29.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1072

Okumayı Okumak

0

 

Oku da, ne okursan oku derler. Oysa bu, ye de ne yersen ye ve nasıl ve ne zaman yersen ye gibi bir şey. İnsanı, mide fesadına götürür. Neyi, ne zaman nasıl yemek çok önemli olduğu gibi, neyi okumak lâzım geldiğini bilmek de o nisbette mühimdir. Manevî midemiz için o kadar ehemmiyetlidir.

Üstelik bir adet maddî midemize karşılık; akıl, fikir, dimağ, hâfıza, düşünce, tefekkür gibi bir çok manevî midelerimiz de var. Kaldı ki bunlar doymak bilmez. Bu da insanın, ebede namzet oluşuna, bir işaret olsa gerek. Neyse, bu başka bir mes’ele.

Yenen şeyler, nasıl bütün vücûdu alâkadar ediyorsa; okunanlar da, o nispette, tüm  işlerimizi ilgilendiriyor demektir. Fakat iş, bu kadarla bitmiyor. İşin içinde, bir de okumayı okumak var. Evvelemirde, okumayı öğrenmek ve bilmek zorundayız.

Kâinatta her şey, küçük büyük, birer kitaptan başka bir şey değil. Kâinatta her şey, küçük büyük birer mektûptan ibaret. Demek ki bütün bunları okuyacak, okuması gereken biri var.

Kendisi de çok yönlü, içiçe bir kütüphâne hükmünde olan insandan başka kim olabilir bu?     Her mânâ, birer zarf içinde. Âdeta görünmez mürekkeple yazılan mânâ yâni mazrûf; maddenin mânâsını teşkil edip, maddenin oluş keyfiyetini meydana getiriyor.

Nitekim kâinattan bahseden tüm ilimler; küçük büyük maddelerden oluşarak somutlaşmış ve yoğunlaşmış olan kâinat kitabının mânâlarından başka nedir?

Peki, nedir öyleyse derseniz, okumayı da okumak?
Okumanın okunmasıdır, ona nice mânâ dokumak.

Seyir de okumadır. Tefekkür etmek / düşünmek de bir okuma.

Sonunda, bir anlam kazandıran her şey, okumaya girer. Okunmuş yâni anlaşılmış olur.

Demek ki anlamış olmak, okumuş olmanın bir sonucudur. Öyleyse anlamak; o şeyin okunması, okunmuş olması sayılır. Fakat bununla da okuma bitmiş olmuyor.

Kâinat sayfasında fiil var. İş var. Hareket var. Vasıflanma / nitelenme var. İsimlenme / adlanma var.

Bu durumda fiil, fâili; iş, yapanı; hareket, harekete geçireni; vasıflanma, vasıflandıranı; isimlendirme isim vereni gösteriyor.

Böylece rastlantı ve tesadüf ortadan kalkıyor. Bir köyün muhtarsız, bir iğnenin ustasız olamıyacağı gerçeği anlaşılıyor. İşte bu çeşit fikir yürütüş, mantığı çalıştırır; asıl okumanın ta kendisi olur. Çünkü bu; okumayı okumadır.

İşte, bu şekil oluşumlardan mânâya geçişler, asıl okumadır. İşte madde; bilen, irade eden / isteyen ve bunun için güç / kuvvet kullanan birinin; isim ve sıfatlarının somutlaşmış olarak görünüşe geçmesi, görünüş hâlini almasıdır.

İşte bunu idrâk ve derk etmek yâni bunun bilincine varmak; gerçek okuyuşun ta kendisidir.     İşte bu tarz düşünüş; asıl okumadan murad ve maksadın ne olması lâzım geldiğini de ortaya koymaktadır.

X

Aslında kâinat kütüphanesinde bulunan kitaplardan biriyiz sadece. Ama şâheser / başyapıt olarak. Öteki kitapları da okuyan olarak. Hem kendi, hem diğer kitapların varlığından da haberdar olarak. Onları bir yazan olduğu düşüncesine vararak; varlık kitapları arasında baş köşeye kurulmuş olarak be canlar! İşte işin püf noktası da zaten bu be dostlar!

2011

Kitapların farkında olan; şuurlu, bilinçli bir kitabız be dostlar! Gören, duyan, bilen, anlıyan, üstelik hareket eden bir kitap. Tabii kâtibi yâni yazanı da unutmaması gerektiğini bilen kitabız be canlar!

X

Ama ne kitap; vasfına kelime bulunmayan tek kitap
Her şey, binbir yüklü kitap olan insana, ediyor hitap

Daha ne duruyorsun ey kardeş, bununla bitmiyor bu hesap
Ey Ademoğlu, kendine gel, çünkü muhatapsın sen muhatap

Bu başkalık sende çağrıştırmıyor mu hiç, asîlce bir his?
Gelmiyor mu aklına hiç, Hak katından İlahî bir bahis?

Zaten kitaplar, söze dönüşmüş, her çeşit hayat ve eşya
Bu durumda, maddeyle harf, elbette birbiriyle kardeş ya

 

 

 

Ramazaniye – 3

 

DİKKAT

Bu haftaki kampanyamız.

Şeytanla küselim

Küstüklerimizle barışalım kampanyasıdır

Şeytanla küsmeden Rabbimizle barışamayız

Şeytana hitaben

Bir ay oruç tutup on bir ay şeytanın peşinden koşturmak

hayatının hatasını yapmak demektir..

Bu gün şeytanınızı karşınıza alın O’na şöyle deyiniz:

Bu gün seninle küsüyor

Küstüklerimle barışıyorum

Hz Ebubekir (ra) dan

Arkanızdan sizi kovalayan eceliniz olduğunu unutmayınız.

Eceliniz sizi ibadet yapamaz hale getirmeden önce salih amel yapmayı ihmal etmeyiniz.

Başkaları için değil kendiniz için yaşayınız.

Bazı insanlar başkaları için yaşamayı alışkanlık haline getirmişlerdir.

Çocuklarınızın ve torunlarınızın ihtiyaçları için uğraşırken ahiretinizi unutmayınız.

Yaşayan varlıklı insanlara gıpta etmeyiniz.

Sağlığında güzel işler yapıpta ölümünden sonra hayırla anılan insanlara gıpta ediniz.

Necip Fazıl (r.aleyh)den

Şu geçeni çekipte durdursam eteğinden,

Soruversem haberin var mı öleceğinden.

