24.4 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1076

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in Yasakladığı Bayrak Şiiri

Bu konuda değerli fikir adamı yazar Yavuz Bülent BAKİLER ağabeyimiz çok güzel iki gün üst üste yazı yazdı ve çok güzel konulara dokundu ve Ömer Dinçer bu tavrımızdan ve BAYRAK ŞİİRİNDEN şikâyetçi ise bu hükümette niçin bir bakan olarak vazifelidir diye soruyor. İşte bu BAYRAK ŞİİRİNDEN ŞİKÂYETÇİ olduğu için orada oturuyor biz başka bir yorum yapamıyoruz.

MEB Ömer Dinçer bir müddet sonra İstiklal Marşını da yasaklarsa şaşmayın. Çünkü İstiklal Marşımızın yazarı büyük şair Mehmet Akif diyor ki “KAHRAMAN IRKIMA BİR GÜL” bu hitabını Türk Bayrağına yapıyor yine devamında EBEDİYEN SANA YOK IRKIMA YOK İZMİHLAL derken MEB Ömer Dinçer’e göre ırkçılık yapıyor gerekçesiyle İstiklal Marşımız yasaklanır. Çünkü sıra Milli Marşımıza geldi.

Milletimiz daha iyi anlasın diye 72 sene önce yazılmış ve milletimize güç kuvvet versin, milli şuurla şuurlansın diye Cumhuriyetimizin en büyük en milli en şahsiyetli Şairi Arif Nihat ASYA’NIN BAYRAK ŞİİRİNİ aynen yayınlıyorum.

BAYRAK
Ey, mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kızkardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü!
Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

Sana benim gözümle bakmayanın
mezarını kazacağım.
Seni selamlamadan uçan kuşun
yuvasını bozacağım.

Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder…
Gölgende bana da, bana da yer ver!
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar.
Yurda ay yıldızın ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün.
Kızıllığında ısındık,
Dağlardan çöllere düşürdüğü gün.
Gölgene sığındık.

Ey, şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalan;
Barışın güvercini, savaşın kartalı…
Yüksek yerlerde açan çiçeğim;
Senin altında doğdum,
Senin dibinde öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
Yeryüzünde yer beğen!
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim!

Arif Nihat ASYA bu şiirin sonunda
Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
Yeryüzünde yer beğen!
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim! Diye Bayrağımıza seslenirken MEB Ömer Dinçer’e göre savaş çağrısı yapıyordur.

Çünkü Bayrağımız bu çağrıdan sonra “Beni Washington’a beni Moskova’ya, beni Londra’ya veya Paris’e dikiver derse oralara savaş yapmadan bayrağımızı dikemeyeceğine göre milletimizi savaşa sokma gayreti içindedir diye belki de rahmetlinin aleyhine dava açabilirler.

Yüce Allah Türk Milletini böyle bakanlardan korusun bize de sabırlar ihsan etsin.

Büyük Şairimiz MEHMET EMİN YURDAKUL’DA diyor ki ” Bir yerin adına denince Türk ülkesi gözüm bayrak arar, kulağım ezan sesi”

 

 

Ramazan – ı Şerif (II)

Nîmetlerin kıymetini anlamak, mânevî bir şükür
İşte size, insanlara yakışan, gerçek bir tefekkür

Evet, nîmet ve rızık, gerçek insan için ikidir
Maddî gıda yanında, bir de mânevîsi vâkidir

Oruç tutmakla insan, anlar ki, nîmetler değil asla mülkü
Çünkü yemesi, içmesi onun için, çıkmış olmaktan ülkü

Oruç ders verir insana, insanın gerçek vazîfesi nedir?
Oruç; asıl görevi o şükrün, anahtarını ele verir

Oruç; aynı zamanda, insanın sosyal hayatına bakar
Zenginleri, fukaraların yardımına, dâvete koşar

Varsıl ancak oruçla anlar, kendine düşen ödevi
Fakirin acınacak acı hâli, ne hâldedir evi

Böylece, iner yukarıdan aşağı merhamet
Çıkar aşağıdan yukarı, içten saygı / hürmet

Sulh, bu şekilde sağlanır ancak, yurtta ve cihanda
İnsan, buna koşmalı, olsa da iki eli kanda

Çünkü, insaniyetin duyduğu, hem cinsine karşı şefkat
Hakîkî şükrün esası olarak, bunun edası ilk şart

Çünkü, kendinden daha fakiri bulmak, olmalı ilk hedef
Önce ona karşı, şefkat ve muhabbet duymakla mükellef

Oruç, bu yükümlülüğün, yerine getirilmesini sağlar
Çektirmeyen nefsine açlık, yoksulun haline nasıl ağlar?

O nefis ki, sanır kendini, tamamen hür ve serbest
İstediği gibi hareket etmekle, olur sermest

Yaratılışından ötürü, kendinde, bir Rablık vehmeder etmez!
Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu, düşünmek istemez!

Özellikle, bir de varsa dünyada, servet ve iktidarı
Gaflet dahi yardım ederek, kalmamışsa nefsinde ar’ı

Bütün bütün gasıpcasına yutar nice İlâhî nîmeti
Hiç düşünmez olur haklarını fakir fukaranın, tıyneti

2308

En zenginden en fakire kadar, herkesin anlar ki nefsi
Değil mâlik, değil hür, belki ancak memlûk ve kul kendisi

Ramazan-ı şerifte herkes bilir ki, herşey devir devir
En âdî ve en rahat bir şeyi de yapamaz, yoksa emir

Böylece, kırılır mevhûm Rubûbiyeti kulun, birer birer
Olarak gerçek kul, hakîkî vazîfesi olan şükre girer

Oruç değil sâdece açlık, susuzluk ve eşden uzak kalış
Kulak, göz, el, ayak hattâ kalbe de, oruç tutturmaya çalış

Hadsiz aczi, sonsuz fakrı, sayısız kusûru olan insan
Bir de olursa şayet, kendini gafletle, böyle unutan

İnsan zayıf, yok olucu, hem de musîbetlere hedef
Hikmetlerini görüp, etmesi lâzım Ramazanda def’

Çabuk bozulup dağılan, et ve kemik iken, hâl-i somut
Bedeni böyleyken, sanıyor insan onu, sanki lâyemût

Lâyemût / ölümsüz görüp kendini, kurar ebediymiş gibi hayâl
Duyar dünyaya şiddetli bir hırs, olur denenler sanki birer masal

Her lezzet ve menfaatli şeylere nefsini bağlar
Alâka ve muhabbetle dünyaya kaydını sağlar

Unutur kendini, şefkatle terbiye eden Yaratanı
Unutur Ahreti, hiçe sayar diyeni “Allahı tanı.”

