşer. Biri resmen Gül‘ün başına, diğeri Erdoğan‘ın Çankaya taşına, öbürü de Davutoğlu‘nun Don Kişotvari savaşına. Kurtulmuş‘a elma kalmadı, Numan‘ın işi zor.

Duyduk duymadık demeyin; Nasreddin Hocanız daha dal kesilirken söylüyor.

 

 

Politikadaki Yanlışlar!.. |Makaleler

 

Dikkat ettiniz mi, her seçim öncesi yapılan kamuoyu araştırmaları şaşılacak derecede doğru sonuçlar verir.

Eğer denetleri doğru seçerseniz sonuç gerçekten doğrudur.

Bunu iki kez çok net bir şekilde yaşadım.

Birincisi Özal’ın ilk seçiminde. Zaten o zaman bütün karar son bir iki günde değişmiş, Paşalarımızın dayatması tam tersine bir sonuç doğurmuştur.

Ben bunu nasıl öğrendim. Ben o zamanlar Akbank Bursa Şubesi Müdürü idim. Bir akşam arabada şoförüm ve güvenlik memuru da vardı, onlara sordum.

Güvenlikçi önce, sonra da şoförüm; “Müdür Bey,” dediler, “Paşaya vermeyeceğiz.”

“Neden?” dedim.

“Bunlar memurun halinden anlamıyor,” dediler.

Önce acaba mı dedim ve sonra haklı olduklarını düşündüm. Bir iki gün sonra yapılan seçimde Özal ezici bir çoğunlukla geldi.

Sonraki seçimlerde de hep sıradan insanlara, gerçek halkımızı temsil edecek; esnaf, köylü, satıcı gibi kişilere hep sormaya devam ettim ve hiç yanılmadım.

Daha doğrusu onlar hiç yanılmadılar.

2002 yılında, seçimlerden aylar önce, Akhisar yolunda kavun satan Raşit Ağa’ya sordum:

“Seçim olsa kime rey vereceksin?”

“Beyim, Tantan ve Tayyip başta gider,” dedi.

“Neden?” dedim.

“Bak Bey,” dedi, “biz hep Ecevit’e rey verdik. Bizim köyümüz Halk Partilidir. Ama biz artık onlara da güvenmiyoruz. Bugün eğer köye bir Bakan gelsin, vallahi taşa tutarlar.”

Neden diyecek oldum, Raşit Ağa dertli: “Beyim,” dedi, “milletin o kadar parası çok mu? Bir tarafı çalıp çarpıyor, bir tarafı şatafat içinde. Geçenlerde şu Gelenbe’de bir Bakan duracak oldu da görüverdik, belki kırk tane koruma vardı. Bunlar da korkuyorlar demek ki halktan, ayrı bir şey olmuşlar.”

Aradan bir iki ay geçmişti, Raşit Ağa’ya yine uğradım. Bu sefer köyün muhtarı ve bir iki kişi de yanında oturuyorlardı. Beni görünce kalkıp koştu:”Gel allasen, otur bak, muhtar da burda bir çay içelim öyle git.”

Selamlaştık. Çaylar geldi. Ben sözü yine açtım: “Nasıl,” dedim, “Raşit Ağa, reyler yine Tayyip ve Tantan’a mı?”

“Yok Beyim,” dedi. “Tantan’a yok, Tayyip.”

Şaşırdım. “Hani,” dedim “geçenlerde ikisine demiştin?”

“Bak Doğan Bey,” dedi, “bu Tantan var ya bu Tantan, yanına eskilerden filan birilerini alıyor. Eskileri bizler istemeeyyoz vesselam.”

Bu minval üzere konuşmalardan sonra Raşit ağa ve muhtara veda edip yolumuza devam ettik. Arabada eşime; “Bak,” dedim, “bu konuşmaları unutma.”

Daha seçimlere iki aydan fazla vardı. Benim küçük anket yine tam doğru çıkacaktı. Ve öyle de oldu. Millet en iyisini biliyor.

