24.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1075

12 Temmuz 2012 Perşembe; Antalya, Akseki, Değirmenlik Köyüne gitmek için yollardayız

 

12 Temmuz 2012 Perşembe sabahı oğlum Burak Bey, eşi Hatice kızımız, eşim Nursel Hanım ve kızım Zeynep Gökçen ile sabah kahvaltısını İzmit’teki evimizin balkonunda yaptık ve saat: 10:30 sularında otomobilimize binerek Antalya, Akseki, Değirmenlik Köyüne gitmek üzere hareket ettik.

Orada kızımız Hatice Hanımın ailesi yaşıyor. Nisan ayı gelince İstanbul’u bırakıp Değirmenlik Köyüne taşınır, Ekim ayında da İstanbul’a avdet ederler..

İzmit’te saat: 10:30’da  başlayan seyahatimiz, Alikahya, Kartepe, Sarımeşe, Maşukiye, Sapanca, Adapazarı, Yukarıkirazca, Ahmediye, Karacam, Doğançay, Nuriosmaniye, Dereköy, Bağlarbaşı, Alifuatpaşa, Teşvikiye, Turgutlu, Pamukova, Hayrettin, Mekece, Osmaneli, Selimiye, Bayırköy, Vezirhan, Bilecik, Ahmetpınar, Demirköy, Karaköy, Bozüyük, Boyra, Çukurhisar, Satılmışoğlu, Eskişehir, Kanlıpınar, Hamidiye, Mesudiye, Mahmudiye, Çifteler, Belpınar, Beyören, Kırkpınar, Gözeli Köyü, Emirdağ, Başkonak, Kemerkaya, Bolvadin, Çay, Yakasinek Beldesi, Doğancık Köyü, Yeşilçiftlik, Sultandağı, Çamözü Köyü, Akbaba Köyü, Ulupınar, Akşehir, Atakent, Doğrugöz, Argıthanı, Kapaklı, Ilgın, Geçitköy, Balkı, Aşağıçiğit, Çiftliközü Beldesi, Değiş Köyü, Yunuslar Köyü, Çukurağıl Köyü, Üçpınar, Sarıköy, Bayındır, Küçükavşar Köyü, Beyşehir, Bayafşar, Kavak Köyü,  Seydişehir, Taşağıl Köyü, Madenli Köyü, Süleymaniye Beldesi ve saat: 21:15’te ANTALYA – AKSEKİ – DEĞİRMENLİK KÖYÜ sapağında, 21:22’de de Fatma – Yunus Arslan’ın evinin önünde sona erdi.

Konya Yolu üzerindeki (Çay – Afyonkarahisar) İmalatçı Saadet Şekerlemeye uğradık. Saadet Şekerlemenin sahiplerine ilgi ve ikramları için teşekkür ediyorum.

Çay çıkışında yol kenarında bulunan Caminin şadırvanında serinlerken, camide de öğle namazlarımızı eda ettik..  Temiz, bakımlı ve huzur verici…

Yakasinek Beldesi Meyve Halinin önünde traktörün üstünde kızı ile birlikte kayısı satan yaşlı amcanın çay ikramı ve kaptanımız Burak Beyin yorgunluğunu atan çayın tadını her zaman hatırlayacağız..

Sakarya İlinden sonra karşıdan gelen 41 Plakalı araçla karşılaşmadık.. O kadar yol gittik 41 plakalı bir araç hariç olmak üzere bizi geçen araç da olmadı..  Afyon Sultandağı’nda korna çalarak bizi selamlayan 41 R 6945 plakalı Renault Megane sahibi hemşehrimize teşekkür ediyorum.

Akşehir içinde bir tur attık. Mizah dünyamızın bilgesi Nasrettin Hoca’mızı makamında ziyaret ettik. Dünyanın ortasını gördük. Hatta üzerine çıktık.

Çok yorulduk mu? Kafile üyelerimize de tek tek soruldu.. Yorulmamışız…

665 km gidip sağ salim hedefe ulaşmak ise gerçekten mutluluk verici ve yorgunluğu alıcı..  Rabbime binlerce şükürler olsun..

Değirmenlik Köyünde sıcak ve samimi kucaklaşma… Evin balkonunda ise Torosların dinlendiren serinliği..

Sevgili dünürüm bakalım bizim yüzümüzden kaç gün işinden olacaksın?…

 

 

Afyon Çay çıkışındaki güzel Cami ve şadırvanı

Afyon Çay çıkışındaki güzel Cami ve şadırvanı

Afyon Çay çıkışındaki güzel Cami ve şadırvanı

Afyon Çay çıkışındaki güzel Cami ve şadırvanı

Afyon Çay çıkışı İmalatçı Saadet Şekerleme’nin sahibi ile birlikte

Afyon Çay çıkışı İmalatçı Saadet Şekerleme’nin sahibi ile birlikte

Mizah dünyamızın bilgesi Nasrettin Hoca’mıza ait bilgi

Mizah dünyamızın bilgesi Nasrettin Hoca’mıza ait bilgi

Mizah dünyamızın bilgesi Nasrettin Hoca’mızı makamında

Mizah dünyamızın bilgesi Nasrettin Hoca’mızı makamında

Dünyanın ortası

Dünyanın ortası

Nasrettin Hoca’nın anıt mezarı

Nasrettin Hoca’nın anıt mezarı

Ahsen Okyar, Mizah dünyamızın bilgesi Nasrettin Hoca’mızı makamında

Ahsen Okyar, Mizah dünyamızın bilgesi Nasrettin Hoca’mızı makamında

Hocamıza da eşeğe ters binmek yakışır..

Hocamıza da eşeğe ters binmek yakışır..

12.07.2012 Saat:21:15 Ahsen Okyar Köy Giriş tabelası önünde

12.07.2012 Saat:21:15 Ahsen Okyar Köy Giriş tabelası önünde

Terazi Fitne…

 

Bir milletvekili, TBMM Başkanlığı’na dilekçe vererek Meclis binasında Cemevi açılmasını istemişti. Başkanlık, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan aldığı mütalaa üzerine dilekçe sâhibine olumsuz cevap verdi. Cevabı beğenmeyenler Türkiye’yi, yeni ve gereksiz bir tartışmanın içerisine itelediler.

TBMM Başkanlığının verdiği cevapta; ‘Alevilik yoktur. İbâdet etmek isteyen Müslüman, câmiye gider‘ anlamına gelecek ifâdeler bulunmamasına rağmen; cümlelere kışkırtıcı anlamlar yüklenmesi, asıl maksadın üzüm yemek değil, bağcı dövmek olduğu izlenimi veriyor. Hele;

Alevileri binlerce yıldır sizin ağababalarınız olan Muaviyeler, Yezitler, Yavuzlar bile Camiye sokamadı.’ Sözü, küçücük bir dumanın çıktığı zannedilen yerin, kasırga şeklinde alev-alev yanmakta olduğunu iddia etmektir.

 

Öncelikle belirtilmeli: Muaviye ve Yezid, hiçbir Müslüman’ın ağababası değildir. Bilinmektedir ki Türkiye’de çocuğuna Ali, Hasan, Hüseyin adını veren milyonlarca aile vardır da bir tek Muaviye ve Yezid ismine rastlanamaz.

Neden?

Alevi kardeşlerimizin Kerbela’daki acılarına saygıda kusur etmemek için…

İmbikten geçmiş millî nezâketin ürünü olan bu hassasiyet tabanlı saygıya, hakaretle karşılık verenler, keskin sirke misâli, kendilerine de içerisinde bulundukları topluma da zarar verirler.

Yavuz Sultan Selim Han; yalnızca Türklerin değil, bütün dünyanın hayran kaldığı iftiharımızdır.

