28.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1073

Ramazan kültürünü doya doya yaşamak

 

Zaman hızla geçiyor. Ramazanın bugün dokuzuncu günü. Daha Ramazan girmeden neredeyse yarısına geldik. Bir kaç gün sonra Bayramı konuşmaya başlayacağız. Ramazan hızla geçerken acaba ramazan kültürünü yaşıyor muyuz? Elimizde fırsat varken, ramazan kültürünü doya doya yaşayalım. Çocukluk yıllarımızı yeniden hatırlayalım.

ÇOCUKLUK YILLARIMIZDAKİ RAMAZANLAR

Sahur’a kalkmak, 16 saatten fazla hiç bir şey yiyip içmeden oruç tutmak, akşam iftar sofrasında manevi duygular yaşamak, teravih namazı kılarak, Ramazan sohbetlerinde güzel dost ve arkadaşlarla paylaşmak ne kadar keyifli. Bu keyfi ve ramazan kültürünü fırsat bilerek, doya doya yaşayabiliyor muyuz?

Ben kendi adıma Ramazan kültürünü doya doya yaşamak çocukluk yıllarımdaki Ramazan coşkusunu kendi benliğimde yaşatmaya çalışıyorum. O çocukluk yıllarımda Ramazan’a hazırlık, babamın katırla pazardan ramazan alışverişi yapmasını daha dün gibi hatırlıyorum. Ramazan için hazırlık bam başka olurdu. Bütün işler ev hayatı ramazanın gelişine hazırlanır, Ramazan doya doya yaşanırdı.

SAHURA KALKMAK TEMCİD PİLAVI YEMEK

Sahura kalkmak ve temcid pilavı yemek o yıllarda sahur sofraların en önemli yemeği olan üzüm hoşafı ve benim deyimimle düdüklük yani tereyağlı makarna ve bölgemize özgü yoğurtlu ve yufkadan yapılan siron yemekleri yemek çok önemli ayrıcalıktı. Sahura kalkmak için büyüklerimize yalvarmamız ve eğer çağırılmamışsa yorganın altından sahur sofrasını izlediğim o günler ne güzel günlerdi.

İlk oruç tutma denememi daha dün gibi hatırlıyorum. Rahmetli halamın şefkatli ve sevecen tavrı ile sahura kalktığım o geceyi hiç unutmam. Sahur yemeğini yiyip, yattığımda gördüğüm rüyalar ve ertesi gün herkese ben oruç tutuyorum diye caka sattığım gün gözlerimin önünden bir sinema şeridi gibi geçiyor. Oruç tuttuğumu unutarak, hurma ağıcında afiyetle hurma yemem ve rahmetli halamın ‘Oğlum sen oruç tutmuyor musun?’ dediğini duyar gibi oluyorum.

Sahur sofraları ise bir başka güzellik sunardı. Oruç tutanlar için ayrı sofra, oruç tutmayan biz çocuklar içinse sofranın kenarında yenen yemekler. Oruç tutanların yanında yemek yemek ayrı bir ayrıcalıktı. İftar sofrasındaki Buğday’dan ve mısırdan yapılan yöreye özgü sebze den yapılan yemekler. Meyve hoşafları, nar gibi kızarmış böreklerin kokusu halen hisseder gibi oluyorum. İftar yemeğinden sonra, her evde mahallenin en geniş evinde kılınan teravih namazları, ramazan gecesi oynadığımız oyunlar tabi bayram hazırlıkları. O günler ne güzel günlerdi. Onlar artık mazi oldu, hatıralarımızda yaşıyor. Herkesin az veya çok ramazan hatıraları vardır. Bu hatıraları canlı tutmak için Ramazan kültürünü ben doya doya yaşamaya çalışıyorum.

İFTAR YEMEĞİ DAVETLERİ

Şartlar ne olursa olsun, ramazanın başı ve sonundaki günü mutlaka evimde ailemle iftar yapmaya ayırırım. Yapılan iftar davetlerini mümkün mertebe katılır dost ve arkadaşlarla sohbet etme imkanın olur. İftar sofraları dostlar geçidine dönüyor. İftar öncesi ve sonrası bir çok dostla sohbet ediyoruz.

Teravih namazları ise ayrı bir mutluluk kaynağı. Teravih namazlarını mümkün mertebe değişik camilerde kılmaya çalışıyorum. Önceki akşam Mustafapaşa Camii’nden kıldığım Teravih namazı bana farklı duygular yaşattı. Selvi ve çınar ağaçlarının altında kuş seslerinin cıvıltıları, imam efendinin güzel sesli okumalarıyla Mustafapaşa Camii’nde 9 yaşında ki oğlum Emirhan ile kıldığım teravih namazının manevi hazzı hala gönlümde yaşıyor. Mustafapaşa Cami’nde teravih namazı kılmak insana farklı duygu  yaşatıyor. Sizlerde mutlaka bir Teravih namazını Mustafapaşa Camii’nde kılmalısınız.

GEBZE KENT MEYDANI’NDA RAMAZAN COŞKUSU

Mustafapaşa Camii’nde Teravih namazını kıldıktan sonra Gebze Kent Meydanı’nda oğlumun elinden tutarak birlikte tur attık. Geçmişte mezbelelik, minibüslerin kalktığı alan, İnönü okulunun beton binasının bulunduğu Kent meydanı, emvaye çeşit çiçeklerle düzenlemiş. Havuzda ki fıskiye suları adeta renklendirip, desen desen işleyerek su oyunları sergiliyor. İnsanlar birbirleriyle sohbet edip çocuklar Kent Meydanı’nda cirit atıyorlar. Belediye’nin sanat grubu tasavvuf musikisinden Sanat müziğine eserler terennüm ediyor. Kent Meydanı’nı gezerken Gebze’nin geçmişi ve özellikle Çamlık park’ın tarihi mezarlık oluşunu düşünmeden edemedim. Yemyeşil otlarla kaplı geçmişte mezarlık olan çamlık parkın karşısına geçerek bu mezarlıkta yatanların ruhlarına da Fatiha okumayı ihmal etmedim.

İSTANBUL’DA TORUNUMLA İFTAR

İstanbul hemen yanı başımızda. Ramazan kültürünü İstanbul’da da doya doya yaşamak istedim. Ailecek İstanbul’a gidip, Sultanahmet Meydanı’nda bir ramazan kültürü özellikle, iftar ve teravihi doyasıya görmek, binlerce İstanbullu ile iftar açmak arzu ettim. Ailemizin en küçük ferdi torunum Asım Eymen’i kucağıma alarak Sultanahmet Meydanı’nda Ramazan coşkusunu ve iftar heyecanını yaşadım. Siz değerli okurlarıma tavsiyem İstanbul’da doya doya Ramazan kültürünü yaşamanız. İstanbul’da gerçekten Ramazan bir başka güzel.

GEÇMİŞ ZAMAN OLURKİ

Evet sonuç olarak, Ramazan hızla geçiyor. Çocukluğumuzdan bugüne Ramazan Kültürü hepimiz için ayrı anlamlar ifade edebilir. Fırsatı değerlendirerek, Ramazan kültürünü doya doya yaşayalım. Çocukluk yıllarımızdaki ramazanları da hatırlayarak, çocukluk yıllarımızı bir kez daha yaşayalım.

