21.6 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1077

Allah’a Şükretmek Kulluk Borcudur

Allahu Teâlâ, insanoğlunu mükemmel bir varlık olarak yaratmıştır, çeşitli yeteneklerle donatarak diğer varlıklardan üstün bir konuma yükseltmiştir. Yerde ve göklerde onun için sayısız nimetler hazırlamış, bütün bu nimetlere karşılık olarak insandan yalnızca kendisine kulluk etmesini ve nimetlerine şükretmesini istemiştir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.” (Bakara, 2/152)

Kur’an-ı Kerim’de, Allah’ın nimetlerinin sayılamayacak kadar çok olduğu belirtilmiş, ayrıca verilen bu nimetlerden sık sık bahsedilerek insana şükretmesi gerektiği hatırlatılmıştır: “Allah, gökleri ve yeri yaratan, gökten yağmur indiren ve onunla size rızık olarak türlü meyveler çıkaran, emri gereğince denizde yüzmek üzere gemileri emrinize veren, nehirleri de hizmetinize sunandır. O, âdetleri üzere hareket eden güneşi ve ayı sizin hizmetinize sunan, geceyi ve gündüzü sizin emrinize verendir. O, İstediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalimdir, çok nankördür.” (İbrahim, 14/32-34) “Allah, sizi analarınızın karnından, hiçbir şey bilmez durumda iken çıkardı. Şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.” (Nahl, 16/78)

Şükür, verilen herhangi bir nimetten dolayı, bu nimeti verene karşı söz, davranış ve kalp ile saygı ve minnettarlık göstermek; iyilik edeni övmek demektir. Şükretmek, yapılan iyiliğin kadir ve kıymetini bilmek, elde edilen nimeti takdir etmektir. Şükrün zıddı ise nankörlüktür.

Şükür üç çeşittir:

Birincisi, nimet veren, iyilik yapanı övmek şeklinde söz ile yapılan dilin şükrüdür. Kulun, “Allah’a şükürler olsun – Allah’a hamdolsun” gibi şükür ifade eden sözlerle minnettarlığını ifade etmesidir. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şahsında bütün insanlara hitaben şöyle buyrulmuştur:  “Rabbinin nimetine gelince, işte onu anlat” (Duhâ, 93/11)

İkincisi, kalbin şükrüdür ki; nimet vereni tanımak ve nimetin kıymetini bilmektir. Diğer bir ifadeyle insanın, nereden ve nasıl gelirse gelsin gerçekte her nimetin Allah tarafından verildiğine, insanların ise birer vasıta ve sebep olduğuna inanmasıdır.

Üçüncüsü ise, hal ve hareketlerle ifade edilen fiilî şükürdür. İnsanın kendisine verilen nimetleri, bu nimetleri bahşeden Allah’ın rızası doğrultusunda kullanmasıdır. Bunun en güzel örneğini Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hayatında görmekteyiz. Zira O, her hal ve hareketinde Allah’a karşı sürekli hamd ve şükür hali içinde bulunmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) gece ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Hz. Aişe (r.anha) validemiz kendisine; “Ey Allah’ın Resûlü, niçin böyle yapıyorsun? Allah, senin geçmiş ve gelecekte işlenmesi muhtemel günahlarını bağışlamıştır” dediğinde, Peygamberimiz (s.a.s.); “Şükreden bir kul olmayayım mı? diye cevap vermiştir. (Buharî, Teheccüd, 6)

İnsana yakışan, kendisine sayılamayacak kadar nimetlerle ikram ve ihsanda bulunan Yüce Allah’ı tanımak, O’na kulluk etmek ve O’na gereği gibi şükretmektir. Allah’ın verdiği nimetlere şükretmek elde edilen nimetleri artmasına, nankörlük edip şükretmemek ise hem nimetin elden çıkmasına, hem de ilahi azaba uğramaya sebep olur. Kur’an-ı Kerim’de bu gerçek şöyle bildirilmiştir: “Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7)

Yüce Allah’ın, insanların şükretmesine ihtiyacı yoktur. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. (Neml, 27/40) Ancak Allahu Teâlâ, nankörlüğü asla sevmez. Bu yüzden nankörlük yaparak şükretmekten kaçınanlar Kur’an-ı Kerim’de kınanmış ve şöyle buyurulmuştur: “Andolsun, size yeryüzünde imkan ve iktidar verdik. Sizin için orada birçok geçim imkanları da yarattık. Ama siz ne kadar az şükrediyorsunuz!” (A’râf, 7/10) Yine başka bir ayet-i kerimede, “Kullarımdan şükredenler pek azdır”  (Sebe, 34/13) buyurularak, şükredenlerin azlığına işaret edilmiştir.

İnsanların pek çoğu sahip oldukları nimetlerin değerini bilemiyor, bu sebeple de yeteri kadar şükredemiyorlar.  Alıp verdiğimiz her nefes için bile Allah’a şükür borcumuz olduğunu düşünürsek, daha fazla şükretmek için binlerce neden bulabiliriz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bunun yolunu şöyle açıklıyor: “Dünyalıkta kendisinden aşağısına, dinde (dini yükümlülüklerini yerine getirmede) de kendisinden üstün olana bakan (ve buna göre davranan) kimseyi Allah Teâlâ hem sabreden, hem de şükredenlerden yazar…” (Tirmizî, Kıyâme, 58)

O halde; Yüce Rabbimizin bizlere lütfettiği sayısız nimetlerine kalbimizle, dilimizle ve azalarımızla şükrederek hoşnutluğunu kazanmalıyız.

Müfit Atuk – Albay ve Kurtboğan

Anılar 1975
Önceki gün Haydarpaşa Garı’na gittim.
Hızlı adımlarla tam perondan ayrılacakken, bir çift, siyah, ışıl ışıl, dost gözün bana baktığını fark ettim.  Hemen döndüm ve hemen tanıdım; Albay Müfit Atuk !..

Onu seneler var ki, görmemiştim.. Amasya’da beraberdik. İstasyon Caddesinde, Nimet Teyzelerin Apartmanında, kiracı olarak, benim alt katıma gelmişlerdi.  Eşi Işık Hanım ve üç tane de kızı vardı..  Arada bir kayınvalidesi de onlara gelirdi.

Işık Hanım tam bir eski İstanbul kızıydı, çalışkan, temiz, gayretli, koşturan, her zaman telaşlı, yapacak hep bir şeyleri olan, çarşıya  pazara çıkan, kızlarının okuluna giden, temizlik işlerini zevkle ve telaşla kendisi yapan, Annesini arada bir gezdiren, her zaman koşturan bir İstanbul Hanımefendisi..

Müfit Atuk Albayı çok az görürdük. Amasya Eryatağı’daki Birliğine Sabaha erken saatlerde askeri servisle gider, akşam telaşla döner, çoğu zaman çarşıya uğrar, elinde bazen paketler bazen de bir ekmekle  ve sessiz sessiz evine yürürdü.

Sadece bir iki selamlaşmıştık.   Bir gün eşim; ” Akşam Işık Hanımlara gidelim.. Dedi. İtiraz etmedim.

Akşamları genelde ders çalışırdım. Bu tür gezmelerimizi de Hafta Sonuna filan bırakırdık. Ama bu sessiz sedasız komşumuzu da sevmiştim. Müfit Albay’da bir  askerden çok, nazenin bir İstanbul efendisi hali vardı. Rütbeli elbiseleri olmasa onu asker demezdiniz. 

Evet itiraz etmedim ve gittik. Yani iki kat aşağıya indik.  O akşam bizim hemen altımızda oturan Bankacı Süreyya Beyler de gelmişti.  Onların da üç tane kızları vardı. Üç tane de Müfit Albayların. Ve erkek olarak ta  bir tek oğlumuz Nural!.. 

Hoş geldiniz faslından sonra, Işık hanım hemen onları, yan odaya almıştı.  Dikkat ettim önce onların çayları ve pastaları verildi. En büyükleri 10-12 yaşlarında olan kızlar servis yapıyorlardı.

Bir anda samimi çok hoş bir hava oluşmuştu. Sanki çok eskilerden tanışan ve şimdi bir araya gelmiş samimi dostlar gibiydik.  Seviyeli koyu bir sohbet oldu ve saatler gece yarısını gösterirken ayrılmıştık.

Bu gelip gitmeler sonraları hep devam etti. Anadolu’da misafirlik önemlidir. Hele de anlaşabilen samimi dostlar ve akrabalar arasında..

Biz üç aile de akraba gibi olmuştuk.  Çok güzel günlerimiz geçmişti. Onlar BAĞI-BAHÇEYİ Seviyorlardı.

Biz onları, Bağa-Bahçeye davet ederdik. Onlar da bizi, hafta sonlarında Askeri birliklerinin Gazinolarına, Orduevine filan götürürlerdi.  Çok iyi anlaşıyorduk.

Müfit Atuk Albay, dedim ya; bir Askerden çok, temiz tirendez bir İstanbul Beyefendisi gibiydi.  Bir gün Eryatağına gitmiştik. Galiba bir Cumartesi günüydü.

Müfit Atuk Albay, senelik izne ayrılmıştı. Bizim yerli ismi ACRCURUM olan Amasya Eryatağındaki Askeri Gazinoda yemeklerimizi yedikten sonra bizi, daha doğrusu beni, kendi Makamına götürmek istedi.

Çok memnun olmuştum.

Orada bizi Müfit Albaya vekalet den başka bir Albay karşıladı. Tanışma faslı ve çaylar gelmişti. Fakat dikkat ettim, Müfit Albay biraz huzursuzdu. Ürkek bakışlarla kendi odasını süzüyordu.  Yerine bakan Albay fark etti. İkisi de Albaydı ama O Müfit Albay’dan daha kıdemli imiş.  Şimdi Müfit Albay izin süresince vekalet ediyordu.

