20.5 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1081

Yunanistan’da Bild’in Dediği Oldu

Almanya’nın yüksek tirajlı  gazetesi Bild, geçtiğimiz Pazar günü sandığa giden Yunan halkını, yayınladığı açık bir mektupla uyardı.

Uyarının kısa özeti “Paranızı biz ödüyoruz, oy kullanırken aklınızı başınıza alın” ve “Artık seçimlerde hata yapmayın”dı. Bild, bu açık mektubu hem Yunanca hem de Almanca olarak yayınladı.

Bild, Yunanlılara seslenerek “Özgür olduğunuzu söylüyorsunuz. Her şey  elinizde(!).  Eğer bizim milyarlarımıza ihtiyacınız olmasaydı, o zaman sağdan olsun soldan olsun istediğiniz gibi seçerdiniz. İki yılı aşkın süredir, banka ATM’lerinden biz Almanların ve diğer AB ülkelerinin koyduğu paralar çıkıyor.” diye aba altından sert bir sopa gösterdi.

Bize hedef gösterdikleri Avrupa’nın, çağdaş ve ileri demokrasi örneği bu olsa gerek. Yarım asrı yakalamış ömrümde böyle bir küstahlık görmedim. Bu sebeple Yunanlıların düştüğü duruma üzüldüm.

Fakat Yunanlılarda, Bild’in verdiği mesajı anlamış olacak ki, AB’nin sessizce(!) desteklediği merkez sağdaki euro taraftarı Yeni Demokrasi Hareketi, aşırı solcu SYRIZA’yı geride bırakarak seçimi önde tamamladı ve böylece Avrupa rahat nefes aldı.

Ancak bu gelişmeler olurken Türkiye’nin Yunanistan’dan bir farkı var mı diye de düşünmeden edemedim. Acaba bizde ileride böyle küstahlıklara muhatap oluyor muyuz, bizimde seçmen irademize ipotek konulur mu diye kendi kendime sorular sordum.

Kanaatime göre Türkiye ile Yunanistan arasında pek bir fark yoktur. Türkiye’nin birçok açıdan artıları bulunsa bile Yunanistan ile karşılaştırıldığında inanılmaz büyük sorunları vardır.

Hıristiyan dünyanın küresel devleri; Bild’in açık mektubunda olduğu gibi, inanç ve akrabalık ilişkileri içinde oldukları Yunanistan’a karşı, böyle bir küstah tavrı sergileyebiliyorsa, Türkiye için neler yapabileceklerini tasavvur bile etmek istemiyorum. Hem de bunları çağdaş, özgürlükçü ve ileri bir demokrasi anlayışı içinde yapıyorlarsa(!)

Ben bir kahin değilim ama Türkiye’yi bölmeyi başaramaz ve sömürüyü günümüzde olduğu gibi sürdüremezlerse, bu güne kadar sağladıkları ekonomik desteğe nihayet verecek ve Türkiye’yi Yunanistan’ın durumuna düşüreceklerdir. Meksika’da toplanan G 20 zirvesinin başlıca konularından biri Avrupa’da yaşanan kriz ve yansımalarıdır. Bakalım bunun Türkiye’ye kısa vadede etkisi ne olacaktır.

O zaman hazır olun Bild’in Türkçe ve Almanca açık mektubuna…

Gerçi biz uyanık bir milletiz. Küresel sermayenin kontrolünde olan medyamız, 2002 genel seçimlerinden bu yana ekonomik krizden kurtuluşun ve ekonomik istikrarın sürmesinin, AKP iktidarından geçtiğini bas bas vurgulayarak bir yerde Bild’in Yunanistan seçimleri için yaptığını yapmıyor mu?

İstikrar sürsün, bir daha bir daha, durmak yok yola devam sloganlarının ve bunların medya tarafından işlenmesinin ve de AKP giderse ekonomi yoldan çıkar korkusunun pompalanmasının, Bild’in yaptığının üsturuplu bir şekilde ifadesi değilse, ne şekilde izah edebiliriz?

Her neyse görün işte; parayı veren düdüğü çalmak istiyor. Biraz ık mık ederseniz; gurur, onur, şeref, haysiyet vs. gibi hiçbir şey tanımıyorlar. Öyle Bild’in yaptığı gibi açık mektupla kurtarırsanız, yatıp kalkıp halinize şükredin. Çünkü biz 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nden sonraki günleri yaşadık.

Bunlar klasik tefeci gibi; borcunuzu ödeyemezseniz ya malını, ya canını ya da toprağını deyiveriyorlar. Eh bizde de çok şükür hepsi var! Bunlar akrabaları olan Yunan’a bunu yapıyorlar ya, gerisini koyverin gitsin…

Ancak Türk Milleti uyanıktır. Biz Bild’in açık mektubuna muhatap olmamak ve başımıza gelecek olanı bildiğimiz için, onların istediği gibi oy vererek hep AKP’yi tek başına iktidar yapıyoruz.

Ne akıllı milletiz değil mi? Komşumuz Yunan biraz bizden örnek alsa ve sandığa giderken küresel güçlerle, ABD ve Avrupa Birliği ile istikrar ve işbirliği sürsün dese ne olur? Elin mi kırılır be Yunanlı? İlla ki Alman’ın açık mektubu ile sana küstahlık etmesi mi gerek?  Bak Türkiye’ye, durmadan yola devam et…

 

Sevda Tepesi ve Yabancılara Mülk Satışı

Arap Kralı Abdullah Bin Abdülaziz’in 28 yıl önce satın aldığı İstanbul Boğaziçi’nin en mutena alanı “Sevda Tepesi” için imar izni çıktı.

Akşam Gazetesinde Sevda Tepesi’nin tarihçesini inceleyen Gürkan Hacır özetle şu bilgileri veriyor:

Bedrettin Dalan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıydı.

Suud kralının adamlarıyla o görüştü. Turgut Özal’ın talimatıyla İstanbul’un boğaza hâkim en güzel tepesi Araplara satılacaktı. Ancak buranın iki küçük engeli vardı.

Birincisi imara açık değildi. Yani ev işyeri vs. yapılamazdı.

İkincisi ise burası askeri nişangâh alanıydı. Yani askeri stratejik önemi olan ve boğaz güvenliğini sağlayan bir nişangâh yeriydi.

Ancak hepsi halledilebilirdi.

2006 yılında Abdullah Bin Abdülaziz buranın imara açılması için Tayyip Bey‘den ricacı oldu. Geçtiğimiz hafta imar izni çıktı.

Şimdi gelelim finale…

Akşam Gazetesi‘nde flaş haberi İsmail Küçükkaya patlattı. Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar imar izni eleştirilerini cevaplarken şöyle diyor.

‘Kral ailesi oraya otel yapmayacak. Ailesi için villa inşa edecek, belki 4 tane. Kendisi oturacak…

Adam 20 küsur yıl önce satın almış, yazıktır. İmarı da çok verilmedi.’

Sonra şu bilgiyi de ekledi.

‘Kral ailesi Türkiye’ye yardımcı oluyor. On milyar tutarında bir yardımı oldu.’

İsmail Küçükkaya üsteliyor. ‘Hibe mi?’

‘Evet. Ben öyle biliyorum.’

******

Bu haberde dikkati çeken iki husus var:

  • 1- “Arap Kralı bize niye 10 milyar hibe etti?” ve “bu paralar nereye gitti?” sorularının cevabı çok önemli olabilir.

Bu konuda Milliyet’ten Güngör Uras yazdığı “Suudi Kralın Hibe Ettiği 10 Milyar Dolar’ın İzi Yok” başlıklı yazısında “Bizim banka sistemimizde de, Merkez Bankası hesaplarında da böyle bir paranın izi yok” diyor.

Güngör Uras bu konuda “cevaplanması gereken 2 soruyu” soruyor:

a) Kimse kimseye bedava para vermez. Günümüzde bir kral bir ülkeye durup dururken hibe olarak para göndermez. Hele hele 10 milyar dolar hiç göndermez. Gönderir ise bunun karşılığı bir şey alacaktır. Suudi Kralı’na 10 milyar dolarlık hibe karşılığı vereceğimiz Sevda Tepesi “Yetmez Abi’cim!” (Daha başka neler var? Onları bilelim!)

b) Gelen 10 milyar dolar nerede? Daha başka paralar da gelecekmiş. Bu paralar ne için gönderiliyor? Gelen paralar ve gelecekler hangi hesaba yazılacak?

“Ödemeler bilançosundaki “Nereden geldiği belli olmayan döviz”ler var ya… “İşte onları Kral gönderiyor” denilecek. İyi de Kral kime gönderiyor. Her ay nereden geldiği belli olmayan 2 – 3 milyar dolar döviz kimlerin cebine giriyor? Bakan Bayraktar “Neyin ne olduğunu bize anlatır ise biz de rahatlarız…”

  • 2- Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın “Adam 20 küsur yıl önce satın almış, yazıktır” cümlesi içinde açığa çıkan zihniyet çok dikkat çekicidir.

“İstanbul’a ve İstanbulluya yazık olur” demesi gereken bir konuda, bir “Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın” önceliğine bakar mısınız?

Bakan, İstanbul’un bir daha geri getirilemeyecek bir kıymetinin, bütün İstanbulluların ve hatta bütün Türk vatandaşlarının hakkı olan bir değerin kaderini tayin ederken, sadece Suudi Kralının problemini çözmenin keyfi içinde konuşmuş.

*****

Bakan Erdoğan Bayraktar, Türkiye topraklarının yüzde 10’u kadar toprağı yabancılara satma imkânı veren kanunu savunurken de: ‘Uluslararası sermayenin çekilmesi için yabancıya mülk satışını serbest bırakan ülkeler öz güveni en yüksek ülkelerdir’ diyordu.

Ve “Türkiye bu ülkelere yani Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine yerli dizi oyuncularının oynadığı reklamlar ve tanıtım panelleriyle ‘Türkiye’de toprak ve konut alın’ kampanyası düzenliyor, bütün büyükelçiliklere yeni yasanın müjdesini haber veren davetler yolluyordu.”

Esasen belki de esas sebep, Türkiye çok yüksek cari açığını kapatmak zorunda ve yöneticilerimizin küresel finansörlere ülkenin varlıklarını ve rantını pazarlamaktan başka çıkış yolu bulamamış olmasıdır. Tıpkı çalışmadan harcayan müsrif mirasyedinin miras mallarını satması gibi varlıklarımız yabancılara satılmakta. Fabrikalarımız, bankalarımız, şirketlerimiz, limanlarımız, madenlerimiz gitti. Sıra toprağımıza geldi.