“GEÇMİŞ ZAMAN OLURKİ HAYALİ CİHAN DEĞER…”

 

 

İsraf

İsraf, ‘zamanı ve ekonomi açısından değeri olan ihtiyaç maddelerini, gereğinden fazla kullanmak,maksadına uygun olarak kullanmamak…’ anlamında Arapçadan Türkçemize geçmiş bir kelimedir.
İsraf, kişilerin ve devletlerin yarınlarını olumsuz yönde etkiler. Kişilerde top yekûn refahın,devletlerde sürdürülebilir kalkınmanın önündeki en büyük engel, israftır.
Zamanı iyi kullanmakla, elektriği ve suyu gereksiz yere harcamamakla elde edilecek kazançlar,zenginliğimize, büyük ölçüde katkı sağlar. Eskiler; En kolay kazanç, tasarruf yolu ile elde edilir.Derlerdi.
En fazla israf ettiğimiz değerler; zaman, söz, su, ekmek ve elektriktir. Diğerlerinin açtığıolumsuzlukların büyük boyutu sebebiyle zaman ve eskilerin israf-ı kelâm dedikleri söz israfını biryana bırakırsak, su, ekmek ve elektrik israfı, mutlaka önlenmesi gereken kötü bir alışkanlığımızdır.
Eskiler ‘anasır-ı erbaa’ derlerdi. İnsanların ve bitkilerin varlığını sağlayan 4 ana-asıl madde vardır:Toprak, hava, ateş ve su. Bunların ilk 3’ü sun’i olarak üretilebiliyor veya yerini tutacak başkavarlıklardan yararlanılabiliyor. Sun’i olarak üretilemeyen tek ana-asıl madde sudur. İşte bu sebepleisrafından en çok kaçınmamız gereken madde de sudur.
Kullanılabilir su, tabiatta esasen kıt olan bir maddedir. Büyük bir bölümü tarım ürünleriyetiştiriciliğinde, sulama amacı ile kullanılmaktadır. Bu maksatla yapılan harcamalarda, yeni sulamateknolojilerinin yaygın olarak kullanılmaması sebebiyle % 50 israf söz konusudur.
Birleşmiş Milletler Teşkilatı Eğitim, Bilim ve Kültür Araştırmaları Kurumu UNESCO’nunbelirlemelerine göre ortalama kültüre mensup bir insanın yıllık su ihtiyacı 1.800 M 3’tür. Haziran2012 belirlemesine göre dünya nüfusu, 6.946.000.000 olduğuna göre dünyamızın yıllık toplamsu ihtiyacı 12.600 Km3’tür. Kişi başına tüketilen 1.800 M3 suyun 5 kat fazlasını, israf ederekkullananlar olduğu gibi, onda birini bile bulamayanlar vardır. Dünya nüfusuna her sene 80.000.000kişi ekleniyor. Bu artış her sene su ihtiyacının da 144 Km3 artması demektir. Yağmurlarla biriken veyenileme yoluyla elde edilen su miktarı ise 100 Km3’ten azdır. Gerçek ap-açık ortadadır: İnsanoğlu,pek de uzak olmayan bir gelecekte, büyük bir felâketle karşı karşıya gelecektir. Karşılaşacağımızbu felâketin sebebi israftır. Tabiatın verdiklerini israf ediyoruz. İnsanoğlu, bir taraftan da tabiatındokusunu ve verimliliğini kendi eliyle bozuyor. Tabiatın hor kullanılması ve bozulması da israftır.Orman alanlarının azalması sebebiyle bâzı bölgelerde sel felâketleri yaşanırken, bazı bölgelerde deöldürücü kuraklıklar hüküm sürüyor. Yerleşim bölgelerindeki aşırı yapılaşma sebebiyle toprağın sututma özelliği kayboluyor.
Su kıtlığına yol açan bir başka etken de, su kaynaklarının kirletilmesidir. Kirletme de israftır.Kirlenen akarsular, üç-beş kilometre sonra kendi kendilerini temizleyebiliyorlar. Kirlenen durgunsular temizlenemediği için, insanlığın kaybıdır.
Yapılan incelemelere göre atık sular, tabii coğrafya şartları içerisinde 10 kilometre akıtılabilirse,tarım arazilerinin sulanmasında kullanılabiliyor. Bu tür su yenileme çalışmalarına bâzı ülkelerdebaşlanmıştır. Çok masraflı bir kazanma yoludur. Oysaki aynı miktarda su, israftan kaçınılır ise, hiçmasrafsız olarak gerçek ihtiyaçlar için kullanıma sunulabilir.
Dörtte üçü sularla kaplı olmasına rağmen bunun yalnızca % 3’ü kullanıma uygundur. Deniz suyununkullanıma uygun hâle getirilmesi çok pahalı bir teknolojidir. Arıtma işleminden arta kalanlar tekrardenize verildiğinde, mâliyet daha fazla yükselmektedir.
Dünyada, suyun kötü kullanılmasının, israf edilmesinin meydana getirdiği en büyük facia, kadimTürk yurdundaki Aral Gölü’nde yaşanmıştır. Mutlaka ders alınması gerekir.
Aral’daki faciayı, mahallindeki gözlemlerimi de ekleyerek ayrı bir yazıda anlatacağım.
Ekmek ve elektrik israfını da…

28 Temmuz Dünya Hepatit Günü

DSO( Dünya Sağlık Örgütü-WHO),DHB(Dünya Hepatit birliği-WHA)  28 temmuzu Hepatit günü olarak belirlemiştir.. Hepatitler en önemlisi B ve C olmak üzere A,D,G gibi harflerle tanımlanır. Halen bulaşıcılığı ve yaygınlığı sebebiyle önemli bir sağlık sorunudur.

Bu tarih de,ilgili dernek ve kurumlarca yoğunlaşarak yapılacak olan toplantılar ile, bilgilendirmeler ve çeşitli etkinliklerle konu hakkında insanların dikkati çekilmeye çalışılmaktadır. Dünyada yılda 1 milyon kişi hepatit B ve C’ye bağlı siroz ve kanserden ölmektedir. Binlerce kişi de karaciğer nakli olmaya mecbur kalmaktadır. Koruyucu tedbirlerle mücadele edilebilecek, hatta ortadan kaldırılabilecek hepatitler  bu sebeple önemli bir sağlık sorunu olarak devam etmektedir.

Hepatit A,daha ziyade çocukluk çağında geçirilmektedir. Fekal-Oral yol dediğimiz dışkı ile kirlenmiş su ve gıda ile bulaşmakta ve kolayca yayılabilmektedir. Su ve gıda hijyenine uyan toplumlarda nadir görülür. Hepatit A aşı ile korunması mümkün olan bir hastalıktır. Bu hastalığın tedavisi istirahat ve uygun beslenmeyle yapılır. Genellikle de belirtisiz veya hafif belirtilerle atlatılır. Çoğunluklada kolayca iyileşen bir hastalıktır.

Hepatit B en yaygın karaciğer enfeksiyonudur. Kan yolu, korunmasız seks, tekrar kullanılan enjektörler, hijyenik olmayan diş tedavileri, berber hizmetleri, kuaför hizmetleri bulaşma yollarındandır. Hepatit taşıyıcısı anneden bebeğe doğum sırasında hastalık geçebilmektedir. Erişkin Hepatitinin %90 genellikle iyileşir, kalan %10 u ise, kronikleşir veya taşıyıcı olarak kalır. Bu durum bebeklerde ise tersine olup bebeklerin çoğunluğu kronikleşir ve bu hepatit B sebebiyle çocukluğunda kaybedilir. Böyle önemli bir hastalıktan korunarak ve aşılanarak kurtulabiliriz.