Gâfil ve inatçılara: Zaaf, acz ve fakrını hisset diyor oruç
Nefs Firavunluğunu bırak, İlâhî dergâha seğirt diyor oruç

Mânevî şükür eliyle, rahmet kapısını çal
Gaflet kendini bozmamış ise, her şeyden ders al

En mühim iniş zamanıdır Kur’ânın, Ramazan
Bugün iniyormuş gibi düşün bu ayı, bir an

O semavî hitabı, karşılamak için güzel
Nefsin süflî hâcetlerinden sıyrılarak koş gel

Yeme ve içmeyi terk et, Meleklik durumuna geç
Kur’ân’ı, yeni nâzil oluyor gibi okumayı seç

 

 

2309 – 2310

Düğünlerimiz

Eski Yeşilçam filmlerinde sıkça kullanılan bir senaryo tipi vardı.  Köyde yaşayan bir genç ve güzel kız (Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit veya Filiz Akın), İstanbul Boğaziçi’nde bir köşkte yaşayan zengin akrabaya gönderilirdi. Kızın köşke gelmesiyle başlayan bir kültür farkı hemen dikkati çekerdi. Basma entarili, eşarplı, köylü kızı, köşkte yapılan balo ve partilerde küçük görülür, “sosyetik” genç kız ve erkekler tarafından alay edilirdi.

Zengin ailede genellikle hanımefendi “sosyetik” hayat tarzını yaşayan, köylü akrabayı küçük görüp horlayan, böyle bir akrabadan utanan ve onu hizmetçi olarak çalıştıran “mendebur” bir kadındır. Zengin ailenin yakışıklı ve şımarık oğlu (Ediz Hun, Cüneyt Arkın veya İzzet Günay) ise genelde Avrupa’da tahsil görmüş, fakat sosyetenin şımarık genç kızlarıyla bohem hayatı yaşayan, hovarda ve çapkın biridir. Genç kız şımarık delikanlıya âşık olur ama sevdiğini açıklayamaz. Zengin baba veya ailenin emektar kâhyası (Hulusi Kentmen/ Münir Özkul) babacan bir adamdır. Fakir akraba kızını sever, “küçükbeye” O’nun vasıtasıyla ders vererek “adam olmasını” isterdi.

Genç kıza, (hanımefendi ve oğlundan habersiz) hemen konuşma, ses ve dans dersleri verilir, “modern” kıyafetler alınırdı. Bir baloda zengin ve şımarık delikanlı ile karşılaşması sağlanır. Genç kız müthiş bir yetenek gösterir kısa zamanda çatal bıçaklı yemek, içki, sigara kullanımı ile şarkı söyleme ve dans etmede büyük başarı gösterirdi.

Delikanlı, genç kızın köylü akrabası olduğunu fark edemez, yeni haline âşık olurdu. Genç kızın kırılan gururunun tamir edildiği, delikanlının burnunun sürtüldüğü olaylardan sonra “mutlu son” gelirdi.

*****

Bahsettiğim eski Yeşilçam filmlerinde “zengin sosyetik aile” örneği olarak verilen kesim Türkiye içinde çok küçük bir azınlık idi. Bunlar Avrupai hayat tarzını benimsemiş, Türk toplumu içinde, o dönemde hiç yeri olmayan balolar, partiler yapan Türk ve İslam kültüründen tamamen uzak bir gruptu. Esasen yaşantıları, içinden geldikleri toplumdan farklı olma arzusuyla yaptıkları, batıyı taklit ve özentiden ibaretti.

Zamanla eski Yeşilçam filmlerinin yerini ABD filmleri ve yeni tarz yerli filmler aldı. “Hayat“, “Ses” gibi eski moda mecmualarının yerine, çılgın sosyetenin “ikoncanlarının” aykırı hayatlarını anlatan TV, gazete ve dergiler her eve ulaşmakta. Bazı kadın yazarlar yatak odasına kadar özel hayatlarını okurlarıyla paylaşmakta.

Bu filmler ve medyanın benzer telkinleri o kadar etkili oldu ki, sadece üst gelir grubundakiler değil, orta ve alt gelir grubunda bile bu “özenti hayat tarzı” yaygınlaştı.

*****

Ramazan ayı öncesi düğünlerin yoğunlaştığı günleri yaşadık. Bu düğünlerin önemli bir bölümünde asla geçmiş adet ve törelerimizde olmayan, “yeni hayatın” örneklerini görmekteyiz. Tamamen Amerikan filmlerinde gördüğümüz düğün törenlerinin benzerlerini hem de orta ve alt gelir grubunda mazbut aileler yapmakta.

Kadınlarda (dekolte veya kapalı) tuvalet denilen elbiseler, erkeklerde papyonlu veya kravatlı takım elbiseler. Nikâh memurunun iki yanına sıralanmış nedimeler, sağdıçlar. Nikâhtan sonra damadın gelini (bazen dudaktan) öpmesi vs. tamamen Amerikan taklidi. Süslenmiş masa ve sandalyeler, meşaleler, konfetiler, havai fişekler de öyle. Yemek esnasında içki olup olmaması ve çalınan müziklerin yerli ve yabancı oranı aileye göre değişmekte. Fakat bu düğünlerdeki Türk âdeti olan tek şey takı törenleridir.

Bu kitlelerin filmlerden bu kadar etkilenmesine şaşmamak lâzım. Türkiye’de muhafazakâr değerlerin siyasi alandaki öncüsü rahmetli Necmettin Erbakan bile Çırağan’da yaptığı düğünde kızı Elif’i -aynı Hıristiyanların düğün törenlerinde olduğu gibi- kolunda nikâh masasına götürmemiş miydi? Muhafazakâr yazarlardan bazıları Erbakan’ın çocukları için yaptığı düğünlerdeki “şatafat ve israfı” eleştirmiş ama “taklit ve özenti” yönünü göz ardı etmişlerdi.

