19.4 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1082

Zamanın Kıymetini Bilmek

Allah’a kulluk etmesi için yaratılan ve imtihan için dünyaya gönderilen insana sayısız nimetler verilmiştir. İnsanın bu imtihan dünyasında en kıymetli sermayesi ise zamandır. Zaman, biz insanlara bir emanet ve fırsat olarak verilmiştir.

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de asra yani zamana yemin ederek (Asr 103/1), zamanın insan hayatı için önemine dikkat çekmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, “Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini biliniz: Ölüm gelmeden önce hayatın; hastalık gelmeden sağlığın; meşguliyet gelmeden boş vaktin; ihtiyarlık gelmeden gençliğin; fakirlik gelmeden zenginliğin”(Buhârî, Rikak, 3) buyurarak vaktin, insan hayatı için en önemli nimetlerden birisi olduğunu haber vermiştir.

Kur’an-ı Kerim, insanların kendilerine verilen nimetlerden hesaba çekileceğini haber vermiştir. (Tekâsür, 102/8) Öyleyse, insan zaman nimetinden de hesaba çekilecektir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Kişi kıyamet gününde şu hususlardan sorulacaktır. Bunların cevabını vermeden hiçbir yere adım atamayacaktır. Ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini ne işte harcadığından, malını nereden kazanıp nerelere harcadığından, öğrendiği ile ne derece amel ettiğinden.”(Tirmizî, Kıyamet, 1)

Hz. Peygamber (s.a.s.), “İki nimet hakkında insanların çoğu aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit” (Buharî, Rikâk, 1) buyurarak insanların dünya ve ahiret mutlulukları için kendilerine lütfedilen bu önemli nimetlerin kıymetini bilemediklerini belirtmiştir.

Bir atasözümüzde zamanın önemi; “Vakit, nakittir” ifadesiyle vurgulanmıştır. Aslında vakit, nakitten de önemlidir. Çünkü kaybedilen mal, servet ve her türlü maddî imkanlar zamanla kazanılabilir, ama kaybedilen vakti kazanmak asla mümkün değildir.

Müslüman, vaktin kıymetini çok iyi bilir ve gereği gibi değerlendirir. Zira bütün ibadetler, özellikle de günün muayyen saatlerinde kılınan beş vakit namaz mü’minlere vaktin kıymetini telkin etmekle kalmaz, aynı zamanda her işi zamanında yapmasını, hayatını planlı ve düzenli yaşamasını da öğretir. Müslümanın hayatında “boş zaman” diye bir kavram olamaz. Onun boş ve faydasız şeylerle meşgul olması da düşünülemez. Çünkü Müslüman, her anını Allah’a kulluk yaparak ve O’nun yaratmış olduğu varlıklara hizmet ederek değerlendirmekle sorumludur.

Kur’an-ı Kerim’de,“Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler”(Mü’minun, 23/3) buyrularak, zamanını iyi değerlendiren ve lüzumsuz işlerden uzak duran kimseler, kurtuluşa eren mü’minler arasında sayılmıştır.

Müslüman, kendisine verilen ömrün kıymetini bilmeli; her gününü, her saatini, her dakikasını kısacası hayatının her anını dünya ve ahireti için faydalı olacak meşguliyetlerle değerlendirmelidir. Her işini planlı ve düzenli olarak yapmalı, vaktini israf etmemelidir. Eğer zamanı iyi kullanamaz ise, ibadetlerini vaktinde ve tam olarak yerine getiremez. İşlerini vaktinde yetiştiremez, sözünde duramaz, insanlara karşı mahcup olur. Bu durumdaki bir insan sürekli gönül huzursuzluğu içinde kıvranır durur.

Yüce Allah, bazı zaman dilimlerini diğerlerine göre daha feyizli, daha bereketli ve ayrıcalıklı kılmıştır. Regaib, Mirac, Berat ve Kadir gecelerinin içinde yer aldığı, Recep, Şaban ve Ramazan aylarından oluşan üç aylar böyle müstesna bir zaman dilimidir.

İşte Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in, “Allahım! Receb ve Şaban’ı bize mübarek ve bereketli kıl ve bizi Ramazan’a kavuştur”(Müsned, I, 259) buyurduğu mübarek ve bereketli bir maneviyat mevsiminde bulunmaktayız. Bugün üç ayların ikincisi olan, mübarek Şaban ayının ikinci günüdür. Şaban ayı, içinde kulların işlerinin takdir edildiği, bağışlanma ve günahlardan arınma gecesi olan Berat gecesini bulunduran, Sevgili Peygamber (s.a.s.)’in “Benim ayımdır”(Feyzü’l-Kadir, 4/161) buyurduğu şerefli bir aydır. Peygamberimiz Şaban ayına çok büyük önem verir, bazen tamamını, bazen de tamamına yakınını oruçlu geçirirdi. (İbniMâce, Savm, 4)Bizler de bu müstesna vakitlerin kıymetini bilmeli, manasına ve kutsiyetine uygun şekilde ibadetlerle ve hayırlı hizmetlerle geçirmeliyiz.

İçinde bulunduğumuz her anı, ömrümüzün kalan son anıymış gibi düşünmeli, Yüce Rabbimizin razı olacağı bir şekilde değerlendirmeliyiz.

Değirmendere, Galitekin ve Ahmet İhsan Bey

0

Herkese Merhaba…

“Servet-i Fünun Dergisi 1890’lı yılların edebiyat akımı olan “Edebiyat-ı Cedide” yani “Yeni Edebiyat”ın resmi yayın organı olarak karşımıza çıkar. 

Tekniğin zenginliği anlamına gelen Servet-i Fünun, batı etkisinde gelişen Türk Edebiyatı’nın 19. yüzyıl sonlarında kısa fakat yoğun bir batılılaşma hamlesi yaptığı dönem olarak anılır.

Türk Edebiyatı’nın bu devrine “Servet-i Fünun Devri” denmesi, bu edebi hareketin Servet-i Fünun Dergisi etrafında gerçekleşmesi ile ilgilidir. 

Servet-i Fünun Edebiyatı, Türk Edebiyatı’nda 1860’dan beri devam eden “Doğu-Batı” mücadelesinin, Batı lehine sonuçlandığı dönemi temsil ediyor. Ve Servet-i Fünun Türk tarihinin en uzun ömürlü dergisi oluyor.” 

Neden mi anlatıyorum bunları? 

 

Ahmet İhsan Bey

Çünkü, Türk basın-yayın tarihi kadar Türk Edebiyat Tarihi bakımından da önemli bir isim Servet-i Fünun Dergisi’nin sahibi mebus Ahmet İhsan Bey, soyadı kanunun çıkışıyla beraber Tokgöz soyismini alır. 
Yaklaşık 50 yıl kadar Değirmendere sahilindeki köşkünde oturan Ahmet İhsan Bey, vefatından sonra da Garipler (=Gaipler) mezarlığında defnedilmiş.