Dünyada her 3 kişiden biri hepatit virüsü ile enfekte olmaktadır.Bunların ise 400 milyonu kronikleşmekte ve önemli bir sağlık sorunu olarak ortaya çıkmaktadır.

Hepatitlerden B ve C sinsi bir hastalıktır. Enfekte olanların çoğu virüs taşıdıklarının farkında bile değildirler. Hepatit B ye yakalanmış bir kişi çoğunlukla bu hastalığı iyileşerek atlatır. Tedavide istirahat önemli ve yeterli bir yoldur. Karaciğere yük getirmeyen bir beslenme uygulanmalı, alkolden kaçınılmalı ve karaciğere zararlı ilaçlardan sakınılmalıdır. Kronikleşmeye meyil edenlerde ve kronikleşenlerde bazı yeni tedavi metotları uygulanmaktadır. Bu tedavilerle sirozlaşma ve karaciğer kanserine dönüşme oranı da azalmıştır.

Hepatit B ye karşı mücadelede korunma tedbirlerine uymak ve aşılanmak önemli iki husustur. Ülkemizde, Sağlık Bakanlığımız rutin çocuk koruyucu aşılarına hepatit B’yi  de eklemiştir. Bu sayede, çocuklarımızın bu aşıyı olması ile,  bu konuda da önemli bir iyileşme sağlayacaktır. 20 yıl önce %5-6’lara varan, doğu ve güneydoğuda bölgemizde %10-12’lere varan taşıyıcılık oranımız gelişmiş ülkelerdeki oranlara çekilecek ve  %2’lere düşecektir. Anne adaylarına yapılan taramalar, kan ve kan ürünlerine  uygulanan kontroller,hijyen kurallarına riayetle Hepatit B taşıyıcılığı gelişmiş bölgelerimizde %3’lere düşmüş bulunmaktadır. Riskli bölgelere iş gereği kalıcı gidenler,genç nüfus korunmalı ve bağışıklığı sağlayanı aşılanmayı ihmal etmemelidirler.

Hepatit C kan yolu ile bulaşan bir viral hastalıktır. %85 e yakın kronikleşir. Bunlarında %20 si siroza dönüşür. Hepatit C de Hepatit B gibi kan yolu ile bulaşır. Enjeksiyon, akupunktur, diş tedavisi gibi tıbbi-cerrahi müdahaleler bulaşma sebebidirler. Cinsel yolla bulaşması son derece düşüktür.Tek eşli çiftlerde bu ihtimal daha düşüktür. Ancak çok eşli,AIDS hastalığı gibi bağışıklığı düşük olan kişilerde riks yüksektir. Anneden bebeğe geçiş de vardır. Aynı evde yaşamakla, hijyen kurallarına riayet edilirse bulaşma olmaz. Anti viral tedavilerden faydalanılmaktadır. Ama  henüz aşısı  geliştirilmemiş olan bu hastalığa karşı korunma tedbirlerini ihmalkar davranılmamalıdır.

Diğer D, E, G harfleri ile tanımlanan  hepatitler ya A ya B ye benzeyen,fakat bilimsel tıbbi farklılıkları olan hepatit çeşitleridir.Tedavi ve korunması A veya B deki gibidir.

Her türlü hastalıktan uzak sağlıklı günler dileğiyle…

Güney Sınırımız ve Yerel Yönetimler Yasası

Temmuz ayı birçok değerli dostumuzun Allah’ın rahmetine kavuştuğu bir aydır. Batı Trakya Türklüğünün unutulmaz lideri ve bayrak ismi Dr. Sadık AHMET, Türk milliyetçiliğinin yılmaz mücadele kalemi Necdet SEVİNÇ, 14 Temmuz 1959’da Kerkük Türklerine yönelik katliamda şehit verdiğimiz Ata Hayrullah, İhsan Hayrullah,Osman Kahveci, Emel Muhtar, Kasım Neftçi ve diğer 30 değerli aydınımızla birlikte Necdet Koçak ve diğerleri unutulmamalı, rahmet ve saygıyla anılmalıdırlar.

* * *

Almanya’da sünneti yaralama kapsamında görerek yasak getiren bir eyaletten sonra sorun Avusturya’ya da sıçradı. Avrupa hala farklı kültür ve dinlere sahip insanlarla bir arada yaşama hoşgörüsüzlüğüne sahiptir. Farklı olanlar, bir dönem ihtiyaç duydukları yabancılar, kolaylıkla ötekileştiriliyor.  Geçenlerde Alman Milli Takımı’nın başarılı oyuncusu Türk asıllı Mesut Özil’e bazı üst yöneticiler tarafından yapılan “Alman milli marşını bilmiyor ve söylemiyor, milli takımdan kovulmalı” suçlamasının üstünde de ibretle durulmalıdır.

* * *

Suriye’de olup bitenler tarihin bir tekerrürü müdür? Yeniçağ’da yer alan bir habere göre, 1956-1957 yıllarında ABD ve İngilizlerin tahriki ile Suriye’ye girmemize ramak kalmış. Bugünde farklı değil…ABD’den daha çok Esad rejimine muhalif olduk. Sorunu Esad’ın gitmesi ve kalması arasına sıkıştırdık. Oslo teslimiyet sürecini sürdürüyoruz. Suriye’de rejimin değişmesinin demokrasiyi getirmeyeceğini, Türkmenlerin bundan karlı çıkamayacağını Irak’tan da ders alarak fark edemedik.

Barzani kadar çıkarlarımıza sahip çıkmak yerine; ABD koalisyonuna teslim olduk. PKK’ya karşı mücadelede ne gariptir ki Barzani’den destek rica ettik. Oysa Barzani bütün güçleri birleştirerek Suriye’nin kuzeyinde batı Kürdistan koridoru açıyor. Irak’ta soruna Türkmen gözlüğü ile bakamadık ve etnik gözlükle soruna bakmamakla kendi kendimizi oyaladık. Türkmen ve Türk’e sahip çıkmaktan ziyade,Irak’ın kuzeyini geliştirebilmek için büyük fedakârlıklar yaptık.

Konsolosluğumuzu Kerkük’te değil; Erbil’de açtık. Irak’ın kuzeyini ayrı devlet kabul ederek petrol anlaşması yaptık ve Bağdat yönetimini devre dışı bıraktık. Diğer taraftan, Irak’ın sözde toprak bütünlüğünü savunduk. Eğer Ermenistan biraz yumuşasa, bu defa Dışişleri Bakanımızın da belirttiği gibi Erivan’ı Erbil gibi abad edecektik. Komşularla sıfır sorun yerine komşularla savaş hali sürüyor. Acaba bundan daha kötü bir dış politika olabilir mi? Suriye muhaliflerini destekleyen ülkenin tırları muhaliflerin ele geçirdiği sınır kapılarında yakılıyor ve talan ediliyor. Bu nasıl iştir?

Ufalanarak bütünleşebileceğimiz hayaliyle eyaletleşmeye ve onunla beraber düşünülen başkanlık sistemine merak sardık. Yıllardır bekletmeye aldığımız dış dayatmalardan biri olan “Yerel Yönetimler Temel Yasası“nı bugünlerde gündeme taşıdık. Milli devlet ve üniter yapıyı adeta dinamitliyoruz. Devleti eyaletlere bölerek güçsüzleştirmek, sembolik hale koymak aslında Irak ve Suriye’de varılan sonuca bizi götürecek.