Türkiye, Afet Yasası’yla küresel finansa 500 milyar dolar, Yabancıya Toprak Satışı düzenlemesiyle bir iki yıl içinde 20 milyar dolarlık kârlı yatırım alanı açarak, dünya ikincisi cari açığını kapatmaya çalışıyor…

Bir yanda Kâbe’nin yanına gökdelenler diken, Ecyad Kalesi’ni 2002 yılında yıkarak yerine Fransızların işlettiği otelleri yapan Suudi Kralı‘nın ihtirası.

Ve diğer tarafta yap-satçı müteahhit anlayışı ile gerçekleştirilen (şehircilik açısından birer felaket olan) toplu konutlar politikasının “başarılı” mimarı Erdoğan Bayraktar’ın zihniyeti…

Bu iki zihniyet birleşti ya, “Sevda Tepesi” gitti gider…

Sadece Sevda Tepesi mi, ülke topraklarının yüzde 10’u ve diğer varlıklarımız da salam dilimi gibi parça parça gitmekte…

 

Bazen Bir Solukta Okunan Şiirler Daha Güzeldir

Ahmet Yaşar Tezulaş, gül bahçesi bahçıvanı, öğrenciler yetiştirmiş öğretmen… Şimdi emekli olmuş. İl il, ilçe ilçe, okul okul Türkiye’mizi gezdikten sonra, yazar olmamak, şair olmamak mümkün mü? Ahmet Yaşar Hocam Yazar-Şair. “BATIK DÜŞLER ÜLKESİ” adlı 2012 basımlı en taze şiirlerinin yer aldığı kitabını imzalayıp muhabbetle verdi bana… Henüz daha ilk tanışmamızda doğan bu muhabbetin nedeni, sıcaklığı, gölgesiz içtenliğinin kaynağı belki de Korkuteli’nden, Elmalı’dan, Torosların bozkırı Sımandır, Beğiş, Avdan gibi köylerden bahsedişidir. Çünkü Elmalı Lisesi’nde öğretmenlik yaptığı yıllarda o yollardan çok gelip geçmiş. Ben Avdanlıyım deyince gözleri bir başka parladı.

Kitabını, “Batık Düşler Ülkesi”ni eve getirip sayfaları açtım. “Kimlerin düşleridir bunlar Hocam? Neden Batmışlar?”. Elbette içindeki şiirler cevaplayacaktı. Anlayabilene, belki de… Kitapta uzun, kısa, imge zengini 49 şiir vardı. Bir solukta okumak için başlıyorum. Ah Hocam zaman az, kitap çok, aslında şiirleri ağır ağır sindire sindire okumalı, hatta yan yatıp geviş bile getirmeli, ama olmuyor, insanız. Küreselleştik, Çin’de gül satan kızın kırılan sepeti, New York Müzesi’nden çalışan Dürer resmi, Çeçenistan’da her vurulan mücahidin yası anında bana da dokunuyor. Zaman yetmiyor işte.

“Şimdi kanadı kırık kuşsun// Özlemin cehenneminde// Ağlama sen// Kan dolmasın yüreğine” diyorsun ya! Benim anlattıklarım nasıl da oturuyor: “anılar iskelesinde bir gemiyim” dizene “bir sevdanın cehenneminde yanan” beni de ekliyorum.

“Kanadım kırmızı gül misali // (sy4) ve “göğe ağmak”, “acılara yaslanmak” bu imge zenginliği sebilinden, vatan şehitlerine de şiir armağan etmiş Ahmet Hocam. Belki de öğrencilerinden şehit düşen olmuştur. Her şehitte anne babalar kadar öğretmenlerinin de canı yandı, bu ülkede bu kalleş terörden “Hakkari dağlarında postalları kaldı”, “Solgun güller gibi düştüler yere” diye dökülmüş Ahmet Beyin hüzünlü duygular yüreğinden.

“Vurgun yiyen anılar” var ve sonra “aklı isyanlarda” çünkü “ovalar zehirlenmiş, ağu kusar ömrümüz” diyor, çevre kirlenmesine kalemiyle savaş açıyor. “gölgemizin altında kaldık” benzeri bir imge gücüne hangi şair ulaşmıştır bilemem, belki birileri eşdeğer bulur. Ama ben hep gıpta edeceğim.

“Sonsuz hüzünler dokudu gözlerin” Aşk şiirlerinin en güzel dizesi, imgesi üç şiiri daha öyle okuyorum. Ahmet Bey’e “Hüzün Şairi” mi, yoksa “Aşk Şairi” mi desek daha yakışır kestiremiyorum. “Koynunda muska gibi taşırsın hüznü” dizesini görünce, hüzün ağır basıyor. “Bir nehirde yüzer gözyaşların”, “sanki hüzün çiçekleriydik savrulduk” 34’üncü şiirde, Yılların “bir at yarışı hızıyla geçmesi” ancak şairlerin kurabileceği, bir imgedir. Çoğu “dörtnala koşmak” deriz ama Ahmet Bey artık bu ifade beylik oldu diye kullanmamış. Ustalığını sergilemiş. Diğer on dört şiir de aynı tatta ve renkteydi. Tebrikler Başarılar.

Özgürlükler Ülkesi

0

“Özgürlüklerin en geniş anlamda yaşandığı bir Türkiye’de yaşamak istiyorum.” Diyor, deniyor.
Demokrasi, Hürriyet, Serbestlik; elbette güzel ve hoş şeyler. Fakat ne hikmetse, bu çok değerli nimetten, dün Komünistler; en geniş mânâda yararlanıp, Türkiye’yi uçurumun kenarına kadar getirdiler. “12 Eylül”e çanak tuttular. Ülkenin gidişatını, tehlikeli ve vahim bir mecraya soktular. Hukuken, önlenemez bir duruma getirdiler Türkiye’yi. Asker; ister istemez, devreye girdi. İşe karışmak zorunda kaldı. “12 Eylül” oldu.

X

Bugün de Demokrasi, Hürriyet, Serbestlik; güzel, bulunmaz bir nimet. Fakat yine, bu şirin ortamdan en ziyade, en çok ve sınırlarını da zorlayarak; Bölücüler, Yıkıcılar, Irkçılar, Kavim ve Kabîle peşinde koşmak isteyenler istifade ediyor.

 

Milletin gözünün içine baka baka.
Hemen her bir şeye diyerekten tu kaka.

Devleti ayakta tutan temel direkleri sarsıyor. Şaşırtıcı bir cür’et, hıyanet ve ihanetle; Türkiye’nin altını oydukça oyuyor. Kahraman Mehmetçiğin, Şerefli Türk Polisi’nin kanına bir   türlü doymuyor.

Ankara’nın ortasında, İstanbul’un bağrında bâzı Başkanlık dairelerinde, yurda ihanetin planları konuşuluyor! Türkiye’nin aleyhinde kararlar alınıyor, onlarla işbirliğine gidiliyor! Kısaca Türkiye’nin başına nice çoraplar örülüyor!  Türkiye’yi bölmenin iştah kabartan homurtuları etrafta yankı buluyor!

Türkiye içinde ve dışında hainler cirit atıyor da, kılımız bile kıpırdamıyor! Başımızı dönüp bakmıyor! Kim var orada diye sormuyor! Ayyuka çıkan patırdılar karşısında sesimiz soluğumuz çıkmıyor!

Sanki ölü toprağı serpilmiş üstümüze!

Bir türlü gelmiyoruz, gelemiyoruz kendimize!

Aslında, olanı biteni görmüyor, duymuyor, bilmiyor değiliz. Fakat değil mi ki, Demokrasi var Türkiye’de! Değil mi ki, Hürriyet var Anadolu’da! Değil mi ki, düşmüşüz yoluna AB’nin! Öyleyse ne gam? Elbette bunlar olacak! Çünkü bunlar Demokrasi’nin cilveleri! Çünkü bunlar Demokrasi’nin gereği! Yıkan yıkar! Yakan yakar! Bölen böler!

Karışmak olmaz böyle şeylere zinhar!
Çünkü serde güya AB’ye girmek var!

X

Nasılsa, bütün dünya olacak o gün, mutlaka bir
Nasılsa, sınır diye bir şey kalmayacak, ya sabır

Nasılsa küreselleşme, globalleşme denen sihirli nesne
Yetişecek isteyenlerin imdadına, Hızır denen kimesne

Demokrasi varsa, elbette isteyen her Başkan,
Edecek Ankara’yı gerekdikçe by pass!

2259

Devlet Başkanı gibi ağırlanacak AB’de;
Olsa da üstünde, hainlik denen kir pas

Değil mi ki, Demokrasi var ülkede
Hazımlı ol birader, birazcık sen de

Değil mi ki, Hürriyet var Türkiye’de
Her şeyi görmeyiver canım, her yerde

Değil mi ki, tam bir serbestlik var, Türkiye’de artık
Her önüne gelen çalamaz kapıyı, öyle tık tık

Taşları bağlamışlar, itleri salmışlar ortaya
Kaldıysa şayet Türk; o da takılsın diye oltaya

Türkiye’ye ve Türk’e sövmek serbest istediğin kadar
Yeter ki, Ermenisi Rumu olmasın bizden hiç muztar

Sen çalıp, sen oynayacaksın, tarihi ederek ters yüz!
Sizi gidi edebsizler, sizi gidi olanlar yüzsüz!

“İmparatorluğun Son Döneminde Osmanlı Ermenileri”
Adlı konferans için, oldular hepsi, tam birer emir eri!

Yüklendiler olanca kinleriyle, bu masum millete
Kucağımızda beslemişiz bunları, bakın ibrete

X

Ne hazin ki, Türkiye’de, kimi özel üniversite öğretim üyeleri, milletin gözü önünde, Türk Milleti’ni kaatil, barbar gösterecek sempozyum düzenleyebiliyor! Resmiyetten de destek alabiliyor! İnsan inanamıyor!

“Acaba diyor, burası Türkiye mi?”

” Ya bunlar, Türk Üniversiteleri mi?”

” Ya bu öğretim üyeleri, gerçekten bu milletin mi mensupları?”

X

Zihne, yığın yığın sorular, hücum ediyor bir anda
Bunlar nasıl ilim adamı, hepsi de şüphe ve zanda?

X

Prof. Dr. Nur Serter: “İlk defa davetlilerin de seçildiği bir konferans duyuyorum!” diyerek hayretini dile getiriyor. Başka nasıl olacaktı ki: Çünkü “Bu sempozyum, Türk Milleti’ni (peşînen) ‘suçlu’ gösteren bir sempozyumdur.” (Arslan Tekin, Yeniçağ, 25. IX. 2005)

X

Velhasıl:

Olsun diye Türkiye, özgürlükler ülkesi

Yapması mı gerek, kendine düşman, herkesi?

