21.6 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1078

Hacı Bayram-ı Veli

Asr-ı Saadet’te Arap Yarımadasına yayılan İslamiyet, Peygamber Efendimizin irtihalinden sonra büyük fetihler sonucu daha uzak diyarlara ulaştı. Dört halife döneminde İslam devleti, Bizans ve İran sınırlarını aştı. Sonra Emeviler tarih sahnesine çıkarak İslam’ın İspanya´dan-Türkistan´a kadar yayılmasını sağladı.

Ukbe bin Nafi komutasındaki Emevi orduları, Kuzey Afrika´nın tamamını fethederek, Atlas Okyanusunu sahillerine dayandı. Ondan sonra gelen Tarık bin Ziyad komutasındaki askeri birlikler, Cebelitarık Boğazı’nı geçerek İspanya´ya girdi. Kısa sürede İspanya fethedildi ve bu topraklar üzerinde “Endülüs” devleti kuruldu. Böylece İslam Kültür ve Medeniyeti, fetihlerle birlikte gelişmeye başladı.

Orta Asya’daki ana yurdundan her yöne dalga dalga yayılan Türklerin İslam’la tanışmaları Emeviler dönemine rastlar. Emeviler Kafkasya, Maveraünnehir, Türkistan bölgelerine seferler düzenliyordu. İşte Türklerle Arapların ilk karşılaşmaları bu topraklarda gerçekleşti.

Türklerle Araplar arasındaki ilk işbirliği Abbasiler döneminde Çinlilere karşı yapıldı. Doğudan batıya ilerleyen Çinliler ile Ön-Asya´ dan doğuya ilerleyen Araplar, Talas ırmağı kıyılarında karşı karşıya geldi. 751 yılında yapılan Talas Savaşında Orta Asya´nın Çin egemenliğine girmesini istemeyen, Karluk ve Yağma Türkleri, Arapların yanında yer aldı ve savaş Müslümanların zaferiyle sonuçlandı.

Talas Savaşı, Türklerle Müslümanların birbirlerini daha yakından tanımalarını ve dostane ilişkiler kurmalarını sağladı. Bu sebeple Talas Savaşı hem Türkler hem Müslümanlar için bir dönüm noktasıdır. Savaştan sonra İslâmiyet, Türkler arasında hızla yayılmaya başladı. Bizans sınır boylarında, Avasım adı verilen, sınır şehirleri kuruldu ve buralara Türkler yerleştirildi. Abbasi Halifesi Mu’tasım zamanında Ordu ve Devlet yönetiminde etkinlik, İranlılardan Türklere geçti. Türklerden oluşan bir ordu kuruldu.

Maveraünnehir’in Buhara, Semerkant, Fergana ve Curcan gibi büyük Türk şehirleri, İslam kültür ve uygarlığının önemli merkezileri haline gelmeye başladı.
Türkler arasında İslamiyet yayıldıkça bu bölgelerde Camiler, medreseler, külliyeler inşa edildi. Bunun sonucunda Orta Asya ve Türkistan’da önemli Türk alim ve mutasavvıflar yetişti. Hoca Ahmet Yesevi, bu ilim-irfan ocaklarında yetişen ilk Türk-İslâm mutasavvıfıdır. Türk aydınlarının Arapça ve Farsça yazdığı bir dönemde ilk defa Türkçe dini-tasavvufi şiirler söyleyen insandır. Mesela Yunus Emre bir Ahmet Yesevi öğrencisi ve Yesevi izleyicisidir. Yolun en büyük şairidir. Şiirlerinin ilham kaynağı Ahmet Yesevi´dir. Hatta bazı şiirleri Yesevi Hikmetlerinin tekrarlanmış şeklidir. Ahmet Yesevi, Divan-ı Hikmetinde;
“Işkıng kıldı şeyda mini
Cümle alem bildi mini
Kaygum sinsin tüni küni
Minge sinok kirek sin…” derken Yunus Emre Divanında;
“Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarın tünü günü”

Yahya Kemal; “Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın, göreceksiniz bizim milliyetimizi asıl O´nda bulacaksınız?” diyor.
Gerçekten Ahmet Ahmet Yesevi ve dervişleri, henüz büyük kısmı Müslüman olmamış, olanları da yeteri kadar dini bilmeyen Türklere İslamiyet’i anlatmak ve yaymak için gayret sarf ettiler.

Hoca Yesevi’nin binlerce talebesi dergahından aldıkları inanç, bilgi ve bilinci, Horasan´a, Deşti Kıpçak diye adlandırılan Kuzey Türk bölgelerine, Anadolu´ya ve Avrupa’ya ulaştırdılar.
Bitmek tükenmek bilmeyen göçebe Türkmenler Anadolu’ya doğru akıyordu. Özellikle Horasan ve Türkistan’dan birçok savaşçı derviş ya da alperenler daha Malazgirt Savaşı’ndan çok önce Anadolu’nun Sivas, Kayseri ve Konya gibi büyük şehirlerine yerleşiyordu.
26 Ağustos 1071 yılında Selçuklu sultanı Alparslan ile Bizans imparatoru Romen Diogene arasında yapılan savaş, Türklere Anadolu kapılarını ardına kadar açtı.

Anadolu’ya ilk büyük göç dalgası Malazgirt Savaşı sonrası, ikinci ve daha büyük bir göç dalgası Moğol İstilası sonrasında gerçekleşti. Bu göç hareketinin önünde savaşçı dervişler bulunuyordu. Erenler Hoca Ahmet Yesevi dergahından çıkıp Anadolu’ya akın etti. Bunların kimisi sanat erbâbı, kimisi ziraat erbâbı, kimisi akıncı yiğitlerdi. Gönül erleri Andolu´da, Balkanlarda gerçek Türk-¬İslâm kültürünü yaydı.

Anadolu´da ve Rumeli´de Türk varlığının kökleşmesine en büyük katkıyı Yesevi dervişleri yaptı. Osmanlı Devleti´nin manevi kurucuları olan Şeyh Edebaliler, Hacı Bayram-ı Veliler, Sarı Saltuklar, Hacı Bektaş-ı Veliler, Geyikli Babalar, Ahmet Yesevi´nin takipçileridir. Onlar, Anadolu’nun bizim olmasında çok büyük emekleri olan abide şahsiyetler. Ahmet Yesevi´nin Anadolu’ya gönderdiği Sarı Saltuk, Balkanlarda Müslümanlığı kökleştiren kişidir. Bursa´nın fethini hazırlayan Geyikli Baba, bir başka Yesevi dervişidir.

Yesevi dervişleri, Anadolu’nun Türkleşmesi yıllarında özellikle 12.-14. yüzyıllarda gerektiği zaman savaşmışlar “Alperen” gerektiği zaman ticarete ahlak ve disiplin getirerek “Ahi” adını almışlar. Kadınların aydınlanması yolunda uğraşmışlar “Bacıyan” olmuşlar. Boş arazileri canlandırmak ve yeşertmek işini üstlenmişler, yolların güvenliğini sağlamışlar. Gönüllere inanç, zihinlere bilgi ışığı saçmışlar.

Anadolu’daki Yeseviliğin sosyal yapıdaki devamını, halk içinde Hakk’la beraber olma yolunu, en güzel şekildi Ahilikte görüyoruz.

Kardeşlik, arkadaşlık ve dostluk anlamına gelen Ahilik, Anadolu’ya has bir teşkilattır. 13.-14. yüzyılda yiğitlik, cömertlik, mertlik, düşkünlere ve zulüm görenlere yardım etme gibi insani gayeler uğruna Ahi Evran tarafından kuruluşmuş teşkilattır.

Anadolu’nun ihtiyacına göre, mürşit erenler tarafından Orta Asya’nın ilim ve kültür merkezlerinden getirilen alp erenler, düzenli ve planlı bir şekilde Anadolu’da istihdam ediliyordu. Ahi Evran’ın sahip olduğu esnaf locaları vasıtasıyla da tarikat ehli, sanatkar ve her türlü zanaat sahibi binlerce derviş yetiştiriliyordu.

Ahilik, herhangi bir esnaf teşkilatı olmaktan çok, İslam’ın idealize ettiği başkasını kendi nefsine tercih eden, korkusuz, sabırlı, kendini Allah yolunda sıdk ile adayan, her türlü gösteriş ve menfaat duygusundan uzak sadece Allah rızasını gözeten, engin hoşgörü sahibi, dürüst ve cömert insanı var etmek için çalışan ve görüşlerini bu teşkilat vasıtasıyla yayan bir tasavvuf okuludur. Ancak Ahi zaviye ve ocakları, hiçbir zaman birer meskenet yuvası olmamış. Gündüzleri iş yerlerinde meslek erbabı olarak çalışmalarını sürdüren Ahiler, akşamları da dini, tasavvufi ve ahlaki eğitimin yanı sıra askeri talim ve terbiye de görüyor, gerektiğinde savaşlara katılıp yiğitliklerini sergiliyorlardı.

Ahi teşkilatının önemli faaliyetlerinden biri göçebe Türkmenleri iş sahibi yapmak, yerleşik hayata geçişlerini kolaylaştırmak, daha da önemlisi yerinden yurdundan kopup Anadolu’ya gelen göçebeleri geçici de olsa ağırlamak, barındırmak ve yeni geldikleri bu topraklara alıştırmaktı.

Orta Asya’dan gelen Yesevi dervişleri ve Ahi Evran vasıtasıyla onların ellerinde yetişen gazi alp-erenler, Anadolu ve Balkanlardaki köy ve kasabalarda çeşitli mamureler tesis etmişler. Sahibi oldukları ilahi nizamı hakkıyla yaşayan alp-erenler sayesinde binlerce kafir İslam’ı seçiyor, İslamiyet ile Türklük birbirinden ayırt edilemeyecek kadar karıştığı için de, aynı zamanda Türkleştiriliyordu.

Osmanlı´nın cihana yayılmasının temelinde bu Alperenler ve Ahiler kadrosu yatıyor. Bu gönül erleri, Yüce Türk Toplumu içinde bir bay¬rak, bir sancak, hazarda seferde manevi bir kuvvetti. Anadolu´nun her ilinde, her kasabasında ve her oymağında, dağında obasında bir gönül erinin makamı vardır. Hac-ı Bayram Veli hazretleri de bunlardan biriydi.

Orta Asya’dan gelen Oğuz boyları, Ankara, Sinop, Bursa üçgeninde yerleştiler. Geleceğin Hacı Bayram-ı Velisi Genç Numan, 1352 yılında Oğuz boylarının yoğun olarak bulunduğu bu üçgen içinde yer alan Ankara’nın şirin bir Anadolu köyü olan Zülfazıl bugünkü adıyla Solfasol köyünde doğar.

İstanbul´u, Fâtih Sultan Mehmed Hanın fethedeceğini müjdeleyen büyük velî Hac-ı Bayram Veli’den başkası değildir. Ankaralılara “İstanbul’un manevi ruhunu” yaşatan Hacı Bayram Veli, sadece din adamı değil aynı zamanda tarihe yön veren, Anadolu iktisadi kalkınmasını başlatan önemli bir şahsiyettir. Ayrıca Fethin manevi mimarı Akşemsettin’i yetiştiren de Odur.

Numan, henüz küçük yaştayken ilim tahsiline başladı. Ankara’da ve Bursa’da bulunan âlimlerin derslerine katılarak, tefsir, hadis, fıkıh gibi din ilimlerin yanı sıra fen ilimleriyle de meşgul oldu. Kısa zamanda ilim yolunda kemale erdi ve Hacı Bayram Veli lakabını alma yolunda ilerledi. 28 yaşlarındayken Ankara’da Melike Hatun Medresesi’nde müderrislik yaparak talebe yetiştirmeye başladı. Kısa zamanda, halk arasında sevilip sayılan biri oldu.