  • – Anladım, anladım!.. Dedi. Neden ürkek ürkek baktığını, Masa düzenine bakıyorsun değil mi? Bak!.. Bak!..
  • – Estağfurullah Komutanım !.. dedi Müfit Albay.. Özür dilerim efendim.. ,Diye de devam etti. Bu Albay, bana döndü ve iki elini masanın üzerine koyarak her iki yana şöyle bir kaydırırken masanın üzerindekileri de darmadağın etti ve ekledi.
  • – İşte böyle beyefendi.. Geldim, bu masaya oturdum ve iki dakika sonra sıkıldım yahu.. Kalem şurada, sümen su açıda, yazı takımı şu pozisyonda, not kağıtlar muntazam sıralanmış.. Beni çok sıktı biliyor musunuz?.. Ve işte şöyle bir sıyırdım masayı ve her şey darmadağın. OH BE DÜNYA VARMIŞ !..  
  • – Ve Askere dedim ki; Kaldır oğlum şunları, koy şu rafa da Müfit gelince koyarsın yerlerine!.. Bak ne rahat. Beni sıkar arkadaş. Yok kalem şöyle duracak, yok kağıtlar böyle.. Valla hepsini karıştırdım. Rahat ettim be….

Müfit Albay kızarmıştı. Bir yandan da her zaman ki nezaketi, o çelebi tavrı ile özür diliyor ve haklısınız komutanım diyordu. 

O anda Müfit Albayın çok rahatsız olduğunu görmüştüm. Ama yine de nezaketini bozmadı. Ayrıldıktan sonra;

  • – Doğancığım işte bunlar böyle!.. Diyebildi. O anda gözlerinden hafif bir yaş süzülmüştü.
  • – Boş verin dedim. Gelince siz kendi düzeninizi kurarsınız. Bana şöyle bir baktı, gülümsedi ve ,
  • – Öyle, Doğancığım, Tamam.. Hadi Şimdi Hanımların yanına gidelim..

Müfit Albaylarla bu, hafta sonu gezilerimiz, bir iki yaz hep devam etmişti. Bazen Askeri Birliklerin Tesislerine, bazen bizim bağ ve bahçelerimize gider hafta sonlarını değerlendirirdik.

Onları sevmiştik. Kibar insanlardı.

Bir gün bizim İstanbul’a taşınma mecburiyetimiz gündeme geldi ve ayrıldık.

Kısa bir süre, özellikle biz Amasya’ya geldikçe yine görüşüyorduk. Ama Müfettişliğin verdiği hareketle, hareketli yaşam ile, bu görüşmeler azaldı ve onlar da tayin olunca irtibatımız iyiden iyiye kesilmişti.

İşte bu Müfit Beydi, bu Müfit ATUK Albay, şimdi Haydarpaşa Garında karşıma çıkıveren Değerli Dost.. Albay Müfit ATUK…

Onu biraz değişik görmüştüm.

Sanki yaşlanmıştı. Üzerinde kalın kumaştan gri bir palto vardı. Yakalarını kaldırmış, atkısında da iyice sarılmıştı.

Hüzünlü bir hali vardı. Beni görünce gözleri parladı..   Sarıldık, ayaküstü hızlı bir  sohbete daldık. Kayıp yılları sorguladık, birkaç dakikada…

Nerelerdeydik, neler yaptık, bir çırpıda anlattık. 

Sonra bir yere oturmak geldi aklımıza ve bir kanepeye iliştik.  Bir süre daha sohbete devam ettik.

Emekli olmuştu.. Ve dedi ki;

  • – Doğancığım, işte buraya arada bir geliyorum. Böyle Anadolu’dan gelen trenlere bakıyorum. Bazen bir Dost çıkabilir diye.. Hemen hemen iki senedir.. Çok az dosta rastladım, bir-iki. Kimse çıkmadı, ama bak bu gün seni gördüm.
  • – Evet. Dedim çok da güzel oldu.. Ben de o kadar sevinmiştim ki…

Ne kadar  kaldık bilmiyorum, epey anlattık, eskilerden yenilerden epey konuştuk, dertleştik..

Ama ne yazık ki, işler vardı ve bu sohbet devam edemedi.

Karaköy Vapuru ile karşıya geçerken hep onu düşündüm. Ne diyordu;

“İişte buraya arada bir geliyorum. Böyle Anadolu’dan gelen trenlere bakıyorum. Bazen bir Dost çıkabilir diye.. Hemen hemen iki senedir.. Çok az dosta rastladım, bir-iki.   Kimse çıkmadı, ama bak bu gün seni gördüm.”

Üzerinde bir palto ve soğuktan büzüşmüş, yakalarının içinde kaybolan o dost yüz, günlerce, aylarca hep gözümün önünde idi. Onu bir daha göremedim. Ama hep aradım. Bir gün en küçük kızlarını görmüştüm. Sonra onun da izini kaybettim.

Müfettiş olmanın en büyük handikabı buydu, bence..  Dostlarınızın da izleri kayboluyordu…

Bir an Müfit ATUK albayın ilk ziyaretimizde bize sorduğu soru ve sonra yaşananlar geldi aklıma. 

O ilk gece onlara gittiğimizde,  sohbet biraz koyulaşınca bir ara utana sıkıla bir şey sormuştu.

  • – BURADA AMASYA’DA “KURTBOĞAN” İSMİNDE BİRİSİ VAR MI?  
  • – Evet evet VAR demiştik,hep bir ağızdan.. Ve devam ettik, evet var neden sordunuz.? O BİR EVLİYADIR!.. Burada yakında hemen istasyonda yatar..

Yine çelebi haliyle ve hafifçe sıkılarak dedi ki; 

  • – Ben onu gördüm… Amasya’ya gelmeden önce gördüm!. Hem çook uzaklarda gördüm.
  • – Nasıl yani dedik, Nerede gördünüz KURTBOĞAN’ı ?. O anlatmaya devam etti..
  • – Onu dedi; KORE’de gördüm. KORE’de KUNURİ’de..

Müfit ATUK Albay, Amasya’ya hayatında ilk defa geliyordu. Ve Müfit Albay, yıllar önce KORE savaşlarına katılmış, KORE GAZİMİZ, Meşhur ALBAY Tahsin YAZICI’ nın, mucizeler yaratan TABURUNDA görev almıştı.  KORE-KUNURİ Gazisi idi…

O anlatmaya devam etti . KUNURİ denen yerde nasıl kuşatıldıklarını ve nasıl çaresiz kaldıklarını enine boyuna anlattı. Dikkat kesilmiş onu dinliyorduk.

Müfit Albay, o zaman ÜSTEĞMEN idi.

Ve Albay Tahsin YAZICININ, yanında karargah çadırında onun kurmay takımında idi..

Çareler aramışlardı. Geceler boyu..

Çok fena kıstırıldıklarını görüyor ve çıkış yolları arıyorlardı.  Ama nafile…

Bulundukları ateş çemberinden çıkmaları gerekiyordu.

Düşman kendinden gayet emin.

Bölgeyi çok iyi tanıyor. Giderek çemberi daraltıyor ve iki alternatif bırakıyordu, bizim tabura; ya teslim olacaklardı, ya da kesin olarak savaşacak ve öleceklerdi. Düşman kendilerinden 30-40 kat fazla ve donanımlı idi. Bu kesin bir açmazdı.

Üçüncü günün gecesinde, çadırın önündeki nöbetçi telaşla Üsteğmenine koştu.

  • – KOMUTANIM, KOMUTANIM dedi. Birisi geldi seni istiyor. Hemen Dışarıda. AT Üzerinde..
  • – Müfit ATUK Üsteğmen koşarak dışarı çıktı..

Bir rüya gibiydi, karşısında AT ÜZERİNDE PELERİNLİ, (Anadolu YAMÇİSİ ile) birisi, bir atlı vardı.

Atı sabırsızlanıyor, ön ayakları ile yeri tekmeliyor, hafif kişneme sesleri çıkarıyordu..

O,  dizginleri sıkı tutuyor ve  BENİ TAKİP  EDİN!…  BENİ TAKİP  EDİN!… Diyordu.

Üsteğmen Müfit ATUK sordu,

 

  • – Kimisiniz? Sen Kimsin? Kimsin SEN?
  • – Benim kim olduğum önemli değil. KALKIN !.. KALKIN !.. ve BENİ TAKİP EDİN!..
  • – Komutanım!.. dedi, ATUK Üsteğmen, Esas duruşta, Albay TAHSİN YAZICI’ya,
  • – Komutanım dışarıda birisi var, bir atlı, kocaman bir atlı ve BENİ TAKİP EDİN Diyor.
  • – Kim? Dedi, Komutan KİM? Çabuk gösterin bana !.

Atlı bir daha bir daha geldi ve aynı şeyleri söyledi; atı aynı şekilde tepiniyordu. 

  • – Beni Takip edin !.. Kalkın ve beni takip edin…
  • – Komutanım Emriniz? Dedi Üsteğmen ATUK… Ve
  • – TAKİP !.. Dedi, Albay TAHSİN YAZICI…

O arada Üsteğmen ATUK, sabırsızlanan, kükreyen atın üzerindekine sordu:

  • – Kimsin, Sen Kimsin?
  • – BEN, dedi; KURTBOĞAN’ım!.. AMASYA’dan KURTBOĞAN derler bana!..

Ve sürdü atı karanlıklara doğru..

