20.5 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1080

2007 Seçimlerinden Anılar

 

Çorum şeçim gezilerimizden bazılarında eşim de yanımda olmuştu.
Bir gün BOĞAZKALE İlçemizde ben otobüsün üzerinde ateşli bir nutuk atıyorum. Eşim Keriman dinleyiciler arasında sessiz izliyor… Bir ara halk iyice heyecanlanıyor, alkışlar yoğunlaşıyor.. Ben otobüsün üzerinde bembeyaz kıyafet içinde ve beyaz bir demokrat parti şapkası ile heyecanlı konuşmama devam ediyorum. Dinleyiciler de heyecanlanıyor…

Bir ara coşku heyecan ve alkışlar arasında Eşim, hemen yanında bizi alkışlayan köylümüze dönüp soruyor;

–   Güzel konuşuyor DEĞİL Mİ?

–   Evet abla çok güzel, zaten ben en çok; aha bu sarı oğlanı sevdim… AKILLI BU!..

–   Nasil şimdi REYLER BUNLARA MI?

–   YOK ABLA…. Eyi dedik de… Aha bu sarı zaten EPEY BİŞEYMİŞ… Bizim adam Mejdözüden diyolar… Sarı memedin oğlu…. SABANCIDAYMIŞ .. emmeee…

–   Emme ne ?

–   Emme yani  bu oğlan bunlardan olmasa daha eyiydi..

–   Nasıl kimden ?

–   Kasımpaşalı Abla…  Kasımpaşalıdan AK Partiden olsaydı….

–   Canım ne fark eder bu da senin değil mi?

–   Abla biliyonnmu, bunlar meclise girmediler… BUNLARIN AĞASI KOCA DEMİREL  BİLE İKİ DEFA ŞAPKAYI ALDI ALDI KAÇTI…Abla…  Emme bizim aha KASIMPAŞALI ASKERE NE DEDİ?,,,

–   Ne dedi?

–   Heyttt. Gumandan SEN KIŞLAYA DÖN BAHIYIM… Benim emrimdesin MARŞ KIŞLANNAAA… Dedi de Asker sesini kesiverdi…

–   Eeee…?

–   Eyisi Ablam, bunlar eyi has da REY yohk…

Evet sonucu baştan belli olan bir girişim haline gelmişti.. Çabamızz…

Mecitözü’nde ve Çorum’da; SEÇİM ÇALIŞMALARI SIRASINDA BAŞKACA İLGİNÇ ANILARIMIZ DA OLDU…

Bir gün; yolumuz CHP ile kesişti, Boğazkale’de; tabii millet merakla bakıyor ne yapacağız diye… Oysa çok normal, hemen selam verdik, tebrik ettik, başarılar diledik; yetmedi içeri Parti Binasına girdik,  herkesle görüştük… Onlar da şaşırdılar..  Dışarıya çıktığımızda orada toplanan insanlar bizi coşkuyla alkışlıyorlardı…

CHP lilerle bir başka karşılaşma Mecitözü Pazar yerine oldu…

Biz orada Pazarın içindeki bir çay büfesinin önünde oturmuştuk, bir-iki tanıdık sima ile. Kısa bir sohbeti, çaylar tamamladığı için devam ediyorduk. Tam bu sırada üç tane CHP adayı, herkesle görüşerek, bize kadar geldiler… Kalktık görüştük, belli ki yorgundular  Çay içtiğimizi görünce şöyle bir baktılar..

– Buyurun Çay İçelim… dedik…

Teşekkür ettiler , Hiç itiraz etmeden oturdular.. Aynı anda da propogandaya  başladılar.. Vakitleri yoktu.. Özellikle HANIMLAR çok heyecanlıydı.. Onların hedefinde biz yoktuk.. Dertleri iktidar partisi AKP  idi.

Bir yandan çay söyledik. Aynı anda da kendimizi tanıttık;

– DEMOKRAT PARTİ MİLLETVEKİLİ ADAYI; DOĞAN SOFRACIOĞLU.

Hem çok şaşırdılar, hem de kalkıp onlar da kendilerini tanıttılar…

– Buyurun lütfen ÇAY molası olsun..

dedik..  konularını kastederek; “Bizim de itirazımız yok…” dedi.. Güldük ve çok sıcak bir sohbet başladı… Ne de olsa Ev Sahibi sayılırdım… Sohbetimiz fazla uzamadan, kalktılar… Birbirimize BAŞARILAR DİLEDİK VE AYRILDIK…

Bir başka karşılaşma MHP’li gençlerle olmuştu… Esnaf ziyaretimiz sırasında tam MHP  seçim bürosunu önüne gelmiştik..  Burası Mecitözü idi ve bu pırıl pırıl  gençler de benim, babalarını, ailelerini çok iyi tanıdığım gençler olmalıydı..

Tereddütsüz MERHABA dedim ve ellerini sıkmaya başladım…  O çok saygın, çok sıcak, çok candan tavırlarını görmeliydiniz..  elimi öpmeye çalışanlar ve BEN FİLANCANIN OĞLUYUM..vb beyanlarla kendilerini tanıtanları da daha bir hararetle ve öperek  tebrik ettim.. İçeriye de girdim.. Belki 100 kişi kadar varlardı… Doğrusu gıpta etmiştim..

Bizim Mecitözü teşkilatımız ise hemen hemen SIFIR idi.. Saygısız bir kişi, Partiyi çıkar olarak gören bir iki insan vardı… O  teşkilat bizim olsa Çorumda rekor kırardık.. Vakıa Mecitözü yine de Çorum Merkezden İKİ KAT fazla rey vermişti.. O yüzden Mecitözü’ne müteşekkirim..

Neyse gelelim asıl konumuza..

Bir başka sürpriz karşılaşma Sevgili Hocam, Çorum Eski Belediye Başkanı Prof. Dr. Arif ERSOY ile olmuştu..

Arif Hoca, benim son derece değer verdiğim, icraatını ve görüşlerini çok beğendiğim, bir başkan bir siyasetçi, bir Akademisyen idi…

Kendilerini tabiî ki, Belediye Başkanı olarak çok kez ziyaret etmiştim… Dost ve vefalı birisi idi.. O da beni çok severdi…  Parti kuruluşunda Davet etmeyi de düşünmüş ama ben bu yolu kapatmıştım…

Sevgili Arif Hoca ile dostluğumuzu pekiştiren olay birlikte yaptığımız Japonya gezisidir..

1997 yılında;  ÖNEMLİ BİR İŞ ADAMLARI VE YÖNETİCİ GRUBU İLE YAPILMIŞ BİR JAPONYA GEZİSİ VARDI…

Bu geziyi, TÜRK JAPON DOSTLUK DERNEĞİ ve onun GENEL BAŞKANI SIFATIYLA BEN tertiplemiştim..

Önemli bir grup ve önemli bir geziydi…

Başta İzmir olmak üzere, Antalya, Manisa, Gaziantep, Kahraman Maraş, Kocaeli, Adapazarı,  Çorum, Amasya, Samsun, Trabzon, Malatya,Konya gibi; (21) İlimizi kapsayan bir tanıtım gezisi idi…

Bu gezi; CUMHURBAŞKANIMIZ SAYIN, SÜLEYMAN DEMİREL’ HİMAYELERİNDE, yapılmıştı… Japonya’da  OSKA ve TOKYO Ticaret Odaları,  Toyoto, Mitsubishi, Sumitomo,  Mitsui gibi Önemli Japon Firmaların, Merkez ve önemli tesislerini,  Niigata, Kiyoto, Kushimoto, Hiroşima vb  önemli merkezleri ve bunların da yöneticilerini kapsıyordu…  Karşıt Dernekler ise Tokyo ve Kiyoto  Dostluk Dernekleri idi…  Çok dolu bir program ve önemli bir geziydi…

Ben, organizasyon için iki gün önce gitmiştim.  (64) önemli İş Adamı ve Yöneticiden oluşan grubu orada karşılamıştım…

Sevgili Arif Hoca bu ilk karşılamada bizi büyük çok büyük bir handikaptan kurtarmıştı…

Grubumuz; Kurban Bayramı tatilinin ilk günü yani tam ARİFE GÜNÜ akşamı Tokyo’ya inmişlerdi.  Kendilerini otelde karşıladım…  Benden İlk talepleri ertesi sabahki BAYRAM NAMAZI idi.  Bayram Namazını nasıl ve nerede kılacaklardı?

Aslında bu konuyu araştırmıştım. Cami Yoktu.. Çok uzaklarda tek bir CAMİ vardı ve orada da namaz kılınmıyordu…

Grupta bazıları hemen isyan ettiler.  Bir tartışma başladı.. Çok güç durumdaydım.. Sarkuysan’ın Yönetim Kurulu Başkanı ve yanındakiler çok yükleniyorlar, biz size daha önce söyledik filan diyorlardı…  Tam bu sırada Arif Hoca yetişti imdada..

