28.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1074

Büyük Türk Milleti

 

Bu devlet, mayası ilahi rıza teknesinde tutulmuş, hamuru şehit kanları ile yoğrulmuş büyük bir devlettir. Çok hassas bir jeopolitiğe sahip olan bu kutsal vatan topraklarında kıyamete kadar varlığımızı koruyabilmemiz maddi ve manevi alanda kuvvetli olmamıza bağlıdır. Bu da ancak milli ve manevi değerlerimize bağlı, devlet, vatan, millet, bayrak aşkıyla yanan ilim ve ahlakla mücehhez bir nesil yetiştirmekle mümkündür. Bu güne kadar devam eden eğitim ve öğretimde gafletin, dalaletin, ihanetin kalın izlerine rastlıyoruz. MEB Ömer Dinçer Arif Nihat Asya’nın bayrak şiirini yasaklıyor, nasıl bayrak aşkıyla yanan bir nesil yetiştireceğiz.

Türk Milletinin dili, dini mukaddes aile yapısı insanı insan yapan maddi ve manevi değerleri tahrip edilmektedir.

Kutsal vatanımız sessiz sedasız işgal edilmektedir. Dış güçlerin Türk milletini bölmek ve mukaddeslerini ortadan kaldırmak Hıristiyanlaştırmak için yaptıkları çalışmaları destekleyen içerdeki hainler zinayı serbest bırakarak tarihi bir suç işlemişlerdir. 

Olay medeniyetler ittifakı şeklinde takdim edilmektedir. Medeniyetler ittifakına zulmün fitnenin ve insanı insan yapan yüksek değerlerden soyutlayan ahlaksızlığın karanlığından değil yüksek ahlakın, adaletin aydınlığında gidilir oysa yükselen feryatlar ve işaretler zulmü taç edinmiş bir medeniyetin çöküşünü haber vermektedir.

Ölüm önlenemez doğum engellenemez insanlar bulundukları teknik basamağa maddi alanda baş döndürücü gelişmelere rağmen insanlık büyük çelişkiler içindedir. Dünyanın en büyük imparatorluğu olan aile çökmekte manevi ve ahlakı bunalım bütün dünyayı sormaktadır. Bu günkü medeniyet yeryüzünde Allah’ın halifesi kâinatın en seçkin ve şerefli misafiri olan insanın yaratılış gayesini dikkate almadan yola çıktığı içindir ki;

Hürriyet ararken köleliğin,

Adalet ararken zulmün,

Mutluluk ararken bunalımın

Muhabbet ararken kin ve nefretin ağlarına düşmüştür.

Bu gün köhnemiş, çürümüş ve çökmeye yüz tutmuş bu medeniyet can çekişirken öte yanda adına sessiz harp diyebileceğimiz kültür savaşı bütün şiddetiyle devam etmektedir. Bu yolda saldırganların safında yer alarak Türk Milletinin tarihi milli ahlaki kültür değerlerine karşı savaş açan gafillerin ve hainlerin davranışı ibret vericidir.

Bu gün Türk Milleti içte ve dışta çok büyük bir fitne ile karşı karşıyadır. Müslüman Türk Milletini, Alevi-Sünni, Kürt-Türk diye bölerek ülkemiz üzerinde emellerini gerçekleştirmek isteyenler er geç hüsrana uğrayacaklardır.

Çamlıca’ya Değil Atina’ya Cami

Berber, adamı tıraş yaparken ikide bir “Demek Vietnam’da askerdin” diyormuş. Sonunda adam dayanamamış; “Yahu, tamam da niye durmadan söyleyip duruyorsun” demiş. Berber: “Saçların diken diken oluyor da kolay traş ediyorum”.

Başımızdaki 3-5 tane tüyü rahat rahat tıraş etmek için ikide bir “Gazze, Gazze” diyenlere duyurulur. Artık “Mazlum Palestin, Zalim İzrayil” nakaratları kılımızı kıpırdatmıyor. Rejisöre sorun, yen, bir süfle üflesin size..

Irak‘ın kuzeyini dört dörtlük ceviz tabut olarak hazırlayan Derin (!) Stratejik Aklımız Bağdat‘ı, Basra‘yı çizdi attı. Hesaplar Erbil‘le Diyarbakır‘ı birleştirmek üzere. Ama kimin hesabına?

Ecdat, ecdat deyu deyu Old Mc. Donalds’ın Çiftliği‘nde neo Osmanlıcı düşler görenler “Veliyyün Küllî Mazlumîn“in manasını bilmiyor mu? Osmanlı, Irak ve Suriye‘de Batı‘nın tarafında mı ‘dost ve kardeş‘ halkının tarafında mı olurdu? Atatürk zaten antiemperyalistti, beğenmediğiniz Ecevit bile Amerikan zulmüne ortak olmamak için direnirdi. Sizse yangını körüklüyor; Küresel Şerirler Esad’la beraber Suriye’yi dövüyor, siz de ‘hınk‘, ‘hınk‘ diyorsunuz.

Evet bitimiz kanlandı, tıraş sonrası saçımız canlandı. 90 senedir savaşmadık, sırnaşık olduk. İyi yaşamaya, rahata, konfora ve dahi kendimize âşık olduk. “Bunca varlık içinde gönül darlığı” normal değildir. Normalleşmek için:

1-) En yakınımızdaki bir Müslüman ülkeye saldırlırsa saldırana saldıralım (İsrail’i röntgenleyelim)

2-) Biz o kadar kapı – kilise açtık, onlar bir hamur bile açmadılar ve sınırda ikide bir Azeri askerleri öldürdükleri için Ermenistan‘a savaş açalım. Nasılsa ‘2 devlet, 1 millet‘iz; ha biz açmışız savaşı ha onlar. Hem işgal altındaki Türk topraklarını kurtarma Başkomutanımıza yeni Selahaddin Eyyübî lâkabını kazandırır.