Bir komut duyuldu peşinden….Bu Albay YAZICININ Sesi idi; 

  • SÜNGÜ TAK!… SÜNGÜ TAK !.. İLERİ, ASLANLARIM İLERİ !…

Türk Taburu ilerliyordu, UÇARCASINA, Önde o atlı; KUTBOĞAN, arkasında tabur koştular bir süre!.. Koştular, koştular..

Sonra bir VADİYE geldiler..

Sabahın ilk ışıklarında hala koşuyorlardı.

Keşif uçaklarını fark ettiler birden.. 

İŞARETLER verildi.

Kurtulmuşlardı.  Kurtulmuşlardı işte !.. . 

Aman Allahım  kurtulmuşlardı.. 

Amerikan uçakları selamladı onları, sonra birlikler göründü… 

Bir BAYRAMDI yaşadıkları, KAÇ GÜNLÜK Aç ve SUSUZ KUNURİ ÇEMBERİNİ Yarmışlardı. 

Ve İşte müttefik güçlerle beraberdiler.

Hemen o anda ATLIYI ARADILAR, son ana kadar onlarla beraber hemen önlerinde koşan, durup bekleyen ve onlara yol gösteren, sonra önlerinde koşan, O BÜYÜK ATLIYI, O PELERİNLİYİ, O YAMÇİLİYİ!..

Aradılar, kurtulduklarını anladıkları an bir daha onu gören olmadı, Zaten, Müfit ATUK Üsteğmen, Bir de nöbetçi ve Büyük Komutandan başka da gören olmamıştı.

Bir isim ve bir gölge kaldı hafızalarda,  KURTBOĞAN !.. Amasyalı KURTBOĞAN ve Artık KUNURİ yoktu..  

O akşam saatin nasıl geçtiğini fark edemedik. Gece gezmeleri genellikle saat 23.oo bilemedin 24.oo de biter.. Biz Müfit Albaylardan ayrılırken saat tam 03.oo idi.

Allahtan ertesi gün Pazar’dı.. Ve Öğle saatlerinde  Müfit ALBAY’ın kapısını çaldım.

  • – Hadi bakalım Albayım dedim. KURTBOĞAN’a gidiyoruz.
  • – Tamam.. Dedi, heyecanla; HEMEN GELİYORUM … Tamam Tamam !..

Çok sevinmişti.. Aşağıda birkaç dakika bekledim. Gözlerinde o meşhur pırıltı ile hemen  indi ve koluma girdi..

  • – Hadi. dedi gidelim!
  • – Uzak mı? Araba filan?
  • – Hayır, hayır dedim. Yakın .. 300 – 400 metre..
  • – Aaa. Çok sevindim Hadi gidelim…

Biraz yürüdük ve İSTASYON’daki Çay Bahçesinin hemen yanında KURTBOĞAN Evliya’nın tam karşısında idik.

Sanıyorum, orada saatler geçti. Dua etti, uzaklara baktı, Kah gözleri ışıldadı, kah gözlerinden yaş süzüldü.    Sonra yandaki ÇAY BAHÇESİNDE oturmuştuk.

Bunlar geldi gözümün önüne ve VAPUR Çoktan Karaköy iskelesine yanaşmıştı. Belki de son yolcu olarak, görevlilerin birazda  ters bakışları arasında terk ettim vapuru..

Zaman zaman  hep hatırlarım….HAYDARPAŞA Garında Paltosunun Yakaları Kalkmış MÜFİT ALBAY ve Orada KUNURİ’ de  Pelerinli – YAMÇILI- Amasyalı KURTBOĞAN.!.. KURTBOĞAN’ı her AMASYA’ya gidişimde mutlaka ziyaret ederim…

Kurtboğan’ı  ve onun hikayesini şöyle anlatırlar..

Bir zamanlar Amasya’ya Kurt Sürüleri inmeye başlamış, özellikle geceleri her yere saldırılarmış..

İşte o dönemde vefat eden bu zat defnedildiğinde ertesi sabah kabre gelenler O GECE KABRİ AÇAN VE MUHTEREM ZATIN CENAZESİNE DE SALDIRAN BİR KURT’UN, BU MÜBAREK ZATIN TEK AVUCU ARASINDA BOĞULMUŞ OLDUĞUNU GÖRÜRLER.

O günden sonra kurtlar AMASYA’ya inmemiş ve hiçbir yere saldırmamışlardır. 

Bu mübarek insanın ismini, yaşamını, yaptıklarını ve hayatı hakkındaki notları ayrıca anlatacağım.

Sağlıkla kalın,  mutlulukla kalın…  Saygılarımla…

 

                                                                                                                     

 

Dualarınızı eksik etmeyin bizden

0

Herkese merhaba… Herkese merhaba… Herkese merhaba…
Yaş almak mı yoksa yaşlanmak mı sevgili okur?
Yaş almak kaçınılmaz ama, büyümek isteğe bağlı biliyorum.
Siz hala nasıl mı diyorsunuz? Pekala hemen açıklıyorum. Okuyuverin lütfen.Birisi altınızdaki kıpkırmızı kraliçelere layık koltuğu alacak, yerine sandalye koyacak hatta bununla da yetinmeyip altınızdaki sandalyeyi her yıl daha kötüsüyle değiştirecekmiş gibi hissediyorsanız işte bu yaşlanmaktır.
Yaş almak ise, bir dağa tırmanmaya benzer. Çünkü, çıktıkça yorgunluğunuzun arttığını, nefesinizin daraldığını ancak görüş açınızın genişlediğini gördükçe  huzur bulmaktır yaş almak.Gençken yaptığı şeyleri yapamamak değil, yapmaktan vazgeçmektir yaşlanmak.
Yaş almak ise, malzemeden çalmaktır… Çünkü biz kadınların hayata ve zamana dayadığı merdiven önce 29’da uzunca bir süre durur. Sonra birden 35 olur ve upuzun bir süre de orada kalır. Sonrası muamma…  Bizi ölüm anına götüren sayacın hızla ilerlemesini takip etmektir yaşlanmak.
Yaş almak ise, her doğumgününde 18’ine merdiven dayamaktır. Çünkü, her yeni yaşınızı karşılarken 18’ine giriyormuş gibi hissetmek, o enfes duygu karmaşasının bir benzerinin ya da daha karmaşığının tekrar tekrar yaşanmasıdır yaş almak.Hayattan elini eteğini çekmek, ölümün kapınızı çalmasını beklemektir yaşlanmak.
Yaş almak ise, dinlenmeyi bilmemektir. Çünkü, dinlenmemek üzere yola çıkmayı göze almak, asla yorulmamaktır yaş almak. Yerçekimine yenik düşmektir yaşlanmak.
Yaş almak ise, dans etmeyi sevmektir. Çünkü, baston elinde hayatla dans etmektir yaş almak.Kırılan cam parçalarının bir daha asla eskisi gibi olmayacağını bilmektir yaşlanmak.
Yaş almak ise, içimizdeki çocuğun taaa gözlerinin içine bakmaktır. Çünkü, içimizdeki çocuğun her yeni güne umutlarıyla uyanmasıdır yaş almak.İnsanın gelecek yerine geçmişe bakmasıdır yaşlanmak.
Yaş almak ise, bedenin yaşlanmasına aldırmamaktır. Çünkü, bedenin yaşlanmasına inat, ruhu diri tutabilmeyi becerebilmektir yaş almak. Hayat bilmecesini çözmek, lakin cevap verecek takati bulamamaktır yaşlanmak.
Yaş almak ise, 80 yaşında olsan bile otobüste ayakta gördüğün bir kadına yer vermektir. Çünkü, yaşlandığınızı kabul etmemektir, ruhunuzun çocuk kalmış yanlarına cevap vermektir yaş almak. Geç kalmış hissine kapılmaktır yaşlanmak.
Yaş almak ise, kazanılan tecrübelere, yaşanılan anılara gülümseyen gözlerle bakmaktır. Çünkü,  zamanın insana sunduğu olanaklardan yararlanmayı bilmektir yaş almak. Nereden mi çıktı yaşlanmak ve yaş almak derseniz sevgili okur…
Sıradışı bir adamdır büyük dedem.
Çocukluğumun yakışıklı prensi dedemin hayat felsefesi oldu yaş almak.
O hiçbir zaman yaşlanmadı.Evet büyük dede dedim ama hiç de öyle sandığınız gibi değil, o hep benim en yakın arkadaşım oldu.
Hayatımın en yakışıklı erkeklerinden biri olan canım dedem bir süredir hasta ve yatıyor.
Kilometrelerce uzaklarda ancak birbirimizin sesini duyabilmekle yetiniyoruz ama biliyoruz ki kalplerimiz hep birbiri için atıyor.
Özlem gitgide büyüyor içimde… Bir yanım git gör dedeni diyor, diğer yanım her nedense memlekete gitmekten kaçıyor, habire erteliyor. Çünkü, içimden bir his dedemle birlikte çocukluğumu da kaybedeceğimi söylüyor ama inanamıyorum, inanmak istemiyorum.
Dedecim seni çok seviyorum. Aslında ölümün bizi ayıramayacağını, tıpkı anneannem gibi seninde gökyüzünde bizi gülümseyerek izleyeceğini, bekleyeceğini biliyorum.
“Ama, ama, ama”sı yok işte yok. Yok… Yok…İşte son birkaç aydır yaşadığım bu duygu yoğunluğumu bugün sizinle paylaşmak geldi içimden…
Ben dedeciğimi son bir kez daha görebilmek umuduyla, 22 saatlik bir yolculuğa çıkarken siz de bizden dualarınızı esirgemeyin sevgili okur lütfen…

Cıncık Vakfının Manisalı Torunları

0

İnsanların atası Âdem (as) ile Havva anamıza, iyi ve kötüyü bildiren ilk ayette; “Biz: Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) beraberce cennete yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet meyvelerinden yiyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz her ikiniz de kendine kötülük eden zalimlerden olursunuz, dedik” diye buyrulmaktadır. (Kur’an-ı Kerim, Bakara: 35)

Bu ayetten anlıyoruz ki; her iki cihanda mutluluk üzere yaratılan insanın, mutluluğa erişmesi kötülüklerden uzak kalmasına ve iyiliklerle hayatını tanzim etmesine bağlıdır. Mutlu olmayı herkes ister, kimileri mutlu olur, kimileri olamaz.