O; Şiilerle-Alevilerle değil, iç karışıklıklar çıkartarak Osmanlı Devleti’ni zayıflatmak isteyen Şah İsmail ile mücâdele etmiştir. Hayatı, bu mücâdele ile geçmiş değildir. Tahtı devraldığında, 2.375.000 Km2 olan Osmanlı topraklarını, 6.557.000 Km.2‘ye yükseltmiştir. Bu büyük başarıyı 8 sene içerisinde gerçekleştirmiştir.

Yavuz Sultan Selim Han’ın, oğlu Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından yaptırılan türbesinin tavanında; Hz. Muhammed (sav) Efendimizin ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimizin isimleri yazılıdır.

Hiddetlerini frenleyemeyenler, hiddetin oluşturduğu şiddetli ateş sebebiyle, beş vakit namazını kılan Alevilerin bulunduğunu da unutmuş görünüyorlar. Onları câmilere yönlendiren, Emevi ırkçıları Muaviye ve Yezid değil, kalplerindeki takvâdır.

Alevilik İslamiyet’in zenginliğidir.’ Sözünden rahatsız olanlar da fitne ateşine develerle odun taşıdılar. Milletvekiline ve odunculara en güzel cevabı, Türk Halk Müziği Ses Sanatkârı Sabahat Akkiraz vermiştir. Umulur ki havanda su dövmeye teşebbüs eden de, onun ‘hınk deyicileri’ de gerekli dersi almışlar, gerçeği öğrenmişlerdir.

Ülkemizde; Alevi-Sünni gruplar arasında yıllarca fitne tohumları ekilmiş, bilerek veya bilmeyerek bu tohumlar beslenmiş ve yeşertilmiştir. Artık işin farkına varmak, fitneye âlet olmamak, tahriklere kapılmamak, oyuna gelmemek için dikkatli davranmak mecburiyetindeyiz.

Alevilik de Sünnilik de ülkemizin gerçeğidir. Bu gerçeği yok saymak da yok etmeye çalışmak da hem doğru değildir, hem de mümkün değildir.

Aleviliği; sâdece Alevi anne-babadan dünyada geldiği için kabullenenler, kendilerine de, vazgeçilmez-ayrılmaz parçası oldukları Türk milletine de zarar verirler. Bu söz; Sünni anne-babadan dünyaya geldiği için Sünni olduğunu zannedenler için de geçerlidir. Okumadan- anlamadan-bilmeden feveran etmek câhillikten kaynaklanır. Her şeyden önce ve herkesten çok kendilerinin Hazret-i Ali’nin yolunda olduğunu iddia edenler; ‘İlmin kapısı‘ olduğuna inandığımız Hazret-i Ali Efendimiz’i tanıyıp-öğrenip cehâletten kurtulmalıdırlar.

Hiçbir Türk, bedeniyle ve eliyle Hz. Ali ile Muaviye arasındaki savaşa katılmadı, karışmadı. Çünkü o tarihte Türkler henüz İslamiyet’i kabul etmiş değildiler. Savaşın hesabının bizlerden sorulması, ayıbının bizlere yüklenmesi akıl ve mantık dışıdır.

Gerçekleri bilmeli, hiddetimizle ve dilimizle o savaşı yeniden başlatmaya teşebbüs etmekten kaçınmalıyız.

Huzur bundadır, güç bundadır, yarınlara güvenle bakmak bundadır.

 

 

 

Şehit Deniz Özdemir’in Öğrettikleri

Mübarek Ramazan ayına girmiş bulunuyoruz. Ramazanınızı tebrik ediyor; ülkemiz, Türk Milleti, Türk ve İslam Alemi için hayırlara vesile olmasını Allah’tan diliyoruz.Yaşadığımız bu mübarek günlerde Vatan, Bayrak ve Türk Devletinin bölünmez bütünlüğü için canını feda ederek şehitlik mertebesine ulaşmış asker, güvenlik görevlisi ve korucularımızı da saygı ve rahmetle anıyoruz.

Geçenlerde iki şehidimizi toprağa vermiştik. Bunlardan Şehit Uzman Çavuş C.Deniz Özdemir gaziler yurdu Gaziantep’te, aynı gün Piyade Uzm.Çavuş Hasan Erzi‘de Osmaniye’nin Issızca köyünde vatan toprağına verildiler.

Şehit Uzman Çavuş Deniz Özdemir’in sosyal paylaşım sitesinde yazdığı satırlar tekrar tekrar okunup düşünülmesi gereken satırlardır. Bu satırlar herkese birer ders niteliğindedir. Terörle hem mücadele ve hem de müzakere yapılamayacağını, açılım adı altında gayri ciddi taviz ve sözde çözümler ve çelişkilerle dolu politika izleyenlerin nasıl tarihi bir yanlış içinde olduklarını haykıran bu aziz şehidimize Allah’tan rahmet diliyoruz.

Vatanı, bayrağı, ülkesinin birlik ve bütünlüğü için toprağa düşen bu genç insanımız ve diğerleri, şehitlik gibi yüksek bir mertebeye ulaşmışlardır. Şehitlerimize çok şey borçlu olduğumuzu, onların yüzü hürmetine ve onların sayesinde ayakta durabildiğimizi ve varlığımızı koruyabildiğimizi biliyoruz. Onların aileleri, eş ve çocukları da Türk Milletine emanettir.

Şehit evindeki üzüntüyü paylaşmak yerine 50-60 metre ileride bir ilkokulun bahçesinde düğün yapanların vurdumduymazlığı, saygısızlığı, hassasiyet eksikliği kabul edilebilecek bir şey değildir. İnsanî, milli ve dini değerlerimizden bu ölçüde uzaklaşmış, bize yabancılaşmış olanlardan ancak utanç duyarız.

Şehit Deniz Özdemir’in sosyal paylaşım sitesine yazdıkları şöyledir:

“Susuşumuz merminin namluda duruşu gibidir.” “Benim ödediğim vergilerle, lüks arabalarla gezip benim ölmeme göz kapatıp öldürmeme izin vermeyen zevatlar artık uyanın.Sen rahat uyuyasın diye sırtımda 40 kg yük, aklımda vatanım, dağlarda geziyorum.”

Sırtında kilolarca yük ve teçhizat ile vatan görevini yılmadan ve şerefle yapan dıştan kumandalı ırkçı ve bölücü terörist ve işbirlikçilerine karşı yürütülen ihanete karşı görev yapanlar, bu ülkenin en değerli varlıklarıdır.  Onlara imrenmemek ve saygı duymamak mümkün mü?

Suriye’den sığınmacıların sayısı 43.000’e çıkmıştır. Yangın çıkaranlar ve polise saldıranlar iade edilmelidir.  4.000 civarında Suriye Türkmeni ülkemize sığınmış, bunların yarısı da öğrendiğimize göre akrabalarının yanına sığınmıştır. 1500 civarında Türkmen’in Esad güçleri tarafından şehit edildiği ifade edilmektedir. Şam’da bombalanan mahallelerde yarı yarıya Türk nüfus yaşamaktadır.

Türkiye olarak üstünde durmamız gereken nokta, rejim değiştikten sonra Türkmenlerin statülerinin ne olacağıdır. Biz güdümlü politika izlediğimizden sadece ABD, Rusya, Çin ve AB’nin görüşlerini tartışıyoruz. Oysa Barzani Suriye’nin kuzeyinde Batı kürdistan’ın yolunu açıyor. Türkiye Türkmenlerle daha yakından ilgilenmeli ve Irak’taki yanlışlara düşülmemelidir. Suriye’de rejim yıkıldıktan sonra çıkabilecek Nasturi – Sünni çatışmalarında hedef Türkmenlerdir. Asi Nehri boyunca yerleşmiş Türk köylerine sahip çıkılmalıdır. Daha da önemlisi basın ve TV’ler olayların içinde yaşamış olanların görüşlerine yer vermelidirler.

Gurabahane-i Laklakan Bakanlığı – 2

0

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin “Milli” ünvanına mazhar iki Bakanlığı var; Milli Savunma ve Milli Eğitim. Millilikte amaç; her iki Bakanlığın, Milletin tamamını kucaklayacak Milli politikaları takip etmesi şartından başka ne olabilir?