3-) Fiks mönü, Yunanistan‘a saldıralım. Hem hazır krizdeler, sinir krizi geçiremezler; hem de batmaya aday ülkeler ağırlıklarından kurtulmak zorundadırlar. 40 yıllık komşuyuz, onlar zahmet etmesin, biz alttan üstten ağırlıklarını yontarız.

Bahane arayanlara Cem Karacaburadan köye yol olur” diyor:

  • Kıta sahanlığını 6 milden 12 mile çıkardı Yunanistan (eskiden savaş

sebebiydi)

  • Kuzey, güney fark etmeksizin Kıbrıs’ın dört tarafında petrol arıyorlar (biz

de kaybettiğimiz nişan yüzüğünü)

  • Barthlemeos o ülke senin, bu devlet başkanı benim ekümenik ekümenik

geziyor; Batı Trakya’da Müftümüz Ramazan’da teravih için 7 makamdan müsaade bekliyor. Hem “Çamlıca yerine Atina’ya cami” sağlam slogan. Bu yolda ölen şehit, kalan gazi..

  • Kardak Kayalıkları için Tansu Çiller bile savaşı göze almıştı. Her halükârda

Kasımpaşalı Başbakanımız 1 değil, 2 değil, tam 3 Türk adasını geri almak için savaşa girer. Eşek, Bulamaç ve Nergizçik Adalarında gayri hilâlli albayrak değil mavi Yunan haçı dalgalanıyor. Ne demişti o vakit şiir gibi sarışın:

“O bayrak inecek, o asker gidecek!”

Yürü Tayyip Sultan, devran senindir !

Muhayyer Kürdi

0

 İnsanlık payesi üstünden alınmayanlar hisseder. Hissetmek gönül ve kalp işidir. Kalbi virane olmayanlar, yaşadıklarını acı, hüzün ve sevgi ayırımına tabi tutar.

His ırmağının coşkun akan kolu olan büyük acılar dilsiz, büyük aşklar evsizdir ve onlar bedensiz yaşanır.

Dilimiz, hüzün ve sevgileri anlatır fakat dili kalbine tercüman olmayanlar, hisseder ama ifade edemez. İşte bu aşamada hislerini sanatlı söyleyenler, söyleyemeyenlere dil verir, söyledikleriyle…

“Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım’ diyenler, “gözlerime bak da inan, senin için kimmiş yanan” diyerek kalplerine ayna yaparlar gözlerini. Onu da başaramayanlar, şarkılardan fal tutar, acıyı ve sevgiyi öyle paylaşırlar.

Şarkılar, hislerin söz ve müzikle ifadesidir ve her milletin hayat algısına göre oluşturduğu musikisi vardır.

Kuran’da Allah’ın çağrısına muhatap olan ve o çağrıya tabi olan atalarımız, hüznü ve sevgiyi sanatlı şekilde icra etmekle kalmamışlar aynı zamanda insanların, his ve gönül dünyalarına hitap eden ve yeryüzünde, Klasik Batı Müziği ve Klasik Hint Müziği ile beraber sürekliliği ve geleneği olan Klasik Türk Müziğini oluşturmuşlardı.

Musiki, insanın ruh dünyasına hitap eden lisanıyla önce beyin ritmimizi, sonra kalp kimyamızı düzeltir ve ikisiyle birleşip hayatımıza huzur iklimini hâkim kılar, akıl, ruh ve beden sağlığına kavuşturur.

Çeşitli İslam Medeniyetlerinin zengin birikimine dayanan Klasik Türk Müziği, 590 makama varan zenginliğiyle şifahanelerde hastaların tedavisinde de icra ediliyordu. İnsanı maddi yönüyle ele alan Batı Tıbbını hayranlıkla benimseyip yaşamdan kovduğumuz bu tedavi ve iletişim şeklinin gerekliliğini ve etkisini yine Batı ilminden öğreniyoruz.

Güzel ve hoş müziklerden, insanlar kadar bitkiler ve hayvanlar da etkileniyor, su kristalleri en güzel şeklini alıyor. Müziğin beyin dili programlamadaki etkisi her gün biraz daha belirginleşiyor ve kötü müzik aynı oranda olumsuzluklara sebep oluyor.

1929’larda Radyodan okunması yasaklanan ve ancak 1970’lerde Konservatuarda eğitimine başlanan Klasik Türk Müziğindeki 590 makamdan 80 kadarının örneği günümüze kadar ulaşabilmiştir,

Acemaşiran, Beyati, Buselik, Hicaz, Hüseyni, Kürdili Hicazkâr, Muhayyer Kürdi, Nihavent, Rast, Sultanîyegâh ve Uşşak gibi makamlarıyla bir zamanlar gönül telimizi titreten Klasik Türk Müziği ve kültürü sahipsiz kaldı.

Yeni nesil; kırılıp giden yârine olan tutkusunu Beyati makamında “öyle derin nakşetmiş ki, felek seni şu gönlüme”; kendini hayatın akışına bıraktığını Hicaz makamında “kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına”; ömür boyu sevdalardan çektiğini Hüseyni makamında “geçti sevdalarla ömrüm” ya da davetkâr bakışlı sevgiliyi Muhayyer Kürdi makamında “bakışı çağırır beni uzaktan” şarkısıyla edep dairesinde anlatmanın erdeminden bihaber.