AKP seçimlerden birinci parti olarak çıktı. Neredeyse tek başına, anayasa değiştirebilecek bir çoğunlukta. Nitekim sonradan buna da kavuştu.

Tek bir problem vardı önce Parti Başkanı Meclis dışında kaldı. Sonra buna da formül bulundu. Siirt seçimleri yenilendi ve Başkan ezici bir çoğunlukla bu seçimleri kazandı.

Tayyip Erdoğan ve partisi, geçmiş dönemlerde Menderes’in, Demirel’in, Ecevit’in olduğu gibi, milletin umudu olmuştu. Bir farkla ki, burada artık yolsuzluklardan, hırsızlıklardan ve

bunların sanki çok normal bir gelişme gibi görülmesinden ve gösterilmesinden bıkmış olan millet, kesin bir ifade ile bir kararlılık gösteriyordu.

Tayyip Erdoğan ve ekibi bu rüzgarı yakalamıştı. Çabuk toparlandılar, gerçeği çok çabuk gördüler. Zaten yapıları, oluşumları buna müsaitti. Seçimlere girerken parti içi demokrasi konusunda oldukça olumlu bir yol izlemişlerdi.

Aday tespitinde gerçekten titiz davrandılar. Parti hegemonyasını yıkacak tarzda olumlu davrandılar.

Adaylık başvurusunda bu rüzgarı önceden tespit eden kurtlar, siyasetin değişmez isimlerinden bazıları hemen tavır almış ve AKP saflarına sızmaya hazırlanmışlardı. Parti içinden de bazı hevesliler açıkça bir beklenti içine girmişlerdi. AKP bunları yıktı.

Bakın nasıl yıktı; adaylık için çok sayıda başvuru karşısında salt parti taassubu göstermeden, gelen başvurularda süslü vitrine kapılmadan, üç kademeli bir mülakat sistemi uyguladılar. Parti alt kurullarından tutun da, kurucular arasında yer alan ve halk nezdinde büyük sempatisi ve saygınlığı bulunan, Gül gibi, Arınç gibi, Şener gibi, Çiçek gibi, Prof. Yalçıntaş gibi ileri gelenler de son aşamada bu mülakat serisine devam ettiler ve gerçekten iyi bir ekip oluşturdular.

İlk defa bu tabloyu görünce, “İşte,” dedim, “500 pırıl pırıl insanı belki de bunlar tespit edecekler.” Gerçekten bu 500 pırıl pırıl insanı bir araya getirmek ve ülke yönetiminde söz sahibi kılabilmek için yeni bir parti çatısı altında bunları toplamak mümkün olmayacaktı.

İşte bunun geçmişte örnekleri vardı. Mehmet Yazar, Aydın Menderes, Erdal İnönü, Cem Boyner, İsmail Cem İpekçi ve başkaları da önce çok iyi niyetlerle meydana atılmışlar, fakat hemen etraflarında; siyasetin kurtları, siyasetin meslek sahipleri, gizli açık bu kuruluşlara sızmışlar ve milletin güvenini daha baştan yitirmişlerdi.

Hepsinin en büyük ortak hataları. Onlar zannediyordu ki; her kademede, ilde, ilçede, merkezde, tecrübeli politikacılar aralarına katıldıkça güç kazanacaklar, oysa tam tersine, bu anlamda her katılım onlara kan kaybettiriyordu. Bunu fark edemediler.

Partiye sızamamış olan böylesi politika kurtları, meslekleri açık-gizli politika olanlar, adaylık başvurusu ile bir şans denediler. İşte mülakatlar bunları da önlemişti.

Şimdi lütfen dikkat.

Buradan geldiğimiz noktada gündemde bir eski politikacı var, olay yaratmaya çalışıyor, belki gündem yaratmaya çalışıyor. Partisinden umudunu kesmiş olacak ki, bir başka yere gitmeye

hazırlanıyor. Belki de bir rastlantı.