Mutluluk hayatın ürünüdür ve onu insanlar üretir ama maalesef tek başına üretilen mutluluğu birlikte yaşadığımız insanlar etkiler. Evde, mahallede, okulda, işte, köyde, kasabada, şehirde, yurtta ve dünyada yaşayanlar bizim mutluluğumuzun ortaklarıdır.

İhtiyaçlarımızı karşılarken başkalarının hizmetine muhtacız. Bu nedenle hayatımızı başkalarıyla paylaşmak zorundayız, başkalarıyla paylaşılan hayatta mutluğu korumak ve geliştirmek depreme dayanıklı ev yapmak gibidir, önce zemin etüdü yapmayı, zemin çürükse sağlamlaştırmayı gerektirir. Sosyal ilişkiler ve müesseselerde böyle… Arkadaş ve eş seçimi, ortaklık tesisi, komşuluk… Her şey insan kalitesiyle ilgilidir… Ana ve babanızı seçemezsiniz ama geriye kalan her şey sizin seçiminize bağlı. Kötüye gidiyorsa yaşam, hicret etmek gibi hayırlı bir seçeneğiniz bile var.

Söz konusu sağlam bina ve sağlam sosyal ilişkiler kurmaksa, Atalarımız ; “yer damar damar, insanlar kısım kısım” demişler.

İnsan var; sosyal parazit, onları konuşmak bile gereksiz. Toplumun iyi niyetinden ve zaaflarından beslenir. Bütün marifetleri menfaatlerine odaklanmayı bilmekle ilgilidir. “Haram- helal ver Allah’ım, aciz kulun yer Allah’ım” ölçüsüzlüğünü ilke edinmişlerdir.

İnsan var; güneşle doğar, güneşle batar ve onlar hayatın devamı için gereklidir. İşinin gücünün peşindedir, etliye sütlüye karışmaz.

İnsanlar vardır; ilaç gibidir, sosyal bünyeyi tedavi ederler, yıkık gönülleri imar ederler. Bir yandan “rızka kefil olan Allah’ tır” teslimiyeti içinde ibadet aşkıyla işlerini yaparlar, diğer taraftan yetimin, öksüzün, fakir- fukaranın, garip ve gurebanın hizmetine koşmakla mutlu olurlar. Her topluma lazım olan bu mutsuzluk avcıları, kendi gönüllerini ferahlatırken bir birine kenetlenmiş ve dayanışma içinde bir toplum inşa ederler, toplumsal geleceğimizi kurarlar ve kurtarırlar. Bir çeşit kolonizatör dervişlerin çağdaş sürümüdürler.

Manisa, bu yönüyle şanslı… Atalarının izinden yürüyen gönül mimarlarını hala sinesinde barındırıyor.

Bir zamanlar Manisa çarşısında hep aynı güzergâhtan işine gidip gelen bir kızcağızın, erkence bir vakitte işinden ağlayarak döndüğünü gören merhametli bir esnafımız, kıza, gözyaşının sebebini sorar; hizmet ettiği evdeki vazoyu kırdığı için evin hanımının işine son verdiğini öğrenince ilk yaptığı iş, bir vakıf kurup o vazoyu Çin’den getirterek kızın zararını karşılayıp tekrar işe alınmasını sağlamak olur. Tarihte Manisa’ya has vakıflardan biri olan “Cıncık Vakfı” böyle bir iyilik duygusunun ürünü olarak ortaya çıkar.

Geleceğin mimarı olacak gençlerin; dolmuş parası bulamadığı için derslerine düzenli devam edemediklerini, tek öğün yemekle günlerini geçirdiklerini, fakrı zaruret içinde öğrenimlerine devam etme mücadelesi verdiklerini gözleyen bir avuç iyiliksever arkadaşımız; ihtiyaç sahibi olup maddi ilgi bekleyen gençlerimizle, Manisa’mızın tarihi ruhaniyetine uygun bir yardımlaşma zemini oluşturmak ve böylece hayırseverler ile ihtiyaç sahipleri arasında bir gönül köprüsü kurmak düşüncesiyle “Eğitime Katkı ve Hizmet Derneğini” kurmuşlar.

Sağ elin yaptığı yardımı sol elin bilmediği bir sistem tesis etmişler, İhtiyaç sahiplerinin müracaatını ve değerlendirme kurallarını geliştirmişler, her şeyi elektronik ortama taşımışlar. Burs vermek, bağış yapmak veya bir hayra vesile olmak isteyenlere, bilgisayardan “www.egitimekatkiderneği.com” adresine ulaşmak kalıyor. Yani hayır yapmak parmağınızın ucunda, her şey bir tuşa dokunmak kadar kolay!

Yiyip içtiklerinizin, yığıp biriktirdiklerinizin hesabını verecek, gönülden paylaştıklarınızın hayrını göreceksiniz! Allah’ın size verdiklerinden bir kısmını paylaşmaya ne dersiniz? Evet diyorsan, dokun tuşa! Gözün arkada kalmasın! ‘Bağış yaparsam şunlara mı gider’ diye düşünme! Onlar, bağımsız ve bağlantısızlar, hür ve bağımsızlar. Mevlana ve Yunusça düşünürler…

Kötü bir âdetimiz var; ne yapıldığından ziyade kimin yaptığını daha çok merak ediyoruz. Tam aksine, ağlayan göz gördü mü kalbi ağlayan bu hizmetkârlar, bilinmekten hoşlanmayan kimseler. Kim olduklarını ben ilan etmeyeyim, siz, verdiğim adresten bakarsınız.

Bu insanlar maalesef çok sayıda değiller varsa da biz bilmiyoruz. Onların her birini bir başka oluşumda tek başına bir ordu gücüyle insanlığa hizmet peşinde koşarken; sade ve sessiz yaşamlarıyla görürsünüz.

Onlar, “ete kemiğe bürünüp” bazen Bakkal Sadullah bazen Burhan ağabey, Yüncü Yaşar, Avukat Halit, Dr. Süleyman Sami, M. Veysi veya Planlama Müdürü olarak karşınıza çıkar. Kim oldukları çok mu önemli? Allah sayılarını arttırsın, sizi de bu iyilik kervanlarına dâhil etsin, yetmez mi?

Sağlık ve esenlik içinde kalın, Allah’a emanet olun.

Milli Eğitim Bakanı’nın Seçmeli Ders Olarak Okullarda Okutulacağını Söylediği Diller

“Gerçek vatan aslında dildir. Vatandan en hızlı en kolay uzaklaşma dil yoluyla olur. Ve hatta en sessizce gerçekleşen yolda budur”
                                                                                                                                                      Wilhelm Von Humboldt  

Bir süredir Türkçe dışında ki dillerin kamu alanında serbestçe kullanımı özellikle eğitim dili olması yönündeki tepkiler bir kimlik ve demokrasi meselesi olarak öne sürülmektedir. Etnik grupların kendi dillerini her alanda serbestçe kullanma iddiası bir yandan hukuken yeni azınlık yaratma diğer yandan da her etnik gurubun dilinin resmi dil olan Türkçe’ye eş değer rol üstlenmesinin demokrasi için bir zorunluluk olduğu iddialarına hizmet etmektedir.  

Bu konudaki kafa karışıklığı bilgi eksikliği yanlış kavramlarla hareket edilmesi tartışmanın doğru mecrada yapılmasını engellemektedir.  

Öncelikle bu konuda doğru bilgiye ulaşmak için AZINLIK STATÜSÜNÜ incelemek gerekmektedir.  

Uluslararası hukukta bütün devletler için bağlayıcı bir azınlık tanımı yoktur. Hukuki azınlık her ülkenin kendi tarihsel gerçeklerine göre o ülke tarafından belirlenmektedir.

Türkiye açısından azınlık tanımı Lozan Antlaşmasında belirlenen kriterle yani din temel alınarak oluşturulmuştur. Sevr Antlaşmasında azınlıklar ırk azınlığı, din azınlığı ve dil azınlığı olarak benimsenmiş Osmanlı Devletinin tek taraflı yükümlülükleri kabul edilmiş ve hatta bazı haklardan Türkiye’de oturan müttefik devletler vatandaşlarının da yararlanması sağlanmıştır. Dolayısıyla Sevr Antlaşmasına göre Türk dışında olan herkes Türkçe dışında dil konuşan herkes ve Müslüman olmayan herkes azınlık sayılacaktır. Hatta din azınlığının sadece gayri Müslimlerin değil, Hanefi Mezhebi dışındaki diğer Sünni mezhepleri ve Alevileri de kapsar şekilde ele alınacağını kabul etmek gerekecektir. Bu gün yapılan çalışmaları ve tartışmaları Sevr’e dönüş hazırlıkları olarak değerlendirebiliriz.

Bu gün bazı kesimler Lozan’ın aşılması gerektiğini burada esas alınan din kriterinin çağı geçmiş bir kriter olduğunu ileri sürerek Türkiye de etnik köken, mezhep ve dil üzerinden yeni azınlık gurupları yaratılmak istenmektedir.

Türkiye de resmi dil olan Türkçe dışındaki dillerin kullanımı ile ilgili  gelişmeler.