2260 – 2261

 

 

 

 

“Bayrak” Şiirine Sansür, “Bayrak Şairi”ne Saygısızlık

0

 

Mehmet Akif Ersoy’un “İstiklal Marşı” millî marşımız, Necip Fazıl Kısakürek’in “Sakarya Türküsü” millî             isyanımız, Dilaver Cebeci’nin “Türkiyem” parçası millî türkümüz ve Arif Nihat Asya’nın “Bayrak” şiiri millî şiirimizdir. Nazım Hikmet’in  “Kuvayı Milliye Destanı”, İstiklâl Harbimizin tamamlanmış tek destanıdır.

Arif Nihat Asya, şiirlerinde ve nesirlerinde Türklük ve İslâmiyetin imtizacını en iyi sağlayan, ölçüleri ve inancı sağlam bir  dava adamıdır. Milletimize malolan ve “Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın” nakaratı ile biten ve Yıldırım Gürses’in bestelediği “Fetih Marşı” şiirinin şairi odur. “Duâ” şiirinde “Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız /Ve vatansız bırakma Allahım !/ Müslümanlıkla yoğrulan yurdu /Müslümansız bırakma Allahım” diye yüce Yaratıcıya yalvaran,  “Vatan” şiirinde “Ezanımdan alışıp tekbîre / Buldunuz mutluluğu imânımla…/Vatan ettim sizi ey topraklar / Beş vakit damgalayıp alnımla.” diyerek vatanın kudsîyetini veciz biçimde ortaya koyan Arif Nihat Asya’dır. Asya, Anadolu coğrafyasında Türk-İslâm hamuruyla yoğrulan bu asil milletin “halis şiir”i yakalayan millî bir şairidir.

“Yoksa şu yaprakta Yavuz / Yoksa şu sayfada Oğuz/ Biz de yoğuz, biz de yoğuz” diyerek Ortaasya’da başlayıp Selçuklu-Osmanlı çizgisinden devam ederek Mustafa Kemal’e uzanan Türk tarihini bütünlük içinde ele alan Asya’nın, Türk milletini damardan yakalayan şiiri, “Bayrak” şiiridir. “Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü, / Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü. / Işık ışık dalga dalga bayrağım, / Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.” mısralarıyla başlayan ve yazıldığı tarihten bugüne yüzbinlerce insanımızın zevkle ezberlediği bu şiir, şairine de “Bayrak Şairi” ünvanını kazandırmıştır.

Bu yazıyı okuyanların çoğu, Arif Nihat Asya’yı bu anlattıklarımdan daha çok tanıyor. Peki ben bu malûmun ilâmını niye yapıyorum? Millete ders vermek mi istiyorum? Hayır,  ben yapılan büyük bir yanlışa, büyük bir ayıba dikkat çekmek istiyorum. Saygı Öztürk, Sözcü gazetesinin 04.06.2012 tarihli nüshasındaki “Bayrak Şiirine 72 Yıl Sonra AKP Sansürü” başlıklı yazısında da açıkladı. Milli Eğitim Bakanlığı, Türk Edebiyatı kitaplarına bazı şairlerin birkaç şiirini daha ilave ederken, Asya’nın milletimizle ve al bayrağımızla bütünleşmiş bu şiirinden şu bölümü çıkarttırıyor: “Sana benim gözümle bakmayanın / Mezarını kazacağım. / Seni selâmlamadan uçan kuşun / Yuvasını bozacağım. “.

Bu edebî katliamın sebebi neymiş? Bir milletvekilinin soru önergesine verdiği cevapta Bakan Dinçer diyor ki: “Talim ve Terbiye Kurulu’nun ders kitapları ile ilgili kararında (seçilen metinler öğrencileri iyiye, güzele, doğruya yöneltmeli, iyi alışkanlıklar kazandırmalıdır) hükmü gereğince ve öğrencilerin bu mısraları yanlış anlayabilecekleri düşüncesiyle  bu çıkarmayı yaptık”.

Sayın Bakan,  dört işlem yapmıyoruz, bir edebî eserin katlinden söz ediyoruz. Bu her şeyden önce millî şairimiz Arif Nihat Asya’nın manevî hâtırasına bir saygısızlıktır. Sonra milletimize bir saygısızlıktır. Ayrıca İstiklâl Marşı gibi millete malolmuş bir şiiri bu şekilde sansürleyemezsiniz. Haydi siz bir İşletmecisiniz, edebî metinleri yorumlamakta sıkıntı çekebilirsiniz. Fakat Talim ve Terbiye Kurulu’nun Türkçe-Edebiyat Uzmanları yok mu? Onlar da mı bu şiirin ruhunu kavrayıp bu mısraları parça bütünlüğü içinde yorumlayamıyorlar mı? Yoksa yorumluyorlar da, cesaret edip büyüklerimize söyleyemiyorlar mı?

Bayrak, bağımsızlığımızın ve millî varlığımızın sembolüdür. Basit bir bez parçası değildir. Dalga geçmeye, alay edilmeye, hakarete uğramaya, ayaklar altına alınmaya, yırtılmaya hiç gelmez. Eğer bunlara göz yumarsak, bizim devletimizden, bağımsızlığımızdan, Türklüğümüzden söz etmek mümkün olmaz. Bunun için, gerekirse bayrak için ölünür.

Edebî eserler, diğer düz yazılardan farklıdır, edebî bir dil, üslup ve san’atlar kullanılır. Şiirin çıkarılan bölümünde, okuyanda kuvvetli bir iz bırakmak için “mübalağa”, “teşbih” ve “mecaz” san’atları yapılmıştır.  Burada bayrağımıza, daha doğrusu, bağımsızlığımıza, vatanımıza kastedenler olursa tepkimizin ne kadar büyük olacağı anlatılmaya çalışılmıştır.

Burada gocunulacak hiçbir şey yoktur. Yunanlı, İstanbul ve İzmir’i de içine alan ülkemizin Batı bölgelerini almayı hedefleyen “megalo idea”sını, İsrailli,  Fırat ve Dicle arasındaki bazı Güney illerimizi hedef alan “arz-ı mev’ud” idealini, Kuzey Irak peşmerge lideri,  yakasındaki rozette yer alan Güneydoğu illerimizi de içine alan dört parçalı “Büyük Kürdistan” idealini, Ermenistan,  bayrağında Ararat (Ağrı) dağını simge yaparak Ağrı’ya kadar olan Doğu illerimizi topraklarına katma idealini gençlerine aşılarken, bayrağımıza ve onun ifade ettiği ulvî mânaya sahip çıkma şuurunu aşılamayı amaçlayan mısraların çıkarılması, ne kadar büyük bir şuursuzluk değil mi?

Fakat, yine de fazla yadırgamamak lâzım. Türklüğü alt kimliklerden biri kabul eden, neredeyse Türkçeyi bile seçmeli dillerden biri haline getirmek isteyen, “Andımız”dan, “Gençliğe Hitabe”den rahatsız olan bir zihniyetten daha fazlası beklenmez. Sözlerimizi “Bayrak” şiirinin gayrımillî düşüncelileri en çok rahatsız eden sonuç bölümündeki mısralarla bitirelim:

Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı,

Barışın güvercini, savaşın kartalı…

Yüksek yerlerde açan çiçeğim;

Senin altında doğdum,

Senin dibinde öleceğim…

Tarihim, şerefim,  şiirim, her şeyim;

Yeryüzünde yer beğen

Nereye dikilmek istersen

Söyle seni oraya dikeyim.

 

“Bayrak şairimiz” bizi affet,  senin hâtıranı koruyamadık, inşallah bayrağımızı koruyabiliriz.

 

 

Moskova Büyükelçisinden Türk vatandaşları da şikayetçi

 

Tataristan ve Rusya’da yaptığımız araştırma ve belgesel çekimlerimizin yankısı sürüyor. Bir çok okurdan ve izleyiciden dolaylı ve direk mesajlar alıyoruz. Bugüne kadar Türkiye kamuoyu gündemine gelmeyen İdil-Bulgar Türklerinin İslamiyeti kabulüyle ilgili törenler ve anma toplantıları ile ilgili araştırma yazımızda Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Aydın Sezgin’in törenlere katılmamasını eleştirmiş ve vatandaşların şikayetine yer vermiştik. Ayrıca konuyu Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği, Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı’na da bildirmiştik.

BÜYÜKELÇİLİK’DEN CEVAP BEKLİYORUZ

Büyükelçiliğe gönderdiğimiz yazıda büyükelçinin neden toplantılara katılmadığını, bilgi edinme Yasası çerçevesinde öğrenmek isteğimiz bugüne kadar cevaplanmadı. Biz büyükelçilikten cevap beklerken, Rusya’da yazımızı okuyan Türklerden mesajlar gelmeye başladı. Moskova’da önemli işler yapan bir grup Türk İşadamı büyükelçi Aydın Sezgin’den şikayetçi olduklarını net bir şekilde ortaya koyan mesajlar gönderdiler. Gönderilen mesajlarda özetle şu görüşlere yer veriliyor.

TÜRK İŞADAMLARI ŞİKAYETÇİ

“….Yazınızı okuduk, yerinde ve önemli bir konuya parmak basmışsınız. Büyükelçi Aydın Sezgin’den Moskova’da yaşayan Türkler olarak biz de şikayetçiyiz. Bugün Rusya’da 60 bine yakın Türk yaşıyor. Geçtiğimiz aylarda Türk İşadamları Derneği’nin seçimleri yapıldı. Büyükelçi buradan birlik beraberliği sağlama yerine adeta taraf olarak seçimlere müdahil oldu ve Türk vatandaşları arasında ayrımcılık yaptı. Bu yüzden bir çok Türk İşadamı olarak Büyükelçi’nin tutumu bizi üzdü. Bu yüzden büyükelçilikle köprüleri attık. Dışişleri Bakanı sayın Ahmet Davutoğlu bir müfettiş göndererek bölgede inceleme yaptırtabilir. İşadamlarıyla yapılan görüşmelerde çok daha başka konular gündeme gelecektir. Biz Türkiye devleti vatandaşları olarak büyükelçinin ayrımcı tutumunu tasvip etmiyor ve protesto ediyoruz. Bu konuda devlet gerekeni yapmalıdır.