Ömer b. Abdülaziz(r.aleyh)den

Ömer b. Abdülaziz

Hilafet makamına geldikten sonra

İki sene dolmadan ekonomiyi düzeltip

Hazineyi ağzına kadar doldurmuştu

Ülke sınırları içerisinde zekât alacak derecede fakir ve yoksul insan kalmamıştı

Tutumluluğu ile de meşhurdu.

Bir gün yanındakiler O’na

Bu kadar hazineye sahipken neden süslü kaftanlar giymiyorsunuz?

Lüks sofralarda yemek yemiyor, iftar açmıyorsunuz?

Diye sorarlar

O’ da cevaben

Doğru olan varken tasarruf etmektir.

Yoklukta tasarruf olmaz.

Dikkat ediniz

Tasarrufu halka kemer sıktırarak yaptırmıyor

Kendisi sarayda yapıyor

Darısı bugünkü yöneticilerin başına

Nebevi Medeniyet

Peygamberimiz (sav) Beni Süleym kabilesiyle yapılacak olan savaşta

Yüksek sesle üç kez tekrarlayarak

“Dikkat ediniz çocuklar öldürülmeyecektir” buyurur

Ensarın ileri gelenlerinden Usad b. Hudayr

Ya Resulallah onlar müşriklerin çocukları değil mi diye sorar

Bunun üzerine peygamberimiz(sav) asırlara ışık tutacak olan şu cevabı verdı

“Şu an sizin en hayırlılarınızda müşriklerin çocukları değimliydi”?

Semi’na ve eta’na (işittik ve itaat ettik)

Müslüman ve günah

Medine döneminde içkiyi yasaklayan son ayette gelmişti.

Sarhoşluk veren her şey artık kesin olarak haramdı

Peygamberimiz bir haberci çıkararak

Medine sokaklarında bu yasağı tüm Müslümanlara duyurdu.

Bunu duyan Müslümanlar işittik ve itaat ettik

Ya Resulallah dediler

Ellerindeki tüm içkileri sokağa döktüler

Rivayet edilir ki Medine sokaklarında içki seli akmıştır.

Darısı günümüz Müslümanlarının başına

HATIRLATMA: Şeytanla küsüp

Küstüklerinizle barıştınız mı?

 

 

Satılan Türkiye

0

 

Atatürk, İzmit’ten geçen demiryolunu yabancı şirketlerden alabilmek için ne uğraşlar verdi. Para bulamadığı için tabakasını bile satılığa çıkarmıştı. Satabildi mi bilemiyorum. Doktorunun uyarılarına rağmen, sıkıntıdan sigarayı iyice artırmıştı. Bu meseleyi halledene kadar doktor beni zorlama diyerek, sıkıntısını sigarayla paylaştı.

Sonunda bu demiryolunu yabancılardan aldı. Böyle bir sürü uğraş ,çetin yaşanmış bir hayat sonunda 1938 yılında hastalanarak öldü. Ölmeden önce her şeyini Türk Milletine bıraktı. Şimdikilerle karşılaştırıldığında ne kadar fark var arada. Şimdikilerin küçük çocukları dahi şimdiden milyarder olmuş durumda. Nasıl oluyor bu: Din satışın iyiyse oluyor işte!!!

Kendi köyümde başta ALTIN olarak değişik madenler bulundu, maden çalışmaları hızla devam ediyor.(GÜmüşhane -Olucak Köyü) Orasını dahi yabancılara satmışlar. Marmaris, Bodrum, Adalar, daha birçok yerleşim yerlerinden vs. yabancılar yer ala ala nüfus olarak çoğunluğa geçmeye başladılar. Elimizde Milli kuruluş kalmadı.

Arabamın kaskosunu yaparken ,ilgili çalışana kaskomu Türk şirketine yap dedim, O da Türk şirketi bizde yok ,daha doğrusu şirketler hep yabancı, şaşırmamak elde değil, ne hallere düşmüşüz!!! Neymiş efendim sıcak para girdisi …Günü kurtardık, ancak gelecek oldukça vahim!!! Artık adamların bu ülkeye saldırmasına da gerek yok.  Zaten her yabancı bu ülkede ”Ver kurtulcular sayesinde” istedikleri her şeyi alıyorlar. Sonumuz iyiye gitmiyor.

Bu millet nemelazımcılıktan, bencillikten, maddeye tapmaktan, milli ve manevi değerlere sahip çıkmamaktan kurtulmalıdır. O güzelim BAYRAK şiiri bile bu hükümet tarafından yasaklandı, ondanda kurtuldular. ”Sana benim gözümle bakmayanın mezarını kazacağım’ ‘mısrası birilerine dokunuyormuş, ey suyun başında olanlar, bayrağımıza hainlerin gözüyle mi bakalım!!!

Atatürk’ün gençliğe hitabesi gerçekten de boşa yazılmamış.

Yani ”Ey Türk titre ve kendine gel!” Öğüdünü bu millet acilen gözden geçirmelidir. Saygılarımla.

 

 

Masal Deyip Geçme

0

 

Bu yazıyı ben yazmış olmayayım ninniler, masallar, destanlar ve maniler penceresinden bir milletin ruh inşasına birlikte bir göz atalım.

Anneler bebeklerini uykuya yatırırken sade bir dille ve özel bir beste ile şarkılar söylerdi. O minicik yavru, seslerin en güzeli anne sesi, sıcaklığı, kokusu ve güvencesi eşliğinde ruhunu büyütürdü. Adına ninni dediğimiz ezgili şiirleri, tasvir etmeye çalıştığım o sevgi ve güven ortamında bu gün kaç bebek dinleyerek büyüyor?

Anne ile kurulan bu diyalog ve birlikteliğin, çocuğun his ve zekâ gelişimine, şahsiyet gelişimine etkisini hayal edebiliyor muyuz? Bu ilişki, bir bitkinin topraktan aldığı gıdaların ötesinde gün ışığından yararlanması gibi bir şey değil mi? Çocuk bu sayede sevgi, güven, müzik ve dil gelişimini temellendiriyor ve benliğinde yeni bir inşa başlıyor.

Çocuk biraz daha büyüdüğünde, uyku öncesinde ve özellikle uzun kış gecelerinde anneleri ya da aile büyükleri tarafından onlara anlatılan; “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde…” veya “bir varmış, bir yokmuş, insanoğlunun başından geçenler, dağdan taştan, kurttan kuştan daha çokmuş. Zamanın birinde…” diyerek başlayan ve rüyaya benzeyen, arzuları sembolleştiren, hayatta gerçekleştirilmesi çok güç olan ve çok arzulanan adalet, eşitlik, mutluluk gibi hep iyiliklerin gerçekleştiği; gam, kasavet, çirkinlik ve adiliklerin olmadığı; iyilerin daima mükâfatlandığı, kötülerin en adaletli şekilde cezalandırıldığı, kimseyi rencide etmeden olayların anlatıldığı” ve ” gökten üç elma düştü biri bana, biri dinleyenlere, diğeri de bütün iyi insanlara olsun ya da onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine” tekerlemeleriyle biten masallar yok artık.