İlimdeki bu üstünlüğüne rağmen Müderris Nûmân´ın rûhunda bir sıkıntı vardı. O, bu sıkıntıdan ancak bir mürşid-i kâmilin huzûruna varmakla kurtulabileceğini biliyor ve fırsat kolluyordu. Nihayet bir gün dersten çıktığında yanına birisi geldi ve; “Ben Şücâ-i Karamânî´yim. Kayseri´den senin için geliyorum. Sana bir haberim ve dâvetim var.” dedi. Nûmân, bu sözlerin sonunda kendisi için mühim bir haberin olduğunu anlamıştı. “Hoş geldin, safâlar getirdin. İnşâallah hayırlı haberlerle gelmişsindir. Anlat! Anlat!” diyerek hayretle sordu. “Beni şeyhim ve mürşidim Hamîdeddîn-i Velî hazretleri gönderdi ve; “Git Ankara´da Kara Medresede Nûmân adında bir müderris vardır. Ona selâmımı ve dâvetimi söyle. Al getir. O bize gerek…” dedi. Ben de bu vazîfe ile huzûrunuza gelmiş bulunuyorum.”

Müderris Nûmân bu sözleri dinler dinlemez; “Baş üstüne, bu dâvete icâbet lâzımdır. Hemen gidelim.” diyerek müderrisliği bıraktı ve Kayseri´nin yolunu tuttu. Kayseri´de Somuncu Baba adıyla meşhûr Hamîdeddîn-i Velî ile bir kurban bayramında buluştu. O zaman Somuncu Baba; “İki bayramı birden kutluyoruz.” buyurarak, Nûmân´a Bayram lakabını verdi.

Somuncu Baba, Nûmân ile baş başa sohbetlere başlayarak, onu kısa zamanda olgunlaştırdı. Müspet ilimlerle aklını, dini ilimlerle kalbini besledi. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derecelere kavuşturdu, sonra ona; “Hacı Bayram! Zâhirî ilimleri ve bu ilimlerde yetişmiş âlimleri ve derecelerini gördün. Bâtınî ilimleri ve bu ilimlerde yükselmiş evliyâyı ve derecelerini de gördün. Hangisini murâd edersen onu seç!” buyurdu. Hacı Bayram da, velîlerin yüksek hallerini görerek, kendisini tasavvufa verdi ve bu yolda daha yüksek derecelere kavuşmak için çalıştı. Hocasının teveccühleri ile zamânın en büyük velîlerinden biri oldu.

Hacı Bayram Veliyi tasavvufi hayata iten birinci faktör; onun tasavvufa meyilli fıtratı. İkinci faktör de, yaşadığı devrin ictimai, ahlaki ve  siyasi bozukluklarıdır. Gerçekten o devirde kadılara kadar bulaşan eğlence, içki ve rüşvet hastalığı, önemli boyutlara ulaşmıştı.
Sultan Yıldırım Beyazidin damadı Emir Sultan’ın Ulu Cami inşaatı bitiminde yaptığı doğrudan tenkid ve Molla Fenari’nin Yıldırım Beyazid’e karşı çıkarak Bursa’yı terk etmesi ve Konya’ya yerleşmesi Hacı Bayram velinin düşüncesini doğrular nitelikte. 

Osmanlı hakimiyeti altında Anadolu yeniden derlenip-toparlanırken, Hacı Bayram Veli, genç devletin manevi ve içtimai disiplinini sağlamada etkili olmuş. Anadolu ve Anadolu insanını Batinilik, Babilik gibi tarikatlarla, mevzii mezhep çatışmaları hatta siyasi kargaşaların tasallutundan kurtardı. Bu bakımdan Ona “Anadolu’nun manevi hamisi” de denir.

Hacı Bayram Veli, şeyhi Somuncu Baba’ya intisap ettikten sonra ondan hiç ayrılmadı. Şeyhi nerdeyse o da ordadır. 1394 yıllarında Hocasıyla Bursa’ya geldi. Onun yeni görev yeri Çelebi Sultan Medresesi’dir artık. Yeşil medrese adıyla bilinen bu ilim yurdu dönemin çok önemli bir eğitim merkeziydi.

Hacı Bayram Veli, Bursa’da kaldığı yıllar içinde Emir Sultan’ı sık sık ziyaret etti. Hatta vasiyeti üzerine Onun cenazesini yıkayıp namazını da kıldırmış.

  
Hacı Bayram-ı Velî yaşı 48’e dayanınca, hocası ile hacca gitti. Kabe-i muazzama ve Habib-i Kibriya Efendimizle lika nasib oldu. Manevi alemin kapısı açıldı, Kabe O’na gel dedi, Ravza davet neşideleri söyledi. Gönül hasretle yandı. Cevap vermemek kabil değildi. Hak Dostu davete icabet etti. Hacerül Esvede selam verdi, Ravza-yı Mutahhara’ya yüz sürüp Nebiler Sultanının önünde gözyaşları döktü. Arz-ı hacet eyledi. Alem-i İslam için “medet medet” dualarıyla inledi.

Hacı Bayram Veli Hac vazîfesi yaptıktan sonra Şeyhiyle Aksaray´a geldi. Burada Somuncu Baba, Onu vekil tayin ederek şöyle dedi: “Halîfem, vekîlim sensin.” Bu emir üzerine Hacı Bayram Veli, bu ağır vazîfeyi üzerine aldı. Aynı yıl hocası vefât edince, cenâze namazını kıldırarak Aksaray´dan ayrıldı ve Ankara´nın yolunu tuttu. 20 yıl önce talebe olarak ayrıldığı Ankara’ya Şeyh olarak dönüyordu. Bu sırada Hacı Bayram Velinin yaşı 60’ı geçmişti. Bu dönemde Anadolu’da siyasi karışıklıklar had safhadaydı. Timur istilası olmuş, Yıldırım Bayezidin vefatı üzerine oğulları arasında iktidar kavgası zuhur etmiş, Şeyh Bedreddin olayı patlak vermiş, Orta Asya’dan gelen ve göçebe hayatına alışmış Türk boylarının yerleşik hayata uyumu gecikmişti. İctimai, siyasi ve iktisadi açıdan önemli bir kavşak noktasında, hassas dengelerin çok hissedildiği bir yerde, Hacı Bayram Velinin birden tarih sahnesinde zuhur etmesi Anadolu için önemli bir gelişme olmuştur. Sosyal çözülmenin arttığı bu dönemde, Hacı Bayram Velinin, müderrisliği bırakıp halkın arasına girdi, tasavvuf kanalıyla yozlaşmayı durdurdu ve ahlaka dayalı bir taban oluşturma çabasına yöneldi.  

Hacı Bayram Veli Ankara´da dînin emir ve yasaklarını insanlara anlatmaya, onlara doğru yolu göstermeye başladı. Her gün onlarca kişi huzûruna geldi, hasta kalplerine şifâ bularak gönderdi. Talebeleri gün geçtikçe çoğalmaya, akın akın gelmeye başladı. Kısa zamanda ismi her tarafta duyuldu.

Gelecekte İstanbul´un mânevî fâtihi olacak Akşemseddîn hazretleri Osmancık´ta müderrislik yaparken Hacı Bayram Velinin evliyâlık derecesini duydu ve hemen ona talebe olmak üzere Ankara´ya geldi. Fakat Hacı Bayram Velinin dükkan dükkan dolaşıp para topladığını görünce, yanına varıp hikmetini sormadan “Evliyâ para mı toplar, buralara boşuna gelmişim.” diyerek oradan ayrıldı. Zeynüddîn Hafî hazretlerine talebe olmak üzere Mısır´a doğru yola çıktı. Haleb´e vardığı gece bir rüyâ gördü. Rüyâsında, boynuna bir zincir takılmış ve zorla Ankara´da Hacı Bayram-ı Velî´nin eşiğine bırakılmıştı. Zincirin ucu ise Hacı Bayram´ın elindeydi. Bu rüyâ üzerine, Akşemseddîn yaptığı hatâyı anlayarak derhal Anakra´ya geri döndü. Şehre ulaştığında Hacı Bayram-ı Velî´nin talebeleriyle ekin biçmeye gittiğini öğrendi. Tarlaya gitti. Fakat Hacı Bayram hazretleri ona hiç iltifat etmedi. Akşemseddîn, diğer talebelerle birlikte ekin biçmeye başladı. Yemek vakti geldiğinde, insanların ve orada bulunan köpeklerin yiyecekleri ayrıldı. Hacı Bayram-ı Velî, talebeleriyle yemek yemeye başladı. Yine Akşemseddîn´e hiç iltifat etmeyip, yemeğe çağırmadı. Akşemseddîn yaptığı hatâyı bildiği için, kendi kendine; “Ey nefsim! Sen, Allah´ın büyük bir velî kulunu beğenmezsen, işte böyle yüzüne bile bakmazlar. Senin lâyık olduğun yer burasıdır.” diyerek, köpeklerin yanına yaklaşıp, onlarla berâber yemeye başladı.

Aşık oldum sana candan
Hacı Bayram pirim sultan
Gönül himmet umar senden
Hacı bayram pirim sultan

Irak mıdır yollarınız
Taze midir gülleriniz
Hub söyler dilleriniz
Hacı Bayram pirim sultan (Akşemseddin)

Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, Akşemseddîn´in bu tevâzuuna dayanamayarak; “Köse! Kalbimize çabuk girdin, yanımıza gel.” buyurup iltifât etti ve kendi sofrasına oturttu. Sonra ona; “Zincirle zorla gelen misafiri, işte böyle ağırlarlar.” diyerek, onun gördüğü rüyâyı, kerâmet göstererek anladığını bildirdi.
Akşemseddîn hazretleri bundan sonra hocasının yanından hiç ayrılmadı. Sohbetlerini kaçırmayarak, kalplere şifâ olan nasihatlerini zevkle dinlemeye başladı. Nefsini terbiyede herkesi geçti. Kısa zamanda Hacı Bayram Velinin önemli talebelerinden biri oldu.

Sensin Allahın velisi
İki cihanın dolusu
Evliyaların ulusu
Hacı Bayram pirim sultan

Akşemseddin der, varılır
Azim tevhidler sürülür
Yılda bir çağı bulunur
Hacı Bayram pirim sultan (Akşemseddin)

Hacı Bayram Veli hazretleri Akşemseddîn´e icâzet  verdiğinde bâzıları; “Efendim! Sizde yıllarca okuyan talebelere hilâfet vermediğiniz hâlde, bu yeni gelen Akşemseddîn´i kısa zamanda hilâfet ile şereflendirdiniz?” dediler. Hâcı Bayram-ı Velî; “Bu öyle bir kösedir ki, bizden her ne görüp duydu ise hemen inandı. Gördüklerinin ve işittiklerinin hikmetini de bizzât kendisi anladı. Fakat yanımda yıllardır çalışan talebeler, gördüklerinin ve duyduklarının hikmetini anlayamayıp bana sorarlar. Ona hilâfet vermemizin sebebi işte budur.” diye cevap verdi.

Hacı Bayram-ı Velî, bir yandan talebe yetiştiriyor, bir yandan belli saatlerde câmide insanlara vâaz ve nasîhat ediyordu. Herkes Hacı Bayram-ı Velî´nin vâzlarına koşuyor, bâzı kerâmetlerini görünce, ona daha çok bağlanıyordu. Kısa sürede ünü Ankara’nın sınırlarını aştı. 