Beni kenara çekti ve

– “SORUN DEĞİL HALLEDERİZ.. SİZ SADECE BOŞ VE TEMİZ BİR ODA FİLAN BULUN” Dedi…

Hemen OTEL İdaresine gittik.. Derdimizi anlattık.  Çok dikkatle dinlediler ve son derce saygın bir ifade ile;

– Tamam.. çözeriz dediler… Saati sordular sabah 5.oo dedik.  Arif Hocamıza teşekkür ettik ve ayrıldık.  Sabah benden önce LOBİDE idi…

– Günaydın Hocam.. Dedim.. Hemen soralım ve sorduk..

Bizi birinci katta büyükçe bir bölmeye götürdüler… İçerini tamamen boşaltmışlardı… Ve Tertemiz, -Hiç Kullanılmamış ve Bembeyaz – çarşaflarla da döşemişlerdi…

Burada, yaklaşık 30 kişi, huşu içinde Bayram Namazı kıldık…  İmam ise; Çorum Belediye Başkanımız;  Prof. Dr. Arif ERSOY idi.  Ve birde harika bir vaaz.. Her şey dört dörtlük olmuştu…

 

İşte bu olayın da mimarı Sevgili Arif ERSOY Hocamızla yakınlığımız artmıştı… Gezi sırasında hiç ayrılmadık…

Dönüşte de her Çorum Gezimde onu mutlaka ziyaret ederdim.

Eşimle birlikte bizi her defasında Belediyenin Yüksek Merdivenlerinde karşılamış ve mutlaka  arabamıza kadar bizzat uğurlamıştır..

Eşim ve ben de kendisini çok takdir eder ve çok severdik..

Arif Hocamızla özellikle Japonya’da yemeklerimiz hep içkili olmuştu. Kendileri KESİN Alkol almazlar… Ama hiçbir zaman rahatsızlık duymadılar ve rahatsızlık ta vermediler…

Masasında hep SU KADEHİ OLMUŞTUR VE ONU ÇOK DA KİBAR BİR ŞEKİLDE HAFİFÇE KALDIRMIŞTIR..

İşte Arif Hocamızla uzunca bir ayrılıktan sonra  MECİTÖZÜ’nde Seçim Çalışmalarında karşılaşıyorduk..

Ben, Çarşıda bazı arkadaşları ziyaret ediyordum ki onun da bir kahvede – dışarıya verilmiş bir hoparlör ile- seçim nutku attığını gördüm…

Oradan geçip gidemezdim.  Yanımdakilerin şaşkın bakışları arasında kahvehanenin önüne oturdum…  Hocanın konuşmasının bitmesini bekledim.

Yine Yanımdakilerin şaşkın bakışları arasında,ü onu alkışladım..  Hoca da kalabalığın tezahüratı arasında dışarı çıkıyordu.

Durdum, beni göreceği yere gelince tekrar alkışladım…

Hoca beni görür görmez atlarcasına kalabalığı yardı ve bana koştu… Kucaklaştık… Halkın tezahüratını görmeliydiniz…

Ve Hocam mikrofonu aldı halka hitaben;

–  BAKIN DEDİ BU HEMŞERİNİZ SEVGİLİ DOĞAN SOFRACIOĞLU BENİM ÇOK SEVDİĞİM SON DERECE DEĞER VERDİĞİM, ÇOK DEĞERLİ, PIRLANTA GİBİ BİR EVLADINIZDIR.

– SAĞOLUN Hocam dedim.  O devam etti;

– Evet, O çok değerli bir insandır.. Çok sevdiğim ve saygı duyduğum bir insandır… Keşke beraber olabilseydik… Dedi

–  Sağ olun Hocam dedim ve coşkuyla sarıldık

HALKIN COŞKUSU GÖRÜLMEYE DEĞERDİ… onları da selamladık ve ayrıldık…

İşte bunlar da güzel şeylerdi…

Bu olayları yaşamaktan da mutluyum…

 

 

 

 

 

Canım Azerbaycan

Azer , azer …
Kayna ,
Bay , bay …
Kayna ,
Can , can …
Canı canım Azerbaycan.

Kayna , kayna …
Kan , kan …
Kanı kanım Azerbaycan .
Kayna , kayna …
Turan , Turan …
Vatanı , vatanım Azerbaycan…

Kayna , kayna…
Kur’an , Kur’an
Dini , dinim Azerbaycan .
Selam sana …
Aydan , yıldızdan .
Selam Albayrağım dan ,
Selam azadlığına , şanına ,
Selam , İstikbaline , İstiklaline ,
Hangi zincirler dayanacaktır.
Od’larının laline ????

Toprağında sert adımlarınla yürü !!!
Gökte güneşler batsa ,
Batmayacaktır.yerde;
Türkün medeniyeti , kültürü…

Balık Hafızalı Millet

Türk Milletinin en kötü hastalıklarından biri, başına gelenleri çok çabuk unutmasıdır. Bu sebeple sıklıkla aşağılanmakta ve bunları sineye çekmektedir.

Son üç yüzyıla bakıldığında, dünya coğrafyasının doğusunda ve batısında, başımıza gelmedik hadise kalmamıştır. Ve her geçen gün bunlara bir yenisi eklenmektedir. Suriye tarafından, bilerek ve kasten düşürülen uçağımızda bunun bir örneğidir.

Biz neleri unuttuk diye sorarsanız öyle yüzyıllar ötesine gitmeye hiç gerek yok. Başımıza geçirilen çuvalı, Muavenet gemisinin havaya uçurulmasını, Mavi Marmara’yı, Asala’nın katliamlarını, Çekiç Güç’ün PKK’ya desteğini, bölücübaşının Rusya, İtalya ve Yunanistan tarafından sahiplenilmesini ve daha saymakla bitmez bir çok  olayı unuttuk.

Kısa bir süre önce olmuş olanları hatırlamayan bir toplum; Kıbrıs’ta Türklerin  Akritas planı ile topyekün yok edilmek  istendiğini nereden hatırlasın? Girit  ve Midilli’deki Türkleri temizlik hareketini, Yunanlıların Ankara’nın kapısına dayanmasını, Mondros Mütarekesi sonrasında İstanbul İşgalinde yaşanan onur kırıcı davranışları, 93 Harbi ve Balkan Savaşları’nda Çatalca’ya kadar gelenleri, Musul ve Kerkük’teki Türk katliamlarını, Doğu Türkistan’daki mezalimi, Rusların Türkistan’da yaptıklarını, Rumeli’den kovuluşumuzu, Kırım’ı, Ahıska’yı hangi birini sayalım hepsini unutup gittik.

1920 yılında “İslam Yüceltme Derneği”nin bildirisinde yer alan “Yunan Ordusu, Halife’nin ordusu sayılır. Hiç de zararlı bir topluluk değildir. Asıl kafası koparılacak mahlukat Ankara’dadır” vurgusunu unutmasaydık, Türk Devletini ve Türk Milletini hiç bu durumlara düşürür müydük?

İşimizi gücümüzü koruyacağız diye Bulgar, Rum, Makedon, Sırp çetecilere şirinlik yaptığımızı, Yunanlıların Ege’yi işgalinde her tarafı Yunan bayrağı ile donatanların varlığını, bilenimiz kalmadı gibi!.. Bu unutulanlar, yaşadığımız veya gelecekte yaşayacağımız ayıpların habercisi sanki.

Bunlar nasıl unutuldu gitti ise Suriye’nin uçağımızı düşürüşü ve iki subayımızın şehit edilişini de, unutup gideceğiz. Belki “devlet unutmaz” kuralı çerçevesinde gün gelip mukabele edilir amma ya “milli onur” ne olacaktır?

Geçenlerde bir uluslararası toplantıda, İstanbul’da görev yapan bir misyon şefi ile bir grup insan sohbet ediyorduk.Hükümetin ve başbakan Erdoğan’ın, Suriye konusunda bıçak kemiğe dayandı mealinde yaptığı açıklamalar konusundaki düşüncesini sordum. Aldığım cevap “ardından yağmur gelmeyen gök gürültüsü gibi” dedi. Yani ses varama icraat yok. Sadece kükrüyor gerisi gelmiyor. Böyle olunca dış politikada inandırılıcığınızı kaybediyorsunuz ve söylediklerinizin bir ağırlığı olmuyor diye anlattı. Aynen katılıyorum.

İç politika da halktan aldığı % 50 destekle fırtınalar estiren R.T.Erdoğan; işçiye, memura, köylüye, emekliye, işsize, devlet kapısında aman dileyene, esnafa ve Silivri ile Metris’e doldurduklarına kök söktürürken, nedense dış politikada aynı tavrı gösterememektedir.

