21.6 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1079

Devlet Yönetimi ve Siyaset

Böyle bir başlık altında yazı yazmak çok zor. Devletin tarihini geleneğini örfünü bilmeyenler 5000 yıllık Türk tarihinde Türk Milleti nasıl yönetilmiş sistem olarak devletin yönetimi neleri korumuş nelere karşı durmuş bunları iyi bilmek gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak siyasi parti liderleri de partilerinin vazgeçilmez, ulaşılmaz şefleridir. Hiç kimse partinin hangi kademesinde olursa olsun liderine (“Bu böyle olsa olmaz mı?”) deme şansı yoktur.

İktidarda olan partilerinde milletvekilleri, bakanları ve hatta bürokratlarında başbakana yani siyasi parti liderine böyle bir söz söyleme şansı yoktur. Liderin sözünün üzerine söz söylemek çok büyük cesaret işidir. Onun için doğru bildiğini dahi söyleyemezsin. Aksi halde bakansan bakanlığın, milletvekili isen milletvekilliğin, üst düzey yönetici isen makamın elinden gider.

Bu söylediklerimizi geçmişten bir örnekle doğruluğunu ispatlamaya çalışalım.

Tarih 1986 aylardan Temmuz yer MALATYA Kayısı Bayramı kutlamasına Başbakan Özal ile bakanlar, iş adamları katılmaktadır.

Özal halka hitap etmek üzere otobüsün üzerine çıkar. Valiyi de zorlayarak yanına alır. Özal otobüsün üzerinde siyasi konuşma yaparken, boyu kısa olduğundan halk kendisini göremez. Halk Özal’ı görmeyince “çök çök” diye bağırmaya başlar. Etrafındakilerde çökecek ki onlarda Özal’ı iyi görsünler. Özal çevresine dönerek “çökün” der. Bakanlar, milletvekilleri, iş adamları herkes çöker ama vali NAİM CÖMERTOĞLU dimdik ayaktadır çökmez. Özal valiyi, vali bey sende çök diye uyarır vali Cömertoğlu şöyle cevap verir. “Devlet çökmez sayın başbakanım” der.

Devletin saygınlığına sahip çıkarak çökmeyen saygın vali Cömertoğlu bir kaç gün sonra merkeze alınır.

Naim Cömertoğlu hiçbir şartta çökmeyecek bir ailenin çocuğudur. Ağabeyi Saim Cömertoğlu da İstanbul Ağır Ceza Reisliği yapmış saygın bir hukukçudur. Adliye camiasında sevilen sayılan bir kişiliğe sahiptir. Emekli olduktan sonra kendisi hep saygıyla anılmıştır. Hiçbir güç hiçbir kuvvet onun kararlarına etkili olamamıştır. Türk Milletinin tarihini, geleneğini örfünü adetlerini bilen bir ailenin çocukları olarak kendilerine verilen görevleri hiç kimsenin emir ve talimatlarına göre değil kendi hür iradelerine göre yapan değerli kişilerdir.

Naim Cömertoğlu’nun Başbakana koyduğu tavır Türk geleneğinin kendisine kazandığı bir tavırdır. Tavır şahsı ile ilgili değil devletle ilgilidir. Çünkü ben çökmem demiyor, “Devlet çökmez” diyor. Bu sayın valinin tavrını kaç vali, bürokrat veya üst düzey yöneticisi Başbakana gösterebilir?.

Onun için diyoruz ki siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Naim Cömertoğlu gibi valilerde devletimizin vazgeçilmez yöneticileridir. Başbakanlar vazgeçse de millet vazgeçmez ve daima kendilerini hayırla anarlar.                                      

 

“Murat Adji” diye Bir Yazar – II

B – ‘KIPÇAKLAR’ KİTABI HAKKINDA

Kitabın tam adı; KIPÇAKLAR (Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi). Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları’ndan 2002 yılında çıktı. Çeviricisi Dr. Zeynep Bağlan ÖZER. Çeviren hem O’nu anlamış hem de anlatabilmiş gözüküyor.

312 sayfa olan kitap, konuları daha da ilginç hale getiren resim ve tablolarla süslü. Kitap, 36 bölüm ve ‘Vatanımız Bozkır / Beşiğimiz ise Altay‘ resimleriyle başlıyor. Önsöz kısmında Çeviren, Yazarın arayışını ve yazma yönteminin yansımalarını net bir biçimde özetlemiştir.

  • Giriş kısmında Yazar, Karlı Saha‘dan (Yakutistan) Orta Avrupa‘ya, Sibirya‘dan sıcak

Hindistan‘a kadar Türklerin coğrafi yakınlığından bahseder ve ‘Afrika’da bile Türkçe konuşan yerleşim bölgeleri bulunmaktadır‘ der. Türk Dünyası topluluklarını saymakla kalmaz, onlara; Avusturyalılar, Bavyeralılar, Bulgarlar, Boşnaklar, Macarlar, Litvanyalılar, Polonyalılar, Saksonlar, Sırplar, Ukraynalılar, Çekler, Hırvatlar, Burgunlar ve Katalonları da ilave eder.

  • Millet Nedir? Bölümünde, bir milletin oluşmasının asırlar boyu süren bir vetire olduğu ve

bir ağacın meyvesi gibi belli bir zaman içerisinde olgunlaştığı beyan edilir. Etnografya biliminin insanlara, diğer insanlar arasında doğru ve huzurlu yaşamayı öğretmesi vurgulanır.

  • Neden Farklı Konuşuyoruz? Bölümünde, dünya milletlerini öncelikle dillerinin farklı

kıldığı ve bu farklılıkların bugün de muhafaza edildiği ifade edilir. Altay‘ı, dünyanın en güzel yeri; Altaylıları ise sarışın ve mavi gözlü insanlar olarak tarif eden yazar Babil Kulesi’ni şahit tutar.

  • Asırların Karanlığından Görünenler Bölümünde, uydurma Çin hikâyeleri ve kadim

vakayinameler hakkında tafsilat verilir. Özellikle Çinlilerin Türkleri kötüleyen hatta maymuna benzeten karşılaştırmalarına karşın kadim Türklerin yüzlerini resimlerle ortaya kor. Yanı sıra Türk ve at bütünlüğünü de işaretler.

  • Çalışma Odasının Sessizliğinde Yapılan Keşif Bölümünde, kadim Türk sanatı bezeklerin

kurganlarda ve yazıtlarda en az 2 bin yıl öncesine ait hususiyetleri çizimlerle tablolaştırılır. Kadim Altay’ı 1893‘de çalışma odasında çözen Thomsen‘in keşfinin önemi ‘Türk Milletinin yeniden doğuşu‘ olarak tarif edilir. Ve bununla ilgili yazıt örnekleri sunulur.

  • Taşların Dili Bölümünde, Altay‘da ilk kabilelerin arkeolojik bulgulara göre günümüzden

200 bin yıl önce ortaya çıktığı ve güneyden, Hindiçin tarafından geldikleri anlatılır. İnsanlığın büyük bir kısmını oluşturan Mongoloid ve Avrupoidlerin de bu bölgede teşekkül ettikleri anlatılır. Altay‘daki tasvir edici resimler, Altaylı ustaların taşı ateşe ve suya işlemeleri dünyada tek örnek olarak vurgulanır ve model resimlerle ispatlanma yoluna gidilir.

  • Altaylardan İlk Göç Bölümünde, insanların mağaralardan çıkmasının Altaylıların bronzdan

yaptıkları baltalarla ağaç kesmeleri ve ‘Kuren‘ adı verilen ahşap evleri yapmalarıyla sağlandığından bahsedilir. Yazar bunu olağanüstü bir hadise olarak nitelendirir. Bunun yanı sıra Altaylıların 10 kelimelik basit dilinin de önemi vurgulanır. Ev eşyaları, aletler ve koloniler için gelişimin asırlar boyu devam eden uzun bir sürecin neticesi oluşu aktarılır. Kurganlar ve ongunlar resimlendirilerek konu detaylandırılır.

  • Kadim Altay’ın Keşfi Bölümünde; Tayga, Katun, Biya (beyaz nehir), Anasu, Ob (nine), İli

(doğulu), Baygöl, Meru (dünya) gibi coğrafya ve yer adları Türk dil özellikleriyle anlamlandırılır. Yeni doğmuş bir bebeğin nehrin buz gibi soğuk suyuna daldırılıp çıkarılması ve yaşıyorsa sağlıklı kabul edilmesi alışkanlığını bile Türk kelimesinin güçlü anlamına gelmesiyle ilişkilendirir. Yanı sıra Türk Milletinin dünyayı kavramasını gösterir Altay‘daki kayalar üzerine yapılmış ilk coğrafi harita sergilenir.

  • Çam Bayramı Bölümünde, eski zamanlardan beri Türklerde kutsal olan ve Altay‘da bolca

bulunan çam ağacının 25 Aralık’ta yani kışın tam ortasında bayram olarak kutlandığını, Yer-su‘ya ithafen Ülgen‘e dualar edildiğini, gece boyunca ‘koraçun, koraçun (azalsın), şeklinde naralar atıldığını söyleyen Yazar, Noel alışkanlığının temelinin Türkler olduğunu iddia eder.

  • Kadim Altay Resimleri Bölümünde, Türklerin yaşadıkları çevreyi incelemekte ve

tanımakta çok mahir oldukları kadim ressamlar eliyle çizilen taş heykelcikler vasıtasıyla aktarılır. Kaya resim sanatının Türklerde 3 – 4 bin yıl önce çıktığını ifade eden Yazar, insan hayatı tasvirlerinin oldukça şaşırtıcı olduğunu söyler ve ekler: ‘Halkın sanatı onun ruhudur.’

  • Büyük Keşif Bölümünde, 2500 yıl önce Altay‘a gökten bir meteorun düşmesi, bu siyah

taşın demir ihtiva etmesiyle Türklerin bu gök demirini tanıdıkları anlatılır. Timur adlı bir Altaylı Türk, metalden soba yaparak demiri bu sobada eritmeye durmuştur. Tekerlekten sonra insanlığın en büyük keşfi bu olmuştur diyen Yazar, demir ocaklarıyla Türklerin başka milletlere mühim bir üstünlük kurduğunu da ifade eder.

  • Tanrı’nın Hediyesi Bölümünde; Türklerin koruyucu ruhların himayesine verdikleri önem

efsanelerdeki yılan insan nagalar ve akabinde de at ile Türklerin ata getirdiği yenilikler, demir döküm sabanlar, kerpiç yani fırında (peçte) pişmiş topraktan evler, süvari pantolonu şalvar, yüksek topuklu çizmeler gibi Türk medeniyetini ürünleri tanıtılır.

  • Göktanrı Bölümünde; Türklerin Tanrı kültürü (Tanrı Han, Sonsuz Gökyüzü), Tanrı’nın

vasıfları ve adları, manevi kaideler ile bununla ilgili arkeolojik bulgular verilir. Adji olan eşkenarlı haçın Türklerden Avrupa’ya geçtiği vurgulanır.

  • Türkler Hindistan’da Bölümünde, Altay ile Hindistan‘ın ortak manevi değerleri

paylaştığı oysa Çin‘in Türk seyyahları kabul etmemesinin bedelini Çin istilasıyla ödediği, ‘Altay’da yaşamak daha güzel‘ diyen Çinlilerin Türklerin yurduna göçünü engellemek içinse Çin Seddi‘nin yapıldığı anlatılır. Buda‘nın mavi Türk gözlü resmedilmesi ve Hintlilerce Şakyamuni yani Türk Tanrısı şeklinde adlandırılması yazarca Göktanrı inancının yansıması olarak tarif edilir.

  • Türkler İran’da Bölümünde; Arşak Hanedanlığı, Baktıra Devleti, Kuşan Hanlığı gibi

devletlerin Türk kimliği vurgulanır. Özbek, Peştun, Oğuz, Kırgız gibi topluluklarla Taşkent, Sümerkent (Semerkant) gibi şehirler açıklanır.

  • Şanlı Erke Han Bölümünde; Kuşan Hanı Kanişha Han‘ın gerçek adıyla Erke Han’ın

I.yy’dan itibaren tanınması, 23 yıllık idareciliği ve liderliği, inancı ve duaları tasvir edilir. Cennet ve cehennem, ilahiler ve çanlar Türkçe kelimelerle ve Türkçe anlayışla anlatılır.

  • Bozkıra Giden Yol Bölümünde; Bozkırın iklimi ve özellikleri, zor hayat şartları tarif edilir.

Çoğu insanın yerleşmeye korktuğu bu yerlere güçlü bir soyun yerleşip tutunması ve bozkıra göç edenlere ‘Kıpçak‘ denmesi aktarılır. Araplarda deve, Hintlilerde fil, Çinlilerde öküz, İranlılarda eşek, Türklerde ise at temel hayvandır. Türkler ata telega denilen tekerlekli arabayı da takmayı başarmışlardır. Bunlar için yollar ve ‘yama‘ denilen posta hatları da inşa edilmiştir.

  • Kavimler Göçü Bölümünde, II. asırda Altay’dan Avrupa’ya başlayan ve 3 yüzyıldan fazla

süren Büyük Göç anlatılır. Bu göç esnasında ‘kibitka‘ denilen tekerlekli ev tipi de doğmuştur. Keçi kılı ve yün türevinden yapılan pelerin, şenel, fötr ile su kaynatmak için imal edilen semaver yeni Türk buluşları idi. Kurganların cenaze hariç mevki gösterme hususiyetleri de vurgulanmıştır. Kurgan ve kurgan eşyalarıyla ilgili resimlerde oldukça ilgi çekicidir.

  • Aktaş Han Bölümünde, Batı’yı ilk gören Türk‘ün Aktaş Han olduğu ve İdil‘de

Deşt-i Kıpçak diye isimlendirilen ülkeyi kuruşu anlatılır. Kavimler Göçü sonrasındaki bu olayda Doğu ve Batı kültürleri ilk defa karşılaştırılır.

  • İdil Bölümünde, Aktaş Han‘ın İdil‘deki bayındırlık faaliyetleri ve kahramanlıklarından

bahsolunur. Başkent Semender şehri, Aktaş Nehri, Derbent şehri o dönemin hatıralarıdır.

  • Kafkasya Bölümünde, Derbent surları ve şehrin medeni gelişimi anlatılır. Bununla ilgili

resimlerle İran, Ermenistan ve Azerbaycan coğrafyasının manevi tarihinden kesitler sunulur. Türklerin Kafkasya‘ya girişi ve demirin işlenişi dünya tarihi açısından sıra dışı bir hadisedir diyen Yazar, IV. asırdan beri Derbent’in Kafkasya Hıristiyanlarının merkezi olduğunu vurgular.