*****

İsterseniz konuyu Banu Avar‘ın “Sızma Operasyonu Ve Kültürel İğdiş” başlıklı yazısında verdiği bilgi açısından değerlendirebilirsiniz:

Amerikalı uzman Max Von Thornburg, 1947 Ekim ayında The Fortune dergisindeki ‘Türkiye’ye niçin yardım etmeli?‘ başlıklı raporunda ‘İdeolojik taarruzun Amerikan Ulusal Güvenlik Stratejisi için, atom bombası kadar önemli olduğunun’ altını çizmiştir.

 ‘Yalnız sermayemizi değil, hizmetlerimizi, geleneklerimizi, kültürümüzü ve ideallerimizi de Türkiye’ye konuşlandıracağız!‘ demiştir.

*****

Türkiye’de muhafazakâr kesimlerde farklı tarzlara yönelme baş gösterdi.

İlk grup “Batı özentisi şımarık kesimi adam etmek için” onlara benzemek gerektiğini düşünmekte fakat hayat tarzlarında yaptıkları değişimle kendileri olmaktan çıkmakta.

Geleneksel değerlerini koruma konusunda kararlı olanlardan bir kesim ise dini cemaat ve tarikatların kapalı gruplarına dâhil olmakta. Bu kesimlerde batı özentisinden kaçınırken mevlitli, ilahili, eğlencesiz “düğünler” tercih edilebilmekte. Bu “düğünlerde” kadın ve erkeklerin ayrı toplandığı mekânlarda ailelerin ve yakınlarının tanışması ve ortak bir sevinci paylaşması gerçekleştirilememektedir.

Bir diğer grup ise yeni usul ve araçları kullandıkları halde geleneksel değerlerden kopmayan bir tarz geliştirmeye çalışmakta. Bu tarzı seçenlerin bir kısmı şehir hayatı içinde olmaması gereken sokak düğünlerinde çok yüksek sesli hoparlörlerden verilen kalitesiz müzikle komşularına işkence etmekte. Oysaki geleneksel değerleri korumanın yolu komşularını da sevinçlerine ortak edecek usuller bulmayı gerektirmektedir.

Görüldüğü gibi sosyal ve kültürel değişim sürecimizi tamamlamadan milli bir düğün kültürü geliştirmemiz bile mümkün olamayacak.

Gurabahane-i Laklakan Bakanlığı -1

0

Gurabahane-i Laklakan’ı yeni neslin hatırlayacağını sanmıyorum, çünkü Milli Eğitimin böyle bir derdi yok.

Bakanlık bilgi yüklemekten, en hümanist dünya vatandaşı yetiştirmeye terfi etse de, ‘Düşkün Leylekler Evi’ anlamına gelen deyimi Ahmet Haşim’in derlemelerinden oluşan kitabının adı olarak hatırlayanlarımız vardır.

Yaratılan her canlıyı imandan bir şube sayan Müslüman Türk halkı, oluşturduğu vakıf medeniyetinde kurduğu; Darülaceze, Darülşafaka, Darüleytam ve imaretlerle yetimin, fakirin düşkünlerin yardımına koşarken; kurduğu leylek vakfı ve yaptırdığı kuş evleriyle hayvanlara yardımı ibadet haline getirmişti.

İslam esaslarına göre sürdürülmesi gereken dünya hayatının icrası olan ve bütün sanatları içine alan yaşama sanatı, ahenk üstüne kuruluydu ve her Müslüman o ahengi korumakla ödevli olduğunu bilir, Allah rızasını kazanmak için yaratılanı yaratan aşkına severdi.

Bu aşkla yaşamını sürdüren Müslüman Türkler, karıncayı incitmekten çekinir, incinen leyleklere bile sahip çıkardı.

Bu bilinçle hareket eden atalarımız, başta sakat leylekler olmak üzere, göçmen kuşların bakımının yapılması için dünyanın ilk hayvan hastanesi olan ‘Gurabahane-i Laklakan’ı’ 19. yüzyılda Bursa Orhangazi’de kurmuşlardı.

Bursa Orhangazi Belediyesi, dünyanın bu ilk hayvan hastanesini iki yıl süren onarımdan sonra 31 Mart 2012 tarihinde hizmete sundu ve böylece ‘Gurabahane-i Laklakan’ açıldı…

Bu hizmet Milli Eğitim Bakanlığının beyni olan Talim ve Terbiye Kurulunu çok etkilemiş olacak ki; 70 senedir Edebiyat kitaplarının başköşesini süsleyen ‘Bayrak’ şiirinin; “Sana benim gözümle bakmayanın mezarını kazacağım / seni selamlamadan geçen kuşun yuvasını bozacağım” mısralarından ötürü, ders kitaplarından çıkarılmasını kararlaştırmış.

Bakan, Talim Terbiye Kurulunun kararını; “seçilen metinler öğrencileri iyiye, güzele, doğruya yöneltmeli, iyi alışkanlıklar kazandırmalıdır” hükmü gereğince yapıldı diye açıklamış.

Bakanın bu açıklamasını esas alırsak; İstiklal Marşı başta olmak üzere, Çanakkale Şehitleri şiiri, Safahat, Mevlana’nın Mesnevisi ve hatta La Fontaine masallarının bu işten nasibini alması gerekecek… Hatta öğrencilerin Çanakkale Şehitliklerine yaptıkları ziyaretleri bile yasaklamak gerekmez mi? Ölümü, ölmeyi, öldürmeyi hatırlatıyor, başka milletlere karşı çocuklarda kin hafızası oluşturmuyor mu?

Sayın Bakanın mantığına göre, Bayrak şiirindeki “seni selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağım” mısrası, Akif’in Çanakkale Şehitleri şiirindeki; “Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…” mısrası yanında çok hafif kalır.

Zırva tevil götürmez diye boşuna dememişler. Bu tevil olmadı Sayın Bakan! O şiiri okuyan çocuklar her ne kadar kuracağınız yeni düzende ‘kuşdilini’ öğrenecek olsalar da, kuşların bayrağı selamlamayacağını bilir, bu mısradaki mecazı anlar.