Ancak, Türkiye’de farklı bir metot uygulanıyor. Mahalli derebeylikler ve şehir devletçikleri ortaya çıkacak. Her alanda ısrarla mahalliliğin milliliğin önüne geçirilmesi küreselleşmenin tuzağıdır. Öğretmeni, doktoru, valiyi, hakimi belediyeler tayin edecek, vergiyi belediyeler alacaksa devletin egemenlik hakları buharlaşacak demektir. Bu yasa açıkça örtülü bir bölüşüm ve dağılma planıdır.

Ben Buna “Rüşvet” Derim!

“Ekonomisi zayıf bir ulus, yoksulluktan ve düşkünlükten kurtulamaz; güçlü bir uygarlığa kalkınma ve mutluluğa kavuşamaz; toplumsal ve siyasal yıkımlardan kaçamaz.”

Mustafa Kemal Atatürk

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası verilerine göre, AKP’nin iktidar olduğu 2002 – 2012 yılları arasında yabancıların, ülkemiz ve Türk milleti üzerinden kazandığı paranın toplamı 114.396 milyar Amerikan dolarıdır.

Bu paranın 60.854 milyar doları faiz ödemesi, 33.169 milyar doları sıcak paranın kazancı, 19.332 milyar doları kar transferi ve 1.041 milyar doları da ücret ödemeleridir.

Rakamlar korkunç!

Türkiye borçlandıkça borçlanmış… Yük zavallı insanlarımızın yani işçinin, memurun, emeklinin, köylünün, esnafın, çiftçinin ve orta ölçekli sanayicinin üzerine binmişte binmiş…

IMF’ye geçmiş dönemin borcunu kapatmakla övünen iktidar, kapattığı borçla2002 – 2012 yıllarında havaya giden(!) ödemeler arasındaki mukayeseyi yapsa halk gerçeği anlamış olacak. Ama nerede bu soruları soracak adamlar…

Yabancı kaynak yani sermaye girişini başarı olarak görenler halka bu sermayenin hatırları için geldiği havasını yayıyor. Adamlar babasının hatırı için, değil Türkiye ve Türkler gibi tabirimi hoş görün “keriz” bulamayacakları için parayı buraya getiriyorlar.

Genel kural; borsaya, devlet borçlanma kağıtlarına, özelleştirmelere yada banka kredisi olarak gelen tüm yabancı paranın bir kar sağlamak üzere ülkemize geldiğidir. Ancak Merkez Bankamızın verilerine göre yabancıların elde ettiği bu kar; Türk Milletince asla kabul edilemeyecek ölçüde fahiş bir kardır.

Yabancı sermaye girişi ile Türkiye ekonomisinde bir bahar havası sürdürülmektedir. AKP iktidarının sürekli kılınabilmesi için buna ihtiyaç vardır. Buna karşılık bir gün bu denizin tükenebileceği unutulmamalıdır. Çünkü bu paraların normal şartlarda, yabancılara devamlı olarak ödenebilirliğinin sağlanmasına imkan yoktur.

Yabancılar, bu parayı iki nedenle Türkiye’ye getirmektedir. Birincisi fahiş bir kar elde etmek ikincisi de iktidarda kalmak için kendilerine her türlü tavizi veren AKP iktidarını desteklemektir. Yani AKP’de iktidarda kalmak ve ekonomiyi bir çizgide sürdürebilmek için yabancı sermayeye tabiri caizse “iktidarda kalmak için rüşvet” vermektedir.

Bunun Türk Milleti ve Türk Devleti açısından sürdürülebilir olmadığı kesindir. Türkiye, yabancı sermayeyi memnun etmediği gün, duvara toslayacaktır. O gün Türkiye; tıpkı Yunanistan’da olduğu gibi sabit gelirli dediğimiz memur, işçi ve emeklilerin aylıklarında büyük bir indirime gidecek, sosyal yardımları kesecek, sağlık yardımlarını asgariye doğru azaltacak ve toplumun her kesimine altından kalkılamayacak ağır vergiler getirecektir.

Yabancı sermaye bununla da kalmayacak, ekonomisi tükenmiş ülkemizi, bölünmeye zorlayacaktır. Bu gün sıfır sorun hayalciliği ile yönetilen dış politikada; bir oraya bir buraya savruluşumuzun ve güçsüzlüğümüzün altında yatan neden, yabancı sermayeye hükmeden güçlerin üzerimizdeki baskısıdır.

Bilinmelidir ki; son 10 yılda yabancı sermayeye, Merkez Bankası verilerine göre ödendiği belirtilen 114 milyar dolar, iktidara gelmek ve iktidarda kalmak için ülkemizin ekonomik değerleri üzerinden yani Türk milletinin cebinden ödenen bir rüşvet niteliğindedir.Hiç kimse kendisinin, çocuklarının, torunlarının geleceğini bu denli tehlikeye atmak istemez. Bu nedenle yabancı sermayeye beni sömürmesi için ödeyecek tek kuruşum yok. Ya sizin?

Ramazan ve Selamlaşma

Ramazan; insanların birbirlerine olan sevgi, saygı ve kardeşlik duygularının pekiştiği; kötülüklerin, dargınlık ve kırgınlıkların unutulduğu; birlik, beraberlik ve dayanışmanın en üst seviyeye çıktığı bir aydır. Bu ayda mü’minler, akraba ve komşuları ile olduğu kadar toplumun diğer kesimleriyle de iyi geçinmeye ve onlarla olan münasebetlerinde daha dikkatli davranmaya gayret gösterirler.

Ramazan; yanlış ve kötü alışkanlıkların terk edildiği; iyi, güzel ve yararlı yeni alışkanlıkların kazanıldığı bir yenilenme ayı; aynı zamanda toplumun manevî değerlerinin canlandırıldığı bir fırsat ayıdır. Diyanet İşleri Başkanlığımız, her Ramazan ayında kaybolmaya yüz tutmuş olan bir değerimizi toplum gündemine taşımaktadır. Bu yılın Ramazan ayının temasını da, “Selâm ve Selâmlaşma” olarak belirlemiştir.

Birlikte yaşamak durumunda olan insanların birbirlerini tanımaya ve anlamaya, birbirleriyle iyi ilişkiler içinde olmaya ihtiyaçları vardır. Bu da ancak sağlıklı bir iletişimle mümkün olmaktadır. Selâm, insanların birbirleriyle sağlıklı iletişim kurmalarının temeli, medenî iletişimin sembolüdür.

Hz. Âdem (a.s.) ile melekler arasında geçen selâmlaşma, o zamandan beri insanların birbirleriyle iletişim kurmalarının en güzel yolu olmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in bildirdiğine göre; Allah Teâlâ, Âdem (a.s.)’i yarattıktan sonra şöyle buyurdu: “Git de şu oturan meleklere selâm ver ve sana nasıl karşılık vereceklerini iyice dinle. Çünkü bu hem senin, hem de senden sonraki soyunun birbirini sevgi ve saygı ile selâmlaması olacaktır. Bu emir üzerine Âdem (a.s.), meleklere gidip ‘Es-selâmüaleyküm’ dedi. Onlar da ‘Ve aleykümüs-selâm ve rahmetullah’ diye cevap verdiler.” (Riyazü’s-SalihînTerc. C. 2, S. 227)

Mü’minlerin birbirleriyle kardeş olduklarını (Hucurât, 49/10) ilan eden yüce dinimiz İslam, bu kardeşliğin devamını karşılıklı sevgi ve saygı esasına bağlamış, bunun için de onlara bir takım vazifeler yüklemiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.),“…Karşılaştığında selâm ver…” (Tirmizî, Edeb, 1) buyurarak Müslümanların birbirlerine karşı sorumluluklarından birinin de selâmlaşma olduğunu bildirmiştir.