30 yaşın altındaki nesle bu şarkılar bir şey ifade etmiyor. Onların gönül dili değişti. Obezlere uygulanan mide küçültme operasyonlarının benzeri sanırsınız yeni neslin beynine ve ruhuna uygulandı, düzgün ve anlamlı cümlelerden oluşmuş şarkıları hazzetmiyorlar. Popüler olandan ötesini anlamıyorlar.

Onlar, kafa ve kalp merkezli yaşamdan ziyade bel altı eksenli yaşama davet eden;”Kız, hepsi senin mi?”, “yakalarsam!…”, “evli iki çocuklu”, “yoksa bahçemin eski şanı, sebebi koparılan güller”, “tipim değilsin üstü kalsın”, “sevişmeden uyumayalım” gibi sözde şarkılardan hoşlanıyorlar.

İnsan,”edep ya hu!”demeden edemiyor. Nereden nereye savrulduk? Bu bir zıpırlaşma, süflileşme süreci değilse nedir?

Müzik derslerinde bize ilk öğretilen şey, “müzik ruhun gıdasıdır” cümlesiydi. İlmen ispatlanan bu yalın doğruyu esas aldığımızda, ruhu bu pespaye cümlelerle beslenen nesil, hangi yarınlara hazırlanıyordur ve bu başıboşluğu, vurdumduymazlığı hangi muhafazakârlıkla izah edebiliriz?

Son on yıla damgasını vuran muhafazakâr iktidar, on yıldır hep aynı makam ve aynı şarkıdan öteye geçemedi. Yeni bir şeyler söyleyin artık… Aksi halde Millet, Muhayyer Kürdi makamından “artık sevmeyeceğim, bütün kabahat benim”, “bir zamanlar sevginle ateşlenen başımı dayasaydım taşlara dizlerinin yerine”, “oyun bitti”, “aşkın kanunu” şarkılarını okuduğunda, birde bakarsınız ki, beraber yürüdüğünüz yolarının sonu gelmiş! İşte o zaman  ‘elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak’ şarkısı yeni şarkınız oluverir, sizden öncekilerin olduğu gibi…

 

Yalnız Allah’a Kulluk Edip, Yalnız O’ndan Yardım Dilemek

Günde beş vakit namaz kılan bir Müslüman günde 40 defa Fatiha suresini okur. Ülkemizde namaz kılmayanlarımız bile çeşitli vesilelerle (güne başlarken, araba kullanırken, cenazelerde) Fatiha suresini okurlar.

Yani Türkiye’de Müslümanlar her gün defalarca (İyyâke na’budü ve iyyâke neste’în) “Ancak sana (Allah’a) kulluk eder ve yalnız senden (Allah’tan) yardım dileriz” cümlesini tekrar etmektedir.

Müslüman olmanın ilk şartı “Allah’tan başka ilah olmadığına” iman etmiş olmak ve bunun bir sonucu olarak “yalnız Allah’a kulluk etmek ve yalnız O’ndan yardım dilemek“tir.

Benim bu ayetten çıkardığım iki ilke var:

•1-        Müslüman Allah’la arasına ilahlar, kişiler veya kurumlar koymaz. İradesini başkasına teslim etmez.

2-    Müslüman güçlüden yana değil haklıdan taraftadır.

Mübarek Ramazan ayı iman ve amellerimizin  (inancımız ve yaptığımız işlerin) muhasebesini yapmak için bir vesiledir. Bu Ramazan ayını Allah’tan başkasına kulluk edip etmediğimiz ve O’ndan başkasından yardım dileyip dilemediğimizi sorgulamamız açısından bir fırsat olarak değerlendirebiliriz.

Bu çerçevede ayetten çıkardığımız iki temel ilke gereğince günlük siyasi gelişmelerde tavrımız nasıl olmalı egzersizi yapmaya çalışalım:

ALLAH’LA ARAMIZA KOYDUKLARIMIZ:

Ramazan ayında Oruç Baba, Telli Baba ve diğer türbelerde oruç açıp, orada dileklerinin yerine getirilmesi için çeşitli ritüeller yapılması, “maneviyatlarını besleyen bir sosyalleşme aracıdır. Doğru bilgiyle buluşmaları sağlanırsa bir kültürlenmedir aynı zamanda.” Ancak kabirdeki zatın hatırına Allah’tan değil de, O zattan dilekte bulunulursa “Allah’tan başkasından yardım dilemek” olur. Bu konuda Diyanet’in yaptığı uyarıların pek de etkili olmadığı anlaşılıyor.

Dini konularda bilgisi az olanların güvendikleri bazı Hocaefendi, Şeyh veya bilim adamlarının görüşlerine göre amel etmeleri normal bir davranış şeklidir. Ancak Kur’an-ı Kerim açıkça ortada iken, dinin diğer kaynakları (sünnet/hadis) bilinmekte iken, açıkça Kur’an’a aykırı telkinlere uyanların sorumluluktan kurtulmaları mümkün olmasa gerek. Karısını ve kızını “badelemesi” için şeyh bozuntusuna teslim edenin iyi niyeti, O’nun aklını kullanmamasından doğan sorumluluğunu herhalde kaldırmaz.

Siyasi konular ise daha da karmaşıktır. Bu sebeple daha Hazret-i Peygamber’in vefat etmesiyle başlayan süreçte, aralarında sağlıklarında cennetle müjdelenenlerin de bulunduğu sahabe arasında bile ihtilaf çıkmıştı. Farklı içtihatların eseri olarak sahabenin en büyükleri karşı saflarda çarpışmıştı.