Ahmet İhsan Bey’in, Servet-i Fünun Dergisi’ne çeşitli zamanlarda yazdığı “Köy Postası” başlıklı yazıları Değirmendere ve kentimiz için çok önemlidir. Üstelik Ahmet İhsan Bey’in bölgemize katkıları bununla da kalmıyor. 

Sayfiye olarak kullandığı Değirmendere sahildeki köşküne devrinin tanınmış bir çok ediplerini, ilim adamlarını davet etmesiyle bölgemiz tanıtımına destek oluyor Ahmet İhsan Bey. Bu kişilerden bazıları Halit Fahri Ozansoy, Burhan Cahit (Morkaya), yazar avukat Haydar Rıfat’dır.

Ayrıca Ahmet İhsan Bey, bazı edebiyatçılarımızın Değirmendere’de oturmalarına da vesile oluyor ve bilindiği kadarıyla bu kişilerden Burhan Cahit (Morkaya) konusu Değirmendere’de geçen “Yaprak Aşısı” isimli  romanı bu vesile ile yazıyor.

Söz edebiyattan açılmışken, Değirmendere’den birçok kesitler bulunan romanlardan Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Eşkiya İninde”si ile Halide Edip Adıvar’ın YeniTuran, Döner Ayna’sını da hatırlatmak isterim.” Der araştırmacı, tarihçi, yazar Ahmet Nezih Galitekin.

 

Ahmet Nezih Galitekin-Bihter Gördü

Kocaelili yazar Ahmet Nezih Galitekin Hoca’yla irtibata geçiyorum. Servet-i Fünun Dergisi’nin sahibi Ahmet İhsan Bey’in Değirmendere’de yaşamış olduğunu heyecanla söylüyorum. Araştırma yapmak istediğimi belirtiyor, bana yardımcı olmasını rica ediyorum. 

Ve kendimi Değirmendere’de buluyorum. Kapıda karşılıyor beni değerli hocam. Kelimelerle ifade edemeyeceğim kadar heyecanlanıyorum, Ahmet Nezih Galitekin Hocam’ın evindeki dev kütüphanesini görünce, adeta dilim tutuluyor.

20 bin kitaba sahip olduğunu ifade eden Ahmet Nezih Galitekin Hocamla sohbete koyuluyoruz. Kendisiyle sohbet etmek çok keyifli. İşte bu sohbetten bir alıntı paylaştım sizinle. 

İzninizle Ahmet Nezih Galitekin Hocam’a bilgi paylaşımı, keyifli sohbeti ve konukseverliği için teşekkür etmek istiyorum. İyiki sizi tanıdım Ahmet Nezih Galitekin Hocam.  

Eminim en az siz de benim kadar keyif almışsınızdır bu sohbetten sevgili okur. Aaa unutmadan size minik bir bilgi daha. 

1899-1900 yılları içinde Servet-i Fünun Dergisi’nde arkası yarın şeklinde yayınlanan bir eser var ki, sonra kitap haline getiriliyor. Ve o da yetmiyor eser, Türkiye’nin ilk televizyon dizisi oluyor. 

Daha da önemli bir bilgi, benim ismim bu diziden alınıyor. 

Haydi, bu şahıs kimdir bilin bilin bilin…

Evet bildiniz Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu adlı romanı. 

Siz söylediklerimi düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum sevgili okur. 

Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin… En çok beni özleyin… En çok beni özleyin… 

Hatta bir tek beni özleyin… Özleyin…

 

Döneklerin Boş Feryadı (!)

0

Dönekler cephesinden her ağızdan bir feryat yükseliyor. Hepsi ” yandım Allah” diyor. Hepsi ağlayıp, sızlıyor.. Bu Hamid’in ifadesiyle “boş nedamet”tir. Çünkü atı alan Üsküdar’ı geçti, sizin de işiniz bitti.

On yıl içinde ne güzel de bir cephe oluşturmuştunuz. Dinle, diyanetle, ibadetle, cemaatla en ufak bir yakınlığınız olmadığı halde ne güzel de bir araya gelmiştiniz. Eski tüfek marksistler, tatlısu sosyalistleri, liberal demokratlar, özalistler, beyaz Türkler, ABD’ciler, AB’ciler, yeni dünya düzeni yanlıları, “hepimiz Ermeniyiz” goygoycuları, Bekaa vadisi-Kandil müdavimleri, İmralı müzakelerinin payandaları, rantiyeciler ne kadar da güle oynaya İslamcı düşünce sahipleriyle bir araya gelmiş, kuzu sarması olmuştunuz. Yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmez olmuştu.

Siz, kendinize rant kapıları açmak için oradaydınız. Atatürk’ü, Cumhuriyeti, devrimleri, ilkeleri, vatan-millet-devlet-bayrak sevdalılarını, bunları koruyan ve sizin geçmişteki çıkışlarınızın önünde duran Türk ordusunu sevmiyordunuz. Birlikte olduklarınızın da bu konularda geçmişe yönelik sancıları, sıkıntıları, şikayetleri vardı, intikam duyguları ile yanıp tutuşuyorlardı.

Sonra sizin “ülkenin bölünmesi”, “azınlık milliyetçiliği” , “ana dilde eğitim”, “Kıbrıs’ın Yunan adası olması”, “Hocalı Katliamı”, “Musul-Kerkük Türkleri”, “Ermeni soykırımı” gibi endişeleriniz ve hassasiyetleriniz yoktu. Tam aksine “etnik kimliklerin tanınması”, “ana dilde eğitim yapılması”, “Ruhban Okulunun bir an önce açılması”, “Ermenilerden soykırım için özür dilenmesi”, “Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurulması”, “Güneydoğuya özerklik verilmesi”, gerekirse “Türkiye’nin federatif bir yapıya kavuşması” gibi Türklüğün, Türkiye’nin, Türkiye Cumhuriyeti devletinin aleyhine ne istek varsa “ver kurtulcu” bir zihniyetiniz vardı.

Onun için Türk ordusunun komuta kademesinin büyük bir bölümünün tutuklanmasına, bundan da önemlisi orduya güvenin azaltılmasına ve itibarının yıpratılmasına göz yumdunuz, hatta memnun oldunuz. Hukuk kurallarının tersyüz edilmesine, kişiye göre hukuk ihdas edilmesine en ufak bir tepki göstermediniz. İnönü döneminden başlanıp Atatürk dönemine kadar inilip Dersim isyanının bastırılmasına, İstiklal Mahkemesi kararlarına kadar bütün intikam konuları ortaya dökülürken sizin de ağzınız kulaklarınıza değiyordu.