BÜYÜKELÇİNİN NAZIM HİKMET SEVGİSİ

Rusya’dan gelen bir başka mesajda ise büyükelçi’nin Nazım Hikmet sevgisiyle ilgili önemli bilgilere yer verildi. “Tarihte ilk Müslüman Türk Devleti olan İdil-Bulgar Türklerinin İslamiyeti kabulünün 1090. yıl dönümü törenlerine Türkiye Devleti üst düzeyde temsilci gönderirken, Büyükelçi’nin bu törenlere katılmaması Türk kültür tarihine karşı bir vefasızlıktır” diyen okuyucumuz, Büyükelçi Aydın Sezgin’in Nazım Hikmet’in ölüm yıldönümüne gösterdiği ilgiye işaret edip, “İdil Bulgar Türklerine gösterilmeyen ilgi her nedense büyükelçi tarafından Nazım Hikmet’e gösterilmiştir” denerek özetle aşağıda ki şu mesajı yayınlamak üzere bizlere ilettiler. Mesaj çok uzun olduğu için özetleyerek yayınlıyoruz…

“…Devri Alem belgesel TV programlarını büyük beğeni ile izliyoruz. İdil-Bulgar Türklerinin anma toplantısında belgesel çekmeniz çok önemli. Büyükelçi Aydın Sezgin’in törenlere ilgisiz kalması ile ilgili yazılarınız çok önemli. Kamuoyu adına önemli hizmet yaptığınıza inanıyoruz. Büyükelçi Aydın Sezgin İdil-Bulgar Türklerine göstermediği ilgiyi Nazım Hikmet’e göstermekte, büyükelçilik rezidansında Nazım Hikmet için anma törenleri düzenlemekte. Keşke sayın Büyükelçi, Nazım Hikmet’e gösterdiği ilgiyi İdil-Bulgar Türklerine de gösterseydi. Biz de bu konunun Rusya’dan takipçisi olacağız. Olayın peşini bırakmayarak Türkiye Devleti nezdinde her türlü girişimi yapacağız. İsterseniz sizlere bazı linkler veriyoruz, burada büyükelçi Sezgin’in Nazım Hikmet ile ilgili yaptığı konuşmaları, ayrıca haber bültenlerinde ki görüntüleri izlediğinizde şikayetimizde ne kadar haklı olduğumuzu göreceksiniz. Sizler aracılığıyla konuyu Türkiye kamuoyuna duyurmak istedik. Haber linklerini mutlaka tıklayın.”

BÜYÜKELÇİ NAZIM HİKMET İÇİN NE DEDİ?

Türkiye´nin Moskova Büyükelçisi Aydın Sezgin, Nazım Hikmet’i 49. ölüm yıl dönümünde mezarı başında yaptığı konuşmada Nazım Hikmet´i onur ve hüznün iç içe geçtiği duygularla ve saygıyla andıklarını söyledi. Sezgin, şöyle konuştu:

“Önümüzdeki yıl yapılacak konuşmalarda yarım asırdan söz edeceğiz. Nazım´ın uğradığı haksızlıklar, cezaevlerinde çektikleri, yaşadığı mutsuzluklar, aşkları, insani sevgisi, Türk halkına tutkusu, yurtseverliği, özlemleri, barış ve kardeşliğe olan inancı ayrıntıları ile biliniyor. Yakın tarihimiz ona hak etmediği kederli bir kader yaşattı ve o ülkesine hasret içinde öldü. Nazım Hikmet olgusunun bir erdemi de ona yaşatılanların bizleri dünü ve bugünü kendimizi ve dünyadaki her noktayı sorgulamaya zorlamasıdır. O artık kendi ağırlığı ile kurşun gibi ağırlığı ile görkemli bir simgedir. Onu minnet ve şükranla anıyor, önünde saygıyla eğiliyorum. Ruhu şad olsun.”dedi.

BÜYÜKELÇİ’NİN KATILMMADIĞI İDİL BULGAR TÜRKLERİNİN MUHTEŞEM ANMA TOPLANTISI

Türkiye Devleti’nin üst düzeyde temsil edildiği İdil Bulgar Türklerinin İslamiyeti kabulüyle ilgili 1090. yıl anma toplantılarına büyükelçi Sezgin ilgi göstermese de biz Devri Alem belgesel tv program ekibi olarak İdil boylarında ve tarihi başkent Bulgar şehrinde belgesel çekimleri yaptık. Bir çok TV kanalında önümüzdeki aylarda yayınlanacak belgeselle ilgili araştırma ve senaryo metni www.belgeselyayincilik.com sitesinde “Tataristan’da Devri Alem” bölümünden okuyabilirsiniz.

Büyükelçi Sezgin’in Nazım Hikmet’i anma haberini aşağıdaki linklerden okuyabilirsiniz:

http://www.haber7.com/yasam/haber/886804-nazim-hikmet-moskovada-turkulerle-anildi

http://www.turkcemag.com/turkiye/nazim-hikmet-anildi

http://www.dailymotion.com/video/xrave8_nazym-hikmet-olumunun-49-yylynda-anyldy-03-haziran-2012_news

 

 

 

‘Milletimize hizmet edecek insanların, milletimizin değerleriyle barışık olması gerekir.’

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. MAHMUT ARSLAN ile sosyoloji ilmi, işlevleri ve insan-toplum ilişkileri üzerine konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Sosyoloji ilminin ilgilendiği konular hakkında bilgi verir misiniz?