Masallarda anlatım akıcıydı, sade ve yalındı, duygular ve düşünceler kısa ve kesindi, her şey çocuğun algı seviyesine göreydi. Çocuğun merak duygusunu en çok etkileyen edebi metinlerdi.

Toplumda üretken zihinlere sahip bireylerin yetişmesinde, aileden başlayan eğitim sürecinde masalların yeri büyüktü. Çocukların üretken zihne sahip olması, hayal gücünün gelişmesine, gelişmiş bir hayal gücü ise kelime dağarcığına bağlıdır.

İnsanoğlu kendi yaşam gerçeğini, çözüm önerilerini, beklentilerini masal kahramanlarına yükleyerek anlattı ve yüzyıllar boyu bu yolla gelecek kuşakları uyarmaya, eğitmeye ve hayatın zorluklarına karşı onları donatmaya çalıştı.

Bacon, “bir halkın mitolojik sistemi, o halkın eğitim sistemidir, akşamları masal dinleyen çocuklar, bizim modern okullarımızda eğitilen altıncı sınıf öğrencilerinden daha az olmayan ölçüde geleneksel bilgi ve davranış öğreniyor. Masallar kadar çocukları hayata hazırlayan, duygularını besleyen bir başka edebi tür yoktur. Bu bereketli kaynağın geleceğin insanını şekillendirdiğini” söylüyor.

Masallar çocukların ruhunu iyi örneklerle inşa ediyor. Onları inandıkları yolda güçlükleri yenecek, kişilikli birer insan yapıyor. Her çocuğun benliğine kendini kullanma, sevk ve idare etme kılavuzunu yazıyor.

Dünya ulusları bunları bildikleri için çocukların ruhunun inşasına masalla başlıyorlar.

Dil öğretimi, dil kullanma, dil gelişimi, dil bilincinin çocuk gelişimindeki önemini ve masalların bu konudaki gücünü görmezden gelemeyiz.

Masallar yalan, dürüstlük, sabır, kararlılık, umut, şans, kıskançlık, iyilik, kötülük, haklılık, haksızlık, zekâ, dikkat, paylaşma, bağışlayıcılık, incelik, dostluk, sevgi, saygı, aile, yönetici, paranın gücü, ekonomik dayanışma, temizlik, cömertlik, görev bilinci gibi birçok konuda eğitsel işlev görmektedir.

Bu özellikleriyle masallar adeta beyin dilini programlayarak, çocuğun ruhunu inşa ediyor karakter ve kişilik gelişimini sağlıyordu. Her evde aynı eğitimi alan çocuklar, sokakta kolaylıkla ortak bir paydada buluşuyor ve okullar ruhu gelişkin, kişilik ve karakteri sağlam temellere oturan bireylerin eksiğini tamamlıyordu.

Masalları terk ettik. Lakin tabiat boşluk kabul etmez. Gelişen teknoloji ve onun oluşturduğu endüstri çocuklarımızı bizim yerimize şekillendiriyor. Onları “Gargamel” masallarıyla büyütüyor. İnternet kaynaklı ölüm oyunlarıyla canavarlaştırıyor.

Çocuklar TV, bilgisayar veya cep telefonu ekranından her şeyi öğreniyorlar ama dünyayı öğrenemiyorlar. O ekranın içine sığacak ve ekranın gerektirdiği hızda hareket edecek kadar küçülüyorlar. Arı, kuş ve kelebeği, güneşi, dalı, çiçeği, çayırı, çimeni, ekeni, biçeni anlayamıyorlar. Gerçeklerden kaçıp sanal âleme sığınıyorlar. Aileler yemeyip yediriyor, giymeyip giydiriyor, ben yaşamadım bari o yaşasın deyip çocuğun beden ve nefsinin gelişmesine hizmet ediyor ama ruhi gelişimi konusunda kelimenin tam anlamıyla “saldım çayıra, Mevla kayıra” mantığıyla hareket ediyor.

Bu yüzden yeni neslin kişilik gelişiminde altı- on yıl arası bir gecikme söz konusu. Arif Nihat Asya; Fetih Marşı’nı bu gün yazsaydı; “Hala ne diye oyunla oynaştasın? Fatihin İstanbul’u fetih ettiği yaştasın” mısraları yerine ne yazardı diye düşünüyorum.

Günümüz anne ve babaları özellikle 35 yaş altı olanlar da masalsız büyüdüler ve hayat şartları ailelerin masal kültürünü kuruttu. Modern devlet, bu klasik yöntemi yeni teknolojilerle ele alarak, milletin ruh inşasını küresel emperyalizmin insafına bırakmamalıydı ama maalesef bıraktı, o sebeple tarih bizim masalımızı anlatacak. İster inanın, ister inanmayın…

Değerli bir dostuma masalları yazacağım dediğimde, bana; toplumda hatırın itibarın var, böyle boş şeyleri kaleme alıp kendini ciddiye alınmayan adam sınıfına koydurma demişti ama ben dinlemedim. Siz kimi haklı buluyorsunuz?

 

 

 

Misalli Büyük Türkçe Sözlük

0

 

Bu büyük, dev eser “Halka yapılan hizmetin Hakk’a hizmet olduğu” nun şuûruna varmış olanların başlattığı ve aynı bilinçte olanların devam ettirip sonuçlandırdığı çok değerli bir lügat / sözlüktür.

Sayın İlhan Ayverdi’nin yerinde tesbitiyle: “Bu çetinden çetin işe dilimizin mâruz kaldığı içler acısı mâceraya karşı elini kolunu bağlayarak oturulamayacağı için kalkışmış ve kendimizi birden bire omuzlarımızı çatırdatacak bir yükün altında buluvermiştik.” (Misalli  Büyük Türkçe Sözlük, İlhan Ayverdi 1.Cilt 1.Baskı İstanbul – Kasım 2005 s. VII) dediği gibi büyük bir aşkla başlatıp otuz senelik bir çabadan sonra ancak neticelendirilen eşsiz bir eser, Türkçe’nin muhteşem bir sözlüğüdür.