Tarihimizle yüzleşiyoruz, barışıyoruz diye her şey ters takla getirildi, kahramanlar hain, hainler kahramanlaştırıldı, hiçbirinizin kılı kıpırdamadı. Neredeyse “İstiklal Savaşı yapılmadı” denilecek noktaya gelindi, İslamcılar “Mehmet Akif 1921 kışında Tacettin Dergahında İstiklal Marşı’nı niye yazdı?”, eski marksistler, komünistler “Nazım Hikmet Kuvva-yı Milliye Destanı’nı sanal bir savaş için mi yazdı?” demediler. Çanakkale’yi kazanan kahramanlar arasında zaten Mustafa Kemal yoktu (!)

Devletin yüksek kurumlarının, üst makamlarının birer birer el değiştirmesine, muhalif sivil toplum kuruluşlarının yöneticilerinin ya tutuklanmasına, ya da susturulmasına da bir şey demediniz. Görsel ve yazılı basındaki eleştiri yapan yazar, çizer, konuşmacı ve programcıların birer birer kapının önüne konulmasına, basın-yayın organlarının zorla sattırılmasına göz yumdunuz. Daha da kötüsü, bütün halkın korkudan hiçbir iletişim aracıyla özgürce konuşamamasına, bir araya gelememesine, hakkını arayacak meşru bir eylem ortaya konamamasına ses çıkarmadınız. Bir de bunları yapanlar “ileri demokrasiyi getirdik” dediler, sizlerden bir taneniz “Bu mu ileri demokrasi? Adamı güldürmeyin” demediniz. Hatta “yetmez ama evet!” diye diye yelkenlerini şişirdiniz.

O zamanlar ne kadar da mutluydunuz. Açılımlar, saçılımlar, müzakereler, demokrasi paketleri,  millî meselelere, değerlere ve kişilere belaltından vurmalar, otuz altı etnik grup söylemleri de sizi kendinizden geçiriyordu. Ama bir gün deniz tükendi, kara göründü, artık sizin o gemiden inmeniz gerekiyordu. Çünkü sizin estirdiğiniz rüzgarla gemi yelkenlerini iyice şişirmişti, yaptığınız paratonerlikle birçok yıldırımı savuşturmuştu. Artık sizin tayfalığınıza ihtiyacı yok, kendi personeliyle okyanuslara, hatta ötesine bile açılabilir duruma gelmişti.

Zavallı dönekler! Unutmayın, herkesin bir fiyatı, bir kıratı, bir kullanma tarihi vardır. Fiyatınızı bilmiyorum, merak da etmiyorum. Zaten o tip şeyler kapalı kapılar ardında ölünceye kadar gizli kalıyor. Çakma elmas olduğunuzdan kıratınızın da bir kıymeti harbiyesi yok. Kullanma tarihinize gelince, on yıldı. 2002 de başladı, 2012 de bitti. Siz bu süre için lazımdınız. Aslında “12 Eylül’ü yargılama” şehvetiyle yollara düşüp “yetmez ama, evet” sloganıyla son safdilleri kandırdığınız 12 Eylül 2010 referandumu ile işiniz bitti. Ama biraz daha oyalandınız, biraz daha oyaladılar.

Şimdi gemiden inme zamanı. Şu anda bindiğiniz noktadasınız, ama aynı kişi değilsiniz. O zaman toplumda iyi kötü bir yeriniz, işiniz, kişiliğiniz, kimliğiniz ve itibarınız vardı. Fakat on yılda o kadar savruldunuz, döküldünüz, saçıldınız, eğildiniz, büküldünüz ki, ne omurganız kaldı, ne kasınız. İnorganik, hormonlu bir varlık haline geldiniz. Sırtınızda taşıyıp düze çıkardığınız dünün mağdurları bile bugün size saygı duymuyor, sizi itip kakıyor.

Bütün döneklerin sonu budur. Dönmelik bir tercih sorunudur, ama döneklik bir kişilik sorunudur. Onun için şimdi ağlamayın “biz ne yaptık” diye. Susun, daha fazla komik olmayın. Olan oldu, bazı mütareke yazarları gibi tarihe geçtiniz. Yaptığınız sadece Aristo’nun İskender’e dediği gibi “boş nedamet! ” Unutmayın, tarihin çöplüğü hainler ve döneklerle doludur.

Köroğlu ve Çeşmebaşı

0

Sıcak havalarda serinleten gündem

Halk için ne yaptığından ziyade;

Halk tarafından nasıl tanındığın önemlidir.

Köroğlu ile Bolu beyinden

Ve aralarında geçen olaylardan

Ne uzun nede kısa hiç bahsetmeyeceğim.

Ben olayın dikkatlerden kaçan bir yönüne dikkat çekmeğe çalışacağım.

Malum olduğu üzere Köroğlu bir halk kahramanıdır.

Bir gün tebdili kıyafet ederek

Halkın arasına karışır.

Maksadı kendisi için canını malını varını ortaya koyduğu halkının

Kendisinden nasıl bahsettiğini

Hangi süslü cümlelerle övüldüğünü

Ve nasıl efsaneleştirildiğini

Kendi kulaklarıyla duymak

Tebdili kıyafetle şehre iner

Ve çeşmede su dolduran insanların arasına karışır.

Bir müddet sonra su doldurmakta olan

Yaşlı bir ninenin “Ah! Köroğlu gözün kör olsun” dediğini işitir

Köroğlu küçük çaplı bir şok geçirir.

Ne umuyordu

Ne buldu

Sonra ninenin yanına yaklaşarak

–  Hayrola nine Köroğlu sana yâda yakınlarına bir zarar mı verdi?

–  Diye sorar

–  Nine

–  Yok evladım

–  Köroğlu’nun bana ve yakınlarıma ne zararı olsun ki diye cevap verir

–  Bu cevabı alan Köroğlu

–  Nineciğim sen Köroğlu’nu tanıyor musun diye sorar

–  Nine cevaben

–  Ben Köroğlu’nu nereden tanıyayım ki evladım der

–  Bunun üzerine Köroğlu

–  Öyleyse niçin köpoğluna “Gözün körolsun diye “beddua “ettin diye sorar

–  Nine cevaben

–  Ne bileyim evladım

–  Herkes öyle diyor

–  Onun için bende öyle dedim

–  Her hangi bir kötü niyetim yok karşılığını verir

–  Evet, bu kıssadan herkes hissesine düşen kadarını alsın.