Prof. Dr. Mahmut Arslan: Sosyoloji ilmi çağımızın ansiklopedik ilimlerinden biridir. Sosyolojinin insanın olduğu, insan ilişkilerinin doğduğu her yerde vardır. 
Çetinoğlu: Şöyle diyebilir miyiz? ‘İnsanı ilgilendiren her konu sosyoloji ilmini de ilgilendirir.’ 
Arslan: Aynen öyle. Batılıların ‘humaniter’ dedikleri insanî ilimlerin hemen hemen tamamını içine alan ansiklopedik bir sahası var. Fakat bunu derli toplu hale getirmek için mesela sosyoloji bir takım sosyal ilimlerle köprü alanlar oluşturmuş. Hukukla Hukuk Sosyolojisi, iktisatla İktisat Sosyolojisi, sanatla Sanat Sosyolojisi, edebiyatla Edebiyat Sosyolojisi… Böyle disiplinler arası birtakım araştırmalara soyunmuş. Sosyoloji aslında bu ilimlerle olan o sınır noktalarındaki karanlık alanı da araştırmak istiyor. Çünkü bir sosyal ilimden öbürüne geçtiğiniz zaman arada birtakım net olmayan, karanlık noktalar kalıyor. Sınır problemleri. Sosyolojinin büyük çeşitlerini bu sosyal bilimlerin sınırlarında yapıyor bugün. Aslında iktisat biliniyor. Sosyoloji de metot olarak iyi kötü biliniyor. Fakat mesela bir sosyal psikoloji yani sosyolojiyle psikoloji arasındaki o karanlık alan o sınır problemleri ve en büyük üretkenlik, en orijinal buluşlar bu noktalarda yapılıyor. O yüzdendir ki bu disiplinler arasındaki çalışmalar sosyolojide şimdi son derece yaygın bulunuyor. Aile konusu… Aile Sosyolojisi yarı hukuk yarı sosyoloji ve böyle disiplinler arası çalışmaya doğru insanlar arası ilişkiler giriyor. Grup araştırmaları bir taraftan yapılıyor. Ayrıca Etnik Sosyoloji var, Din Sosyolojisi var. Din Sosyolojisi doğrudan doğruya dinler tarihindeki veya günümüzdeki dinlerin gerisindeki sosyal ilişkileri, refleksleri araştırıyor. Sosyoloji ilmi, dinlere karşı tarafsızdır. Sempatiyle de antipatiyle de yaklaşmıyor. Onları ilmî ve tarafsız bir yaklaşımla araştırıyor. Eğer sosyologlar belirli bir inanca belirli bir dine, mezhebe karşı bir zaafı varsa veya kendisi o dinin, o mezhebin müntesibi ise mümkün olduğu kadar arınmaya, soyunmaya çalışıyor. Eğer sosyolog bundan ne kadar arınıp sıyrılırsa, o kadar objektif bilgiler ortaya çıkıyor. Bir sosyologun gözünde kertenkeleye inanan ilkel bir kabilenin diniyle bir semavî din arasında bir fark yoktur. Çünkü ilim tarafsız olmayı gerektiriyor.
Çetinoğlu: Batılı toplum mühendisleri, Türk insanını ve toplumunu dönüştürecek projeler düzenleyip uygulamaya koyuyorlar. Türk milleti olarak bizim, biz kalarak gelişmemizi sağlayacak projeler hazırlanması, hangi bilim dalı uzmanlarının görev alanındadır?
Arslan: Elbette bu büyük ölçüde sosyolojinin alanına giriyor. Yer yer Hukuk Sosyolojisi’nin, yer yer Din Sosyolojisi’nin, yer yer Sosyal Psikolojinin alanına giriyor. Yani bir de diğer sosyal bilimlerle teşriki mesai yapmamız lazım. Sosyal hâdiseler bir bütündür. Veya çok yüzlü prizmaya benzer. Bir yönü iktisadîdir. Bir yönü dinîdir. Bir yönü sanatla ilgilidir, edebiyatla ilgilidir. Sosyal hâdise ortaya çıktığı zaman efendim hukuk hâdisesi, iktisat hâdisesi, din hâdisesi şeklinde oluşmaz. İç içe girmiş ve bütündür. 
Peki biz neden sosyal realiteyi kompartımanlara ayırıyoruz? Analitik olalım diye. Yani anlayalım diye. Önce unsurlarını bir ayıralım sonra onları bütünleştiririz. Ama realitede sosyal hâdise bütün bu prizmalar şeklinde iç içe ortaya çıkıyor. Biz sun’i olarak onları bir takım kompartımanlara ayırıyoruz. Ayrıca realiteyi bir bakıma parçalıyoruz. Yoksa olay tek bir olaydır. 
Çetinoğlu: Cevabınızın başlangıcında; ‘Bu dönüştürme ameliyesinin önüne geçecek metotları sosyologlar geliştirecek.’ Dediniz. Türkiye’de bu görev gerektiği şekilde ifa edilebiliyor mu?
Arslan: Edilemiyor. 
Çetinoğlu: Neden edilemiyor? 
Arslan: Türkiye’deki üniversitelerde 50’ye yakın sosyoloji bölümü var. Veya sosyal bilimlerle ilgili bir akademik kitle var. Şimdi burada bazı sosyologlarımız ki çoğunluktadır…. Mesela Amerikan sosyolojisinin veya Avrupa sosyolojisinin veya Avrupa’nın, Amerika’nın sosyal yapısından hareketle onun izdüşümlerini ülkemizde arıyoruz. Halbuki bu konuyu sosyolojinin sadece bir araştırma metodu olduğunu, bir metodoloji olduğunu, malzemesinin Amerikan realitesi, İngiliz, Fransız, Alman realitesi olabileceği gibi Anadolu realitesi de olabileceğini yani sosyal hadisenin Amerika’da mesela Amerikan üniversitelerinde; en büyük, en önemli tezler zenci-beyaz ilişkileriyle ilgili. Bizim realitemizde böyle bir mesele yok. Şimdi bu malzemeyi alıp Türkiye’ye uyguladığınız zaman hiçbir şey elde edemezsiniz. Çünkü o sosyolojinin malzemesidir. Yani bu metotla malzemeyi birbirinden ayırmak lazım. Sosyologlarımızın çoğu ayıramıyor. Mesela ben Boğaziçi Üniversitesi’ne gidip gelip oradaki sosyal bilimler mensuplarıyla konuştuğum zaman hayretle görüyorum ki kendi insanımızı, kendi kültürümüzü bilmiyorlar. Kendi kültürümüzden kopuk duruyorlar. 
Çetinoğlu: Bunu nasıl ve nereden anlıyorsunuz? 
Arslan: Koydukları seçmeli dersler var. Bir hoca var… Bütün yıl Fransız feodalitesini anlatıyor. Halbuki Fransa’daki feodaliteyle ilgili Fransız üniversitelerindeki kitaplıklarında binlerce yayın var. Türkiye’de Fransız feodalitesine yeni bir katkıda bulunulması mümkün değil. Türk insanına ne verecek? Ne verecek bu Fransız feodalitesi? 
Belki Anadolu’daki diyelim ki işte ayanlık, eşraflık efendim mütegallibe… Bu Anadolu’ya has terminolojinin gerisindeki realiteyi araştırmak gerekir. O zaman karşıda Türkiye’nin ekonomik ve sosyal tarihi çıkıyor. Bundan habersiz olanlar, Fransız sosyolojisinde feodalite çok geniş olarak inceliyorlar. Türkiye ile ilgili olarak; ‘Ortaçağ boyunca Anadolu’da devam etmiş birtakım feodal kalıntılar var.’ Denilip geçiliyor. Burada muhtevayla sosyolojinin metodu arasında birtakım durumlar var. Deniliyor ki Fransa’da olup biten Türkiye’ye de uygulanır, Çin’e de uygulanır. Dünyanın her yerine uygulanır. Sosyoloji evrenseldir demeye getiriyorlar. Zaten bizim bölümümüz gibi yerli sosyolojiyi yapanlarla biraz Amerika’dan esinlenip, Avrupa’dan esinlenip sosyoloji yapan kürsüler de birbirlerinden ayrılıyorlar. Onlarla bir araya geldiğimizde, anlaşamıyoruz. 
Çetinoğlu: Bu görevin yeteri ölçüde yerine getirilememiş olmasının sebebi seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticilerimizin sosyologlardan yararlanmamış olmalarının etkisi var mıdır? 
Arslan: Seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticilerin… Mesela tâyin edilmiş valinin, seçimle işbaşına gelmiş belediye başkanının sosyolog danışmanları olsa sosyologların görevi biraz daha uygulama imkânı bulunabilir miydi? Diye düşünüyorum. Bir siyasî partinin üst düzey yöneticisi, bizim meslektaşımız bir sosyologu kendisine danışman yaptı. O da birtakım anayasa projeleri hazırlıyor, araştırmalar yapıyor, sondajlar yapıyor, nabız yoklamaları yapıyor ve danışmanlık yapıyor bir sosyolog olarak. Şimdi bu sosyologun veya diğer partilerden… Milletin değerleriyle barışık olması lazım. 
Çetinoğlu: ‘Barışık olması lazım.’ Dediniz. Bu çok önemli bir tespit… 
Arslan: Barışıksa faydalı olabiliyor. Oluyor. Barışık değilse, milletin değerleriyle barışık bir sosyolog seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticilere danışmanlık yaparsa sosyologların görevi de ifa edilmiş olur neticesine varıyoruz. 
Çetinoğlu: Çok güzel.
İzninizle başka bir konuya geçmek istiyorum: Sosyoloji ilminin; toplum olaylarının nasıl oluşup geliştiğini yorumlamak dışında, olayların yönlendirilmesi ve problemlerin çözümü konusunda işlevi var mı?
Yâni sadece feodal yapı nedir? Târif edip bırakıyor mu? Yoksa sosyoloji ilmi bu feodal yapının Türkiye’nin hâlihazır durumuna ve geçmiş durumuna olumlu olumsuz etkileri ve olumsuz etkilerin ortadan kaldırılması için çözümler getiriyor mu? 
Arslan: Sosyoloji ilmini politikadan ayıran konu bu. Sosyolog sadece realitenin fotoğrafını çeker. O fotoğraf neyse odur. Bunu ancak aksiyon adamı, devlet adamı, politikacı alır ve kullanır. Ama o fotoğrafı da yorumlayacak tabi. Sosyolog yorum da yapar. Yani yorum yapma işlevi var. O yorumu politikacının benimsemiş olması lazım. Eğer sosyolog siyasete atılır, politik bir tercih yaparsa bunu Max Weber söylüyor: ‘Sistematik ve ilmî anlamda sosyologluğun dışına düşer.’ Yani sosyolog alternatif de gösterebilir. Bunu tercih etmek ve uygulamak politikacının işidir. Eğer sosyolog politikaya soyunursa ilim adamı olmaktan çıkar. Zaten bir tercih yapmıştır. Bu şuna benzer. Mesela, İktisadî Doktrinler Tarihi veya Siyasî Doktrinler Tarihi. Hocanın bir tercihi varsa sosyalizm, kapitalizm, liberalizm neyse, eğer bu hoca İktisadî Doktrinler veya Siyasî Doktrinler Tarihi’ni üniversite kürsüsünden anlatırken hocanın liberal, hocanın kapitalist, hocanın sosyalist olduğu anlaşılırsa o hoca tarafsız bir hoca değildir. Dersi de ilmî olmaktan öte bir propagandadır. Kürsüsünü âlet etmektedir. Profesörün kendi tercihi olacak tabi. Onun tercihi var mutlaka. Sandık başında belli olur. Fakat onu kürsüsüne, dersine mümkün olduğu kadar yansıtmaması gerekir. Biraz önce dinler tarihi için söyledim. Hocanın dini, mezhebi, inancı kendisinedir. Tercih yaptığı andan itibaren onun dışındaki inançlar, onun dışındaki düşünceler, onun dışındaki doktrinler bir tarafa itilir veya küçültülür. Mümkün olduğu kadar sosyologun ideolojiler ve doktrinler konusunda tercih yapmaması gerekir. Olanı olduğu gibi sergilemesi gerekir.
Çetinoğlu: Tarihsiz ve geleneksiz, örf ve âdetlerinden kopuk, dolayısıyla ahlak anlayışında çöküntüler bulunan insanların çoğalması ile toplumda ne tür değişikler beklenir? 
Arslan: Sosyolojinin malzeme deposu tarihtir. Her toplum bir yerden gelir, bir yere gider. Eğer toplumun geçmişini bilmezseniz gününü de anlayamazsınız gelecekle ilgili tahmin de yapamazsınız. O yüzdendir ki aslında tarih milletlerin hâfızasıdır. Nasıl ki bir insan Alzheimer veya parkinson dolayısıyla hâfızasını yitirdiği zaman nereden gelip nereye gittiğini bilmez. Tarihini bilmeyen milletler hafızasını yitirmiş insanlar gibidir. O bakımdan tarih son derece önemlidir. Zaten bu baştan iki tür sosyolog koydum ortaya. Bizde ultramodern Amerikan sosyolojisi ve Avrupa’da okumuş kişilerin en büyük eksiklikleri budur. Sosyolojinin tarihini bilirler. Avrupa Amerika tarihini bilirler fakat bizim tarihimizi, bizim nerden gelip nereye gittiğimizin bilgisi olmadığı için, yaşadığı dönemdeki Türk toplumunu görür ve yorumlarlar. Halbuki bu işin tarihi bir boyutu var. O tarih olmadan örfünüz, âdetiniz kendinizin kim olduğu, hangi aileye mensup olduğunuz yani şahsî düzeyde bakarsak bu bile ortadan kalkar. Kendinizi tanımanız için mutlaka tarihinizi çok iyi bilmeniz gerekir. Biz burada sosyolog olarak daha çok siyasî tarihten söz etmiyoruz. Ekonomik ve sosyal tarih üstünde müesseseler tarihi üstünde duruyoruz. Çünkü siyasî tarih bize göre sosyolog olarak denizin üstündeki ürpermeler gibidir. Onun zemininde sosyal, ekonomik, kültürel tarih vardır. Biz sosyologlar zaman zaman siyasî olayları ekonomik ve sosyal olayların sebebi zannederiz. Bu son derece yanlıştır. Batılı sosyolog Durkheim diyor ki: ‘Siyasî olaylar gölge olaylardır.’ Asıl gerçek sosyo-ekonomik ve kültürel olaylardır. 