Ama bizim şimdi söylemek istediğimiz şey, başta anlattığımız olay; politikanın meslek haline gelmesi!..

Birileri sanki bulunmadık Bursa kumaşı…

Bunları bırakınız, yoksa millet sizi bırakabilir.

Biliyorum, hayli ayıkladınız bu hevesleri, ama bakınız yine de var, ilk fırsatta sizi satarlar. Gelecek görmedikleri zaman çeker giderler. Eski partileri palazlandıkça gözleri çöplükte kalmışçasına göz kırparlar ve sonunda giderler. Bırakınız gitsinler ve artık bunları almayınız.

Çankaya’ya kimin, hangi kıyafetle çıkacağına bu millet karar verecektir. Raşit Ağa’yı unutmayınız.

Bu millet eskileri isteseydi iktidarda onlar kalırlardı. Kimse bulunmadık Bursa kumaşı değildir.

Politikanın meslek edinilmesi artık bitmiştir. Bu işte eskilerden medet ummak yok. Göreve layık olanlar, layık oldukları sürece kalırlar…

Herkese selam sevgi ve saygılar sunuyorum.

 

 

 

 

Kıçındaki Donu Satanlar (Lozan’dan Bölünmeye…)

 

24 Temmuz, bir çoğumuz geviş getiren hayvan misali yaşadığı için, günün ne ifade ettiğinin farkında bile değil…
24 Temmuz 1923, Türkiye Cumhuriyeti devletinin tapusunun Lozan’da alındığı gün. Hani o yanmış yıkılmış, nüfusu tükenmiş, sıfırı tüketmiş olan bu günkü toprakların tapusunun Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca geri alındığı gün...Tapunun ne önemi var değil mi?

O günde vatan tapusunun önemsizliğinden bahsedip, İngilizin, Yunanın, Fransızın, ABD’nin, İtalyanın kuyruğu altına girmiş olanları unutmuş değiliz…

Herşeyi bilmesine rağmen menfaati için kıçındaki donu bile satmaya hazır olanların önemsemediği bu 24 Temmuzların birinde tam 17 yıl önce Batı Trakya Türklüğünün ölümsüz lideri Dr. Sadık Ahmet, Yunanistan’da “al sana Lozan, al sana 24 Temmuz” dercesine şehit edildi.

ABD, yıllardır içinde bulunduğumuz coğrafya da ülkelerin sınırlarını değiştireceğim ve “Büyük Kürdistan”ı kuracağım diye oyunu açık kartla oynuyor. İş geldi sınırımıza dayandı. Suriye’nin üçe bölüneceği ve bu çatışmaların ülkemize yansımalarının olacağı konuşuluyor.

Birileri bizimle ilgili hesaplamalar yapabilir, tasarruflarda bulunabilir ama önemli olan bunlara karşı bizim ne yaptığımızdır.

Eğer bizim içimizde birileri, birilerinin bizle ilgili yaktığı ateşe odun taşıyorsa burada bizim itirazımız olur. Çünkü biz ve bizim gibiler, milletin ve devletin yüce menfaati için her şeylerini vermeye hazırdır.

Bu sebeple “Yerel Yönetimler Reformu” adı altında başta ABD olmak üzere küresel güçlerin ekmeğine yağ sürmek isteyenlerin varlığını deşifre ederek Türk kamuoyunun önüne getirmek, her Türk evladının kaçamayacağı bir görevdir.

Belediyelere tanınması düşünülen yetkiler; eyalet sistemini çağrıştırmakta, merkezi idarenin görev ve yetkilerini belediyelere devretmekte ve adeta devletin içinde devletçikler oluşturulmasını sağlamaktadır.

İktidar partisi AKP tarafından oluşturulan ve içinde Denizli eski belediye başkanı Nihat Zeybekçi’nin de arasında bulunduğu, Bursa Mv. Mustafa Kemal Şerbetçioğlu, Van Mv. Mustafa Bilici, Karabük Mv. Osman Kahveci ve Trabzon Mv. Aydın Bıyıklıoğlu’nun imzası olan Komisyonun yerel yönetimlerle ilgili raporunu, bulun ve okuyun, ne demek istediğimizi daha iyi anlayacaksınız.