Mezar kazmaya gelince, herkes öleceğini bilir ama mezarını kazmaz, hep başkaları kazar ölenlerin mezarını. Sağ olanın mezarını kazmak, ona, ölümü hatırlatmaktır. Söz konusu bayrak olunca böyle muzipçe uyarılar ve tepkiler bilakis çocukları zenginleştirir, onlara kötü alışkanlıklar kazandırmaz.

Ulusal değerleri olmayanın evrensel ölçekte yeri olmaz. Geçmişle bağı olmayan ulusal hafızasını yitirmiş, kimliksizleşmiş bir ulusun milletler ailesinde yeri nasıl olur?

Okumak ve okuduğunu anlamak; kes yapıştır tekniğiyle bilgilenmenin ötesinde bilinçlenme ve derinleşmeyle alakalıdır…

Çocukların iyi, güzel ve doğru alışkanlıklar edinmesini dert edinen Bakanlığın böyle eften, püften işlerden önce, onları sokağın, televizyonların ve internetin saçtığı zehirlerden nasıl kurtaracağını düşünmesi gerekmez mi?

Arif Nihat Asya, Adana Lisesi Edebiyat öğretmenidir. Hatay’ın Türkiye’ye bağlanışının yıl dönümü olan 5 Ocak 1940 günü yapılacak kurtuluş törenlerinde, Ulu Cami minaresi ile Saat Kulesi arasına Adana’nın tarihi Bayrağı çekilirken bir şiir okunması istenir ve bu görev Maarif Müdürlüğünce Adana Lisesine verilir. Lise Müdürü Arif Hocayı görevlendirir, hoca üç- dört öğrencisini kütüphaneden kurtuluş törenine uygun bir şiir bulmakla görevlendirir. Öğrenciler kayda değer bir şiir bulamazlar, törenlere bir gün kalmıştır, Arif Hoca o gece gaz lambası ışığında işte bu bayrak şiirini yazar ve şiirini hiç düzeltmeden öğrencisi Aydın Gün’e verir, onu biraz çalıştırıp törende şiiri okutur. Şiir, müthiş bir takdir toplar ve onu Arif Hocanın yazdığı çok sonraları öğrenilir ve ‘Bayrak Şairi’ diye anılmasına sebep olur.

Arif Hoca, bu ünvanı, altından dökülmüş İstiklal Madalyası kadar değerli bulsa da, şiir ve şair iftiralara maruz kalmaktan, fitne ve fesada alet edilmekten bir türlü kurtulamaz.

Şiirin talihsizliğine bakın ki; şiirde geçen “Ey göklerin beyaz ve kızıl süsü”, “Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün kızıllığında ısındık” mısralarındaki ‘kızıl’, kelimesinden dolayı komünizm propagandası yaptığı ve şiirin Rus bayrağı için yazıldığı iftirasına maruz kaldığı yetmezmiş gibi; “Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim; / Yeryüzünde yer beğen / Nereye dikilmek istersen / Söyle seni oraya dikeyim” mısralarını taşıyan son kıtası, ’emperyalist emeller içeriyor’ iddiasıyla devrin iktidarınca ders kitaplarından çıkarılır.

Arif Hoca’nın, bu duruma çok üzüldüğünü ve Şubat 1969 tarihli Defne Dergisinin 62. sayısında Metin Nuri Samancı’ya verdiği röportajda bunu yapanlara; “Elleri kırılsın! Elleri kırılsın!” dediğini öğreniyoruz.

Ünlü şairlerimizden Yavuz Bülent Bakiler’in ifadesiyle; “Bir milletin iki ordusu vardır. Biri askeri diğeri kültür ordusudur. Asker vatanı korur ve kurtarır. Kültür ordusu bu vatan için gerektiğinde canını feda etmenin nedenini öğretir. Arif Nihat Asya bu öğreticilerden biridir.”

 

Eski Yıllarda Ramazan Hazırlıkları

Eski yıllarda derken, hatırladıklarım, 1930’lu ve 1940’lı yıllardaki ramazan aylarının öncesinde yapılan hazırlıklardır.

Andığımız senelerdeki ortamda, yaşam oldukça monoton bir seyir takip ederdi. Hele II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, yoklukların ve savaş endişelerinin baskısı da bu yaşam sürecini bir hayli olumsuz yönde etkilemişti.

Türk ailesinin emsalsiz dayanışma, özveri, anlayış ve tevekkül gücü bu sıkıntılı dönemin atlatılmasının en önemli unsuru ve meziyeti olmuştur.

Bütün zorluklara ve yokluklara karşın Türk kadının becerisi, hamaratlığı, fedakârlığı babaların çoluk çocuğuna olan sevgisi ve gayreti gene de ailelerin geleneklere sahip çıkmasını ve devam ettirmesini sağlamıştır.

Peş peşe gelen kandillerin sonuncusuyla beraber, duvar takvimlerindeki şaban ayı artık ramazana sayılı günlerin kaldığını haber veren en önemli göstergeler olurdu.

On bir ayın sultanı bu mübarek ay yaklaştıkça, büyük küçük herkesin hissettiği mutlu bir telaş başlardı. Evlerde, mahalle bakkallarında, camilerde, sokak satıcılarında,  günlük gazetelerde ve çevrede gözle görülen bir canlılık izlenirdi.

Evlerin büyüklüklerine göre düzenlenmiş kilerler elden ve gözden geçirilir raflar, dolaplar, sepetler ve küpler temizlenirdi. Bahçelerdeki kuyular gözden geçirilerek soğutma görevleri için hazır hale getirilirdi. Buzdolapları henüz evlere girmediği için sular, şerbetler, şıralar, meyveler kapaklı sepetlerle kuyuya sallandırılır, soğumaya bırakılırdı. Evin kuzey yönüne bakan ve poyraz rüzgârı alan nispeten serin taşlık bölümlerinde duvara asılı duran tel dolaplar da, temizlenir ve yenilenirdi.