Türkçe lâyık olduğu sözlüklerden birine nihâyet kavuşabilmiştir. Bütün emeği geçenlere şükran borçluyuz. Aramızda olmayanlara Yüce Rabbimizden rahmetler dilerken; aramızda olanlara şevkle nice böyle ölümsüz yeni  dev eserler üzerinde çalışmalarını Ulu Allah’tan niyâz ediyorum.

“Bu Sözlük, sâdece yaşayan Türkçemizi değil; tarihî seyri içinde Türk Dili’nin kazanmış olduğu zenginlikleri de gözler önüne sermek, Türk Çocukları’na geçmişleriyle bağ kurmalarında ve milletlerin târihlerinde daha dün demek olan 100 – 150 senelik metinleri okuyup anlayabilmelerinde yardımcı olmak amacıyla hazırlanmıştır.” (A. g. e.  s. IX)

Taşıyıcı bir niteliği olan dil; kutsal bir nehir gibi, geçmişin her şeyini dünden bugüne taşır.   Bu Sözlük’te:

“Devirlerini tamamlayıp unutulmakta olan ve büyük bir gayretle dilimizden atılmak istenen kelimelere, yaşayan Türkçe kelimelere ve yeni türetilenlere yer verilmiş” tir. (A. g. e.  s. IX)

Bu Sözlük’ün hazırlanmasına sevkeden sebeplerden birisi şudur:

“Türk Dili’ne yapılan kasıtlı müdahaleler sonucunda dilimizin gittikçe fakirleşmekte ve ifade yeteneğini kaybetmekte oluşudur. Daha önce kullanılmış olan âşikâr, bedîhî, dekolte, münhal, müstehcen…gibi on iki kelimenin bir tek ‘açık’ kelimesiyle karşılanması dilde nasıl bir kavram kargaşasına yol açar, nüanslar nasıl kaybolur ve bu müdahale dili nasıl fakirleştirir, düşünülmeye değer!” (A. g. e. s. IX)

Bu sözlüğün niçin hazırlandığı eserin önsözünde şöyle belirtiliyor:

“Bugünkü dille bir Türk Çocuğu bir Mehmet Âkif’i, bir Yahya Kemal’i ve hattâ Atatürk’ü bile anlamaktan âcizdir.” (A. g. e. s. IX)

Dilimiz bugün özellikle Batı dilleri istilası altında bunalmakta, bocalamakta, hayâtiyetini devam ettirme mücadelesi vermektedir.

“Batı kaynaklı kelimeler, dilimize Arapça ve Farsça’nın girdiği gibi âdeta hücûm hâlinde girmektedir. İşin vahim tarafı bu seferki kelimelerle, kökleri Latince ve Yunanca’ya dayandığı için hiçbir kültür bağımız yoktur. İmlâ ve telâffuzları dilimize taban tabana zıttır. Bir husûsa dikkati çekmek isteriz ki bunlar mecburî olarak alınan teknik ve ilmî terimler değildir. Sırf bu mevzûda hassasiyetimiz kaybolduğu için bir moda hâlinde dilimizi istilâ eden kelimelerdir.” (A. g. e. s. XI)

Sözlüğü hazırlamak ihtiyacını duyanlar haklı olarak soruyor:

“Asırlardır kullandığımız ‘mevsim’ yerine neden ‘sezon’ diyoruz, ‘geniş’ yerine ‘larj’ , ‘netice’ yerine ‘skor’? Eşya yerine ‘obje’ demekten bir Türk olarak üzüntü duymalıyız.

“İşte Türk Dili’nin bu akıl almaz hazin macerası bizi, dile sahip bir akademi bulunsaydı ne yapardı sualine cevap aramaya götürdü. Cevap evvela bir sözlük ve bir imlâ kılavuzu yapılması idi.

2365

“Böylece ‘MİSALLİ BÜYÜK TÜRKÇE SÖZLÜK’ çalışmalarına girdik.” (A.g. e. s. XI)

X

MİSALLİ BÜYÜK TÜRKÇE SÖZLÜK her eve girmeli, her kütüphanede bulunmalı. Her aydın    -özellikle- her öğretmen ve öğretici mutlaka el altında bulundurmalı. Ve hattâ her Türk vatandaşı her gün bir nebze rahat bir okuyuşla okumalı. Okuduklarını günlük hayatta doğru olarak kullanmalı.

Böylece konuşmasına çeki düzen vermeli. Karşılıklı konuşmanın zevkine varmalı. Bu durumda zaten güzel olan Türk Dili, daha da aydınlatıcı bir hal alarak; bize kendisini daha çok teneffüs ettirmek imkânı bulacaktır.

Bunun içindir ki, her Türk vatandaşı bir an evvel, alanında tek eşsiz eser olan bu büyük sözlüğü edinmekte acele etmeli. Etmekle de kalmamalı. Başucu eseri olarak hergün biraz olsun okumayı asla ihmal etmemelidir.

 

 

 

 

 

 

Sultanahmet’te Bir Ramazan Gecesi

 

Sirkeci sahilinde Sepetçiler Kasrı‘nda davetli olduğumuz iftar programından sonra Teravih namazını Sultanahmet Camii’nde kılmak istiyoruz. Taksiyle Cağaloğlu yokuşu üzerinden Sultanahmet’e inmek istiyoruz ama ne mümkün?  Trafik tıkanınca taksiden inerek yürümek suretiyle Camiye gitmeye çalışıyoruz.

Yatsı ezanı okunmasına dakikalar kala binlerce insan Sultanahmet’ten Cağaloğlu tarafına yürümekte. Muhtemelen Fatih Belediyesi’nin iftar çadırından ve diğer etkinliklerini izleyerek çıkan bu akan insan seline karşı biz yolumuza devam ediyoruz. Ancak Sultanahmet Meydanı’na yaklaştıkça kalabalık daha da yoğunlaşıyor.

Sultanahmet Camiinin altı minaresinden ezan sesi başlıyor. Ezan bitene kadar Camiye varmak ve namaz kılmak için yer bulabilmek istiyoruz. Fakat sayısını onbinlerle ifade edebileceğimiz kalabalık arasından geçmek çok zor. Bereket iki müezzinin peşpeşe ezan cümlelerini okumasıyla icra edilen “çifte ezan” okunuyor. Çifte ezan haliyle daha uzun sürüyor.