İç politikada, kendisini destekleyen yerli ve küresel güçlere karşı, tam teslimiyetçi bir politika izleyen  AKP iktidarının, hayalci dış politikası; okyanusta bir çöp misali her dalga ile bizi bir oradan bir buraya savurmaktadır.

Ancak memleket hepimizindir. Yani Türk Milletinindir. Yapılan saldırı AKP iktidarına karşı değil, Türk Milleti ile Türk Devletine karşı yapılmıştır.  Bu sebeple “Milli Onur” korunmalı ve bu yolda hükümetin atacağı her adım desteklenmelidir.

Ah ! bir de bunları, yani başımıza gelenleri unutmasak ve üç kuruşa diz çökmesek ve de Mustafa Kemal’in çizdiği yoldan çıkmasak… O zaman neler yaparız kim bilir?

Türkiye’de Gelinen Nokta: Tavaif – i Müluk mu?

0

Efendim asıl sorun, sorunlara bakıştan kaynaklanıyor. Eğer siz: “İster adını ‘Doğu’ ister ‘Güneydoğu’ ister ‘Kürt Sorunu’ koyun! Ama Türkiye’de böyle bir sorunun olduğu  gerçektir!” derseniz, asıl sorun siz olursunuz. Asıl sorun, sorunu ele alış tarzınızdır. Çünkü Türkiye’nin her tarafında sorunlar var. Ve bunlar Türkiye’nin sorunudur.

Bir bölgeye inhisar ettirerek, orayı özel bir muamele ve işleme tâbi tutarsanız; Özerkliğe, Eyalete, Şehir Devletçiklerine, Adem-i Merkeziyete / Yerinden Yönetime kısaca Tavaif-i Mülûk’a/ Parça Devletçiklere prim, taviz ve ödün vermiş; bu kapıyı aralamış olursunuz!

Gittikçe açılan bu kapıyı artık kapayamaz hâle gelir. Başka kapıları açmak ve aralamak isteyenleri de cesaretlendirmiş olursunuz. Asıl olan; istenenin ve verilenin küçük ve önemsiz oluşu değil; atılacak adımların bizi nereye kadar götüreceğidir. O da Üniter Yapı’nın yara almasıdır. Ki, kangrene kadar yolu var. Sonra da kesip atılması! İşte, hedeflenen amaç, zaten budur. Öyleyse ayıklayın bakalım pirincin taşını.

X

İşler sarpa sarınca da, süklüm püklüm çark edecek, ağzınızı eğip bükerek: “Türkiye’de bir etnik unsura alt kimlik olarak söylüyorum veyahut da bir bölgeye yönelik Demokratik Haklar diye bir yaklaşımımız yok!” diyeceksiniz!

Ne âlâ memleket, şu tezada bakınız! Bu ne perhiz bu ne lâhana turşusu! Önce yoklayacaksınız, ya tutarsa diyeceksiniz. Başınızı sert duvara çarpınca da: “Ben böyle demek istememiştim” diye kendinizi tereyağdan kıl çeker gibi çekecek, dedikleriniz ve sebep olduklarınızdan soyutlayacaksınız. Oh ne âlâ memleket! Sen sağ ben selamet!

Peki bu arada olanların müsebbibi / sebep olanı kim olacak? Bu memleket deneme tahtası mı? Devleti idareye kalkanlar; dokuz düşünüp bir konuşmalı değil mi? Bilmeleri gerekmez miydi ki, söylemediklerine hâkim, söylediklerine mahkûm olacakları! Bunlar devleti ne sanıyor? Ya devlet adamlığını kolay mı zannediyorlar?

Şimdi daha iyi anlıyorum Sokrat’ın: “Oylar sayılmamalı, tartılmalı!” derken ne demek istediğini.

X

Batman’ın Beşiri ilçesinde güvenlik güçlerinin Perşembe gününden bu yana operasyon yaptığı bölgeye gitmek isteyen iki bin kişi, panzerlerle engellendi.

Batman’ın Beşiri ilçesine bağlı Tepecik Köyü yakınlarındaki operasyon bölgesine gitmek isteyen iki bin kişiyi havaya ateş açarak dağıttı. (Arif Arslan, Radikal, 28. VIII. 2005, s.6)

X

İstanbul’un kenar semtlerinde, ufaktan ufağa isyan / başkaldırı / kalkışma provaları yapılmaya başlandı! Hiç yoktan polis araçlarına karşı yapılan taşlı, sopalı ve molotof kokteyli saldırı ve hücumlar; giderek dozajını artırarak devam ediyor! Özellikle çocuklar öne sürülerek yapılan bu kanunsuz / kaçak gösterilerle polis yıpratılmak isteniyor. Daha sonra jandarma yıpratılacak.

Böylece Türkiye kolluk kuvvetlerine zaaf gelecek. Akıllarınca hain emellerine bu şekilde erecekler. Ama ava gidenin avlanacağını hiç düşünmüyorlar.

Polis ve Asker’in kendi halkına karşı şimdilik alttan alışını, zaaf alâmeti sanıyorlarsa çok yanılırlar. Unutmasınlar ki, sabrın da bir sonu vardır.

Zorlamasınlar. Zorlanırlar. Kimseye değil, ancak kendilerine zarar verirler.

2270

Akıllarını başlarına alsınlar. Polis de onların kardeşi, asker de. Unutmasınlar! El atına binen çabuk iner. Pişmanlık da fayda vermez.

 

Yol yakınken dönsünler bu çıkmaz yoldan hemen geri
Yoksa olurlar Türkiye ve Dünya’da tam serseri

X

Türkiye’nin ciddî bir sindiriliş süreci içinde olduğunu görüyoruz. Genel bir devlet politikası havasında yürüyen AB çizgisinde; bu ana sözcüğümüzü anımsatan kırılmalar var.

AB ülkeleri kendi aralarında Türkiye’yi tartışırken “Biz böyle düşünüyoruz ama, acaba Türkiye ne der” gibi bir kaygı içinde değiller. Bunu önemsemiyorlar.

Hâl böyle olunca hem Türkiye’nin durumunu istedikleri gibi düzenliyorlar hem de Türkiye’den her şeyi isteme hakkını kendilerinde görüyorlar. (Mustafa Balbay, Cumhuriyet, 28. VIII. 2005, s.8)

X

Hem suçlu hem güçlü diye, ben bunu söyler, bunu derim işte
Cür’ete bakın, Batı’nın iğrenç istekleri, resmî geçişte

X

– Nereye gidiyoruz?

– AB olayı iyi güzel de, bunların bizden istedikleri; sanki bizi AB’ye sokmak için değil. Nedir bu süreç ?

– Bereket Türkiye’nin temelleri sağlam kurulmuş ama, bunca erozyona ne dayanır? Yoksa ulusal kimliğimiz geri dönülmesi zor bir bataklığın içine mi sürükleniyor? (Mustafa Balbay, Cumhuriyet, 28. VIII. 2005, s.8)

X

Endîşe etmekte yazarımız, yerden göğe kadar haklı.
Korkmayın! Türkiye Tarihi’nde, nice tecrübeler saklı.

 

 

 

 

 

Berat Gecesi

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdüsenâlar olsun ki, on bir ayın sultanı rahmet ayı Ramazan ayının gölgesi üzerimize düşmüştür. 4 Temmuz 2012 Çarşamba gününü Perşembe’ye bağlayan gece, Şaban ayının on beşinci gecesi, yani bizleri Ramazan-ı şerife hazırlayan mübarek Berat gecesidir.

Mü’minlerin günahlarından kurtulup temize çıkmalarından dolayı bu geceye “Berât(kurtuluş) gecesi” denilmektedir. Bu gece ayrıca, bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle “Mübarek”; kulların Yüce Allah’ın çeşitli ihsanlarına kavuşmaları nedeniyle “Rahmet” ve bu geceyi en iyi şekilde ihyâ edenlerin seçilerek kendilerine sened (berat) verilmesi sebebiyle “Berae veya Sakk”isimleri ile de anılmaktadır.

Berat Kandilinin dinimizde ayrı bir önemi vardır. Kur’an-ı Kerim’de “Apaçık olan Kitab’a andolsun ki, biz onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz biz insanları uyarmaktayız. Katımızdan bir emirle her hikmetli iş o gecede ayırt edilir…”(Duhân, 44/2-4) buyrulmuştur. Bazı İslam âlimleri, Kur’an-ı Kerim’in dünya semasına indirildiği belirtilen mübarek gecenin, Berat gecesi olduğunu söylemişlerdir.