Mü’minlerin birbirlerini sevmelerinin alameti selâmlaşmaktır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.),mü’minlerin birbirlerini sevmelerinin ve “selâm yurdu olan cennete”(En’am, 6/127)girmelerinin yolunun selâmlaşmaktan ve selâmı toplumun her kesimine yaymaktan geçtiğini haber vermiştir: “Siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz;birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız;yaptığınız takdirde birbirinizi sevebileceğiniz bir şeyi size söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız.” (Müslim, İman, 93)

İslam dini, selâmın yaşaması ve yaygınlaşması için selâma mukabeleyi,selâm vermekten daha önemli bir sorumluluk olarak görmektedir. Kur’an-ı Kerim’de;“Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selâmla karşılık verin”(Nisâ, 4/86) buyrulmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de, İslam’ın hangi ameli daha hayırlı? diye soran bir sahabeye,“Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selâm vermen” (Ebû Dâvud, Edeb, 142) diye cevap vermişler, sadece tanıdığımız kişilere değil, tanımadıklarımıza da selâm vererek selâmın toplumda yayılmasını tavsiye etmişlerdir.

Allah Resûlü (s.a.s.), Müslümanları selâm vermeye teşvik ederek, “Ey insanlar, selâmı yayınız, yemek yediriniz, akrabalarla alakanızı ve onlara yardımınızı devam ettiriniz. İnsanlar uyurken siz namaz kılınız. Bu sayede selâmetle cennete girersiniz.” (Tirmizî, Kıyâmet, 42) buyurmuş; başka bir hadis-i şeriflerinde ise “İnsanların Allah yanında en makbul olanı, önce selâm verendir” (Riyazü’s-SalihînTerc. C. 2, S. 234)buyurarak selâm verme konusunda gayretli olanların kazançlı çıkacağını haber vermiştir.

Sahabe-i Kiram, Sevgili Peygamberimizin tavsiyelerine uymuşlar, selâmlaşmaya büyük önem vermişler ve O’nun   “Asıl cimri, selâmlaşmada cimrilik edendir”(Buhârî, Edebü’l-Müfred, S. 268) buyurarak uyardığı cimrilerden olmaktan sakınmışlardır. Öyle ki, hiçbir işleri olmadığı halde sadece mü’min kardeşlerine selâm vermek için çarşıya çıkmışlar, insanlarla selâmlaşmışlardır.

Bu mübarek Ramazan ayının kıymetini bilelim ve Rabbimizin bizlere sunduğu bu büyük fırsatı çok iyi değerlendirelim. Oruç, namaz, dua, sadaka ve diğer ibadetlerimizin yanında başta aile fertlerimiz olmak üzere birlikte yaşadığımız insanlarla selâmlaşarak, birbirimizi ziyaret ederek, sevinç ve üzüntülerimizi paylaşarak, elimizi ve gönlümüzü kardeşlerimize açarak Ramazan ayından kazançlı çıkmaya çalışalım.

İstanbul’da Yeni Bir Düşe Hazırlanmak

İstanbul birkaç medeniyetin özüdür. Bizans’tan Osmanlıya kadar. Hala da bu konumunu sürdürmekte ve korunabildiği kadarıyla yansımaktadır kamuoyuna. Kültürde öyle, sanatta öyle, mimaride öyle, müzikde öyle, yani şehir ve insan ile alakalı ne varsa medeniyet kapsamında İstanbul etkiletişimini sürdürmektedir.

1990 Yılında Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile birlikte Newyork”a gittiğimde daha önce fotoğraflarından tanıdığım ve Amerikan filmlerinden hiç de yabancısı olmadığım gökdelenleri gördüğümde irkilmişdim!. Turgut Özal başta gökdelenler ve hipermarket mağazalarla AVM’ler olmak üzere batıda teknoloji ve yenilik adına ne varsa aldı getirdi Türkiye’ye. Eskiden batıya dört-beş valizle gidenler artık küçük bir çanta ile gidiyorlar. O da zaruri ihtiyaçlarından kaynaklanıyor. “Çağ atladık” denildi o günlerde, aynen öyleydi. Bugün ise o gökdelenler ve her şey Anadolu’da bile yükseldi. Son 10 yılda tapular ve istatistikler bu hızlanmanın resmi vesikalarıdır.

İDRİS-İ BİTLİSİ Mİ, SAPPHİRE İSMİ Mİ GÜZEL?

Bundan sonra yeni bir arayış beklenebilir diye düşünürken Bitlis Milletvekili Vahit Kiler İstanbul Eyüp’te en güzel ve tarihi tepelerinden biri olan Türk dostu Fransız yazar Piyer Loti’nin isminin”İdris-i Bitlis” olarak değiştirilmesini istedi! Gerekçesini de “Bir Bitlisli olarak bu isim kanıma dokunuyor!” diye açıkladı. İşadamı ve politikacı Vahit Kiler İstanbul Levent’te 54 katlı en yüksek rezidansa sahip. İsmi de safir anlamına gelen ecnebi bir kelime “Sapphire”!  Binanın mimarları Melkan ve Murat Tabanlıoğlu gökdelene kapı numarasından yola çıkarak “Levent 1” ismini önermiş, sahibi sıcak bakmamış, “Sapphire”de diretmiş! Oysa Başbakan Recep Tayyip Erdoğan en son Mecidiyeköy’de TrumpTower’ın açılışında böylesi mekanlara İngilizce isim verilmesini eleştirmişti.

Mangalda kül bırakmamaktan da öte , bir de bunun üzerine kolaycılığı eklemek kültürümüze, değerlerimize, medeniyetimize hem sahip çıkmak, hem yenilerini eklemek maddi girdi sağlamayınca galiba gelişme böyle oluyor. Ben Vahit Kiler’in yerinde olsam mademki hemşehrim, gökdelenin adını “İdris-i Bitlis” koyar, popülizm yerine bir değerimizi hatırlatırdım. Maddi kazancım azalır mı, çoğalır mı bilemem ama, medeniyetimizdeki isimlerin bir bakıma yeniden böylesine gündeme getirilmesine çalışmış olurdum.

İSTANBUL’A BİR KÜLTÜR KONSEPTİ

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi’nin yeni Başkanı Abdurrahman Şen Yıldız Parkı Malta Köşkü’nde kültür ve sanat adamlarıyla, medeniyet endişesi olan yazar, gazeteci ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin “maziden güç alarak çağımıza söylem” konusundaki görüşlerini aldı. İstanbul’un bir kültür konsepti olması gereği üzerinde durdu.