Meydan sadece ayakta hareket halindeki insanlardan ibaret değil. Bütün yeşil alanlar, boşluklar aileler tarafından doldurulmuş. Bir kilim üzerine çoluk çocuk yerleşen aileler iftarlarını evlerinden getirdikleri yiyeceklerle açmışlar. Kimisi otururken, kimisi yatıyor. Bazıları çocukları için hamakta yatak bile yapmışlar. Bu insanların çoğu tam bir piknik havasında, namaza gitmek için bir hareketlenmeleri yok.

Ezan biterken Cami avlusunda son cemaat mahallinde serilen hasırlarda güç bela birer yer buluyoruz. Namaz başlıyor. Müezzinler ve İmam Efendinin musiki bilgi ve becerileri harika. Seslerinin güzelliği dikkat çekici. Teravih namazı ikişer rekatlı olarak kılınıyor, her dört rekatta bir müezzinler bir ilahi okuyorlar.

Her bölümde yeni bir makama geçildiğine (yatsı namazının hicaz makamıyla, teravih’in ısfahan, saba, hüseyni, eviç ve nihayet acemaşiran makamı ile kılındığını, vitr namazında ise segah ve hüzzam kullanıldığına) dair bir ön bilginiz varsa böyle bir tertibin uygulanmasını da izlemenin zevkine varabilirsiniz. Müezzinlerin icra ettiği dini ritüellerin diğer Camilerden daha fazla oluşu sebebiyle namaz daha uzun sürmekte.

Namaz kılınırken bile Cami avlusunda (çoğunluğu turist olmayan fakat namaza iştirak etmeyen) kalabalık bir halk kitlesinin uğultusu hiç eksik olmuyor.

Namazdan sonra avluda en arka safta namaz kılan sarığı, cüppesi, ve bembeyaz sakallarıyla bir dini lider havası veren zat ve yanındaki yine cüppeli ve kavuklu yardımcıların kim olduğunu merak ettik. Pırıltılı cüppesiyle gördüğüm zata tanışmak istediğimi söyleyince kendini takdim etti. “Ben Rusya Müslümanları Başmüftüsü‘nün Türkiye temsilcisiyim.” Tam bu sözün arkasından bu zat Musa Ordu ağabeyimizi görünce hasretle boynuna sarıldı. Meğer daha önceden tanışırlarmış. Bu kişi bizi Başmüftü ile ve yanındaki yerel kıyafetli Kırgız, Özbek temsilcileri ile tanıştırdı.

Namazdan sonra saat gece 23.30 civarında Sultanahmet Meydanındaki piknik alanı görüntüsü aynı canlılığı ile devam ediyor. İnsanların hiç evlerine gitmek gibi bir niyetleri yok. Anlaşılan çoğunluk sahuru da burada yapıp eve dönecekler. Belediyenin Mehter ve sema gösterisi gibi etkinlikleri teravihten sonra da devam ediyormuş.

*****

Kendime sorduğum ve fakat tam cevaplayamadığım soru şu oldu: Bu insanlar neden buradalar? Buraya gelmekle ne bekliyorlar? Namaz kılmak için gelenleri anlamak mümkün. Fakat namaz kılmadıkları halde Cami civarında bulunmaktan elde etmeyi umdukları bir şeyler olmalı.

Sadece piknik amaçlı olsaydı çok daha rahat ve uygun mekânlar bulabilecekleri halde Sultanahmet‘in bu sıkışık ortamını neden tercih etmekteler? Üstelik kapatılan yollar ve park meselesi yüzünden buraya özel arabayla gelmek delilik.

Manevi bir tatmin duygusu ise burası Eyüpsultan gibi manevi bir merkez de değil. Aranan huzur ise neden Süleymaniye ve Yavuz Selim‘in huzurlu ve dingin havası yerine Sultanahmet?

Cami civarındaki panayır havasını veren dükkânlar, satıcılar, etkinlikler mi bu insanları çeken? Onbinlerin ortak bir manevi, kültürel atmosferi teneffüs etmesi mi? Kim bilir belki de hepsi birden etkili.

Olayın sosyologlar tarafından ciddi araştırmalarla incelenmesinde fayda var.

*****

Bizim zamanımız kısıtlı, Eminönü’nden arabalı vapurla karşıya Harem’e geçmemiz gerekiyor. İskeleye varışımız saat 00.15 fakat ilk vapur 01.00 de. 45 dakika iskele civarında gezinerek muhteşem İstanbul manzarasını izliyoruz.

Bu arada Sirkeci- Bağcılar hattında çalışan hafif metro devamlı bütün vagonları tıka basa insanlar olduğu halde seferlerine devam ediyor. Trafik normal bir şehrin gündüz mesai saatlerinde olduğu kadar yoğun, canlı.

Işıklar içinde dünyanın en güzel panoramik manzarasını farklı cephelerden (sahildeki Sepetçiler Kasrından, Eminönü İskelesi’nden, Sultanahmet Meydanı’nda ve arabalı vapurla karşıya geçerken) seyredebildiğimiz için kendimizi çok şanslı hissediyoruz.

Panoramik manzaranın belli başlı nirengi noktaları şunlar: Sarayburnu (Sultanahmet, Ayasofya, Topkapı Sarayı) Süleymaniye Camii, Fatih ve Yavuz Selim Camileri, Galata Köprüsü ve Galata Kulesi ve devamında gökdelenlerle yeni bir silüet kazanan Karaköy’den, Ortaköy’e İstanbul. Vapur ilerledikçe daha yakından görebildiğimiz ışıklandırılmış zarif Kızkulesi, Boğaz Köprüsü. Üsküdar ve Harem, Selimiye Kışlası, Haydarpaşa Lisesi.

Sık sık “bu ülkenin kıskananları ve düşmanları olmasından daha tabii ne olabilir?” benzeri cümleler kuruyoruz.

Bu muhteşem şehrin bizim olması, Türk Bayraklarının dalgalanması ve ezan sesleriyle inlemesinden gurur duyuyoruz.

Bir akşam için Suriye ile savaş riski, PKK’nın Suriye’nin kuzeyinde hakimiyet kurması, terör belası, sosyal ve ekonomik sıkıntıları bir yana bırakıyoruz. Mübarek Ramazan ayının huzurunu İstanbul’umuzun güzelliklerinde buluyoruz.

Gerçek selâtin camilerinden sonra, “çakma selatin cami” olarak adlandırılan Mimar Sinan Camisinde namaz kılma planımızı bir başka zamana erteliyoruz. (Mimar Sinan Camisi güzel bir eser. Ancak “çakma” denilmesinin bir sebebi Selimiye Camisi’nin bir kopyası olması, diğer sebebi ise “selatindemek sultanların yaptığı cami demek olduğu halde Başbakan’ın -herhâlde bir sürçü lisan olarak- bu camiye selatin cami demesinden kaynaklanmakta.)