Maalesef her iki Bakanlık zaman zaman başka mecralara sapan politikalara alet edildiklerinden Ordu ihtilallerin, Milli Eğitim ise fikir anarşisinin anaforundan kendini kurtaramıyor.

AKP iktidarına kadar geçen sürede Milli Eğitim Bakanlığında Bakanlık yapanların görev süresi ortalama 11 aydı. AKP iktidarıyla birlikte bu süre iki katına çıksa da, aynı iktidar döneminde bazı bakanlıklarda hiç değişiklik yapılmazken Milli Eğitimde dört Bakan değişikliği yapılması Bakanlığın kurumsallaşmadığının ve Milli bir politika takip etmediğinin göstergesidir.

Kurumsallaşma; kurumların faaliyetlerini, kişilerin varlığına bağlı kalmadan sürdürebilmesini sağlayan bir yapıya kavuşmasıdır.

Kurumsallaşan yapılarda hizmetle ilgili hedefler, yol ve yöntemler, ilke ve esaslar bellidir. Kişilerin keyfiyetine göre değişim göstermez.

Kurumsallaşan yapılarda kurumsal hafıza ve kurumsal kültür oluşur. Bu yapılarda görev alanlar kurumun hafızasından ve kültüründen değerlenerek, o yapıya değer katarlar.

Söz konusu kurum Milli Eğitim Bakanlığı olunca kurumsallaşma yani işin kişilerin keyfiyetine göre değil, bir ülkenin Milli Mefkûresine ve evrensel doğrulara göre yürütülmesi milletin beka sorunu haline gelir.

Bu gerçeğe rağmen Milli Eğitim Bakanlığı, iktidarlara göre vaziyet almanın çok ötesinde, Bakanın keyfiyetine göre tanzim edilmekten kurtulamadı.

Eskiden üst düzey Bakanlık yöneticileriyle hal hatır ettiğimizde, işlerin iyi gitmediğine dair sızlanmalarımıza;” ne yapalım Bakan eğitmekten iş yapmaya vakit bulamıyoruz” diye nükte yaparlardı. Bu nükte dahi Cumhuriyet tarihi boyunca Bakanlıkta oluşan kurumsallaşmanın, kurumsal hafıza ve kültürün bir göstergesiydi.

AKP iktidarının atadığı her Bakan, bir öncekinin yaptıklarını sildi ve kötüledi. Son Bakanımız sayesinde, Bakanlığın kurumsal kültürü ve hafızası çöktü, çökertildi. Çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameyle Bakanlık Bürokratlarının tamamı havuza alındı.

Arif Nihat Asya’nın Bayrak şiirini ders kitaplarından çıkarılması kararını alan Bakanlığın beyni Talim ve Terbiye Kurulu ve hafızası böyle bir yıkıntının ürünüdür. Milli Eğitimin Milli politikalarına hâkim olmayanlar, en insancıl ve en hümanist yaklaşımla “Bakanlığı, Gurabahane-i Laklakan Bakanlığı” sandılar…

Bakanlığın Bayrak şiirini ders kitaplarından çıkarmasının altında- açıkladıklarından başka niyetleri yoksa -;derste okunan şiirin açıklamasıyla birlikte şairin eserlerinin ve felsefesinin anlatıldığını eğitimle biraz alakası olan herkes bilir ama iktisatçılar ve işletmeciler eğitim işine soyununca yaptıkları topyekûn yıkımın adına “yeniden yapılandırma” derler.

Çocukların bu şiiri gerçek anlamıyla anlamasını sağlamak eğitimin ve eğitimcilerin vazifesidir. Arif Nihat Asya’yı, genç nesle tanıtmak Bakanlığın görevidir. Bu tanıtmada toprak olmuş merhumun bir menfaati yoktur. Esas menfaat halkındır, halktan bu iyiliği sakınmak milletin geleceğini tehlikeye atmaktır.

Millet AKP iktidarını panzehir olarak içti. İçinde millilik unsurları barındıran bir şiire tahammülsüzlük, Milletin sevgisini ve sadakatini sınamaktır ve bu millet kör âşık değildir.

Başlayan her şey biter, her taze bayatlar, her yeni eskir ve oyun bitip ışıklar yandığında; “Kuran-ı Kerim ve Siyeri Nebi” dersi ile mest olan seçmen görür maşukun ne yaptığını! Sayın Bakanın bu tasarrufuna sadece ‘millici’ oluşumların tepki vermesi; vatan, bayrak gibi değerlerimizi canından aziz bilen iktidar yanlısı kesimlerin en küçük bir özeleştiri yapmayıp suskun kalması insana acı ve hüzün veriyor.

Üç kuruşluk dünya hayatı için suskun kalıp Sakarya’yı terk edenlere(!) Necip Fazıl Üstadımız şöyle sesleniyor;

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

Kafdağı’nı assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

Sakarya; saf çocuğu, masum Anadolu’nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

Umarım, Sakarya şiiri de içinde barındırdığı şoven ve ithamcı öğelerden dolayı kitaplardan çıkarılmaz!

Bayrak şiirinin daha önce ders kitaplarından çıkaranlara Arif Nihat Asya Hocamız; “Elleri kırılsın” demişti.

Bu gün yapılanlara ise Peygamber Efendimiz için yazdığı “Naat’ı Şerif’inde” şu cevabı veriyor;

Beşiğin, yurdun, yuvan
Mekke’de bunalırsan;
Medine’ye göçerdin…
Biz,
Bu dünyadan nereye
Göçelim ya Muhammed!
Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet
Altın devrini yaşıyor…
Diller, sayfalar, satırlar
“Ebu Leheb öldü” diyorlar;
Ebu Leheb ölmedi ya Muhammed!

Ebu cehil; kıta’lar dolaşıyor…

Neler duydu şu dünyada
Mevlidine hayran kulaklarımız; (son)

 

 

 

 

 

Bira Meselesinden Din Derslerine

 

Türkiye’nin ve Türklerin başına musallat olmuş tarihi meselelerden biri de din istismarıdır.

Din; Türk toplumunun siyasal ve sosyal yaşamında en önemli faktördür. Bu doğal karşılanabilecek bir durumdur. Çünkü aynı şey diğer dinlere mensup topluluklar ve bu toplulukların oluşturduğu devletler içinde geçerlidir.

Önemli olan dini hükümleri objektif ve samimi bir şekilde hayata geçirmek ve dini duyguları suistimal etmemektir. Ancak bu ülkemizde tarih boyunca hep aksine olmuş ve din istismar edilmiştir.

Bunun en son örneği de benim yaşamımın merkezi olan ve Türk – İslam Dünyası için mukaddes bir yer olarak kabul edilen, İstanbul’un güzel ilçesi Eyüp’tür.

Eyüp, 1994’ten bu yana siyasette, kendine İslamı referans alan bir yerel yönetim anlayışı tarafından yönetilmektedir.

Bira tartışmalarına konu olan Bilgi Üniversitesi’nin Silahtarağa Kampüsü; İslamcı Eyüp Belediyesi’nin kararı ile küreselci anlayışın karargahlarından biri olan Bilgi Üniversitesi’ne bila bedel verilmiştir.

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusudur! Eyüplünün hakkı olan ve kamunun hizmetine sunulması gereken, pırlanta değerindeki bir arazi, İslam’a ve Türk’e karşı her türlü haince planlar içinde olan küreselcilere peşkeş çekiliyor ondan sonra da bira üzerinden fırtınalar koparılıyor. Başka ne bekliyordunuz?

Eyüp’te daha buna birçok örnek gösterilebilir. Maalesef bira olayında olduğu gibi yine semtimizi şereflendiren muhterem zatlar üzerinden, Eyüp ve Müslüman Türk halkı aldatılmaya ve kandırılmaya çalışılıyor.