  • Türkler ve Hıristiyanlık Bölümünde, Piskopos Grigoris’in Kıpçaklara gelişi, Türklerin de

tek Tanrı inancını putperest Avrupalılara öğretişi anlatılır. Suyla vaftiz etmenin Türk dünyasına girme olduğu ifade edilir. Hıristiyanlığın ve vaftizin Avrupa’ya ancak IV. asırdan sonra girebildiği vurgulanır.

  • Avrupa Tapınaklarının Üzerindeki Haç Bölümünde, dünyanın ilk kilisesinin Derbent’te

inşa edildiği, Tanrı Haçının ve Türk usulü Hıristiyanlığın heryerde kabul gördüğü Eçmiadzin‘deki tapınak krokileriyle anlatılır. Derbent‘teki tapınağın Türk mimarisi dikkat çeker. Yazarın dediği gibi aydınlık yine doğudan başlar.

  • Türkler ve Bizans Bölümünde, kültürün bir milletin hafıza hazinesi olarak nasıl

korunduğu, Aziz Giorgiy efsanesi aktarılır. Hıristiyan kültürünün temelinde Türklerin olduğunun anlaşılması için Roma’nın yasaklamaları ve Tanrı’yı hâkimiyet altına çalışmaları söz konusu edilir. Yunanlıların 312 yılında tek Tanrı’ya ibadet usullerini ve Türk dilinde dua etmek için Türk din adamlarını memleketlerine davet etmeleri çok ilginçtir diyen Yazar, Haçlı bayrakları taşıyan Kıpçak askerlerinin putperest Roma ordusunu çok kolay yendiğini de beyan eder.

  • Konstantin’in Zulmü Bölümümde; 325 İznik Konsülü, Tanrı ve İsa‘nın birleştirilmesi,

siyasetçilerce Hıristiyanlığın din kitabının yazılması ve buna uymayanlara yapılanlar bahse konu olur.

  • Don Nehri İçin Mücadele Bölümünde; Almanlarla Türklerin bu nehir için mücadelesi,

nehrin kelime anlamının Türk diline uyarlığı, Kıpçak aile yaşantısıyla ve delikanlı yetiştirme gelenekleriyle birlikte verilir. Türk tipi ağır yaylar fotoğraflarla aktarılır.

  • Türkler Avrupa’da Bölümünde, Kıpçakların yayıldığı coğrafyaların büyüklüğü; Tula,

Kursk, Çelyaba, Voroney, Şapaşkar, Kipenzay, Bulgar, Boltavar gibi kurdukları şehirlerin özellikleri ve Kıpçakların Avrupa geleneklerini değiştirmesi anlatılır. Don türevi Donepr, Donay, Donestr, Dinyeper kelimeleri sıralanır. Yer altı şehirleri, sığınaklar ve Alplerin gizemi vurgulanır.

  • Roma’nın İkiyüzlülüğü Bölümünde, Roma tüccarlarının Türklerin temiz ahlakını

istismar edişi ve kötülemeleri aktarılır. Buna karşın Türklerin kuman (ibrik) marifetiyle el yıkaması, banya yani hamamda yıkanması, hem de sabah ve akşam yıkanması ile şahsi temizliğin önemi vurgulanır.

  • Avrupa Altay’la Başlar Bölümünde, Yunanlıların Kıpçakları Kuğu – man (Kuman) olarak

nitelendirmesi ve Atilla‘nın ordusunun bölümleri olan Burgund, Savoya ve Tering isimlerinin bugün Avrupa coğrafyasına nasıl girdiği aktarılır. Alman kelimesinin Türkçedeki uzak anlamına gelmesi ve Amazon hikâyeleri tasvirleri de açıklanır. Torino, Tulon, Karpatlar gibi coğrafi adların Türklüğü vurgulanır.

  • Türk Başbuğu Atilla Bölümünde, aldatmanın Batı’da sanat oluşuna, Atilla‘nın

zaferlerinin eksik gösterilmesiyle ve tüm iyi özelliklerine rağmen ‘Tanrı’nın kırbacı‘ gibi sunulmasına itirazlar vardır. Roma‘yı bağışlaması bile merhametinin ve Haç‘a inancının gereğidir. Ve Avrupa Türklerle Antik Çağ‘dan Ortaçağ‘a girer.

  • Bizanslı Priskos Gözüyle Türkler Bölümünde, Preslav yada Bavarya‘da Atilla‘nın

sarayının ihtişamı bir ahşap mucizesi olarak Priskos‘u oldukça etkiler. Kıpçakların yaşayış tarzı ve adetleri çok ayrıntılı olarak rapor edilir. Ahşap ve madeni işlemelerle ilgili resimler verilir.

  • Birleşik Avrupa Ordusuyla Savaş Bölümünde, Atilla’nın Aetyus’la savaşı gerçek

kronikler üzerinden verilir. ‘Kaderin nazlıları‘ olarak tarif edilen Türklere yapılan ilmi haksızlıklar göz önüne serilir. Savaşı kazanan Atilla‘yı durduracak bir ordu yoktur. Ama Roma’yı da Haç’a bağışlar.

  • Atilla’nın Ölümü Bölümünde; Atilla‘nın evlendiği günün gecesi şüpheli ölümü, Türklerin

sarsılışı ve törenle defnedilişi anlatılır.

  • Yeni Deşt-i Kıpçak Bölümünde, Kuşan Hanlığı‘ndan sonra Deşt-i Kıpçak, sonra da Avar

Kağanlığı vasıtasıyla Türk tarihinin sürekliliği aktarılır. Ve Avrupa’daki Türk kültürel izlerinin resimleri motiflenir.

  • Son Bölümde ise Resimler Dizimi vardır.

Milli Bayramlar ve Karşıtları

Giriş

Her milletin tarihten gelen milli kahramanları vardır; bunlar o milletin varoluşu ile ilgili olarak ortaya çıkıp, o milletin güçlenmesine rehberlik eden efsanevi değerlerdir. Bunlar o milletin “Mit”i / Mit’leri olarak bilinir.

Bir-iki örnek:

Romanın “Romus – Romulus“u, İngilizlerin “Kral Arthur“u, Türklerin de “Bozkurt“u verilebilir. Bu “Mit”ler aslında; varlığı ve oluşu somut olarak bilinmeyen ve görülmeyen, fakat o milletin bir “rehber” olarak algıladığı “gerçek” değer gibi algılanan, “somut” olamayan, ama tam anlamıyla “milli sembol” niteliğinde moral değer olarak bilinen, inanılan birer ideal…

Türk tarihinde milli sembol, milli efsane; “Bozkurt” bilinir. Dara düşen bir topluma yol göstererek kurtuluşa götüren Bozkurt’un, toplumda bıraktığı etki tarih boyunca devam etmiştir. Bozkurt’un Türk toplumuna yaptığı iyilik artık efsane olarak dilden dile, nesilden-nesle aktarılmış…

Yeni kuşakların hafızasına da “yol gösterici” efsane olarak girmiş, moral değer olarak algılanmış ve büyüleyici bir “gerçek” olarak inanılmıştır. Sonuçta bu milli semboller gerçek bir moral değer olarak toplumların bireyleri tarafından benimsenmiştir.

Bu moral değerlerden biri de “Ergenekon” olup tarihin efsaneleri arasında yerini almıştır. Türklerin Ergenekon’dan çıkışı hikâyesini ve dünyaya yayılışını hatırlayalım…

**

Milli Bayramlar…

Bu girişten sonra Türk milleti için “milli” sıfatını taşıyan bayramlara karşı takınılan tavrın yanlışlığına gelelim. Siyasi irade, Türk milletinin kurtuluş destanı olan İstiklal Savaşı ve Ulus Devletin kuruluş felsefesiyle özdeşleşmiş milli bayramlara karşı “husumet” kokan davranışlar içinde olduğu, önce hissettirildi şimdilerde ise uygulamaya konuldu…

Her yıl 29 Ekimde kutlanan Cumhuriyet Bayramı, 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, 30 Ağustos Zafer Bayramı gibi bayramlar ulus devletin, yani Türkiye Cumhuriyetinin milli bayramlarıdır. Siyasi iradenin bu bayramlarla ilgili olarak aldığı kararlar, milli bilince yönelik pekiştirme amacını taşıyan milli günlerin sabote edilmesi anlamını taşıdığı artık kuşku götürmemektedir.

Meşhur hikâyedir; leyleğin kanat ve kuyruğunun kırpılıp ‘kuşa benzetilmesi’ gibi, milli bayramlarımız kenarından köşesinden yontularak, yasaklar getirilerek milletin dimağındaki heyecanı, varlığı ve milli bilinci zayıflatmaya yönelik eylemlerin yapılmakta olması toplumu endişelendirmiştir…

Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyetin bayramları, bir milletin kurtuluşunu sembolize eder, var olma hikâyesini güçlendirmek ve dimağlarda canlı tutmak için kutlanır… İstiklal Savaşının nasıl yapıldığını, kazanıldığını, Türk milletinin dirilişini belli günlerde sembolleşmiş milli heyecan örneği bayramlarla anlatılır; bayramlar bu bağlamda önemlidir.

29 Ekim, milletin kendi kaderine el koyma hareketinin somut idari şeklidir. Cumhuriyet Bayramı top yekûn milletin kaynaşmasıdır. Sivil, asker, genç, ihtiyar, zengin, fakir ayırtmaksızın kaynaşarak hürriyetçi rejimi benimsediklerinin ilanıdır. Türk milletinin özgürlüğü tattığı gündür 29 Ekim… Bu nedenle Türk milletinin kaderi yine kendisi tarafından seçilen siyasi iradelere bırakılmıştır, bunun adı halkın kendi kendisini idare etme eylemidir; demokrasidir…

23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı, halkın temsilcilerinin bir araya gelip yine halkın iradesini beyan ettikleri meclisin kuruluşu ve açılışı… Milli egemenliğin millete ait ve onu temsil eden TBMM çatısı altında alınan kararlarla olabileceğini göstermesi, milli bilincin oluşması ve gelişmesinde önemli bir faktördür. 23 Nisan sadece TBMM’nin açılış günü değildir aynı zamanda milli ruhun ve iradenin tecelli ettiği, milli mücadelenin karar altına alındığı gündür…

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı ile Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi bir bütünlüğü ifade eder. Bu bayram dolayısıyla; “Benim doğum günüm 19 Mayıstır” diyerek ulusunun kurtuluşu için çıktığı Samsun’dan Ankara’ya kadar geçen süreci temsil eden bir sembol eylemdir…

Bu sembolü da gençlere rehber yapıyor.

Bu sembol eylem; gençlerin Samsun’dan alıp getirdikleri Türk Bayrağı ve Vatan Toprağı Türk gençliğinin bilincini taze tutmak, emperyalizme karşı verilen milli mücadelenin ruhunu canlı tutmak içindir…

**

Türk’ün Dirilişi…

19 Mayıs tarihi; bir milletin dirilişinin, varoluşunun, kurtuluşunun yıl dönümüdür… Her yıl dönümünde milletin varoluş bayramı olarak kutlanmıştır bugüne kadar, 93 yıldır böyle oldu…

Bu egemenlik kolay kazanılmadı; çetin mücadeleler sonucunda kazanılan istiklalin lideri büyük deha, akıl sembolü, milliyetçi, vatansever benlikle tezahür etmiş mükemmel bir lider Mustafa Kemal Atatürk’ü her an onu rahmet ve dualarla anmak her Türk vatandaşının asli görevidir.

**

19 Mayıs Kurtuluşun Başlangıcı…

Çanakkale’de Türk milletinin dirilişi ve şahlanışı ne kadar gerçek ise, Mustafa Kemal’in kahramanlaşması, devleşmesi de o kadar gerçektir… 19 Mayıs 1919 tarihi de o kadar gerçektir ve o kadar bir diriliştir ki tam karşılığı olmasa bile mucizedir… Var olmanın ve yok olmanın karar verildiği bir başlangıçtır…

Samsun’a çıkış, işgalcilerin, emperyalizmin yenileceği haberidir…

Tarihe Mustafa Kemal’in imzasının kazınmasıdır…

“19 Mayıs 1919 Samsuna Çıktım” ile başlayan Büyük Nutuk ülkemin, devletimin tapusudur, bu deyişi kullanmasıyla bunu göstermiştir…

Tarihin gidişatını değiştiren Kahramana minnet duyulması gerekirken O’nun sayesinde var olanlar, şimdilerde onun eserlerine, kurduğu cumhuriyetin milli bayramlarına karşı hamleler içindeler… O’nu anlamayan ve takdir etmeyenler-edemeyenler sadece ve yalnız hainler ve gafillerdir…

Mustafa Kemal’in eserlerine ve fikir manevi mirasına sahip çıkmak ve onları yaşayarak, yaşatarak, korumak ve ileri götürmek için durmadan çalışacağız, yılmayacağız, bıkmayacağız…

Ümitsizlik, pes etmek asla olmayacak…

Daha güçlü ayakta durmak için, direnmek için çalışacağız…

Vatan için, bayrak için, Türk milleti için…

Başka seçeneğimiz yoktur…

19 Mayıs Bayramına ve diğer milli bayramlara karşı yapılan her türlü siyasi “kırpma” hareketi, cumhuriyetin milli egemenlik felsefesine, düşüncesine karşı yapılmış birer eylem olarak algılanmalı mutlaka karşı durulmalıdır. Bu şartlar karşısında bayramlarımıza karşı yapılan her türlü siyasi hamle ve engellemelere net bir tavırla karşı durulmalı, aksine daha diri kutlamalar yapılarak bayramlara sahip çıkılmalıdır.

Bayramlarımız kutlu olsun…

**

Çelikten İrade…

Bayram günleri olarak seçilen bu günlerin bir amacı vardır şüphesiz. Gazi Paşa bu günleri kendisi için değil, Türk gençliğinin, Türk milletinin geleceğine güvenle bakması ve ona sahip çıkması için özgün bir dikkatin ve ölçünün gereği olarak seçtiği belli. Milli heyecanın yaşaması için kendisi de aynı heyecanla bu günleri seçmiştir.