Hacı Bayram Velinin etrafında pek çok kimsenin toplandığını gören bâzı art niyetli insanlar, dönemin Pâdişâh İkinci Murâd Hana Onu şikayet ettiler; “Sultânım! Ankara´da Hacı Bayram isminde biri, bir yol tutturarak halkı başına toplamış. Aleyhinizde bâzı sözler söyleyip saltanatınıza kasdedermiş. Bir isyân çıkarmasından korkarız!” diyerek iftirâlarda bulundular. Bunun üzerine sultan, durumun tetkik edilmesi için iki kişi vazifelendirir; “O kimseyi hemen gidip huzûrumuza getirin. Emrimize baş kaldırıp isyân ederse, zincire vurarak getirin!” emrini verdi.

Elçiler, ellerinde pâdişâhın fermânıyla, Edirne´den hareket ederek süratle Ankara´ya gittiler. Şehre yaklaştıklarında yaşlı, nûr yüzlü bir zat ve bir gençle karşılaştılar. Selâmlaştıktan sonra ihtiyâr zât; “Evlâtlarım! Nereden gelip nereye gidiyorsunuz?” diye sorunca, onlar da; “Ankara´da Hacı Bayram isminde biri, etrâfına adamlar toplayıp, Pâdişâhımıza baş kaldırmış. Onu yakalayıp pâdişâhın huzuruna götüreceğiz.” dediler. İhtiyâr zât; “O aradığınız Hacı Bayram bu fakîrdir.” diyerek, kendini gösterdi. Padişahın elçileri bir fermâna baktılar, bir Hacı Bayram-ı Velî´ye. Aradıkları isyâncı bu olamazdı. Bu nûr yüzlü, hoş sözlü zât, hiç isyân edecek birine benzemiyordu. Hacı Bayram-ı Velî´ye tekrar tekrar dikkatle baktıktan sonra, birbirlerine; “Gidelim Sultanımıza. Bu zâtın mâsûm olduğunu, söylenilenlerin yanlış olduğunu bildirelim.” dediler. Bunun üzerine Hacı Bayram Veli; “Evlatlarım! Sizin geleceğinizi biliyorduk. Onun için yola çıkıp sizi bekledik. Sultanımızın fermânı başımız üzerindedir. Haydi durmayın, elimi zincirle bağlayın bir an önce gidelim.” buyurdu. Bu sözlere iyice hayret eden elçiler; “Sizi yanlış anlatmışlar efendim. Size karşı edepsizlik etmeye hayâ ederiz. Hele zincire vurmak hiç aklımızdan geçmez. Mâdem ki emrediyorsunuz, buyurunuz gidelim.” dediler.
Hacı Bayram ile yanındaki genç talebesi Akşemseddîn, elçilerle birlikte Edirne´ye doğru yola koyuldular. Hacı Bayram-ı Velî, yol boyunca sohbetler etti, yanındakilere nasîhatlerde bulundu.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Edirne´ye vardılar. Sarayda Sultan İkinci Murâd Han, devletin selâmetine kasdeden ve tahtına göz diken bir eşkıyâ beklerken, karşısında; nûr yüzlü, kâmil bir velî gördü. Hayretini saklamayarak, onu baş köşeye oturttu. Utancından bu büyük velînin yüzüne bakamadan; “Yolculuğunuz zahmetli oldu herhalde.” dedi. Hacı Bayram-ı Velî tebessümle; “İyi bir vesîle oldu. Birçok yerde ve buralarda epeyce mâneviyât âşıkları gördük ve tanıştık.” diyerek, pâdişâhı rahatlattı.

Sultan Murâd, henüz şehzâdeyken ilme pek meraklıydı. Bunun neticesinde büyük bir âlim olarak yetişti. Velilere sonsuz bir saygısı vardı.

Sohbetler koyulaştı. Hacı Bayram-ı Velî konuştukça, ilminin yüksekliği daha iyi anlaşıldı. Sultan Murad, tâ Ankara´dan buraya kadar getirttiğine çok üzüldü, tanışmakla şereflendiği için de çok sevindi. Tasavvuftaki bâzı müşkillerini Hacı Bayram-ı Velî´ye sordu. Aldığı cevaplardan ziyâdesiyle memnun oldu. Pek çok ihsânda bulunup, hediyeler verdi. Fakat Hacı Bayram-ı Velî; “Sultânım! Bizim dünyâ malında gözümüz yok. Siz onları, ihtiyâcı olanlara veriniz.” diyerek nâzikçe reddetti. Pâdişâh ısrar edince; “Mutlaka ihsânda bulunmak istiyorsanız, talebelerimizin, devlete vereceği vergilerden muaf tutulmasını arzu ederiz.” dedi. Pâdişâh da memnuniyetle kabûl etti. Hacı Bayram-ı Velî´yi günlerce sarayda misâfir etti, izzet ve ikrâmda bulundu.

Sultan Murat Han’la Hacı Bayram Velinin baş başa sohbet ettikleri günlerin birinde; konu İstanbul´un fethine gelmişti. Sultan II. Murâd; “Allahü Teâlânın izniyle, evliyânın himmet ve bereketleriyle İstanbul´u almak istiyorum. Rahmetli dedem Yıldırım Bâyezîd Han bu işe girişti. Fakat bir netice elde edemedi. Devlet-i âli Osman´ın topraklarının ortasında bir Bizans Devletinin olmasına hiç gönlüm râzı değil. Sevgili Peygamberimizin de fethini müjdelediği bu İstanbul bize lâzım. Bunu almak için de himmetinizi, yardımınızı bekliyorum.” dedi. Murâd Han bu sözleri söylerken, Hacı Bayram-ı Velî derin bir tefekküre dalmış, onu dinliyordu. Sultanın sözü bittikten bir süre sonra şöyle konuştu: “Sultânım! Bu şehrin alınışını görmek ne size, ne de bize nasîb olacak. İstanbul´u almak, şu beşikte yatan Muhammed´e ve onun hocası, bizim Köse Akşemseddîn´e nasîb olsa gerektir.” müjdesini verdi. Sonra geleceğin Fâtih´ini kucağına aldı. Onun gözlerine bakarak, uzun uzun teveccühlerde bulundu. Sultan Murâd Han, bu müjdeye çok sevindi. Oğlu şehzâde Muhammed´e ve Akşemseddîn´e artık başka bir nazarla bakmaya başladı.

Hacı Bayram-ı Velî hazretleri Edirne´de bulunduğu müddet içinde, câmilerde vâaz verip, halka nasîhatlerde bulundu. Edirneliler de onu çok sevdi. Onun hangi câmide vaaz vereceğini önceden öğrenip, oraya akın etti. Sultan Murat Han, onun Edirne´de kalmasını istiyordu. Fakat Hacı Bayram-ı Velî, Ankara´ya talebelerinin başına dönüp, onları yetiştirmeye devâm etmek istediğini bildirdi.

Hacı Bayram Veli, Sultan Murad’a nasîhatte bulunduktan sonra onunla vedâlaştı ve yola koyuldu. Önce Gelibolu´ya geldi. Orada Yazıcızâde Ahmed Bîcân ve Muhammed Bîcân kardeşlerle görüştü. Bir müddet onları yetiştirmek için orada kaldı. Onların Bayramiyye yoluna girerek, tasavvufta ilerlemelerine neden oldu. Muhammed Efendi, yazdığı Muhammediyye´yi hocası Hacı Bayram-ı Velî´ye takdim ettiğinde; “Ey Muhammed! Bu kitabı yazacağına, kalbinin nûrlanması için çalışsan, nefsini terbiye etmek için uğraşıp onu yola getirseydin daha iyi olmaz mıydı?” buyurduğunda, Muhammed Bîcân bir “Âhh!” çekti ki, o anda kitabın açık olan sahifeleri “Âhh” ateşinden kararıp simsiyah oldu. Hacı Bayram-ı Velî, kısa zamanda bu iki kardeşe icâzet, diploma vererek, insanları hak yola dâvet için görevlendirdi.

Hacı Bayram-ı Velî, Ankara´ya Sultan Murâd Hanın verdiği fermânla geldi. Ferman, Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin talebelerinin, yalnız ilimle meşgûl olmaları için, onları vergi ve askerlikten muâf tutuyordu. Bunu duyan pek çok kişi, vergi ve askerlikten kurtulmak için Hacı Bayram-ı Velî´nin talebesi olduğunu söylemeye başladı. Bunlar o kadar çoğaldı ki, Ankara´nın mâlî ve askerî düzeni bozuldu. Sonunda Sultan, Hacı Bayram-ı Velî´den talebelerinin bir listesini istemek zorunda kaldı.

Hacı Bayram-ı Velî, Ankara´nın Kanlıgöl mevkiinde bir çadır kurdu ve; “Bize intisâb edenler, talebe olanlar burada toplansın.” diye ilân etti. Hacı Bayram-ı Velî´nin talebesi olduğunu söyleyen herkes, akın akın gelip meydanı doldurdu. Hacı Bayram-ı Velî; “Dervişlerim, müridlerim! Bana intisâb eden talebelerimi bugün burada kurban etmem emrolundu. Canını, malını bana feda eden, çadıra girsin.” buyurdu. Bütün talebeleri bir korku aldı. Bir uğultu yükseldi. Vergiden kaçmak için talebe görünenler; “Bu ne biçim mürşit; bu nasıl müritlik.” diye söylenip durdu. Hacı Bayram-ı Velî, eline keskin bir bıçakla çadırın kapısında beklemeye başladı. Bu sırada topluluktan bir erkek ile bir kadın, kalabalığı yararak doğruca çadırın içine girdi. Arkalarından Hacı Bayram-ı Velî de girdi. Daha önceden çadıra koyduğu koyunu içeride hemen kesti. Kırmızı bir kan, çadırdan dışarı aktı. Kanı gören herkes hemen kaçtı. Meydanda kimse kalmadı. Daha sonra dışarı çıkan Hacı Bayram-ı Velî; “Anladık ki, bu kadar talebemiz varmış. Bunlardan başka herkes, vergi vermek ve askerlik yapmak sûretiyle, devlete olan borcunu ödemelidir.” buyurdu. İşte bu olaydan sonra Hacı Bayram Veli, Sultan II. Murad’a mektup yazarak “hala bir buçuk dervişim vardır, gayri yoktur” diye durumu arz etti.

Osmanlı Sultanları, Orhan Gazi, I. Murat Han, Yıldırım Beyazıt Han, Çelebi Mehmet Han ve II. Murat Han devirlerini idrak eden ve kurduğu Bayramiye tarikatı ile Anadolu’nun manevi çehresini şekillendirmesinde büyük hizmetleri olan Hacı Bayram-ı Veli hazretleri 1430 yılında Ankara’da vefat etti. Akşemseddin, hocasının son nefeslerinde yanında bulundu. Vefatından sonra bütün talebelerin ve kalabalık bir cemaatin iştirak ettiği cenaze namazını kıldırdı.

Hacı Bayram-ı Velî, ömrünün sonuna kadar İslâmiyeti yaymak için uğraştı. Talebelerine ve sohbete gelen herkese, Allah’ın emirlerini bildirdi, yasaklarından kaçınmanın şart olduğunu anlattı. Hayâtı, haramlardan şiddetle kaçarak, şüpheli korkusuyla mübahların fazlasını terk etmekle geçti. Ömrünün sonuna kadar, Ankara’da müridlerini terbiye etme, açık ve gizli zikir toplantıları yapma, halk ve yüksek tabakaya mensup kişilerle sohbet etme, insanları doğru yola iletmek için çaba gösterdi. Orta Asya’dan gelen, yaylak-kışlak düzenine alışık, toprağa bağlı olmayan göçebe Türklerin yerleşik hayat tarzına alışması, Osmanlı Devletinin medeniyet yolunda aşama kaydetmesi için önemliydi. İşte bu noktada, Hacı Bayram Veli, Anadolu’nun ortasında, müridlerini, çevresindekileri, sürekli olarak toprağa bağlanmaları için nasihat etti. Daha da önemlisi, kabiliyeti olanları sanata yönlendirdi.