Ne anlayıp anlamadığınızı bilmiyorum

O günden bu güne sizce kaç arpa boyu yol kat edebildik

Ama size bir ipucu vereyim

İstediğiniz yöne çekin

Propaganda yâda reklam

Hainleri kahraman

Kahramanları hain yapar

Halk ile aranızdaki iletişim kanalları sürekli açık tutulmalı

Sadece kas gücünüzü değil

Beyin gücünüzü de kullanmalısınız

Sen ağzınla kuş tutsanda

Halkın bundan haberi olmazsa neye yarar.

Evet, sizde ilave birkaç şey

Anlarsanız maksat hâsıl olmuş olur

Bataklık Batı’da

0

1918’den sonraki Türkiye’yi, bir yol göz önüne getirelim. Manzara hepimizce mâlûm. Dört bir taraftan işgale uğramakta olan bir Türkiye. Millet fakr u zarûret içinde perîşan. Mahrûm ve yoksun bir halde. Yarı aç yarı tok durumda. Ne elde var ne avuçta. Kimisi yorgun, bitkin insanların. Kimisi umutsuz, kimisi yılgın toplumun.

Resmiyet âciz. Elinden bir şey gelmiyor.

X

Bugünkü şaşkın, çaresiz ve teslimiyetçi kimi aydınımız, eğer o günlerde yaşamış olsalardı, Milli Mücadele’yi asla onaylamazlar! Bin dereden su getirerek, yabancılara hak verir ve Kuva -yı Milliye’yi tenkit etmekten çekinmezlerdi! Dudak büküp geçerler, üstelik köstek olmaya çalışırlardı!

X

O imkânsızlıklar içinde bile yılmayan, ümitsizliğe düşmeyen inançlı ve azimli aydınlarımızın, halkı aydınlatarak Kurtuluş Savaşı’nı başlatmaları. Mustafa Kemal gibi siyasî bir dâhînin de, bunların başına geçerek Kuva-yı Milliye / Millî Kuvvetler olarak onları teşkilâtlandırıp örgütlemesi. Hiç yoktan yeni bir ordu kurması; Batı’nın bütün hesaplarını altüst etti! Unutamadıkları bir ders aldılar. Ve tabii arkalarına bakmadan geldikleri gibi gittiler. Ama kuyruk acıları hiç bitmedi. Onu hiç unutmadılar.

X

İşte bugün, Sevr ile gerçekleştiremediklerini, AB uyum yasaları ile sağlamak istiyorlar. İnsanımızla oynuyorlar. Uyuyan fitne yılanını uyandırıyorlar. Nitekim uyandırdılar. Ermenistan’ı, Kürdistan’ı, Pontus’u kurmanın, kurdurtmanın ateşli hayali içinde yanıp tutuşuyor, kıvranıp duruyorlar. Türkiye’yi de tutuşturmak istiyorlar.

Nitekim, yerli işbirlikçileri sayesinde, yurdun orasında burasında yangınlar çıkartmaya başladılar bile. Yavaştan yavaştan kandırdıkları çocukları polise saldırtıyorlar. Polisi yıpratmaya çalışıyorlar. Şüphesiz sırada asker var. Onu da yıpratarak, devreden çıkarmak istiyorlar. Görünüşte sonuç almıyorlar da değil!

Nitekim kimi aydınlar, teslim bayrağını şimdiden çektiler. Teröre çare buldular! Hararetle kalemlerine sarıldılar ve tam bir teslimiyetle hareket etmek lâzım geldiğini dillerine doladılar.

Onlara göre çare; AB ve ABD’nin kol kanat gerdikleri teröristlerle kucaklaşmak!

İstediklerini harfiyyen yerine getirmek!

Onları affetmek ve arzuları doğrultusunda hareket etmek!

Onları içselleştirmek!

Oysa istenen teslimiyetin sonu, asla gelmez!

Ama  – Allah göstermesin- Türkiye tükenir, onların istekleri hiç tükenmez!

Halbuki:

Tavizle mavizle, kat’iyyen bir yerlere varılmaz! Ne boş hülya!
Bu şekilde, Türk Devleti önündeki engeller, aşılmaz asla.

X

Fakat ne hazin ki, kimi aydınların kafalarının içi fethedilmiş. Onlar, yabancıların bakışlarını bakış. Yorumlarını yorum. Düşüncelerini düşünce olarak kabul etmişler. Sorgusuz sualsiz ecnebilerin etkin havasına girmişler.

Bu kafalar, vatan sathını savunabilir mi? Böyleleriyle istikbale kanat açılabilir mi? Kaldı ki, kafalarının içine girilmiş insanların, ülkelerine girmek çok kolayken.

Çünkü kafanın içinde kaybedilen bir dâvâyı, meydanda haydi haydi kaybetmek muhakkak ve mukadderdir.

X

Öyleyse, sözde Doğu ve Güneydoğu halkı adına kalkışma içinde bulunan teröristlere aman vermemeli.

Çünkü gereken yaptırımı bir kenara iterek ve terörü hafife alarak, terör yok edilemez. Zira Ziya Paşa’nın dediği gibi:

“Nush ile uslanmayanı etmeli tekdîr
Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötektir.”

X

Ayrıca, Batı’nın bunda dahli / rolü ve karıştırması ve kışkırtması yokmuş gibi soruna bakarak da, bir yere varılamaz.

Velhâsıl Bataklık Batı’dadır. O üfleyiş durdurulmadıkça, terör ordan ümit kesmedikçe, terörün önü alınamaz. Çünkü Batı üflüyor, ayrılıkçılar oynuyor Türkiye’de.

X

AB, önce sorun çıkarttırıyor. Sonra da suret-i haktan görünerek, soruna karşı güya çare gösteriyor.

Öyle çareler ki, her zaman sorun doğurganlığı ile mâlûl / illetli ve hastalıklı.

Yani sorulmak isteniyor Türkiye’ye:

– Kırk katır mı, kırk satır mı?

X

Beğen beğendiğini, şayet, sence kurtuluş bu ise

Seç seçebildiğini, eğer, barışı sunuş bu ise

 

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Sayın Üyelerine

Muhterem vekillerimiz,
Bu satırları birçok gazetecinin yazılı ve görsel medyanın yaptığı gibi akıl dersi vermek için yazmıyorum. Sizinle sadece bir vatandaş olarak konuşuyorum. 

Aziz vekillerimiz,

Siz ki mazisi 4000 yıla dayanan tarihi meydanlarda yazan, talihini meydanlarda deneyen cesur bir ırkın, soylu bir milletin çocuklarısınız, Türk Milleti tarih boyunca sayısız devletler kurdu; muhtelif idare şekillerini denedi.