Resmi dil olan Türkçe dışındaki dillerin kullanımı konusunda herhangi bir yasak ya da kısıtlama bulunmamaktadır. 12 Eylül Askeri Darbesinin bir getirisi olan ve Türkçe dışındaki ana dillerin konuşulmasını yasaklayan 2932 sayılı kanun 1991 yılında yürürlükten kaldırmıştır.

Farklı dillerde radyo ve TV yayınlarının da önü açılmıştır. Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerde yapılacak Radyo ve Televizyon yayınları hakkında “yönetmelik” ile kamu yayıncılığı haricinde farklı dil ve lehçelerde yayın kabul edilmiş mevcut bazı kısıtlamalarda 2009 tarihli yeni yönetmenlik ile kaldırılmıştır. Böylelikle 24 saat konu sınırlaması olmaksızın ana dilde yayın özgürlüğü getirilmiştir. Bu kapsamda 11 özel radyo istasyonu ve 7 özel televizyon kuruluşu bulunmaktadır.  

2008 yılında “Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu” madde 21′ de yapılan değişiklik ile farklı dil ve lehçelerde devlet eliyle yayın yapılası mümkün hale gelmiştir. Devlet kanalı TRT 31 dilde Web ve radyo yayını vermekte ve ayrıca 24 saat TRT 6 ve Radyo Kürtçe ve Arapça dersleri yapılmaktadır. 

Bingöl Üniversitesi ve Muş Alparslan Üniversitesinde de Kürtçe bölüm açılmıştır. Yabancı dil eğitimi ve öğretimi ile Türk Vatandaşlarının farklı dil ve lehçelerinin öğrenilmesi hakkında kanun 2003 değişikliğiyle Türk Vatandaşlarının günlük yaşamlarında kullandıkları farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesi için özel kurslar açılabileceği kabul edilmiştir. Bu itibarla günlük yaşamda kullanılan bütün yerel dil ve lehçelerin öğrenimi serbesttir.  

Dolayısıyla ana dilin öğrenilmesi ve geliştirilmesi önündeki bütün engeller ortadan kaldırılmıştır. Bu aşamada ana dilde eğitim talebi demokratik bir hak olarak ileri sürülmektedir ki yukarıda belirttiğimiz gibi ne AB ülkeleri mevzuatlarından nede Avrupa insan hakları sözleşmesinde isteyen herkesin ana dilinde eğitim görmesini mümkün kılan bir hak yoktur. Farklı dil ve lehçelerin günlük hayatta kullanımının sağladığı zenginlik bu dilin kamusal alanda da resmi dilin yanında veya ikinci dil olarak kullanım serbestîsinin gerekçesi olarak kullanılmaz.

Bölgesel dil lehçelerin unutulmaması ve gelecek kuşaklara aktarılması kültürel haklar bağlamında önemlidir. Devlet vatandaşlarının ana dillerini öğrenmeleri ve geliştirmelerini mümkün kılarken tüm etnik dil ve lehçelere aynı mesafede durmalı ve ilke olarak tüm bölgesel dil ve lehçelerin korunması ve yaşatılması konusunda ayırım yapmamalıdır. Türkçe dışındaki dillere saygı bir etnik dilin tercih edilen lehçenin diğer dil ve lehçeleri egemenliğine alıp, asimile etmesine yol açmamalıdır. Unutulmamalıdır ki birleştirici olan ve iletişimi sağlayan resmi dildir. Bunun dışındaki dillerden biri imtiyaz talebiyle ortaya çıkar ve asimilasyon politikası ile dil birliği yaratmayı hedefler ve belli dil ve lehçelerin gelişmesine engel olursa bu durum kültürel haklar çerçevesinde mütalaa edilemez.

Önemle vurgulanmalıdır ki kültürel farklılıkların zenginlik olduğu olgusu ancak bütünlük içinde anlam ifade etmektedir. Bütünlüğü sağlayan en önemli unsurlardan biri de dil birliğidir. Ortak dil birliği çatısı da resmi dil olan Türkçe ile kendisini göstermektedir.

Türkçe’nin eğitim dili olması kamu hizmetlerinde, hizmet alım ve sunumda kullanılma zorunluluğu hiçbir şekilde temel hak ve özgürlükleri ihlal etmemektedir. Aksi yöndeki talepler demokratik hak iddiasının ötesinde etnik bir gurubun kimlik oluşturma ve kendi birliğini sağlama mücadelesidir.

 

Orhun Âbidelerinde ve Atatürk’ün Hitabesinde Gençliğe Sesleniş

0

Milletlerin hayatında bazı dönüm noktaları vardır. Bu noktalardan en önemlileri ise var olma mücadeleleri olarak ortaya çıkmaktadır. Milletin yok edilme ile yüz yüze geldiği anlarda yapmış olduğu mücadele ve bunların sonuçları, gelecek nesiller için ibret ve örneklerle doludur. Türk milleti de zaman zaman âdeta yok olma ile karşı karşıya gelmiştir. Çünkü asla hürriyetinden vazgeçmemiş, yok olmayı esarete tercih etmiştir.

Ancak düşmanlarının, bunların işi bitti, öldüler dediği anda ise âdeta toprağı yararak başını kaldırmış, yok olması beklenirken dünyaya medeniyetin mührünü vurmuştur. İşte tarihimizde bu dönüm noktalarından ikisi oldukça dikkate değerdir. Biri 1300, diğeri 75-80 yıl öncesine dayanmaktadır. Her ikisinde de Türk milleti yok edilmek istenmiş, ancak büyük Türk kumandan ve devlet adamları liderliğinde, millet topyekûn seferber olmuş, asla esarete boyun eğmeyerek, yerinden doğrulmasını bilmiştir.

Millet olmanın önemli kriterlerinden biri müşterek bir geçmişe sahip olmaktır. Türk milleti açısından meseleyi değerlendirdiğimizde, Orhun Âbideleri yaklaşık 1300 yıl öncesinden bu günlere sesleniştir. Bu öyle bir sesleniştir ki, Türklük şuur ve vakarı ile dopdolu olup, gelecek nesilleri de bu şuura ve vakara davettir. Muhatabı ise daha çok, gençlerdir. Çünkü devleti ve milleti ihya edecekler onlardır.

Başka bir ifadeyle millet, genç fidanların derinlere kök salması ve semaya boy vermesi ile kaimdir. Bunun için gerekli olan kaynak, tarihin her adımında mevcuttur. Ecdad, bu günlere kadar kaynaklık edebilmek için sözünü taşlara kazımış, kâğıtlara yazmıştır. Genç nesillere seslenmiş, sözümüzü kalbinize ve dimağınıza kazıyın demiştir.

Türk milletinin bu tarihî mücadelelerinde her zaman gençliğin önemli bir yeri olmuştur. Dünyada, gençliğin cemiyetteki yeri zaman ve mekâna bağlı olarak değişiklikler arzetmesine rağmen, Türk toplumunda her zaman önemini muhafaza etmiştir. Çok genel bir ayrımla, geleneksel toplumlarla modern toplumların yaş dilimlerine göre, fertlere yüklemiş oldukları mâna ve fonksiyon farklıdır.

Geleneksel toplumlarda yaşlılar ön plânda iken, modern toplumlarda bunlar âdeta yaşlılar evine hapsedilmiş, daha genç yaş dilimlerinde olanlar kıymet bulmuştur. Bunun sebebi, geleneksel toplumlarda değişim oldukça yavaştır. Bilgi ise tecrübe ve birikime bağlıdır. Bunun temsilcileri ve taşıyıcıları da yaşlı olan insanlardır. Dolayısıyla ön plânda olanlar da onlardır. Gençler tecrübesizlik ve bilgisizlik içerisinde olduklarından itibar dışıdırlar.

Modern toplumlar ise son derece hızla değişmektedirler. Yeniliklerin takip edilmesi oldukça zor hâle gelmiş; bilgi, okullarda aktarılır olmuştur. Böyle bir yapı içerisinde yaşlılar zamanın geresinde kalmakla nitelendirilmiş, ön plâna ise gençler çıkmıştır.

Türk tarihine baktığımızda ise bu nitelendirmenin dışında bir yapılanmanın olduğu görülmektedir. Zira gençler her zaman en önde yer almışlar, bazen devletin kurtarıcılığını bazen de ihyasını üstlenmişlerdir. İşte bunlardan olmaları hasebiyle, incelemeye tabi tuttuğumuzda Bilge Kağan ile kardeşi Kül Tiğin, babaları İltiriş Kağan öldüğünde henüz biri sekiz, diğeri ise yedi yaşlarındadır. Yapmış oldukları zorlu bir mücadelenin sonunda, yönetimi üstlenmişler ve çok genç yaşlarda devleti sadece yönetmekle kalmamışlar, ölecekken diriltmiş ve ihyâ etmişlerdir.

Nitekim, Bilge Kağan henüz onyedi yaşında Tangutlara, onkesizinde Altı ÇubSoğdaklara, yirmisinde Basmıllara, yirmi iki yaşında Çin’e ve daha bir çok yere savaş açmış, bütün bunlarda ve sonrakilerde galip gelmiştir. Kendisi gibi genç olan Kül Tigin de aynı şekilde mücadele etmiştir. Ancak böyle bir yapılanma içerisinde, gençlerin ön plâna çıkmaları ile yaşlı olanlar bir kenara atılmamış, onlar bilgi ve tecrübelerinin timsali olmaları hasebiyle itibara lâyık görülmüş ve istifade edilmiştir. Nitekim yaşlı vezir Tonyukuk, bu çerçevede iki kardeşe önemli yardımlarda bulunmuştur.