Kur’an’da adıyla geçen mübarek gece Kadir gecesidir. Sıfatları ve özellikleriyle geçen gece ise Berat gecesidir. Kadir gecesi Kur’an’ın Hz. Peygamber’e inmeğe başladığı “bin aydan hayırlı” bir Kur’an gecesidir. Ramazan ayı içinde aranması gereken mübarek bir gecedir. Berat gecesi ise Kur’an-ı Kerim’in yedinci kat semadan bir bütün halinde Beyt-i Mâmur denilen dünya semasına indirildiği gecedir. Bir başka ifadeyle Kur’an icmâli olarak Berat gecesinde inzâle, tafsilî olarak da Kadir gecesinde indirilmeye (tenzil) başlanmıştır. Berat gecesinin adı Kur’an’da geçmese de hadislerde “Şaban ayının yarı gecesi”(Tirmizî, Savm, 39) ifadesiyle anlatılmıştır.(Prof. Dr. H.Kamil Yılmaz, Altınoluk Dergisi, Sayı: 235, Sh.8)

Berat gecesinin değerini artıran beş özelliği vardır. Bunlar;

1. Her hikmetli işin seçimi ve ayırımı bu gecede yapılır. Yani kulların rızık, ecel gibi işleri, zelzele, güneş tutulması gibi tabiî olayların bilgileri, musîbet ve ölümlerle ilgili bilgiler Levh-ı Mahfuzdan alınarak ilgili meleklere tevdî edilir.

2. Berat gecesi mü’minlerin dualarının kabul edildiği, günahlarının af olduğu bağışlanma ve af gecesidir.  Hz. Peygamber (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ Şaban’ın 15. gecesi dünya semasında tecelli eder ve Kelb kabilesinin koyunlarının kıllarının sayısından daha fazla kişiyi bağışlar.”(İbnMâce, İkame, 191)

3. Bu gece ilâhî rahmet ve mağfiret herkesi kuşatır. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.), “Allah Teâlâ bu gecede kendisine şirk koşmayan bütün Müslümanlara mağfiret eder; ancak kehânet ve büyü işleriyle uğraşanlar, içki ve zinada ısrar edenler ile anne babasını incitenler müstesnadır. Onlar tövbe etmedikçe mağfirete nail olamazlar” (Et-Tergipve’t-Terhib, c.2, s.239) buyurmuştur.

4. Bu gece Peygamberimize şefaat hakkının tamamı verilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) Şaban ayının on üçüncü gecesi Allah’tan ümmeti için şefaat izni istedi. O’na şefaat hakkının üçte biri verildi. On dördüncü gecesi tekrar niyaz etti, üçte ikisi verildi. On beşinci gecesi de talepte bulununca son üçte biri verildi. (Hak Dînî Kur’an Dili, İstanbul 1971, VI, 4293-4294)

5. Bu gecede yapılan ibadetlerin fazileti çok büyüktür. Peygamber Efendimiz (s.a.s) bu gecenin feyiz ve bereketini haber vermişlerdir: “Şaban’ın ortasında gece ibadet ediniz, gündüz oruç tutunuz. Allah o gece güneş batınca dünya semasına tecellî eder ve fecir doğana kadar, ‘Yok mu Benden af isteyen affedeyim; yok mu Benden rızk isteyen vereyim; yok mu bir musibete uğrayan ona afiyet vereyim, yok mu şöyle, yok mu böyle!’ der” buyurmuştur. (İbn Mâce, İkâme, 191)

Öyleyse;amellerimizin Allah Teâlâ’ya sunulduğu bu mübarek geceyi Kur’an okuyarak, namaz kılarak, günahlarımıza tövbe ederek ve Yüce Allah’a dua ve niyazda bulunarak en güzel şekilde değerlendirmeliyiz.

Bu duygu ve düşüncelerle, tüm okuyucularımızın Berat Kandilini tebrik ediyor,    bu mübarek gecenin ilimize, ülkemize, âlem-i İslam’a ve tüm insanlığa huzur, mutluluk ve hayırlar getirmesini Yüce Rabbimizden niyaz ediyorum.

İmam Hatip Liselerinin Adı ve Genel Müdürlüğü Değiştirilmelidir

0

İmam-Hatip Liseleri Cumhuriyet eğitiminin eğitim hayatımıza armağan ettiği bir ortaöğretim kurumudur. Kurulduğu tarihten bu yana bu okulun mezunlarının vatan, millet, devlet ve Cumhuriyet aleyhine bir faaliyetleri görülmemiş, bir anarşik ve terörist olayın içinde yer almamışlardır. Tam aksine bu okullardan inançlı olduğu kadar, vatansever, devletine, milletine bağlı insanlar yetişmiştir. Hatta Cumhuriyet’e karşıt düşüncede olan bazı dinî topluluklar,  bu okulların varlığından rahatsız olmuşlardır. Bu okullar ne çekmişlerse, Köy Enstitüleri gibi siyasilerden çekmişlerdir.

29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildiği zaman klâsik eğitim kurumları Şer’iye ve Evkaf Vekaletine, modern eğitim kurumları Maarif Vekaletine bağlıydı. Bu ikilik, 3 Mart 1924’te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu‘nun 1. Maddesi ile ortadan kaldırılmış, bütün eğitim kurumları Maarif Vekaletine bağlanmıştır. Bu kanunun 4. Maddesi ile de dinî eğitimle ilgili düzenleme yapılarak, “yüksek diniyat mütehassısları yetiştirmek üzere Darülfünun (üniversite)’da bir İlâhiyat Fakültesi kurma” ve “imamlık gibi dinî hizmetlerin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de ayrı mekteplerin açılması” vazifesi Maarif Vekaletine verilmiştir.

1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle, bir kısım medreseler, ilkokula dayalı dört yıllık İmam-Hatip Okullarına dönüştürülmüştür. Bu okulların tek amacı, din görevlisi ihtiyacını karşılamaktı. İlk açılışlarında değişik illerde 29 olan İmam-Hatip Okulları, gerekli ilgiyi görmedikleri gerekçesiyle azala azala 1931-1932 öğretim yılında tamamen kapatılmışlardır. 1924‘te İstanbul Darülfünunu’nun bünyesinde bir İlâhiyat Fakültesi açılmıştır. Fakat bu fakülte de 1933 yılında öğrencisizlikten ve rağbet görmemekten kapanmıştır.

1924 yılında ilkokulların 3, 4 ve 5. Sınıflarına konulan Din Bilgisi dersi, 1930 yılında sadece beşinci sınıfta seçmeli ders haline getirilmiştir. Ancak adı geçen dersin köy ilkokullarında 1939 yılına kadar devam ettiği görülmektedir.1927-1928 öğretim yılından sonra ortaokullardaki Din Bilgisi dersleri kaldırılmıştır.1926 yılında Denizli ve Kayseri‘de faaliyete geçen üç sınıflı Köy Muallim Mekteplerinin 1. ve 2. Sınıflarına konulan “Din Dersi“, 1931 yılında programdan çıkarılmıştır.

1933 yılında İlâhiyat Fakültesi’nin de kapatılmasından sonra din eğitimi, eğitim hayatımızdan tamamen çıkarılmıştır. Bir müddet sonra namaz kıldıracak, hatta cenaze namazı kıldıracak din görevlisi bulunamayınca, din eğitimine 1948-1949 öğretim yılında yeniden dönülmüştür. Tabii arada on sekiz yıllık bir boşluk bırakılarak. Fiziğin en geçerli kanunlarından biri; tabiatın boşluk kabul etmeyeceğidir. İşte bu dönemde vatandaşın en zaruri manevi ihtiyacı olan dinini öğrenme ve ibadetini yerine getirme görevini çeşitli dini cemaatler üstlenmişlerdir.  Bir de bu arada bazı devlet görevlilerinin, din adamlarına ve dindar vatandaşlara karşı olumsuz davranışları yaraya iyice tuz basmıştır. Etkileri bugünlere yansıyan devletle millet arasındaki din alanındaki sürtüşmeler ve laiklik konusundaki tartışmalar,  bu boşluktan ve olumsuzluklardan doğmuştur.

Öncelikle imam-hatip yetiştirmek üzere 1948 yılında yedi ilde on aylık İmam-Hatip Kursları açılmış ve bu kurslar İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne bağlanmıştır.1948-1949 öğretim yılında ilkokullara Din Bilgisi dersi konulmuştur.1949-1950 öğretim yılında da Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi açılmıştır. İmam- Hatip Kursları, 1951 yılında İmam-Hatip Okullarına dönüştürülmüştür. Bu okullar 1958 yılına kadar Özel Okullar Müdürlüğü‘ne, bu yıldan 1961 yılına kadar da Ortaöğretim Genel Müdürlüğü’ne bağlanmıştır. İmam-Hatip Okullarının sayısı hızla artarken, 1959 yılında İstanbul’da bir Yüksek İslâm Enstitüsü açılmıştır. Din eğitimi ve öğretiminin gelişmesi üzerine, 10.07.1961 tarih ve 1044 sayılı Bakanlık oluruyla merkez teşkilatında Din Eğitimi Müdürlüğü, 29.04.1964 tarih ve 36540 sayılı Bakanlık mucibince Din Eğitimi Genel Müdürlüğü kurulmuş, İmam-Hatip Okulları ve Yüksek İslam Enstitüleri bu Genel Müdürlüğe bağlanmıştır.