Millet meclisimiz demokratik bir seçimle doğrudan doğruya halkın eli ve dileği ile milletvekili oldunuz. Böyle bir tarihe böyle bir bahtiyarlığa büyük Türk Milletine dayanan böyle bir kuvvete sahipsiniz. Siz adı üzerinde milletvekili, milletin hakiki temsilcilerisiniz. Sizi oraya şefler tayin etmedi. Zümreler seçmedi, millet tayin etti millet, Türk Milleti.

O halde bugünkü varlığınızı millete borçlusunuz. Medya yaygaracılarına Müslüman Türk Milleti ile zerre kadar alakası olamayan liboşlara, entellere, basma kâğıt tüccarlarına değil, millete hesap vermeye mecbursunuz. Siz münafıklara imanlarınızın, vicdanlarımızın katili entel liboşlara değil, millete hesap vermeye mecbursunuz. Millet sizi meclise hangi umutlarla gönderdi, iyi düşünün. Etrafınızı saran, yutkunan, sizlerden bir şey bekleyen kalabalığa neler vaat ettiniz düşünün. Neyi kimi, neleri koruyacaksınız iyi düşünün.

Türkiye üzerinde oynanan emperyalist güçlerin oyunlarına çok iyi dikkat edin.

Türk Milleti üzerinde oynanan oyunlar sindire sindire gündeme getiriliyor. Bu projenin uygulamasına göz yummayınız. Göz yumarsanız tarih sizi af etmeyecektir. Bunu iyi bilin.

Bölücü terör örgütünün değişik zamanlarda almış olduğu değişik kararlara dikkat edin. BDP yöneticileri ABD’ye gidiyor kendilerine bir REÇETE veriyorlar o reçeteyi Türkiye ye döndüklerinde aynen uyguluyorlar. Şimdi de LEYLA ZANA diye bir hanım çıkıyor, Türk düşmanı MEHDİ ZANA’NIN karısı kendisine verilen reçeteyi uygulamaya çalışıyor. Güya her iki tarafa da  çağrıda bulunuyor. “Akan kanı ancak Başbakan durdurur ben buna inanıyorum” diyor. Kürtçe seçmeli ders olacakmış, Milli Eğitim Bakanı açıkladı. Kürt çocukları zaten Kürtçe biliyorlar. Onlara Kürtçe dersi vermenin anlamı nedir. Acaba siz hiç düşündünüz mü? Türkiye de başkanlık sistemi tartışılıyor. ABD’ deki gibi eyaletler şeklinde mi olacak şimdiden bunun alt yapısı mı hazırlanıyor?.

Türk Milletini bölmeye hiç kimsenin gücü yetmez. Muhtaç olduğu kudret damarlarında ki asil kanda mevcuttur.

 

Sendikacılık ve Çıkarcılar

0

Sendikaların çalışma hayatında çok önemli bir yeri vardır. Çalışanların, haklarını korumak için oluşturdukları sivil inisiyatif kurumlarıdır. Bu sendikal mücadelede çok emekler harcanmıştır,alın terleri dökülmüştür,önemli zamanlar verilmiştir.

Harcananlar olmuştur, hayatını kaybedenler olmuştur,sürülenler, örselenenler,hakları elinden alınanlar çok olmuştur. Ancak bazı sendikalarda da köşeyi dönenlerin olduğunu biliyoruz. Ağalık usulü hükümetlere yaslanarak astığı astık,aklına geleni yapanları da gördük.Hele öylelerini görüyoruz ki düne kadar sendika kelimesinden haberi olmayanlar, bugün sağda solda esip savuruyorlar. Tayin yapıyorlar,adam atıyorlar, kadro yerleştiriyorlar,adam harcıyorlar. Öğretmenleri tehdit ederek mensup olduğu sendikalardan ayrılmalarını sağlıyorlar. Yani aklınıza gelen iktidarın nimetlerini olduğu gibi kullanıyorlar. Oysa yukarıdaki tek adam olmadığı gün,bu yapmacık sarı sendikalarda bir tek kişi bulamazsın, bir günde yok olup giderler. Biz emekli olduk,fakat hala sendikamızın tasasındayız…

Ancak bu adamlar düne kadar hiç bir yerde yoktular,sağda solda pısırıkça yaşıyorlardı,bazıları da en iyi getirisi olan din tacirliği yapıyordu. Bugün daha koyu biçimde yapmaya devam ediyorlar. Sendikal haklar,özlük hakları, yaşama standardını yükseltme bu meseleler onların alanında hiç değildi, bugün de zaten değil. Al mikrofonu eline hükümete de gülücükler dağıtıp, onların dediklerini yap, asıl haklara,yapılacaklara engel teşkil et, bu yapmacık sendikaların gizli ve gerçek görevleri bu, herkeste bunları biliyor.

Benim asıl üzerinde duracağım mevzu ise yıllarca üyesi olmakla şeref duyduğum Türk Eğitim Sende yıllarca üye olup ta, hükümet değişince hemen yeni kurulmuş, bir sendikaya geçenler ve Türk Eğitim Sen’de olması gerekenlerin Türk Eğitim Sen’de olmamaları,bu yapmacık sendikalarda yer almalarıdır.Çıkarcılık,korkaklık, yapanların, bizleri görünce fareler gibi davranmaları,sağa sola ilişmeleri gözümüzden kaçmıyor.

Yozlaşma her alanda var,hele de eğitim sistemimizdeki yozlaşma had safhada. Bunu herkes görüyor,konuşuyor,biliyor. Bizler sürekli her hususta, iyi yapılanda dahi karşı eylemler yapan,sürekli kolluk kuvvetleri ile emniyet güçleri ile çatışan sivil inisiyatifleri tasvip etmiyoruz. Bu sendikalar içlerine sızmış olan bölücüleri ayıklayarak kanunlar çerçevesinde tavırlar sergilemelidirler.

Türk Eğitim Sen, Türk Milletinin bölünmez bütünlüğüne, milli ve manevi değerlerimize saygılı, Anayasadaki öngörülen kanunlar çerçevesinde eğitim camiasının tüm haklarını savunan ciddi bir sendikacılık yaptığını gözlemliyorum. T.E. Sen hiçbir üyesinin harcanmasını istemeyen samimi,çıkarsız ve menfaatsiz yönetim kadrosuna sahiptir. Hiçbir çıkarları olmadan o kıymetli zamanlarını sendikaya harcamaktadır arkadaşlarımız. En son Kocaeli T.E Sen denetleme kurulu başkanlığı görevinde iken emekli oldum. Değerli başkanımız Süleyman Pekin Bey ve ekibi o dar imkanlarda kıymetli çalışmalar yapmaya devam etmektedirler. Allah onlardan razı olsun. Hak elde etmede üyelerine ulaşıp birlikteliği sağlamak için uğraş vermektedirler.Ancak sendika üyelerinin birçoğu toplantılara karışmamakta, etkinliklere katılmamakta,hatta sendikanın nerde olduğunu bilmeyenler dahi vardır. Asıl mevzu ençok sendikayı eleştirenlerde bu DUYARSIZ ARKADAŞLARIMIZ oluyor.