Hacı Bayram Veli, derin bilgisi, kuvvetli inancı, imanı ve hatipliği ile 15. yüzyıl tasavvufunun kudretli bir temsilcisi oldu. Yaşadığı çağda içinde bulunduğu toplumun ahlaki-sosyal ve ekonomik yönden gelişmesi ve toplum arasında sosyal barışın tesis edilmesinde büyük bir rol oynadı. Her zaman toplumla iç içe oldu. Yoksullara yetimlere kol kanat gerdi. Bunların korunması için zamanın esnafını bir araya getirerek, yardım sandıkları kurdurdu. “Yaratandan ötürü Yaradılanı severiz” düsturuyla başta alemlerin en şerefli yaratılmışı insan olmak üzere diğer tüm canlılara sonsuz bir sevgi ve hoşgörü ile yaklaştı.

Hacı Bayram Veli, Ahmet Yesevi ve Yunus Emre geleneğini devam ettirerek Anadolu ve Rumeli’de hoşgörünün yayılmasına yardımcı oldu.
Kısaca Hacı Bayram Veli, bir düşünür, bir bilim adamı, bir şair ve insanları terbiye eden bir eğitimciydi.

Onun vefâtından sonra “Bayramiyye yolu”nu, talebelerinden Akşemseddîn ve Bıçakçı Ömer Efendi devâm ettirdi. Hacı Bayram-ı Velî´nin, Akşemseddîn ve Bıçakcı Ömer Efendiden başka halîfeleri de vardı. Bunlar, Göynüklü Uzun Selâhaddîn, Yazıcızâde Muhammed ve Ahmed Bîcân kardeşler, İnce Bedreddîn, Hızır Dede, Akbıyık Sultan, Muhammed Üftâde hazretleri ve damadı Eşrefoğlu Rûmî.

Burası Hacı Bayram-ı Veli Külliyesi. Kompleks bugün cami, zaviye ve türbeden oluşuyor. Camiin ilk yapılışı 1425 yılına rastlar. Dikdörtgen biçiminde inşa edilen camii, çeşitli dönemlerde tamirler görmüş.

Külliyenin en önemli bölümü zaviyesidir. Hacı Bayram Veli zaviyesi, Ankara’nın 15. yüzyılda geçirmekte olduğu ekonomik, ruhi ve kültürel bunalım içerisinde kuruldu. Ekonomik bakımdan kendi kendine yeten zaviyede halk, ruhi tatmini burada bulmuş.

1429 tarihli kare planlı türbenin kasnağı sekizgen olup üzeri kubbe ile örtülü. Burası her gün binlerce ziyaretçinin akına uğruyor. 

Türbelerin kapatılma kararı çıktıktan sonra, her yerde olduğu gibi Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin türbesine de kilit vuruldu. Fakat sabahleyin türbenin önünden geçenler kilidi kırılmış, kapıyı da ardına kadar açık gördüler. Olayın birkaç defâ tekrar etmesi üzerine ilgililerden biri; “Böyle şey olmaz, bu kapıyı elbette bir açanı var.” dedi. Sonra bunun için iki bekçi vazifelendirdi ve; “Sabaha kadar bekleyin, gözetleyin. Şu kapıyı kim açıyorsa, hemen yakalayın.” diye de emir verdi.

Bekçiler aldıkları bu emir gereğince, hazret-i Şeyh´in türbesi önünde sabah ezânı okununcaya kadar beklediler. Sabah vakti âniden kilidin çıkardığı “Çat” sesi ile irkildiler. Açılan kapıdan Hacı Bayram-ı Velî hazretleri onlara tebessüm ederek çıktı. Türbeyi bekleyen bekçilerden biri şaşkınlıktan düşüp bayılırken, diğerinin dili tutuldu. Bu olaydan sonra bir daha hiç kimse kapıda nöbet tutmaya cesâret edemedi.

Mutluluğunu bir dilek tutarak ebedileştirmeyi arzu eden, çaresizliğini kutsi bir mekanda dua ile çözmek, farklı bir ortamda kendini sorgulamak isteyen Ankaralıların tek durağı Hacı Bayram Veli…

Ankara”nın meşhur Anafartalar Caddesi”nden yukarı çıkıp sol tarafa dönerseniz, büyük bir kalabalıkla karşılaşırsınız. Dolmuşa inip binenler, güvercin sesleri ve Saman Pazarı”nın kendine has gürültüsü. Adımlarınız hızlanır ve bir an önce kavuşmak istersiniz, tarihe yön veren velinin mekanına. Türkiye’nin her tarafından insanlar buranın manevi havasından feyiz almak için geliyor.

Ankara”nın en büyük huzur adası burası. Bir dost sesi, külli bir dua ve kalplerde açılan yeni kapılarla ayrılırsınız bu huzur adasından. Caminin geniş alanında ev sahipliği yapan güvercinler her gelene “hoşgeldin” dercesine yaklaşır. Hacı Bayram Veli Camii”nin bahçesi ise bildik portreler barındırır: Sünnet ve gelin arabaları, yeni bebeği olan heyecanlı ebeveynler, uzak kentlerden buraya ulaşarak bir nefes almaya çıkmış ihtiyarlar, yıllardır çayını burada içen ahbaplar, gençler, simitçilerin ve sebillerin arasında pervane olmuş çocuklar ve illa duaya kalkmış eller, nurlu çehreler…

Hacı Bayram Veli günde yaklaşık bin kişiyi ağırlar burada. Yüzyıllar öncesinden uzanan bir dostluk ve hoşgörü mesajıdır bu alan. Dikkatli bakan gözlerden memnun bir Roma mabedi ile onun hemen yanındaki mahalde inşa edilmiş Hacı Bayram Camii, dinler arası sıcaklığı anlatır her daim.

Hacı Bayram-ı Velî nasîhat etmeğe devam ediyor gelenlere:
“İnsanların fitnesinden kurtulmak istiyorsanız, çarşı ve pazarlarda sık sık bulunmayınız.” “Hiçbir günâhı küçümsemeyin, çok çalışın. Boş gezenler, zengin bile olsa, arkadaşları şeytan, kalbleri şeytanın konağı olur.” “Ayıp ve kusurlarını gördüğünüz arkadaşlarınızın, komşularınızın, sırlarını ifşâ etmeyiniz. Çünkü gördüğünüz bu sırlar, size emânettir. Emânete hiyânet ise, çirkin bir harekettir.”

Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, Türkçe şiirler yazdı. Onun günümüze kadar gelebilmiş 4 şiiri var. Tasavvuf yolunda nefsi tanımanın ve itâat altına almanın şart olduğunu bildiren Hacı Bayram-ı Velî hazretleri bu hususta şu şiiri söylemiş:

Bilmek istersen seni,
Cân içinde ara cânı.
Geç cânından bul ânı,
Sen seni bil, sen seni.

Kim bildi ef´âlini,
Ol bildi sıfâtını,
Anda gördü zâtını,
Sen seni bil, sen seni.

Görünen sıfâtındır,
O´nu gören zâtındır,
Gayri ne hâcetindir,
Sen seni bil, sen seni.

Kim ki hayrete vardı,
Nûra müstagrak oldu,
Tevhîd-i zâtı buldu,
Sen seni bil, sen seni.

Bayram özünü bildi,
Bileni anda buldu,
Bulan ol kendi oldu,
Sen seni bil, sen seni.

Burası Hacı Bayram Veli yurdu, dua kıblesi. Manevi atmosferin en güzel yaşandığı yerlerden biri. Burası görkemi ve manevi havasıyla ziyaretçilerini büyüler. Eğer bir gün yolunuz Ankara’ya düşerse Hacı Bayram Veli Külliyesini mutlaka görmeli gezmelisiniz.

 

 

Türk’ün Türk’ten Başka Dostu Var mı?

0

Haçlı seferleri yapılırken,dalga dalga doğuya doğru akınlarını şiddetlendiren Avrupa Topluluğunun O zamanki temsilcileri, sadece Türk Milletinin canını dişine takarak verdiği mücadelelerle, her iki taraftan binlerce insanın ölmesi sonucu, ancak Haçlı seferleri durdurulabildi.

Haçlıların amaçları:
1: Doğunun O zamanki göz alıcı zenginliklerini elde etmek.
2:Aç karınlarını doyurmak                                                                                                                    3: Önemli üç dinin kutsal toprakları olan Kudüs’ü Onların deyimiyle Küffardan(Türklerden) kurtarmaktı.

Bu üç ana sebep üzerine odaklanan Hıristiyan alemi amansız saldırılar yapmışlardır. Temizlik nedir bilmeyen, saray efradı dahi tuvaletlerini Versay sarayının duvar diplerine yapan bu yamyam takımını, O zamanki halifenin Cihat emrine rağmen çok az bir Arap gurubu Türklere yardımcı olmuş, diğer Arapların büyük bir çoğunluğu bu yamyam takımından, İngilizlerden yana olarak İslam Ordularını arkadan vurarak, yani Türk Ordusunu İngilizlerle bir olup vurarak, ordumuzun müthiş kayıplar vermesine katkı sağlamışlardır.
Bu savaşların o zamanki uzantılarından birinde Mısır, Filistin, Cezayir, Trablus, Kudüs vs çöllerinde savaşırken Türkçü kanattan Remzi Oğuz Arık, Hilafet kanadından da Reşat Hatipoğlu vardır. Bu iki insan okumuş dünya görüşleri olan, kalem erbabıdırlar, ara sırada tartışırlar, bizim kendisinden başkalarını müslüman görmeyenlerle tartıştığımız gibi…

Bir gün yine çölün ortasında İngilizlerle müthiş bir yakın harbe tutuştuk diyor Remzi Bey, İngilizlerin işi bitti bitecek,uzaktan sesler duyduk, bize doğru gelen atlı, develi, yayan arap oldukları yaklaşınca iyice anlaşıldı ve çok sevindik, bize yardıma gelmişler diye iyice hızlandık. Ancak oda ne!!! Gelen bu Araplar bize arkadan öyle bir saldırdılar ki, herkes kılıçtan geçirildi. Arap Dünyası içerisine sızan Hıristiyan ajanlar Arapların beynini öyle yıkadılar ki, Osmanlıya neden hizmet ediyorsunuz, bu topraklardan onları kovunuz, sizler hür yaşayınız, buralar sizindir, deyip Osmanlıya karşı bu Arap kabileleri kışkırtılmış, sonuçta bu insanlar İngilizlerden yana olmuşlardır. Remzi Bey, devam ediyor diyor ki bizi esir aldılar sıraya dizdiler içimizde Halifenin emrine uyan arap kardeşlerimizde var. İngiliz komutan diyor ki Türk olanlar üç adım ileri çıksın. Çıkıyoruz 12 tane Anadolu çocuğu, diğer Araplara birşey yapmıyorlar. Bizim her birimizin eline birer lazımlık dediğimiz seyyar tuvalet veriyorlar, her birimize de bir komutan gösteriyorlar. Anlayacağın komutanın tuvalet ihtiyacı gelince o malzemeyi tutuyoruz, işleri bitince temizliyoruz, daha bir sürü işkencelerle günlerimiz geçiyor. Bir gece çadır gazinosuna komutanlar gittiği için bizde gidiyoruz. Baktık şarap içip, getirdikleri kadınlarla eğleniyorlar. Maalesef ki bizimle birlik olan Araplar da onlarla eğleniyor. Remzi Bey,diyor ki bakakaldık Dünyanın başına yıkıldığı sadece biz Türkler,12 kişi. Reşat Bey bana baktı ve dedi ki Remzi Bey Haklısın TÜRK’ÜN TÜRKTEN BAŞKA DOSTU YOKTUR!!!
Selahattin Eyyubi’nin mezar taşına ayağını koyan, tekmeleyen İngiliz komutan Allende şöyle diyor: Eyy Selahaddin kalkta gör biz Ehli salibin torunları, sizin kutsal her şeyinizi elinizden aldık, kutsal toprakları(Kudüs) kafirlerden temizledik. İstesem üzerindeki bir avuç toprağı da sana hor görebilirim. Diyerek alay ederek,aşağılayarak,biz Anadolu çocuklarına hava atıyor. Gelelim bu günlere,değişen bir şey var mı?Araplar gibi aldatılan milyonlarca insanımız yok mu? Yabancı fikirler ve onların yerli uşakları ile mücadele eden Türk Milliyetçileri olmasa idi 1980 öncesi Türkiye Komünist Rusya’nın peyki olmayacak mıydı?