Bu aşamaya gelininceye kadar öylesine zahmetli bir yaşam sürmüş ki Gazi Paşa, her yaptığı iş planlı ve belli hedeflere yönelik olduğu gerçeği, ‘çelik gibi irade’ ifadesinin hafif kalacağı bir olağanüstülükle bulunduğu düzeye gelmiş bir kahraman, deha… Ömrünün 40 yılını cepheden cepheye koşarak vatan için, bayrak için, hürriyet için savaşan bir Mustafa Kemal’in milli bayramlar için seçeceği günlerin de mutlaka milli heyecan duymaya yönelik olması gerektiği kaçınılmaz olur…

Çelik gibi irade olmalı ki karşılaştığı tüm zorlukları adeta granit taşını hamurlaştırmayı bilebilmiştir… Bütün bunlar tesadüf değil elbette; her şeyden önce mükemmele yakın bir derecede “iyi yetişmek” için tüm zorluklara göğüs germiş, kısa süren ömür çizgisine çok şey sığdırmış, temel hedeflerinden sapmamış mükemmel bir kişilik örneği olmuş… Bunun için emek gerek alın teri gerek…

**

Okumak ve Donanımlı Olmak…

Çocukluğundan beri okumayı ilke edinmiş bir kişilikle yetişmiş, okul harçlıklarıyla şeker alıp yemek yerine kitap alıp okumuş… Bunun somut örneğini Çanakkale Savaşı sırasında bile devam ettirmiş… Can pazarının yaşandığı bir savaşta, Çanakkale Savaşlarında, her fırsatta kitap okumayı başarabilmiş ender bir komutan…

İşte size somut bir belge; Gelibolu Yarımadasının “Aydos” tepesinden, Fransız Madam Corin‘e yazdığı mektup da yine kitaplar üzerinedir.

İşte Gazi Paşa’nın mektubu;

Aziz Corin çarpışmalar bütün şiddetiyle devam ediyor. Gece ve gündüz durmak bilmeyen bir bomba ve ateş selinin içindeyim. Başımın üstünden insan kolları, ayakları ve gövdeleri uçuyor. Burada hâkim olan tek düşünce; ölmek veya öldürmek. Sizden ricam bu mektubu size getiren arkadaşıma bana insanlığımı hatırlatacak bir roman listesi veriniz. Arkadaşım onları satın alacak ve bana getirecek. Burada ateş yağmuru altında, siperde onları okuyarak kaybettiğim insani güzellikleri hatırlayacağım.”

Gelen kitapları gaz lambası ışığında okumaya devam eden 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, içinde bulunduğu kan ve ölüm denizi bile onu bu alışkanlıktan vaz geçirtmemiştir.

Merak edenlere önerimdir; Anıtkabir’i ziyaret ettiğinizde Gazi Paşa’nın okuduğu kitapların sergilendiği kütüphaneyi mutlaka görmelidirler. Her kitabın nasıl didik-didik okunduğunu, cümlelerin altlarının nasıl çizilip yanlarına notların alındığını… Kitapların ve okumanın ürünü olarak Gazi Paşa’nın kullandığı mükemmel Türkçesiyle kaleme aldığı “Büyük Nutuk” işte bu kültür zenginliğinin bir abidesi olarak elimizde bulunmaktadır…

**

Eğitimli İnsan Kıtlığı…

O Gazi Paşa ki, Sakarya Meydan Muharebesi’nin devam ettiği günlerde bile Ankara’da Maarif Şurasını toplamış ve öğretmenlere: “Savaşı en erken zamanda zaferle bitireceğiz, amacımız budur. Vatanın yeniden ümranı bizim insanımızın gayretiyle olacaktır. İşte, o insanı siz yetiştireceksiniz” diyerek onlara insan eğitmenin ve yetiştirmenin bu ülkenin en fukara yanı olduğunu hatırlatıyordu.

Çünkü biliyordu ki en büyük düşman cehalettir. Donanımlı, bilgili insan eksikliği her alanda sefaletin bir sonucuydu… Başarılı ve yetenekli gençlere özel ilgi göstermesi cumhuriyetin ilk yıllarında yurt dışına göndermesi hep bu anlamda değerlendirilmelidir.

**

Mülksüz Kahramanlar

İstiklal Savaşında başarı sağlayan kadronun seçiminde olmazsa olmazlardan biri, komuta kadrosunun çok iyi yetişmiş, harp sanatını çok iyi bilen kişilerden olması idi… Bu da asla tesadüf değildir… Osmanlının son asrında yetişen ordu mensupları sadece teorik değil, cepheden cepheye koşarak harp sanatını bizzat uygulayan kadrolardı. Kurtuluş Savaşını yapan ve yöneten kadroya bakıldığında; 1880-1881 doğumlu asker ve sivil nesillerden oluştuğu görülür.

Onlara varlığımızı borçlu olduğumuzu asla unutmamak gerekir… Şu hususu da hatırlatmalıyım ki bu neslin en az yirmi yıl sırtları yatak görmemiştir… Bakın tarihe; toplam 16 yıl süren Trablus, Balkan harpleri ardından başlayan Birinci Dünya Savaşı… İşgal edilen yurdu kurtarmak için yokluk içinde başlayan İstiklal Savaşı boyunca bu mülksüz kahramanların ne evi, ne apartmanı, ne çocukları, ne gemileri ne de lüks arabaları, villaları oldu… Bu yiğitler “yamçı” üstüne iki büklüm kıvrılarak toprakta yattılar…

Vatan toprağının işgalden kurtulması için kan verdiler, can verdiler… Onların tek gayesi vardı; vatan, bayrak, hürriyet ve namus… İmanları ve inançları, Türk milletinin bağımsız devletiyle sonsuza kadar yaşatılmasıydı… Bu ruh milli bayramlarla diri tutulsun diye özenle milli günler seçilmiş ve bayram olarak kutlanmıştır…

**

Kıvılcımın Aleve Dönüşümü…

Ulus Devlet kurulup Cumhuriyet ilan edildikten sonra yokluk içinde olan Anadolu’nun önce cehaletten kurtulması ve ekonomik olarak kalkınması gerekiyordu. Bunun için de yetişmiş, kalifiye, eğitimli kadrolara ihtiyaç vardı. Çekirdek kadrolar yetişmeliydi. Çare bulundu, seçkin gençleri Avrupa’ya yollayıp onların eğitilip alanlarında uzmanlaşıp yurda dönmelerini sağlamak ve yurdun ekonomik kurumların başına gelip geliştirmek ve ülkeyi kalkındırmak… Cumhuriyetin ilk yıllarında yurtdışına devlet kurumları (Sümerbank, Etibank, MTA gibi kuruluşların) adına burslu olarak öğrenci gönderildi.

Yurtdışında öğrenim gören bu gençler Türkiye’ye döndüler, büyük sorumluluklar yüklendiler. Türkiye’nin kalkınmasında çok önemli roller üstlendiler. Temel ilke şuydu; “üretim yoksa çöküş kaçınılmaz”… Ürettiler, öğrettiler, anlattılar…

Bu çekirdek kadrolar şan şöhret peşinde koşmadan Cumhuriyetin benimsenmesi, fukaralığın yenilmesi için kendilerini feda ettiler, çalıştılar ve yine çalıştılar… Gece-gündüz demeden… Tüm imkânsızlıklara rağmen Cumhuriyetin her tuğlasında onların beyin gücü ve alın terleri vardır, emekleri vardır… Bunu yaparken de hiç görünmediler; şayet vefakâr birileri çıkıp onların ‘isimsiz kahramanlar’ grubundan sayıp ismini andılarsa ne âlâ, gerisi hep sessiz sedasız göçtüler fani hayattan… Ruhları ışıklar içinde parlasın…

Şu hatıranın tekrar-tekrar okunmasında yarar vardır (Hatıralar: Prof. Dr. İlknur Güntürkün Kalıpçı). Cumhuriyetin ilk yıllarında Yurtdışına gönderilen öğrencilerden biri de Mahmut Sadi idi. Kamuoyunda tanınan ismiyle; Prof. Dr. Sadi Irmak… 1970’li yıllarda kısa bir dönem için Başbakanlık yapan zat…

Onu dinliyelim; “Yıl 1923, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci olduğum sıralar okul duvarında bir ilan görüyorum. Avrupa’ya talebe yollanacaktır. Allah Allah diyorum, ülke yıkık dökük, yıl 1923. Avrupa’ya talebe! Lüks gibi gelen bir şey ama şansımı denemek istedim. 150 kişi içerisinde 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına Atatürk ‘Berlin Üniversitesi’ne’ gitsin diye yazmış. Zaman geldi. Sirkeci Garı’ndayım, ama kafam öyle karışık ki gitsem mi, kalsam mı? Orada beni unutur mu bunlar? Bir an gitmemeye karar verdim, döndüm o sırada posta müvezzi ismimi çağırdı. ‘Mahmut Sadi, Mahmut Sadi! Bir telgrafın var’. Telgrafı açtım, Atatürk’ten geliyordu ve aynen şunlar yazılıydı:Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum. Alevler olarak geri dönmelisiniz”

**

Sonuç

Türkiye Cumhuriyeti işte bu ruhla kuruldu ve geliştirildi.

Mustafa Kemal Atatürk milli bayramların gerekliliğini bu milli bilincin diri tutulması için mutlak şart olduğunu bildiği için bu günleri seçmiştir.

29 Ekimler, 23 Nisanlar, 19 Mayıslar, 30 Ağustoslar milli bilinci sürekli kılmak ve kuşaktan kuşağa aktarmasını sağlamak için özenle seçilmiş özel günlerdir.

Milli Bayramlar, Türk milletinin ruhunda var olan milli volkanın faaliyete geçmesini sağlamak için gereklidir. Gazi Paşa her bir gencin ruhundaki milli kıvılcımı aleve çevirmek için olağanüstü öngörülü planlarla sağlamıştır.

Milli bayramlarımıza dokunmak, milli bilincin giderek sönmesine ortam hazırlamaktır.

Bunun bilincinde olalım ve izin vermeyelim…

 

Zana’nın İpiyle Kuyuya İnmek İçin Milletten Yetki Aldınız mı?

Özel Yetkili Mahkemelerin (ÖYM) kaldırılması konusunda Cemaat Medyasında ciddi tepki gösterildi. Zaman Gazetesi yazarlarından Mümtazer Türköne de, “ÖYM’leri kaldırması için hükümete yetki verdiniz mi?” başlıklı yazısında itirazlarını ortaya koydu.

Gerekçesi de konunun özelliği. “Bu konu, herhangi bir alanda politika belirlerken Hükümet’in önündeki yığınla alternatiften birini seçmesine benzemiyor. Memur maaşlarını artırmak yerine toplu konuta ağırlık vermek, üçüncü boğaz köprüsünü yeni kanal projesinin önüne koymak gibi hükümet tercihine bırakılabilecek konulardan biri değil bu.”

Bu konuda yazı yazan bütün Cemaat Medyası yazarları Hükümetin kamuoyunda tartışılmadan, hatta AKP içinde 5 hukukçu milletvekili dışında hiç kimsenin görüşü alınmadan 3. Yargı Paketine yapılacak bir eklemeyle konuyu çözmeye çalışmasını eleştiriyor.

A. Turan Alkan, Başbakanın tavrını “tek partili şef dönemine” benzetiyor: “Parti grubunun değişiklik gerekçesi hakkında bilgisi var mıdır meselâ; en yakınında bulunan sırdaşı niteliğindeki kurmaylarının haberi var mıdır? En mühimi kamuoyu bu gerekçeler hakkında bilgilendirilmiş, tatmin edilmiş midir? Hayır. Partisinin bile mâhiyetini, muhtemel sonuçlarını bilmediği bir kanun düzenlemesine gidiyor tek başına. Velev ki kimsenin hikmetini bilmediği çok hayırlı bir değişikliktir… E, biz tek partili tek şefli dönemleri niçin eleştirdik bunca yıl?”

Oysaki Başbakan ve hükümetin tavrı Ahmet Hakan’ın ifadesiyle şöyle: “HÜKÜMET, Özel Yetkili Mahkemeler konusunda ‘sihirli’ bir çözüm arıyor. Şöyle bir çözüm:

– Özel Yetkili Mahkemeler darbe davalarında ellerini sonuna kadar rahat hissedecekler.

– Ancak buna mukabil MİT Müsteşarı’na falan asla ve kat’a uzanamayacaklar.

Yani… “Başkalarına ne yaparlarsa yapsınlar ama bizimkilere dokunamasınlar.”

İstedikleri çözüm bu…”

*******

Nitekim yeni düzenlemeyle “Özel yetkili yargı dönemi bitiyor. Ancak bu Mahkemelerin yerine “Darbe ve terör suçlarına bakmak üzere Bölge Mahkemeleri kurulacak. Bu mahkemeler ‘anayasal düzene karşı İşlenen, Meclis’i ve hükümeti yıkmayı yönelik suçlar ve terör” konularına bakan ihtisas mahkemeleri olacak.”

Yeni düzenleme hakkında Taha Akyol, “Ha kel Ali, ha Ali kel gibi mi? Biraz öyle” diyerek bilgi veriyor: “Başbakanlık’taki çalışmada “mevcut davalara mevcut hâkimler baksın” eğilimi ağır basıyor. O zaman ne değişecek? Her şey yine aynı hâkimlerin takdirine bağlı olacaktır! Mahkeme heyetlerinin değişmesine yol açacak bir düzenleme ise hem yargıya müdahale, hem davalarda vahim uzamalara sebep olacaktır.”

Yani Cemaatin meselesi, Özel Yetkili Mahkemelerdeki cemaate yakın hâkim ve savcıların görevlerinden alınmaması, yetkilerinin devam etmesi.

Hükümetin meselesi, “Ergenekon ve Darbe davalarında mevcut sistemin sürmesi, ÖYM’lerin eli AKP kadrolarına uzanamamasından” ibaret.

Oysaki ÖYM’lerden genel şikâyetler: “Uyduruk iddianameler” ile kaçma ve delilleri karartma ihtimali olmayan insanların çok uzun sürelerle tutuklu yargılanmaları; özel hayatın gizliliğinin ihlali, hukuksuz telefon ve ortam dinlemeleri ve bunların delil olarak sunulup, iddianamelerle teşhir edilmesi; Sahte belgelerle oluşturulan iddialara karşı belgelerin sahteliği ispatlandığı halde dikkate alınmaması; TSK Genelkurmay Başkanına bile çete suçlaması yapılması gibi uygulamalardı.

******

Cemaat yazarlarından ÖYM’ler konusunda yaptıkları itirazlarının benzerini, herhalde ÖYM konusundan daha az önemsiz ve özelliksiz bir konu olmayan, “Kürt/Terör Meselesi” çözümünde de göstermesini beklerdik.