Evlerde genel olarak kiler için Urfa, Trabzon yağları, Ayvalık zeytini ve yağı, çorbalık ve pilavlık pirinç, nohut, fasulye, böreklik un, makarna, tel-arpa-yıldız şehriyesi, tarhana, şeker, pekmez, hurma, hoşaflık kuru erik, kayısı, üzüm vs. tedarik etmeye gayret edilirdi. Kavanozlara özellikle biber, lahana ve salatalık turşuları kurulurdu. Güneşte veya fırında kurutulmuş ekmek dilimleri her ihtimale karşı patiska torbalarda duvara asılırdı. Kuru soğan hevenkleri, ipe dizilmiş kırmızı biberler, demetlenmiş sarımsaklar, yazdan kurutulmuş ıhlamur ve nane torbaları duvarları süslerlerdi. 

Mahalledeki bakkalın görünümü de değişirdi. Süslenen vitrinlerde sucuklar, kavurmalar, pastırmalar askılarda sallandırılırdı. Helvalar, pestiller, güllaçlar ve yemişler en güzel halleriyle sunulurdu.

İftar sonrası içilecek ıhlamur, çay, kahve vs. için, kahvehanelerde özel bir hareketlilik göze çarpardı. Masalar, sandalyeler ve peykeler temizlenirdi. Ayrıca, nargileler, semaverler, ocak ve bardaklar bakıma alınır ve elden geçirilirdi.

Belli yerlerdeki selâtin camilerindeki mahyalar için ramazanın başlaması sabırsızlıkla beklenirdi. Gece gezmelerinde özellikle tramvay ve vapur yolculuklarında, halk tarafından beğeni ve ilgiyle izlenirdi.

Nihayet mutlu ve mübarek gün gelir, sokağın bütün çocukları akşamın alaca karanlığında heyecan içinde minarenin kandillerinin yanmasını bekler ve o an geldiğinde pırıl pırıl sesleriyle hep bir ağızdan “-kandiller yandı, kandiller yandı” diye evlerine koşarlardı.

 

Kaçak Elektrik Herkesi Çarpıyor

0

Kimileri tatil keyfinde, kimileri Ramazan Ayına hazırlanıyor. Herkes farklı bir meşguliyet içerisinde. Hayat bir koşturmaca devam ediyor…
Geçtiğimiz günlerde Kandıra Sapağı yakınlarında bulunan Sedaş kurumundaydım. İşlemim yapılırken bir süre beklemem gerekiyordu. Havanın sıcaklığına rağmen serin bir ortamdı. Duvardaki pano dikkatimi çekti. Hatta 3 parça halinde resmini çektim.

Sizlerle paylaşmak istediğim hadise hepimizi ilgilendiren bir husus…
“Kayıp kaçağın faturasını 2015’e kadar herkes eşit ödeyecek.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, “İster İstanbul’da, ister Hakkâri’de, ister Edirne’de, nerede kayıp ve kaçak olursa olsun,  onlar havuza atılıyor ve çıkan tarife bütün vatandaşlarımız tarafından ödeniyor” dedi. Yıldız, Sağlık Bakanı Recep Akdağ ile birlikte Kayseri Valisi Mevlüt Bilici’yi ziyaret etti. Bir gazetecinin kaçak elektrik kullanımından doğan giderlerin, abonelerin faturalarına yansıtıldığı yönündeki iddiaları hatırlatması üzerine Taner Yıldız şunları söyledi:

Bu iddianın ötesinde, ulusal tarife dediğimiz bir mekanizma var. İki temel tercih yapılıyor dünyada. Ya bölgesel tarife ya da ulusal tarife. Bölgesel tarifede, o bölgedeki müşterilerin, abonelerin bütün kayıp kaçakları bir havuzda toplanıyor ve o bölge için bir tarife oluşuyor.

Türkiye 2015 yılına kadar ulusal tarifeyi tercih etti. İster İstanbul’da, ister Hakkâri’de, ister Edirne’de, nerede kayıp ve kaçak olursa olsun,  onlar havuza atılıyor ve çıkan tarife bütün vatandaşlarımız tarafından ödeniyor.

İzmir Ekspres Gazetesi – 15.08.2011″

Tarife değişikliği yerine; ödemesini yapamayacak vatandaşların faturaları karşılanıp, kaçak elektrik kullananlar cezalandırılamazlar mı?

Bölgesel tarifeden ulusal tarifeye geçtiğimizi biliyor muyuz?
Faturalarımızın ciddi oranda artmasının sebebi bu olabilir mi?

 

 

Dışişleri Bakanlığı ve Moskova Büyükelçiliği’nden açıklama

15 gündür Karadeniz Bölgesi Giresun Yayları ve Karadeniz sahillerinde belgesel çekimleri yapıyordum. Bazı gün Karadeniz karlı yayla dağlarında çekim yaparken akşam Karadeniz sahillerine inip deniz havası alıyordum. 15 günde Giresun’un bir çok bölgesini adım adım gezerek belgesel çekimleri yaptım. Giresun valiliğinin kültür hizmeti olacak fındığın başkenti kirazın ana vatanı Giresun belgeselimizin son çekimlerini tamamlayarak Gebze’ye döndük.

Karadeniz’e Rusya’dan ve Tataristan’dan gelir gelmez gitmiştik. Şimdi de Karadeniz’den gelir gelmez Tataristan ve Rusya ile ilgili bu köşede yer alan Türkiye Moskova Büyükelçisi ile ilgili şikayet yazımıza hem Türkiye dış işleri bakanlığı hem de Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği açıklama yaptı. İsterseniz önce Rusya ve Tataristan ile ilgili yazdığımız yazıyı www.belgeselyayincilik.com’da Tataristan’da Devr-i Alem yazısını okuyup gelen cevabı inceleyebilirsiniz. 

DIŞ İŞLERİ BAKANLIĞINDAN MOSKOVA BÜYÜKELÇİLİĞİ

AÇIKLAMASI

Rusya ve Tataristan ile ilgili yazdığımız yazılarda Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi ile ilgili yazdığımız şikayet yazılarına Türkiye Dışişleri Bakanlığı ve Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği tarafından açıklama yapıldı. Açıklama önce Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği tarafından gönderildi. Daha sonra da aynı açıklama Türkiye dış işlerince tarafımıza gönderildi. Dışişleri Bakanlığı ve Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği tarafından yapılan açıklamayı köşemde aynen yayımlıyorum. Birlikte okuyalım.