İstanbul 24 saat yaşayan bir şehirdi. Ramazan ayında 24 saat yaşama hali mütedeyyin insanların katılımıyla kitlesel bir görüntü kazanmış.

Türkiye Milli Kültür Vakfı’nın iftar davetine Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak birlikte iştirak ettiğimiz Ahsen Okyar kardeşim, Musa Ordu ağabeyim ve yönetim kurulumuzun en genç üyesi sevgili M. Bora Bulut ile seçkin bilim, siyaset ve iş adamlarıyla buluştuk. İlaveten İstanbullunun bir Ramazan sevincini paylaştık.

Güzel insanlarla, güzel İstanbul’da bir Ramazan gecesi geçirmenin güzelliğini sizlerle paylaşmak ta çok güzel.

 

 

2012 Londra Yaz Olimpiyatları Başlıyor

Olimpiyatlar dünyanın en büyük spor olayıdır. Dört yılda bir ve her seferinde başka bir ülkede gerçekleştirilen spor oyunları organizasyonudur.

Olimpiyat oyunları devamı süresinde bütün dünya ülkelerinin odaklandığı ender olaylardan biridir. Sporcular, spor insanları, basın, televizyon, radyo kuruluşlarının görevlileri, reklamcılar, sigortacılar, turizmciler ve izleyicilerin meydana getirdiği olağanüstü bir olaydır.

Doğal olarak bütün bu aktiviteler nerede gerçekleşirse gerçekleşsin olimpiyat oyunlarının öncesinde, süresinde ve sonrasında meydana getirdiği hareketlilik, müthiş bir ticarî  pazar ve milyonlarca dolarlık bir pastanın oluşmasına ve paylaşılmasına neden olur.

Olimpiyatların çok eski bir tarihi olmasına rağmen, nerede, ne zaman ve hangi koşullarda başladığı bilinmemektedir. Ancak bu konuda hikâyeler, mitler, söylentiler vardır ve bunlar  çok sayıdadır.

Ancak, günümüzde bilinen tarihi itibariyle, İ.Ö. 776 ile İ.S. 392 yılları arasındaki 1168 yıl boyunca yapılan oyunların kayıt altına alındığı görülmektedir. Mevcut kayıtlara göre  Eski oyunlar, Yunanistan’ın Olimpia bölgesinde ve yunan mitolojik döneminin baş tanrısı Zeus onuruna düzenleniyordu. Yarışmalar yalnızca Yunanlılara açıktı. Yabancıların, kölelerin ve kadınların olimpiyat oyunlarına  katılmaları yasaktı.

Bilinen ilk oyunlar yaz aylarında gerçekleştiriliyor ve 1 ilâ 5 gün arasında sona eriyordu. Kazanan sporcuların başlarına, zeytin dallarından daha sonralarıda defne yapraklarından da örülmüş çelenkler konuluyordu.

Yarışmalar 192 metrelik (Grekçe) stadion (Latincesi stadium) denilen düz bir alanda gerçekleştiriliyordu. En çok, güç ve hıza dayanan sporlar yapılıyordu. Daha sonraları, atlı araba yarışları ve silahlarla donanımlı olarak hız müsabakalarının da oyunlara katıldığı anlaşılmaktadır.

İ.Ö. 146’da  Romalılar, Yunanistan’ı işgal edince, olimpiyat kurallarını değiştirdiler. Yarışmalara civar ülkelerde yaşayan insanlara da katılabilme hakkı tanındı.

İ.S. 392 yılında Hıristiyanlığın etkisiyle, Roma İmparatoru II. Theodosius,  Kilise’nin isteğini yerine getirerek olimpiyat oyunlarına son vermiştir.

Fransız asilzâdesi Baron Pierre de Coubertin 1892’de bütün dünya ülkelerinin sporcularının katılmasını ön gören  ve uluslar arası dostluklara vesile olması dileğiyle olimpiyat oyunlarının yeniden başlaması için girişimlere başlamıştır.

Teklif çok olumlu ve ilgiyle karşılanmıştır. M. Baron Pierre de Coubertin başkanlığında oluşan komite  oyunları başlatmak için yine yaz mevsimine karar vermiştir. Böylece 1504 yıl sonra 1896 yılında olimpiyat oyunları, ilk kez gerçekleştirildiği ülke olan Yunanistan’ın  Atina kentinde tekrar başlamıştır. Bu organizasyona 14 ülke ve 241 sporcu katılmıştır.

Olimpiyat oyunları 1920 yılında sembol bayrağına kavuşmuştur. Bayrakta beyaz zemin üzerinde birbiri ile kesişen beş ayrı renkte çemberler yer almıştır. Siyah renk Afrika’yı, sarı Asya’yı, mavi Avrupa’yı, kırmızı Okyanusya’yı ve yeşil ise Amerika’yı temsilen kullanılmıştır. Ayrıca, olimpiyat bayrağında yer alan renkler, tüm dünya ülkelerinin ulusal bayraklarının renklerini de  simgelemektedir.

Olimpiyatların parolası ise hızı, yüksekliği ve gücü eksen alan ve “Daha hızlı, daha yükseğe, daha güçlü” anlamına gelen “citius, altius, fortius” sözcükleridir.  Bir diğer düstur ise kurucu başkanın sözlerinde ifadesini bulan, “katılmak, kazanmaktan önemlidir” ilkesidir.

Olimpiyat oyunlarında kazanan sporcu altın, ikinci gümüş, üçüncü ise bronz madalya ile ödüllendirilmektedir. Madalyalar altın ve gümüş kaplamalıdırlar. Madalyaların çapları genelde 60 mm olmakla beraber günümüze kadar yapılan olimpiyatlarda bu ölçünün 33 mm ile 85 mm arasında değiştiği görülmektedir. Ön yüzlerinde mitolojik zafer tanrıçası Nike yer almaktadır. Arka yüzlerinde ise oyunlara ev sahibi olan ülkenin sembollerine yer verilmektedir. Londra 2012 oyunlarında madalyaların kalınlıkları 7mm, ağırlıkları 400 gr, çapları ise 85 mm olacaktır.  XXX. Olimpiyatların madalyaları, sanatçı David Watkins tarafından tasarlanmıştır (bkz; http://www.bbc.co.uk/news/uk-14291544 ).