Bugünün siyasi olaylarını ve siyasi aktörlerini değerlendirirken kendimize yakın bulduğumuz kişileri veya kurumları her konuda körü körüne desteklemek de bizi sorumluluktan kurtarmaz. Hele okumuş yazmış, kendisine aydın sıfatı layık görülmüş zevatın böyle bir tavrı Müslümanca bir davranış olamaz.

Genel değerlendirme yaparak desteklediğimiz siyasi aktörleri ve kurumları (liderleri / partileri / cemaatleri) hatalı icraatlarını gördüğümüz zaman bile desteklemek, “onlardan yanlışlık sadır olmaz” veya “bizdendir desteklememiz gerekir” tarzı davranışlar “Allah’la aramıza başka ilahlar koymak” gibi vahim bir günaha bizleri sürükleyebilir.

Müslüman “nerede bir kötülük görse eliyle veya diliyle düzeltmek borcu altında” ise veya en azından (imanın en zayıf şekli olarak) yanlışlıklara ve yanlışı yapanlara kalben buğz etmesi gerekiyorsa, körü körüne itaat kültüründen uzak durmak zorundadır.

GÜÇLÜ VE HAKLI TERCİHİ AÇISINDAN:

Müslüman, zayıf zamanlarında desteklediği dünün mağdurlarının, mağrur hale gelmesini eleştirebilmeli ve “sıra bizde” anlayışıyla yapılan hukuka aykırı eylem ve işlemlerine karşı çıkabilmeli.

“Milli iradenin” devlet yönetimine yansımasını engelleyen “vesayet rejimlerine” ve “yasadışı derin oluşumlara” karşı çıkabildiği gibi, Meclis’in ve Yargının tek bir iradeye bağlandığı “tek adam” yönetim sisteminin zararlarına da dikkat çekebilmeli.

Suriye‘de diktatör Esad‘ın halkına yaptığı zulüme karşı çıkanların, ABD’nin işgalindeki Irak’ta öldürülen bir milyondan fazla kişi ile bir o kadar tecavüze uğrayan Müslüman kadına yapılan zulüme dair bir tek söz söylememesinin İslami bir tavır olmadığını görebilmeli.

Geçen sene “sorunları olan ama kan ve gözyaşından uzak, huzuru olan Müslüman ülkeleri” demokrasi getirme vaadiyle harabeye çeviren gayrimüslim devletlere destek vermenin ne kadar İslami bir politika olduğunu tartışabilmeli.

Demokrasi getirilen” Müslüman devletlerin kaynaklarını, küresel bankerlerin yönetmesine fikir ve eylem bazında destek olmanın, ilkesel bir kaynağının olup olmadığını sorgulayabilmelidir.

ABD, küresel sermaye ve Siyonizm gibi dünya siyasetinin belirleyicisi olan güç odaklarının yenilmezliğine iman edip, bütün siyasetimizin bu güçlülerden yana olarak belirlenmesini savunmak bir şirk (Allah’a ortak koşmak) tehlikesine bizleri götürebilir.  Yani “yalnız Allah’a kulluk eder ve yalnız O’ndan yardım dileriz” ayetindeki Allah (C.C.) yerine ABD/küresel sermaye gibi yeni ilahlar koymak insanın imanını silip götürebilir.

Elbette “ilm-i siyaset” diye bir şey var, bu güçleri dikkate almadan siyaset yapmak mümkün değil. 

“Oruç Baba’ya saygı duymak ve O’nun hatırına Allah’tan bir şey dilemek” insanın imanını güçlendirirken; “Oruç Baba’dan ev alması, kısmet bulması için dilekte bulunmak” imanınızı tehlikeye sokar.

Bu ince çizgi ABD/ küresel sermaye ilişkilerinde de geçerli. Bir yandan güç dengelerini gözetirken, pusulamız güçlülerin en güçlüsü olan Allah’ın yönünü yani Hakk’ı ve Haklıyı gösteriyor olmalı ve yönümüzü bu pusulaya göre belirlemeliyiz.

 

Ramazan Ayı ve Fıkralar

Ramazan ayı pek çok güzelliklere sahiptir.  Süresi devamınca birbirinden renkli ve değerli olaylara neden olur ve  bizleri mutlu eder.
Geleneksel olarak iftar sonrası başlayan Ramazan geceleri yapılan toplantılar, doyumsuz sohbetler, tazelenen hatıralar,  anlatılan hikâyeler ve tertip edilen eğlencelerle sürüp gider.

Toplantıların vazgeçilmezleri arasında fıkralarımızın yeri başkadır.  Fıkra edebiyatımız olağanüstü zengindir. Konuları itibariyle bize aittir, bizi anlatır. Zaaflarımıza hoşgörüyle hatta gülerek yaklaşmamızı ve bakmamızı sağlar.

Fıkralar her dönemi kapsarlar, dünden bugüne bugünden de yarınlara, nesilden nesile akıp giderler.

Çünkü yaşayan fıkralar bilgi,  birikim,  cesaret,  zekâ, sevginin yanı sıra haksızlığa zarafetle karşı duruşun, olgun ve aydınlık düşüncelerin ürünleridirler.

Bir diğer özellikte, insanların öğrendikleri yeni fıkraları mutlaka başkalarına anlatmak istek ve arzularıdır.

Ramazan ayı boyunca bu mübarek ayla ilgili mutlaka pek çok güzel fıkralar gündemimize gelecek ve paylaşılacaktır. Rahmetli Mahmut Baler (Bal Mahmut)’in bir fıkrasını, kendisini rahmetle anarken sunmak istiyorum.