Sayın Kahraman

Moskova Büyükelçimiz Sayın Aydın Sezgin’in Bulgar Türklerinin İslamiyet’i kabulünün yıldönümü törenlerine neden katılmadığını sorduğunuz ve bu konudaki şikâyetleri aktarmak üzere Büyükelçiliğimize geldiğinizde Rusya’daki resmi tatil nedeniyle içeri alınmadığınızı belirttiğiniz 29 Haziran 2012 tarihli mesajınız incelenmiştir.

Öncelikle bu hadiseden duyduğumuz üzüntüyü ifade etmek isteriz. Ülkemizin yurtdışındaki temsilciliklerinin kapıları vatandaşlarımıza 7 gün 24 saat açıktır. Belirttiğiniz tarihte içeri alınmayışınızın sebebi, tatil günü olması nedeniyle görüşebileceğiniz bir yetkili olmaması ve Büyükelçiliğimiz güvenlik görevlilerinin vazifeleri gereğince bulundukları noktadan ayrılamamalarıdır. Moskova Büyükelçiliğimize gelmeden önce Büyükelçilikle telefonla veya e-posta yoluyla bir ön temas  kurmamış olmanız talihsizliktir, zira böyle bir temas kurulsaydı Büyükelçiliğimizin bir mensubunun sizinle o gün veya başka bir tarihte görüşebilmesi için gerekli düzenlemeler yapılabilirdi. Büyükelçiliğimizdeki güvenlik görevlilerinden beklediğiniz saygıyı görmediğinize dair ifadeleriniz üzerine ise ilgili memurlara gerekli uyarılar yapılmıştır.

Görev yapılan ülkelerdeki tören ve etkinliklere uygun düzeyde katılım, üzerinde her zaman için titizlikle durulan bir husustur. Nitekim sizin de gözlemlediğiniz üzere Bolgar kentindeki törenlere, Türkiye’den gelen üst düzeyli konuklara ilaveten, her yıl olduğu gibi Kazan Başkonsolosumuz ve Moskova Büyükelçiliğimiz Din Hizmetleri Müşaviri iştirak etmiştir. Rusya’da görev yaptığı süre zarfında Tataristan’ı pek çok kez ziyaret etmiş olan Büyükelçi Aydın Sezgin ise başta 12 Haziran’da Moskova/Kremlin’de düzenlenen Rusya Milli Günü törenine katılım mecburiyeti olmak üzere, seyahat ve program düzenlemelerinin elvermemesi nedeniyle törene katılamamıştır. Ayrıca,  Büyükelçiliğimizin son derece iyi ilişkiler içinde olduğu  Rusya Federasyonu’nun merkezi ve bölgesel idare makamlarının  sözkonusu törenlere katılım hususunda Büyükelçiliğimizce gösterilen destek ve özen bağlamında duydukları memnuniyetin Büyükelçiliğimize iletilmiş olduğunun bu vesile ile  bilginize sunulmasında yarar görülmektedir.

Bilgi edinmenizi rica ederiz.

Dışişleri Bakanlığı

Aynı açıklama daha önce Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği tarafından tarafımıza gönderilmişti. Gelen açıklamayı sizlerle aynen paylaşıyorum. Öncelikle hem Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği yetkilerine hem de Türkiye dış işleri bakanlığına cevaplarından dolayım teşekkür ediyorum. Buradan yurt dışına çıkan tüm okurlarıma da seslenmek istiyorum. Mutlaka Türkiye’nin dış temsilciliklerine büyükelçilik ve başkonsolosluklarına mutlaka uğrayıp ziyaret edin. Bu ziyaretlerden bazıları rahatsız olsa da siz mutlaka Türk toprağı olan temsilciliklerimizi ziyaret ederek Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık görevini yapın. Bundan sonra da Türkiye’nin dış temsilciliklerine uğrayıp ziyaret etmeye devam edeceğim.

Heybeliada Ruhban Okulu

 

İstanbul’un Adalar İlçesi’ndeki Heybeliada Ruhban Okulu; Türkiye’deki Rum Ortodoks cemaatine din adamı yetiştirmek maksadıyla 1844 yılında, ‘Yüksek Ortodoks Teoloji Okulu‘ adı ile açıldı. 1923 yılında ‘Heybeliada Ruhban Okulu‘ adını aldı. Özel okul statüsündeydi.

1971 yılında TBMM tarafından kabul edilen bir kanun gereği Türkiye’deki bütün özel yüksekokullar, Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Fakat Fener Rum Patrikhânesi, Heybeliada Ruhban Okulu’nun Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlanmasını kabul etmedi.

Neden kabul etmedi?

Çünkü Bakanlığa bağlanınca Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına tâbi olacak ve ülkedeki diğer bütün okullar gibi devlet denetimi altına girecekti. Kabul edilmeyen işte bu ‘devlet denetimi‘ idi. Denetimden kaçınmak için okulda teoloji eğitimi kaldırıldı, lise seviyesinde eğitim veren bir kurum hâline dönüştürüldü. 1971-1972 ders yılı döneminde ‘Heybeliada Özel Rum Lisesi‘ adı ile faaliyet gösterdi. Ertesi yıl, İstanbul Fener Rum Patrikhânesi tarafından okul kapatıldı.

Sebep?

Yeterli sayıda öğrencisi yoktu.

1980 yılından itibâren başta ABD olmak üzere, Fransa’da, Yunanistan’da ve diğer batılı ülkelerde yaşayan Rumlar, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması için kampanya başlattılar. 1999 yılında ABD Başkanı Bill Clinton Türkiye’ye yaptığı resmî ziyâret sırasında Okulu ziyâret etti ve dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den, okulun eğitime açılmasını talep etti. Talep uygun görülmemiş olmalı ki, okulun açılışına izin verilmedi.

Türkiye dışındaki Rumlar ve yaşadıkları ülkenin devlet başkanları, her vesile ile Ruhban Okulu’nun açılmasına ilişkin taleplerini tekrarladılar. Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasında yapılan müzâkerelerde bu mesele hep masaya getirildi.