Bu Eyüp’te 1990’ların başında denenmiş bir yöntemdir. O tarihte “Eyüp – Eyüp Sultan” ve “Eyüp Lisesi – Eyüp Sultan Lisesi” tartışmaları çıkartarak halkın kafasını karıştırıp iktidar olmayı başarmışlardır. Ancak Anayasa’yı değiştirecek gücü ellerine geçirmelerine rağmen mütedeyyin Eyüplüleri, ilçenin adını “Eyüp Sultan” yapacağız diye söz verdikleri halde uyutmuşlar hatta belediyenin adını kanun hilafına çöp kamyonlarında ve konteynerlerinde “Eyüp Sultan Belediyesi” yaparak oyalamışlardır. Ancak Eyüp halkı ne yazık ki; zokadaki bu yemi bugüne kadar yutmuştur.

Şimdi adama sormazlar mı, bu araziyi bunlara verirken din ve Eyüp semtinin mukaddesliği aklınıza gelmiyor muydu diye?

Buradan yola çıktıktan sonra, gelelim soyadı kanunu ile birlikte Abdülbaki Gölpınarlı adı ile tanıdığımız Muallim Abdülbaki’nin; Mustafa Kemal önderliğindeki Türkiye’de, 1927 – 1931 yılları arasında ilkokul ile köy mekteplerinin 3, 4 ve 5. sınıflarında okutulan “DİN DERSLERİ” kitaplarına…

Bu kitaplar Kaynak Yayınları’nın arasında çıktı. Alıp okumanızı ve çocuklarınıza okutmanızı tavsiye ederim.

Vaktin din dersleri programlarında yer alan talimatlar ise kanaatimce pek mühimdir. Bu talimatlarda; din derslerinde, yalnızca tarihi hakikatlerin söyleneceği, aslı olmayan mucize ve menkibelerden bahsolunamayacağı, din ve dünya işleri arasındaki çizginin objektif olarak çizileceği, İslamiyette ruhban sınıfının bulunmadığı, dini imanla birlikte milli imana bağlılığın işleneceği, vatan ve millet sevgisine, aklın ve bilimin yol göstericiliğine, bağnazlığın ve hurafenin red edileceğine, kardeşlik – eşitlik – hoşgörü – elbirliği – toplumculuk – dayanışma ve temizlik gibi değerlere dikkat çekileceği vurgulanmıştır.

İşte Atatürk’ün, Cumhuriyet ve insan yetiştirme anlayışının genel çizgileri bunlardır. Ve din derslerinde çocuklarımıza bunlar öğretilmiştir.

Ancak dış güçlerin tesiri ile zamanla din işleri bu rotadan çıkmış ve maalesef günümüzde yaşayan ve dinin esasları ile pek de ilgili olmayan ancak dini referansla hareket ettiğini söyleyen bir insan tipi zuhur etmiştir.

Günümüzde bu insan tipi sosyal ve siyasal yaşama yön vermektedir.

Bu gün bira, dün başörtüsü ve benzerleri üzerinden yürütülen tartışmalar, % 99 aynı müştereğe sahip Türk halkını ayrıştırma ve ötekileştirme amacı gütmektedir.

Onun için bira meselesi ile dini anlama ve yaşama arasında çok büyük bir bağ vardır. Allah bizi dinini anlayanlardan ve yaşayanlardan eylesin…

 

 

Rahmet, Mağfiret ve Bereket Ayı Ramazan

Mübarek Ramazan ayına tekrar kavuşmanın sevinç ve mutluluğunu yaşıyoruz. Üç aylar mevsimine girdiğimiz ilk günden bu yana her gün “Allah’ım! Recep ve Şabanı bize mübarek kıl ve bizi Ramazana yetiştir” (Ahmed, I/259)diye dua ede ede hasretini çektiğimiz şehr-i Ramazan’a ulaştık çok şükür.

Recep, Şaban ayları ve bu aylar içinde bulunan Regaip,Mirac ve Berat geceleriyle Peygamberimiz (s.a.s.)’in“ümmetimin ayıdır”(Aclûnî, Keşfü’l-Hafa, I/423) buyurduğu Ramazan’a hazırlanan mü’minler,  nihayet “evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennem ateşinden kurtuluş” (Tergib, II, 94-95) olan rahmet ayı Ramazan’a kavuşmuş bulunuyorlar.

Ramazan-ı Şerif, mübarek bir zaman dilimi, çok faziletli ve bereketli bir aydır. Bu ayda yapılan ibadet ve hasenata diğer zamanlara göre daha fazla çok sevap verilir ve günahlar affedilir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Ramazan ayının önemi hakkında şöyle buyurmuştur: “Ramazan girdiğinde cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur.” (Buharî, Savm, 5)

Ramazan ayının diğer aylardan daha üstün ve faziletli olmasının belli başlı sebeplerini şu şekilde özetleyebiliriz:

Ramazan Kur’an ayıdır; çünkü hidayet rehberi Kur’an-ı Kerim bu ayda indirilmiştir. Nitekim Yüce Allah: “Ramazan ayı; insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği aydır” (Bakara, 2/185) buyurmaktadır.

Ramazan-ı Şerif, İslâm’ın beş temel esasından birisi olan oruç ibadetinin (Buharî, İman, 1)yerine getirildiği oruç ayıdır.   Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:“…Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin…”(Bakara, 2/185)

Yüce Allah’ın en büyük mucizesi olan Kur’an-ı Kerim’in Hz. Peygamber (s.a.s.)’e indirilmeye başlandığı,“bin aydan daha hayırlı”olduğu bildirilen (Kadr, 97/1,3)Kadir Gecesi bu aydadır.

Ramazan ayı mü’minler için bir af ve bağışlanma ayıdır. Yüce Allah’ın rahmet ve mağfireti mü’min kullarının üzerine sağnak sağnak yağar, onları günah kirlerinden arındırır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bu mübarek ayın rahmetine, mağfiretine ve affına nail olmak için yapmamız gerekenleri şöyle açıklıyor: “Her kim Ramazan ayının faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek, Ramazan’ı ibadetle ihya ederse, geçmiş günahları bağışlanır.”(Buhari, İman, 37; Müslim, Salatü’l-Müsafirîn, 13)

Ramazan yardımlaşma, paylaşma ve hayır ayıdır. Bu rahmet ve bereket ayında Yüce Allah’ın sayısız lütuf ve ihsanına nail olan mü’minler, “…Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap…”(Kasas, 28/77)buyruğuna uyarak, ellerindeki imkanları ihtiyaç sahipleriyle paylaşırlar. Bu ayda daha fazla hayır ve hasenatta bulunurlar, bol bol sadaka verirler, iftar sofralarında din kardeşlerine de yer verirler. Zengin Müslümanlar, Ramazan ayına mahsus sadaka-ı fıtırların yanı sıra zekâtlarını da bu ayda vermeye gayret ederler. Çünkü Allah Resûlü (s.a.s.), Ramazan ayında verilen sadakaların daha faziletli olduğunu haber vermiştir. (Tirmizî, Zekât, 28)

Ramazan ayının kıymetini bilmeli, bu mübarek ayı büyük bir fırsat olarak görmeli, böylece daha fazla sevap işlemeli ve günahlardan sakınmalıyız.Resûlullah (s.a.s.), Ramazan ayının kıymetini şöyle açıklıyor: “Eğer insanlar, Ramazan-ı Şerîf’in ne olduğunu lâyıkıyla bilselerdi, senenin tamamının Ramazan olmasını arzu ederlerdi.”(İbn-i Huzeyme, Sahîh, III, 190)Ramazanı değerlendirmenin önemi hakkında daşöyle buyurmuştur: “Cebrail (a.s.) bana göründü ve ‘Ramazan’a erişip de günahları affedilmeyen kimse rahmetten uzak olsun’ dedi. Ben de ‘âmin’ dedim.”(Tirmizî, Daavât, 100)

O halde mübarek Ramazan’ın feyz ve bereketinden gereği gibi istifade ederek günahlarımızdan kurtulmanın gayreti içinde olmalıyız. Bunun için; Kur’an-ı Kerim kıraati, tevbe-i istiğfâr, dua, zikir ve tesbihat ile meşgul olmalı; tuttuğumuz oruçla nefsimizi dizginleyerek günah işlemekten sakınmalı; Allah’ın rızasını kazandıracak salih ameller işlemeli, imkânlar ölçüsünde hayır ve hasenatta bulunmalı, fakir fukarayı gözeterek hayır dualarını almalı, oruçlu mü’min kardeşlerimize iftar ettirmeli, akraba ve komşularımıza ikramlarda bulunmalıyız.Diyanet İşleri Başkanlığımız bu seneki Ramazan ayının ana temasını “Selam” olarak belirlemiştir.Aramızdaki sevgi, saygı ve kardeşliğimizi pekiştirmek için “selamı yaymaya” özel bir önem vermeliyiz.