Mesela Mümtazer Türköne’nin “Bir yıl önce yapılan seçimde bugünkü hükümete, ÖYM’lerin kaldırılması için yetki verdiniz mi? Ben vermedim. Bu konuyu referanduma götürsek acaba halk neye karar verir?” sorusunun bir benzerini de terör meselesi için şöyle sorması gerekirdi:

“Bir yıl önce yapılan seçimde bugünkü hükümete, PKK ve temsilcileri ile görüşmek, Onların taleplerini kabul etmek için yetki verdiniz mi? Ben vermedim. Bu konuyu referanduma götürsek acaba halk neye karar verir?”

Sadece ÖYM konusunda değil, Terör/ Kürt Meselesinde de, “Doğrudan vatandaş olarak bizim hakkımızı, hukukumuzu ilgilendiren bir konunun gizli-kapaklı bir plan-proje olarak uygulanmasında bir sakatlık yok mu? Hepimiz tedirginiz. Ne geleceğini bilmiyoruz.”

*****

Diyarbakır bağımsız milletvekili Leyla Zana, Başbakan’la görüşmesinde BDP/PKK kanadının taleplerini, “Oslo görüşmelerinin yeniden başlaması yani PKK ile direkt müzakere yapılması, Öcalan’ın cezasının ev hapsine çevrilmesi, devletin Kürt halkından özür dilemesi, Kürtçe’nin eğitim dili olması” bizzat iletti. Daha önce de PKK’nın silahları bırakmasına karşı çıkan Zana, bu konudaki görüşünü Başbakan’a açıkça söyledi: ‘Silahları bırakın operasyonlar durur’ söylemi gerçekçi olmayan taleplerdendir.

Zana, PKK’nın ve yandaşlarının ustaca kullandığı psikolojik harp taktiğini de kullanmayı ihmal etmedi: “Türkiye’de onlarca yıldır denenen güvenlikçi politikaların sonuç vermediğini gördüklerini ifade eden Zana, denenmeyen tek yolun sürdürülebilir müzakere olduğunu söyledi. (Oysaki Zana’ da PKK da çok iyi bilmektedir ki, ülkemiz halen bölünmediyse ve PKK lideri hapiste ise o “güvenlikçi politikalar” sayesindedir. “Güvenlikçi politikaların” terkedildiği on sene öncesinde terör olayları da marjinal hale gelmişti. Müzakere sürecinden sonra terörün azalmadığı ve bilhassa pazarlık gücünü artırmak isteyen örgüt tarafından tırmandırıldığı da ortadadır.)

Zana’nın yukarıda ilettiği PKK taleplerine rağmen, Başbakan “verimli bir görüşme oldu” diyerek memnuniyetini ifade ediyorsa ve Zana için “cesaretle çıkıp doğruları söyledi” diyebiliyorsa söylenecek söz kalmamış demektir.

“Denize düşen yılana sarılırmış” demekten başka.

“Bir Nükte Bir Işık”

Mülkiye Mektebi’nin ilk çıkardığı mezunların birincisi olup ilkin kâtiplikle saraya alınan ve sonraları Bükreş, Washington ve Roma elçiliklerinde bulunan Hüseyin Kâzım Bey’in mabeyin hizmeti esnasında, bir gün Sultan Hamit; Yıldız’ın büyük havuzunda motorla gezmeye çıkarken fevkalâde bir iltifat olmak üzere onu da yanına alır. Haricî mes’elelerden söz açan Padişah; Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük devletlerden bir menfaati bulunması ihtiyacı üzerinde durarak, bunların her biriyle ittifak mes’elesini incelemeğe koyulur. Fakat her devletle ittifak bahsini incelerken bu ittifak’ın mahzurlarını bir bir sayıp dökerek işi o derecede karışık ve halli imkânsız bir hale sokar ve muhatabını söylemeğe sevkettiği her fikri de o derecede çürütür ki sabrı tükenen Hüseyin Kâzım Bey:

– Ecnebi devletlerin, der, ittifakından çekinmekte hakk – ı şahâneleri var. Şu hâlde Efendimiz Milletinizle ittifak buyurun. (Tarihe Mâlolmuş Fıkralar, Nükteler, Toplayan: Mehmet Zeki Pakalın, İstanbul – 1946, s. 277)

X

Bu günlerde, AB’den çok, milletiyle ittifaka
Ne çok ihtiyacı var, zat-ı devletlerin vifaka

Geç kalmadan bakınız, en yakın tarihe bir an evvel
Yoksa fırsat vermeyiverir ibrete, tarihsel ecel

X

Evet, bugün de AB’den çok, milletiyle ittifaka, bazılarının ne çok ihtiyacı var. Geç kalmadan bir an evvel.

X

Abdülhamit bir gün, aynı zamanda hususi doktoru olan Etfal Hastanesi Sertabîbi İbrahim Paşa’yı Yıldız’da bir odaya götürdü. İbrahim Paşa’nın o vakte kadar görmediği bu odanın duvarının bir tarafında Mithat Paşa’nın öbür tarafında da Namık Kemal’in resimleri asılı idi. Abdülhamit, Paşa’ya bu resimleri göstererek: “Tanıdın mı?” dedi. Vaziyetin vahâmetini takdîr eden İbrahim Paşa esmayı (isimleri) üzerine sıçratmamak için: “Hayır!” demeğe mecbur oldu. Hünkar: “İyi bak!” deyince: “Bunu tanıdım: Namık Kemal!” dedi. Ötekini tanıyamadığını söyledi. Abdülhamit: “O da Mithat Paşa’dır.” Dedikten sonra şunu ilave etti: “Hürriyet’e çalışanlar içinde bu ikisi samimî idi. Ziya Paşa ve diğerleri menfaatperest adamlardı.” (A.g.e.

s.286)

X

Değerli okur! Güzel konuşmak kolay. Konuştuğu gibi olmak zor. Herkes güzel konuşabilir belki; ama konuştuğu gibi olmak; işte bu zor. İşte Yahya Kemal. İşte Mehmet Âkif. Biri inandığı gibi yazmış. Diğeri hem inandığını yazmış, hem de inandığı gibi yaşamış.

Demek ki, bilmek kolay, olmak zor. Böylelerine zülcenaheyn yani iki kanatlı denir. Bunlar madde ve mânâyı şahsında cem etmiş / toplamış kişilerdir. Nitekim Ziya Paşa , böyleleri için boşuna dememiş:

 

“Âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz
Görünür kişinin rütbe-i aklı, eserinde.”

X

Ermeni vakayii (olayları)nın cereyanı sırasında Sultan Hamid’e şiddetle muarız olan (karşı

2266

çıkan) ve hükümetine yazdığı raporla İngiltere Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Lord Salzbury’nin Türkiye aleyhinde icra ettiği teşebbüslerin ve nihayet parlamentoda söylediği şiddetli nutkun âmillerinden bulunan İstanbul’daki İngiliz Elçisi Sir Filip Küri’nin teşebbüsü neticesiz kalınca İstanbul’dan kaldırıldı. Vedanâmesini takdim için Hariciye Nezareti’ne tevdi ettiği huzura nailiyet istidası Padişah tarafından bilhassa uzatıldıktan ve binaenaleyh Sefir epeyce kızdırıldıktan sonra nihayet huzura kabul olundu.

Padişah elçiyi yanında uzunca müddet tutabilmek için vedanâmesinin takdîminden sonra bahçede bir gezinti teklif etti. Bu gezinti sırasında sözü Ermeni vakayiine naklederek cereyan eden hâli Sefir’e, anlayacağını tahmin ettiği bir şekilde samimî bir lisanla hikâye etti.

Saraydan doğruca Sirkeci garına gelen elçi, garda telaş ve teessür içinde bir aşağı bir yukarı dolaşırken, Sefaret İkinci Tercümanı Mariniç’e:

– Yazdığımız raporlarda, dedi, hatâ etmiş ve Padişah hakkında adeta iftiraya kadar gitmiş olduğumuzu kat’iyyen anladım. O sebeple ziyade müteessirim. Teessüf ederim ki, artık bu hatâyı tâmire imkân yok! (A.g.e. s. 294 – 295)

X

Güya büyük ve o nispette dessas ve hilekâr bir devlet olmasına rağmen; o yüzüyle görünmemeyi başarabilen İngiltere; nasıl olur da Ermeniler’in oyuncağı olur?

Düşündürücü ve düşünülmesi gereken bir durum. Sultan II. Abdülhamit gibi siyasî deha sahipleri en olmadık devletlere bile gerçeği anlatmasını biliyor ve onları sûretâ bile olsa, yaptıklarına nâdim kılabiliyor, pişman edebiliyordu.

İşte biz, bugün, böyle siyasî deha sahibi devlet adamlarından mahrum ve yoksunuz. Problemlerimizin kaynağı biraz da bundan kaynaklanmıyor mu? Ne dersiniz?

X

Hasan Fehmi Paşa, bir aralık hususî bir vazîfe ile Londra’ya gitmişti. İngiliz ricalinden biri ile vukubulan hususî mülâkatında İngiliz: “Osmanlı Devleti’nin dahilî ahvâlinin vahametinden bahisle bu gidişle bir müddet sonra işlerin fenaya varacağını” söyledi. Paşa müdafaada bulundu ise de İngiliz diplomatı: “Türkiye, Rusya politikasını takip ettikçe kendi binasının temellerini kendi elleriyle kazıp yıkmış olacaktır. Rusya’nın maksadı ise artık bütün cihana malûmdur” tehdidini savurdu. Hasan Fehmi paşa: “O halde biz âti (ve geleceği)mizden emin olabiliriz. Çünkü Rusya’nın emeli olsa olsa Karadeniz’e yayılmak, İstanbul’u almaktır. Siz İngilizler buna razı olabilir misiniz?” diye sordu. Bunun üzerine İngiliz:

– İşte, dünyada yalnız bu mümkün değil! Dedi. (A.g.e. s. 297 – 298)

X

Bugün de razı değil. Çünkü, doymak bilmeyen bir hırs içindeler.

Bu uğurda kendi ciddî devlet adamlarını bile harcamaktan çekinmiyorlar. Öldürtüyorlar. En son, İskoç asıllı, eski Dışişleri Bakanı’nı, dağdan düşerek öldü diye ilan etmediler mi?

Türkiye’yi, Irak’tan dolaşarak avlamak istemiyorlar mı?

Ama unutmasınlar ki, ava giden avlanır!

Milli Günlerimiz ve Milli Mücadelemiz

0

Bir düşünün Mustafa Kemal Atatürk,19 Mayıs’ta Samsun’a çıkmamış, Amasya tamimi yayınlanmamış, Erzurum ve Sivas kongreleri yapılmamış… Kazım Karabekir Ermenileri Doğu illerimizden atmamış, hiç bir heyecan yok, Kurtuluş mücadelesi yok. Kurtuluş Savaşı hiç başlatılmamış, daha çok insan ölmesin diye, yurdumuzu istila eden ülkelere boyun eğilmiş, herkes bağında, bahçesinde çalışıyor. İstilacıların her istediğini de yapıyorsunuz tabii, yat diyorlar yatıyorsunuz, kalk diyorlar kalkıyorsunuz, göz koydukları, istedikleri herşeyi alıyorlar.

Öyle ya onların esirisiniz. Sağ kalan Türk neslini geldikleri Orta Asya’ya sürme idealini adım adım uyguluyorlar, bu ideali hiç unutmadılar ki, şu an dahi bu idealle yatıp kalkanlar çok var. Bütün bunlar olsaydı Atatürk’ü düşman görenler; çok mu memnun olacaktınız; güzel mi olacaktı??? Bu Atatürk düşmanlığı niye?!!

İngiliz, Amerikan mandacılığını kabul edenler, hani İngilizlere Halifenin ordusu diyen bazı sahte Hocalar, tüm idareyi İngilizler sayesinde ele almış, din adına cahil kalmış halk kandırılmış, hakiki hocalar onlara karşı çıkmamış olsa idi. Antep’te, Urfa’da, Maraş’ta millet Fransızları bu mandacıların ağzına bakarak döverek yurttan atmamış.

Sakarya, Büyük Taarruz, Başkomutanlık muharebeleri olmamış, ”Ya istiklal ya ölüm” sözü hiç söylenmemiş, İzmir’de Yunanlılar denize dökülmemiş, Benim bayrağımı çiğneyerek İzmir’e çıkan Venizelos esir edilmemiş, Mudanya Ateşkes antlaşması ile İngilizler Trakya, İstanbul, Boğazlardan çıkıp gitmemiş olsaydı çok mu iyi olacaktı?

Tüm bu yapılanlar, verilen onca canlar olmasa idi Türk Milleti şu an Anadolu’da yaşıyor olacak mıydı? Şu an sizin adınız Fatih, Mustafa, Ayşe, Fatma, Hasan, Ömer vs. mi olacak tı? Yoksa Edvard, Antonyanis, Hrantyan, Fransis vs. mi olacaktı? Elbette ikinci sırada sayılan yabancı isimler, sizin isimleriniz olacaktı. Bu Atatürk düşmanlığı niye!!!

Din adına cahil halkı Milli Mücadelecilere karşı ayaklandıran Kürt Saidler ve şeyh kılıklı hainler İngilizle, Yunanla birlik olmadılar mı? Çerkez Ethemler şahsi hırslarına kapılıp Yunanla bir olup Milli Mücadele yapanlara karşı çarpışmadılar mı? Yedi düvelle çarpışan Kuva-ı Milliyeciler yiyip içip keyf yapamazlar mıydı? İkide bir Atatürk ve silah arkadaşlarını karalayanlar, sizlerden bir yiğit çıksa idi, bu milleti ayağa kaldırsa idi, bu ülkeyi düşmanlardan kurtarsa idi, biz vatan ve milletseverler Atatürk’ü değil de o yiğidi alkışlasa idik, onu baştacı yapsa idik, bu millet bunu çok rahat yapardı. Ancak bunun olması mümkün değildi, o kafalar, ancak İngiliz silahları ile oyuna gelip Türk Milletinin kalbine ateş etmişlerdir.

Şimdi ise ne oluyor: Kurtuluş Mücadelesini çağrıştıran herşeyi cılızlaştırma çalışmaları sinsice yapılıyor. Ve diyoruz ki 19 Mayıs Kutlamaları Türk Milletinin özüne uygun daha görkemli kutlanmalıdır, bu günlerin önemi gençliğe öğretilmelidir.