Ancak asıl mücadeleyi verenler de gençler olmuştur. Yaşlılar ise yolun çizilmesinde birer rehber olarak rol oynamışlardır. Türk tarihinde bunun en büyük temsilcilerinden birisi Dede Korkut’tur. Son derece önemli bir şahsiyet olan Dede Korkut, sadece zamanına değil, bugüne de ışık tutmakta; ahlâk, vakar, adalet gibi temel kavramların anlaşılmasında ve hayata geçirilmesinde bize bilgelik etmektedir.

Türk tarihinden günümüze doğru geldiğimizde, gençlerin tarihteki fonksiyonlarının her dönemde aynı önemi koruduğu müşahede edilmektedir. Sadece devletin kurtarılmasında değil, ihyâsında da yükü onlar omuzlamışlardır. Nitekim Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u genç yaşında fethetmiştir. Bunun gibi Atatürk, Osmanlı Devleti’ni kurtarmaya başladığında henüz daha gençti.

Ancak bu örneklere rağmen, günümüz modern Türk toplumunda gençliğin geleneksel yapıda üstlenmiş olduğu rol, ya kabul görmemekte ya da yanlış kullanılmaktadır. Yanlış kullanılmaktadır, çünkü artık kurtarıcılıkla yola çıkmanın bir mânası yoktur. Devlet, kurtarılmaya değil, ihyâ edilmeye muhtaçtır. Bunun gibi, bu rolü gençlere yakıştırmayanlar hiç de az değildir. Onların bakış açısından gençler henüz çocuktur.

Ancak unutulmamalıdır ki onların çocuk dediği gençliğin ataları, bu yaşlarda iken sayısız başarılara imza atmışlardır. Yukarıda verdiğimiz tarihî örnekler bunun sadece birkaçıdır. İşte her iki şekilde de beliren bu yanlış idraki ortadan kaldırmanın ya da bu yanlışlığa kapılmamanın mesajlarını gerek Orhun Âbidelerinde, gerekse Atatürk’ün gençliğe hitabesinde bulmak mümkündür.

Yaklaşık 1300 yıl öncesinden bu güne seslenen Bilgi Kağan ve Kül Tigin’in mesajları ile Atatürk’ün hitabesinde şekillenen mesajlar arasında önemli paralellikler vardır. Taşınan endişe ve istenen gelecek birbirinin aynıdır. Her iki yerde de sosyal bütünleşme ve dayanışmanın hayatî önemine işaret edilmekte, var olmanın temel şartı olarak sayılmaktadır.

Bütünleşme ve dayanışmanın merkezine ise milliyetçilik ve Türkçülük şuuru yerleştirilmiştir. Âbidelerde “Türk milleti işitin” denirken, hitabede “Ey Türk gençliği” diye söze başlanmaktadır. Bütünleşmenin sağlandığı en kapsamlı müessese ise devlettir. İhyâ edilmesi gereken ise sistemdir. Bu, hitabede gençliğe birinci vazife olarak verilmiştir. Türk istiklâl ve Cumhuriyetinin muhafaza ve müdafaa edilmesi, var olmanın temel şartıdır. Türk istiklâli devlete, Cumhuriyet de sisteme tekabül etmektedir.

Aynı tema, âbidelerde “İl tutup töre düzenlemek” olarak geçmektedir. İl devlete işaret ederken, töre eski Türklerde yönetim sistemi ve devletin mâna zeminini oluşturmaktadır. Her iki hitabede de devletin müdafaası ve ihyâsı “ebed müddet devlet” anlayışı çerçevesinde şekillenmektedir. Atatürk “ilelebet” kavramını kullanırken, âbidelerdeki ifade şöyledir: “Türk, Oğuz beyleri, milleti işit: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilecekti?”. Yani varlığımızın kıyamete kadar devam edeceği vurgulanmaktadır.

Hitabelerde, Türk’ün hürriyet aşkı dile gelmekte, asla esareti kabul edemeyeceği vurgulanarak, geleceğe yönelik mesajlar verilmektedir. Esarete tabi tutmak isteyenlerin çok kuvvetli olabilecekleri, ancak böyle bir durumda dahi acziyete kapılmamak gerektiği vurgulanmaktadır. Âbidelerde dile getirildiği üzere, millet çıplak ve fakir, asker az olduğu hâlde başarı temin edilmiştir.

Nitekim Bilge Kağan bu durumu şöyle anlatmaktadır: “Varlıklı, zengin millet üzerine oturmadım. İçte aşsız, dışta donsuz; düşkün, perişan millet üzerine oturdum… Babamızın, amcamızın kazanmış olduğu milletin adı sanı yok olmasın diye, Türk milleti için gece uyamadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tiginile, iki şad ile öle yite kazandım…”.

Benzer ifadeler, Atatürk’ün gençliğe hitabesinde de yer almaktadır. Burada da bütün olumsuzluğa ve yokluğa rağmen mücadele etmek gerektiği vurgulanmaktadır. Öyle ki, imkân çok namüsait bir mahiyette tezahür etse bile asla yılgınlığa yer yoktur. Memleketin bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. İşte Türk gencinin, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifesi, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Yine bir medeniyet kurmanın ve geliştirmenin temel kaynağı olarak Türk kültür ve töresinin önemine dikkat çekilmekte, düşünülen olumsuz durumlardan kurtulmanın yolu olarak da Türklük şuurunun ihyası gösterilmektedir. Yabancı hayranlığının yıkıcı tesirine dikkat çekilirken, bunun ancak millî şuur ile yenilebileceği anlatılmaktadır. Bilge Kağan ve Kül Tigin, gençleri, yabancı hayranlığına kapılmamaları istikametinde ikaz etmektedir.

Çin’in yumuşak sözü ve ipeğine aldanmamak gerektiğini söylemektedir. Aksi takdirde millî birlik ve bütünlüğün içerisine nifak tohumları ekecek yabancılara, kapı açılmış olur: “Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirdiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Çin milletine beylik evlâdını kul kıldı, hanımlık kız evlâdını cariye kıldı. Türk beyleri Türk adını bıraktı”.

Günümüzde Çin, Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarından hayli uzak olmakla birlikte, orada yaşayan Türk soydaşlarımız açısından bu söylenenler doğruluğunu sürdürmektedir. Türkiye açısından da Çinli yoktur ama aldatıcı bir Batı dünyası mevcuttur. Bu dünyaya karşı gençlerin bilgili ve uyanık olmaları gerekmektedir. Atatürk’ün de belirttiği gibi “dahilî ve haricî bedhahlar” vardır ve gelecekte de olacaktır.

Hem bütün bu olumsuz durumlara düşmemek için hem de dünyaya damgasını vuracak yeni medeniyetler kurmak için çözüm, Türklük şuuru içerisinde, millî birlik ve bütünlüğümüzden taviz vermeden mücadele etmektir. Bu mücadelede asla yılgınlığa yer yoktur. Bilge Kağan’ın emrettiği gibi “kendimize döndüğümüz” takdirde, defalarca kurmuş olduğumuz medeniyetler serisine, öncekilerden daha da üstün yeni bir medeniyet halkası ilâve edebiliriz. Atatürk’ün de belirttiği gibi “muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

 

Sırr -ı Azim

0

Baba ve Anne’nin aldığı en büyük zevk ve lezzet; çocuklarının kendilerine anne veya baba diye seslenmesi, hitap etmesidir. Anne ve babalar çocuklarının bu sihirli sözü söylemesini ve bunu işitmeyi dört gözle beklerler.

Çocuklarına herşeyi feda etmek, onları mutlu kılmak için ellerinden geleni yapmaya âmâde olurlar. Ama şarta bağlı olarak. “Baba”veya “Anne” sözcüklerini işitmeye. Bu hitaba masadak olmaya bağlı.

Nitekim anne ve babalar, “Baba” veya “Anne” sözünü duyacakları günü sabırsızlıkla beklerler. Duydukları zaman sanki çocuklarına şu sözü der gibidirler: “Dile benden ne dilersen!”

İşte Allah da kullarından; çocuğun ana-babasına yönelmesi gibi kendisine yönelmesini istiyor. Ona olan ihtiyaçlarını dile getirmelerini bekliyor. Bunu hatırlatmak için ağlayıp sızlamalarını ve hatta olanca sesleriyle feryat-figan etmelerini duymak istiyor. Aczlerini dile getirmelerinin karşılığında ise merhametle, âdeta coşup taşacağını müjdeliyor, muştuluyor.

Böylece merhameti galeyana gelsin. Muhabbeti cuş-u huruşa gelsin. Bu vesileyle sanki vermeye can atacak hâle gelsin istiyor. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Yüce Allah.

Sual /soru nasıl ki, bilginin anahtarıdır. Dua yani istek ve arzuyu dile getirmek de asıl ve en büyük yardımcıyı çağırmak demektir. Ona, yalnız ona yöneldiğimizi bildirmek demektir.

İşte asıl istenecek makamın; ilahî makam olduğunu can-ı gönülden belirtmenin fiil ve eylemine dua diyoruz. Dua ki, davet etmek,çağrıda bulunmak demektir. Bir bakıma Allah’ın ilgisini çekmek için dua lisanıyla mesaj göndermek. O’nun tarafından zaten bilinen içi; dışa vurmaktır.

Zaten gani olan Allah, kuluna vermek için bahaneler arıyor. İşte bu bahanelerin başında DUA geliyor. Hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah, kulunun duasını kabul etmek için bunu ve bunun gibileri bahane ediyor. Çünkü Allah; bahaya değil bahaneye bakıyor. Her şeyde olduğu gibi. Nitekim “İnneme’l – a’mâl bi’n – niyyât” değil midir? Yani ameller niyetlere göre değer kazanmıyor mu?

“Dua bir sırr – ı azîm-i ubûdiyettir. Belki ubûdiyetin rûhu hükmündedir.”