Bu vesileyle tüm okuyucularımızın mübarek Ramazan-ı Şerifini tebrik ediyor; ilimiz, ülkemiz ve tüm İslâm âlemi için hayırlara vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

NLP Eğitimi Aldım mı?

“Aslında ZOR Değil”  isimli birinci kitabımızı okuyan bir sevgili dostumuz, bir öğretmen hanımefendi, önce bize takdir ve tebriklerini ileten mesajını gönderdi.  Cevap verdim, teşekkürlerimi ilettim ve iyi dileklerimi sundum.

Ve ondan ikinci bir mesaj aldım, yine nazik iltifatları, teşekkür ifadeleri ile birlikte bir iki sual de vardı? Öncelikle benim “NLP” eğitimi alıp almadığımı merak ediyordu. Kendisinin de böyle bir eğitim alma arzusunu belirtiyor ve önerilerimizi soruyordu.

Belli ki, ya da tahmin ediyorum ki; “Aslında ZOR Değil” isimli kitabımızda kullandığımız ifade rahatlığından, özgürlüğünden, belki akıcılığından olsa gerek benim de böyle bir eğitim almış olabileceğimi düşünüyor ve öneriler bekliyordu.

İşte ona cevap vermek üzere yazmaya başladım. Ve şu notları sıraladım.

Daha üç-beş yıl öncesine kadar hiç bilmediğim ve o zamanlar yeni aşina olduğum, NLP kavramı ile ilgili olarak yeni baştan bir değerlendirme yaptım.

Ben ve NLP eğitimi!.. hayır hayır, ama belki de evet!.. .

Hayır, böyle bir eğitim almadım. Daha doğrusu bununla ilgili özel bir eğitim almadım.

Çocukluğumdan gençliğime bütün yaşamımı şöyle bir göz önüne getirdiğimde; gerek aile ortamında, gerekse ilk eğitim yılarında doğal olarak bu kavramla yüklendiğimi fark ettim. 

Çevre ilişkilerim, aile içi davranışlar, ilk okulda bulunduğum ortam, öğretmenlerim ve arkadaşlarım. Sonra Ortaokul ve Lise yılları, buralardaki ilişkiler, hepsi hepsi bir bir gözlerimin önünden geçti.

Öncelikle aileden başlarsam, bizim ilişkilerimiz, tamamen özlü bir sevgi ve saygıya dayalı seviyeli ilişkilerdi.

Hiyerarşi vardı, ama otoriter baskısı yoktu. Haminnem, babaannem, bir Osmanlı Hanımağası olan evimizin büyüğü; Hanife SOFRACIOĞLU!… Kimse onun adını bilmez söylemezdi, o akrabaların,  komşuların,  herkesin HAMİNNESİ idi. ..

Eşi, bir Osmanlı bürokratı olan Dedem, Mehmet SOFRACIOĞLU’nu ben göremedim, ama onu Babam Mehmet SOFRACIOĞLU da görememişti, 1909 senesinde Babam doğmadan 40 gün önce Kaymakam Vekili iken evinin inşaatı başında bir böcek sokması sonucu rahatsızlanmış ve 40 kilometre uzaktaki Amerikan Kolejlerine  Doktora YAYLI  ATARABASI ile götürülmek isterken yolda  vefat etmişti.     

Haminnemin, tek bir gün kızıp bağırdığını, sağa sola emirler verdiğini, hatta yüksek sesle konuştuğunu veya güldüğünü de hatırlamıyorum. Sonradan yorumluyorum ki onun istekleri davranışlarından okunur gözlerinden anlaşılırdı. Belki o da aykırı bir talepte bulunmazdı. Adeta sessiz komutları vardı.  İlişkilerde  sevgi vardı, saygı vardı.

Buna rağmen, bu otoriter görüntüye rağmen, kimse ondan korkmaz aksine ona güvenirdi. Sevecen kucaklayan bir otoriteydi diyebilirim.  Hem aile içinde hem de akraba ve komşularda bütün Mecitözü’nde aynı sevgi ve saygıya sahipti.

Bizler aile içinde, hiç çekinmedik, serbest büyüdük, istediğimiz hep söyledik, ama herhalde yanlış bir şeyler de hiç söylemedik. Kimse bunu yapmadı. Şimdi anlıyorum ki Aile içi ilişkilerden başlayan sonra çevreye ve okula da yayılan doğal bir NLP kurallar ortamı vardı.

“Aslında ZOR Değil” de biz nebze değinmiştim. Daha 4-5 yaşlarında iken, o zamanlar, Evleri gezerek okula kayıt yapan öğretmenle birlikte; ev,  ev bütün Mecitözü’nü dolaşmış bazen koca bir çanta, bazen bir defter taşımıştım. O yıl İlkokula Öğrenci Kayıtlarını, Erol Öğretmenle birlikte yapmıştık…

Ve Erol Öğretmeni sevdiğim için de (5)  yaşında Okula Kayıtsız başlamıştım. Ve bitirme sınavlarında DİPLOMA ALABİLMEM İÇİN doğum tarihim 1942’den 1939’a yükseltilmişti.

Çocukluk hayatımdaki en büyük heyecandı. Hatırlıyorum; YAZI dersimizin SINAVI idi Hademe sınıfa girdi Öğretmene bir şeyler söyledi ve beni alarak Hükümet Binasına götürdü. Girdiğimiz odada Babamı görünceye kadar çok heyecanlandığımı ve korktuğumu söyleyebilirim. İşte ilk ve tek korkumdu.  Sonra beklediğimiz başkalarının konuştuğunu ve okula geri gönderildiğimi anımsıyorum. Neyse ki Yarım Bırakıp gittiğimi YAZI Sınavı Kağıdımı öğretmen almış ve Tam Not vermişti. İlkokulu bitirdim, ama maalesef (9) yaşında değil de, birkaç saat önce ve  bir günde büyüdüğüm (12) yaşında bitirmiştim.

Burada şunun belirtmek isterim; benim çocukluğumda, hatta bizim neslin çocukluğunda NLP Kavramları DOĞAL bir ORTAM olarak bizim çevremizde, yaşantımızın her köşesinde idi.

Burada hemen bir anımdan da söz etmek istiyorum; Okula ilk başladığım gün bütün olumlu şartlara ve bütün isteğime rağmen, O ilk gün okula Babamla gittiğimi hatırlıyorum.

Hatta hiç gözümün önünden hiç gitmez, babam biraz iri bir insandı ve o birinci sınıftaki daracık okul sıramıza bir türlü girememişti de ayaklarını şöyle yana dışarıya uzatmıştı, işte tek bu sahneyi iyi hatırlıyorum. Sonrasını ise ben Akbank’a Müfettiş Olduktan sonra gururla beni ziyarete gelen Ahmet Öğretmenim Teftiş Kurulu Reisimize anlatmıştı.  