Geleceğimiz olan nesillerimize, Kurtuluş savaşının karanlık yönleri de aydınlatılarak anlatılmalıdır. Ben Çin Sarayını 40 arkadaşı ile basan KÜRŞAT’ı resmi tarihten öğrenmedim. Ocakta öğrendim, islamın esaslarını, geçmiş tarihimizi Ocakta öğrendim. Milli şairimiz Mehmet Akif’in Türkiye’den gücenip başka bir ülkeye bir müddet gitmesini, nedenlerini bu milli kuruluşlardan öğrendim. Bu önemli sivil teşkilatlar(Türk Ocakları, Aydınlar Ocağı, Ülkü Ocağı vs.) yabana atılmamalıdır.

Atatürk’ü istismar edipte Müslüman halkımıza zulmedenleri de, Atatürk düşmanlarını da iyi tanıyoruz. 23 Nisanları,29 Ekimleri, 30 Ağustosları,19 Mayısları unutturmaya çalışanları kınıyoruz. Bunun yanında Kurban Bayramı,Ramazan Bayramı ve dini inançlarımızla alay edenleri şiddetle kınıyoruz. ”Geçmişi olmayanın geleceği olamaz” sözünü hatırlayarak,Yüce Türk Milletinin geleceğe emin adımlarla bölünmeden yürüyebilmesi için,bu ülkeyi yöneten,yönetmeye talip olan herkesin ciddiyetle hassasiyet göstermesini,bu millet beklemektedir. Türk Milletini bölmeye çalışanlara tavizkar davrananları izliyoruz. Hergün ardı arkası kesilmeyen şehit cenazelerini izliyoruz. Bu coğrafyadaki hainleri tanıyoruz ve onlarla mücadelemiz millet olarak,sonlarını getirene kadar devam edecektir. Yüreği yananlarla yüreklerimiz yanıyor.

Diyoruz ki: NE YAPARSANIZ YAPIN, BU MİLLETİ BÖLEMEYECEKSİNİZ…Buna müsaade etmeyeceğiz…
Allah Türk’ü Korusun ve Yüceltsin! Amin…

Yeni Kent Merkezi MİA

0

Geçtiğimiz akşam Kocaeli Aydınlar Ocağında kalabalık bir ekiple Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Zekeriya Özak’ ı dinledik. Özak Kocaeli’nin yeni kent merkezinin kurulacağı Merkezi İş Alanı Projesini (MİA)  anlattı.

Tatil dönemi ve havaların sıcak döneme gelmesi ilgiyi etkilememişti. Toplantıyı Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkan Vekilimiz Selçuk Arslan Ağabey sunup yönetti. Yemek esnasında Yalova Üniversitesi Öğretim Görevlisi Yunus Özen www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr web sayfası ve facebook.com/kocaeliaydinlarocagi hakkında bilgiler aktardı. Özenin sitemi de vardı ; “Eğer toplantıyı Hasan Ağabey yönetseydi yine bana söz vermezdi! Selçuk Beye söz verdiği için teşekkür ediyorum.” Dedi.

Ruhittin Sönmez Beyin açılış konuşmasının ardından söz verilen Özak;

  • “MİA Bölgesi kentin ticaretine hareket getirecek. Proje sadece Kocaeli’nin değil çevre illerinde etkileneceği bir proje.
  • Perşembe Pazarından Yuvacık Sapağına, Eski Gölcük Yolu ile Yeni Bursa yolu arasında kalan kısım deniz ile peyzaj çalışmalarıyla bir değerlendirilecek.
  • Kocaeli’nin uzun vadede geleceğini değiştirecek MİA projesinde oluşması düşünülen yeni kent merkezi ile Kocaeli Kentimiz daha nitelikli daha yaşanabilir bir kent merkezine kavuşması hedeflenmektedir.
  • Merkezi İş Alanlarında; ticaret sağlık kurumları, eğitim, spor, sosyal kültürel tesisler, ibadet yerleri, ulusal ve uluslar arası konferans kongre ve seminer merkezleri, otel ve rezidans ile 24 saat yaşanabilir kent merkezi hedefimiz.
  • 467 hektar alana kurulacak olan MİA da sadece ticaret öngörülmüyor, yaşam alanları da bulunacak.
  • İstanbul, Kocaeli, Sakarya, Yalova, Düzce illerine hitap edecek proje sahilde bütünlük içinde değerlendirecek,
  • Ulaşımda hafif raylı sitem düşünülüyor.
  • Ayrıca üniversitenin de en az bir fakülte düzeyinde burada yer alacağı.
  • Bu bölgede 100 bin kişinin istihdam edileceğini tahmin ediyoruz dedi.

Çaylarımızı yudumlarken birçok soruyu da Zekeriya Bey cevapladı. Kocaeli Aydınlar Ocağının da bu tartışma sürecinde katkılarını beklediğini söyledi.

İnsanların alışkanlıklarını değiştirmesi zor olmasına rağmen son günlerde toplum olarak değişimlere çabuk ve kolay adapte olur hale geldik. Umuyoruz ki bu değişim süreci Kocaeli halkına hayırlı olur.

 

İmam-Hatipler ve Ötekiler Ayırımı Ülkeyi Böler

0

İmam-Hatip Liseleri, dindar ailelerin çocuklarının dinini daha iyi öğrenmeleri ihtiyacına cevap vermek ve yükseköğretime öğrenci hazırlamak üzere kurulmuş Cumhuriyet okullarıdır. Fen bilimleri ağırlıklı eğitim veren Fen Liselerinden, sosyal bilimler ağırlıklı eğitim veren Sosyal Bilimler Liselerinden, yabancı dil ağırlıklı eğitim veren Anadolu Liselerinden, sanat eğitimi veren Güzel Sanatlar Liselerinden farkı yoktur.

Bunun böyle olduğunun vurgulanması için önce adının, sonra da Bakanlıkta bağlı bulunduğu öğretim dairesinin değiştirilmesi gerekir. Fakat, “4+4+4 kesintili 12 yıllık zorunlu eğitim sistemi“ne geçilme kararı alındıktan sonra yapılan konuşmalar ve düzenlemeler, İmam-Hatip Liselerine özel bir misyon yüklenerek öteki liselerin alternatifi okullar haline getirilmeye çalışıldığı görülmektedir.

İMAM-HATİPLER BİRİHTİYAÇTAN  DOĞMUŞTUR

İmam- Hatip Liseleri, bir ihtiyaçtan doğmuştur. Cumhuriyetin ilk çeyrek asrı içinde din eğitim ve öğretiminde oluşan yirmi yıla yakın boşluk bugüne kadar yansıyan birçok sosyal çatışmanın da kaynağı olmuştur. Olay,  sadece boşluk bırakılması ile kalmamış, vatandaşın kendi kendine dinini öğrenme ve ibadetini yapma konusunda yasaklama, engelleme ve baskılara kadar gitmiştir. Bu da halkla devlet arasında sürtüşmeye, çatışmaya, hatta düşmanlığa kadar gitmiştir. Bu bazı kişilerde “laiklik, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı“na kadar gitmiştir. Bunda laikliği “dindışılık“, “dine yabancı olma” gibi algılamaya yol açan söylemlerin ve dindarlara karşı sergilenen olumsuz eylemlerin de büyük etkisi olmuştur.

Din eğitiminde bırakılan boşluk sonucunda toplumda cenaze namazını kıldırabilecek kadar bile dinini bilen kişi kalmamıştır. Tarikatların gelişmesi, cemaatlerin oluşması ve bazı kanaat önderlerinin öne çıkması bu dönemde olmuştur. 1930-1948 yılları arasındaki on sekiz yıllık boşluk sonucunda meydana gelen din görevlisi açığını kapatmak için 1948-1949 öğretim yılında İmam-Hatip Kursları açılmış ve bu kurslar 1951 yılında İmam-Hatip Liselerine dönüştürülmüştür. Bu okulların mezun kitlelerinin artması ve toplumda bir ağırlık kazanması 1960’lı yıllarda gerçekleşmiştir.

SİYASETİN DİNE TASALLUTU

Dil ve din, bir toplumu millete dönüştüren en önemli unsurlardır. Özellikle Türk milleti dilinden çok dinine özen göstermiş, tarih boyunca dinini koruma ve yaymanın mücadelesini vermiştir. Türk milletinin dinine düşkünlüğünün farkına varan 1950’li yılların iktidardaki politikacıları, siyasi çıkar hesaplarıyla dinî cemaatlere büyük rağbet göstermişlerdir. 1940’lı yılların CHP’si, nasıl özellikle Köy Enstitüsü mezunu öğretmenleri siyasi hedefleri doğrultusunda kullanmaya çalışmışsa, 1950’li yılların DP’si de din görevlilerini ve dinî cemaatleri kullanmaya çalışmışlardır. Bu durum bir ara köylerde “öğretmen-imam çatışması“na yol açmıştır.  1960’lı yılların AP’si ise dinî gruplarla birlikte İmam-Hatip Lisesi mezunlarını siyasi amaçları doğrultusunda kullanmaya çalışmıştır. 1970’li yıllarda ise MNP (Milli Nizam Partisi), hem cemaatleri, hem de bu okullardan mezun olanları arka bahçesi görmeye başlamıştır.

Fakat şu gerçeği açıkça itiraf etmek gerekir ki, İmam-Hatip Lisesi ve Yüksek İslâm Enstitüsü mezunları, mümkün olduğu kadar bu istismarlardan kendilerini korumaya çalışmışlar, kendilerini diğer okulların mezunlarından farklı görmemişler, Cumhuriyet rejimine karşı bir tavır içine girmemişler ve hiçbir anarşik eylemin içinde yer almamışlardır.

12 Eylül 1980’den sonra ülkücü ve solcu gençler hapislere girmiş, İmam-Hatip Gençliği bu ortamdan hiç etkilenmemiştir. Ancak eski siyasi partilerin 1987’den sonra yeniden siyasi arenada boy göstermelerinden sonra Erbakan’ın MSP’si İmam-Hatip Liselerini kendi siyasi hareketinin “arka bahçe“si ve “fidanlığı” görmüştür. Bunu da her davranışında ortaya koymuştur. Bu durum, bu okulları, özellikle 1990’lı yıllarda Atatürkçü ve laikliği kimseye bırakmayan, dini öcü gibi gören klasik elitlerin boy hedefi haline getirmiştir.

28 ŞUBAT İMAM-HATİPLERİ VURDU

Özellikle 1980’li yılların başlarında bu okullara kız öğrencilerinde  alınması ve bunların kapalı forma giyip türban takmaya başlamaları, bu kesimin bu okullara saldırısını arttırmıştır. 28 Şubat 1997 tarihinden sonra dindar kesime, dinî cemaatlere karşı ve dinî faaliyetlere karşı takınılan olumsuz tavırlarda en büyük zararı, ortaokulları kapandığı için, İmam-Hatip Liseleri görmüştür. Bu yüzden Anadolu Liselerinin ve bazı Meslek Liselerinin de ortaokulları kapatılmış, dolayısıyla bu Liseler de eğitimlerinde büyük zarar görmüşlerdir.Bu arada YÖK de üniversiteye girişte alanlara göre farklı katsayı uygulamasına geçince İmam-Hatip Liseleri bir darbe daha yemiş oldu.

O zaman İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğünde Basın ve Halkla İlişkilerden Sorumlu Müdür Yardımcısı idim ve “Sekiz yıllık kesintisiz eğitim“le ilgili programlara konuşmacı olarak katılıyordum. O konuşmalarımda, “Veliler çocuklarını İmam-Hatip Liselerine, imam-hatip olsun diye değil, dinini iyice öğrensin, dindar biri olsun diye veriyor. Madem bu okulların ortaokulları kapatılmak isteniyor, o zaman bu ortaokullarda diğerlerinden farklı olarak okutulan 4 saat Arapça ve 4 saat Kur’ân-ı Kerîm dersini, genel ortaokullara seçmeli olarak koyalım. Böylece vatandaşın ihtiyacına cevap verilmiş olur, o zaman da İmam-Hatip Ortaokullarının kapatılması sorun olmaz” dedim. Bu görüşümün çok mantıklı olduğunu gören ve hak veren birçok Bakanlık bürokratı, o günün siyasi atmosferinden korkarak bu görüşü savunamadılar. Eğer on beş yıl sonra kabul edilen bu görüşlerim, o zaman hayata geçirilseydi, bugün karşılaştığımız birçok sıkıntılar olmayacaktı.

28 Şubat sürecinde İmam-Hatip Liseleri hem imaj kaybetti, hem de yarı yarıya öğrenci kaybetti. Mezunlarından Başbakanlar, Meclis Başkanları, Milletvekilleri ve üst düzey bürokratlar çıkaran bu okullar, bu dönemde büyük bir mağduriyete uğradı. 2002-2012 yılları arasında geçen on yılda da bu okulların durumunda bir iyileştirme olmadı. 2010 yılı sonunda gerçekleştirilen 18. Milli Eğitim Şûrası’nda, “Okulöncesi eğitimin bir yıllık bölümü ile 4 yıllık lise öğretiminin zorunlu eğitim kapsamına alınmasına, 8 yıllık kesintisiz ilköğretimin iki kademeli hale getirilmesi“ne, dolayısıyla zorunlu eğitimin 13 yıla çıkarılmasına karar verildi.

4+4+4 SİSTEMİVE İMAM-HATİPLER

18. Milli Eğitim Şûrası’nın kararına göre, yeni eğitim sisteminin (1+5+3+4=13 yıl) biçiminde yapılanması gerekirdi. 2011 yılında Nimet Çubukçu’nun yerine Ömer Dinçer Milli Eğitim Bakanı oldu. İlk iş olarak 26.09.2011 tarih 141 sayılı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı kararıyla 2012-2013 öğretim yılından itibaren 4. ve 5. Sınıflarda, 2013-2014 öğretim yılından itibaren 6. 7. ve 8. Sınıflarda uygulanma üzere İlköğretim Arapça (4.-8. Sınıflar) Dersi Öğretim Programı kabul edildi. Ardından 56 İl Milli Eğitim Müdürü değişti, Bakanlık Merkez Teşkilatındaki 36 Genel Müdürlük ve Daire Başkanlığı sayısı 17’ye düşürüldü, yardımcıları ve uzmanları ile 300 Bakanlık üst düzey bürokratı görevlerinden alındı, yerlerine eğitimci olmayanlar getirildi.