Evet dua / yardıma davet / imdad çağrısı; kulluğun göstergesi. Hem de kulluğun büyük bir sırrının taşıyıcısıdır. Kulluk sırrı bu davranışın bu yönelişin içinde gizlidir. Semaya doğru el açışın mânasında gösterir kendini ve ele verir bu şekilde sır ve gizini.

Sanki dua İnsanla Yaratan arasında kırmızı hat hükmündedir. Nasıl ki Moskova – Washington arasında böyle bir hat var. İnsanlık bir yanlışlığa kurban gitmesin diye. Dua hattı da, kulun; Rabbine her an başvurabilsin diye çekilmiş, âdeta bir danışma / bir başvuru hattıdır.

Dua, insanın yalnız olmadığını kanıtlar.

Dua, insanı bilen, gören ve kollayan bir zatın varlığının en bâriz / çok açık belirtisidir.

Haalık-Mahlûk yani Yaratanla Yaratılan arasında var olan irtibatın müşahhas / somut varlığını ispat eder.

Belki değil belli ki yaratılış sırrını da ele verir. Fehm ettirir / algılatır bizlere. Dua yani çağrı; çağıranla çağırılanın varlığını âdeta dayanışmasını koyar ortaya. Çağıranın / dua edenin çağırılana muhtaçlığı; çağırılanın ise ihtiyaç duymadığı hâlde  -bir bakıma-  Lezzet-i Mukaddese olarak çağıranın yani dua edenin varlığına  -hikmet icabı-  rol vermesi gerçeğini serer gözler önüne.

“Birinci nev’i dua istidat lisanıyladır.”

Her varlığın özüne, esasına, çekirdek ve tohumuna konulup yerleştirilmiş olan bir potansiyel var. Âdeta zaman ayarlı olarak kurulmuş bir mekanizma mevcut. Her  zamanı  gelişte; o potansiyel kendisini açığa çıkaracak, mikro âlemden makro âleme doğacak; görünmez iken görünür hâl alacak, elle tutulur bir durum kazanacak, gözlere sürûr ve sevinç bahşedecek, kulaklara hoş nağmeler salacak, fikre tefekkür ufku açacak, yaratılanı  yaratana karşı fikren dimağen ve kalben harekete geçirip yöneltecek. Kısaca zincirleme oluşumlara yol açacak şekilde bir film şeridi gibi gözümüz önünde arz-ı endam edecektir.

Aslında bu; kuranla kurulan arasında ince bir sır. Bu sırrın yani öze istidat ve kabiliyetin konması; onun hâl diliyle açığa çıkmak istemesinin ifadesidir. İşte o hâller bir bakıma dua sayılır. Açılan el hükmüne geçer.

Demir, kireç, kum bir arada bulunmalarıyla, lisan-ı hâlle bina olacağız der. Aynı zamanda bunlar mimar ve mühendisin varlığını gösterir. Sebepler olarak işçileri nazara verir. Biliriz ki bina ve yapılar; sebeplerin, kullanılan inşaat malzemelerinin işi değil. Ama onlar bu işte sadece kullanılmış oluyorlar. Tıpkı bina ve yapıların; inşaatta çalıştırılan işçilerin kafasından çıkmadığı gibi.

X

Hani  “Günah işlemeseydiniz sizi helak eder, günah işleyen insanlar yaratırdım.” demesi var ya Yüce Allah’ın. Tabii bu, insanın günah işlemesi lâzım, ondan günah işlemesini bekliyorum demek değil. İnsan beşerdir. Şaşar. İstemiyerek de olsa  günah işler. Bu onu şaşırtmasın, ümitsizliğe düşürmesin. Ama hemen pişman olup nâdim olsun. Tövbe ederek Allah’a sığınsın, af talep etsin ki zaten ben de ondan bunu bekliyorum demek istiyor ya Yüce Allah.

Aynen bunun gibi, “Dua etmeseydiniz ne ehemmiyetiniz olurdu?” hitabıyla, kulun her zaman ve her yerde, herşey için Allah’a muhtaçlığı hatırlatılmakta. Allah’a yönelmekten, O’ndan istemekten O’na başvurmaktan, O’na el açmaktan kulun asla geri kalmaması istenmekte. Çünkü ancak bu şekilde kul oluşunun idrakine varacağı belirtilerek, O’ndan duaya yapışması, O’ndan duaya sarılması, O’ndan duaya tutunması isteniyor.

Kulluğun ancak bu şekilde kulluk olacağı söyleniyor, insan olan insana.

Çünkü dua etmek en büyük ihtiyaç.

İhtiyaç ise terakkî ve ilerlemenin yegâne hocası.

 

 

Güzel Kokudan Bayılan Debbağın Hikayesi

Hazreti Mevlana anlattığı bir hikâyede özetle şunları söylüyor:

Birisi güzel koku satanların çarşısına varınca kendinden geçti, yere düştü, bayıldı. Halk başına toplanarak derman aramaya başladı. Kimisi yüzüne gül suyu serpiyor, kimisi kalbini dinliyor, kimisi tütsü yapıyordu.

Özellikle gül suyu, misk gibi güzel kokulardan sonra, adam daha da fena oluyordu. Olayı duyan debbağın kardeşi hemen koşa koşa geldi. “Ben onun neden bayıldığını biliyorum” dedi.

Avucunun içinde bir parça köpek pisliği vardı. “Köpek pisliğinin kokusu onun beynine, damarlarına, iliğine kadar işlemiştir. Çünkü o mesleği gereği bu pisliklerin içinde yaşamaktadır.”

Tıp ilminin üstadı Calinus “hasta neye alışmış ise, neyi huy edinmiş ise onu ver” demiş. Çünkü onun hastalığı alışkanlığına aykırı şeylerdendir. Bu sebeple hastalığının ilacını onun alıştığı şeylerde ara. Onun ilacı köpek pisliğidir.

Bayılan debbağın kardeşi, elindeki köpek pisliğini bayılan adama koklatınca adam kendine geldi.

Hazreti Mevlana’nın bu hikâyeden çıkardığı netice şöyle:

“Öğüt miski, öğüdün hoş kokusu kime fayda vermiyorsa, o muhakkak kötü kokulara alışmıştır. Pislik içinde doğan pislik kurdu hiç mi hiç amber kokusuna alışmaz.”

******

Hazreti Mevlana’nın bu hikâyesinden birçok hisse çıkarmak mümkün. Benim günümüz dünyası için çıkarabildiğim hisselerden bir kısmı bu yazının konusu olsun.

Diktatörlükle yönetilen ülkelerde ister adına “renkli devrimler” deyin, isterseniz “Arap Baharı” gibi romantik isimlerle sevimli hale getirilmiş darbe hareketleriyle rejim değişikliği çabaları başarı getirmiyor.

Zira diktatörlük yönetimi altında yönetilmeye alışmış halk, demokrasi rejiminin istediği vasıflarda olamıyor.

Demokrasi, bireylerin kendi iradelerini kullandığı, haklarını sadece birbirlerine değil, güçlülere ve devlete karşı da savunabildiği, bağımsızlığın fert ve devlet olarak bir tutku olarak sahiplenildiği rejimlerdir. Bu özelliktekileri Mevlana’nın hikâyesindeki güzel kokulara alışmış insanlara benzetebiliriz.

Demokrasinin istediği bu türden insan yapısına sahip değilseniz, demokrasi ithal etme gayretleri veya dışarıdan demokratikleşme çabaları netice vermez. Diktatörlüğün pislikleri içinde yaşamaya alışmış bünyeler, demokrasinin güzel kokularını yansıtan insan tiplerine uyum sağlayamaz, tahammül edemez.

Bir kabilenin/ etnisitenin mensubu veya bir dini veya siyasi grubun bağlısı olarak kendi iradesi yerine, bağlı olduğu grubun liderinin iradesine kendisini bağlamış olanlar, dikta rejiminde yaşasalar bile bireysel vicdanın emrettiği isyan ahlakına değil, tabi olduğu iradenin yönlendirmesine göre hareket edecektir.

Kafkas ülkelerinde yaşanan “renkli devrimler” de, “Arap Baharı”nın yaşandığı ülkelerde de sözde halk hareketleri esasen bireysel vicdanın emrettiği isyan ahlakına sahip kitlelerin hareketi değil, emperyal devletlerin yaratıp yönlendirdiği operasyonlardı.

Bugün Suriye‘de yapılmaya çalışılan da aynıdır.

Bu hareketleri tertip eden ve yönetenler, bu ülke halklarının demokrasinin istediği vatandaş tipinden çok uzak olduğunu iyi bilmektedir. Ayrıca her ne kadar aksini ifade etseler de, emperyal devletlerin bu ülkelere demokrasi getirmek gibi bir hedefleri yoktur.

“Hasta neye alışmış ise, neyi huy edinmiş ise onu vereceklerdir.”

Demokrasiyi getirdiklerini söyledikleri ülkelerde afyonlanmış / efsunlanmış kitleler emperyal devletlerin işine daha çok gelmektedir. Halk kitlelerinin iradesini teslim ettiği lider, kanaat önderi, şeyh, büyük sermaye sahipleri vb kişilerle yapılacak işbirliği ile bütün ülkenin yönetilmesi daha kolay olmaktadır.

*****

  • Ülkemizde gerçek bir demokrasi yaşamak istiyorsak…
  • Güçlünün haklı olduğu değil, haklının güçlü olduğu bir rejim hayal ediyorsak…
  • Kendimizi devletimize, toprağımıza, varlıklarımıza ve bağımsızlığımıza sahip çıkmak borcunda hissediyorsak…

İlk yapmamız gereken, kendi iradelerini başkalarına teslim etmeyen, haklarını arayan ve koruyan insan modelini hayata geçirmeye çalışmak olmalı.