12 Haziran 2012 tarihinde Güney Kore’nin başşehri Seul’de yapılan Dünya Genel Kurulu Toplantısında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Barak Obama’ya, bir vesile ile Ruhban Okulu’nun açılmasına izin verileceğini söyledi. Birkaç gün sonra da AB’den Sorumlu Devlet Bakanı Egemen Bağış, Ruhban Okulu’nun açılması için çalışma başlatıldığını açıkladı.

Ve nihayet 5 Temmuz 2012 Perşembe günü, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, Fener Rum Patriği Bartholomeos’u İstanbul’da ziyâret etti. Basına yapılan Müşterek açıklama sırasında; ‘Her dinden insanın ihtiyacı olan din adamlarını yetiştirmek, en tabii hakkıdır.’ Dedi.

Özeti verilen son gelişmeler üzerine renkli basınımızın batıcı kalemşorları; ‘Ruhban Okulu’nun eğitime açılmasından niçin çekiniyor ve korkuyoruz? Açılmasına izin verilmesi kalp ve vicdan meselesidir. Büyük devletler yasaklar koymazlar, farklı olana, azınlıkta olana saygı duyarlar… Ruhban okulunun açılmasına izin vermeliyiz.’ Diyorlar.

ABD’nin, Fransa’nın İngiltere’nin ve AB’nin yıllarca bize yaptığı baskıları unutuyorlar. Yoksa onların ‘büyük devlet‘ olduğunu kabul etmiyorlar mı? Zannediyorlar ki dünyada tek bir büyük devlet vardır. O da Türkiye’dir. Buna âmiyâne tâbirle ‘Dolduruşa getirmek‘ denilir. Vatanını, milletini ve devletini seven insan kendi devletini dolduruşa getirmemeli. Getiren olursa da devleti yönetenler yanılmamalı.

Azınlık haklarından söz edenler, önce başka ülkelerde azınlık konumunda olan Türk kökenli insanların durumuna bakmalı.

Ve en önemlisi; ‘Niçin çekiniyoruz, korkuyoruz?’ Diyen batıcılar; Fener Rum Patriğine; ‘Siz Türkiye Devleti’ne neden güvenmiyorsunuz, Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı olmaktan neden çekiniyorsunuz, korkuyorsunuz?’ Diye sormalılar.

Söz konusu okulu, Türk Devleti kapatmadı ki, şimdi Türk Devleti açsın. Kendileri kapattılar. İsterlerse gerekli şartları kabul ederler okullarını eğitime açabilirler.

Devletimizin okulun açılışına izin vermesi demek, denetim hakkından vazgeçmesi demektir. ‘Denetim hakkı‘ hükümranlık hakkıdır. Bağımsızlığımızın sembolüdür.

Akıl tutulmasının zararlarına mâruz kalmamak için aklımızı kullanmak, iyi ve derin düşünmek, bir daha, bir daha düşünmek mecburiyetindeyiz.

 

 

Ramazan-ı Şerif (I)

 

 

Ramazan-ı Şerifin var, pek çok hikmetleri
Saymakla biter mi hiç, o güzel nimetleri?

Ramazan-ı Şerifteki, o dört gözle beklenen savm
Yani, orucu her kıt’ada bekliyor, hemen her kavm

Oruç ki, İslamiyetin beş temel esasının birincisi.
İslâm şiar, düstûr ve prensiplerinin en büyük incisi.

İşaret eder ki, yegâne mürebbî Rab ve terbiye edici
İnsan sosyal hayâtında, başına gelen binbir sorun, gidici

Hem oruç işaret eder, nefsin terbiyesine
Kulak tıkar nefsin, hep isteyen azgın sesine

Geldi yine, çok şükür mübarek Ramazan
Teskîn olup, rahat bulacak nefsi azan

İmsakla yemekten kesilir, iftarla döneriz yemeye
İlahî nimetler için başlarız, “Şükür Ya Rab.” Demeye

O Ramazan ay’ı ki, o ayda indi Kur’an
O ayda rûh, cûş u hurûşa gelir, an be an

Bu ayda indirildi, Hak ile Bâtılı ayıran
Doğru yolu ap açık gösteren, o muhteşem Kur’an

Tüm varlıkları kuşatan, Allahın Rahmâniyeti
Bu ayda anlaşılır, o yüce Rabbin merhameti

Özellikle, insanların geleceği olan, Âhireti
Anlarız, neymiş Allahın, o gün olacak Rahîmiyeti

Göstermiyor gaflet perdesi, bu gerçeği insana
Hakîkat oluyor nasîb, bu mübarek Ramazana

Sebepler arasında, sebeplerin sebebini unutan gence
Ancak Ramazan anlatıyor ki, sebepler, sadece bir eğlence

Her nimet, her rızık sanılırken, oluyor kendi kendine
Getiriyor Ramazan insanı, işte bu ayda kendine

Yiyip içmesi, yapıp etmesine gerekiyorsa emir
Anlıyor ki insan, her şey, Hak limanından alıyor demir

2305

Ramazan-ı Şerifte müminler olur, sanki muntazam bir ordu
Davet etmiş Ezel Sultanı ziyafetine, emir bekliyordu

İşte bu duruş, bu görünüş ve bu kullukça bir tavır
Kuşatıcı Rahmâniyete karşı, topluca yapılır

Acaba böyle ulvî / yüce bir kulluk ve şerefli göreve
İştirakla katılmayan insan, benzemez mi hiç azgın dev’e?

Satıcılara, tezgâhtarlara verirken birer ücret
Nasıl unutursun Tanrıyı, asıl o sâhib-i millet

Tablacı hükmündeki satıcılara, verirken bahşiş
Çok kıymetli nîmet sahibi, unutulur mu, bu ne iş?

Cenâb-ı Hak sermişken, bütün nîmetini arza
El kaldırması gerekmez mi insanın, niyâza?

Çok zamân tablacılara, çok aşırı fiyat öderken
Sâdece, anılmayı bekleyen Zâtı unutmak neden?

Minnettâr olurken fânilere, yaptıklarından dolayı
Niçin unuturuz, harekete geçiren asıl olayı?