Bir toplantıya gelmeyen bu arkadaşlarımızın sürekli zamanını sendika için harcayan insanları eleştirmeye hakları yoktur. Bahaneler uydurup çıkarcılıklarından dolayı başka cenahlara giden, şahsiyeti bozuk dün Türk Eğitim Sende bugün kemik mi buldular, yalamak için başka yerde olan yalamaları şiddetle kınıyoruz. Gel kardeşim sende bir omuz ver bakalım neler oluyor. İLKSAN seçimlerini gördük!Heryerde silip süpürdü, Türk Eğitim Sen.Desteğini veren tüm öğretmen arkadaşlara teşekkür ederiz.Demek ki olabiliyor,insaf,izan,dürüstlük bekliyoruz!!!!

Hele yıllardır gönül birliği yaptığımız bazı belli arkadaşlarımızın,camianın burçlarından her nedense ayaklar altına düşmeleri bizi şaşırttı,üzdü. Neymiş efendim,hemşehrim, vs. ısrar etti kıramadım. Kardeşim o adamlar sizleri kullanıp yerlerini yapıyorlar,çıkarlarını elde ediyorlar, bu kadar saf mısınız? O seni kırmasa idi, o gelse idi senin safına.Sizleri bu camia baştacı yapmıştı, hiçbir yerde bu camia içindeki saygıyı ve sevgiyi bulmanız mümkün değildir. Taş olduğu yerde ağırdır, örneğini unutmamak lazımdır. Çocuğunu işe mi koydular, sana makam mı verdiler,tayinini mi yaptılar?

Yapılanlar vardır,ancak bildiklerimin böyle bir durumları yok. Olsa bile kabul etmem arkadaş,erkek olun biraz,sözünüzün eri olun,fikirlerinize ve dünya görüşünüze küçük çıkarlar için ihanet etmeyin. Sizler gibi ruhsuz,menfaatçiler yüzünden verdiğimiz onca emekler heba oluyor!! İnsanda şeref,haysiyet olmalı. Allah bizi bu iki yüzlü insanlardan uzak eylesin.Amin. Mücadelesini hakkıyla yapan menfaatsiz,çıkarsız değerli kardeşlerim Allah sizlerin ve cümlemizin yardımcısı olsun. Çalışmalarınızda başarılar dilerim. Allaha emanet olunuz.

Salak mı Zannettiniz?

İktidar ve ana muhalefet partilerinin liderleri nihayet el sıkışarak, Türkiye’nin önemli meselelerine el attılar! Bana göre, bizim bir türlü anlatamadığımız yakınlıklarını Türk Milletine göstermek için çok geç kaldılar…

Efendim, Türkiye’nin en mühim meselesi “Kürt Sorunu” imiş. Eğer böyle kabul ediliyorsa hemen ekleyeyim, Türkiye’nin Gürcü sorunu, Arnavut sorunu, Boşnak sorunu, Arap sorunu, Laz sorunu, Çerkez sorunu ve tabii ki azınlıklar sorunu vardır.

Kürt sorunu var diyorsak, yarından tez yukarıda saydığım sorunların varlığını kabul ederek, kürtler için çabaladığınız kadar, onlar içinde çabalamalısınız. Kürtçe dilde, Arnavutça, Boşnakça, Çerkezce, Gürcüce, Lazca dil değil mi?

Analar ağlamasın ve kan dökülmesin aldatmacasının ardına sığınarak, Türkiye’nin ve Türk Milletinin başına suni olarak icad edilmiş bir bölücülük ve terör sorununu, kürt sorunu olarak memleketin önüne getirmek demek, yarınlarda başka sorunların da çok rahatlıkla önüne konulmasına hazır olmak demektir.Hazır mısınız böyle bir sorunlar yumağına?

Bana göre bayrak, devlet, vatan, namus ve din korunacaksa analarda ağlar, kan da dökülür. Ecdadımız mukaddesatımızı bize böyle teslim etmedi mi? Geçmişi bırakın bölücü teröre şehit verdiğimiz canlar bu sebeple kan akıtmadı mı? Kimse içimize korku salarak veya analarımızın içini dağlayarak demagoji yapmaya kalmasın.

Tarihte örneği çok olduğu gibi içimizden bir millet türetmeye kalkanların hiç mi suçu yok? Askere, polise, kaymakama, hakime, öğretmene vs. kurşun sıkanlar hak ve özgürlük savaşçısı mı? İşte burada durun…Karşınızda ahmak yok. Türkler uysaldır ama asla ahmak değildir.

Deniz Baykal ve milli devletten yana olanların CHP’den tasfiyesinin ardında, bugün sıkışılan ellerin hesabı vardır.

Türkiye artık, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin dediği gibi tarafları iktidar ve ana muhalefet olan “tahteravalli” siyasetine mahkum edilmeye çalışılacaktır.

Sözde kürt sorunu için AKP ve CHP’nin el sıkışması, Türkiye’nin bölünmesi için, Türk toplumunda uygun bir psikolojik zemin üretmeye matuf bir harekettir.

Cengiz Çandar’ın da, bu süreçten MHP’nin dışlanmasına dair görüşü de bu zemini destekler mahiyettedir.

Şimdi bu konu hakkında daha çok söz duyacak ve yazı okuyacaksınız. Örneğin Beşir Atalay’ın “Silah bırakma da gündemde” açıklaması gibi…

Teşbihte hata olmaz, domuzdan ne kadar kıl koparsak kardır anlayışı ile Türk milletinden ve Türk Devletinden yine tavizler koparmak için her yol denenecektir. Kılıçdaroğlu ve R.T. Erdoğan’ın el sıkışmasından sonra sözde açılım ile yeni anayasa çalışmaları Türk Milletince çok dikkatlice izlenmesi gereken bir süreçtir. Anlaşılan o ki; AKP ve Y-CHP ile kadroları benzer kaynaklardan beslenmektedir.

Türk Milleti bilmelidir ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türkler ve özellikle Türk Milliyetçileri tarafından kurulmuştur. İnanmayan; gidip ABD, İngiliz, Fransız ve Rus kaynaklarına baksın.

Bu sebeple, Türkiye ve Türk Milleti hakkında tek söz söyleme hakkına sahip olan kendisini Büyük Türk Milletine mensup görenler ile tabii ki devleti kuran Türk Milliyetçileridir. Çünkü ülkenin ve devletin tek sahibi önce Allah sonra da Türk Milleti’dir.