AKBANK Merkezde, Refakat Müfettişliği Görevinde iken bir gün Teftiş Kurulu Başkanımız Sevgili Kenan Temeller beni çağırmıştı. Onun odasına her girişte temkinli olmaya çalışırdık. Kendisini çok severdik. O da aslında babacan biriydi ama iş konusunda hiç taviz vermeyen sert bir tavrı vardı ve ondan çekinirdik.  Banka ve İş söz konusu olduğu zaman her şeyi unutur ve çok ciddileşirdi. Sertleşirdi..

Kenan Beyin odasına biraz da çekinerek girdiğimde bana arkası dönük oturan birisini fark ettim. Kenan Bey söze başladı;

  • Gel bakalım Doğan dedi.. Şöyle otur bakıyım. Ve gülümsüyordu. Hiç alışık olamadığımız bir karşılamaydı. Gösterdiği Sandalyenin başına geçtim ve oturmadan .
  • Buyurun efendim. Dedim ve fark ettim. O anda Kenan Bey de eliyle bu misafiri gösterip soruyordu.
  • Bak bakalım, tanıdın mı?
  • Tanıdım efendim. Dedim ve hemen eline sarıldım, saygıyla öptüm.. Bu benim İlkokuldan ikinci öğretmenim AHMET HOCAMIZDI. Babamın çok iyi bir arkadaşı idi. Bizim de çok sevdiğimiz, çok muhterem bir insandı., Kısa nezaket cümlelerinden sonra Kenan Beyin tekrar İşaretiyle oturdum.
  • Hocam Hoş Geldiniz, Nasılsınız Efendim, dedim. Gelişini anlattı. Benimle iftihar ettiğini söyledi, daha önce Kenan Beye de anlatmış olmalı ki birbirlerini tasdik ettiler.. Ve işte orada anlattı Ahmet HOCA;

OKULA BAŞLADIĞIM İLK GÜNÜ YUKARIDA ANLATMIŞTIM. BABAM SIRADA RAHAT OTURAMAMIŞTI DA AYAKLARINI DIŞARIYA UZATMIŞTI.

İşte o gün İkinci derse girmeden önce Babama diyorum ki; TAMAM BABA SEN GİT!..

Ve ikinci ders üçüncü ders derken ÖĞLE PAYDOSU:.. Tabii o zamanlar öyle çift tedrisat filan yok, öğlende 1-1,5 saat ara var, eve geliyorsun, yemek yiyor ve öğleden sonra tekrar okula gidiyorsun.  Bu rutin iş aynen yapılmış ve…

Ve; ondan sonrasını Ahmet Hocam anlatıyor; Akşam Paydosta tekrar eve geldiğimizde, geciken akşam yemeği için oldukça telaşlanmış, acele etmişim…

Çabuk, çabuk olun… Ve Yemeğe oturmuşuz. Yemek bittiğinde alelacele kalkıp, çantamı kapmış ve tekrar sokağa fırlamışım.. 

  • Dur bakalım Nereye Gidiyorsun filan demişler, ama nafile bir süre koşmuşum ve arkama dönerek,
  • OKULA OKULA diye bağırmışım. Gülmüşler, koşup beni durdurmuşlar, açıklamışlar,
  • Oğlum, Her Yemekten Sonra Okula Gidilmez!.. Sadece ÖĞLE YEMEĞİNDEN Sonra gidilir, Akşam Gidilmez. Anladın mı?
  • Bana ne Bana ne.. Ben gitmek istiyorum.

Ve Reisle birlikte yeniden gülüyorduk. Ahmet Hoca tekrarladı.

  • İşte dedi, Reis Bey, İlk gün Sabah Okula Babası ile giden iik derste babasını bırakmayan ama sonra gece de okula gitmek isteyen Çalışkan Öğrencim BU: Bu işte Doğan… Hep birlikte gülmüştük.

İşte Böyle, Ne Evde, Ne İlkokul dahil okullarda, hatta ne de İŞYERİNDE.. Hemen hemen hiç olumsuz davranışlarımız olmamıştı.

Ne aile içi ilişkilerde, ne de okul ve arkadaş ilişkilerimizde içine kapanık, çekingen, silik bireyler olmadık.  Ve bütün bunların sonunda hiçbir zaman da umutsuzluğa kapılmadık.

Hayallerimiz ve hedeflerimiz hep oldu ama umutsuzluğumuz hiç olmadı.

Şu örneği hayatımın bir ANAYASASI olarak herkese anlatmak isterim;

Önce Vehbi KOÇ’u tanıdım, her Anadolu insanı gibi KOÇ Efsanesini ben de duydum ve ilgimi çekti. Sonra SABANCI’yı ve özelde SAKIP SABANCI’yı tanıdım.

Zaman içinde bu ikisi ile de çok yakın iş ilişkilerim oldu. Diyebilirim ki DOSTLUK İLİŞKİLERİM OLDU.

Özellikle onları yakından tanıdıktan sonra ve geldikleri nokta izledikleri yolu  öğrendikten sonra; şunu kendime düstur olarak aldım; Sayın Vebi KOÇ’un tabiri ile;

“BENİM ANAYASAM  BU OLDU”  

Yani Şu : BEN BU ÇİZGİDE ONLARIN GELDİĞİ  AYNI YOLU KAT EDEMEM, AYNI İMKANLARA SAHİP OLAMAM, ONLAR KADAR MEŞHUR VE ZENGİN BİR İŞ ADAMI OLAMAM.. Ama ben bir şey olabilirim;

ONLARIN DA MECBUR VE MAHKUM OLDUĞU İYİ BİR YÖNETİCİ OLABİLİRİM..  .

Belki Zengin ve Meşhur olmak değil ama ÇOK İYİ BİR YÖNETİCİ Olmak, DÜRÜST Çalışan, Başarılı, Aranan İYİ BİR YÖNETİCİ… İşte bu ben olabilirim.

Ve işte  benim hedefim BU OLMUŞTU.. Ve buna ulaştım. İkisinin İndinde de beğendikleri aradıkları birisi olabildim. Sayın KOÇ, Daha okulu Derece İle bitirdiğimizde beni gözü kapalı İŞE DAVET ETTİ.. Sonra da Hem TEKEL’de Hem de AKBANK’ta iken çok sayıda YEMEK’te, ÖZEL İKİLİ YEMEKTE beraber olduk Dost Sohbetlerimiz oldu. Bu seviyeli beraberliklerden çok şey aldım. 

Aynı Şekilde, hayatında BURSA’ya hiç gitmemiş olan SAKIP SABANCI’yı Bursa’ya ve Senelerce ULUDAĞ’a ben götürdüm.

Pek çok beraberliğimiz oldu. Evime geldi. Evine gittim. SABANCI Grubunun her resepsiyonunda ve başkaca önemli birçok davette beraber olduk.  Beyoğlu Şube Müdürü olduğumda hemen her hafta aniden çıkıp geldi, piyasalardan, havadan sudan konuşmalarımız oldu.

Kendi tabiri ile; ONUN MÜDÜRÜ, HEM MÜDÜRÜ HEM DE ARKADAŞI OLMUŞTUM   

Cenaze günü, Rahmetli Ali HAYDAR TAŞLI ve Sayın Türkan SABANCI’nın da ifadeleri ile onun; yani  Sayın  SABANCI’nın “AVRUPALI MÜDÜRÜ” olmuştum. Bu tabir onundu. Ben gelip gittikten sonra arkamdan  bunu söylermiş.

Demek ki Hedef gerçekleşmişti. İşte onun da istediği İYİ YÖNETİCİ Olmuştum.

Daha da iyi olabilirdim. İyi olmak değil de bunu daha iyi kullanmış olabilirdi. İşte burada entrikalar dönüyordu.  Bunları da hayatın tadı tuzu olarak görmüştük.  

Karamsarlığımız hiç olmadı, hep olumlu baktık, hep olumlu karşılandık.