Tam bu konular tartışılırken torbadan birden “4+4+4 sistemi” çıktı, kamuoyunda, eğitim câmiasında ve TBMM’nde doğru dürüst tartışılmadan Başbakanımızın talimatıyla kaşla göz arasında yangından mal kaçırırcasına kabul edildi.  Bu sistem ne getirdi: İmam-Hatip Ortaokullarını ve ortaokul ile liselere seçmeli Kur’ân-ı Kerîm ve Siyer-i Nebî (Hz. Muhammed’in Hayatı) derslerini. Bunlara toplumun büyük çoğunluğunun bir şey dediği yok.

Peki bu sistemin neler götürdüğüne ve neler getirmesi gerekirken getirmediğine bir bakalım:  Çağdaş ülkelerde en çok önem verilen okulöncesi eğitim dikkate alınmadı. İlkokula başlama yaşı 72 aydan 66 aya çekildi. İlkokul beş sınıf yerine dört sınıfa indirildi. Ortaokul üç yıl olması gerekirken dört yıla çıkarıldı. İmam-Hatip Ortaokulları, 28 Şubat’ın yaralarını sarmak için açılıyorsa, yabancı dil eğitiminde çok kan kaybeden Anadolu Liselerinin ortaokulları da açılmalıydı. Lise öğretimi zorunlu eğitim kapsamına alınırken, isteyen öğrencinin örgün eğitim dışında, yaygın eğitimle de bu öğretimi alabilmesinin önü açıldı.

DİNDAR NESİL YETİŞTİRME PROJESİ VE İMAM-HATİPLER

Dinî inanışı da içine alan milliyetçiği, bilim ve teknolojiyi esas alan çağdaşlığı benimsemiş kırk yıllık bir eğitimci olarak, bu sistem değişikliği ile ne yapılmak, hangi amaca hizmet edilmek istendiğini bir müddet anlayamadım.Fakat bir gün Sayın Başbakan projenin amacını açıkladı ve bizi fazla düşünmekten kurtardı: “Dindar gençlik yetiştireceğiz“. Şimdi taşlar yerine oturdu. Hedef, Cumhuriyet’in 100. Yılında dindar bir nesil yetiştirmek. Bu düşünceye göre, Cumhuriyet tek tip “Kemalist nesiller yetiştirme projesi“ni benimsemişti. Şimdi laik düşüncenin ürünü olan bu projeyi, İslâmı referans kabul eden bir proje ile bertaraf etmek gerekiyordu.

Şimdi burada lokomotif bir okula ihtiyaç vardı. O da, ortaokulları da açılan İmam-Hatip Liseleriydi. Artık bu okullara yeni bir misyon yüklenecekti: Dindar gençlik yetiştirme projesini hedefine ulaştırmak. Sayın Başbakan, bu okullara bu misyonun yüklendiğini “İmam-Hatip Liseleri eğitimin parlayan yıldızı olacak!” sözleriyle açıkladı. Peki yüzde 95’i oluşturan öteki liseler eğitimin sönen yıldızı mı olacak? Bu soru hâlâ cevaplandırılmayı bekliyor.

Dindar gençlik yetiştirme projesi, İmam-Hatip Liselerinin dışındaki okullarda ise, 4. Sınıflarda başlayacak Arapça, 5. Sınıftan sonra başlayacak Kur’ân-ı Kerîm ve Siyer-i Nebî dersleri ile yürütülecek. Kur’ân-ı Kerîm derslerinin okullarda seçmeli ders olarak okutulmasını 1970’li yıllarda teklif eden bir hareketin içinden geliyorum, fakat bu gelişmelerden son derece endişeliyim. Bu gelişmeler, “İmam-Hatip Liseleri” ve “Öteki Liseler” gibi bir ayrıma ve bölünmeye yol açacak. 

580 İmam-Hatip Lisesi varken ve bunlarda ortaokul bölümleri açılırken, daha talep belli olmadan, yüzlerce okulun statü değiştirilerek alelacele İmam-Hatip Ortaokulu yapılmasını anlamıyorum.Büyükşehirlerde mevcut okullar ihtiyaca tam cevap veremezken, bu okulların bir kısmının çift öğretime dönüştürülerek, bir kısmının ise bağımsız olarak İmam-Hatip Ortaokulu yapılması son derece yanlıştır. 2012-2013 öğretim yılı başlarken birçok yerde Milli Eğitim yetkilileriyle vatandaşların karşı karşıya geleceği bir gerçek. Bu ayrıca halkın büyük bir bölümünün İmam-Hatip Liselerine ve Ortaokullarına cephe almasına da yol açacaktır.Ayrıca bu kadar İmam-Hatip Ortaokulu açılacağına göre,  bu okullara öğrenci bulmak için nasıl bir yöntem takip edilecektir? Mahalle baskısı mı yapılacaktır, promosyon mu dağıtılacaktır? Bu konu da bir muammadır.

Ayrıca, 4. Sınıftan itibaren okutulacak Arapça dersi, İngilizce, Fransızca ve Almanca gibi bir yabancı dil olarak kabul edildiğine göre, bu dersi seçen öğrenciler diğer yabancı dilleri seçemiyecekler midir? Bu dersi kimler okutacaktır, yeni atanacak 40 bin öğretmenin kaçı Arapça öğretmenidir? Diyanet İşleri Başkanlığınca atanan 1000 “mele” de bu dersin öğretiminde görev alacak mıdır? Bu dersin ve Kur’ân-ı Kerîm ile Siyer-i Nebî derslerinin seçiminde özellikle küçük yerleşim birimlerinde mahalle baskısı nasıl önlenecektir? Bu dersleri seçenler veya seçmeyenler birbirine hangi gözle bakacaklardır?  Bütün bu soruların cevaplarının da verilmesi gerekir.

GENÇLİĞİ SADECE DİNDAR YETİŞTİRMEK YETERLİ Mİ?

Yanlış anlaşılmasın, dindar nesil yetişmesine kesinlikle karşı değilim. Tam aksine Türklükle İslâmiyeti birbirinden ayırmayan “Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar müslümanım” diyen bir kültürden geliyorum. Fakat, 21. Yüzyılda bir insanın sadece dindar olarak yetiştirilmesinin yeterli olmayacağı görüşündeyim. Bu çağda dünya ile yarışabilen ve rekabet edebilen bir gencin dindarlık dışında başka donanımlara da sahip olması gerekir. Teknolojinin baş döndürücü bir hızla geliştiği, bilginin her gün geometrik olarak yenilendiği ve dünyanın küresel bir köye dönüştüğü bu çağda Türk insanının “Nitelikli insan, bilinçli yurttaş” olarak yetiştirilmesi gerekir.

21. yüzyılda dünya ile iletişim kurabilen, bilim ve teknolojiye hâkim, araştıran, sorgulayan, hak ve hukukunu arayan, yöneten, proje üreten ve marka oluşturanbir gençliğe ihtiyacımız vardır. Bu gençlik aynı zamanda vatanını ve milletini seven, dilini, egemenliğini ve bağımsızlığını koruyan, insan ilişkileri mükemmel, ahlâklı, dürüst ve inançlı bir yapıda olmalıdır. Ayrıca bu gençlik, her türlü farklılıkları yadırgamadan, hiçbir ayırım yapmadan, herkese sevgi, saygı ve hoşgörü anlayışı içinde yaklaşabilmelidir. Dünya vatandaşı olmadan dünya insanlığı ile iletişim kurabilmelidir. Her türlü önyargıyı aşarak bilimsel düşünmeli, kin ve düşmanlığı özünde barındırmamalıdır.Bu konuda Mevlâna ve Yunus Emre’nin eserlerinde ortaya koydukları sevgi felsefesi rehberimiz olmalıdır.

Sonra şu gerçeği de gözden uzak tutmayalım; siz hep Cumhuriyet’in hep tek tip, “Kemalist” bir gençlik yetiştirmesinden şikayet ettiniz. Şimdi siz “dindar gençlik yetiştireceğiz” diyerek aynı hataya düşmüyor musunuz?Bu sebeplerle, İmam-Hatip Liselerinin, “Kemalist nesil yetiştirme projesi“ne alternatif,  “Dindar nesil yetiştirme projesi“nin lokomotifi okullar olarak görülmesi ve diğer okulların “öteki“leştirilmesi, eğitimi böler, gençliği böler, daha doğrusu ülkeyi böler. Bir de şunu unutmayalım, din ekseninde bir bölünme diğer bölünmelere de benzemez.Zaten ülkeyi bölmek isteyen bu kadar iç ve dış şer güç varken, bir de bu bölücülüğe öncülük etmek hem günahtır, hem ağır bir vebaldir, bilerek yapılıyorsa milletimize ihanettir. Hem de bu okullarda okuyan gençlerimize en büyük kötülüktür.

Bu yüzden politikacılarımıza diyoruz ki, “çekin ellerinizi İmam-Hatip Liselerinin üzerinden“.  Bunun yerine bütün gençlerimizi, maneviyatı da içine alan “milliyetçi ve çağdaş nesiller” olarak yetiştirelim. Parolamız: “Yabancılaşmadan çağdaşlaşmak” olmalıdır.

 

Hicaz’da Peygamber İzleri

Ceziret-ül Arab yani Arap Yarımadası. Hz. Adem’den beri birçok peygamberin gelip geçtiği ve üzerinde nice hadiselerin zuhur ettiği bölge burası.
Yeryüzünün en eski toprakları…
Hz. Adem ile Havva validemizin buluşma yeri…
Seçilmiş insanların yaşadığı mekanlar…
Hz. Nuh yürüdü bu topraklarda, Hz. Hud devesini sürdü. Hz. İbrahim oğlu İsmail’le Ka’be’yi inşa etti.

Son Hak din İslamiyetin bir güneş gibi doğup, kök saldığı sonra bütün yeryüzüne yayıldığı yer burası. Hz. Peygamber Efendimiz tüm hayatını buralarda geçirdi. Sahabelerin ömürlerini geçirdikleri, başka diyarlara ilayı kelimetullah için hicrete niyet ettikleri yerlerdir buralar. “İslam’ı anlatın” emri verildiğinde Bilaller, Halidler, Ebu Ubeyde bin Cerrahlar buradan göç etti. Ukaz, Zül-mecaz, Mecenne pazarlarına tebliğ için giden ayaklar bu yollardan geçti. Dünyayı zulümle yöneten Bizans ve Sasani’ye karşı muhabbet fedaileri buradan yürüdü. Sümeyyeler, Hamzalar, Ömerler ve Osmanlar buradan cennete uçtu.

Allah Resulünün yaşadığı mekanları görmek, yürüdüğü yerlerde yürümek, ashabının kabirlerini ziyaret etmek, onlarla ilgili hatıraları yad etmek, vahyin indiği ve tebliğ edildiği kutsal yerlerin havasını solumak. Ve Arafat’ta olmak, Mina ve Müzdelife’de bulunmak, Hira ve Sevr mağaralarına çıkmak ve oradaki havayı teneffüs etmek ne güzel. Ya Medine, Peygamber şehri Medine. Mescid-i Nebevi, Mescid-i Kubâ, Mescid-i Kıbleteyn’de namaz kılmak, sonra Cennetül-Bakî ve Uhud, Bedir, Hendek savaşlarının cereyan ettiği mekanları ziyaret ederek şehitlere fatihalar okumak ne güzel…

Beytullah, Beytül Atik, Beytül Haram yani Kabe. Bu topraklara anlam veren, mana katan ve milyonlarca Müslüman’ın buraya gelmesine neden olan Kabe. Önce Hz. Adem’in, Nuh tufanından Hz. İbrahim’in inşa ettiği kutsal mekan.

Cenab-ı Hak, Hz. İbrahim’e insanları hacca davet etmesini buyurdu. “Ey İbrahim! İnsanları hacca davet et. Dünyanın her yanından yaya olarak veya nakil vasıtalarıyla davetine gelsinler”. Bu kıyamete kadar sürecek bir davetti. Müslümanlar Allahın bu davetine “Lebbeyk Allahumme lebbeyk” diye cevap verdiler. “Allahım! Sana geldim, hamd Senin, nimet Senin, mülk Senin, Eşin ve ortağın olmayan Sana geldim. Çıplak çaresiz sade Sana geldim. Rahmet denizinde kaybolmaya geldim. Ölmeden önce ölmeye geldim.”

Hicaz topraklarının özellikle Müslümanların hac farizasını ifa ederken veya Umre esnasında bulundukları her yerin İslam tarihi içinde ayrı bir yeri ve önemi var. İşte bu nedenle Hacı adaylarımızın hem zihnen hem de manen Hz. Peygamber Efendimizin yaşadığı günlere ve Asr-ı Saadete gitmelerine ve o mekanlarda bulunmanın anlamı üzerinde düşünmelerine katkıda bulunmak amacıyla Devr-i Alem Kutsal topraklara yolculuğa çıkıyor.

Osmanlı, Surre-i Humayun ile hac yolculuğuna çıkardı. Para ve armağanlarla İstanbul’dan Mekke-Medine’ye hareket eden Surre-i Humayun´a, geçtikleri yerden Hacca gitmek isteyenler katılırdı. O gün, surre alaylarıyla aylarca süren kutsal topraklara yolculuk, bugün havayoluyla 3 saatlik mesafede.

Uçakla hacca veya Umre’ye gelenler Cidde havaalanına iner. Kızıldeniz sahillerine yayılan Cidde, Suudi Arabistan’ın ekonomik başkenti. 

Hz. Havva validemizin Cidde’de medfun olduğunu öğreniyoruz. Sıra sıra dizilmiş palmiyeli geniş caddelerden geçerek onun bulunduğu Kabristana ulaşıyoruz. Burada hangi kabrin Hz. Havva validemize ait olduğu bilinmiyor.

Hz. Havva validemize fatihalar okuduktan sonra Mekke’nin yolunu tutuyoruz. Mekke, Cidde’ye 60 km. mesafede. Geniş yollardan geçerek Mekke’ye doğru yolumuza devam ediyoruz. 

Mekke-i Mükerreme’nin girişinde bizi üzerinde Kur’an-ı Kerim olan büyük bir rahle karışılıyor. Burası Mekke kapısı.

Üzerinde Kuran-ı Kerim bulanan rahlenin altından geçerek Mekke’ye giriyoruz. 

Kabe artık bizi beklemektedir. Yaklaştıkça heyecan artmaktadır. Kabe sevdası çepeçevre kuşatmıştır bizi. Mescidi harama akan bir insan selinin damlası gibiyiz. Gittikçe artan bir hızla ona yaklaşırken, heyecanımızın arttığını görürüz. Her adımda daha bir sevdalanırız. Gözlerimizi bulutun ardından çıkacak güneşten saklar gibi kapatır yüreğimizle görmeye çalışırız Onu.