Bu raporda PKK ile Oslo’da yürütülen görüşmelerde, PKK’ya verilen sözlerin yerine getirildiği görülmektedir. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun “Yerel Yönetimlere Özerklik” projesinin kendisine ait olduğunu belirtmesi de ne ile karşı karşıya olduğumuzun acı bir göstergesidir.

Maalesef ülkemize dayatılan, bölünme projesinin hepimiz farkındayız. Osmanlı – Türk İmparatorluğu’nu nasıl yok ettilerse, bu günde Türkiye Cumhuriyeti’ni önce ufalamak sonra da yok etmek istiyorlar.

Asıl üzücü olan dün menfaati için Yunan, İngiliz, ABD, Fransız bayrağı sallayanlar gibi bu gün menfaati için kıçındaki donu bile satacak olanların, ülkemizdeki sayısal çokluğudur.

Vatan topraklarının işgali üzerine büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bize gösterdiği hedef “Ya İstiklal Ya Ölüm”dür. Lozan’da 89. Yıl önce bedelini kanla ödeyerek aldığımız tapuyu, menfaati için kıçındaki donu bile satanların varlığına ve bunca gaflete, delalete, ihanete rağmen yine bu şiarla korumaya kararlıyız.

 

 

 

Oruç Cehenneme Karşı Bir Kalkandır

 

Ramazan-ı şerif; Kur’an-ı Kerim’in indirildiği Kadir Gecesi; oruç, teravih, mukabele, fitre-zekât, itikâf gibi ibadetleri;  iftar ve sahur gibi hususiyetleri ile mü’minlere manevî seviye kazandıran bir okul gibidir. Ramazan ayına mahsus bu ibadetlerden olan oruçtan biraz bahsedelim.

Ramazan ayında yerine getirilmesi gereken, bu aya mahsus ibadetlerin başında İslâm’ın beş temel esasından birisi (Buharî, İman, 1, 2) olan oruç gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de; “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız (takvaya ermeniz) için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.” (Bakara, 2/183) buyrularak orucun farz kılındığı bildirilmiş, diğer ayet-i kerimelerde ise “Oruç, sayılı günlerdedir” (Bakara, 2/184) ve “…Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin…” (Bakara, 2/185) buyrularak, orucun Ramazan ayında tutulması gerektiği belirtilmiştir.

Ramazan orucu, Müslüman, akıllı, erginlik çağına gelmiş, oruç tutmaya gücü yeten ve mukim olan her mü’min üzerine farzdır. Ramazan ayında (hastalık, yolculuk, kadınların özel halleri gibi) mazereti olmaksızın oruç tutmamak bir Müslümana yakışmaz. Özürsüz olarak oruç tutmayan kimse, dinî vecibeleri hafife aldığından, Ramazan ve oruca karşı saygısızlık ettiğinden dolayı büyük günah işlemiş olur. Peygamberimiz mazeretsiz olarak Ramazanda bir gün oruç yiyen kimsenin ömür boyu oruç tutsa da o günün borcunu gerçekten ödemiş olmayacağını ifade etmiştir. (Diyanet İlmihali, c.1, sh. 413)

Oruç, ilâhî emirlerin en meşakkatlisidir.  Bundan dolayı Yüce Allah’ın özel iltifatına mazhar olmuştur. Bir hadis-i kutside Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Âdemoğlunun her ameli kendisi içindir, yalnız oruç hariç. Çünkü o, benim içindir. Onun mükâfatını da ben vereceğim.” (Buhari, Savm, 2, 9)