İyi ki Abdurrahman Şen isabetli bir tercihle böylesi önemli bir göreve getirilmiş. Bu tür toplantıların belki de ilki gerçekleşti Abdurrahman Şen ile. Katılım da bir hayli fazlaydı. Bir yazarımız Sultan İkinci Abdülhamit’ten etkilenmiş olsa gerek ki “Burada konuşulanların tam tersini yap, başarılı olursun!” dediğinde “Ben varım ya yetmiyor mu? diye düşünmüş ki bir kibirin de yansımasıyla kendini ele verdi. Sultan Abdülhamit Han, Osmanlı’nın çözülüşünü yaşıyor ve içi kan ağlıyordu. Batılı devletler dost gibi görünüp, devletin altını oyuyorlardı. Bunların başında da İngiltere geliyordu.  Göksultan İkinci Abdülhamit Han, İngiliz Büyükelçisinin görüşlerini alıyor ve tam tersini yapıyordu ülkenin bütünlüğünü korumak amacıyla. Bu siyasetinde de başarılı oldu. Osmanlı’nın çözülmesi en azından 33 yıl gecikti. Ancak “BA..” demek hepimizi korkutacak sandı ve yazarımız katılımcıları İngiliz, kendisini de sultan yerine koymuş oldu!

TÜRKİYE’NİN KÜLTÜR POLİTİKASINI İSTANBUL HAZIRLAMALI

Sakarya Üniversitesi’nden Prof. Dr. Sait Başar bey sadece İstanbul için bir üniversite kurulmasını önerdi. Burada İstanbul’a ait ne varsa öğretilecekti. Kültürü, mektebi, ibadethaneleri, mimarisi, tarihi, sokağı, mutfağı, insanı hülasa her şey; İstanbul İçin Bir Üniversite teklifini çok tuttum, ayrıca dünyada örnekleri de var.

İstanbul Türkocağı Başkanı Dr. Cezmi Bayram İstanbul’un bizzat kendisinin bir medeniyetin özü olduğunu hatırlatarak, “Türkiye’nin kültür politikaları Başkent Ankara’da değil, İstanbul’da hazırlanmalı” hatırlatması da önemliydi. Doğru olan da buydu.

Abdurrahman Şen İstanbul’da geleceğe bir şeyler bırakmak istiyordu. Abur cuburluktan kurtulmak için çaba gösteriyordu. Bir yılda 1800 etkinlik yapılmış, ancak hafızalarda kalanı fazla değil. Kalıcılık nasıl sağlanmalıydı?

Herkes görüşünü açıkladı. İlk fikir teatisinde güzel şeyler de ortaya çıktı. ESKADER hazırladığı bir dosyayı sundu hemen. Demek İstanbul’da kültüre ve medeniyete hazır kişi ve kuruluşlar var 2023’e ve sonrasına.

SİTELERE SANAT GALERİSİ NİÇİN OLMASIN?

İstanbul’da bir ayda olan kültürel etkinlikler, (hele özel günlerde ve Ramazan’da) öteki metropol kentlerde birkaç yılda bile olmuyor, yapılamıyor. İstanbul bu açıdan kutlanması gerek yöneticilere sahip, aydınlara ve STK’lara sahip.

Benim toplantıda aktardıklarım da özet olarak şunlardı:

“1- İstanbul’da 2000’den 5000’e kadar daireli siteler, rezidanzlar mevcut. Nasıl bunlar havuzunu, fitnes salonunu, cafesini ihmal etmiyor, satışında propaganda olarak kullanıyorlarsa belli sayının üstünde daireyi kapsayan bütün site ve rezidanslara sanat galerileri ve kültürel amaçlı da kullanılabilecek yer mecburiyeti getirilmeli.     

2- Balkonlarında ve pencerelerinde çiçekler yetiştirerek sokakları güzelleştiren dairelerden çevre vergisi alınmasın. Bu Paris’te uygulanan bir örnektir.

3-İstanbul’da oturan maruf kişiler, kanaat önderleri, yazarlar, diplomatlar, sporcular vs özelliği olan bütün güzel insanlar sokağında, mahallesinde, bölgesinde tanıtılmalı. İstiklal ve Bağdat Caddesi’ndeki tretuvarlarda resimleri ve isimleri kalıcı olarak sergilenmeli. Viyana’da uygulanıyor. En yaşlı sakinlerin doğum günleri kutlanmalı. Frankfurt’a hayata geçiriliyor.

TRAFİK LEVHASI GİBİ TANITIM LEVHASI

4- Sokak, cadde, bulvarlara ismi verilenlerle, semtler ve bütün tarihi ve tabiat güzelliği olan yerler birkaç dilde levhalarla tanıtılmalı. Piyer Loti ve Yuşa Tepesi’nden, Eşref Edip’e kadar. Kim bunlar? Buraya ulaşacak yollar kolaylaştırılmalı. Ayrıca aynı isimler aynı yerde tekrarlanmamalı, kolaycılığa kaçınmamalı.

5-İstanbul’da görevli yabancı diplomat, misyon şefi, temsilcilere İstanbul’u tanıtan geziler düzenlenmeli, akranlarıyla tanıştırılmalı yeni bir dostluk kurulması için çalışılmalıdır. Bunların medyaya yansıması sağlanmalıdır.

6- Bir Mehmet Akif Ersoy Müzesi sanatçının yaşadığı bölgelerden birinde kurulmalıdır. Üsküdar’da mesela hiç müze yoktur. Bir Kırım Müzesi inşa edilmelidir Selimiye’de. İnsanlara şehir müzesinin de tadına varmaları için atılım yapılmalıdır.

7- En çok yaygın bir sektör olan kıraathanelerde, vapur ve metro gibi yerlerde sanatçılar gösteri yapmalı, yazarlar sohbet etmelidir.

50 YIL SONRAKİ NESİLLER BUGÜNÜ NASIL HATIRLAYACAK?

8- Mimari özelliğimiz korunurken, uygulamamız yeniden gözden geçirilmeli ve İstanbul’dan her dairesi güneş gören, yatak odası kıbleye uzanmayan, mutfak ve tuvaletleri kokmayan, bir yaşlı veya sakat müslümanın duş ve abdest alabileceği banyoları olan evler şekillendirilmeli, inşa edilmeli. Bunların ürünleri ortaya çıkarılmalı. 50 yıl sonraki nesiller bu evleri gördüğünde nasıl yaşandığını anlayabilmeli, algılayabilmeli. Kopya mı, tekrar mı, yenilik mi?

9- Başta cami ve tarihi dokusu olan mekanlar bakımsız. Kaynak ve kadro üretilmeli, zararlardan erken dönülmeli.

10-Koleksiyonculuk pul, hat, resim, minyatür, tezhip, ebru, maket, para, kartpostal vs koleksiyonculuğu ve mezat sektörü teşvik edilmeli.

11- İstanbul için hem edebi, hem sinema dillerinde yarışmalar açılmalı. İstanbul Türkçesinin bölgede yaygınlaştırılmasına çalışılmalıdır. İstanbul ile alakalı yabancı dillerdeki yayınlar desteklenmelidir.

12- Sivil topluk kuruluşlarından kültür, medeniyet, sanat,edebiyat amaçlı olanlar daha fazla desteklenmelidir.

İNSAN ENDEKSLİ POLİTİKA ÜRETMEK

Bunların içinde hiç masraf etmeden hayata geçirilecekleri olduğu gibi, yeni bir kaynak ve kadro gerektirenleri de mevcut. Hangisi olursa olsun zararın neresinden dönülürse, kardır. İnsana yatırım, insan endeksli politika üretmek yarınlarımızı daha sağlıklı kılacak ve çıtamızı yükseltecektir.