Bugün yine aynı değil mi, Nato bir Haçlı görevi görmüyor mu? Mescid-i Aksanın imamı şöyle diyor: Biz aldatılan Araplar sayesinde,onların İngilizlere verdiği güçle Müslüman Türkleri bu topraklardan gitmelerine sebep olduk, şimdi Yahudiler bize her çeşit işkenceyi yapıyor, hür değiliz, keşke Osmanlı buralardan gitmese idi, ancak müsebbibi de biz Araplarız. Onun için Allah bize bu zulümleri reva görüyor!!!

Biz Türkler temiz Müslümanlarız,diyen Alparslanların, Fatihlerin, Yavuzların kısaca tüm ecdadımızın üstünlük TAKVADADIR emrine hepsi uymadılar mı? Uydular. Biz Ülkücü camia olarak Kur’an da ne yazıyorsa ona inanırız, Türk Milletinin bölünmez bütünlüğüne inanırız. Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyesine inanırız. Uygulamaya çalışırız, uygulayamayan tipler çıkarsa, bir müddet sonra bir bahane ile ortadan yok olur giderler. Tüm yabancı fikir ve ideolojilere karşıyız. Onun için O gün yukarıdaki örnekte ifade ettiğim gibi 12 kişinin başına yıkılan eyyy dünya,bugün yine oluşturulan cephelerle ÜLKÜCÜ hareketin başına yıkılmaya çalışıyorsun!!
Her ne olursa olsun herkes karlı çıkıyor, mal mülk sahibi oluyor, Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de vs müslüman kanı dökülüyor, Doğu Türkistan boğazlanıyor, Kerkük, Azeri boğazlanıyor, Türkiye ‘de haksızlıklar diz boyunu aşmış, adamlar benim BAYRAK şiirimle uğraşıyor.Yemede o kadar güzel paylaşılıyor ki,ses soluk çıkmıyor. Milli olan tüm kurumlar YABANA,çoğu HAÇLIYA satılmış. İnsanlar Arapların uyuması gibi uyuyor.

Her şey güllük gülistanlık gösterilmeye çalışılıyor. Apo idam edilsin diyen, bu hususta topluca oy kullanan tek Türk Milliyetçileri, ancak adamlar eğip büküp, alaycı cümlelerle bu camiayı suçlamaya çalışıyorlar. Belgeler ortada iken, ele geçirilen medya ve TV’ler sayesinde gerçekler ters düz ediliyor. Niçin biliyor musunuz? Ülkücü hareketin,Türk Milliyetçilerinin bazılarının kaypaklığı yüzünden! Taş olduğu yerde ağırdır efendiler; Ülkücünün eskisi yenisi olmaz, şu an ne isen O’sun. Eski Ülkücü tabirini kullanan satılmışlar, sizi yaban uşakları ancak kullanırlar, bir müddet sonrada yüzünüze bakmazlar, böyle olan tanıdıklar var.

Ne olursa olsun Türk Milletinin özü olan Türk Milliyetçileri oyuna gelmemelisiniz, gelmemeliyiz, birbirimizle kardaşlığı artırmalıyız. Bilmeliyiz ki ne olursa olsun Dünya yine bizlerin başına yıkılacak, açıkça oluşturulan ittifakı şer cepheleri onu açıkça gösteriyor!!! Çünkü biz Müslüman Türküz diyoruz, karşımızda oluşturulan şer cephesi ise bizler ne idüğü belirsiz Türkiyeliyiz diyor. Allah Türk ‘ü Korusun ve Yüceltsin! Amin.

 

İhtilalciler Hesaplaşıyor (Belgelerle 27 Mayıs – 14’ler ve Dündar Taşer)

 

İhtilal‘ kelimesini sözlükler; ‘Bir devletin siyâsî ve ekonomik yapısını değiştirmek maksadıyla hukukî kaidelere uymaksızın güç kullanarak yapılan siyâsî hareket – devrim‘ ve ‘Mevcut hükümeti işbaşından uzaklaştırmak maksadıyla yapılan kanun dışı hareket‘ olarak târif ediyorlar. Bir başka târif de şöyle veriliyor: ‘Kendi yolunda devam eden bir düzeni bozup onun yerine; daha ileri ve daha yararlı olacağı iddia edilen veya böyle olacağına inanılan bir düzeni getirmek için yapılan ânî, tesirli ve köklü değişiklik.’

İhtilal kavramı Milattan Önce 257-180 yılları arasında yaşayan Aristo’dan itibâren pek çok ilim adamı-mütefekkir tarafından tahlil edilmiştir. Aristo’ya göre bir toplumda orta sınıf güçlü değilse, orada sık-sık ihtilal olur.

Bir ihtilal dönemi sonrasında demokratik yollardan iktidara gelen Merhum Turgut Özal da bu düşüncede olmalıydı ki, Türkiye’de yeni bir ihtilalin önünü kesmek için ‘orta direk‘ dediği orta sınıfı güçlendireceğini beyan etmişti. Özal’ın orta sınıfı güçlendirip güçlendiremediği konusu tartışmalıdır. Fakat o tarihten sonra, Türkiye’de sözlüklerin târif ettiği şekilde ihtilal yapılmadığı bilinmektedir.

İhtilallerin tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Türklerde bilinen ilk ihtilali, M.Ö. 244-174 yılları arasında yaşayan Büyük Hun İmparatoru Mete Han, babası Teoman’ı öldürerek devletin başına geçmek suretiyle gerçekleştirmiştir.

Diğer milletlerde olduğu gibi Türklerde de ihtilaller tarih boyunca devam etmiştir. Göktürklerde, Karahanlılarda, Selçuklularda, Memluklularda, Osmanlılarda ve Türkiye Cumhuriyeti’nde pek çok ihtilaller olmuştur.

Evet, Dündar Taşer, ülküdaşı olan arkadaşlarıyla birlikte, sözlüklerin ‘hukuk dışı‘ olarak tavsif ettikleri ihtilalerden birini hazırlayan ekibin içerisinde bulunmuştur. Fakat gelişmeleri tâkip edenler biliyorlar: Türkeş, Taşer, Özdağ ve arkadaşları; önlenmesi mümkün olmayacak şekilde bütün hazırlıkları tamamlanan bir oluşumun içerisinde; gidişâtı hukukî zeminde yürütmek, bir an önce demokratik parlamenter sisteme dönmek ve bu işleri disiplin altına almak için çalışırken, Türk milletine ve Türk kültürüne imkânlar ölçüsünde hizmet edebilmek maksadıyla bulunmuşlardır. Asıl hedefleri de yapılacak ilk seçimde, sonuç ne olursa olsun, iktidarı Cumhuriyet Halk Partisi’ne teslim etmeye kararlı olanlara engel olmaktı.

İHTİLALCİLER HESAPLAŞIYOR / Belgelerle 27 Mayıs-Ondörtler ve DÜNDAR TAŞER (1) isimli kitapta merkeze yerleştirilen Merhum Dündar Taşer 27 Mayıs 1960 tarihinde birlikte ihtilal yaptıkları ekibin içindeki bir grubun 13 Kasım 1960 tarihinde, gerçekleştirdikleri bir iç ihtilalle, yurt dışında görevlendirilmek suretiyle sürgün edilmişti.

İbrahim Metin tarafından hazırlanan ve konusunda tek ciddî ve hacimli eser olan İHTİLALCİLER HESAPLAŞIYOR isimli kitap, Dündar Taşer’in içerisinde yer aldığı 27 Mayıs 1960 ihtilalinin gerekçelerinin ve hazırlıklarının tahlil edildiği bölümle başlıyor.

İkinci bölümde 13 Kasım 1960 darbesinin öncesi, hazırlığı ve uygulanması anlatılıyor. Bu bölümde; Merhum Alparslan Türkeş’in lideri olduğu, tasfiye edilen 14’ler grubunun (3) kurşuna dizilmesi düşüncesinin de gündeme geldiği belirtiliyor.

Yorucu olduğu ilk bakışta tahmin edilebilen, uzun süreli ve derin araştırmaların ürünü olan kitapta her bilgi, bir kısmının asıllarının sayfalara alındığı belgelerle destekleniyor.

Kitapta Alparslan Türkeş’in Yeni delhi’den 27 Mayıs İhtilal Komitesi’nin başına sonradan getirilen ve devlet başkanı yapılan Cemal Gürsel’e yazdığı mektup, Millî Birlik Komitesi’nde Demokrat Parti mensuplarının tâbi tutulacağı işlemlerle ilgili görüşmeler, demokrasi şehitlerimiz Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın cezâlarının, asırlar boyu devam eden gelenekler bir tarafa bırakılarak infaz edilmesi ve benzeri… bir kısmı bilinmeyen bir kısmı da dikkatlerden kaçan veya unutulan bilgiler yer alıyor.

Kitabın 3. ve ana bölümü; ‘Dündar Taşer’e göre 27 Mayıs Hareketi’nden 13 Kasım’a‘ başlığını taşıyor.

Bu bölümde 27 Mayıs ihtilalcileri arasında yer alan Merhum Muzaffer Özdağ’ın; ‘Türk milliyetçiliğine yön ve târif kazandırmak; millete mal etmek bize düşüyor.’ Dediğini öğreniyoruz. O tarihte, 27 yaşında Kurmay Yüzbaşı rütbesinde bulunan Özdağ’ın; ideal arkadaşları olan Alparslan Türkeş, Dündar Taşer, Numan Esin ve Ahmet Er’in birbirlerine gönderdikleri mektuplardan, Dündar Taşer’in not defterindeki notlardan 14’lerin sâhip olduğu millî ideallerini ve ideallerine bağlılıklarının derinliğini öğreniyoruz. Bu idealler için kenetlenmiş vatanseverlere, milletine âşık idealistlere karşı batının ve Türkiye’deki işbirlikçilerinin nasıl bir şer cephesi oluşturduklarını hayret ve dehşetle okuyoruz.

Kitabın 4. bölümünde 13 Kasım darbesinin nefes kesen hikâyesi, 5. bölümde 14’lerin haberleşme faaliyetleri, 6. bölümde Dündar Taşer’in not defterinden notlar yer alıyor. Bu notlardan örnekler:

* Anayasaya adımız geçti diye millete tebelleş olmaya hakkımız yoktur.