Hz. Peygamber (s.a.s.) de orucun mükâfatıyla ilgili şöyle buyurmuştur: “Cennette bir kapı vardır ki, ona ‘Reyyan’ denilir. O kapıdan kıyamet gününde ancak oruç tutanlar girerler. Onlardan başka hiç kimse giremez. Oruç tutanlar cennete girdiklerinde bu kapı kapanır, hiçbir kimse oradan giremez. Bu kapıdan giren ebedi olarak susamaz.” (Buharî, Savm, 4) Başka bir hadis-i şeriflerinde ise; “Bir kimse Ramazanın faziletine inanarak ve mükâfatını umarak oruç tutarsa geçmiş günahları bağışlanır” (Buharî, Savm, 6; Müslim, Sıyâm, 203) buyurmuştur.

Orucun farz kılınmasının asıl hikmeti, nefsi terbiye ederek Allah’a karşı gelmekten sakınmak, böylece kulun ilâhî emirlere tam teslimiyetini sağlamaktır. Nitekim orucun farziyyetini bildiren ayette, Allah’a karşı gelmekten sakınmanız (takvaya ermeniz) için…” (Bakara, 2/183) buyrulmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, “Oruç cehenneme karşı bir kalkandır” (Buharî, Savm, 2; Müslim, Sıyam, 30) buyurarak orucun günah işlemeye karşı mü’minleri koruyucu özelliğini haber vermiştir.

Oruç; nimetlerin kıymetini bildirerek Cenâb-ı Hakk’ın lûtuflarına karşı şükran duygularını kuvvetlendirir. Ayrıca, yoksulların hallerini düşündürüp onlara merhamet ve şefkat göstermeyi öğretir, toplumda yardımlaşma ve dayanışmayı sağlar.

Oruç, irade eğitimidir.  Oruç sayesinde, Müslüman, haram ve şüpheli şeylerden uzaklaşmayı öğrenir. Oruç; insana her hâlükârda sabretmeyi ve nefsine hâkim olmasını öğretir. Oruçluyken öfkeden ve orucun faziletine zarar verecek davranışlardan sakınmak gerekir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Hiçbiriniz oruçlu olduğu gün, çirkin söz söylemesin ve kimse ile çekişmesin. Eğer biri, kendisine söver veya çatarsa; ‘ben oruçluyum, ben oruçluyum’ desin (ona uymasın).” (Buhârî, Savm, 9)

Oruç; mü’mini güzel ahlâk sahibi yapar. Zira makbul bir oruç, takva duygusuyla tutulan, insanı günahlardan alıkoyan bir oruçtur. Nitekim bir hadis-i şerifte: “Kim yalan konuşmayı ve yalanla iş yapmayı terk etmezse, Allah o kimsenin yemesini-içmesini bırakmasına kıymet vermez” buyrulmaktadır. (Buhârî, Savm, 8)

Oruç, insan için en güzel bir sıhhat kaynağıdır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde; “Oruç tutunuz ki, sıhhat bulunuz!” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, c. 2, s. 33) buyurmuştur.

Görüldüğü gibi orucun maddî-manevî, ferdî ve toplumsal pek çok faydası bulunmaktadır. Bu zor ve meşakkatli ibadeti sırf Allah rızası için yerine getirenler, onun feyz ve bereketinden istifade ederler, oruç sayesinde günahları bağışlanır ve gönül huzuru içerisinde sevinç ve mutluluk günü olan bayrama ulaşırlar.

 

 

Sevginin Sırrı

 

Yazılarımızı genelde hep siyasi ve devletin bütünlüğü konusunda yazıyoruz.

Bugün Ramazan birazda sevgiden bahsedelim. Sevgi insanın en ince hassas vicdan hislerinin meydana getirdiği merhamet ve şefkat duygularının bir eseridir. Vicdan hükmü kalpteki iyi ve kötü bütün varlığı yakarak silip atmış ve orasını ayna gibi tertemiz bir hale getirmiş olduğundan Cenabı Hak o kalbe tecelli tahtını kurmuştur. Böylece bütün benliği Hak sevgisi kaplamış ve o kimse artık sevgiden ibaret olmuştur. O her şeyi her şeyde onu sever olmuştur.