Ramazan ayının ilk günü, Ağustos ayının en sıcak günlerinden birine rastlar.

Hükümdar hazretleri, emir verir, ava çıkılacaktır. Hazırlıklar tamamlanır. Yola koyulurlar. Av sahasına ulaşırlar. Bütün çabalara rağmen başarısızlıklar, talihsizlikler peş peşe gelir ve av bir türlü gerçekleşmez.

Zaten çok haşin, sert ve asabi huylu hükümdar pek sinirlenir. Sıcak bir yandan, oruç bir yandan etkili olurken buna bir de yorgunluk ve hayal kırıklığı eklenince, hünkâr birden parlar;

“- Buldum” der. “- Sabah saraydan çıkarken kapının önünde duran ihtiyar var ya, işte o bize uğursuzluk getirdi.  Yarın sabah yakalayın ve tez başını vurun”  diye irâde eder.

Gece boyu pek çok kişi araya girip, “-Hünkârımız, o adam çok değerli ve iyi bir kişidir” diye affını isterlerse de zalim kral sözünden dönmez.

Sabah infaz öncesi, ihtiyara son arzusu sorulduğunda, hükümdara sözü olduğunu ve huzura kabul edilmek istediğini bildirir.

Bilge adamın dileği, hükümdara ulaştırılınca gelsin iznini alırlar.

Cesur, tok sözlü ve nüktedan ihtiyar huzura gelir, saygılarını sunar ve ;

“- Haşmetlim, sabahları siz uyanınca, cariyeleriniz etrafınızda dolanır, sizi giydirir, kahvaltınızı getirirler. Mabeyinciler günlük emirlerinizi alırlar. Silahçıbaşınız, tertemiz silahlarınızı sunar. Yaverleriniz her şeyin hazır olduğunu haber verirler. Seyisler, Kapıcıbaşılar sizi selâmetle uğurlarlar ve işte bütün bu görevlilerden sonra siz beni görürsünüz. Ve bu nedenle de gününüzün kötü geçmesine benim neden olduğum hükmüne varırsınız. “

Güngörmüş ihtiyar sözlerine devam eder;

“- Ben kulunuz ise, tek başıma yaşadığım kulübemden çıkar çıkmaz sizi görürüm. Ve kellemin vurulması emrinizle karşılaşırım. Allah aşkına şimdi uğursuzluk hangimizdedir” der.

Sertliği, asabiliği, haşinliği kadar sözlerdeki inceliğe ve zarafete de değer veren hükümdar, ihtiyarın açık, haklı, mert ve zarif imâsından hoşnut olur.

“-İhtiyar beni yanlış yapmaktan kurtardın” der ve emrini geri alır.

Ramazan – ı Şerif – IV

Hacetleri geçici olarak terk, eder insanı uhrevi
Sıyrılır cesetten, hâli kalır ihtiyaçtan, kalmaz dünyevi

Oruç ile olur, sırf rûhtan ibaret bir cesed
Eder bir çeşit aynalık ve anlar, nedir Samed?

Fani dünya, fani ömür içinde bulur insan bekayı
Ölmeden evvel, mânen ölerek anlar, dünyada likayı

Erer insan daha dünyada iken, ebedilik sırrı ne?
Fani ömürde, saklı duranı anlar, arar musırrane

Seksen yıllık, ömür sevabı kazandırır insana, Ramazan
Çünkü, daha hayırlı Kadir Gecesi, bin öteki aylardan

Bazı çok özel günler vardır ya, meselâ bayram ve seyranlar
O günler, farklı güzelliklere tâbi tutulur ya, insanlar

İşte Kadir Gecesi, kutsal mı kutsal, öyle has bir gece
Ezel Ebed Sultanı, kula verir onda, binbir derece

On sekiz bin âlemin; kudretli, celâl sâhibi padişahı
O, on sekiz bin âleme bakan Kur’an ki, kitapların şahı

İndi Ramazan-ıŞerif’te Yüce Kur’an, biz kemter kullar için
Bu İlahî mânâ sofrasından, ey kullar, durmayın yiyin için

Çünkü bu ay, İlahî bir bayram, Rabbanî bir meşher, bir fuar
Yüce Allah bunu bize, Ruhanî bir meclis hükmünde sunar

Ramazan öyle büyük bayram ki, onda mânevî ziyafet Kur’an
Elbet, biraz el çektirilecek, maddî bayağılıklardan insan

Terbiyeci denen oruç; emretmiş olarak gir tasarrufuna
İşbu gayeyle düş yola, kulak ver, eğil bir kez, taarrufuna

Orucun bir de var ekmeli / hem de en mükemmeli
Mide gibi, oruç; bütün duyguların da temeli

Göz de, kulak da, kalb de, fikir ve hattâ hayâl de
Oruç tutmak ile mükellef ve yükümlü sende

Yani onlar kullanılmalı yerli yerinde
Kavak yelleri estirilmemeli serinde

                                                  2314

Yani onları, haram ve boş meşgale ve uğraşlardan, uzak tutmalı
Onları kulluk, yani vazifeleri dışına çıkmaktan, korkutmalı

Meselâ, dili ayırmaktır gıybet, galiz tâbir ve yalandan
Ona oruç tutturmak ise, ona okutmaktır zikir, Kur’an

Meselâ, gözü namahremden men’ edip ibretlere dikmek
Kulağı yasaklayıp kötü şey işitmekten, Hakka çekmek

Zaten mide, yıl boyu habire çalışan, en büyük fabrika
Geçici durdurulmakla, ne işlere sebep olur harika