Çetinoğlu: Bu gerçeklerin bilinmemesi toplumun gelişmesini ne yönde etkiler? Yâni nasıl bir toplum oluşur? 
Toplum, tarihî boyuttan mahrum ise, tarihini bilmiyorsa, tarih şuuru yoksa o toplum şaşkın bir toplumdur. Nereye gideceğini bilmez. Gelişmesi de hayatta kalması da mümkün olmaz diyebilir miyiz? 
Arslan: Evet, tabiî… Ayrıca gelecekle ilgili bir takım projeksiyonlar, tahminler, çıkarımlar, hedefler koyamaz. Çünkü nereden geldiğini bilmiyor, kendisini tanımıyor ve gelecekle ilgili projeksiyonlar yapamıyor. Determinist felsefenin bir nevi uygulaması… Yani dünden yarına intikal olayların birbirini takip etmesi meselesi…
Çetinoğlu: Sosyoloji bölümü mezunları Türkiye’de öğretim üyeliği ve lise öğretmenliği dışında hangi alanlarda çalışma imkânına sâhipler?
Arslan: İlgi çekici bir konu. Devlet planlamada mesela Sosyal Planlama Dairesi’nde çalışan bâzı mezunlarımız var. Türkiye’de sosyolog istihdamı veya sosyal araştırmayla ilgili birtakım şeyler kurma konusunda bir mevzuat bekleniyor. Biliyorsunuz şimdi ‘psikolojik danışman’ diye bir şey çıktı. Fakat bu mevzuat bir türlü çıkmıyor. Yani sosyoloji bir meslek olarak görülse bile mevzuatı yok. Eğer bu mevzuat siyasî partiler tarafından oluşturulursa sosyal araştırmalarla ilgili birtakım küçük küçük şirketler falan gibi şeyler ortaya çıkacak ve daha da yaygınlaşacak. Ve bunlara talep olacak. 
Çetinoğlu: Bu görüşme inşallah o mevzuatın hazırlanmasına bir vesile olur. 
Arslan: İnşallah.
Çetinoğlu: Sosyoloji ilminin, bizâtihî kendisi ile problemli olduğu söyleniyor. Bu durumu nasıl yorumlamak gerekir?
Arslan: Sosyoloji en geç ilim haline gelen, en güç bilim… 
Çetinoğlu: ‘Güç’ mü, ‘karmaşık’ mı? 
Arslan: Güçlüğün içinde karmaşıklık var. Güçlüğü, karmaşıklığından. 
Bakın kimyanın, fiziğin kanunları var. Müspet ilim onlar çünkü. Müspet ilim. Sosyoloji menfi ilim değil ama ispatı mümkün olan ilim de değil. O anlamda söylüyorum. Sosyolojinin kanunlar oluşturma özelliği son derece sınırlı. Bunun sebebi, sosyal olayları biz istediğimiz zaman istediğimiz kadar tekrar edemiyoruz. Yani deney yapamıyoruz. Mesela bir fizikçi laboratuarda tencereyi kaynatıyor. Üstüne soğuk bir cam koyuyor. Küçük bir model halinde yağmurum nasıl oluştuğunu istediği zaman, istediği kadar tekrar ediyor. Fakat sosyal olayları laboratuara sokmak son derece zor. Hele tarihî olayları. Yani Fransız İhtilali’ni yeniden yaşayamayız. Tahlilli örnekler göstermek suretiyle açıklamak mümkün olabilir. Olabilir ve bizim en büyük kaynağımız arşivdir. Arşiv malzemesidir. Ancak onlara dayanabiliyoruz. Sosyal bilimlerle ilgili elbette bir takım 3-5 tane de olsa kanunlar var. Mesela sanayileşmenin olduğu yerde mutlaka şehirleşme oluyor ve dünyada onun istisnası yok. Ve diyoruz ki: ‘sanayileşme sebep, şehirleşme sonuç’. Yâni bir sebep sonuç ilişkisi böylece kurabiliyoruz. Fakat dediğim gibi bu alan son derece genç bir alan ve saha çok karmaşık, çok faktörlü bir alan. Yüzlerce faktör işin içine giriyor. Yan faktörler var, ana faktörler var. Bütün bunların bir sentezi bir bileşkesi hâlinde sosyal olay ortaya çıkıyor. Bu temel faktörleri, yan faktörleri ayıklamak analiz etmek son derece zor bir iş. Yâni sizin de buyurduğunuz gibi karmaşık bir alan. Tabi sanayileşme aynı zamanda şehirleşmenin dışında medenîleşmenin de bir şartı. Tabi o da ayrı bir konu. Mesela, sosyolojik çağdaşlaşma deniyor. O da sosyolojinin ilgi alanında.
Çetinoğlu: Sosyolojinin topluma ve toplumu oluşturan kişilere sağladığı somut faydalar hakkında neler söylemek istersiniz? 
Arslan: Eğer sosyolojik araştırma sistematik, metodik yapılmışsa ve gerçekten araştırıcı, objektifse her türlü değer yargılarından arınmışsa araştırmaya peşin hükümlerini katmaması halinde bu topluma tutulmuş bir aynadır. Ve toplumun geleceğini tanzim eder. Yani iyi taraflarıyla, kötü taraflarıyla, yanlışlarıyla, doğrularıyla topluma ve kişiye tutulmuş bir aynadır. 
Çetinoğlu: Fransız matematikçisi Henri Poincare sosyolojiyi; ‘Çok metotlu, az sonuçlu ilim’ olarak vasıflandırıyor. Bu değerlendirmeyi değerlendirir misiniz?
Arslan: Şöyle değerlendirebiliriz. Henri Poincaré yaşadığı dönemde sosyoloji daha yeni çıraklık dönemini yaşıyordu. Fakat sosyolojinin çıraklık döneminin en önemli hastalığı şuydu veya yanlışı. Sosyal bilimleri, tabiat bilimleri temeline göre yapmak. Biyoloji temeline göre. Yani tabiat kanunlarına göre… Mesela Karl Marx da bu hatâya düştü. Zannettiler ki, Friedrich Engels nasıl bir sebep bir sonucu doğuruyorsa tabiatın diyalektiği, determinizmi sosyal bilimlerde de bu mümkün. 
Halbuki bu alan yani sosyal olaylar neden-sonuç ilişkisi sonucunda ortaya çıkmaz. Nedir o zaman? Fonksiyon ilişkisi. Yani bir neden bir sonucu doğurur, o değişen sonuç tekrar sebebi etkiler. Bugün sosyolojinin kullandığı metot karşılıklı etki-tepki, karşılıklı bağlılık ve fonksiyon ilişkisidir. Poincaré’nin zamanında sosyal bilimlerdeki metot da zayıftı, çağında söylediği bu söz son derece doğru. Ama o gün için geçerli. Dolayısıyla o dönemde sonuç alınamıyordu ama bugün gelişmeler sağlanınca sosyoloji… Tabi sosyal bilimlerde metot ve metodolojide olağanüstü gelişmeler çıktı. 
Bakın size çok ilgi çekici bir şey anlatayım. İnsan tercih yapan bir yaratıktır. Zevkleriyle, güzel ve çirkin arasında, doğruyla yanlış arasında tercih yapan insanlarız biz. Halbuki doğadaki kanunlar kör kanunlardır. İstisnası yok. Şimdi karşınızda irâde sâhibi, tercih sâhibi bir insan ve bundan oluşan gruplar toplumlar varken bu toplumun nerde, ne zaman ne yapacağını bilmek son derece zordur. Şimdi böyle olunca sosyolojinin zâten alanının güçlüğü buradan ileri geliyor. Soru neydi? 
Çetinoğlu: Sosyoloji çok metotlu az sonuçlu ilim deniliyordu… 
Arslan: Onun sebebini açıklamış olduk. O zaman metotlar bugünkü gibi gelişmiş değildi. O günün şartları içersinde yapılan bir değerlendirme diye değerlendirdik. Yani en büyük güçlüğümüz de insanın irâde özgürlüğünün olması. Bunu inkâr eden sosyologlar da var. Yâni bazı sosyologlar diyorlar ki; ‘Nasıl bir çakıl taşını gökyüzüne attığınız zaman o çakıl taşı düşerken düşünebilseydi kendi hür iradesiyle düştüğünü zannederdi.’ Diyor. ‘İnsan da aslında hür değil, kendini hür zannediyor.’ diyenler de var. Bunlar katı determinist görüşler. Ama sosyoloji bugün biliyor ki, insan tercih yapmayı bilen bir yaratık. Bugün çıkınca tiyatroya da gideriz, sinemaya da gideriz, eve de gideriz. Yani insanın nerede, ne zaman ne yapacağını bilmek zor olunca projeksiyon yapmak, tahmin yapmak, gelecekle ilgili çıkarımlarda bulunmak son derece zor. Zaten sosyal bilimlerdeki metodun en büyük sıkıntısı da burada. Yıllar önce bir Fransız sosyolog gelmiş buraya. Hüseyin Nail Kubalı, Paris Üniversitesi’nden George Gurwitch’i getirmiş. Bu adamın burada verdiği 6 adet konferans var. Konferansın konusu: Sosyal Bilimlerde İnsan İradesinin Özgürlüğü… Bu sosyal bilimler alanında hâlâ aşılmış düşünceler değildir. Bunu Hukuk Fakültesi dergilerinde yayınlamış. Bulup okudum. Yani gerçekten sosyal bilimler geliyorlar, geliyorlar bu insan iradesinin özgürlüğü devreye girdiği zaman… İslam’da biliyorsunuz irade-i cüziye, irade-i külliye meselesi var. Aslında onun sosyal bilimlere yansımasıdır. İslam’daki bu teorinin sosyal bilimlere yansıması… Tabii. Yâni irade-i külliyeyi İslam felsefe tarihine baktığımız zaman eğer irade-i külliye diye bir şey varsa ‘Ben bütün yapıp ettiklerimden, cinayetlerimden, hırsızlıklarımdan sorumlu değilim. Zaten Tanrı bütün bunları benim yapabileceğimi bile bile beni yeryüzüne göndermiş. Eğer gerçekten külli irade bir kader, alın yazısı varsa o zaman ben yapıp ettiklerimden sorumlu değilim.’ Diyen filozoflar olmuş. Ama öyle bir düşünce inançsızlığın göstergesi olarak da değerlendirilebilir. Yani bu tartışılmış. Aslında Gurwitch’in bu tezi İslam felsefe tarihinde tartışılmış bir konu. Eğer irade-i cüziye varsa ki biz var olduğuna inanıyoruz. Yani Allah diyor ki, ‘Ben seni yeryüzüne gönderiyorum, sana da akıl denilen bir kılavuz veriyorum. İşte bak şu doğru yoldur, bu eğri yoldur.’ Bütün öğretilerde de doğru yolu gösteriyor. Sadece İslamiyet’te değil, semavi dinlerin diğerlerinde ve Konfiçyüzm’de, Budizm’de ve diğerlerinde de hiçbir inanç kültürü insanlara kötü bir şey tavsiye ermemiştir. Hiçbirinde ‘Adam öldürün’ diye bir tavsiyede bulunmamış. Eğer siz bütün semavî dinlerin peygamberlerini ki İslam bütün peygamberleri kabul ediyor. Eğer aynı kaynaktan aynı ilahî irâdenin yeryüzündeki yansıması olarak görüyorsanız bu son derece doğrudur. Demek kaynak aynı. Yani irade-i cüziye varsa ki Gurwitch; ‘Vardır.’ Diyor. İslam felsefesinde birçok filozof bunu söylüyor. Biz yapıp ettiklerimizden sorumluyuz. Yapıp ettiklerimizden sorumluysak biz hürüz. Yani bir hürriyet alanımız var. İnsanı sonuca götüren de irade-i cüziye. 
Çetinoğlu: Çok basit benzetmeyle şöyle diyorlar: ‘Bu binaya elektriğin gelmesi irade-i külliyedir. Bizim dışımızda bir olaydır. Fakat elektriğin düğmesini çevirip burayı aydınlatmamız irade-i cüziyedir.’ 
Arslan: Evet, güzel bir örnek. Yalnız şu var ki insan eğer hür bir yaratıksa, aklıyla tercihler yapıyorsa sosyolog olarak bizim işimiz daha zor oluyor. Karl Marx işin biraz kolaylığına kaçmış. Yani onlar diyorlar ki, ‘Sosyal kanunlar, tarihin kanunları o kadar güçlüdür ki insan kendini hür zanneder, hür değildir.’ Asıl tarihin kanunları tâyin edicidir. 
Prof. Dr. MAHMUT ARSLAN
1969 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nden ‘Roma İmparatorluğu’nda Mülkiyet Müessesi ve Bizans’ın Osmanlı Toprak Rejimine Etkisi’ adlı lisans teziyle mezun oldu. Yan dal olarak seçtiği Felsefe Tarihi çerçevesinde Antik Yunan Felsefesi, Orta-Çağ Felsefesi ve Aydınlanma Felsefesi ile ilgili konuları ve filozofları inceledi. İktisat Fakültesi’nden aldığı Sosyal Siyaset sertifikası çerçevesinde ise Sendikacılık, İş Hukuku, İstihdam ve İşgücü, Kooperatifçilik, Sosyal Güvenlik gibi derslere, iki yıl da Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün derslerine devam etti. Bir yıl kadar da Goethe Enstitüsü’nün Almanca kurslarını tâkip etti. Mezuniyetten sonra dil imtihanını kazanarak doktora öğrencisi oldu. 1977 yılında Prof. C. Tanyol, Prof. A. Kurtkan, Prof. O. Arı, Prof. N. Göyünç ve Prof. T. Gökbilgin’den kurulu jüri önünde ‘Göçebelerde Sosyal ve Siyasî Kuruluş’ adlı tezini savunarak ‘Doktor’ unvanını aldı. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünün açtığı dil ve bilim sınavım kazanarak adı geçen bölüme asistan oldu.
Asistanlığı döneminde Batı Almanya’nın Hamburg, Nürnberg-Erlangen ve Münich üniversitelerinde devlet felsefesi ve siyaset sosyolojisi ile ilgili inceleme ve araştırmalar yaptı.  1985 yılında Prof. A. Kurtkan, Prof. O. Arı, Prof. O. Türkdoğan, Prof. Ö. Ozankaya ve Prof. B. Gökçe’den oluşan bir jüri önünde; ‘Kutadgu-Bilig’deki Toplum ve Devlet Anlayışı’ adlı tezini savundu. 
Profesör olduktan sonra; Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Medikal Sosyoloji, Elazığ Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde, Florence Nightingale Hemşirelik Yüksek Okulunda Sosyolojiye Giriş; Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde Türk Sosyoloji Tarihi dersleri verdi.