Kültürlü din görevlisi yetiştirmesi için kurulan İmam-Hatip Okulları, 1971-1972 öğretim yılına kadar ilkokula dayalı birinci devresi dört yıl, ikinci devresi üç yıl olmak üzere toplam yedi yıl süreli meslek okulu olarak eğitim sistemimizde yerlerini almışlardır. Lise düzeyinde kabul edilmeyen bu okulların mezunları, ancak bir yıl Lise son sınıfta örgün eğitimde okuyarak Lise mezunu sayılıyor ve üniversite sınavlarına girebiliyorlardı.

1971-1972 öğretim yılında bu okulların kuruluşunda ve müfredatında köklü değişiklikler yapılarak ortaokula dayalı dört yıllık meslek lisesi haline getirildi ve adları İmam-Hatip Lisesi haline getirildi. Böylece bu okulların ortaokul kısmı kapatılmış ve imam-hatiplik mesleği en az lise düzeyinde bir öğrenime bağlanmış oluyordu. Artık bu okulların mezunları doğrudan üniversite sınavlarına girme imkanı buldular. 1974-1975öğretim yılından itibaren bu liselerin bünyesindeki ortaokullara “Kur’an-ı Kerim, Arapça, Din Dersi” konularak, bu okullar meslek dersleri takviyeli ortaokullara dayalı meslek liseleri haline geldi.

28 Şubat 1997 tarihinden sonra birçok alanda olduğu gibi, eğitim alanında da köklü düzenlemeler yapıldı.1990’lı yıllarda bazı siyasi partilerin bu okulları, kendi arka bahçeleri göstermeleri, hem okulların, hem de mezunlarının toplumdaki imajını çok sarstı ve bazı kesimlerin boy hedefi haline getirdi. Sekiz yıllık kesintisiz zorunlu eğitime geçilirken, İmamHatip Liselerinin ortaokulları kapatıldı. Bu ortaokullar kapatılırken Anadolu Liseleri ve bazı meslek liselerinin de ortaokulları kapatıldı. Bu ortaokulların kapatılmasıyla liseleri de büyük kan kaybetti ve misyonlarını yerine getiremez duruma geldiler. Bu arada YÖK’ün, üniversite giriş sınavlarında öğrencilere alanlarına göre farklı katsayı uygulaması da, İmam-Hatip Lisesi mezunlarının üniversiteye girişini oldukça zorlaştırdı. Yine YÖK’ün çoğunluğu bu okulların mezunlarından oluşan üniversitelerdeki kız öğrencilere türban yasağı getirmesi bu okullara ilgiyi azalttı.

Bu olumsuzluklar, bu okulların ortaöğretimde 28 Şubat’tan önce yüzde 5 oranındaki öğrenci potansiyelini, 2000’li yılların başında yüzde 2′lere kadar düşürmüştür. Son yıllarda bu okulların öğrenci potansiyeli yüzde 7′lere kadar yükselmiştir.

YÖK, 2010’da türban yasağını, 2011’de de alanlara göre katsayı farkını kaldırdı. 2012’de de Milli Eğitim Bakanlığı, eğitim siteminde yaptığı zorunlu öğretimin 12 yıla çıkarılması ve okulların  4+4+4 biçiminde yapılandırılması kapsamında İmam-Hatip Liselerinin ortaokullarının 14 yıl sonra yeniden açılmasına karar verildi. Böylece İmam-Hatip Liseleri, 28 Şubat süreci öncesi konumuna kavuştu. Bütün bu kazanımlar ve bazı siyasilerin yine bu okulları bazı kesimleri rahatsız edecek biçimde sahiplenmeleri, önümüzdeki dönemde bu okullara rağbeti arttıracaktır.

Burada şu gerçeği açıkça tespit edelim. Bu okullara, İmam-Hatip Kursları olarak kuruldukları ve İmam-Hatip Okulları olarak öğretim yaptıkları dönemde kayıt olan öğrencilerin çoğu imam-hatip olma düşüncesi taşıyorlardı. Fakat, “Lise“ye dönüştürüldükleri 1972-1973 öğretim yılından itibaren bu okullara öğrenci olarak kaydolanların yüzde 95’i, imam-hatip olmayı hedeflememişlerdir.  Bu öğrencilerin velileri, diğer okullarda verilen Din Derslerini yeterli görmemişler ve çocuklarının dinini daha iyi öğrenerek “dindar, mütedeyyin bir müslüman” olarak yetişmesi için bu okulları tercih etmişlerdir. Bu okullar, dindar ailelerin, çocuklarını da dindar yetiştirme ihtiyacına cevap veren okullar durumundadır. Bu okullar, bundan sonra da bu ihtiyacı karşılayacaklardır. Açıkçası, İmam-Hatip Liseleri,  bir meslek lisesi değil, diğer genel  liseler gibi yüksek öğretim  programlarına öğrenci hazırlayan, din eğitimi ağırlıklı  bir genel lisedir. Bu nedenle bu liselerin öncelikle adı değiştirilmelidir. Bu okullar imam-hatip yetiştirmediğine göre, adı “Din Eğitimi Lisesi”, “İslâmî İlimler Lisesi“, “Dinî Bilimler Lisesi” veya “İlâhiyat Lisesi” olabilir. Şuna inanıyorum ki, bu değişiklikten en çok bu okullarda okuyan öğrenciler ve aileleri memnun olacaklardır.

2012 yılı başında Milli Eğitim Bakanlığı,  yeniden yapılanmaya giderek,  merkez teşkilatındaki 36 Genel Müdürlük ve müstakil Daire Başkanlığını l7’ye indirmiştir. Bu Genel Müdürlüklerden biri de Din Eğitimi Genel Müdürlüğü’dür ve İmam-Hatip Liseleri de bu Genel Müdürlüğe bağlıdır. Bu yapılanmaya gidilirken, Öğretmen Liseleri, doğrudan öğretmen mezun etmedikleri ve mezunlarının çoğu Eğitim Fakültelerinden başka fakültelere girdikleri için Öğretmen Yetiştirme ve Eğitimi Genel Müdürlüğü‘nden alınarak Ortaöğretim Genel Müdürlüğü’ne bağlanmıştır. İsim değişikliği ile birlikte bu okullarımız da, Öğretmen Liseleri gibi, Ortaöğretim Genel Müdürlüğüne bağlanmalı, Din Eğitimi Genel Müdürlüğü  de kaldırılmalıdır. Böylece bu okulların bundan sonra da karşılaşabileceği olumsuzluklar önlenmiş olacaktır.

4+4+4 Kesintili yeni eğitim sitemi içinde İmam-Hatip Ortaokulları ve Liseleri ile ilgili yapılanmaları ve bu okullara yüklenmek istenen yeni misyonla ilgili düşüncelerimi bir başka yazıda sizlerle paylaşacağım.

Şifre Çözüldü

0

Tarih, kendisinden ders almayan milletleri ve liderleri affetmez. Büyük Ortadoğu projesi ortaya atıldıktan sonra, bu konuda yüzlerce kitap yazıldı, en yetkili adamlardan binlerce makaleler okunup, konferanslar verildi. Eğer bu da yetmedi diyorsanız, ABD Dışişleri Bakanı yani  ikinci derecedeki yetkili ismi Condoleezza Rice, açık  açık  Ortadoğu’nun geleceği hakkında çoktan kararını vermişti. “Bazı devletlerin bölünüp, parçalanacağından” bahsediyordu.

Bu konuda denilen ve söylenenler hemen, hemen uygulama alanına sokuldu ve yaşama geçirildi, yalnız süreç henüz tamamlanmadı. Tunus‘la başlayan domino harekâtı, Mısır’da etkisini gösterdi, sonra Libya’ya atlayarak planını eksiksiz uygulamaya devam etti. Libya’da, Kaddafi‘nin devrilmesiyle yetinilmedi, Libya’nın Apo‘su ! denilen adam petrol bölgelerinin yoğunlukta olduğu kesimi böldü ve orada hakimiyetini kurdu. Geriye kalan çöller buyurun , üstü kalsın, sizin olsun!

Suriye’de işleri uzadı biraz, karşılarında Rusya, Çin ve İran gibi kuvvetli üç ülke var. Hatta bunlardan ikisi Birleşmiş Milletlerde söz sahibi. Çok uğraştılar, hamle üzerine hamle yaptılar yalnız kolay  kolay halledemediler ve edemeyecekleri de görülüyor. Anlaşılan o ki Rusya bu konuda kararlı ve Ortadoğu’da dengenin değişmesini istemiyor.