Maddî – mânevî perhiz ki, en mühim iki ilaç
Onunla aşırı yemek, içmek ve yataktan kaç

Çünkü, bu sınırlamadan, düşüncesizce uzak kalış
Vücuda sayısız hastalık mikrobunu, olur alış

Rast gelinen şeye, durmadan saldırmak demeden  helâl-harâm,
Mânevî hayâtı da zehirler, artık anlatamazsın meram

Oruç, nefsin dizginlerini ele almaktır, kalb ve ruhça
Yoksa, dizginlerini koparan nefs, kafa tutar küstahça

Nefs, aslında bir binektir rûhun emrinde rûha
Böyleyken, binici olur nefis, rûh-u mensûha

Daha kalbe ve rûha itaat; gelir o nefse, artık güç
Serkeşâne alır dizgini ele, sanki sırtında hörgüç

Kısaca demek lâzımsa, nefis için, insan ona
Binemez artık; o, yâni o nefis biner insana

Oysa, işte böyle bir duruma, aman olmasın diye fırsat
Yüce Allah emretti orucu, olsun diye insana sıhhat

Ancak oruç  sayesinde, nefis itaat eder, dizginlenir
Perhizdi, riyazetti derken, emir dinlemeyi de öğrenir

Hazımdan evvel, doldurmak mideyi, yemek yemek üzerine
Hastalıkları celb için, böyle hatâ, yeter de artar bile

Oysa, bunun aksi, yani tuttuğu oruç emri sayesinde
Helali haramı terkle, manevî hayât tüter, nefesinde

 

                     2315 – 2316

 

 

Sevgi Eğitimi – 6.Bölüm

Çocuğun anne babadan aldığı iki şey vardır: Sevgi ve Eğitim.
Sevgi; kabullenme, koruma, kollama ve sevecenlik gibi bütün olumlu duyguları içerir.

Eğitim ise; öğretilen her şeyi, verilen bilgileri, becerileri, yasakları, kuralları, inançları, değer yargılarını, görgü kurallarını ve insanın sosyalleşmesi için gerekli olan tüm toplumsal değerleri kapsar.

Çocuk sevgi ve ilgi ortamında ana -babanın standartlarına u ymak için çaba sarf eder. Böyle bir ortamda anne babanın çocuğa sık sık akıl yolunu göstererek açıklamada bulunması onun toplumsal kuralları içselleştirmesine ve hangi davranışın uygun olup, hangisinin uygun olmadığını fark etmesine yardımcı olur.

Çocuklarımıza kendilerini sevmelerini öğretmede en etkin yol onlara örnek olmaktır. İkinci önemli yol ise, benlik saygısını aktif bir biçimde kazanabilmeleri için aktif önlemler almanız ve benlik saygısının doğal gidişini engellememenizdir.

Bu çok değerli psikolojik nitelik belki de iç özgüven için gereken en önemli niteliktir. Bu nitelik, çocuğun sadece kendisini iyi hissetmesini değil, aynı zamanda potansiyelinden en verimli şekilde yararlanmasını ve stresle başa çıkabilmesini de sağlar(Aksu,2008).

Bireyin ah lâk gelişiminde sevgiye dayanan ilişkilerin önemi açıktır. Sevgi ve şefkat ihtiyacının karşılanması sadece özgüvenin gelişimi için değil, çevresiyle barışık, kontrol altında olmadığı zaman da doğru şeyler yapma refleksine sahip bir kişiliğin gelişimi için elzemdir (Çileli).

Küçümen, “Ağacı yaşken eğmez.” Onun özgürce gelişip dal budak salmasının ortamını hazırlar. Sevgiyle besler. Küçümen’in hedefi; duygu ve düşüncelerini özgürce anlatabilen, araştırmacı, meraklı, üretici, karşılaştığı problemlere çözümler ve seçenekler getirebilen, kendi kendine karar verebilen, kendi haklarına ve

Yeni Bir Din Şurasına Şiddetli ve Acil Bir Şekilde İhtiyaç Vardır

5 aydan beri facebook vadisinde kök kazanlardan biriyim. Yani adama susuz dereden su getirtiyorlar.

Maşallah herkes, müctehid olmuş, herkes din alimi ve her şeyi biliyorlar. Ama benim inancıma göre bunlar ifrat ve tefrit arasında gel-git yapıyorlar.

Zira öyle saçma sapan söylentileri var ki, kişilerde izafelerde bulunma, sapık supuk şeyler…

Bugün gerçekten müslümanların hayatına girmiş olan dini sanılan bir çok şeyler vardır ki, onun halbuki dinle uzaktan yakından bir alakası yoktur.

O sebeple bir işin gelenek mi, yoksa dinin aslından mı bunun belli olmasında fayda vardır.

Çünkü gelenek başka şey, din başka şeydir. Mesela bana göre tarikat bir gelenektir. İslamla alakası yoktur.

Ama eski dinlerde birisine bağlanma esası vardı. Hatta “Dogma” denilen şey de budur.

Dogma demek, mutlak doğru, tartışılamaz, ilahi vahye dayanan… işte eski dinlerin mesela hıristiyanların papazları böyledir. Din adamı olan kimselere izafe edilen tüm inanışlar böyledir, diyebiliriz.

Halbuki Hz. Muhammed ile beraber din adamlığı kalkmıştır. Mesela şeyhler gaybı bilir, müritlerinin kalbinden geçenleri bilir ve onların üzerinde tasarruf sahibi olup onları günah işlemekten haşa korur.