Yazar, gazeteci, kültür adamı, yayıncı, yönetimde sorumluluk almış üst bürokrat, iman ve inanç adamı Abdurrahman Şen bize bütün bunları hatırlattığın ve düşündürdüğün için teşekkürler.

Türkiye ve Maydanoz Masal Oluyor

0

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, Anadolu diyarında her derde deva olan bitkiler arasında Maydanozlar yetişirmiş.

Sultan Alpaslan’ın öncülüğünde bu diyarı yurt edinenler, az gidip uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, iki yüz yirmi sekiz yıl sonra Osman Gazi’nin buyruğuyla yeni bir devlet kurup asırlarca üç kıtada at koşturmuşlar, çağ açıp çağ kapamışlar.

Kendilerine iki cihan saadeti bahşeden Allah’ın buyruğunu zamanla ihmal edip ‘hiç ölmeyecekmiş gibi çalışmaktan ve ilim peşinde koşmaktan’ uzaklaşmışlar. Bu yaptıkları onlara çok pahalıya mal olmuş, dünyanın dört bir yanında milyonlarca şehit vermişler, tarifi imkânsız acılar yaşamışlar. Cihanın Serveri Haz. Peygamberin kabrinin bulunduğu mübarek toprakları gözyaşı içinde terk etmek zorunda kalmışlar.

Dün efendisi olduklarının işgaline uğramış yurtları. Savaş meydanlarında bütün varlığıyla keskin bir kılıca dönen Mustafa isimli bir yiğit ve silah arkadaşlarının öncülüğünde, kanlarının son damlasına kadar savunmuşlar yurtlarını ve Allah’ın yardımıyla yeni bir devlet kurmaya muvaffak olmuşlar.

Çok sürmemiş mutlulukları, İslam’dan isim, Müslüman’dan resim olmanın çok ötesine geçmişler, dini ve dindar olanı ötelemişler hayatlarından.

Düşmanlarına benzemek için geçmişe ait ne varsa ruhlarını büyüten ve onlara kimlik veren, her şeyi bir bir kovmuşlar hayatlarından. Silahla kovaladıklarını çiçekle davet etmişler yurtlarına…

Atalarından bir garip seyyah Evliya Çelebi’nin; ‘İlkbaharda Erzurum’da Ardıç ağacına bir sincap bırakasın, Sonbaharda Edirne’de çınar ağacında yakalarsın’ dediği cennet misali yurtlarında, önce ormanlar yok olmuş sonra toprak ve tüm bitkiler…

Asırlar evvel kuraklık nedeniyle terk ettikleri Orta Asya çöllerine benzeyince yurtları, ilaç için bir sap maydanoz bulamaz olmuşlar. Bir sap maydanoz istemeye komşularına gitmişler ama karşılarında, minare yüksekliğinde duvar bulunca, “eyvah, biz kendimize ne büyük kötülük ettik” diye çaresizlik içinde hayıflanıp durmuşlar.

Bu masal da nereden çıktı demeyin! Başımıza gelen ve gelecek olan her şeye bu masallar sebep oldu!

Bu masalı yazmama sebep; TEMA Vakfı Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Kenan Demirkol’un geçenlerde basında yer alan “Anadolu’da 40 yıl sonra bir sap maydanoz yetişmeyecek” şeklindeki açıklamasıdır.

Gördüm ki, bu ifade, saptırılmış gündemlerin işgalinde olan beynimizde yeterince yer bulamadı, dikkat çekmedi, tepki yaratmadı.

Yaratamazdı, çünkü üç maymunu oynamak hoşumuza gidiyor; görmedim, duymadım, söylemedim ve hatta bir fazlası, “yapmadım”…

Türkiye 40 yıl sonra çöl oluyor. Tarım yapmak imkânsız hale geliyor. İflastaki Yunanistan Dünya Bankasından aldığı 4 milyar dolarla Türkiye sınırına çelik duvar örüyor.

Türkiye’de son 40 yılda Van Gölü’nün üç katı büyüklüğünde bir alan çölleşmiş. Beyşehir Gölü’nün 25 katı büyüklüğünde sulak alan yok olmuş.

Tarım için 40 cm. toprak gerekiyor Türkiye’nin tarım toprağı kalınlığı 20 cm.’ye inmiş.

Buna ne buyurdunuz beyler? Anadolu çöl oluyor! Cevapları duyar gibiyim:

-Adam sende, gaybı Allah bilir. Hangimiz 40 yıl daha yaşayacağız?

-Başka derdin yok mu, bu güne çare bulduk da 40 yıl sonrası mı kaldı?

-Kim öle, kim kala! O güne kadar Hak var rahmet var, yarının sahibi var…

Adam mütevekkil, dünya yansa hasırı tütmeyecek! Ne diyordu Akif; “… Sonunda birde “tevekkül” sokuşturdun araya/ zavallı dini çevirdin maskaraya”

Kime diyordu Akif? Huda’yı kendine kul, kendini Huda yapan, çalışmayıp her şeyi Allah’tan bekleyen yüz yıllar öncesinin tembel Müslümanlarına…

80-90 yıl önceki neslin hakim inancı İslam’dı. Geri kalmışlığın sorumlusu olarak İslam dini gösteriliyordu. Akif ise, sorumluluğun, İslam’ı pratik etmeyen Müslümanlarda olduğuna işaret ediyordu.

O günler geride kaldı. İslam’a yapılan o iftira yeterince taraftar buldu, o gün ekilen tohumlar epey hasat verdi. Şimdi olup bitenlerin sorumlusu Müslümanlar demek zor. Çünkü İslam hâkim unsur değil. Akif’in tanımladığı İslam’dan isim, Müslüman’dan resim kaldığı durumun çok ötesine geçtik. Dini horlayan, ruhu çölleşen kimliksiz nesiller türettik.

Ruhu çölleşen, nefsinin arzuları için yaşayan tüketim toplumunun yaşadığı toprağın çölleşmesinden daha tabi ne olabilirdi?

Ne demişlerdi atalarımız; “küp içindekini sızdırır” veya bu durumu şöyle de tanımlayabiliriz; “mekânlar onu oluşturan ruhun dışa yansımasıdır.” Önce ruhlar çölleşir ve sonra Vatan…

Bu milletin ruh iklimi kolay bozulmadı. Bozulması için bütün imkânlarımızı seferber edip yıllarca uğraştık. Önce ninnileri, masalları, destanları ve manileri terk ettik, hakir gördük ve unuttuk. Bu değerler milletimizin ruh inşasında kullanacağımız temel taşlarıydı. Temel taşlarından yoksun olan ruhun inşası da bozuk oldu ve bu nedenle önce ruhlarımız çöktü. Anlatacak masalımız kalmayınca şimdi biz masal oluyoruz!