Türk Milletinin ve devleti kuran iradenin sahibi olan Türk Milliyetçiliğinin siyasi örgütlenmesinin adı da günümüzde Milliyetçi Hareket Partisi (MHP)’dir.

Onun için ne R. T. Erdoğan’ın, ne Kılıçdaroğlu’nun ne de Cengiz Çandar gibilerin ve de AKP – Y/CHP ortaklığının, MHP’yi dolayısıyla Türk Milliyetçilerini bu süreçte devre dışı bırakmaya gücü yetmez.

Ancak bu vahim tablonun, Türk Milletince ve Türk Milleti adına siyaset yaptığını söyleyen bütün milletvekilleri, genel merkez yöneticileri, il ve ilçe başkanları, belediye başkanları, belediye ve il genel meclis üyeleri ile her düzeyde siyasi parti üyelerince; iyi görülmesi ve ettikleri yemine sadık kalarak hareket edilmesi gerekmektedir.

Aksi halde siyasi ikballerini, oportünist düşüncelerini, menfaatlerini öne çıkaranları ve “salak siyaset”e kurban giden gafilleri, tarih ve Türk Milleti asla affetmeyecektir.

Salakça yapılan şuursuz siyaset; gaflete ve cehalete dayanmıyorsa zaten ihanete adım atılmış demektir.

Onun için Kılıçdaroğlu ve Erdoğan’ın el sıkışması, bir kesimce devleti kuran parti olarak görülen ve sırf Atatürk sevgisinden dolayı desteklenen CHP taraftarlarının gözünü açmalıdır.

Bu operasyona karşı büyük bir cesaretle karşı duran Bahçeli ve MHP’nin tavrı desteklenmeli, kurulan tuzağa karşı tedbir alınmalıdır. Bu mücadelenin 19 Mayıs 1919’un ve 29 Ekim 1923’ün rövanşı olduğu hiçbir Türk evladının hafızasından çıkmamalıdır.

Kıbrıs’tan İzlenimlerim

Dört günlük Kuzey Kıbrıs gezisinde edindiğim veya tazelediğim bilgiler ile bazı tespitlerimi paylaşmak istiyorum.

  • Türkiye’nin 1974’te yaptığı Barış Harekâtı’ndan bahsederken, KKTC’de yaşayan Türklerin kullandığı adı: “1974 Mutlu Barış Harekâtı.” KKTC içindeki turlarda, Girne’de çıkartmanın yapıldığı sahilde yapılan anıt, indirme harekâtının yapıldığı Beşparmak Dağları, “Karaoğlanoğlu ve Boğaz Şehitlikleri“, Lefkoşa’da 1963 olaylarında Rumların Türklere karşı yaptığı katliamların sergilendiği “Barbarlık Müzesi” gezi programına dâhil ediliyor.
  • Lefkoşa dünyada iki devlete başkentlik yapan tek şehir. Üçte birlik kısmı KKTC başkenti, üçte ikilik kısmı ise Rum kesiminin başkenti. Arada tampon bölge ve BM var. İngiltere Büyükelçiliğinin bir kapısı KKTC’ye, bir kapısı Kıbrıs Rum Devletine açılıyor. Bir zamanların ünlü Ledra Palas Oteli arada harap vaziyette. Tampon bölgeye yakın birçok bina kurşun izlerini muhafaza ediyor.
  • BRT’de (Bayrak TV) izlediğim iktidar partisinden bir milletvekili KKTC’nin kurulmasından sonra Meclis kararıyla Türkçeleştirilen yer adlarının eski Rumca veya Latince adlarıyla anan KKTC Meclisindeki muhalefet milletvekillerini eleştirdi. Hatta 500 seneden beri Türklerin yaşadığı (mesela Tatlısu adındaki köy gibi) yerleşim yerlerinin bile Rumca adıyla anmalarından şikâyetçi oldu. Rumların Türk yerleşim yerlerinden hep Rumca isimlerle bahsettiğini de anlattı.
  • Rumların dini lideri Başpiskopos 2. Hrisostomos Anadolu Ajansı’na yeni bir demeç verdi. “Kıbrıs Rum tarafının çoğunluk, Türk tarafının da azınlık olduğunu” savunan Başpiskopos, “Rum nüfusu yüzde 82, Kıbrıslı Türk nüfusu yüzde 18’dir. (Türkiye kökenli Türkleri hariç tutuyor.) Türkiye kökenli KKTC vatandaşları Kıbrıslı Türk değildir ve gitmeleri gerekir” dedi. Ayrıca Başpiskopos, Türk tarafına “veto hakkı” verilmesine de karşı çıkarak “Azınlık çoğunluk kararlarına uymak zorundadır” dedi. Rum tarafında dini liderin çok büyük etkinliği olduğunu, okulların kilisenin kontrolünde olduğunu, seçimlerde sonuçları etkilediğini, Annan Planı‘na Rum tarafının “hayır” demesinde Kilise’nin etkili olduğunu hatırlatalım.
  • Ambargo KKTC ekonomisinde çok etkili olmuş. Barış Harekâtı öncesi Kuzey Kıbrıs’ta 240 bin ton narenciye üretilirken bugün 75 bin tona düşmüş. Buna rağmen Türkiye’nin katkılarıyla bütün ana yollar daha 2002 yılında çift şerit gidiş geliş hale getirilmiş. Trafik akışkan, araçlar çoğunlukla yeni ve lüks. 6 kattan yüksek binalara izin verilmiyor. KKTC içinde sadece 6 adet otel 6 kattan daha yüksek. Villa tipi evler çok sayıda. Halkın yaşayışından hissedemesek de ekonomik durum sıkıntılı imiş. “Kıbrıs Gazetesi”nden okuduğum bir yazıya göre KKTC hükümeti uzunca bir süredir kamu çalışanlarının maaşlarına zam yapamamış. Buna rağmen bu yılın ilk dört ayında bütçe gelirleri 631 milyon TL, giderleri 762 milyon TL olmuş. 131 milyon TL açığın kapatılması Türkiye’nin kredi vermesine bağlı.
  • KKTC’ye gezi için Haziran ayı çok uygun. Hava sıcaklığı 30 derece civarı, deniz sıcaklığı ideal. (Temmuz, Ağustos ayları sıcaklık 40 dereceye yakın oluyormuş.) Deniz temiz, tesisler bol ve kaliteli. Her otelde casino denilen kumarhaneler var. Turizm gelirleri içinde “kumar sektörünün” payı büyük. Her yıl kumar için yüzbinlerce kişi KKTC’ye geliyor. Kumar sektörünün KKTC ekonomisine yıllık katkısı 600 milyon dolar. Bu da bir KKTC’li başına yıllık 3650 TL demek.
  • KKTC’de turizmden sonra ikinci büyük gelir kapısı eğitim. Lefkoşa’da Yakın Doğu Üniversitesi, Girne’de Amerikan Üniversitesi, Gazimağusa’da Doğu Akdeniz Üniversitesi, Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi, Lefke’de Avrupa Üniversitesi, Güzelyurt’ta Orta Doğu Teknik Üniversitesi makul ücretlerle Türkiye’den ve dünyanın her yerinden öğrenci kabul etmekte. Üniversitelerin öğrenci mevcudu 45 bin civarında.
  • Maraş bölgesinin 1974’den beri yerleşime kapalı olması ciddi bir kayıp. 20 bin yatak kapasiteli oteller harap vaziyette. Güzelyurt bölgesi de “bir gün anlaşma olursa Rumlara verilir” düşüncesiyle yatırım yapılmayan, göç veren ve geri kalmış bir bölge olarak kalmış.
  • Türk Lirasının geçerli para birimi olduğu, her yerde Türkçe konuşulan, bütün yer isimlerinin Türkçe olduğu, aynı zamanda bankalarımızın faal olduğu, markalarımızın hâkim olduğu bir “yurtdışı” gezisi yapmak oldukça keyifli. Büyük dünya devleti vatandaşı olmak keyfi ve gururu yaşatıyor.
  • KKTC genel olarak huzurlu, güler yüzlü insanların olduğu, iklimi, bitki örtüsü ve yerleşim tarzı itibariyle Antalya yöresini andıran, gezmek ve yaşamak için ideal bir yer. Karpaz ve Güzelyurt‘u da görebilmek için KKTC’ye başka bir gezi yapabilmeyi diliyorum.