* Bu vatan toprakları üzerinde yaşayan, Türklük şuurunu taşıyan, Türk kültürünü benimseyen herkes Türk’tür.

* Türk milliyetçisiyiz, Türkçüyüz. Türkçülük, Türk milletini sevmek; Türk milletinin yaşaması, yükselmesi, Türk kültürünün korunması ve yükseltilmesi için hizmetinde bulunmaktır.

* Biz, tarihî ve gerçek anlamıyla; Türklük şuur ve kültürüne sâhip kişi ve toplumu Türk kabul ederiz.

Zengin entelektüel birikimlerini uzun yıllar Devlet ve Töre dergilerinde Türk milletinin hizmetine sunan tecrübeli bir yayıncı ve usta bir editör olan İbrahim Metin’i, bu mükemmel eseri hazırladığı için tebrik ediyorum. Töre Devlet Yayını (3) tarafından yayınlanan İHTİLALCİLER HESAPLAŞIYOR / Belgelerle 27 Mayıs-Ondörtler ve DÜNDAR TAŞER isimli eser yalnızca millî meselelerimizle ve yakın tarihimizle ilgilenenlerin değil, Türkiye’nin geleceğinin şekillenmesinde söz sâhibi olmak, görev üstlenmek isteyen herkes tarafından satır-satır, tekrar-tekrar okunması gereken bir başucu kitabıdır.

(1) İHTİLALCİLER HESAPLAŞIYOR / Belgelerle 27 Mayıs-Ondörtler ve DÜNDAR TAŞER:

12 x 20 santim ölçülerinde renkli baskılı karton kapak içerisinde, 3. hamur kitap kâğıdına basılı 480 sayfa. 1. Baskı: Mayıs 2012. Baskı-Cilt: Kuşak Matbaası. Matbaa Sertifika Nu: 12742. ISBN: 978-605-63165-00 Yayınlayan: Töre-Devlet Yayınları: 0.532-774 11 23 e-posta: imdevlet@gmail.com Dağıtım-Satış: Bilge Kültür Sanat Yayın-Dağıtım Sanayi ve Ticaret Limitet Şirketi. Nur-u Osmaniye Caddesi, Kardeşler Hanı Nu: 3, Kat: 1 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 72 53 e-posta: bilgi@bilgeyayincilik.comwww.bilgeyayincilik.com

(2) ONDÖRTLER: 27 Mayıs İhtilâli’ni gerçekleştiren ve 38 subaydan oluşan Millî Birlik Komitesi’nde meydana gelen fikir ayrılığı sebebiyle 13 Kasım 1960 tarihinde Komite üyeliğinden çıkartılan ve yurt dışı görevlere tâyin edilmek suretiyle sürgün edilen 14 kişi.

Fazıl Akkoyunlu, Rıfat Baykal, Ahmet Er, Orhan Erkanlı, Numan Esin, Orhan Kabibay, Mustafa Kaplan, Muzaffer Karan, Münir Köseoğlu, Muzaffer Özdağ, İrfan Solmazer, Şefik Soyuyüce, Dündar Taşer ve Alparslan Türkeş. Söz konusu kişiler, rütbelerine bakılmaksızın orgeneral rütbesiyle ordudan da emekli edildiler. İçlerinden Alparslan Türkeş, Dündar Taşer ve Muzaffer Özdağ Türkiye’ye döndükten sonra siyasî hayata girdiler, milletvekili seçildiler. İçlerinden yalnızca Alparslan Türkeş’in  ölüm tarihi olan 4 Nisan 1997’ye kadar devamlı ve aktif politik hayatı oldu.

(3) TÖRE DEVLET YAYINLARI: Emine Işınsu (Öksüz), Sadi Somuncuoğlu ve İbrahim Metin tarafından 1970 yılında kuruldu. 56 adet kitap yayınladı.

 

 

Batıda Çokkültürlülükten Dönüş ve Çamlıca’ya Camii

 

Geçenlerde Almanya’nın bir eyaletinde sünnetin yasaklanacağı şeklinde bir haber basında yer aldı. Aslında kurban kesimi ve giyim tarzından birçok konuya kadar Alman toplumunda yabancı kaynaklı nüfusa ve bilhassa Müslümanlara karşı bir tepkinin olduğu görülmektedir.

Yapılan bazı araştırmalarda üç Almandan birinin yabancılarla komşu olmak istemediği ve yabancılara karşı olduğu ortaya çıkmıştır. Yabancı düşmanlığı ve yabancıları dışlama onları adeta zorla gettolaştırma sadece Almanya’da görülmüyor.

Fransa ve bazı Avrupa ülkelerinde yabancı kaynaklı nüfusun adeta üçüncü sınıf vatandaş kabul edildiği ve yabancıların da bunlara zaman zaman tepki göstermesiyle çıkan olaylar unutulmamıştır. Aslında bütün gelişmeleri ve verileri bir araya getirdiğimiz zaman Batıda eritilemeyen yabancı kaynaklı nüfusa hiçte hoş olmayan bir bakış ortaya çıkmıştır.

Bazı Avrupa ülkeleri artık misafir olmaktan çıkmış yabancı kaynaklı nüfusa ve bir zamanlar uyguladıkları çok kültürlü politikalara artık tahammül edemiyorlar. Bu ülkelerde çok kültürlülük politikaları güvenlik sorunu haline gelmiştir.

Buna rağmen, bizim gibi ülkelere çok kültürlülük politikaları tavsiye edilmekte, hatta son yeni anayasa çalışmalarında bu baskı ve eğilim açık bir şekilde görülmektedir.

* * *

Son günlerde hiç de tasvip etmediğimiz iki olay sürekli gündeme getirilmekte ve bilhassa Sivas Madımak olayları adeta kaşınmaktadır. Sivas’ta meydana gelen üzücü olaylardan birkaç gün sonra Erzincan’ın Kemaliye’sinde Başbağlar köyü basılmış ve katliam yapılmıştır. Burada da 33 kişi hunharca katledilmiştir.

İnsanları birbirine karşı kışkırtıcı, birbirinden uzaklaştırıcı yanlışlardan uzaklaşmalıyız. Türk Milletinin birliği ve bütünlüğü bazılarınca bir türlü hazmedilememektedir. Başbağlar katliamının üstünden 19 sene geçmiştir. Bu katliamdan sorumlu oldukları şüphesiyle tutuklananlar daha sonra serbest bırakılmıştır. 1993 yılında kendilerine para bağlanan köylülerden şimdi para geri istenmektedir. Üstelik faiziyle…

* * *

Çamlıca’ya cami yapılması tartışmaları pek seviyeli yapılmamaktadır. Siyasetçiler ihtisasa saygı göstermeli, her konuda sporda olduğu gibi tek seçici olmaya kendilerini zorlamamalıdırlar. Caminin şekli, büyüklüğü, minare sayısı, konumu ve projesi teknik bir konudur. Teknik bir kadroya bırakılmalıdır. Büyüklükten ziyade göze hoş gelebilecek, fiziki çevreye uyabilecek estetik özelliklere sahip bir cami düşünülmelidir. Cami çirkinleştirilip sözde bir külliye şekline dönüştürülerek, ticari amaçlara kurban edilmemelidir. Kartal Maltepe merkezdeki camii gibi ibadethanelerimizi kendi elimizle çirkinleştirmeyelim. Beton yığını haline sokup estetik güzelliği bozmayalım.

Cami bir semboldür. Ancak bu sembol farklı Müslüman milletlerin milli kültür özelliklerine göre şekil alır. Eğer kültür medeniyete anlamlı katkılar yapabilecek seviyede ise; her milletin bir mimari çizgisi olabilir. Bu çizgi maddeye ve fiziki yapıya yansıyan manevi kültürün izini taşır. Maddeye damgasını vurur.

Cami, camiidir ama Arap Kültürüne ve Türk Kültürüne göre farklı özellikler taşır. Yaşama tarzı farkı maddede somutlaşır. Türk-İslam sanat anlayışına göre yapılan bir camii daha aydınlıktır, sesi daha iyi aksettirir ve karanlıktan uzaktır. Endişemiz kısır tartışmalara esir olacak bir cami yapımının aklı başında olan insanları üzebileceğidir.

 

 

Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Anayasa Mahkemesi Kararı

 

1982 anayasasında Cumhurbaşkanı 7 yıl için seçilir ve 7 yılın sonunda bir daha seçilemez.
1982 anayasasına göre Cumhurbaşkanı’nı meclis seçer.

Anayasada yapılan bir değişiklikle Cumhurbaşkanı 5+5 olarak seçilir ve seçim halk tarafından yapılır. Yani 5 sene içinde seçilen Cumhurbaşkanı tekrar seçimlere katılır halk kendisini seçerse bir 5 sene daha Cumhurbaşkanlığı yapar.

Şimdi anayasada yapılan bu değişikliğe göre seçilecek Cumhurbaşkanının süresi tartışılabilecek ve tartışılmayacak durumları inceleyelim.

Anayasalar kanunlar gibi değildir. Anayasada yapılan değişiklik kesinleştikten sonra herkesi bağlar. Ve burada kazanılmış hak ileri sürülemez. Bize göre Cumhurbaşkanının süresi 5 seneyi geçmeden değişiklik yapılmış ise seçimin 5 senede bir yapılması gerekir ve 7 senenin dolmasını beklemek yanlış olur.

Çünkü halk Cumhurbaşkanını benimser ve tekrar seçerse Cumhurbaşkanı 7 sene değil 10 sene Cumhurbaşkanlığı yapmış olacaktır. Bu durumda mevcut Cumhurbaşkanının lehine bir durumudur. Ancak bu şekilde yapılan bir seçim tartışma konusu olabilir. 5 sene değil 7 senedir diyenlerde haklı olabilir. En azından bir hukuki görüş farklılığı olarak kabul edilebilir.

Ancak Anayasa Mahkemesi 7 seneyi kabul ettikten sonra dönüp 5 sene de tekrar seçilebilir demesi bir hukuk garabetidir. Hukukun genel prensiplerinden kanundan yararlanma usulüne aykırı bir durum söz konusudur. Kanunun lehe olan uygulanır. Prensibi ihlal edilerek biraz ESKİDEN biraz YENİDEN faydalandırma olur ki hiçbir hukuk prensibine sığmayan bir durum ortaya çıkar. O zamanda Anayasa Mahkemesi kararı hukukiliğini kaybeder ve işin içine siyaset karışır. Hukuki siyasetin üzerinde tutamazsak bundan siyasilerde zarar görür.

Bu konuda yazılı ve görüntülü medyada siyasiler ilim adamları çok değişik yorumlar yapmaktadırlar. Eleştiriler, doğrudur – yanlıştır hukuka uygundur – değildir noktasında değil hangi siyasi partiye mensupsa veya hangi siyasi partinin yandaşı ise ona göre değerlendirme yapmaktadırlar. Hiçbir değerlendirme siyasetin üzerinde ve hukuka uygun değildir.

Hele Anayasa profesörü unvanını almış kişiler Cumhurbaşkanın 7 seneden sonra tekrar seçilebilir tezini savunuyorlarsa bunlara hukuku bilmiyorlar diyemeyiz. Bu kesin hüküm karşısında biraz önceki seçim sisteminden birazda değişiklik yapıldıktan sonra ki seçim sisteminden yararlanabilir demeleri ilim adamlığı ile bağdaşmaz.

Ancak birilerine yaranmak ve yağcılık ile ileride daha iyi yerlere gelme heveslerinin ve beklentilerinin bir sonucu olsa gerek. Böyle düşünce ile hareket etmek bir ilim adamına yakışmayacak çok sığ düşüncedir. Böyle bir düşünce de toplumda kargaşa yaratır. Hukuk devletine inanç sarsılır. Ve hukukun üstünlüğü rafa kaldırılmış olur. Şahısların üstünlüğü başlar.