Bir de Kadroları Olsaymış

 

İktidara geldiklerinin ilk yıllarında bir makalemiz vardı..  Yönetim ve hizmet anlayışlarını beğendiğimizi belirtiyor, ama yönetim kadrolarının olmadığına da işaret ederek başlıktaki ifadeyi kullanıyorduk; Bir De Kadroları Olsaymış!…

Gerçekten bir de kadroları olabilseymiş, performanslarına diyecek kalmazmış. Yok işte hala da yok..

Kadro dediğin şey öyle birkaç ayda, birkaç senede yetişmez ki; o bir birikimdir, o bir vizyondur; o kapasitedir; o kendine güvendir. Dolu insan kendine güvenir. .

Baştan olaya bir bakalım. İktidar erkine kendisi de şaşıran gruplar ne olduklarını neye uğradıklarını anlayamazlar. O bir arkadaş grubudur. İnançlı, içine kapanık, kendince değerlerine sıkı sıkıya bağlı, genelde iyi niyetli ve genelde dış dünyadan çok da haberli olmayan; dış dünyanın içinde bile olsa her şeyi kendi penceresinden değerlendirip, dar çerçevede kalan bir özel gruptur.

Kesinlikle çok sadıktırlar. Bağlı oldukları en tepedekinden başkasını göremezler. Hiyerarşi içinde en tepeye giden yolda bulunanlar belirli bir süre birlikte olunması gereken, amaç uğruna onlara da katlanılması gereken geçici engellerdir.

Şimdi daha somut örneklerle olaya bakalım;

Kendisine güvenerek bir birimin başına getirilmiş bir üst yönetici..  En basit işlerde bile yetki kullanmaz, kullanamaz; açık-gizli o konuda ve her konuda yukarının, en yukarının görüşleri paralelinde -paralelinde bile değil içinde- hareket edecektir.

Kime hangi görevi vereceğini, kimi nasıl ödüllendireceğini, kimi ve kimleri nasıl cezalandıracağını, kendisi nasıl davranacağını hep o üstün istekleri doğrultusunda yapacaktır. Bunların doğru veya yanlış olması önemli değildir. O üsttekinin isteklerine uygun olup olmaması önemlidir.

Bir kurumun başındadır, bir sivil toplum örgütüne girecektir, mutlaka bilgi ve onay almalıdır, hatta o kuruluş içinde alacağı görevler, sorumluklar da, mesela başkanlık, yönetimde görev de onay veya icazetle olmalıdır. Hatta icazet de yoktur, önceden onayla olmalıdır.

Her vesileyle o ÜST’tekine mesaj gönderecektir. Genel Müdürdür, Başkandır, neyse, çağdaş görüntüde randevu sistemiyle çalışmaktadır. Öyle görünmektedir. Özel kalemi randevuları verir, dakika dakika.. Ama bizim ki o incelikte olmadığı için zamanı ayarlayamaz. Önce üste en yakınları alır görüşür ve mutlak çözer, sonra birden 2-3 saat gecikmiş randevularının tamamını birden aynı anda odaya alacaktır. Odasında önceden kalmış yakınlar- çok yakınlar da vardır.

Bu yakınlar aracılığı ile üste en üste mesaj verilecektir.  Gelenler içinde birini gözüne kestirir, şöyle kelli felli.. Kılık kıyafetinden, selam kelamından onlardan olmadığı belli olan birini gözüne kestirir.. Başlar ona bağırıp çağırmaya. Hiç yoktan..

Ve hep şunu söyleyecektir; “Ben Bakanın yaptığı işi nasıl bozarım, sizin işiniz bakanlıktan böyle gelmiş, şimdi ben nasıl bunun tersini yaparım,  bu benim yetkimi aşar.”

Aslında ondan aykırı bir iş isteyen filan da yoktur. Ama dinlemez, bağırır çağırır. İtaatini, bağımlılığını sergiler..

Örnek olay ilginçtir.

Anadolu’dan İstanbul’a kendi isteği ile tayin olan bir Öğretmen, Anadolu Lisesi İngilizce Öğretmeni. Daha sonra eşinin görev yeri tekrar değiştirildiği için İstanbul’da yalnız yaşamak zorunda kalmış ve Anadolu Yakasında ikamet eden Annesi ve Kardeşleri ile yakın olmak ve aynı semtte yaşamak zorunda kalmıştır.

Anadolu Yakasında Ümraniye’de görevlendirme talebinde bulunmaktadır. Öğrencileri İNGİLİZCE’de Türkiye birinciliği almış olan bu öğretmenin ayrılmak istediği Levent’teki okula sıra bekleyen 20 den fazla öğretmen de vardır. Ama Müdür peşin olarak kükremiştir bir kere; Bakanın yaptığı tayini ben değiştiremem der de başka bir şey demez.  Beyefendi bu görevlendirme olmaz ise Öğrencileri Türkiye Birinciliği alan bu öğretmen ayrılmak zorunda kalacaktır, denir; anlatılmaya çalışılır, amma ve lakin;

” LAF ANLAMAZ ORMANCI YIKAR MASAYI …”

Müdür dinlemez,, Onun tek hedefi yukarıya mesaj ulaştırmaktır. Bağırır da bağırır.  BEN BAKANIN YAPTIĞI TAYİNİ DEĞİŞTİREMEM, Sanki ondan BUNU İSTEYEN VARDIR.. Alakası yok.. Ama onun amacı başkadır.. Bu mesaj sessiz izleyici taraftarlar tarafından üste en üste gidecektir. Olay tamamdır. Bunlar iş yapmak için değil, iş yapıyor görünmek için ve itaat sergilemek için çalışırlar.  .

Evet o öğretmen ayrılmıştır. Halen ücretsiz izinlidir, istifa da edebilir.  Milli eğitim de Öğretmen arar, Levent Okuluna 20 öğretmen sıra bekler, Umurunda mı Müdürün.. Laf anlamaz ormancı yıkar masayı…

Şimdi, bir başka itaat ve bağımlılık örneği sergilenecektir..  Bir üst yönetici Tabip-Doktor, Bir Derneğin  Yönetim Kuruluna seçilmiştir. Görev taksimsi sırasında Başkanlık önerilir, aynı anda PARTİ İle görüşerek onay alamadığı için kabul edememiştir.  İşte buna PES doğrusu derler.  Aynı kamu görevlisi parti üyesi olmakta, görev almakta beis görmez ama.

İşte, görevine bu kadar bağlı insanlar, görevine değil daha doğrusu üst makamlarına, sahiplerine bu kadar bağlı insanlar GÖREVLERİNİN GEREĞİNİ DEĞİL, BAĞLI OLDUKLARININ TERCİHLERİNİ DÜŞÜNÜRLER VE ONA GÖRE TAVIR-YÖN ALIRLAR.

Bu anlayış dalga dalga bütün bürokrasi sathına yayılmıştır. En yüksek kademedeki sempatizan görevlilerden en basit memura kadar olay; GÖREVİN POZİSYONUN GEREĞİ olan icraat değil, Üstün o makamın tercihi doğrultusundaki icraattır.  İşte o zaman iş değişmekte iş basitleşmektedir.

İçlerinde elbette pırıl pırıl insanlar vardır. Çok çalışkan çok da dürüst insanlar da vardır. Ama onların bir şeyi noksandır. Bulundukları yere KÜÇÜK KALIRLAR, Vizyonları yoktur. Kapasiteleri yoktur.

Lütfen alın bakın, bütün boylarda istediğiniz pozisyondan seçin seçin; ölçün biçin, KÜÇÜK KALIRLAR…

Bu durum sonunda en tepe yönetimin de işini güçleştirir, her yerde her seviyede eller ayakları dolaşır.  Birde daha tehlikelisi işin içine küçük hesaplar, kişisel menfaatler girer.  Bakınız, irdeleyiniz; bütün sahtekârlıkları yapanlar, kapasitesi düşük insanlardır. Küçük akıllı insanlardır. Mevkii ve Makamları ne olursa olsun, kafalar küçük ise kişisel çıkarlar ön plana gelir.