Kuldan istenen, sâdece, mücerret / soyut kuru bir teşekkür
Ama bu sonuca, ulaşır insan, ancak yapmakla tefekkür

Postacıya teşekkür edip, asıl göndereni unutmak
Nasıl oluyorsa, sâdece sebeplerin elini tutmak

Oysa hakîkî Mün’im / Nîmet verendir, gerçek şükre lâyık
Ancak, her şeyi Allah’tan bilmek, işte budur oluş ayık

Ramazandaki oruç, genel bir şükrün altın anahtarı
Sanki her müslüman kalbinin, hayat veren atar damarı

Çünkü anlamaz hiçbir zaman, tok acın hâlinden
Ne zaman ki tutar oruç, vazgeçer muhâlinden

Kuru bir parça ekmek bile, artık değer kazanır gözünde
Başkaları için bir şeyler başlar kıpırdanmaya, özünde

Maddî nîmetler, nasıl isterse şükr-ü an’anevî

Nîmet değerini anlamak, olur şükr-ü mânevî

2306 – 2307

 

 

 

 

Türk(iyeli) Müslümanlar

 

Türk topraklarında siyaset, yüzyıllardır din esasına oturtulmuş ve yönlendirilmiştir. Bu durum günümüzde de sürmektedir.

Dini referans yaparak siyaset yapanlar ya milliyeti red etmekte ya tercihlerinde milliyet esasını ön planda tutmamakta yada toplumun çoğunluğunu aldatmak noktasında kendi amacına ulaşmak için “milli kimliği” inkar etmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin nüfusunun nerdeyse tamamının adına “Türk” denilen milletimizden oluştuğu aşikardır.

Nüfusumuzun; inançlı, imanlı ve mütedeyyin insanlardan ibaret olduğu konusunda da bir tereddüt yoktur.

Ancak ülkenin ve din işlerinin yürütülmesinde, daima milliyetsiz müslümanlar diye tabir edebileceğimiz insanlar hakim olmuştur. Bunun sebebi de her önemli sahanın Türkler tarafından boş bırakılmasıdır. Bunlar kendilerini Türk değil “Türkiyeli Müslüman” olarak tarif etmektedir.

Ne gariptir ki; ülkemiz nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan Müslüman Türkler, ülkenin ve din işlerinin yönetimini çok küçük bir azınlık olan bu Türkiyeli müslümanlara terk etmiştir.

Türkiyeli müslümanlarda, Osmanlı döneminden bu yana iktidar olmanın ne manaya geldiğini çok iyi bildiklerinden, bu iktidarlarını yetersiz bilgiye sahip müslüman Türkler üzerinde, Allah – Peygamber – Kuran – Sünnet; sevgi ve bağlılığını kullanarak sürdürmektedir.

Din adamı vasfı taşıyan Türkiyeli müslümanlar; cami kürsülerinde, tarikat ve cemaat sohbetlerinde dünyevi olayları, dinimiz İslamı kullanarak ve çarpıtarak  yorumlamakta, inançlı müslüman Türklerin hadiseler karşısında, doğru tavırlar ve tepkiler göstermesine mani olmaktadırlar.

Hurafeler ve batıl inançlar, ülke tarihinde hiç olmadık şekilde Türkiyeli müslümanların hakimiyet ve kontrolündeki tarikat ve cemaatler tarafından, dini gerçekmiş gibi, müslüman Türklere şırınga edilmekte, böylece halk tehlikelere ve saldırılara karşı korunmasız bırakılmaktadır.

Müslüman Türkler arasında, din ve inançlar konusunda, büyük bir şartlanma ve önyargı oluşmuş durumdadır. Kendisini sevk  ve idare eden Türkiyeli müslümanların, ne yaptığı ve nereye hizmet ettiğini kavramasını sağlayacak olan analitik düşünce yeteneği köreltilmiştir. Yoksa Türk milletinin yapısından ve geleneğinden gelen olayları kavrama sezgisi vardır. Bunun körelmesiyle müslüman Türklerin geldiği nokta, şartsız ve koşulsuz biat vaziyetidir.

Türkiyeli müslümanların, büyük ekseriyeti, küresel güçlerle ve haçlı zihniyeti ile bağlantılıdır. Müslüman Türklerin din konusundaki hassasiyetini ve zaafiyetlerini keşfeden bu dış güçler, müslüman Türkleri Türkiyeli müslümanlar eliyle, dini kullanarak kontrol altına almıştır. Atatürk, Cumhuriyet, Kuvayı Milliye ve Türk düşmanlığının ana sebeblerinden birisi de budur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde her yerde, her türlü etnik milliyetçiliği besleyen ancak konu Türk milli kimliğine gelince aleni bir düşmanlık içinde olan Türkiyeli müslümanlar, maalesef büyük bir çalışkanlıkla, müslüman Türklerin akıl ve ruh gözlerini kör etmeye son süratte devam etmektedir.

Örneğin etrafımızda Irak’ta 1.5 milyon insanın katli ve 100.000 üzerinde müslüman kadına tecavüz olayında olduğu gibi “olmaz bu kadar” dedirdetecek cinsten olay gerçekleşmesine ve çoluk çocuğumuzun istikbalinin tehlikeye girdiğini görmemize rağmen, muhafazakar Türklerin sessizliğini başka türlü nasıl izah edebiliriz?

Allah yolunda cihadı ve şehadeti, kendisi için bayram telakki eden müslüman Türklerin, dünyevi olaylar karşısındaki çaresizliği sizi hiç düşündürtmüyor mu?

Ama eminim ki, müslüman Türklerin aklına ve ruhuna, camilerde, tarikat ve cemaatlerde kalın zincirler takılıyor. Onun için gidişata engel olamayarak, gün geçtikçe daha büyük bir tuzağa çekiliyoruz.

Korkarım ki; dinler arası diyalog mimarları yarın İslamın ve Müslüman Türklerin koruyucusu ve kollayıcısı olarak ABD ve Vatikan’ı ilan edecek. Çünkü benzerleri tarihte de oldu.

Allah; müslüman Türkleri böyle bir akibetten korusun… Gözümüzü, aklımızı ve gönlümüzü açsın.