Ve işte Kabe… varlığın ve imanın kıblesi, sabah öğle ikindi akşam ve yatsı namazlarını ona doğru kıldığımız, evimizi, camimizi ve kabrimizi ona dönük yaptığımız Kabe-i Muazzama. Osmanlı revaklarının altındayız ve siyah örtüsüne bürünmüş Kabe tüm haşmetiyle karşımızda duruyor. Ayet-i Kerimede buyrulduğu gibi “İbadet yeri olarak yeryüzünde yapılan ilk bina Mekke’deki Kâbe olup, pek feyizli, insanlar için hidâyet rehberidir.”

Kabe, insanlık tarihi kadar eski; sevabı, değeri, kutsiyeti ve izzeti ölçülemeyecek kadar yüksek bir ibâdet yeri. Müslümanların Mescid-i Aksa’dan sonra ikinci kıblesi. Yerde insanların gökte melekler etrafında pervane olduğu kutsal mabed.

Kabe’nin etrafında gerçekleşen tavaf, dünyanın kendi etrafında dönüşünü sembolize eder. Tavaf hayatın hareket halinde olduğunu anlatır insana. Değişmez bir yöne doğru sürekli hareket etmek. Kelebeğin ışık çevresinde, ayın dünya çevresinde hiç durmaksızın dönmesi gibi bir harekettir tavaf.
Sabit duran Kabe’nin dışında her şey hareket halindedir.
Şairin dediği gibi;
Hacılar bedeniyle Kabe’yi tavaf eder, beka ister
Muhabbet ehli kalbiyle arşı tavaf eder, lika ister.”

Kabe’de okunan ezan burada yapılan ibadetin doruk noktasıdır.

Resul-i Ekrem, Mekke’nin fethinden sonra Kabe’nin içinde yer alan putları temizledikten sonra şöyle buyurmuş: “Kabe’ye giren kimse günahları bağışlanmış olarak çıkar.”

Kabe, kalplerin müşterek attığı bir mekan. Dünyanın dört bir yanından yola çıkan milyonlarca insanın kalbi, bu mukaddes toprakları görme arzusu ile çarpar. Fakir zengin genç ihtiyar kadın erkek herkes saflığı ve masumiyeti simgeleyen bembeyazlara bürünür. Herkes eşittir burada herkes sade bir kuldur bu topraklarda.

Burası Allah’ın mübarek kıldığı en şerefli belde, Mekke. İlk vahyin indiği topraklar.. Hz. İbrahim’in beldesi. Hz. Peygamberin doğup büyüdüğü topraklar.

Mekke, doğuda Ebukubeys, güneydoğuda Sevr, Kuzeydoğuda Hira dağlarıyla çevrili bir şehir. Necip Fazıl Hac hatıralarında Mekke’nin dağlarla çevrili olduğunu görünce, “Allahu Telala Mekke ve civarını tamamen kayalık bir halde yaratarak, buraya gelenlerin gönüllerini çevredeki hiçbir şeye kaptırmadan sadece kendisine yöneltmelerini istemiş” diyor.

Hac ibadetinin yerine getirildiği Arafat, Müzdelife ve Mina Mekke’nin doğusunda yer alır. Mekke, Kuranın değişiyle “şehirlerin anası”

Mikat denilen yerdeyiz. Rablerine doğru yolculuğa çıkan insanların kendilerini dünyadan arındırdıkları dünyevi giysilerden ve sembollerden uzaklaştıkları kendi kendilerini yıkayıp kefenledikleri yerdir burası.

Mikat sınırları Cebrail aleyhisselam tarafından bildirilmiş. Mikat, merkezinde Kabe’nin yer aldığı Harem bölgesinin giriş kapılarıdır. Umre ve hac niyetiyle gelen her müslüman mikat yerinde ihramı girip Harem bölgesine geçmelidir.

Haccın en önemli rüknü olan vakfenin yapıldığı yere gidiyoruz. Arafat’a. Dünyanın dört bir yanından türlü vasıtalarla geldiğimiz hac yolculuğunun Kabe’den sonraki duraktayız. Kupkuru çakıl ve kumla dolu uçsuz bucaksız bir ova. Ova da ne kelime. Bütün insanları toplanmaya ellerini semaya kaldırmaya ve Aziz ve Rahim Allah’tan af istemeye çağıran her rengiyle her çizgisiyle bu manadan haber veren bir meydan. Sanki mahşer meydanından bir kesit.

Mekke’nin 21 km doğusunda yer alan Arafat, bir başlangıçtır. Haccın başlangıç noktasıdır. Hz Adem’in Hz Hava ile ilk karşılaştığı yer burası. İlk insan ve ilk peygamberin ilahi af için yalvardığı ve rahmete kavuştuğu yer. Rahmet rahmet ve sonsuz kere rahmetin meydanı Arafat.
 
Zilhiccenin dokuzuncu günü güneş doğduktan sonra ihramı giyip, Kabe istikametinden Harem bölgesinin en uzak noktasına Arafat’a gelirken kaybettiğimiz cennetimizi arar gibi oluruz. Bu Salt bir yolculuk değildir İnsanın önce kendini bilmesi tanıması için bir fırsat yeridir Arafat. Kızgın güneşin altında dünya hayatı denilen çadırdan çıkıp gerçek hayatı aradığı ve bulmaya çalıştığı bir mekan.

Hz. Peygamber Efendimizin Cebeli Rahmede yaptığı vakfenin yeri burası.
Burası da veda hutbesini okuduğu yer; Mescid-i Nemire. Mescid-i Nemire Arafat’ta öğle ve ikindi namazlarının cemedilerek kılındığı büyük cami. Peygamber Efendimizin veda haccında insanlık bildirisini halka tebliğ etmek için minber tuttuğu yer. Ve hutbesinin sonunda üç kere sormuştu. “tebliğ ettim mi?” “evet tebliğ ettin ya Resulallah” bunun üzerine ellerini kaldırarak şöyle buyurmuşlardı: “şahit ol ya Rab, şahit ol ya Rab, şahit ol ya Rab” sonra devesine binerek kayalıklara kadar yol almış burada insanlara şu ayeti okumuştur: “Bugün dininizi kemale erdirdim ve din olarak sizlere yalnızca İslam’ı seçtim.”

Arafat ve Cebel-i Rahme, Hz. Peygamberimizin risaletini tamamladığı ve Rabbine kavuşmanın yakın olduğunu hissettiren yerin adıdır.

Arafat’ta bulunduğumuz sırada develeriyle hizmet veren bir Yemenliyle karşılaşıyoruz. Yemenli buraya gelenlere hatıra olsun diye develeriyle de fotoğraf çektiriyor. Deve sahibi bizim Türk olduğumuzu öğrenince bakın bize nasıl davrandı.

Hz. Peygamber Efendimizin izini takip ederek sizlere kutsal toprakları tanıtmaya devam ediyoruz. Arafat’tan sonra müzdelife’deyiz. Müzdelife “yaklaşmak, yaklaştırmak” anlamına gelir. Arafat anlamak ve bilmek demekti. Müzdelife ise bir adım ötesi. Yani idrak etme sırrına ermektir. Burada bayram günlerinde şeytanı recm etmek için yetmiş tane taş toplanır. Bu taşlarla şeytan, bayram süresince sürekli taşlanacaktır.

Müzdelife’ye 3 km mesafede yer alan Mina’ya doğru hareket ediyoruz.

Müzdelife ile Mina arasında yer alan Muhassar adı verilen yerden geçiyoruz. Burası Kabe’yi yıkmaya gelen Ebrehe ve askerlerinin helak olduğu yer. Ebrehe ve ordusu işte tam burada üzerlerine taş yağdıran ebabil kuşları tarafından yerle bir edilir.

Mina’ya doğru yolumuza devam ediyoruz.
Harem sınırları içinde yer alan Mina şeytan taşlama, kurban kesme, bayram günlerinde konaklama gibi hac ibadetlerinin yapıldığı yerdir.

Arafat tepelerinden kopup gelen insan seli Müzdelife üzerinden bayramın ilk günün sabahında Minaya akar. Arafat’ta sabır ve gözyaşıyla doruğa çıkan mümin, Müzdelife’de gecesinin serinliğiyle dinginleşir, olgunlaşır. haccın heyecanı Mina’da yerini artık karşı konulamaz bir kararlılığa bırakır.

Mina’da Medineli Müslümanlarla Hz. Peygamberimizin buluştuğu yerdeyiz. Burası Mescid-i Haram’a yaklaşık 3 km. mesafede ve Cemretül-Akabe’ye yakın etrafı tepelerle çevrili küçük kuytu bir vadidir.

Peygamber Efendimiz Mekke’de Müslümalara karşı uygulanan zulüm ve işkence karşısında artık buradan hicret etme vakti geldiğini hissediyordu. İşte bu sırada Medine’den 12 kişi Mina yakınlarındaki Akabe’de Allah Resulü ile buluştular. Allaha hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, kimseye iftira etmemek, maruf ve iyi işlerde peygambere karşı gelmemek üzere ona biat ettiler. Bu biatten sonra İslamiyet Medine’de hızla yayılmaya başladı.

Akabe Biatının yapıldığı yerden Cebel-i Nur görünüyor. Burası vahyin nazil olduğu mekan. Harem bölgesinin her yerinden görülen Mekke’nin yaklaşık 10 km kuzeyindeki nur dağının tepesinde Hira mağarası yer alıyor. Hira, “Yaradan Rabbinin adıyla Oku! İnsanı yapışkan bir hücreden yaratan. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretendir” sözleriyle başlayan vahyin tüm insanlığa yayıldığı yerdir.

Mekke’de dolaşmaya devam ediyoruz. Bu mukaddes topraklarda her adım başı Peygamber Efendimize izine rastlarsınız.
İşte burası Mekke’nin fethinde kullandığı cadde
Burası da müşriklerin boykot kararı aldıkları ve uyguladıkları yer.

Mekke’nin kuzeye doğru uzanan Gazze caddesinin solunda Hacun denilen mevkide adeta Mekke’nin tarihi yatar. Burası Cennetül Mualla. Peygamber Efendimizin ilk eşi Hz. Hatice validemizin medfun olduğu mekan. Burada ayrıca Kabe’nin hadimi, Efendimizin dedesi Abdülmuttalip ve İslamın ilk şehitlerinin kabirleri yer alıyor.

Mekke’de dolaştıkça Asr-ı Saadeti yaşarsınız. Peygamber Efendimizin en son evlendiği hanımı Hz. Meymune validemiz burada yatıyor. Burası da Hz. Ebu Bekir’in kızı Hz. Esma’nın kabri.
En çok fetva veren yedi sahabiden biri olan Hz. Abdullah bin Ömer’in kabri de gezerken karşımıza çıkıyor. 

Mekke’de bir müze bizi ağırlıyor.
Kabe’yle ilgili eserler sergileniyor burada. Kabe kapıları, Hacerül esved mahfazası, Osmanlıdan kalma eserler, kitabeler, mezar taşları, eski fotoğraflar
Kanuni Sultan Süleyman, İkinci Selim, Üçüncü Murat başta olmak üzere, I. Abdülhamit, Sultan Abdülmecit’e kadar birçok padişaha ait hatıralar var.
İşte Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı minber.
Burada Kabe örtüsünün yapılışını sembolize eden bir tezgah yer alıyor. Osmanlılarda özellikle Sultan III. Ahmet döneminden itibaren Kabe örtüsünün tamamının İstanbul’da dokunması adet haline gelmişti.     
Müzede tarihi zemzem kuyusu orijinal haliyle duruyor. Bereketli, doyurucu ve kaynağı zengin su anlamına gelen zemzem, eskiden kovalarla çıkarılıp üstü açık bir havuzda depolanır, insanlar buradaki musluklardan içerdi.

Mekke’de bir başka müzeyi ziyaret ediyoruz. Burada Mekke ve Medine’e ait tarihi fotoğraflar sergileniyor. Bunun yanı sıra Hz. Peygamber Efendimizin dönemini anlatan haritalar da yer alıyor.

Mekke sokaklarında gezerken Osmanlı eserleriyle karşılaşıyoruz.
İşte 2. Abdülhamit Han tarafından yaptırılan Mekke Kız Mektebi. O dönemde adeta bir eğitim seferberliğinin başlatıldığını anlıyoruz. Karşımızda duran bu bina bugün nice özel koleje taş çıkartacak kadar görkemli duruyor.

İşte Hacıların konaklamaları için yapılan bir vakıf eseri.
Cumeyza bölgesindeki gözetleme kulesi hala görevini sürdürmeye devam ediyor.
İşte son Osmanlı valisi Nuri Paşa’nın kaldığı vilayet konağı.
Ve işte Arafat’ta bölgesinde Mekke’ye su akışını sağlamak için yapılan Osmanlı su kanalları.

Ecyad bölgesindeyiz. Ecyad bugün Mekke’nin önemli semtlerinden birisi. Buradan Mekke’yi kuşbakışı seyredebilirsiniz. Peygamber Efendimizin Ecyad dağında koyun güttüğünü biliyoruz.

Osmanlıya ait tarihi Ecyad kalesi bu dağın üzerindeydi. Ne yazık ki bu Osmanlı kalesi yıkılarak yerine otel kompleksi inşa ediliyor. Ecyad kalesi inşa edilirken Kaleden Mescid-i Haram’ın içlerine kadar uzanan gizli geçitler yapılmış. 1979’da meydana gelen Kabe baskınında Mescid-i Haram’ı basan art niyetli kişileri askerler bu tünelleri kullanarak etkisiz hale getirebilmiş.

Mekke’den ayrılmadan önce burada hadis sohbetlerinin yapıldığını öğreniyoruz. Mekke’de yıllardır yapılan hadis sohbeti dualarla ve ilahilerle açılıyor. Sonra ders başlıyor. Sohbete katılım bir hayli yüksek. Her ülkeden insanları burada görmek mümkün. Tabii ki Türkiye’den de katılan var.

Peygamber Efendimizin izlerini takip ederek Kutsal topraklarda gezimize devam ediyoruz. Allah Resulü, Mekke’de panayırların kurulduğu yerlere giderek de İslamiyeti tebliğ ediyordu. İşte bu yerlerden birisi de Zülmecaz Panayırı.