Hukuk herkese lazım diyoruz ve bu konuda yağcı yalaka olmayan ilerisi için bir menfaat beklentisi olmayan hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti fikrini her türlü menfaatin üzerinde tutan bütün hukukçuları göreve çağırıyorum.

 

 

 

 

Abdest Bozuldu

 

Türk Milletinin sosyolojik yapısı, Atatürk döneminde başlatılan milletleşme projesi nedeni ile devamlı bir saldırı altındadır.
Yeryüzünde sosyolojik yapısı bu kadar ağır saldırılara maruz kalmış başka bir millet daha bulmak imkansızdır. Eğer başkalarının dediğinin aksine, homojen yapıda bir millet olmasaydık, çoktan çatırdamış ve silinmiş olacaktık.

Bu sebeple, Türk Milletinin ağır sorunlarından kurtuluş reçetesinin birinci meselesi; Atatürk’le başlayan bu milletleşme projesinin tamamlanmasıdır.

Eğer bu tamamlandığı takdirde, diğer faktörlerinde desteği ile Türkiye süper güç olacaktır.

Onun için ekonomi denildiği gibi süper güç olmak konusunda birincil faktör değildir.

Dış güçler ve onların yerli işbirlikçileri, bunu bildikleri için daima milletleşme projesini, bu gün olduğu gibi sekteye uğratmaya çalışmıştır.

Başta PKK olmak üzere Cumhuriyet Döneminde kürtçülük namına çıkartılmış olan bütün isyanlar, alevi – sünni ayrışması, mikro milliyetçilik cereyanları, sağ – sol çatışmaları hep bu sebepledir.

Bu saldırılar nedeniyle, geçmişi ve geleceği birlikte yazılmış olan milletimizin arasına zihniyet kargaşası ile tefrika sokulmuş ve ayrıştırma planları devreye konulmuştur.

Bu stratejinin temel amacı; insanlarımızı kalın çizgilerle birbirinden ayırmaktır.

Bunun için siyaset, partiler, mezhepler, dini örgütler, stk’lar, medya ve yaratılan suni tartışmalar kullanılmıştır ve kullanılmaya devam etmektedir.

Örneğin CHP ve CHP’nin üyeleri ve destekçileri bazı mihraklar tarafından bütünüyle dinsiz ve imansız insanlar olarak gösterilmiş, CHP’liler bir mezhebin yani Alevilerin partisi olarak milletimize kabul ettirilmiştir.

Yine MHP, alevi ve kürt düşmanı ilan edilerek, mikro milliyetçilerin oyunu ile ırkçı olarak takdim edilmiştir.

Halbuki siyasetin doğası kucaklayıcı olmaktan geçer. Marifet yapılan işte gösterilen beceridedir. Ancak ne halkımız ne de siyasetimiz bu ölçü ile hareket ettirilmemiştir.

Yüce dinimiz İslam kullanılarak alevi ve sünni ile diğer mezheplere mensup kardeşlerimiz arasında nifak tohumları ekilmiş ve ekili bulunan tohumlar, devamlı olarak sulanmıştır.

Üzülerek belirtmeliyim ki; siyasetçilerde bu ayrıştırmayı körükleyerek milletleşme projesinin düşmanlarının, hazırladığı  tuzağa yardımcı olmuşlardır.

Aynı oyun Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ermeni, rum ve diğer hristiyan unsurlarımız üzerinde oynanmıştır. Onlarda bu tuzağa düşerek, bin yıldır vatandaşı oldukları Türk devletine ihanet etmişlerdir. Ancak bu ihanetler, büyük bir devletin tarih sahnesinden yıkılarak silinmesine neden olmuştur.

Milletleşme projesine saldırının son versiyonu da Türk – Kürt ayrıştırmasıdır. Maalesef bu konu, tarihteki birçok benzer örneği gibi, beceriksiz ve şuursuz siyasetçiler tarafından, yanlış bir mecraya sokulmuştur.

Unutulmasın ki; Türk Milleti; her vatandaşı ile bir bütünlük arzeder. Kendini ne hissederse hissetsin, hangi dine inanırsa inansın, hangi mezhebin mensubu olursa olsun, ihanet çizgisinde durmadığı sürece hiç birimizin diğer birinden üstünlüğü ve aramızda halledilemeyecek bir meselemiz bulunmamaktadır.

Ancak siyaset; Türk Milletine karşı yapılan ve milletleşme sürecinin inkitaya uğratılmasına dönük tüm saldırıları, savuşturmak zorundadır.

Düne kadar yapılan farklılıkları kaşımak yerine benzerlikleri öne çıkarmak, saldırıyı püskürtmenin birinci koşulu olacaktır.

Milletimizin kendini mütedeyyin müslüman olarak gören değerli mensuplarına buradan sormak istiyorum; düne kadar CHP’yi dinsiz ilan eden AKP zihniyetinin, sözde kürt meselesinde CHP’nin elini sıkışına ne diyorsunuz? Size bugüne kadar CHP dinsiz diye propaganda yaptılar. Şimdi bu el sıkışma abdestinizi bozdu mu? Ben size söyleyeyim; eğer siyasal İslamcıların düne kadar söylediği doğruysa hepinizin abdesti bozulmuştur. Ancak ne dün söylenilen doğrudur ne de bugün el sıkışılan konu gerçektir.

Yine yıllarca CHP’ye gönül ve oy vermiş o kardeşlerime soruyorum: şeriatçı diye suçladığınız sünni yapı ile el sıkışmayı ne kadar doğru buluyorsunuz? Size bugüne kadar anlatılanlar nedeniyle doğru bulmadığınızı ve şaşkınlık yaşadığınız biliyorum.

Keşke bu iki farklı dünyayı savunan kitleleri temsil edenlerin; görüşleri samimi bir şekilde, sağlam bir zemine otursaydı da, Türk Milletinin hayrına el sıkışsalardı. Dün hep hayırsız işlerle uğraşıp Türk Milletini nasıl meşgul ettilerse, bugün yine hayırsız bir iş için el sıkışıp, Türk Milletini dara itiyorlar.

Ey adı Türk olan büyük milletim; artık oyunun farkında ol!..

Her sorunun çözümünün; kimlik olarak ne olduğunda değil ne yaptığında olduğunu, bil ve gör…

Eğer kendimizi Türk Milletinin bir ferdi olarak görüyorsak, bayrağımıza ve devletimize bağlıysak, vatandaşlık görevlerimizi yerine getiriyorsak, her sorunu aşacağız demektir.

Kimse el sıkışarak milli bütünlüğü sağlıyoruz diye ayrışmanın yolunu açmasın. Türk Milleti her şeyin olduğu gibi bunun da farkındadır.

 

 

Tövbe-i Nasuh İle Günahlardan Arınmak

İnsan, yapısında bulunan zaaflarından dolayı nefsinin arzularına uyarak, dünya hayatının çekiciliğine ve şeytanın hilelerine aldanarak hata yapabilmekte, Yüce Yaratıcının emir ve yasaklarına aykırı davranarak günah işleyebilmektedir.

İnsanların günah işlemekten uzak olmaları genellikle mümkün olamadığına göre herhangi bir günah işlendiğinde yapılması gereken vakit geçirmeden bir an önce tövbe ederek bu günahtan kurtulmaktır. Çünkü günahlardan kurtulmanın yolu tövbe ve istiğfar ederek Allah’tan af ve mağfiret istemektir.

Tövbe etme konusunda acele edilmeli,çünkü Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de tövbeyi ölüm anına kadar ertelemenin doğru bir davranış olmadığını ve makbul olan tövbenin geciktirilmeden yapılan tövbe olduğunu açıklamaktadır: “Allah katında (makbul) tövbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra çok geçmeden tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.Yoksa (makbul) tövbe, kötülükleri (günahları) yapıp yapıp da kendisine ölüm gelip çatınca, “İşte ben şimdi tövbe ettim” diyen kimseler ile kâfir olarak ölenlerinki değildir. Bunlar için ahirette elem dolu bir azap hazırlamışızdır.”(Nisâ, 4/17-18)

Tövbenin geçerli ve makbul olması için; yapılan tövbenin içten, samimi ve günahlara pişmanlık duyarak,bir daha günahlara dönmemek üzere yapılması gerekmektedir. Nitekim Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de; “Ey iman edenler! Allah’a içtenlikle tövbe edin. Belki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter ve peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar.”(Tahrîm, 66/8) buyurmaktadır.

Ayet-i kerimede “nasûh” bir tövbe ile Allahu Teâlâ’ya tövbe edilmesi istenmektedir. Nasûh, “hâlis, katışıksız” manası taşıdığı gibi “düzeltici, onarıcı” anlamına da gelir. Ayetteki ifade, tövbenin tam manasıyla pişman olma ve bir daha pişman olduğu o işe dönmeme azmini içermesi gerektiğini göstermektedir. (Zemahşerî, IV, 117) Böyle bir içtenlik ve kararlılıkla yapılan tövbeye İslamî kaynaklarda tevbe-i nasûh denilmiştir. (Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, V, sh. 410)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), tövbe-i nasuh nedir diye soran bir sahabeye “Kulun yapmış olduğu günaha öyle pişmanlık duyması, Allah’a özrünü öyle arz etmesidir ki, sütün memeye tekrar dönme ihtimali olmadığı gibi, kişinin o günaha tekrar dönmemesidir” diye cevap vermiştir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 446)

Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın tövbe edenleri sevdiği ifade buyrulmuştur. (Bakara, 2/222)Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de, “Aziz ve Celil olan Allah, gündüz günah işleyenlerin tövbesini kabul etmek için gece, gece günah işleyenlerin tövbesini kabul etmek için de gündüz kulun tövbe etmesini bekler, bu durum kıyamete kadar devam eder” (Müslim, Tevbe, 32) buyurarak Allahu Teâlâ’nın kullarının tövbe etmelerinden ne kadar hoşnut olduğunu bildirmiştir.

İnsan, bilerek veya bilmeyerek hata eder, bir günah işlerse hemen tövbe etmeli, günahında ısrar etmemelidir. Günahlarının bağışlanacağı konusunda da ümitsizliğe düşmemelidir. Kur’an-ı Kerim’de “…Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir”(Zümer, 39/53) buyrulmuştur. Ayrıca günah işledikten sonra tövbe ederek Allah’tan bağışlanma dileyenler cennetle müjdelenmiştir: “İşte onların mükâfatı Rab’leri tarafından bağışlanma ve içinden ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebedi kalacaklardır. (Allah yolunda) çalışanların mükâfatı ne güzeldir!”(Âl-i İmrân, 3/136)

Tövbe her zaman ve her yerde yapılabilir, önemli olan insanın hatasını anlayıp, pişmanlık duyması ve günahtan kurtulmak istemesidir.Tövbenin şartlarını şöyle özetleyebiliriz:İşlediği günahtan dolayı pişmanlık duymak, günahı derhal terk etmek, bir daha yapmamaya azmetmek, şayet işlenen günah kul hakkını ilgilendiriyorsa hak sahibine hakkını vererek onunla helalleşmek.

İçinde bulunduğumuz bu mübarek günleri fırsat bilerek, pişmanlık gözyaşları dökerek, bir daha işlememeye söz vererek günahlarımıza samimi bir şekilde tövbe etmeliyiz. Gönül dünyamızı karartan, kalplerimizi paslandırarak Rabbimizle irtibatımıza engel olan günah yükünden kurtulmuş olarak rahmet, mağfiret ve bereket ayı olan Ramazan-ı Şerife girmeye çalışmalıyız.