Bu nedenle o kimse Cenabı Hakkın dostluk intibak ve esenlik sıfatları ile sıfatlanıp seçkinler sınıfına girmiştir. Artık o insanın her iki dünyada da yeri Cennet makamı ise sefa ve dostluktur.

İslamiyet sekiz esasa dayalıdır. Bunlar;

1-Merhamet ve şefkat,

2- Doğruluk,

3- Sadakat,

4- Cömertlik,

5- Sabretmek,

6- Sır tutmak,

7- Fakirliğini ve acizliğini bilmek,

8- Rabbine şükretmek.

İşte bunlar olmadan her iki dünyada da huzur mutluluk ve cennet olmaz.

Bu güzel huylarla huylanan ve benliğine maleden bir insan, gereği gibi bir Müslüman ve Resulüne layık bir insan demektir. Çünkü bu güzel huy ve ahlaklar Peygamberimize ait güzel huy ve sıfatlardır. Ve keza İslamiyet’in temel unsuru haline gelmiştir.

Bunun içinde İslamiyet kelime-i şahadetle Camide Cennet aramaktan ibaret değildir. Bunlardan biri eksik olursa insan gerçek Müslüman sayılmaz. Çünkü Allah’ın vahyindeki sırların sağlamlığı bunlarla ayakta durur. Bunun içinde hayatın devamı huzur ve mutluluğu bu esaslara bağlıdır. İnsan yaşamında daima iyiye güzele ve doğruya dayalı olmalıdır. Ölümsüzlük ve edebilik bu gerçeklerle mümkündür.

İşte bu yüzdendir ki yukarıdaki esaslar insanlığın ve hak yolcularının elinde daima bir ışık ve meşale olmuştur. İnsan nasıl ki karanlıkta önünü göremez ve yol alamazsa, aynı şekilde Yaradan’ına da varamaz. Cenabı Hak “Işık olun, ana gelin sırrıma erin” diye bizlere hitap ediyor işte bu hitabın anlamını o yüce peygamber Miraç yaparak bizlere anlatmak istemiştir. Şu halde bu hakikat ışıkları olmadan bu cehaletin karanlığından, Rabbimize nasıl yol bulup onun rızasına layık olacağız? Demek oluyor ki gerek Şeriatta, gerek tarikatta ve gerekse hakikatte olsun değerli olan bu güzel huy ve sıfatlardır.

Bir insan ister Peygamber, isterse veli olsun bu gerçeklere sahip olmadan Rabbine laik olamaz. Çünkü 4 kitabın sırrı budur. İnsanlığa ve beşeri vicdanlara hayat kaynağı olan neşe, huzur ve mutluluk bahşeden sekiz esastır.

 

Dünyada ne kadar güzel huy ve ahlak varsa hepsi bunların içindedir. Bu nedenle bunlara ” 8 Cennet kapısı ” denmiştir. Bunlara sahip olanlar zaten bu âlemdeyken Cennet hayatı sürerler. Yedi tamuya gelince bu Cehennem kapılarının açan huylarda şunlardır.

1-Gurur,

2-Hırs,

3- Kıskançlık,

4- Bölücülük,

5- Dedikodu,

6- Şehvet,

7- Öfke.

İşte dünyada ne kadar kötü huy ve ahlak varsa onlar da bunların içindedir. Onun için her kim iyiyi güzeli ve gerçeği kabul etmezse, kişiliği ne olursa olsun ve ne kadar sureti Haktan görünürse görünsün onun gönlünde bunlar yatıyor demektir. İsterse başı secdeden kalkmasın hiçbir önemi yoktur.

Gerek insanlık ve gerekse İslamiyet gerçeklere dayanmakla olur. Keyfine göre hareket edip benliğe kapılarak riya göstermiş ve “desinler” diye İslamiyet olmaz o takdirde yedi tamunun gurur ve isyan kapılarını insan kendine açmış olur.