Suriye’de muhalif kanat çeşitli ülkelerce desteklendi, kuruluş olarak Nato ülkeleri olmak kaydıyla , bunda Türkiye baş aktör oldu ve kendi sınırlarımızda kaçanlara çadır kentler kurduk, yaralılarını hastanelerimizde tedavi ettirdik ve iyileştiklerinde tekrar cepheye gönderdik, el altından silah dahi verildiği de çok yazıldı, çizildi.( İngiltere’de yayın yapan Guardian gazetesi, Türkiye’nin, Suriyeli muhaliflere silah sevkiyatının koordine edilmesi için İstanbul’da bir komuta merkezi kurulmasına izin verdiğini öne sürdü.) Başlangıçta işin içinde Kürtler’den  hiç söz edilmezken sonradan birde baktık ki muhaliflerin başına Kürt lideri geçirmişler.

Türkiye’ye baktığımızda, terör olayları hızını artırarak devam ettirirken birden CHP AKP’ nin açılım projesine kendini dahil etti. Mit’in Oslo görüşmelerini ve AKP nin diğer açılım politikalarını çok başarılı bulmuş oldular ki balıklamasına atladılar. AKP nin önce Kürt politikası, arkasından tepki toplayınca milli birlik ve kardeşlik projesi altında yürüttüğü politikayı; CHP analar ağlamasın, anaların gözyaşları dinsin planıyla ortaya çıktı ve tabi teröristlerin anaları’nında göz yaşları anlaşılınca bu defa şehit analarının gözyaşından dem vurmaya başladılar.

Tabii umdukları gibi gitmedi plan ve işin içine MHP’yi de katmak istediler ve büyük bir tepki ile karşılandığını görünce, (işin özünü hafızalarında saklı tutarak) Projenin adının MHP tarafından konulmasını dahi önerdiler. Şunu hiçbir zaman anlamak istemediler ki terörle müzakere değil, mücadele edilir. Çünkü ellerine tutuşturulan planda böyle yapılması isteniyordu.

Şu anda Türkiye’deki basın, yayın ve medya köşe başlarını tutmuş ne kadar (isimlerinin başına )aydın! Sıfatı eklenmiş eski Marksist ve Kürtçü varsa saatlerce Türk milletinin beynini yıkıyorlar ve hafızalara Türk topraklarından da bir parça koparıp; Kürt devletinin kuruluş amacını gerçekleştirmek istiyorlardı.

Yazımın başında şifre çözüldü dedim, eskiden fluydu şimdi net olarak görülüyor ki niyetler anlaşıldı ve çekilen fotoğrafı net olarak görebiliyoruz. Kuzey Irak,  Türkiye’nin güney doğusu ve Suriye’nin kuzeyi olmak üzere bir Kürt devletinin sınırları böylelikle çizilmiş oluyor. Aslında ne niyetle kurulmaya çalışılırsa çalışılsın netice değişmeyecek ve nihayetinde Yahudi’in büyük İsrail projesi gerçekleşmiş olacak.

Nereden nereye geldik değil mi? Hani şortla asker selamlayan bir cumhurbaşkanımız vardı, tatilini geçirdiği Ege sahillerinde gazetecilerin sorularını cevaplarken, sordukları soruya: “aldırmayın, büyütmeyin işi bu kadar, bunlar; üç-beş çapulcudan ibaret” diyebiliyordu…

         

Nasip Sopa Meselesi

0

Her dönemde uyanıklar vardır.

Olmalıdır da

Uyanıklığın ileri boyutu da

Karşı tarafı aptal yerine koymaktır ki

Hoş bir şey değildir.

Bizim insanımız

Tarihten beri misafirperver insanlardır

Ekmeğini paylaşmasını sever.

Misafir ağırlamaktan büyük bir memnuniyet duyar

Fi tarihinde uyanığın biri

Bir bahaneyle akşam üzeri yemek vaktinde komşunun evine gelir

Sofranın da kurulu olduğunu görünce de

“Nasibe bak nasibe, çeker çeker getirir” der

Ev sahibi meselenin farkında değildir

Sofraya buyur eder

Vatandaşta oturur canına minnet bir güzel afiyetle karnını doyurur

İşi bitince de müsaade ister çıkar

Yarın aynı saatte bir bahaneyle yine gelir

Sofranın kurulu olduğunu görünce

Yine nasibe bak nasibe çeker çeker getirir der

Ev sahibi yine iyi niyetle sofraya buyur eder

Bizim uyanıkta yine oturur bir güzel afiyetle karnını doyurur

“Nasipsiz lokma yenmez” der

Bir üç beş derken

Başlangıçta olayı hoş karşılayan ev sahibinin yüzü asılmaya canı sıkılmaya başlar.

Misafir ev sahibinin yüzünün asık canının sıkık olduğuna aldırmadan

Her gün aynı zamanda gelir

Aynı ifadelerle pişkin pişkin sofraya oturur

Karnını doyurur gider.

Ev sahibi, artık olayın farkına varmış bunun yüzsüz birisi olduğunu anlamıştır

Surat asmakla bunu uzaklaştıramayacağını anlayınca da

Onun anladığı dilden ona bir ders vermek ister.

Sağlam ve kalın bir sopa hazırlar

Bizim elaman yine karnını doyurmak için sofra zamanı gelir

Yine aynı teraneler

“Nasibe bak nasibe çeker çeker getirir”

Deyince

Ev sahibinin artık canına tak etmiştir

Sopayla arkadan bir vurur yüzsüz adam boylu boyunca uzanır

Sıra ev sahibindedir

“Sopaya bak sopaya vurur vurur yatırır”

Nasipsiz sopa bile yenmezmiş der

Bunu evire çevire bir sağlam döver

Nasip sopa meselesinde denge sağlanmış olur.

Peygamberimizde bir hadisinde “kellimun nase ala kederi ukulihim”

“İnsanlara anlayacağı dilden konuşunuz “

Diye buyurmuyor mu?

İnsanların sabrını fazla zorlamamak lazım

Aşırı uyanıklık noksanlığın alametidir

Siz ne dersiniz

İstediğinizi anlamakta

İstediğiniz yöne çekmekte serbestsiniz

Huzur dolu yarınlar temennisiyle

Yavuz Bülent Bakiler’e

Değerli yazarımız şairimiz çok sevdiğim ağabeyim Yavuz Bülent Bakiler beyefendinin 23 ve 24 Haziran 2012’de yayınlanmış MEB Ömer Dinçer’in Yanlış Kararı: yazılarını hiç değiştirmeden yayınlıyorum. Allah kendisinden razı olsun. Böyle güçlü cesur bilgili yazarlara Türk Milletinin sahip çıkması lazımdır.

Milli Eğitim Bakanımız sayın Ömer Dinçer, Arif Nihat Asya’nın o meşhur BAYRAK şiirinin, okul kitaplarımızda ve dergilerimizde yer almasını yasaklamış. Sebep olarak da şiirin ikinci kıt’asını göstermiş. O kıt’a şöyle:
“Sana benim gözümle bakmayanın/Mezarını kazacağım/Seni selâmlamadan uçan kuşun/Yuvasını bozacağım!”
Sayın bakanın iddiasına göre: “Bu kıt’ada şiddet varmış. İnsan ve hayvan sevgisi yokmuş. Bayrağımızı selâmlamadan uçan bir kuşun yuvasını bozmak doğru olur muymuş?”
Doğrusu, ben bu açıklamayı bazı gazetelerden okuduğumda, kat’iyyen inanmamıştım. Bizim bir bakanımız kat’iyyen böyle bir gerekçe ile konuşmaz, konuşamaz demiştim. Bakandan bir tekzip geleceğini sanmıştım. Çünkü Ömer Dinçer, kabinede benim güvendiğim kişilerden biriydi. Sonunda, güvendiğim dağlara kar yağdığını gördüm. Şimdi ben bu yazıyı, misilsiz bir üzüntüyle yazıyorum. Çünkü samimiyetle inanıyorum ki, Ömer Dinçer, bu yanlış kararıyla devletimize, milletimize, ordumuza, şehitlerimize ters düşmektedir. Dolayısiyle kendisini de inkâr etmektedir.

Arif Nihat Asya, Anadolu toprakları üzerinde hür yaşamak için, bayrağımızın vatan ufkumuzu süslemesini şart biliyor. Çünkü bayrak, alelâde bir bez parçası değildir. O bizim vatan bütünlüğümüzün, istikbalimizin, hürriyetimizin ve bütün mukaddeslerimizin bir sembolüdür. Yurt içinde veya yurt dışında, herkesin ve her kuruluşun bayrağımıza bizim gözümüzle, yani saygıyla ve sevgiyle bakması lazımdır. Bayrağımıza düşman olanlar, bizim varlığımıza da, istiklâlimize de, vatan bütünlüğümüze de düşmandırlar.