Aydınlar Ocağı 21.Olağan Genel Kurulu Başarılı ve Çoşkulu Geçti

0

Aydınlar Ocağı Genel Kurulu 23 Haziran 2012 tarihinde Süleymaniye-Darüzziyafe’de yapıldı. Genel Kurul toplantısına coşkulu ve kalabalık bir topluluk katıldı. Başarıyla geçen Genel Kurula Atatürk, şehitlerimiz ve gazilerimizin hatırasına saygı duruşu ve İstiklal Marşı ile başlandı.

Genel Kurul Divan Başkanlığına Hayrettin Nuhoğlu, yardımcılığına Dr. Ahmet İnan, sekreterliğe Aytaç Taşyürek seçildi. Genel Başkan Prof. Dr. Mustafa E. Erkal yaptığı açış konuşmasında, ülkemizin şu anda karşı karşıya bulunduğu tehlikeler hakkında bilgi verdi ve yeni Anayasa çalışmaları konusunda Aydınlar Ocağının yaptığı çalışmaları anlattı.

Genel Sekreter Süleyman Uluocak Yönetim Kurulu Faaliyet Raporu ile Muhasebe Raporunu okudu. Denetleme Kurulu Üyesi Ünal Sengir Denetleme Kurulu Raporu ve Tahmini Bütçeyi okudu. Raporlar üzerinde söz alan Ramazan Kırkık ve Ali Armağan, yönetim kuruluna yapılan çalışmalardan dolayı teşekkür ettiler ve Türkiye’nin önemli bir dönemeçten geçtiğini belirterek “birlik ve beraberliğimizi daha da güçlendirmeliyiz” dediler. Raporlar oylandı ve oybirliğiyle ibra edildi. Tahmini bütçenin kabulünden sonra seçimler maddesine geçildi.

Yapılan seçimler sonucunda; Prof.Dr.Mustafa E.Erkal, Süleyman Uluocak, Prof.Dr.Ahmet Çolak,Dr.Sakin Öner, Hikmet İşman, Prof.Dr. Ahmet M.Gökçen, Prof.Dr.İbrahim Öztek, Prof.Dr.Ömer A.Aksu, Av.Mustafa Özkurt, Ernail Koç, Prof.Dr.M. MetinKaraörs,Ünal Sengir, Ahmet Orhan, Dr. Av. Zülfikar Özkan, Av.Mürsel Aslan Yönetim Kurulu asil üyeliklerine; Yrd.Doç.Dr. Zeki Severoğlu, M.Beşir Dede, Mustafa Akyüz, Mesut Günata, Ahmet Arslan, Nazif Çetin, Faysal Atmaca, Bünyamin Aksungur, Abdurrahman Külünk, Fethi Alikoç, Av.Ahmet Serbes, Av.ŞekipMehan,Yaşar Karahan, Özcan Özsoy ve Durali Ayaroğlu Yönetim Kurulu yedek üyeliklerine seçildiler.                               

Denetim Kurulu asil üyeliklerine Ertuğrul Erden, Dr.Ali Sırtlı, Yrd.Doç.Dr. Kutluk Kağan Sümer; yedek üyeliklerine ise Murteza Kılıçaslan,Turgut Ergin ve Ali Kemal Gül seçildiler.

İlim-İstişare Kuruluna ise şu üyeler seçildiler: Prof. Dr. Turan Yazgan, Prof.Dr.Oktay Aslanapa, Prof.Dr.Yümni Sezen, Prof. Dr.Sabri Sümer, Hayrettin Nuhoğlu, Prof.Dr. Musa Taşdelen, Dr.Nefi Demirci, Fahri Yağlı, Erdoğan Aslıyüce, Ali Armağan, M. EsatGüçhan, Aytaç Taşyürek, Av.Özcan Pehlivanoğlu, Ramazan Kırkık, Salih Özpideciler, Ekrem Özer, Ergun Gençeren,  Doç. Dr. Osman Sezgin, Aytekin Yıldırım, M.Edip Tekkol, Dr.Uğur İlham Eroğlu, Doç.Dr.Sevil Sargın, Kemal Kamil Köne, M.Zeki Karahan ve Ahmet Tekin.

Aydınlar Ocağı Genel Merkez Yönetim Kurulu, denetleme Kurulu ve İlim-İstişare Kuruluna seçilen arkadaşlarımıza çalışmalarında başarılar dileriz.

Kerpe’yi keşfe buyrun

 

Herkese merhaba… Herkese merhaba… Herkese merhaba…

Yaşasın yaz geldi… Havalar sımsıcak… Deniz bizi çağırıyor… Uzaklara gidecek ne vaktiniz ne de paranız yoksa, size harika bir önerim olacak.

Kocaeli’mizin Kandıra sahillerini hala keşfe çıkmadıysanız çok şey kaçırıyorsunuz demektir. Bu vesileyle Kandıra sahillerinde muhteşem 18 koyun varlığından haberdar etmiş olayım sizi. Bu koylar büyük ölçüde imar açısından korunmuş da dedikten sonra, eğer konu ilginizi çektiyse diğer koyları araştırmak size kalsın, ben bu hafta size Kerpe’yi anlatacağım.

Kerpe, Kandıra ilçemize bağlı, Batı Karadeniz kıyısında küçük bir yerleşim alanı. Masmavi bir denize bakıp, sırtını çam ormanlarına dayayan Kerpe, antik bir kentin üzerine kurulu. Antik ismi Kalpe olan ve tarihi İ.Ö. beşinci yüzyıla kadar giden, eski ve önemli bir yerleşim yeri Kerpe. 
Karadeniz sahilinde doğal korunaklı bir liman olan Kerpe koyu, yedinci yüzyılda Miletli ve Megaralıkolonistlerce Karadeniz deniz ticaret yollarının kullanılması ve korunması amacıyla bir üs pazar yeri ve liman kenti olarak kurulmuş. Bitinya Krallığı’nın ardından Roma, Bizans ve Ceneviz gemilerinin uğrağı haline gelmiş.

Karadeniz’in batı kıyısındaki Kerpe, hırçın dalgalardan uzakta dingin bir sahil. Sizin anlayacağınız kuytu konumu itibariyle geçmişte liman ve ticaret merkezi olarak da kullanılmış Kerpe’nin geçmişi, Cenevizler’e kadar uzanıyor. 

Karadeniz kentleri arasında ticaret yapan gemiler, yüzyıllar boyunca bölgenin tek doğal limanı olmuş Kerpe limanını sığınak olarak kullanmışlar. İtalya’dan yola çıkan denizciler, Trabzon’dan getirdikleri yükü, Rusya üzerinden ya da İpek Yolu’yla gelen ve Kandıra’dan geçen tüccarlarla değiş tokuş yapmışlar.

Stratejik konumu itibariyle Roma ve Bizans dönemlerinde yerleşim devam etmiş Kerpe’de. Aynı zamanda Ceneviz gemilerinin de uğrağı haline gelen Kerpe, Osmanlı döneminde ise, İstanbul’un odun, odun kömürü, tomruk gibi ihtiyaçlarını karşılamış.

Neyse sevgili okur, Kerpe’nin tarihi epeyi zamanımızı aldı, biraz da doğal güzelliklerinden bahsedeyim size.

Kerpe’ye uzun incecik bir orman yolundan ulaşıyorsunuz. Çam ağaçlarının arasında, mis kokular ve kuş cıvıltıları eşliğinde uzanan bu yol, daha siz Kerpe’yi görmeden içinizi huzurla dolduruyor bilesiniz. Yol bitiminde köy meydanına varıyorsunuz ve meydanın hemen önünde durgun enfes bir deniz göz kırpıyor size… 

Kerpe sahilinden biraz yukarı doğru gittiğinizde tam bir doğa harikası Katalkayalar’ı görüyorsunuz. Kartalkayalar’da sizi karşılayan eşsiz manzara karşısında, kayalara ulaşmak için sarf ettiğiniz çabaya değdiğine emin oluyorsunuz. Yıllar içinde denizin şekillendirdiği kayalar ve içlerinde oluşan mağaraları kesinlikle görmelisiniz. 

Kerpe’nin her köşesi yürüyüş yapmak, bisiklete binmek, balık tutmak ve birbirinden harika fotoğraf kareleri yakalamak için ideal. Kamp yapmak mı istiyorsunuz ona da tamam. Etrafı orman olan Kerpe’deki çadır kampı ve dinlenme tesisleri tam size göre. 

Peki öyleyse Kerpe’nin şirin mi şirin koyunda incecik kumlar sahil şeridinde size eşlik ediyorken, kendinizi Karadeniz’in serin sularına bırakmaya ne dersiniz? Deniz tipik Karadeniz’den farklı, açıklara kadar sığ ve dalgasız, enfes. Yok ben derinde yüzmek istiyorum derseniz, o halde kayalıkları tercih edin derim size.

Kerpe

Kerpe

Kerpe

Kerpe

Berat Kandili 2012

Berat gecesi Şaban ayının 14 ünü 15 ine bağlayan gecedir.

Kadir gecesinden sonra en faziletli gecedir.

Berat: Hüküm mağfiret rahmet ve af manalarına gelir.

Hadisi şerifte bu gecenin özellikleri şöyle belirtilir.

“Bu gece bir sene içerisinde doğacak ve ölecekler yazılır.

Rızıklar indirilir.

İbadetler Allah (cc) arz edilir”

Başka bir hadiste

“Allah (cc) sene içerisinde olacak bütün işlerin hükümlerini bu sene verir

Depremler, yangınlar, savaşlar vs

Onları tatbik edecek meleği de Kadir gecesi görevlendirir

Bu gecenin rahmet ve mağfiret adını alması da

Yapılan duaların kabul edilmesi,

Günahların mağfiret olunması,

Müslümanların umumi affa uğramaları sebebiyledir

Bir başka hadiste

Gecesinde namaz kılınız, gündüzünde oruç tutunuz

Zira Cenabı Hak bu gece güneşin batmasıyla

Dünya semasına rahmet nuruyla tecelli edip şöyle buyurur

Yok, mu benden af dileyen onu affedeyim,

Yok, mu rızık isteyen onu rızıklandırayım,

Yok, mu bir sıkıntıya uğrayan

Sıkıntısını ondan gidereyim.

Yok, mu şöyle yok mu böyle diye

Tanyeri ağarıncaya kadar ilahi hitaba devam eder

Peygamberimiz bu gecede dua etseler bile

Allah(cc) ın yüzüne bakmayacağı insanları da bildirmiştir.

1 – Allah(cc) ortak koşanlar

2-   Kinciler.

3 – Kibirliler

4 – Ana ve babasına asi olanlar

5 – Katiller

6 –  Hısım ve akrabayla ilişiği kesenler

7 – Zina ve içkiye devam edenler

8 – Allah(cc) emirlerinden sürekli uzak duranlar

Bu insanlar hatalarının farkına varıp tövbe ederlerse affolunurlar

Bu geceyi nasıl değerlendirelim

1 – Kaza namazı kılalım

2 – Teheccüd namazı kılalım.

3 – Kur’an-ı Kerim okuyalım.

4 – Zikir yapalım.

5 – Geride bıraktığımız hayatımızın muhasebesini yapalım.

Kar da mıyız zararda mıyız?

Cennete mi yakınız cehenneme mi?

Berata erenlerden olmak temennisiyle..

Geceniz nurlu,

Gündüzünüz aydınlık olsun.

Kalbiniz iman

Cebiniz helalinden para

Eviniz huzur dolsun

                              ÂMİN