O en iyisini bilir” diye birilerinin işaretine bakarak karar veren insanların yaşadığı ülkelerden iseniz demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerden bahsetmek mümkün olmaz.

Bu rejimde yaşayan “mankurtların” en çok sığındığı “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” tesellisidir.

Bir gün sıranın kendisine geldiğinde “sarı öküz” hikâyesini hatırlayanların olması ve “keşke sarı öküzü vermeseydik” yakınmaları çare olmayacaktır.

Bizim bu öğütlerimizin misk kokusundan rahatsız olanlar varsa, sebep herhalde alıştıkları pis kokulu ortamdır.

Türkiye Bu Günleri Aşacak

Biliyorum ki; kafamız karışık. Bir türlü dingin, huzurlu ve güvenli bir ülke olamadık. Çünkü ülkemizde bir olay bitmeden diğeri başlıyor ve insan ister istemez etkileniyor. Gerçekleşen hadiseler, birbirine benzemez ve büyük farklılıklar içeren bir durumda. Bu bilerek yapılıyor.  Ama bu arada düşman cephe, ne kadar kazanım yapabilirim derdinde…

Merak etmeyin, Türkiye daha doğrusu Türk Milleti bu günleri aşacaktır. İnanılmaz boyutlardaki saldırıya rağmen, Türk Milleti ayaktadır ve direnmektedir.

Çevrenizde yazan, çizen, konuşan millilik vasfı taşıyan Türk Aydınlarının varlığına bir bakın… Kimse pes etmedi. Bazen onları okumaya ve dinlemeye yetişemiyorum.

Onca baskı, yıldırma, korkutma, mahkeme, hapis, işten atma kafi gelmedi. Bu insanlar karınca misali, Türk Milletinin etrafındaki ağır saldırıyı püskürtmeye çalışıyor. Dünyanın hiç bir yerinde, içerden ve dışardan; ekonomik, kültürel, siyasal, sosyal, psikolojik ve askeri özellik taşıyan, bu kadar yoğun saldırıya maruz kalıpta, ayakta durabilen bir millet ve devlet daha göremezsiniz.

İnatla “Türkiye toplumu” diyenlere karşılık ısrarla vurgu yapıyorum ki; hafızalarınıza kazınsın, milletimizin ve devletimizin adı “Türk”tür. Gelişen olaylar karşısında önümüze konulan Türkiyeliliği red ediyor ve sizlerden de bu ve benzeri kavram dayatmalarına karşı mücadele etmenizi bekliyorum.

Önümüze çıkarılan bir diğer safsata da “akil adamlar” kavramıdır. Bunu da bir psikolojik operasyon yaparak Türk Milletine yutturmaya çalışıyorlar. Yani benim ve bizim adımıza bölücülük konusunda bu “akil adamlar” bir orta yol bulacakmış! Sizi bilmem ama ben bu “akil adamlar”a yetki vermedim ve onun için bunlara “hadi oradan” diyorum…

Bunları belirttikten sonra; Suriye, uçağımızın düşürülmesi, Öcalan’ın gezdirilmesi ve 3. yargı paketi ile benzer konulara değinmek istemiyorum. Yapılanları ve yapılmak istenenleri gördükten sonra bunlara diyeceklerimiz zaten bellidir.

Gariptir ki; Türk Milletinin gerek savaşta gerekse barışta ter dökerek kazandığı ve yine ter dökerek koruduğu kazanımlar, bahsettiğim ekonomik, kültürel, sosyal, siyasal ve psikolojik baskı ve saldırılarla elinden alınmıştır. Günümüzde de aynı yol denenerek kalan kısımları, elinden alınmak istenmektedir.

Ülkemizin ekonomik bilançosu, Türk halkının önüne ivedilikle getirilmelidir. Bu bilanço da ülkenin gerçek sahibi olan Türk halkının ekonomik değerlerini kendisini yoğun saldırılara maruz bırakanlara nasıl kaptırdığı görülecektir.

Avrupa’nın adeta dizinin dibinde olan ve 1940’lı yılların ortalarından itibaren ABD ile köklü(!) ilişkiler kuran bir Türkiye’nin; bu kadar çalkantılar yaşaması, halkına huzur ve güven tesis edememesi, ekonomisinin zayıflığı, bölünmeye çalışılması ve tek başına bir iktidarın 10 yıldır ezici çoğunlukla iktidarda bulunmasına rağmen sorunların ve kargaşanın azalacağına artması sizce nasıl izah edilebilir?

Başımıza gelen bunca şeylere karşın, Türk Milleti’nin yapamadığı bir tek şey vardır. O da bu saldırıları anlayacak, bilgi ve yorum yeteneğinden yoksun olmasından dolayı, işin farkına, zamanında varamamaktır.

Türk Milletine ve Türk Devletine karşı birçok cepheden yürütülen bu yoğun saldırıların bir diğer hedefi de, Türk Milletinin bunlara karşı geliştireceği çalışmaları baltalamaktır.

Gerçekleri gören ve bir şeyler yapmanın gerekliliğine inanan ortalama vatandaşımız, sığınacak ve mücadele edecek bir kapı aramaktadır. Ancak bu kapılar, Türk Milletine karşı yoğun saldırı yürüten odakların bombardımanı altındadır.

Bütün bunlara rağmen, işin özünü elekten geçirme becerisine sahip olan Türk insanı; işçisi, memuru, emeklisi, köylüsü, esnafı, sermayedarı, üniversite öğrencisi, gazetecisi, askeri ile bu saldırıları def ederek Türk Milleti ile Türk Devletini bu günlerden selametle geçirecektir.

Yeter ki; kulaklarımızı ve gözlerimizi, Türkiye’mizin dört bir tarafında Türk Milleti ve Türk Devleti için yazan, konuşan ve söylediklerini yapan vede her geçen gün bir çığ haline gelen Türk Aydınlarına çevirelim.

Onlar bize yutturulmak istenen kazıkları, dilleri döndükçe ve kalemleri elverdiğince ama samimiyetle anlatmaya çalışıyor. Bu da Türk Milleti için sonsuz bir ümit ışığıdır.

Ben bu günlerin aşılacağından ümitli falan değilim. Bu günlerin aşılacağını bal gibi biliyorum. Çünkü bu hep böyle oldu… Siz de bunu bilin ve buna inanın…

 

 

Diyanet İşleri Başkanı’nın Eliyle Ruhban Okulu’nun Açılması

0

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Bartholomeos’a yaptığı tarihi ziyaret sonrasında, Türkiye’nin izlediği devlet politikasının dışına çıkmış oldu.

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Fener Rum Patriği Bartholomeos’u ziyaretinin ardından yaptığı açıklamada, Türkiye Cumhuriyeti’nin dini azınlıkların hakları, özellikle de Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması konusunda yıllardır izlediği resmi politikayı eleştirdi, bunun değişmesi gerektiğinin işaretini verdi.

Görmez’in tarihi açıklaması şöyle:
Muadelet esasının, özellikle haklar ve özgürlükler konusunda çağdaş dünyanın üzerinde ısrarla durduğu, muadelet esasının ahlaki olmadığını düşünüyorum. Herhangi bir ülkeye, büyük bir ülkenin “sen oradaki Müslümanlara yahut dindarlara ne kadar hak verirsen ben o kadar hak veririm. Yahut ne kadar haksızlık yaparsan ben de o kadar haksızlık yaparım” demesini büyük bir ülkeye, büyük bir kültüre, büyük bir medeniyete şahsen hiç yakıştırmıyorum.”

Diyanet işleri Başkanı’nın açıklamasında kullandığı “muadelet” kelimesinin anlamı şöyle; “eşitlik, denklik, eşdeğerlik”.

Diyanet İşleri Başkanı’nın görev ve sorumluluklarını merak ettiğim için bir araştırma yaptım, sizlerle paylaşıyorum;

Kanun Numarası: 633

Kabul Tarihi: 22/06/1965

Yayımladığı Resmi Gazete Tarihi:02/07/1965

Yayımladığı Resmi Gazete Sayısı: 12038

BİRİNCİ BÖLÜM: KURULUŞ VE GÖREVLERİ

GÖREV:

Madde 1 – İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.

http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/1085.html
uzunca bir mevzuat linkini paylaşıyorum, sonuna kadar okuduğum bu görev ve sorumluluklarını diyanet işleri hakkıyla yerine getirdi de, kalan vaktini değerlendirmeye çalışıyor. 

Bütün Cuma Namazların da hutbede okunan İnne-ddîne ‘inda(A)llâhi-l-islâm Ayetini hatırladınız mı?(Âl-i İmrân / 19)

Türkçe Transcript (*)

İnne-ddîne ‘inda(A)llâhi-l-islâm (u)(k)vemâ-ḣtelefe-lleżîneûtû-lkitâbe illâ minba’dimâcâehumu-l’ilmubaġyenbeynehum(k)vemenyekfurbi-âyâti(A)llâhi fe-inna(A)llâheserî’u-l hisâb

Meali

Allah katında din, ancak İslam dinidir. Kendilerine kitap verilenler, bunu adamakıllı bildikten sonra aralarındaki azgınlık ve haddini aşma yüzünden ihtilafa düştüler ve kim Allah’ın ayetlerine inanmazsa bilsin ki Allah, pek tez hesap görür.

Yazımı 3 soru ile tamamlamak istiyorum.

Azınlık haklarını korumanın derdine düşenler çoğunluğu neden umursamazlar?

Bu değişimin Türk Milletine ne yararı olacak?

Ayasofya neden ibadete açılmıyor?