Kur’an-ı Kerim ve Hafızlığın önemi

Allah kelamı olan ayet, sure ve cibril vasıtasıyla peygamberimize vahyedilen 23 yılda tamamlanan Kuran-ı Kerim, kelam-u kadim ve mushafı şerif üzerine başlı başına bir araştırma yapıp Kuran-ı Kerim ile ilgili birkaç satır da olsa yazmak istedim. Aslında Kuran-ı Kerim ile ilgili yazı yazmak büyük sorumluluk isteyen Kur’an ilmine sahip uzman kişilerce kaleme alınmalı. Bu noktada bir çok akademik çalışmalar yapılmakta. Geçmişten günümüze mealler ve tefsirler yazılarak insanlar Kur’an ilmiyle aydınlatılmakta.

Kutsal kitabımız Kelam-ı Kadim ile ilgili Kur’an da 58 ayette Kur’an kelimesi geçmekte. 23 yılda tamamlanan Kur’an-ı Kerim 13 yılı Mekke’de diğer 10 yılı ise Medine’dedir. Kur’an-ı Kerim’in Peygamber Efendimiz döneminde vahiy katipleri ve hafızlar tarafından ezberlenerek muhafaza edildiği rivayet edilmekte.

Peygamber Efendimizin vefatından sonra Yemame savaşında 70 kadar hafızın şehit edilmesi üzerine heyet toplanarak Hz. Ebubekir döneminde Kur’an-ı Kerim sayfa sayfa toparlanıp (İmam Mushafı) olarak toplanmıştır. 114 sure, 30 cüz ve 6666 ayetten oluşan Kur’an-ı Kerim Hz Osman döneminde ilk kez toparlanıp 5 kopya yapılarak İslam medeniyeti coğrafyasına dağıtılmıştır. Bunlar içinde en eski olanı Özbekistan’ın Taşkent şehrinde bulunmakta, bir başka orijinal Kur’an-ı Kerim kopyası ise Topkapı Müzesi’nde sergilenmektedir. İslam medeniyeti coğrafyası asırlardan beri bu kopyaları gözü gibi muhafaza etmektedir. Bugün Kur’an-ı Kerim üzerine çalışanlar geçmişte yazılan tefsirlerden yararlanmaktadır.

Gebze’de Kur’an ayı Ramazanda Hafızlık İcazet töreni

Kur’an ayı Ramazan ayında Beylikbağı Kur’an Kursu muhteşem bir Kur’an ziyafetiyle hafızlık eğitimini başarıyla tamamlayan 9 öğrenciye icazet töreni düzenleyecek. Gebze bölgesi ilk kez Hafızlık icazet törenine ev sahipliği yapacak. Gebze yarın kapalı Spor salonu tarihi bir ana ev sahipliği yapacak. Gebze Müftülüğüne bağlı Beylikbağı Kur’an Kursu’nda hafızlıklarını tamamlayan 9 Hafızın icazet töreni gerçekleşecek. Hafızlar, hafızlık icazet töreni dolayısıyla Türkiye’nin ünlü hafızlarından Kur’an ziyafeti gerçekleşecek. Törene Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Prof.Dr. Ali Erbaş, Kocaeli Müftüsü Mehmet Sönmezoğlu ve Gebze Müftüsü R.Şükrü Balkan’da birer konuşma yapacak. Türkiye’nin tanınmış hafızlarından 2007 Dünya Kur’an okuma birincisi hafız Hızır Özkök, 2008 Dünya Kur’an Okuma ikincisi Hafız Abdurrahman Bozan ve Hafız Ahmet Kayacı, Kapalı Spor salonuna gelip hafızlık icazet törenine katılanlara Kur’an okuyarak, Kur’an ziyafeti sunacaklar. Yarın saat 14.00-17.00 arasında kapalı spor salonunda gerçekleşecek tören uydudan Tüm dünyaya yayın yapan Çay TV tarafından canlı olarak yayınlanacak.

GELECEĞİN GEBZELİ ÜNLÜ KUR’AN HAFIZLARI

Gebze Beylikbağı Kuran Kursu’nda hafızlık eğitimini kısa sürede başarıyla tamamlayarak icazet almaya hak kazanan ünlü Kurra hafızlarımızın isimleri şöyle:

Zekeriya Kurt (Giresun)

Hamza Aydemir (Kars)

Fatih Bayram (Bayburt)

Sebahattin Acar (Sinop)

Burak Bayraktar (Trabzon)

Ömer Sami( Erzurum)

Hasan Ali Kurt (Erzurum)

Osman Taşel (Trabzon)

Abdülkadir Aman (Düzce)

 

Türk Milliyetçilerinin Cevaplaması Gereken Soru !..

Türk Milliyetçileri, tarihin yazdığı en büyük Türk Milliyetçilerinden biri hatta birincisi olan “Başbuğ” Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra iktidar olamadılar.
Bu nedenle günümüz Türk Milliyetçileri; “Türk Milliyetçilerinin niçin iktidar olamadıkları” sorusunu öncelikle cevaplamak zorundadır.

Böyle bir cevaplama yapılmadığı veya cevabın getireceği yüzleşmeden kaçınıldığı takdirde, Türk Milleti’nin geleceği daha bir zora atılmış olacaktır.

Buradaki “iktidar” sözcüğünden kasdımız, her sahada iktidar olarak uzun süreli ve kalıcı işler yapacak bir siyasi iktidarı gerçekleştirmektir.

Önce siyaseten iktidar olup, Türk Milletini ve devletini yaşatmak için gereğini yapmaya çalışmak, hayatın ve siyasetin doğasına aykırıdır. Onun için Türk insanı, yaşamın her alanında inisiyatif kullanacağı iktidarı, ele geçirmek zorundadır.