Ama diyebilirim ki;  HEP KISKANILDIK.  Ama hiç mi hiç kıskanmadık. Haa, gıpta ettik, ama kıskanmadık. Hasetle bakmadık.  Kıskananlara ve haset edenlere de hep şaşırdık.  Hayretler içinde kaldık. Onları basit gördük ve üzerinde durmadık.

Diyebilirim ki; ne ailemiz, ne okulumuz, ne de çevremiz, akraba ve komşularımız bizlerden o büyük sevgi ortamını hiç esirgemediler. Belki biz de bunu karşılıklı verdik.

Bizler, belki daha az teknolojik imkânlara sahip olabildik ama, çok daha zengin, çok daha dolgun bir sevgi ortamında, seviyeli ilişkiler ortamında yetiştik.  Bu gün aynı sıcak ortamın ne aile içinde;  ne de okulda ve çevrede verilebildiğini düşünmüyorum.

Dolayısı ile NLP Kavramlarından çoğu, pek çoğu bu gün tabii ortamlarımızda alamayacağımız davranış biçimleridir. İşte bu nedenle NLP eğitimi alınmasını öneririm, yadırgamam..

Ama ben böyle bir konu için biraz açıldığımda; alabileceğim, kurallar ve kavramlar dizisi yanında bazı doğal özelliklerimi de belki yitirebileceğim endişesine kapıldığımı belirtmek isterim.  

Bu konuda öğretilenler, hele hele öğreticiler çok da işlerinin ehli değillerse, özümüzde var olan doğaçlama kullandığımız bazı özelliklerimizin de kaybolabildiğini görebilirsiniz.     

Günümüz yaşamında, çevrenizde o eski içtenliği, sıcaklığı bulmayabiliyorsunuz.

Biz aile olarak, bunu ilk kez İstanbul’a yeni geldiğimiz yıllarda fark ettik. 

Basit bir olaydı ama bizi derin derin düşündürdü ve cemiyete bakış tarzımızı etkiledi diyebiliriz.  İsterseniz bu duygulara neden olan basit,  çok basit bir olayı aktarmak istiyorum; İstanbul’a yeni gelmiştik. Akbank Müfettişi olarak çok hareketli bir işim vardı.. Hemen her ay; uzak yakın başka bir semte gidiyor ve yaz aylarına doğru da başka şehirlerde görev alıyordum.

Eşim ve oğlum, daha yeni geldiğimiz ve pek de çevremiz olmayan İstanbul’da, çoğu zaman kısa süreli yalnızlıklara mecbur ve mahkum oluyorlardı.  O zaman komşular önemli hale geliyordu.

Ve ilk komşularımız; Sevim-Fethi SAĞAL;  Şaziye-Sefer BAŞOL ve  Erdoğan-VECİHİ KOREL, daha sonraları apartmanımıza gelen,    Nedime-         ARARAT  çifti..  

Bu insanlarla bir kardeş-bir yakın akraba gibiydik. Yıllarca çok samimi bir ortamda hep birlikte olduk.. Ve işte 30-40  yıl sonra, bu gün de hala görüştüğümüz bu insanlar, bu dostlarımız da ayrı bir güzellikti.

Ama oğlumuz; Mehmet Nural için aynı şeyi söyleyemeyiz.  Onun arkadaşlıkları o kadar sağlam olamadı. O da okula küçük başlamıştı. Emsallerine göre küçük olduğundan mı nedir, belki de onu kıskanıyorlardı. Oyuna almazlar, aralarına sokmazlar, ama onun imkanlarını kullanmak isterlerdi.  Nural’ın TOP’u ile futbol oynarlardı. Nural’ı kışkırtırlar onun arabamızı gizlice kaçırmasını filan isterlerdi.  Ve Nural, onlara hep tavizler vermek durumunda kalırdı.

Kendi çocukluğumuz  ve yakın çevremizle, oğlumuzun yaşadığı  ortamı ve oralardan bu günlere gelen çizgiyi görünce, irdeleyince, şimdi diyorum ki; insanlarımız, çocuklarımız, NLP eğitimi almalıdır, diye düşünüyorum.  

Bu günün cemiyetinde herkes bu eğitimi almalı bu hasletlere yeniden sahip olmalıdır.

Sonuçta bizi arayan ve bunları soran sevgili öğretmenime şunları söyledim.

Ben, Doğan SOFRACIOĞLU; NLP Eğitimi Almadım.  Ve ALMAYACAĞIM.

Benim yetiştiğim, çocukluk ortamı, okul ortamı, yaşadığım şehirler esasen işte o kuralların doğal olarak uygulandığı, kültüründe var olduğu topluluklardı. 

Toplumda konuşmakta hiç zorluk çekmedim. Fikirlerimi her zaman her ortamda çok rahatlıkla ifade ettim. Ama hiç kimsenin yüzüne karşı söylemediğimi arkasından da söylemedim. İkili ilişkilerimde zorluk çekmedim. Hitapta zorluk çekmedim. Kendimi anlatmakta zorluk çekmedim.  Bu hasletler bizim doğamızda vardı.

Ama şimdi, kaybolan bu değerlerin kazanılabilmesi için, kazandırılabilmesi için, ilişkilerin seviyeli gelişebilmesi için insanların, özellikle de gençlerimizin;  NLP eğitimi almaları gerektiği görüşündeyim. 

Herkese sevgi ve saygılar sunuyor, sağlıklı, mutlu ve daha üstün başarılarla dolu nice  yeni yıllar diliyorum.

 

 

Ramazan – ı Şerif (III)

Âyetleri, geldiği iniş ânında dinlemiş gibi ol
Hazret-i Peygamber’den işitiyormuş gibi olsun bir yol

Hattâ bu ad yetmez, dinlemiş gibi ol Hazret-i Cebrail’den
Hattâ bizzât Allah’tan dinler gibi yararlan bu fezailden

Madem sanki sana inmiştir o yüce Kur’an
Tercümanlık edip dinlet başkasına heman

Madem sanki sana inmiştir o Azîz Kur’an
İniş hikmetini göster, durma çabuk davran

Bir an düşün, sanki bir Allah, bir Kâinat var, bir de Sen
Bu hitaba mazhariyeti, anlatamazsın ne desen

Elbette asıl muhatap, asıl habîb Hazret-i Peygamber

İnsan-ı Kâmil denince, ilk akla gelen hakikî rehber

Peygamber’in bu yüksek vasıf ve makâmından hareketle
Çıkarsa insan, kendine özel bir pâye, o bereketle

Peygamber’in yüzü suyu hürmetine, edilmişiz var
Çekmeyelim öyleyse, aramıza kalınca bir duvar

Ona edilen hitapları, kendine yapılmış zannet
Ondan yapılmak isteneni, senden isteniyor farzet

O koydu kendisini hepimizin yerine, mümessilen
Bizler de, onu, bizde yaşatmalıyız öylece temsîlen

Ramazan’da Âlem-i İslâm oluyor, sanki geniş bir mescid
Her bir köşesindeki hâfızlarla, yerine geliyor tecvîd

Kur’an ve semavî hitabı işittiriyorlar güzel sesleriyle, arzlılara
“Şehrü Ramazane’llezi unzile fîhi’l-Kur’an.” ayetini oku, ara sıra

Bütün bunlar gösteriyor ki, Kur’an ayıdır Ramazan
Oku Kur’anı, Allahın rızasını, bir de sen kazan

Camide yemek, içmek, süflî hevesata tâbi olmak

Cami cemaatinin nefretine, olmaz mı sadak?

Bu ayda Âlem-i İslâm mescidinde oruçsuzlar, maalesef
Âlem-i İslâm’ın manevî nefretlerine, olmazlar mı hedef?