Ramazan – ı Şerif (V)

Dünya kurulduğundan beri, olmuş halkların çoğu aç
Bu yüzden, sabır ve tahammüle, insan ne kadar muhtaç

Bu özellikleri kazanmak için, gerekli ona bir idman
Sağlanır ancak, yapay açlık ve riyazetle, bu iki derman

On beş saat oruç, sahursuz ise yirmi dört saat
Süre içindeki sabır ve tahammüldür, riyazat

Sabırsız ve tahammülsüz oluş, ikileştirir musîbeti
Yani musîbet birken, sabırsızlıkla olur, der akap iki

İşte bu iki musîbetin, vardır tek bir ilacı
Yılda bir tutulan, oruç denen ilaçların tacı

Mide fabrikasında var, çalışan sayısız hademe
Alâkalı cihazlar sıralanmış, kademe kademe

Nefis, senede bir ayın, sadece gündüzünde
Dinlenmeye çekildiği, okunmalı yüzünde

Yoksa, fabrikanın hademelerine ve cihazlara
Kendine has ibadetlerini, unutturur onlara

Kendiyle meşgul eder, tahakküm ve hükmü altında bırakır
Mânâ, nefis ve maddenin buyruğu altında, bunalır kalır

Mideyle irtibatlı insan âzâlarını, şaşırtır nefis
O mânevî fabrikanın dumanlarına bulanıp, bağlar is

Nazar-ı dikkatlerini, daima çeker kendine, nefis
Yüce görevini, geçici olarak unutturur, İblis

Bu yüzden, eskiden beri, çok ehl-i velayet
Kemâle ermek için, ettiler hep riyazet

Az yediler, az içtiler, az eşlendiler, az uyudular
Teni, mezbele olmaktan çıkarma plânına, uydular

Hepten alıştırdılar buna, maddî ve manevî bedeni
Kötü istek ve hastalıkların, kalmadı geliş nedeni

Ramazan orucuyla anlar ki, o fabrika hademeleri
Yalnız o fabrika için olmamalı, değişik eylemleri

 

                                        2320

Çünkü alınacak süflî, bayağı eğlenceye bedel
Melekî eğlencedeki lezzet, uzatır onlara el

Ramazan-ı Şerif’te nazarlar, artık ulvîleşir
Yemek içmekten  kesilmekle insan, uhrevîleşir

Ramazan’da mü’min, dereceye göre nûra dalar
Manevî sürûr, sevinç ve feyizlere olur mahzar

Kalp, rûh, akıl ve sır gibi lâtife ve duygular
O mübarek ayda, nice pek çok mânâ duydular

Ramazan-ı Şerif kavuşturdu insanı, o mübarek ayda
Milyonlarca Mü’min ve Müslim, edindi bin bir feyiz ve fayda

Midenin ağlamasına rağmen için için, canhıraşâne
Melekleştiklerinden ötürü, onlar gülüyor, masumâne

Ne tuhaf; nefis, Rabbini bir türlü istemiyor tanımak!
Sanki Firavun olmuş, Rablik peşinde koşuyor avanak!

Ne kadar çektirilse de azaplar, durmadan nefse
Kalsa da nefis acılar içinde, nefes nefese

O Rablik damarı onda, maalesef daim kalır
Ancak çektirilen açlık, onu ondan, çekip alır

Çünkü aczini, zaafını, fakrını anlar insan, açlıkla
O zaman abd ve kul olduğunu derk edip, algılar açıkça

Nitekim Cenab-ı Hak nefse demiş ki: “Ben neyim sen nesin?”
Demiş: “Ben benim, sen sensin!” Azap vermiş, ateş seni yesin!

Yani aldırış etmeden demiş: “Ene ene, ente ente!”
Yani uğramamış nefis hiç, akla komşuluk eden semte!

Hangi çeşit azâbı vermişse de, benlikten geçmez olmuş
Sonra açlıkla, vererek azap, aç bırakıp yine sormuş:

Ben kimim, sen kimsin, bir de bu durumda söyle bana?
Der: “Sen Rabbimsin benim, eğilirim önünde Sana”

“Ben ise âciz bir kulunum, artık Allah der derûnum
Anladım ki, Sana itaat edersem, kalmaz sorunum.”

 

                                        2321 – 2322

         

Ramazaniye – 2

Dikkat: Bu haftaki kampanyamız

Helalleşme konusudur

Bu konuyu enine boyuna yazmayacağım.

Sadece kısa bir hatırlatma yapacağım

Helalleşmenin bir maddi boyutu vardır

Birde manevi boyutu vardır

Helallik konusu maddi ise ödenerek helâllik istenmesi gerekir

Manevi ise her şey açık açık ve aleni bir şekilde itiraf edilerek

Özür dilenerek helallik istenmesi gerekir

Hak sahibi maddi ve manevi olarak ne gibi zararlara uğradığını bilmeden

Helal olsun demekle helalleşme olmaz.

Kul hakkı Allah (CC)a şirk koşmaktan sonra gelen

Allah (CC) ın affetmediği ikinci büyük günahtır

Peygamberimiz bir hadisinde şöyle buyuruyor:

Bir Müslüman’ın diğer Müslümanlara karşı altı vazifesi vardır:

1 – Selam vermek

2 – Hastayı ziyaret etmek

3 – Cenazesinin arkasında yürümek.

4 – Davetine icabet etmek

5 – Nasihat istediği zaman nasihat etmek

6 – Aksırana “Yerhamukallah” demek.

Yusuf (AS) dan bir anekdot

Yusuf (AS) Mısır’a sultan olduktan sonra

Acıktığında bir parça arpa ekmeği yemeyi alışkanlık haline getirmişti.

Bir gün yakınlarından birisi

Efendim Mısır’ın bütün hazineleri elinizin altında olduğu halde

Niçin arpa ekmeği ile yetiniyorsunuz?

Diye sorar,

Yusuf (as) peygamber ahlakıyla şu cevabı verir.

Tok olursam açları unuturum diye korkarım.

Abdullah b. Mesud (ra)’dan:

“Bir lira haramı terk etmek bin lira sadaka vermekten daha hayırlıdır.”

Usulü fıkıh kaidesidir.

Defi mazarrat, celbi menfaat dan evladır.

Anlayamayanlar için söyleyelim

Günahları terk etmek sevap işlemekten daha önemlidir.

İmamı Şibli’den

Bir Müslüman verdiği sadakanın sevabına,

Fakirin sadakaya duyduğu ihtiyaçtan daha fazla muhtaçtır.

Hz Ali (ra)’dan

Bir gün yahudinin biri Hz Ali’ye

Allah (cc) mahşer günü bu kadar insanı tek tek nasıl hesaba çekecektir.

Diye sorar:

O ‘da cevaben:

Tek tek nasıl mızıklandırıyorsa

Öylece de sorguya çekecektir diye buyurur”

Mantık denilen olay budur

Sahiden bir insanı ömür boyu bakıp beslemek mi zordur?

Bir seferliğe mahsus sorgulamak mı?

Hepimiz hayatın kısalığından yakınırız da

Boşa geçen zamanı nasıl değerlendireceğimizi düşünmeyiz.

Zamanı şöyle değerlendirebiliriz

1 –  Kur’an-ı öğrenerek

2 – Okuyarak

3 – Anlayarak

4 – Yaşayarak

Merhum Mehmet Akif o günden günümüz müslümanını ne güzelde izah etmiş;

“Ya açıp bakarız nazmı celilin yaprağına ,
Ya üfler geçeriz bir ölünün toprağına,
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin,
Ne fal bakmak ne de mezarlıkta okunmak için”

İdealist kapitalist

İnsanlar ergenlikte idealist,

Gençlikte realist,

Para kazanmaya başlayınca da kapitalist düşünürler

Elbette ki istisnalar olacaktır

Küçükken paylaşmaya alışmayan insan büyüyünce de vermeye yanaşmaz.

Oysa hayat paylaşınca daha da güzel olur.

Sevgiler paylaşınca çoğalır

Acılar paylaşınca azalır.

HATIRLATMA: Bugün kaç kişi ile helallaştınız?