Bu bakımdan, bütün medeni milletler, bütün güçlü devletler, bütün haysiyetli ordular… devletlerine, milletlerine, ordularına, bayraklarına… düşmanlık duyan toplulukların, milletlerin terör teşkilatlarının üzerine bir deste çiçekle gitmezler. Onları yok etmek için her türlü çareye başvururlar. Bu bakımdan Arif Nihat ASYA’nın, bayrağımıza; “Sana benim gözümle bakmayanın/Mezarını kazacağım…” diye hitap etmesi, milletimizin devletimizin, ordumuzun ortak kararıdır.

İşte PKK militanları da bizim bayrağımıza, bizim gözümüzle bakmadıkları ve zaman zaman, azgın boğalar gibi bayrağımıza da saldırdıkları için onların mezarını kazmıyor muyuz? Ömer Dinçer bu tavrımızdan ve BAYRAK şiirinden şikâyetçi ise, bu hükümette niçin bir bakan olarak vazifededir? BAYRAK şiirindeki; “Seni selâmlamadan uçan kuşun/Yuvasını bozacağım” mısralarından kuş düşmanlığı çıkaranlar, vehim içindedirler.
Bayrak şiiri, 1940 yılında yazıldı. Demek biz 72 yıldan beri BAYRAK şiirini okuyoruz. 72 yıldan beri, vatan topraklarımızda dalgalanan on binlerce, yüz binlerce bayrağımızın üzerinden belki 70 milyon kuş uçtu. Bu süre içinde acaba hangi ahmak adam “Şu kuş bayrağımızı selamlamadan uçup gitti” diyerek o kuşun yuvasını bozdu? Bu mümkün olabilir mi? Acaba 72 yıldan beri, Ömer Dinçer’i haklı çıkaracak bir tek kuş yuvası bozuldu mu?

Arif Nihat, şairane bir üslupla, kuşların bile bayrağımıza saygılı olmasını istiyor. İyi ki Ömer Dinçer, “Sevgililerine yıldızlardan taç yapmak isteyen şairlerimizi zırdeli gerekçesiyle” tutup tımarhanelere attırmıyor. Ne günlere kaldık ya Rabbim! Oturup hüngür hüngür ağlayacak zamandayız!

H. de Balzac’ın çok kısa çok doğru bir millet tarifi var. Diyor ki: “Millet, edebiyatı olan topluluktur…”

Necip Fazıl Kısakürek de benzer bir iddiadadır: “Bir milletin edebiyatı yoksa, o millet yok demektir!..”
Edebiyatın temel malzemesi dildir. Dil olmazsa, edebiyat olmaz. Edebiyat olmazsa millet olmaz!
Millet hayatında, bütün müspet ilimlerin de çok önemli bir yeri var. Ama müspet ilimlerin ahlâkî endişeleri veya görevleri yok. Fizik ilmi, suyun sıfır derecede donduğunu yüz derecede kaynadığını tespit etmiş. Kimya ilmine göre su, iki hidrojen bir oksijen molekülünden meydana geliyor. Bunları bilmek, bize bayrağımızı, milletimizi, vatanımızı sevdirir mi? Bizi fakirlere yardım etmeye, dürüst olmaya kötülüklerden uzak kalmaya çağırır mı? Bir gurbet ve hasret bir aşk, bir kahramanlık, bir vatan…şiiri veya nesri okuduğumuz zaman, duyduğumuz heyecanı, sevinci, coşkunluğu bir üçgenin iç açılarının toplamının 180 derece ettiğini öğrendiğimizde duymayız.

Bunun içindir ki, büyük devletler, çocuklarını önce zengin bir dille eğitirler; sonra onları zengin bir edebiyatla yetiştirirler. Dillerini ve edebiyatlarını durmadan budayan, tasfiye eden milletler, geri kalmaya mahkûmdurlar. Mesela İngiltere devleti, öğrencilerine 1616 yılında ölen Shakespeare’in (Şekspir) İngilizcesini öğreterek yetiştiriyor. Şekspir İngilizcesini, bilmeyen bir İngiliz, aydın sayılmıyor. Türkiye’mizde ise, her nesil, bırakın 390 yıl, 90 yıl önce yazılan bir eseri, kendisinden önceki neslin elinden çıkan bir eseri bile okuyup anlayamıyor ve bu geriliği, “İlericilik” sanıyor.
Türkiye Batıdan niçin geri? Çünkü Batıdaki gibi zengin bir dilimiz ve edebiyatımız yok. Acı ama gerçek, Türkiye’mizde edebiyat 70 yıldan beri solcularımızın tekelinde. Türkiye’mizde Türkçe, kendilerine ilerici diyen kimseler tarafından budanıyor. Bizim solcularımız, çağımızın yüz yıl gerisinde kalan katı ve kaba hayalperestlerdir. Kendilerinden başka kimseye tahammülleri yoktur. Devletimizin ve basınımızın önemli noktalarını ellerine geçirmişlerdir. Kapılarını solcu olmayanlara karşı sımsıkı kapamışlardır.

Mesela ben, 1964-1968 yılları arasında Ankara Radyosunda çalıştım. Solcu olmadığım için beni program yapmaktan uzaklaştırdılar ve bana iki yıl, sadece “radyoya gelen dinleyici mektuplarını açmak, dörde katlanmış istek-soru kağıtlarını tek sayfa haline getirip üst üste koymak” vazifesini verdiler. Ben bu çok zor, bu çok zahmetli, bu çok ağır vazifenin zaman zaman dışına çıkarak ilgililere arz ettim ki: “Arif Nihat Asya, Cumhuriyet devrimizin en önemli şair ve yazarlarındandır. Arif Nihat bugün var; yarın yoktur. Yarınki, nesiller için onun sesini ve görüntülerini alıp Radyo arşivinde saklayalım…” Arif Nihat gibi başka isimleri de saydım. Teklifimi kat’iyyen kabul etmediler. Bugün bizim radyolarımızda ve televizyonlarımızda ona ait tek görüntü ve ses kaydı yoktur. Neden? Arif Nihat solcu olmadığı için.
Ankara Televizyonu, Cumhuriyetimizin 50. kuruluş yıl dönümünde Cumhuriyet Devri Türk Şiiri başlığıyla dört ayrı program yayımladı. Ama Arif Nihat ASYA’nın bir kerecik olsun isminden bile bahsetmediler. Ben Türk şiirini ve Türk nesrini bilen herkesin huzurunda iddia ediyorum: Arif Nihat ASYA’nın nesri, Nâzım Hikmet’in nesrinden yıldızlı onlarla çok daha kuvvetlidir ve Onun şiiri Nâzım’ın şiirinden kat’iyyen geri değildir. Ama Nâzım Hikmet her vesileyle göklere çıkarıldığı halde Arif Nihat’tan hiç bahsedilmemektedir.

Dün solcular, hazırladıkları antolojilere onun BAYRAK şiirini kat’iyyen almadılar. Çünkü Arif Nihat’ın o güzelim şiiri, bizim Ay Yıldızlı bayrağımız için yazılmıştır. Solcularımızın 1 Mayıslarda ve diğer nümayişlerde, gururla, korkusuzca aşkla taşıdıkları bayraklar ise, orak-çekiçli Moskova bayraklarıdır. Arif Nihat’ın BAYRAK şiirine de Türkiyeli solcular ambargo koymuşlardır. Bugün de onu, MEB Ömer Dinçer yasaklıyor! Siz de dizinize vurarak hayıflanmaz mısınız?

“Murat Adji” Diye Bir Yazar – I

0

Murat Adji, Kafkasya halklarından Kumuklara mensup bir Türk bilim adamı. Moskova‘da yaşayan Adji‘nin uzun yılları kapsayan Türk Dünyası ve Dünya tarihiyle ilgili ilmi araştırmaları Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra peşpeşe okurlarıyla buluşmaya başlamıştır.

Hıristiyanlık, Türkler ve Avrupa Tarihi hakkında farklı ve orijinal kanaatler serdeden Adji, Vatanımız Bozkır, beşiğimiz ise Altay‘ diyerek bilimsel çalışmalarını bütünlemeye gayret eder.

Soyadı olan ADJİ, haça benzeyen bir figürdür. Eşit dört çizginin bir kutsal noktada kesişmesidir. Üstteki dikey çizgi geyik çizgisi, iki yandan gelen yatay çizgiler balık ve insan çizgileri, alttaki dikey çizgi ise yılan çizgisidir. İnsanla dünyanın ahengini simgeler (KIPÇAKLAR, sh.161).

Murat Adji‘nin üslubu klasik akademik üslup değil. Hem sıcak ve samimi hem de öğretici ve düşündürücü. Kimi zaman çocuksu bir keşif coşkusu kimi zaman yorumculuğun derinlik sorgusu söz konusu. Her iki kitap da baştan sona heyecan verici ve felsefi hikmetlerle örülü.

Tarihçilikte yeni bir tarz ve dil geliştiren Adji, eserlerinde tüm insanlara bilhassa da gençlere ve çocuklara toptan hitap eder. Genç kuşaklarla gelecek inşasını kurgular. Öyle ki kitaplarını öğrencilerine, onların anne – babalarına ve halkına ithaf etmiştir.