Oyunlar, Yunanistan’dan gelen meş’ale ile olimpiyat ateşinin yakılması ve organizasyonu yapan ülke başkanının açılış konuşmasıyla başlamaktadır. Organizasyonu düzenleyen ülkenin   şampiyon ve önemli bir sporcusu, tüm sporcular adına olimpiyat yemini eder böylece  yarışmalar başlar.

 

 

 

Dağlara Taşlara Mektup

 

Türk’ün kendi özyurdunda ne durumda olduğunu söylemeye dilim varmıyor.
Günlük yaşamın bütün aktörleri ve sahneye konulan tüm filmler; sanki küçük kurtçukların, büyük bir ağacı kemirmesi gibi…

Hangi birini anlatıp da yorum yapmak lazım? Bilmiyorum!

Yaşadığımız hadiseleri anlamak için rahmetli Nihal Atsız’ın dediği gibi Türk Milletinin tarih boyunca karşı karşıya kaldığı temel meseleleri iyi bilmek ve bunlar karşısında bir duruşa sahip olmak gerekiyor.

Eğer böyle değilse bulanık suda balık avlıyor ve zamanda aleyhinize işliyor demektir.

Ne yazık ki; Türk Adaları olan Eşek, Bulamaç ve Nergizçik Adalarına Yunan bayrağı çekilmesi ve hayalci dış politika mimarlarının bu konudaki aczi, bana bunları hatırlattı.

Her zaman olduğu gibi hadisenin arkasında başpapaz Bartholomeos’un başında bulunduğu kilisenin olması, şaşırtıcı değil. Herhalde; bu olay Bartholomeos’un bir dediğini iki etmeyen iktidarı ve iktidarı destekleyenleri vede dinler arası diyaloğu alkışlayan müslüman Türklerin gözünü açması için bir vesile olmuştur diye düşünüyorum.

Yine daha düne kadar birbirlerine demedik lafı bırakmayan AKP ve HAS Parti’nin birleşmesi ve RTE ve Numan Kurtulmuş’un bir araya gelişi de ilginçtir. Ancak daha ilginç olan Has Parti’nin MYK’sında AKP iktidarının 2014’ten sonra da sürdürülmesi ve kadrolarının korunması yönünde görüş bidirilmesidir. Peki o zaman HAS Parti niye siyaset yapıyordu diye sormak lazım? Demek ki bu partilerin kuruluşunda ve siyaset yapışında, gizli parmakların olduğunu bir kez daha görüyoruz. Sizden itirazlar gelecek ama bu bize AKP, Has Parti, Saadet Partisi, BDP, CHP, ANAP, DYP, DP, BBP, HEPAR gibi partilerin aynı kaynaklardan beslendiğini gösteren en önemli örneklerden biridir.

Gelelim “SÖZCÜ” denilen ne idüğü belirsiz gazetenin manşetine. Başlık “Nerede bu devlet” ve “yüreğimizi yakan fotoğraflar”. Sözüm ona iktidarı vuruyor. Bu işi bilenler, iyi bilir ki; bu manşet ve fotoğraflar tam bir psikolojik harptir. Böylece bölücü örgütün gücü ve ulaştığı seviye psikolojik olarak yükseltilir, devletin ki ise alçaltılır. Bir de bu gazetede sözüm ona Emin Çölaşan, Uğur Dündar, Necati Doğru, Saygı Öztürk gibi adamlar var…

Aslında bu iktidarın ve bugünlerin gelişinin sorumlusu, geçenlerde eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden’in yazdığı gibi Cumhuriyeti, Atatürk’ü, laikliği, hukuku, çağdaşlığı vs. savunanlardır. Ve ona göre de bu güruh yenilmiştir. Evet bu güruhun iktidardakilerden bir farkı olmadığı daha doğrusu iktidardakilerin değişik versiyonu oldukları ve aslında savunduklarını savunur gibi gözüktükleri, bizce anlaşılabilir bir gerçekliktir. Ancak “SÖZCÜ” adlı gazete de toplandıkları ve Türk Milletini yanıltmaya devam ettikleri ve de 13.07.2012 günlü nüsha gibi Türk Milleti üzerinde psikolojik oyunlar tertip etmeye yöneldikleri de hepimizce bilinmelidir.

Düne kadar Suriye’nin düşürdüğü kabul ve iddia edilen uçağımız ile ilgili her geçen gün kafamız karıştırılıyor. Anlaşılan o ki; çoğu zaman olduğu gibi bu olayda da çırak çıkacağız.

Bu ve bunlara benzer gelişmeler bize şunu göstermektedir: meydana gelen hadiselerin tümü, Türk Milleti’nin yaşadığı temel sorunlar çerçevesinde vuku bularak, cereyan etmektedir. Her biri birbirinden kopuk gözükse de, her birinin birbiri ile aralarında kuvvetli bir illiyet bağı vardır.

Temel sorunlarımızın farkında olamazsak; karşı karşıya kaldığımız tüm meseleler karşısında şuurlu ve bilgili bir tavır geliştiremeyiz, olaylar arasındaki bağı göremeyiz, meselelere doğru teşhis koyamayız ve böylece duvara toslarız.

Bundan dolayı yazdıklarımızın dağlara taşlara mektup hüviyetine bürünmemesi için ortak akılla, stratejiyi birlikte oluşturma ve davranma zorunluluğumuz vardır. Türk Milleti de bu sesi beklemektedir…

 

 

Elif Gibi

 

Adam gibi seveceksen,
Git sevdayı O’ndan öğren.
Yanar kalbi sormaz neden,
Elif gibi olamazsın…

Çileleri Elif’e haz,
Yardan diye hayıflanmaz.
Gündüz
gece eder niyaz,
Elif gibi olamazsın…

Elif yanmıştır Yar’ına,
Aşkı odundur harına.
Sanırsın çıkmaz yarına,
Elif gibi olamazsın…

Elif zarif Elif ince,
O’nunla ölçülme bence.
Sevmemişsen yeterince,
Elif gibi olamazsın…

 

 

Ramazan-ı Şerifi İdrak Edebilmek

0

 

İçerisinde bulunduğumuz ay, kararan ruhların aydınlatıldığı, insanlığın umutlarının yeşerdiği, mübarek Ramazan ayıdır. Bu ay hak ile batılı birbirinden ayırmanın açık delili olarak Kur’an’ın indirildiği aydır. Onun içindir ki ramazan ayını idrak eden herkes bu ayda oruç tutsun… (Bakara suresi 2/185).