Mekke’den Medine’ye doğru yola çıkıyoruz. Allah Resulünün hicret ettiği yol üzerindeyiz.
Akabe biatından sonra Mekkeli müşrikler Hz. Peygamber Efendimizi öldürmeye karar verdi. Bunun üzerine Allah Resulü en yakın arkadaşı Hz. Ebu Bekir’le birlikte gece yarısı Mekke’den ayrıldı. Yol üstünde ilk uğrayacakları yer Mekke’nin güneyinde bulunan Sevr Mağarası olacaktır. Tırmanması oldukça güç bu dağın tepe noktasında yer alan bu küçük mağara onlara sığınak oldu. Sevr mağarasında üç gün, üç gece kaldılar. Bu zamana zarfında hemen her yerde onları arayan Kureyş atlıları nihayet mağaranın önünde belirdiler. Fakat mağaranın kapısında ağını ören örümcek yuvalarındaki yumurta ile iki yabani güvercin mağaranın içine bakmadan geri dönmelerine neden olmuştu.

Mekke’den Medine’ye doğru giderken Peygamber Efendimizin geçtiği yerlerden biz de geçiyoruz. Buralar Onun ayak izleriyle dolu. İşte Huneyn Savaşının yapıldığı Meydan. Burası Mekke’ye 50 km mesafede Taif yolu üzerinde etrafı dağlarla çevrili bu yer.

Bu uçsuz bucaksız çölde Peygamber şehri Medine’ye yol alırken Osmanlı eserlerine rastlıyoruz. Bu Kanuni’nin yaptırdığı su kanalları. Mekke-i Mükerreme’ye su getirebilmek amacıyla yaptırılan bu kanallara bakarken Osmanlının büyüklüğünü bir kez daha anlıyoruz. Kilometrelerce uzanan su kanalları kesme taştan çok muntazam bir şekilde inşa edilmiş. 4-5 sene öncesine kadar suyun aktığı bu kanallar şimdilerde maalesef kaderine terkedilmiş.
.
Kanuninin yaptırdığı Osmanlı Su Kanallarını geride bırakıp yolumuza devam ediyoruz.

Çölün ufkunda batan güneşe bakarken bugün modern kara yoluyla çok kısa zamanda varılan bu mesafeyi Peygamber Efendimiz ve arkadaşı deve sırtında 7 gün 7 gecede kat ettikten sonra Medine’ye nasıl ulaştıklarını düşünüyoruz.

Ve nihayet kentlerin anası Mekke’den kentlerin sevgilisi Medineye ulaşıyoruz. Bizi ilkin Kuba Mescid-i karşılıyor. Burası Mescid-i Nebevi’ye 4 km mesafede. Allah Resulü ve onun sadık arkadaşı Hz. Ebu Bekir hicretten sonunda Medine’de ilk konakladıkları yer Kuba’ydı. Efendimiz burada üç gün kaldı ve İslam’ın ilk camisinin temelin attı. Taşlarını bizzat kendi elleriyle koyarak yaptığı Kuba Mescidi, İslam aleminde cemaatle namaz kılınmak üzere yapılan ilk mescid’tir. Hz. Peygamberimiz bir defasında “Kuba mescidinde namaz kılmak umre yapmaya denktir” buyurmuştur.

Ve nihayet Medine-i Münevvere’nin içindeyiz. Mescid-i Nebeviyi görmek için sabırsızlanıyoruz.

Peygamber Efendimizin kabrini ziyaret etmek mescidinde namaz kılmak onun ve ashabının yaşadığı yerleri görmek her müslümanın arzusu. Bu arzuyla Efendimizin kabrinin bulunduğu Mescid-i Nebeviye yaklaşıyoruz. 

Medine-i Münevvere, İslam’ın yeryüzüne yayıldığı peygamber şehri. Her karışı peygamber ve ashabının hatıralarıyla dolu. 

Ve İşte Mescid-i Nebevi. Hicret’ten sonra inşa edilen ilk mescit. Ve Ravza, Hz. Peygamberin mübarek kabrinin bulunduğu yer. Halk arasında “cennet bahçesi” olarak bilinir. Peygamber Efendimiz hayattayken burasını mescid olarak kullanmış. Bizzat kendileri bu konuda “Minberim ile hücre-i saadetimin arası cennet bahçelerinden bir bahçedir” buyurmuşlardır. Burada insan tarifi imkansız duygulara kapılır. “Kabrimi ziyaret eden şefâatime nail olur,” başka bir hadiste”Kim Beni vefatımdan sonra ziyaret ederse hayatımda ziyaret etmiş gibi olur” buyrulmuş. Medine’ye gelen hacılar peygamberimizin kabrini ziyaret eder ve mescidinde namaz kılarlar.
Ezan, ilk defa Hz Bilal tarafından bu mescidde okunmuştu. Hz. Bilal’in tatlı sesi rüzgarlara yoldaş olup Medine’nin her semtinde yankılanmıştı.

Medine’nin kuzeybatısında Mescid-i Nebevi’ye 5 km. mesafede yer alan Kıbleteyn Mescidine gidiyoruz.

Hz. Peygamber Efendimiz, Kıbleteyn olarak bilinen bu mescitte öğle ve ikindi namazının farzını kıldırdığı esnada ikinci rekatta nazil olan ayetle kıblenin yönü Mescid-i Aksa’dan Kabe’ye doğru çevrildi. Böylece Kudüs’e doğru başlanmış olan namazın son iki rekatı Kabe’ye yönelerek tamamlandı. Bu yüzden bu mescide iki kıbleli mescit denilmiştir.

Burası Uhud Savaşının yapıldığı alan.
Bedir’in rövanşını almak isteyen Ebu Süfyan komutasındaki Kureyş ordusu hicretin 3. yılında bu defa 3000 kişiyle Uhud önlerine gelmişti. Bedirde kazanılan zafer Uhutta yerini imtihana bırakacak ve bir an için disiplini terk etmenin faturası başta şehitlerin efendisi Hz. Hamza olmak üzere şehit olan 70 sahabeyle ödenecektir. Uhud şehitliği Peygamber Efendimizin sıkça ziyaret ederek çok sevdiği amcası Hz. Hamza için duada bulundukları ibret alınması gereken bir mekandır. “Uhud bizi sever biz de uhudu” iltifatına mazhar olan bakır rengi bu dağın eteklerindeki savaşta bizzat Peygamber Efendimiz de ağır yaralanmıştı.

İslam’ın önlenemez yükselişini engellemek maksadıyla bu defa 10 bin kişilik müşrik ordusu Medine’ye doğru yola çıktı. Peygamber Efendimiz 3000 kişilik bir kuvvetle Medine’nin etrafına hendek kazdırarak savunma harbi yapmayı planladı. Düşman bu hendekle karşılaşınca şaşırdı. Hendeğin arkasından sarma harekatı yaptı ama aşamadı. Bir gece esen müthiş bir rüzgar müşrikleri bozguna uğrattı.

Fetih mescidi olarak bilinen bu yer Hendek savaşında Peygamberimizin karargahıydı.

Medine’de son olarak Bir ecdat yadigarı olan Medine Tren istasyonunu ziyaret ediyoruz. Hicaz Demiryolunun son halkası olan Medine istasyonu ve sultan Hamid’in yaptırdığı Hamidiye camii Anberiye mevkiinde yer alıyor. Sultan II. Abdülhamit hacıların yolculuklarını kolaylaştırmak için seferber oldu ve büyük Hicaz demiryolu projesini hayata geçirdi. Şam’dan Medine’ye 40 gün, Mekke’ye 50 gün süren ve çeşitli tehlikelerle dolu hac yolculuğu, artık 4-5 günlük güvenli bir yolculuğa iniyordu.

İstanbul’da basılan bir gazete, demiryolundan “kutsal hat ve Halifenin en muhteşem eseri” diye bahsediyordu. Padişah 50 bin lira bağışta bulundu. Çok sayıda memur kendi arzusuyla birer maaşlarını Hicaz hattına bağışladı. Başta Hindistan, Mısır, Rusya, Fas Müslümanları olmak üzere, Uzakdoğu’dan, Afrika’dan, Orta Asya ve Balkan Müslümanlarından demiryolu fonuna para aktarıldı.

Hicaz demiryolu projesinin temelleri Şam’da atıldı. 1 Eylül 1900 yılında yapımına başlanan demiryolu inşaatı, 8 yılda bitirildi.

Sultan II. Abdulhamit’in gayret ve teşebbüsleriyle tamamlanan tarihi Hicaz demiryolu, ne yazık ki 1915 yılında savaş dolayısıyla sivil taşımacılığa kapandı. 26 Mart 1918’de Medine’ye gelen posta treni, son seferini yapmış olacaktır.

Bu topraklar insanlık tarihi kadar eski. Müslümanların kıblesi. Adını bildiğimiz, bilemediğimiz nice peygamberin, sahabelerin gelip geçtiği, mukaddes yerler. Mekke’den Medine’den ayrılmak kolay değil. Burası bizden bir parça. Evet ayrılmak zor oluyor bu mübarek topraklardan. Ama başka ülkelerde başka coğrafyalarda Türk- İslam kültür ve medeniyet tarihimizi araştırmak için yine yollara düşüyoruz.

 

Türk Dünyasını Aydınlatan Meşaleler: Rauf Denktaş

13 Ocak 2012 tarihinde ebedî âleme intikal eden Rauf Denktaş, Türk dünyasında son yıllarda yetişen önemli liderlerin en önemlisiydi. Yalnız Kıbrıs Türklerinin değil, Türkiye’nin ve 300.000.000’luk Türk dünyasının liderliğini yapabilecek kapasitede; bir önder-lider, cesâret âbidesi bir kahraman, büyük mücâdele adamı, imanlı-inançlı bir münevver, vakur ve mütevazı bir insan, bilge bir devlet adamı idi.

Sonsuz meziyet ve sıfatlarını, benzer görevlere tâlip olacaklara pahâ biçilmez miraslar olarak bıraktı ve fâni dünyadan ebedî âleme göç etti.
Devlet kurmak, ancak çok üstün meziyetlere sâhip insanların başarılı olabileceği zor bir iştir. O bu zorluğu, eğilip-bükülmeden, doğruluğuna inandığı yolda en küçük bir sapma yaşamadan, zik-zak çizmeden ve başarılı sonuca ulaşacağından bir an bile tereddüt etmeden aştı. Tek başına başlattığı mücâdelesine, kısa bir süre sonra; Türklerle birlikte Türkleri sevenler ve hatta sevmeyenler…   milyonlarca insan destek verdi. 
O kadar kendinden emindi ki, sıradan bir iş yapıyormuşçasına 68 yıl süre ile bütün dünyaya liderlik ve demokrasi dersi verdi. 
Önce milletine sonra devletine ve demokrasiye sâhip çıktı. En ümitsiz dönem ve durumlarda bile Türkiye’ye olan güveni sarsılmadı. Türkiye’de bâzı yöneticilerin düşünce ve arzularının önünde engel olmamak için Cumhurbaşkanlığı seçiminde tekrar aday olma hakkını kullanmadı, makamını terk etme fedakârlığını gösterdi. Görevden ayrıldıktan sonra da Kıbrıs Türklerinin egemenlik haklarından, Türk askerinin adadaki varlığından zerrece tâviz vermedi. 
Son nefesini vermeden önceki vasiyeti açık ve nettir: ‘Devlete ve bağımsızlığa sâhip çıkın. Kıbrıs Türkünün tarihî mücâdelesini yeni nesile anlatmak herkesin vatan ve vicdan borcudur.’ 
Şu veciz sözler; vücudunun pek çok organı iflasın eşiğinde olan fakat imânı, zekâsı ve tefekkür kabiliyeti doruklarda seyreden bir fâninin; hasta değil, ölüm yatağından insanlığa mesajıdır: ‘Devletsiz kalmak demek, her şeyiyle âciz kalmak demektir. Başkasına muhtaç olmak demektir. Devletsiz yaşayan insanlar olabilir fakat devletsiz yaşayabilen millet yoktur. Kıbrıs Türk halkı, Türk milletinin ayrılmaz, kopmaz bir parçasıdır.’  
Her Türk genci, Bilge Lider Rauf Denktaş’ın kitaplarını bulup mutlaka okumalı, O’nun sarsılmaz bir imanla taçlanmış milletseverliğini, vatanseverliğini fikrine, gönlüne ve benliğine şuur hâlinde nakşetmeli, kitaplardan öğrendiklerini şaşmaz rehber olarak kullanmalı.
Kendisiyle 14 Mart 2009 tarihinde yaptığım röportajda; fikri idealist – aklı realist bir lider olarak  sorularıma içtenlikle ve bütün açıklığıyla verdiği cevaplar arasına şu mesajları yerleştirmişti:  
* ‘Allah (cc) korkusu ve insan sevgisi yoksa hiçbir dünyevî müeyyide insanı faziletli ve üstün kılmaz.’
* ‘Türkiyesiz var olamayız. Dâvâ müşterektir.’
* ‘Biz, millî ve mânevî değerlerimizi korursak, o değerler de bizi koruyacaktır.’ 
Milletimizi oluşturan fertlerde özlediğiniz insan tipini târif eder misiniz? Şeklindeki soruma; 
‘Tarihini iyi bilen, Atatürk’ün nutkunu ve Kur’an-ı Kerim’i okumuş, Allah sevgisi ve korkusu ile doğru ve dürüst olan, yalandan, iftiradan Allah’tan korkarcasına korkan, din kardeşlerini kendisi kadar seven ve koruyan, çevreyi önemseyen, hayatını alın teri ile kazanan tipleri her halde herkes özler.’ Diyerek cevap vermiş, 
Türkiye’de pek çok insan; ‘Rauf Denktaş, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olsa ne iyi olurdu.’ Diyor. Bu istek, sizin de kulağınıza gelmiş olmalı. İlk duyduğunuzda ve sonrasında, sizde oluşan duyguları okuyucularımızla paylaşır mısınız?’ Diye sorduğumda, mahçup bir edâ ile başını eğmiş; 
‘İzniniz olursa bu sorunuzu sorulmamış kabul edelim.’ Demişti. 
Hakkını aramanın, hakkı için hiçbir şeyden korkmaksızın ve yılmadan-usanmadan mücâdele edişin simgesi olan bilge lider! Siz bu fâni dünyadan bekâ âlemine göç etmiş olsanız bile, başta Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olmak üzere bıraktığınız eserlere sâhip çıkacağız.  Kitaplarınız, sözleriniz, beyanlarınız, mesajlarınız… yeni nesillere tarih boyunca ışık tutacak, yol gösterecektir. Faziletli, tutarlı kişiliğinizle, verdiğiniz olağanüstü mücâdelelerinizle daima saygı ve rahmetle anılacaksınız. 
Mekânınız cennet olsun.