O “İlmi şecaat âlimin işidir” der. Başka bir âlimi tarif ederkenBazen, seneler boyu toplanan bilgiler ve belgeler, kamuoyunda sabitleşen hatta kemikleşen görüşüne, alışkanlıklarına ve geleneklerine rağmen tüm bunlara karşı meydan okumaya hazır o tek insanı bekler” diyerek aslında kendisini tarif eder. Türk‘ün er meydanındaki yiğitlik duygusunu kelam arenasına aynı keyfiyetle taşır.

Şu sözler ondaki lirik tecessüsü ne güzel anlatır:

Pelinin mest eden rayihasını duymayanlar, kanları oynatan emşanotunu bilmeyenler bu kitabı okumasınlar. Atın yürüyüşündeki güzelliği göremeyen ve bozkır şarkılarına karşı yüreklerinde bir yankı uyandıramayanlar da bu kitabı okumasınlar. Zira onlar müellifi anlayamazlar. Lütfen, geçmişi ve geleceği düşünmeyenler, atalarının ve gelecek nesillerin kaderi ile ilgilenmeyenler de bu kitabı ellerine almasınlar, çünkü bu kitap onlar için değildir.

A – ‘KAYBOLAN MİLLET’ KİTABI HAKKINDA

Kitabın tam adı; KAYBOLAN MİLLET (Deşt-i Kıpçak Medeniyeti). Çeviren ve yayınevi aynı. 2000, Ankara basımı. 302 sayfa ve 7 ana, 12 de ara bölümden müteşekkil.

Önsöz‘de çevirmen Dr. Zeynep Bağlan ÖZER‘in kitap ve yazarı hakkında yine O’nun ifadelerinden oluşan sağlıklı bir tahlil var.

  • Kimliğimi Keşfetme Bölümünde; Yazar’ın soyu, ataları, yerleşik olduğu

coğrafya, hayatlarının akışı ve değişiklikleri ile gözlemlerinin ilmi çalışmaya yada kitaba dönüşümü anlatılır. Kafkas halklarından olan Kumukların yer isimleri, adet ve gelenekleri, mimarisi hatta oyunları eski Türk tarihinin bir devamı olarak sunulur. ‘Ben kimim?‘ sorusuna sıladan gurbete uzanan bir tarihi perspektifle cevap veren Yazar, ata köyü olan Aksay‘ın başına gelenleri, soyadlarının başına gelenlerle bir verir ve Sovyet acılarını dile geitirir.

  • Kitabı Yayına Hazırlayan’dan kısmında; kitabın ortaya çıkış süreci, ilmi

araştırma serüveni, Murat Adji‘nin Gumilev‘le temasları ve Sovyet baskısı sonrası gelişmelerin seyri aktarılır.

  • Müellif’ten kısmında; pelin otundan Bozkır yolculuğuna, şiirden sıla

kokusuna, milletçiklerden millete, medeniyetten barbarlığa dünyanın dönüş öyküsü özle fasıl olarak Yazarca verilir.

  • Moskal Hikayeleri Bölümünde; Ruslar kimdir, Rusya nasıl bir devlettir, Kiev

Rusyası ile Ukrayna farkları, Varegler ile Venediler (Islvlar), Islav – Rus babalar ne istiyor, Kiril ve Metodiy kimdir, Rus vaftizinin perde arkası, efsanelerle bir milletin tarih oluşumu, bugünkü Rus Hıristiyanlığı, Tarihi yeniden yazmak, Moskova yerleşikleri, Sarih bilgi yetersizdir, Polovetsler, Kıpçak Kiev, Kiev vakayinameleri, Ukrayna düşmanlığı gibi konular aktarılır.

 

  • Vakayinamedeki Resimler Bölümünde; Kıpçak kıyafetleri ve savaşçıları, Rus

knezlerinin yaptıkları, Rus tarihinin belirsizliği, Ukrayna ve Deşt-i Kıpçak Kağanlığı, Bozkır halklarının bilinmeyen mensupları (Gotlar, Torklar..), kase – tahta – şapka – yaka gibi kelimelerin etimolojik kökleri ve Rus kültürel işgali birbiriyle bağlantılı olarak aktarılır.

  • Bozkırlıların Dünyası Bölümünde, Rusların hakikati bulma istemi dile getirilir.

Hun – Atilla bağlantısı Deşt-i Kıpçak geleneğiyle anlatılır. Tuna‘dan Baykal‘a kadarki alan Deşt-i Kıpçak olarak nitelenir. Kıpçak tarihinin Romalılar ve Ruslarca gizlenmesi ile gerçeklerin ortaya çıkacağı beklentisi kitabın amaçlarından biri olarak sunulur. Aetyus‘la Atilla‘nın karşılaşması bir önceki kitaptaki gibi verilir. Her 2 Avrupalıdan 1’inin Kıpçak soyundan olabileceğini vurgulayan Yazar, Avrupa‘nın medeniyet yarışına biraz geç girdiğini ve kadim Doğu‘dan beslendiğini beyan eder.

            Brıçka, kuren, izbe, peç, hamam, semaver gibi kavramları tekrarlayan Adji, Priskos‘u ve gözlemlerini de uzun uzadıya anlatır.

  • Deşt-i Kıpçak Bölümünde; Alman milli destanlarında Atilla’nın Etsel Alp

olarak geçişi, Danimarka’lı Thomsen‘in kitabeleri okuyan büyük keşfi aktarılır. Bazı Alman runlarının Göktürk işaretleriyle karşılaştırma tablosu verilir. Babinger‘in 1598‘de Kıpçaklar hakkında yazılan Teregdi Tarihini buluşu ve ilim dünyasına kazandırışı da bahis konusudur. Bilhassa Rus tarihçi Okladnikov‘un ilmi faaliyetleri, ‘kaybolan millet‘ olarak adlandırdığı Altay Türkleri ve Türklerin ortaya koyduğu kültürel değrler işlenir.

  • Tanrı ve Oğlu İsa Bölümünde; Avrupa’nın 380‘den yani Kavimler Göçü‘nden

sonra Hıristiyanlığı kabulü, Tanrı’yı 2’lemesi ve 3’lemesi, Hz. İsa‘nın sesini Batı’nın hükmetmek için duyması, Haç‘ın bile Kıpçaklardan ve Atilla tarafından Avrupa‘ya getirilişi anlatılır. Sünnet ve vaftizin, Tanrılık düşüncesinin putperest Avrupa’ya Türklerle girdiği, Salı günü geleneğiyle birlikte aktarılır. Ve eklenir; ‘Avrupa’yı Atilla ve O’nun soydaşları Hıristiyanlaştırmıştır.Manas – tır sözü, rahip kaftanı, kolokol denilen çan kulesi, altar denilen tapınak mihrabı, edem denilen kutsallık, noel ağacı olarak akçam hep Türk izleridir.

  • Hizip ve Hizipçiler Bölümünde; 1054‘te Doğu ve Batı Kiliselerinin ortaya

çıkışı ve aralarındaki mücadele anlatılır. III.Roma olarak Moskova‘nın devreye girme çabaları ve Rus Kilisesindeki Yunan etkileri açıklanır. Kadim Ortodoks dinine giren Kozaklara yapılan muamele ve kültürel asimilasyon ile bugünkü Ruslaşmış halleri beyan edilir.

  • Deşt-i Kıpçak Bilinmeyen Bir Devlet Mi? Bölümünde; Tiesenhausen‘in ilmi

şecaati arzedilir. Onun ‘Altınordu Tarihine Ait Bilgiler‘ kitabı övgüyle anlatılır. Fransız yazar Karamzin‘in ‘Rusya Devleti’nin Tarihi‘ kitabıyla da mukayesesi yapılır.

Tatar – Moğol ayrımı ayrıntılı ve detaylı bir şekilde incelenir. Cengiz‘in (Timuçin)

Türk/Kıpçak olduğu aktarılır. Rusya’nın sırlarla dolu tarihinin de aralanması gerektiği vurgulanır.

Moskal ile Moskova nüansı, Türk kökenli Rus soyadları aktarımıyla birlikte sunulur.

Bugünkü Rusya‘nın yarısının ‘Rus’ olarak yazılan Bozkır Türkleri olduğunu vurgulayan Yazar, diğer yarının yarısının da İslavlarla hiç ilgisi olmayan Fin – Ugor halkları olduğunu ifade eder.

  • Sonsöz Yerine kısmında ise ‘Biz Polovets Soyundanız‘ kitabına dikkat

çeken Yazar, ilmi çalışmalarını takip eden herkese ‘savbol‘, sağlıkla kal diyerek sözlerin noktalar.

 

 

 

Kaybolan Millet adlı kitap

Kaybolan Millet adlı kitap