Terörle Mücadele ve Müzakere

70. Sanat yılında değerli müzisyen, Türk’ün bayraklaşan sanatçısı ve yılların eskitemediği İlham Bozkurt Gencer’i tebrik ediyoruz. Milli şuur ve heyecan dolu kişiliği genç sanatçılara örnek olmalıdır.

Türkiye 2000’li yılların başından itibaren uygulanan yanlış politika ve Atlantik ötesinden dayatılan açılımlarla terörü bugünkü noktaya taşımıştır. Milli Devlet,üniter yapı ve Devletin varlığı tartışmaya açılmış ve bu demokratikleşme diye takdim edilmiştir. Terörle mücadele müzakereye dönüşmüş, gizli görüşmelerle tavizler verilmiştir. Ülkeyi yönetenler “terörle bir yere varılmaz” sözünü sıkça kullanmalarına rağmen, terör, etnik ırkçılığı bugünkü noktaya taşımıştır. Teröre tavizle terör sorununun çözülemeyeceği görülmüştür. Buna rağmen, garip açılımlar sürdürülmekte, şehitlerimizin ruhu sızlamaktadır. Terörle mücadele ve çözüm diye ortaya çıkan partiler önce Edirnekapı Şehitliği’ne ve diğer şehitliklere uğrasınlar. Şehitlikler onları tekzip etmektedir.

Bir ara İngiltere’de bir Türk Derneğinden davet almıştım. Konuşma yaptığım büyük kahvede benden bir ay önce Kürtçülüğü kullanan bir hanım milletvekili konuşmuştu. Konuşmasına Kürtçe başlayan bu milletvekili, on dakika sonra Türkçeye dönüvermişti. Bunun sebebi, kendisine yapılan itirazlar ve konuştuğu Kürtçenin büyük çoğunluk tarafından anlaşılmamasıydı.

Bir dönem rahmetli Özal’ın bir tesbiti vardı. Bunu yakın çevresine belirtmişti. Paris Kürdoloji Enstitüsü’nün bir toplantısında,toplantının hangi dilde takip edildiği merak konusu olur. Kulaklıkların incelenmesinde Türkçenin büyük bir çoğunlukta olduğu görülür. Bizim şehirden şehre değişen, Kürtçe adı verilen dille konuşan vatandaşlarımızla bir sorunumuz olmaz. Sorun, dıştan kumandalı Kürtçülüğü ve Kürtçeyi kullananlarladır.Bunlara 1780’lerden beri bu iş yaptırılıyor.

İslam’a karşı olan terör örgütü kendi arasında acaba Kürtçe mi konuşuyor? Kürtçeyi seçimlik ders yapmak siyasi fırsatçılık ve oy bezirganlığıdır. İnsanlarımızı topluma kapalı hale getirecek, vatandaşlık bilincini zayıflatacak, insanları ötekileştirerek sosyalleşmeyi önleyecek böyle bir karar, hele öğretim dışında mahalli dille eğitim yapmak; Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarına saldırıdır. Bunun bölgeye götürülen hizmet araç ve gereçlerinin örgüt tarafından yakılmasından ne farkı var?ABD’de İngilizce dışında mesela İspanyolca, Korece, Çince, Japonca eğitim yapılabiliyor mu?

Vatandaşın Türkçe ile ilgili bir sorununun olup olmadığı, TRT tarafından farklı yıllarda araştırılmıştır. Bilhassa genç nüfusun böyle bir sorununun olmadığı görülmüştür. TV yayınları, diziler Türkçeyi çok yaygınlaştırmıştır. Zaten sorun buradadır. Nedense TRT’nin bu araştırmaları hasır altı edilir.

Terörle mücadele iki boyutludur: Güvenlik ve özgürlükler. Biri diğerinin aleyhine kullanılamaz; çünkü birbirini tamamlarlar. Bugün ise; özgürlükler adı altında eşit vatandaşlık çiğnenerek pozitif ayrımcılık yapılıyor. Bu yeni anayasaya taşınmak isteniyor. Şiddet ve terör kullanılarak haklar elde edilmeye çalışılıyor. Silah bırakmayan terör örgütü bugüne kadar hangi ciddi devlette muhatap alınabilmiştir? PKK’ya terör örgütü demeyen onu destekleyen malûm siyasi parti terörle mücadelede nasıl muhatap alınabilir?

TV yayınlarını izliyorum. Terörle mücadele adı altında, örgütün isteklerini yerine getirmek için bir araya gelen iktidarı ve ana muhalefeti destekleyenler MHP’ye ateş püskürüyor. Bunların dertleri Türkiye’yi tanınmaz hale getirmektir. Bunlara taşeron denince kızıyorlar. Demek ki MHP çok doğru bir yolda demokrasi mücadelesi veriyor. Önümüzdeki hafta “ne yapılmalı?” sorusunun cevabını arayacağız.