Bu küçük insanlar zannederler ki;  üst görevlerde, büyük pozisyonlarda bulunanlar hep çıkar sağlayan insanlardır. Küçük kafalar böyle düşünür. Onlara göre bal tutan mutlaka parmağını yalar. Bu zihniyetin silinmesi gerekir.

Bir de bunun tam tersi vardı. Daha çok önceki iktidarlar zamanında görülmüştür. Bunun örneğini de ileride  AKILLI BÜROKRATLAR bölümünde anlatacağız.

Ancak şu kadarını söylemeliyiz. DÖKÜLÜYORLAR…

Bakınız etrafınıza gördüğünüz (100) yetkiliden kaç tanesi Makamının Hakkını verecek çapta ve dirayettedir. Ve mukayese ediniz, gördüklerinizle, eskilerle, efsaneleşmiş isimlerle..  Bırakınız efsaneyi, efsaneleşmeyi, doğru dürüst işlerinin gereğini yapabilecek görgü, kültür ve eğitim düzeyinde değiller.  Ellerinde diplomaları var, eğitim düzeylerini belgeleyen vesikaları var ama onlar, onlar değil ki!…

Ekonomide, Dış Politikada, Yönetimde, Kamu Yönetiminde, İl ve İlçe Yönetiminde çok zayıflar.  Ve bu zayıflık, kendilerine güvenmekten öteye salt büyüklerinin görüş ve istekleri doğrultusunda hareket etme zorunluluğunda olduklarını düşündükleri ve öyle yaptıkları için yetersiz kalıyorlar.

Bu maya tutmamıştır. Maya tutmayınca süt o saf ve temiz ilk şekline de dönmez, dönemez.. . O artık basit bir ÇÖKELEKTİR. Çürük SÜT’tür. Artık ondan başka hiçbir şey olmaz. Olamaz..

 

 

 

 

 

 

Birazcık İnsaf

 

Türk Milletinin Başı Sağolsun!
Dağlıca’da yine saldırı…
Dağlıca’da 8 Şehit, 16 yaralı…

Artık, verilen tavizlerin hiçbir işe yaramadığını, aksine can alarak, kan dökerek istediklerimizi elde ediyoruz diye konuşulmaya başlandığını mevcut yetkililere nasıl anlatacağız, doğrusu bilemez olduk.

Ağzından kan akarak, salyalar akarak elinde silahıyla saldıranlara lütfen durun, rica ediyorum yapmayın, istediğinizi söyleyin, gelin tartışalım demenin nasıl bir mantığı olabilir acaba?

Teröristin, caninin temsil ettiğini iddia ettiği kimliği aslında temsil etmediğini ve bunun için o kimlik üzerinden taviz vermenin anlamı olmadığını nasıl izah edeceğiz acaba?

Hani, birkaç sene önce özel yetişmiş birlikler hazırlanmıştı?

Eline yeni silah almış vatan evlatları canilerin önüne atılmayacaktı?

Geçen haftaki yazımda da söylemiştim.

Dünyaya düzen verme kandırmacasını yayan iktidarımız, bir karış toprak olan Kandil’de gerekeni yapsa, canımız bu kadar yanmaz.

Daha ne kadar ağlayacağız?

Çözümün ne olduğunu görmüyor musunuz, görmek mi istemiyorsunuz?

Her yere, herkese, her şeye laf yetiştirmenin, toplumu gerecek her türlü sözleri sarf etmenin çok rahat yapıldığı bir ortamda, teröristi tamamen yok etmeye yetişmemeyi anlamak bayağı zor doğrusu…

Suriye’nin kendisine düzen vermeye çalışırken, faroz adlı bir tane teröristine güç yetirememeyi anlamak zor doğrusu…

Bütün bu gerçekler ortada iken, Başbakan’ın bir de Türk Milliyetçilerini, Türk İslam Davasına inanmış olanları en ağır sözlerle suçlamasını nasıl izah etmek gerek acaba?

Devlete bağlılıklarını, Türk Milletine sevdalarını, İslâmiyet’e sevgilerini sorgulamaya kimsenin gücünün dahi yetmeyeceği bir hareketi bu kadar ağır sözlerle suçlayan bir kişinin 3 tane terörist için bu kadar tavizler vermesini en hafif tabiri ile insafsızlık olarak değerlendirmek sanıyorum yanlış olmaz.

Sayın Başbakan, siz Fatiha için hangi kanınızı akıttınız?

Sayın Başbakan, siz hangi işkencelerden geçerek Türk Milletine Ve İslâmiyet’e bağlılığınızın bedelini ödediniz?

Sayın Başbakan, bugün gelinen noktada hangi ekonomik imkânlara kavuşarak bir dava uğruna fedakârlık etmiş oluyorsunuz?

Sayın Başbakan’ın bu sözlerimi işitmeyeceğini biliyorum elbette.

Ancak, bilmediği söylenen Fatiha uğruna ağır bedeller ödemiş bazı arkadaşlarımın, nasıl olup da bu ağır suçlamalar karşısında sessiz kaldıklarını, isyan etmediklerini merak ediyorum doğrusu…

O arkadaşlarımın, terörist destekçileri ile, bölücü kafalarla aynı kefeye konmanın huzursuzluğunu nasıl yüreklerinde hissetmediklerini merak ediyorum doğrusu…

Bu yaşananlar karşısında o arkadaşlarımın ne yapacaklarını görmek için, tarihe kayıt düşmek adına bu sözleri sarf ediyorum.

Daha başka ne yapabilirim?

 

 

Gerçek Ayrıntıda Saklıdır

 

Bugünlerde birçok olay yine üzerimize çığ gibi düşüyor. Birinin etkisini ve yarattığı zararı telafi etmeden, daha doğrusu başımızı  kaldıramadan üzerimize düşen bu çığların altında kalmış bulunuyoruz.

Bunların hiçbirinin tesadüf olmasına imkan ve ihtimal yok…

Toplumumuz iki kesimden oluşuyor. Büyük bir kesimin aklı ve düşüncesi dumura uğratılmış olduğundan, onlar hiçbir şeyin farkında değil. Küçük bir kesim ise kademeli olarak akıl ve düşünce sağlığını koruduğu için, okuyor, görüyor, itiraz ediyor ve başına gelecekler konusunda tedbir alıyor.

İşte bu ufak ikinci kesim için büyük bir bombardıman var. Bu kesimin varlığı bile memleketimiz üzerinde hesapları olanları ürkütüyor.

Öyle ise denenecek yollardan biri de; bu uyanık kesimi meşgul edecek bir gündem yaratmak, bu insanları kavram kargaşaları içine düşürmek ve şüphe uyandırmak oluyor.

Atatürk’ün ve Turgut Özal’ın ölümlerinin şüpheli olduğuna dair üst üste yapılan açıklamaları görüyorsunuz. Kılıçdaroğlu ve R.T.E’nin el sıkışmasının ardında gelen kürtçenin seçmeli ders oluşunu izlediniz.  Başta emekli Genelkurmay Başkanımız İlker Başbuğ olmak üzere yüzlerce subay ve kamu görevlisini içeri tıktıktan sonra, Emre Uslu’nun PKK terörüne karşı mücadele eden asker ve polislerin savaş suçlusu olarak yargılanacaklarına dair iddiasına karşı büyük bir sessizlik var.  En son haber de Leyla Zana’nın Türkiye’de yaşanan sözde kürt meselesini R.T. Erdoğan’ın çözeceğine dair düşüncesini açığa vuruşu. Bütün bunlara karşı TBMM’de görüşülen yasa tasarısı ile bor, uranyum, toryum gibi ekonomik ve stratejik değerleri yüksek madenlerin üçüncü kişilere ve yabancılara satılması ile işlenmesinin devri gibi hususlar bizim olduğu kadar dünyada muz cumhuriyetleri dışında her memleket için kırk yılda bir başlarına gelebilecek olaylar. Biz böyle hadiseleri ne gariptir ki; birkaç gün içinde yaşıyoruz.

Size göre de bir tuhaflık yok mu?

Ekonomik bakımdan daha düne kadar çok güçlü gösterilen Avrupa Birliği’nin; İrlanda, Portekiz, Yunanistan gibi ülkelerinin çöküşüne İspanya’da eklendi ve İtalya’nın da sırada olduğu söyleniyor.

Peki  toplam borcunun 800 milyar doları, cari açığının da 100 milyar doları aştığı bilinen Türkiye nasıl olur da bir krize girmeyip ekonomik istikrarını sürdürüyor?

Malumu birkez daha ilan edelim:  Sessiz işgal tamamlanıp, aklını ve düşüncesini muhafaza eden kitle pes ettirilince, küresel güçler ve onların hamisi olan ABD yardımı ile ayakta tutulan Türkiye’nin ve Türk Milletinin önüne acı fatura getirilecektir. Bu fatura, bölünme ve yokoluştan ibaret olacaktır. Kimse bana “bin yıldır bu topraklarda devletiz” diye anlatmasın. Ben eşeğimi sağlam kazığa bağlayayım da, gerisini sonra konuşuruz.

Olaylara bakınca sadece Türkiye’nin değiştiğini ve dönüştüğünü kabul etmek, yanlış olur. Türkiye’yi değiştirdiğini ve dönüştürdüğünü zannedenler, tam bir teslimiyetçilikle, kendi iktidarlarını korumak ve Türk devleti ile olan binlerce yıllık hesaplarını görmek için bizi satmaktadırlar. Bu satış dönüşümle izah edilemez.

Onun için rahmetli Nihal Atsız “Fazilet temelleri üzerine kurulan devletimizin birkaç  kara gün geçirmesi onu asla sarsıp deviremez. En güzel şiirlerdeki birkaç vezin veya kafiye aksaması nasıl o şiirin güzelliğine engel değilse, bir iki çelme de bu devleti mazideki ve ilerdeki ululuğundan alıkoyamaz. Bu devlet ve vatan büyüyecektir. Çünkü uğrunda ölmeye hazır olanlar var.” diyerek içimizi ferahlatmaktadır.

Geviş getiren hayvan misali yaşayanlar tarih boyunca bizi bugüne kadar yönetenlerin üretimidir. Ancak henüz akıl ve düşünce sağlığını koruyanları başta medya olmak üzere her türlü psikolojik operasyondan, kargaşadan ve etraflarına şüphe ile bakmaktan koruyabilmeliyiz.

Sıkıldığınızı biliyorum ama pes etmek yok. Ülke bizim, devlet bizim, Türk Milleti bizim… Çocuklarımıza sorunları minimize edilmiş bir gelecek bırakmak istiyorsak, vazgeçme hakkımız yok. Zaten onlar da bunu istiyor… Size tavsiyem; gerçeklerin ayrıntıda saklı olduğunu unutmayın.