Türk Milliyetçilerinin yapacağı en önemli işlerden biri; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, herkes kendi derdine düşmüşken, Türk Milliyetçilerince verilen “İstiklal Mücadelesi” sayesinde kurulduğunu bunu unutmuş olan Türk Milletine anlatmalarıdır. Tabi kendileri bunun farkındaysa?

Bilmeliyiz ki; Türk Milliyetçileri, Atatürk’ün vefatından sonra kademe kademe her sahadan çekilmiş ve bu günkü tablo ortaya çıkmıştır.

Memleketimiz onca sıkıntı yaşarken, Türksüz bir dünya tasavvur edenler Anadolu içinde bu planlarını uygulamaya sokmuşken, Türk Milliyetçilerinin içinde bulunduğu durum çok düşündürücüdür.

Devleti kuran sen, milleti koruyan sen, vatan aşkıyla yanan sen, bayrağı dalgalandıran sen, vergiyi veren sen, askere giden sen, devletine hizmette kusur etmeyen sen ama iktidar olmaya gelince başkası !!! Bu Türk Milliyetçilerini hiç rahatsız etmiyor mu?

Türk Milliyetçilerinin, Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurduğunu, çoğunlukla yabancı kaynaklardan öğreniyoruz. En son hakkında CIA mensubu olduğuna dair tartışmalar olan Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Heath W. Lowry’nin editörlüğünü yaptığı “BİLİNMEYEN TÜRKLER” adlı kitap bunu bir kez daha gündeme taşıyor.

Bir Amerikalının veyahut herhangi bir Avrupalının yaptığını bizler niye yapamıyoruz?

Hal böyle olunca; Atatürk’ü ve Türk Milliyetçiliğini anlatmak, Türk Milletine yabancı olan tuhaf tiplere kalıyor.

Türk Milliyetçileri; teknoloji, turizm, tarım, hayvancılık, eğitim, din işleri, dış politika, enerji, madencilik, ulaştırma, bayındırlık vs. gibi konularda ne düşünüyor, ne istiyor, ne vaad ediyor, bunları kimle yapacak; kimsenin konuştuğu yok… Çoğunlukla nefis ve ikbal mücadelesi, gelde rahmetli Galip Erdem’e hak verme!

Kendisini Türk Milliyetçiliği vasfı ile tanımlayan Türk Aydınları, zaman zaman bir araya gelerek niçin tartışmıyorlar, konuşmuyorlar ve bir ses, bir nefes bekleyen Türk Milletine bunları yansıtmıyorlar?

Bu gün meydan; Türk Milliyetçilerinin devleti kurmak için verdiği; bağımsızlık mücadelesini köstekleyen, dönemin işgalci güçlerini destekleyen, İngiliz – Fransız – Yunan bayrağı salllayanlara kalmış durumda. Peki buna karşılık devleti kuran ve devletin sahibi olan Türk Milliyetçileri ne yapıyor?

Atatürk’ten bu yana her sahadan çekilişin sorumluları nerede? Veya nerelerde yanlışlık yapıldı? Bu gün içinde bulunan durumun sebepleri neler? Bunları hep birlikte cevaplamalıyız.

Unutmayalım ki; her alanda inisiyatif kullanabilecek gücü yani iktidarı yakalayamamış olanların siyasi iktidarı yakalaması mümkün değildir. Günümüzde düştüğümüz onca sıkıntıya rağmen, Türk Milletinin; Türk Milliyetçilerini çare olarak görmemesinin en büyük nedenlerinden biri budur.

Bu nedenle, bu gün kendisini her sahada Türk Milliyetçiliğinin temsilcisi olarak görenler; çaplarını, vizyonlarını, misyonlarını ve samimiyetlerini sorgulamalıdır. Onca kara propagandayı ve Bizans oyununu çözmekte acziyete düşmek, işin bir başka yönü!..

Kendisine Türk Milliyetçiliğini şiar edinmiş Türk Aydınları; kimseden korkmayarak ve çekinmeyerek, ikballerini ve nefislerini bir tarafa koyarak bütün Türk Dünyasını kapsayacak şekilde, bir kadro hareketine girişerek, Türk Milletine yeni bir diriliş şuuru kazandırmalı ve her sahada Türk Milletini ve de özellikle Türkiye’de Türk Milliyetçilerini iktidar yapmalıdır.

Aksi halde; Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk Milleti ve Türk’e dair ne varsa, onun bunun elinde bir oradan bir oraya savrulur durur.

Neredeyse sıfır imkanla Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmayı ve bu güne kadar geliştirerek ve güçlendirerek yaşatmayı başarmış olan Türk Milliyetçilerinin elinde, düne oranla bugün çok büyük imkanlar vardır. Yeter ki sorgulayalım ve yüzleşelim ve de cevaplamamız gereken sorulardan da kaçmayalım.

Aksi halde bu günkü tabloyla, sahibi olduğumuz devletin, vatanın ve milletin iktidarını ele alamayız ve üzülerek ifade edeyim ki; uzun bir süredir olduğu gibi güdülmeye devam ederiz.

Türk Milletinin mukadderatı önce Cenab-ı Allah’ın sonra da Türk Milliyetçisi olduğunu diliyle değil kalb-i samimiyetle söyleyen ve Türk Milliyetçisi gibi düşünen, yaşayan ve öyle de uygulayanların elindedir. İşte bize böyle bir Türk Milliyetçiliğinin iktidarı gerekmektedir.