Rahmet, mağfiret, sonu da cehennemden kurtuluşa vesile olacak bu ayı rabbimizin huzurundaymış gibi dolu dolu geçirmemizin her hususta çok faydaları vardır. Ruhen ve fiziken tüm organlarımızın dinlenmesi oruçla sağlanır. Ağır işlerde çalışanlarımız eğer hava da sıcaksa bunalabilirler, bu hususlara dikkat edip kendimizce de önlemler almalıyız. Ruhen dinleniriz, Allaha daha yakın oluruz. Tüm kötülüklerden cismi arzulardan uzaklaşırız.

Dünyada her an bir defa yaşanır, bu zaman bir daha ele geçmez. Onun için aklı selimler her nefesi son nefes gibi değerlendirmişlerdir. Biz müslümanlar, ramazan ayına girdiğimizde bu ayı şükür duaları ile karşılarız. Oruç bizi tüm kötülüklerden alıkor, diyor Kuran-ı kerim ve peygamber efendimiz.

Bu hususta lise yıllarımda yaşadığım bir anım var, onu anlatmadan geçemeyeceğim: Ramazan ayı gelmiş memlekette otel, kahve işletiyoruz, otelde de kalan bir müteahhit var. Babamdan rica etti inşaatta az bir işim kaldı ( kardeşimle, ben) çocuklar o işi yapsınlar, ben onların yevmiyelerini veririm. Bizde kabul ettik, ancak beton kırıyoruz, oruçluyuz, hava çok sıcak, bunalıyoruz. Akşam da kahveyi açıyoruz, Ramazan dolayısı ile çalışanlar izinli, biz idare ediyoruz. Ancak sarfiyat fazla çok yoruluyoruz. Ne ise işi bitirdik 12 gün geçti. Müteahhit Bey ortalarda yok, çektiğimiz eziyet yanımıza kar kaldı. 38 yıl oldu hala müteahhit yok. Ve bu insan oruç tutuyordu! Diğer dürüst çalışan müteahhitleri ayrı tutuyorum, kimseyi suçlamak niyetinde değilim. Şimdi sizler tahlil edin bu nasıl oruç tutmak? Ben şuraya bağlıyorum, cahil kalmak gerçekten çok kötü birşey. Üç kuruşa tenezzül edip, öteki tarafı da yıkmak, kul hakkıyla Allahın huzuruna gitmek ne kadar kötü bir durum. Bu hususlar Müslümanların dikkat etmesi gereken en önemli şeylerdir. Birine beş kuruş borcumuz olsa uykularımız kaçarken, ortalıkta böyle sorumsuz, yada bile bile dolandırıcı olan insanlar çok!!! Ramazan ayının yüzü suyu hürmetine Allahım bu tür insanlara hidayet versin. Amin…

Resülullah(s.a.v) şöyle buyuruyor: ”Ramazan ayının ilk gecesi gelince sekiz cennetin bütün kapıları açılır. Bu ay boyunca cennet kapılarından hiçbirisi kapanmaz. Allah şöyle bir emir veriyor: ‘ey hayır arayan kişi, gel! kötülükte ileri giden kişi, bırak! Günahlarının bağışlanmasını dileyen yok mu, bağışlansın! Dilekte bulunan yok mu, dileği verilsin! Tövbe eden yok mu, tövbesi kabul edilsin! Bütün bunları aşağı yukarı herkes biliyor. Ancak eyyy nefs sen varya sen!!! Oruç tutmak farzdır. Eğer sağlıklı isek oruç tutmamız şarttır. Bahaneler uydurmakla kendimizi kandırırız.

Teravilerimizi kılacağız, namazlarımızı kılacağız, sevabı bol olan bir aylık yolculuğa çıkıyoruz. Allah kabul etsin. Amin… Muhtaçları gözeteceğiz, kadir gecesini idrak edeceğiz. Yeryüzünde dolaşan meleklerle buluşacağız. Allah tüm inananları diğer ramazanlara da eriştirir inşallah. Bizler Orucu sadece gün boyu aç kalmak, nefsi arzulardan bir müddet uzaklaşmak olarak düşünmemeliyiz. Peygamberimiz(s.a.v)” Kim yalan söylemeyi ve yalanla iş yapmayı bırakmazsa, Allah O kimsenin yemesini, içmesini bırakmasına değer vermez” buyurmuşlardır(Tecrid-i sarih).

Bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesi bir başka yaşanmalıdır, bu ayın içinde gizlidir. Rahmani isteklerin, şeytani isteklere galebe çaldığı bu önemli vakitler, kötü emellerin yok olduğu, günahlardan arındığımız önemli vakitlerdir. Değerlendirmek her inanana yakışacaktır, sevabına nail olunacaktır.

İftar yemeklerini değerlendirirken, zenginlerin bir araya gelerek birbirlerini ağırlamaları hiçbirşey ifade etmez. Fakirleri, mağdurları ağırlamanın sevabını hepimiz biliyoruz. Bulunduğumuz mekanlarda kurulan iftar çadırları fakir halk tarafından beklenen önemli sosyal faaliyetlerdir. Ancak o bölgede siyasi üstünlüğü olanlar bu gibi faaliyetleri siyasi çıkarları için kullanmamalıdırlar. Uzaktan bakıldığında bazı yiyici taifelerin istismar yaptığı görülmektedir.” Bir elin verdiğini, diğer el görmemelidir. ”Düsturuna uymak çok önemlidir. Bu bizim adamımızdır, bunları geç bunlar bizim adamımız değildir, deyipte mağdur kalmış insanları ayrıştırmak, islamın engin hoşgörüsü ile bağdaşmaz.

Zaten İslamdaki sosyal adaleti(Hz. Ömer adaletini) hepimiz, yönetenler, suyun başında olanlar uygulasalar, kavgalar, adaletsizlikler, fakir zengin uçurumu bu kadar olmaz. Toplumumuz nefes alır, kardeşliğimiz, huzurumuz daha mükemmel olur. Ben şahsım adına bu güzel şeyleri düşlüyorum!!!

Oruç için, Allah-u Teala’nın, ”O benim içindir. Onun karşılığını ben vereceğim” dediği bir ibadet ne kadar kıymetlidir. Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki: ” Kullar ramazan ayındaki hayırların önemini iyi bilselerdi, senenin tamamının ramazan olmasını temenni ederlerdi”(Beyhaki).

Bu vesile ile Ramazan ayına hoşgeldin diyoruz. Türk Milletinin, İslam aleminin ramazanları mübarek olsun. Müslüman Türk milletine ve İslam alemine, tüm insanlığa ramazan ayı vesilesi ile Allahtan hayırlar bahşetmesini niyaz ederim. Saygılarımla…