2311

Ramazan orucu bir de bakıyor, Âhiret kazancına
“Cennet ucuz değil.” Diyenin, dikkati çeken inancına

Ramazan-ı Şerif’te, amellerin sevabı bire bin
Bildirdiği budur nass-ı hadisle, Kur’an-ı Hakîm’in

Her bir harfinin on sevabı var, on hasene sayılır
Karşılığında, on Cennet meyvesi, hanene yazılır

Ramazan-ı Şerif’te, her bir harfin, dikkat on değil, bin
Her bir harfi, binler Âyetü’l-Kürsî gibi âyetlerin

Ramazan-ı Şerif’in Cumalarında daha ziyade
Hele otuz bin hasene, mübarek Kadir Gecesi’nde

Her bir harfi, otuz bin bâkî meyveler veren Kur’an-ı Hakîm
Milyonlarla o bâkî meyveleri, Ramazan’da eder takdîm

Gel bu kudsî, ebedî kârlı ticareti seyret ve düşün ki
Nasıl bir hüsrandadır, anlamayan bu harflerin kıymetini

Ramazan, Âhiret ticareti için, gâyet kârlı bir Pazar
Uhrevî hâsılat için, verimli zemin olur, azar azar

Ramazan, amelleri artırıp çoğaltan, Nisan Yağmuru
Ondan yararlanmak isteyen akıllı kul, kalmasın kuru

Bayram yeri olan Ramazan-ı Şerif’te her kul
İçin, olur Ramazan-ı Şerif, kutsal bir okul

Kul, Allah’ın Rubûbiyet saltanatı karşısında kalır
Kulluğunu göstermek için, resm-i geçitlere katılır

Böyle günde, yemek içmek gibi ihtiyaçlar, gelmeli mi akla?
Çünkü, nefsî şeyler için, emir almıştır insan: “Kendini pakla.”

İşte bunun geçiyor yolu, ancak tutmaktan oruç
Melekliğe girmek gerekiyor, almak için sonuç

Bir koltukta iki karpuz -bâzan- olmaz demiş büyükler
Âhiret için taşınmaz olur, dünyalık yersiz yükler

Anladım ki, diyor artık bir Zât: “Tam hür olmaktır hür, oruç.”
Madde ve bedensel ihtiyaçtan kurtul  “Uç.” Âlemlere, uç.

2312- 2313

Ramazaniye – 1

0

Ramazan dolayısıyla

Dört haftada dört kampanya başlatalım

Her hafta bir kampanyamız olsun.

Birinci hafta

Her gün bir günah bırakma kampanyası

İnsani kamil olmanın ön şartıdır.

İkinci hafta

Helalleşme kampanyası

Temiz toplum için ön şarttır

Üçüncü hafta

Zekât fitre ve varsa fidyelerinizi tam verme kampanyası

Kul hakkı büyük günahlardandır affedilmez

Dördüncü hafta

Şeytanla küsmek,

Küstüklerimizle barışma kampanyası

Toplumsal huzur ancak böyle sağlanır

DİKKAT: Birinci hafta

Bu haftaki kampanyamız

 Her gün bir günahı bırakma kampanyasıdır..

Size bir haftada bırakmanız gereken günahlarınız için örnek bir liste veriyorum

Gün: Yalanı terk edelim

Gün: Dedikodu gıybet ve iftirayı terk edelim

Gün: Emanete ihanet etme alışkanlığımızdan vazgeçelim

Gün: Söz verip de cayma alışkanlığımızdan vazgeçelim

Gün: İçki ve kumar alışkanlığından vazgeçelim

Gün: Başladığımız namazı devamlı kılmaya kesin olarak söz verelim

Gün: Kul hakkı yeme alışkanlığımızdan kesin olarak vazgeçelim..

İşte size haftanın tablosu

Ramazan ayı boyunca her gün bir günah bırakan insan

Bayrama tertemiz girer

 

Necip Fazıl(r.aleyh)’den

 

Tabut

Ufka bakarlar ölüm uzakta mı uzakta,

Ve tabut bekler suya inmek için kızakta.

Hüner

O demdeki perdeler kalkar perdeler iner,

Azrail’e hoş geldin diyebilmek hüner.

 

Said-i Nursi’den (r:aleyh)

Madem ki. İman gibi hadsiz derecede kıymettar bir nimet bizde vardır;

İhtiyarlıkta hoştur

Hastalıkta hoştur,

Ölümde hoştur.

Nahoş olan bir şey varsa

O da günahlardır

Bidatlerdir.

Delalettir.

Sefahattir

 

Kur’an-ı Kerim’den

“Sen af yolunu tut,

İyiliği emret

Cahilden yüz çevir”

İnsanlar üç bölüme ayrılır

1 – Bilirler, bildiklerini de bilirler

Bunlar ilim ehlidirler

Bunlardan istifade edilir.

2 – Bilmezler ,bilmediklerinin farkındadırlar.

İyi niyetlidirler,

Bunlara yardımcı olunur

3 – Bilmezler, bilmediklerini de bilmezler.

Her şeyi bildiklerini zannederler.

Bunlar cahil ve kaba insanlardır.

Bunlardan uzak durulur

 

Kulluk

 

İnsanlar ölmek için doğarlar,

Kul olma görevini yerine getirmek için yaşarlar

İnsanlar dünyaya gözlerini açtıkları andan itibaren

Ölüm için geri sayım başlamıştır;

Her saniye ölüme doğru yol alırlar

Ölüm kötü bir şey değildir.

Kötü olan ölüme hazırlıksız yakalanmaktır.

 

Necip Fazıl’dan

Ölüm güzel şey budur perde altından haber

Hiç güzel olmasaydı ölürmüydü peygamber.

Ramazan ayının hayır bereket ve huzur getirmesi temennisiyle

Allah(cc) hayatında ölümünde hayırlısını nasıp eylesin ÂMİN

HATIRLATMA: Bu gün hangi günahınızı bıraktınız.

Günahsız yarınlar temennisiyle…

Halimiz Budur

0

Sahipsizliğimiz devam ederken, birileri ülkemi soyarken, din tüccarları egemenliği eline almış, keselerini en tatlı tarafından doldururken, ülkemin bütün milli herşeyi yabancılara satılırken, içiniz sızlamıyor mu?

Her gün onca vatan evladı şehit olurken sanki artık doğalmış gibi algılanırken,devletin bütün kademeleri ABD deki vatandaşın elemanları ile paylaşılırken,ülkem resmen bölünürken ver gitsin diyen soysuzlar çoğalırken, adamlar siyasete başlayalı çocukları bile milyarder olurken bunu göremeyen cahiller hiçbir şeyi umursamazken, 5 kg çiçek yağına satılanlar çoğalırken, bizler bırak Doğu, Güneydoğuyu İstanbul’un bazı semtlerine,Yukarı Hereke’ye dahi gidemezken, her taraf Kürtçü mafyaya devredilirken, kanı Müslüman Türk kanı olanlar yüreğiniz sızlamıyor mu?

Nice Gaziosmanpaşa ilçe başkanları ve aileleri öldürülürken eskiden Ülkücü olup şimdilerde başka yerlere kemik yalamak için teğet geçenler, başka yerlere geçmeyip te sırf kendi menfaatlerini düşünen, davanın halka açılmasını engelleyen BEN ciler çoğalırken, samimi Türk Milliyetçileri hırpalanırken umurunda olmayan davanın akil insanları gelecekten ne bekliyorsunuz?

Malı hamuduyla götürenler dururken bu ilçe başkanı ve çocuklarının ve diğer Ülkücülerin öldürülmesi sizce normal midir? Niçin hala Ülkücüler öldürülüyor? Bunu kanı bozuk olmayan herkes iyi düşünmelidir?

Özellikle birbirini yiyen, birbirini diskalifiye etmeye çalışan camianın insanları çok daha fazla düşünmelidirler!!!

Hiçbir şey yapmayıp gösteri yapıp, Ülkücü gözükmeye çalışanlar, sizlerden bıktık! Samimi dava adamları; ülkemiz, camiamız çok zor şartlarla karşı karşıyadır, herkes üzerine düşen görevi yapmalıdır.

ALLAH TÜRK’Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN! Amin…